TASAVVUF MÜSLÜMANLARA NE GETİRMİŞTİR [1]

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Dinler Tarihi > TASAVVUF MÜSLÜMANLARA NE GETİRMİŞTİR [1]
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Dinler Tarihi > TASAVVUF MÜSLÜMANLARA NE GETİRMİŞTİR [1]
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: TASAVVUF MÜSLÜMANLARA NE GETİRMİŞTİR [1]  (Okunma Sayısı 7806 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1182


« : 19 Aralık 2009, 01:28:52 ÖS 13 »

Tasavvuf Müslümanlara Ne Getirmiştir -1
Abdullah Tekin (Hazırlayıp Muvahhidlere Sunduğu Güzel bir Çalışmadır Allah-Ecrini arttırsın Kardeşimizin.)


Bu yazımızda tasavvufun doğuşu, sebepleri, tanımları, meseleleri, meşhurları, kitapları ve tarikatları üzerinde durmayacağız. Sadece müslümanlara ne sağladığı, neler getirip götürdüğü konusu üzerinde durmak istiyoruz. Sonuçları bakımından tasavvufa baktığımız zaman müslümanlara aşağıda sıraladığımız olumsuz sonuçları kazandırdığını görüyoruz:.


a. Tasavvuf, Müslümanların Tevhid İnancını Bozmuştur


Bilindiği gibi tevhid islam'ın belkemiği ve özüdür. Zatı ve sıfatları bakımından yüce Allah'ın yaratıklarından tamamen ayrı ve farklı olması demektir. Uluhiyet, rububiyet ve hakimiyette ona başka bir şeyin ortak ve benzer olmaması demektir, ibadet ve itaatte ona ortak koşulmaması demektir. Yüce Allah'ın herhangi bir kişi yahut varlıkla ittihad etmekten ve herhangi bir varlığa hulul etmekten münezzeh olması demektir. Eş ve oğul edinmekten münezzeh olması demektir. Cahiliyye Araplarının, Hıristiyan ve Yahudilerin Allah'a isnad ettikleri her türlü evlat, eş ve ortaklıktan uzak olması demektir.


İslam'ın tarihin çöplüğüne gömdüğü bütün şirk anlayışlarını, hulul ve ittihad inançlarını tasavvufun tekrar dirilttiğini ve müslümanlara tevhidin özü ve zirvesi olarak sunduğunu görüyoruz. Tasavvuf; vahdeti vücut, vahdeti şuhud, hulul (Allah'ın eşya ile bütünleşmesi) ve ittihad (Allah ile eşyanın bir olması) inançlarını diriltip dini boya ile boyadıktan sonra orijinal bir inanç olarak müslümanlara sunmuştur. Hint dinleri, Yahudilik, Hıristiyanlık, zerdüştlük ve yeni eflatunculuk inançlarına islami bir boya vurarak müslümanlara tevhidin zirvesi ve mükemmeli olarak takdim etmiştir. Bu inancın pazarlayıcıları da ibn el-Farıd, ibn Arabi, Hallaç, Ebu Yezid el-Bistami, Abdulkerim el-Cilli ve onların izinden gidenlerdir. Bazı örnekler görelim: ibn el-Farıd şöyle diyor:


"Bana bakanlara tecelli ederek varlığını gösterdi. Görünen her varlıkta onu bir surette görürüm, ilahi zat açığa çıkıp göründüğü anda gaybim bana gösterildi ve kendimin ondan başka olmadığımı gördüm. Mahv'dan sonra sahv'da ondan başkası değildim. Zatım zatıma bürün-düğü zaman tecelli eden yine zatımdı.


İkilik olmadığından, sıfatım onun sıfatı ve şekli benim şeklimdir, çünkü biz biriz.


O çağrılınca cevap veren benim, ben çağrılırsak, beni çağırana o karşılık ve cevap verir.


Aramızda muhatap tâ'sı (sen, ben) kaldırılmıştır, yüceliğim, fark ayrılığının kaldırılmasındadır.


Hiç bir felek yoktur ki irademle hidayete eriştiren ve batınımın nurundan olan bir melek ihtiva etmesin.


Ben olmasaydım ne varlık olur, ne şahit olur, ne de bir kimse söz ve ahit üstlenmiş olurdu.


Hayatı hayatımdan olmayan hiç bir canlı yoktur, her nefis benim isteğimi ister.


Yapılan hac, umre ve diğer ibadetlerle altı yön bana yönelmiştir, makamda kıldığım namaz onun içindir ve orada onun bana namaz kıldığına şehadet ederim.


İkimiz de namaz kılıyoruz, her secdesinde birimiz cem' ile diğerinin hakikatine secde etmektedir.


Başkası sana namaz kılmış değildir, her secde edişimde de başkasına namaz kılmış değilim." [1]


Tevhid inancı bozulmamış ve dini, kişilerin hatırı için feda etmeyen mümin bir insan acaba bu sözlerden İbn el-Farıd'ın Allah ile bir olduğu, onunla bütünleştiği ve görünen ibn el-Farıd'ın Allah'tan başka bir şey olmadığından başka acaba ne anlar?


Şimdi de Muhyiddin ibn Arabi'ye bakalım.


"Onlar kendisi olduğu halde, eşyayı açığa çıkaran münezzeh olsun." [2]


"Arif, hakkı (Allah'ı) her şeyde gören, belki her şeyin kendisi olarak görendir." [3]


"Her şeyin haddi (tarifi) aynı zamanda Hakkın tarifidir. Yaratıkların ve eserlerin müsemmalarında sirayet etmiştir. Gören de, görülen de odur. Alem onun suretidir. Alemin ruhu ve yöneticisi de odur. O, büyük insandır." [4]


"O ortaya çıkanların kendisidir. Ortaya çıktığı durumda gizli olanların da kendisidir. Ortada başkasının gördüğü başka bir şey yoktur. Kendisinden bâtın olacak bir şey de yoktur. O kendisine zahir ve kendisinden gizlidir. Ebu Said el-Harraz diye adlandırılan da odur. Görülen ve isimlendirilen başka varlıklar da odur." [5]


"Hakkın, yaratıkların sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Bunu kendisi belirtmiştir. Noksanlık ve kötülük sıfatlarıyla ortaya çıktığını da kendisi ifade etmiştir. Yaratıkların da başından sonuna kadar hakkın sıfatlarıyla ortaya çıktığını görmüyor musun? Yaratıkların sıfatları onun için hak olduğu gibi, onun sıfatları da yaratıklar için haktır." [6]


"Kâmil arif, tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve kendisinde hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi özel ismi yanında tapanlar onlara ilah adını vermişlerdir." [7]


"Varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz ona muhtaç, nefsinde zuhuru için o bize muhtaçtır... Sen ahkamla onun gıdası, o da varlıkla senin gıdandır. Senin özelliğin ne ise onun özelliği odur. Emir ondan sana olduğu gibi, senden de onadır. Ne var ki sen mükellef diye adlandırılıyorsun. Gerçi halinle sen ona 'Beni mükellef kıl' dediğin için seni mükellef kılmıştır. Ama o mükellef diye isimlendirilmez. O bana hamleder, ben ona hamlederim, o bana ibadet eder, ben ona ibadet ederim." [8]


İbn Arabi'nin bu sözlerini tevhid inancı ile bağdaştığını herhalde hiç bir muvahhid söyleyemez. Bunun örnekleri burada sayılayamayacak kadar çoktur, isterseniz onun değerlendirmesini de tasavvuf felsefesi uzmanlarından Dr. Abdulkadir Mahmud'dan dinleyelim:


"Bu şekilde vahdeti vücut nazariyesi bizi dünyadan yok olma, diriliş ve amellerin karşılığı konularında İslam'ın kesin prensiplerini inkar etmeğe götürür" [9].


"Şüphe yok ki vahdeti vücut nazariyesinin mantığı İslam dinini tümden yıktığı gibi, semavi bütün dinleri ve uluhiyetin ayırıcı özelliklerini de yıkmaktadır. Bu bakımdan Dr. Ebu'l-Ala Afifi'nin 'ibn Arabi, şeriatın zahirinin enkazı üzerine ruhaniyette daha derin ve daha çok tatmin eden bir din bina etmek için yıkmaktadır' (Fususi'l-Hikem, 'Giriş', s. 43) sözlerine katılmıyoruz." [10]


İbn Arabi'nin sarihlerinden olup vahdeti vücut nazariyesinin felsefesini yaparak şirk bataklığına daha çok batıran Abdulkerim el-Cili'den de örnekler verelim:


"Zatı itibariyye yüce olan Hak'kın açığa çıktığı her varlığa tapmak gerekir. O, âlemin zerrelerinde açığa çıkmış(zahir olmuş)tur." [11]


"İki alemde de mülk benimdir. İkisinde de benden başkasını görmedim. Onun ya iyiliğini umarım yahut ondan korkarım.


Kemalin her türlüsüne sahibim ve Küllün büyüklüğünün cemaliyim, ben ondan başkası değilim." [12]


"Gördüğün ne kadar maden, bitki, hayvan ve seciyeleriyle insan, gördüğün ne kadar deniz, çöl, ağaç veya yüksek bina, gördüğün ne kadar manevi suret ve göze hoş gelen güzel manzara, gördüğün ne kadar melek şekli ve manası iblis olan görünüm, gördüğün ne kadar beşeri bir şehvet ve elde edilen birhak, gördüğün ne kadar arş, kuşatıcısı, kürsüsü, yüce refref, işte onlar hepsi benim, hepsi benim manzaram (görünüşüm)dür. Onun hakikatinde teceli eden benim, o değildir. Halkın rabbi ve efendisi benim. Bütün alem isim, zatım ise müsemmasıdır." [13]


"Allah, Muhammed'in nefsini kendi zatından yarattığı -ki Allah'ın zatı iki zıttı bulundurmaktadır- zaman hidayet, nur ve güzellik, sıfatları bakımında melekleri Muhammed'in nefsinden yarattığı gibi, zulmet ve celal sıfatlarıy bakımından iblis ve tabilerini de Muhammed'in nefsinden yarattı." [14]


"Bil ki varlık ve yokluk iki karşıttır ve uluhiyet feleği ikisini kuşatır. Çünkü uluhiyet eski-yeni, hak-halk, varlık-yokluk gibi iki zıttı birlikte bulundurur..." [15]


Bir de Bayezid (Ebu Yezid) el-Bistami'den bazı örnekler verelim:


"Allah'tan Allah'a çıktım. Nihayet bende 'Ey ben sen olan' diye seslendi." [16]


"Sübhani (noksanlık sıfatlarından münezzehim), mâ a'zame şe'nî (şanım ne yücedir)!" [17]


"Çadırımı Arş'ın yanına kurdum." [18]


"Allah'ım! Senin bana itaatin benim sana itaatimden daha büyüktür." [19]


"Allah'a yemin ederim ki sancağım Muhammed'in sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağamın altında cinler, insanlar ve peygamberler bulunmaktadır." [20]


"Beni bir defa görmen, rabbini bin defa görmenden hayırlıdır." [21]


"Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kalmışlardı." [22]


Aynı inançları bu meşhurların izleyicileri olarak Sadreddin Konevi, Celaleddin er-Rumi, Yunus Emre, Şair Cami, Nazmi Efendi, ibn Sebîn, Tilimsani, Şebusteri, Zinnun el-Mısrî, Kaygusuz Abdal, Seyyid Hüseyin Nasr ve Rene Guenon gibi muhtediler devam ettirmişlerdir. [23]


b. Tasavvuf, Müslümanların Peygamber İnancını Bozmuştur


İslam anlayışında, Hz. Muhammed (s) son peygamber ve örnek insandır. Bununla beraber Allah'ın kulu ve elçisidir. Diğer insanlar gibi bir insandır. En şerefli sıfatı da Allah'ın kulu ve elçisi olmasıdır. Ama tasavvuf onu insanüstü göstererek, bütün alemin kendisi için yaratıldığını söyleyerek, bütün varlıkların ondan meydana geldiğini iddia ederek, herkesten ve her şeyden önce yaratıldığını ileri sürerek müslümanların onun hakkındaki inancını bozmuştur. Hakikati Muhammediye ve Nuru Muhammedi nazariyeleriyle peygamber inancını bozmuştur. Bazı mutasavvıflar, Peygamberin derecesini küçümseyerek yahut vahiy aldığı gibi vahiy ve ilham aldığını söyleyerek Peygamber hakkındaki inancı bozmuştur. Kainatın işlerini idare ettiğini söyledikleri gavs, kutup, ebdal gibi, Hatemu'l-Evliya gibi inançlarla müslümanların peygamber inancını bozmuştur. Bunu kanıtlayan sözlerden bazı örnekler verelim.


Gümüşhanevi şöyle diyor: "Hakkın suretleri Muhammed'in kendisidir. Çünkü ehadiyet ve vahdaniyet hakikati ile taayyün etmiştir." [24]


"ilk taayyunla beraber olan zattır. Esmau'l-Husnası vardır ve Allah'ın ismi a'zamıdır." [25]


Muhammed ed-Demirtaş da şöyle demektedir: "Hakikatlerin hakikati bütün mertebeleri ihata eden ilahi kemalli insani mertebedir. Hazratu'l-Cem', ehadiyyetu'l-cem' diye isimlendirilir. Daire onunla tamamlanır. Zatın yokluğunda taayyün eden ilk mertebedir ve o hakikati muhammediyedir." [26]

İbn Arabi de şöyle demektedir: "Alemin başlangıcı hava(boşluk)tur. Alemde ilk mevcut, rahmani arşın üzerin istiva ile nitelenen rahmani hakikati muhammediyedir. Rahmani arş ilahi arştır. Ayrı bir varlık sözkonusu olmadığı için onu ihata etmek de sözkonusu değildir. O, neden var olmuştur? Nerede var olmuştur? Hava (boşluk)da var olmuştur. Ne şekilde var olmuştur? Kendisini bilmekle ifade edilen Hak (Allah)da mevcut olan misal (şekil) üzere var olmuştur. Karışımdan kurtulmak ve karışım olmaksızın her alemin yaratıcından nasibini almasını sağlamak, gayesi hakikatlerini izhar etmek ve en büyük alemin feleklerini bilmektir." [27]


Yine şöyle demektedir: "Allah'ım! Salavatının bağı (sılası)nı ve selamlarının selametini rabbani körlük (boşluk)tan doğan taayyunatın ilki ve insan türüne katılan tenezzülatın sunucusu üzerine saç. Mekke'den Medine'ye hicret eden Allah'tı ve onunla beraber ikinci bir şey yoktu. Daha önce ne ise şimdi de odur. Varlığında beş alemin (ilahizatın aşamaları) hazaratını toplamıştır. Hüviyet sırrı her şeyde sirayet etmiştir. Ubudiyetle rububiyeti şahsında toplamış, imkan ve vücudiyeti kapsamıştır. [28]


Abdulgani en-Nablusi de şöyle demektedir: "Muhammed'e ancak Muhammed salat okumuştur. Çünkü kulların ona salatı isminin suretinden bir emriyle kullardan sadır olmuştur. (Yani Kur'an'da Allah müminlere Muhammed'e salat okumalarını emrederken, gerçekte emreden Muhammed'in kendisiydi ve Allah salat okuyan kulların suretine bürünmüştür.)" [29]


el-İbriz kitabının sahibi Abdulaziz el-Debbağ da şöyle demektedir:


"Arş ve ferşiyle, yer ve gökleriyle, cennet ve perdeleriyle, alt ve üstleriyle ne varsa, hepsi bir araya getirilip bakıldığında Muhammed'in nurundan bir parça olduğu görülür. Muhammed'in bütün nuru biraraya getirilip Arşa konulsa, Arş erir. Arşı örten yetmiş kat perdeye yöneltilse, perdeler parçalanırlar. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa, hepsi dökülür ve dağılırlar." [30]


Ömer İbn Said el-Fûnî de şöyle demektedir:


"Muhammed'in nuru yaratıldığı zaman, taayyün eden kainatta dağılmadan önce bütün peygamberlerin ve evliyanın ruhları ehadi bir bütünlükle bu Muhammedi nurda toplanmıştı. Bu da birinci akıl mertebesinde olmuştur." [31]


Ahmed Abdulmumin el-Hulvani de şöyle demektedir: "İnsanlar yok iken bütün varlıklardan önce, fert fert parlak bir nur olarak var etmiştir. Ondan sonra bütün yaratıklar senin yüce nurundan varlığını almıştır. Bu ne büyük bir şereftir! Onun için bütün yaratıklar bu dünyada ve daha çetin kıyamet gününde sana sığınır. Başlarına bir sıkıntı geldiği zaman, sadece insanların değil, diğer yaratıklar da dahil, hepsinin sıkıntısını giderirsin. Bana cömertlik yap. Şüphesiz Rahman'ın hazineleri sağ elindedir. Ve sen dağıtanların en cömerdisin." [32]


Meşhur mutasavvıf şair el-Busiri de "el-Burde" kasidesinde şöyle demektedir: "Bütün peygamberlere gelen âyetler onun (Muhammed'in) nurundan onlara gelmiştir." [33]


İbn Arabi de şöyle demektedir: "Nuru içinde bir lamba bulunan kandile benzer. Lambaya benzetilmiştir. O boşlukta akılla adlandırılan hakikati Muhammed'den daha çok kabul edeceği bir şey yoktu. Akıl denilen bu hakikati Muhammed bütünüyle âlemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır. O'nun varlığı o ilahi nurdan, boşluktan ve külli hakikattandır. Boşlukta kendisi var olmuş ve alemin kendisi onun tecellisinden var olmuştur. Onun en yakını, alemin imamı ve bütün peygamberlerin sırrı Ali ibn Ebi Talib'dir." [34]


Tasavvufun sünni kanadında bu inanç olduğu gibi Şii kanadında da bulunmaktadır. Bir örnek verelim. (Güya) Hz. Ali söylemektedir: "Ben ve peygamber onun buyurduğu şekilde, Allah'ın nurundan bir nurduk. O zaman Allah bu nurun ayrılmasını emir buyurdu. Sonra bir yarısına Muhammed ol, dedi. O da Muhammed oldu. Öteki yarısına da Ali ol, diye emretti. O da Ali oldu." [35]


İbn Arabi, Yüce Allah'ın kafir ve cehennemlik olduğunu belirttiği Firavun'ı mümin yapıp cennete göndermek için ayetlerin canına okurken, buzağıya tapanlara engel olmak için çırpınan Hz. Harun'u da geri kafalılık ve anlayışsızlıkla suçlamaktan geri kalmamıştır. Çünkü felsefesine göre Allah bütün varlıklar suretinde görünmüş ve Allah'tan başka tapılan her şeyde aslında Allah'a ibadet edilmiş olur. Ama Hz. Harun bunu kavrayamadığı için İsrail oğullarının buzağıya tapmasına engel olmaya kalkışmıştır. Fakat kavrayışlı Hz. Musa bunu bildiği için engellemesinden dolayı Hz. Harun'u azarlamış ve cezalandırmıştır. Firavun Allah'ı en iyi bilenlerden olduğu ve Hz. Musa da bunu bildiği için Hz. Harun'u bu anlayışsızlığından dolayı uyarmıştır. [36]


Bu şekilde tasavvufçular müslümanların peygamber inancını bozmuş ve Allah'ın dinini değiştirmeye çalışmışlardır. Tasavvufun müslümanların peygamber inancını bozmasına dair misaller çoğaltılabilir. Fakat bu kadarla yetiniyoruz.


Tasavvufçuların hatemu'l-enbiyaya rakip olarak uydurdukları hatemu'l-evliya nazariyesi vardır. Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed olduğu gibi hemen her tasavvuf meşhuru da kendini hatemu'l-evliya saymaktadır. Peygamber adı dışında hatemu'l-evliya olan zat peygamberin bütün sıfatlarına sahiptir. Zamanının en üstün temsilcisidir, gaybten haber verir, insanların kalpleri ve kaderleri üzerinde tasarruf eder, melekler kendisine, peygamberlere vahiy getirdiği gibi, ilham getirir. Peygamber vahiy getiren meleği gördüğü gibi, hatemu'l-evliya da meleği görür. Sonuç olarak isim dışında peygamberin bütün özelliklerine sahiptir. [37]


Şia'nın imamet nazariyesini tasavvufçular hatemu'l-evliya nazariyesi şeklinde ortaya koymuşlardır. Bu nazariyeyi ilk olarak hakim dedikleri et-Tirmizi uydurmuştur.


c. Tasavvuf, Müslümanların Kur'an İnancını Bozmuştur


Peygamberlere Allah'tan vahiy geldiği gibi kendilerine de meleğin ilham getirdiğini söyleyerek vahiy olgusunu sulandırmıştır. Vahiy adını vermemekle beraber kendilerine gelen bilgilerin vahiy gibi Allah'tan olduğu ve peygamberlere getiren meleğin getirdiğini söyleyerek nübüvvet sistemine rakip bir sistemi ortaya koymuşlardır. Kitaplarının Allah tarafından ve ilham yolu ile yazıldığını iddia ederek Kur'an-ı Kerim'e bir nevi alternatif gibi sunmaya çalışmışlardır. Kendilerine yöneltilecek eleştirilerin önüne geçmek için sözlerinin kendilerine ait olmaktan ziyade gökten gelen ilham ve gaybten verilen bilgi ürünü olduğunu söyleyerek peşin olarak engellemeye çalışmışlardır. Bunların meşhurlarından iki örnek vermek istiyoruz.


Celaleddin er-Rumî mesnevisinin Kur'an'ın sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu iddia etmektedir. Önce Kur'an-ı Kerim'in niteliklerini sayan şu ayetlere bakalım. "Şüphesiz Kur'an, alemlerin rabbinin indirmesidir. Uyaranlardan olman için onu Cebrail apaçık Arap diliyle senin kalbine indirmiştir." [38]


"Oysa o, değerli bir kitaptır, önünden ve ardından ona batıl gelmez (batıl şeyler ona hiç bir şekilde karışmaz), hakim ve hamid olan Allah tarafından indirilmiştir." [39]


"Şüphesiz bu yüce bir Kur'an'dır, korunmuş bir kitaptadır, ona ancak arınmış olanlar dokunabilir, alemlerin rabbinden indirilmiştir." [40]


Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'i bu niteliklerle niteliyor. Şimdi de Celaleddin er-Rumi'nin ve sarihlerinin Mesnevi kitabını nitelemelerine bakalım.


"Hüzünleri giderir bir şifadır kalplere


Ledünnî mana verir müteşabih ayete


Kur'an-ı Kerim gibi kimini hidayete


Kimini hak ettiği dalalete sevkeder." [41]


Şimdi Mesnevi sarihlerinden Tahiru'l-Mevlevi'nin şu sözlerine bakalım: "Kur'an dolayısıyla insanlardan çoğunun dalalete düşeceğini, çoğunun da hidayet bulacağını bildiriyor. Kur'an öyle olduğu gibi Mesnevi de öyledir. Nitekim Sahibi arifi de: 'Kur'an gibi bizim Mesnevi de bazılarını hidayete, bazılarını da dalalete gönderir.' diyor." [42]


"Şerefli kâtiplerdir onun yazıcıları


Temastan men ederler temiz olmayanları


Kalbe mutluluk verir huyları güzel eyler


O ilhamla inmiştir alemlerin Rabbından


Gelemez bâtıl onun önünden ve ardından


Koruyucu olan Hak onu korur gözetir


Ki o merhametlilerin merhametlisidir


Mesnevi kitabının başka adları da var


Adlarını verense Allah'ın kendisidir." [43]


Tahiru'l-Mevlevi şöyle devam ediyor: "Mesnevi, kerim ve salih olan katipler eliyle yazılmıştır. Temiz olanlardan başkasını Mesneviye temas eylemekten men ederler. Mesmevi, Rabbu'l-Aleminden ilham olunmuş bir kitaptır. Bu fıkralar ile Sure-i Abese'deki 'Kur'an va'z ve nasihattir, dileyen onunla öğüt ve nasihat almış olur. O Kur'an tertemiz katiplerin eliyle yüksekte tutulan temiz sahifelerde yazılıdır.' [44]


Sure-i Vakıa'daki 'Rasuli Ekreme nazil olan Kur'anı Kerimdir. Kitabı Meknun, yani Levhi Mahfuzda yazılıdır. Ona temiz olanlardan başkası temas edemez. Kur'an Rabbu-lalemin tarafından inzal buyurulmuştur.' [45] ayetlerine işaret edilmiştir.


"Mesnevi de ilham yolu ile canib-i Hak'dan nazil olmuştur... Taharet ve salah erbabından mâada (başka)sının ona teması, yani mütalaasıyla dinlenmesinden feyz-i marifet alması kabil değildir... Hz. Mevlana bu fıkra ile diyor ki: Canibi ilahiden vahyi münzel olan Kur'anı Kerim, nasıl avn-i samedanîde ise, onun evvelinden de, sonundan da batıl zuhuruna imkan ve ihtimal yoksa, Mesnevi de öyledir, ilhamı Rabbani eseridir. Kendisinden sapıklık zuhuruna imkan yoktur. Hatta iptali ve tahrifi de kabil değildir." [46]


Muhyiddin ibn Arabi de gerek Fususi'l-Hikem ve gerekse el-Futu-hatu'l-Mekkiye kitaplarını direkt Allah ve Rasulullahtan aldığı ilham ve emirle yazdığını, Allah ve peygamberle görüştüğünü söyleyerek sanki Kur'an'ın tamamlanması ve Hz. Muhammed ile vahiy ve risalet henüz son bulmadığını anlatmaktadır. Nitekim İbn Arabi vahyi risalet vahyi ve velayet vahyi olmak üzere ikiye ayırmakta, risalet vahyinin son bulmasına rağmen velayet vahyinin devam ettiğini ve kendisine gelenlerden birinin biri olduğunu söylemektedir. Şöyle diyor Fusus kitabı için:


"Rasulullahı rüyada gördüm. Bu kitabı yazmamı istedi. Ben de yazdım. Bu kitap, nefis arzularının münezzeh ve içine fesat karışmamış olan en kudsi makamdan indirilmiştir. Ben ancak bana ilham olunan şeyi yazdım." [47]


"Size söylediklerimiz O'ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz, bizden sizedir..." [48] Bu şekilde tasavvufçular kitaplarına Kur'an-ı Kerim'in vasıflarını vererek müslümanların Kur'an hakkındaki inançlarını bozmuş ve kitaplarını Kur'an gibi takdis etmeye çalışmışlardır.


Tasavvufçuların müslümanların Kur'an hakkındaki inançlarına ve fazla zarar verdikleri şekillerden biri de ayetlerine getirdikleri sapık ve batini tevilleridir. Tasavvuf boyasıyla yazılmış bütün tefsirlerde bu özellik değişik oranlarda bulunmaktadır. Bunlardan bazı örnekler vereceğiz.


Muhyiddin ibn Arabi'nin [49] tefsirinden bazı örnekler verelim. "Allah çocuk edindi, dediler. Halbuki göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur..." [50]


"Allah çocuk edindi, dediler. Yani kendisi dışında özel ve zatı ile müstakil bir varlık var etti, dediler. Haşa! Ona benzer başka bir şeyin var olması bir yana, ondan başka bir varlığın bulunmasından onu tenzih ederiz. Aksine göklerde ve yerde ne varsa onundur. Yani ruhlar ve cesetler alemi onundur. Zaten bunlar onun zahir ve batınıdır..." [51]


"İbrahim babasına ve milletine 'Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?' demişti. Babalarımızı onlara tapar bulduk, demişlerdi..." [52]


"Babasına demişti. Yani küllî nefs. Kavmine de. Semavi ve diğer konuşan nefisler. Bu heykeller nedir? Yani akılların hakikatlerinden, eşyadan ve mevcudatın mahiyetlerinden akledilen ve onlarda nakşedilen bu suretler. Siz onları tapınıp durdunuz. Bu da mukaddes ruhun makamından nurani perdelerden sıyrılıp zati tevhid fezasına yükselmesidir... Babalarımızı. Ceberrut ehlinden bütün nefislerden önce bulunan alemlerden illetlerimiz. Onlara tapar bulduk. Zatlarında onları bulundururlar ve bir an onlardan ayrılmazlar. Apaçık bir sapıklık. Yani hakkı perdeleyen nurdan bir perde içinde. Zatın kendisine ulaşmadan sıfatların berzahında duruyoruz. Ehadiyet hakikatine ve hüviyet denizine batmaya yol bulamıyoruz..." [53]


İbn Arabi'nin tefsirinden rastgele aldığımız bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Zaten baştan sona kadar bu felsefe ile yazılmıştır. Kur'an ayetlerini bu şekilde tahrif edip gerçeklerini inkar etmektedir. Diğer tasavvuf! tefsirlerin tümünde değişik oranlarda bu sapık tevil ve tahrifler bulunmaktadır. İsterseniz Ebu Abdurrahman es-Sülemi'nin tefsirinden de bazı örnekler verelim.


"Biz beyti (Kabe'yi) sevap kazanma ve güvenlik yeri yaptık." [54] Rivayetlerin senetlerini geçerek es-Sülemi'nin görüşünü belirtiyoruz. "Burada Beyt, Muhammed aleyhisselamdır. Ona inanan, onun risaletini tasdik eden güvenliğe kavuşmuş olur." [55]


"Muhakkak Safa ile Merve Allah'ın nişanelerindendir." [56] "Safa, muhalefetlerden arınan ruhtur. Merve, efendisine hizmette mürüvveti kullanan nefistir. Şöyle de demiştir: Safa, marifet sagasıdır, Merve arifin mürüvvetidir..." [57]


"Sonra insanların indiği yerden siz de inin ve Allah'tan mağfiret dileyin:" [58]


"İbn Ata'ya göre: içinizi beni anmakla tamir edip ondaki kirleri boşalttığınız zaman artık herkesin yaptığı kulluk adetlerine dönün. Allah'tan başkasıyla iştigalden Allah'a istiğfar edin..." [59]


"Sizden kimi dünya ister." [60[


"Sehl'e göre dünya nefsindir. Onu yok edersen dünyan kalmaz." [61]


"Allah'a kulluk edin ve hiç bir şeyi ona ortak koşmayın. Ana babaya yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakınınızdaki arkadaşa, yolcuya ve maliki bulunduğunuz kimselere iyilik edin." [62]


"Sehl'e göre cari zilkurba (yakın komşu) kalbdir. Carulcunub (uzak komşu) nefistir. Sahibulcenb (yakınınızdaki arkadaş) sünnet ve şeriata iktidaen yapılan fiildir. İbnussebil (yolcu), Allahu Tealaya ibadet eden uzuvlardır." [63]


"Dağları donuk görürsün, halbuki bulutlar gibi yürümektedir." [64]


"Cafer'e göre ruh çıktığı zaman nefisleri donuk sanırsın. Ruh, arşın altındaki yerine sığınak için kudüste yürür. Yine Cafer'e göre, müminin kalbinin nuru, aşıkların ah-u enini, Hak'kı müşahade edip huzura kavuşuncaya kadar bulutlar gibi yürür. Burada Hak'kı müşahade edinceye kadar nefisten çıkan ruh ahu figan, bulutlar gibi yürüyen dağlara misal verilmiştir." [65]


"Müminlerden iki topluluk vuruşursa, aralarını düzeltin. Eğer biri diğerine saldırırsa saldıranla savaşın ki Allah'ın emrine dönsün." [66] "Sehl'e göre bu iki topluluk, ruh, akıl ve kalb ile tab'ı hava ve şehvettir. Eğer tab', hava ve şehvet; akıl ruh ve kalbe saldırırsa, kul onu murakebe kuluçlarıyla, mütalaa oklarıyla ve muvafakat nurlarıyla öldürsün ki ruh ve akıl galip gelip hava ve şehvet mağlup olalar." [67]


Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Merak edenler ilgili kitaplara bakabilirler. Tasavvufi tefsirlerin hemen hepsinde genel özellik budur. Kur'an ayetlerini tahrif ederek manalarını sulandırmak, gerçeklerini inkar etmek, müminlerin ona karşı inanç ve teslimiyetlerini bozmak için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar. Görüldüğü gibi Kur'an'ın gerçekleri inkar edilmekte, tahrif ve tebdil edilmektedir. Yaptıkları bu tevil ve tahriflere de dinin özü, süsü ve gerçeği demektedirler.


Tasavvufçuların en akıllısı Gazali'nin müridleri nasıl Kur'an okuma ve hadis yazmaktan menettiğine bakınız. "(Mürid) Kur'an okuyarak, tefsir mütalaa ederek, hadis ve başka şey yazarak düşüncesini dağılmamalıdır." [68] Gazali gibi bir insan böyle derse, başkaları neler demez?!


d. Tasavvuf, Müslümanların İbadet Şeklini Bozmuştur


İslam'da ibadetin şekli Kur'an ve Sünnetle belirlenmiştir. Teorik olarak Kur'an-ı Kerim'in belirlediği ibadetleri Hz. Peygamber canlı bir örnek olarak göstermiş ve uygulamıştır. Ashabı da ondan almış ve yolunu izlemişlerdir. Bütün ümmet de onların yolundan gitmiştir.


İslam'ın inanç esaslarında yapılacak herhangi bir değişiklik bidat olduğu gibi, ibadetlerinde de artırma veya eksiltme şeklinde yapılacak herhangi bir değişiklik bidat sayılmış ve bidat sahibinin cehennemlik olduğu belirtilmiştir. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'in belirlediği ve Rasulullah'ın yaptığı ibadet şeklinde değişiklik yapmak İslam'ın cehennemle tehdit ettiği ve yasakladığı bir davranıştır.


Ama tasavvufçular Kur'an-ı Kerim'in belirlediği ve Rasulullah'ın gösterdiği ibadet şeklinin çerçevesi içinde kalmakla yetinmemiş, artırmak veya eksiltmek yahut değiştirmek suretiyle bu çerçevenin dışına taşmıştır. Kur'an'ın belirlemediği ve Rasulullah'ın göstermediğini birçok ibadet şekilleri uydurmuş ve uygulamıştır. Bunlardan sonu gelmeyen vird ve nafileler, dans ederek ve yüksek seslerle yapılan zikirler, yapılan ayinler, islam akaidiyle bağdaşmayan istiğase, rabıta ve tevessülle yapılan dualar, ricalu'l-gayb, gavsı azam, evliya, yatır ve ölülerden medet istemeler gibi.


Yüce Allah buyuruyor: "Rabbini, içinden, yalvararak ve ondan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam an. Gafillerden olma." [69] buyurulduğu ve Rasulullah'ın bağırıp çağırarak, sesi yükselterek Allah'ı anmayı yasaklamasına rağmen, tasavvufçular yüksek seslerle ve koro halinde zikir yapmakta, bunun için ayin ve merasimler düzenlemektedir. Kişini Allah'a bağlılığı ve teslimiyetinin artması için yapılan zikir tasavvufçularda islam'ı kavramların tahrifi ve bidatlerin uydurulması için araç olarak kullanılmıştır. Haşyet ve tevazu içinde yapılması ayette öğütlenirken, tasavvufçular kendilerinden geçip coşmak için araç olarak kullanılmıştır. Zikir çeşitlerini çoğaltmak ve fırkalara bölünmek için "lailahe ill" şehadet kelimesinin başına getirmediklerini bırakmamışlardır. Kimisi Allah, kimisi lailahe, kimisi ill, kimisi hu, kimisi illa hû, la mevcude illa hû gibi parçalara ayırarak her fırka zevkine göre bir parçasını alıp zikirde kullanmıştır. Kimisi bunu sessiz yapmayı tercih ederken, kimileri de sesli ve bir koro şefi eşliğinde ilahiler ve aletlerle çalman musikilerle yapmıştır. Kimisi ayakta dans ederek, şişler batırarak, göbeğe yırtılacak kadar feryat edip kendinden geçerek, ya gavs, ya şeyh Abdulkadir naralar atarak, destur ve medet deyip Allah'tan başka varlıklardan yardım isteyerek yapmıştır. Kimileri zaviye ve hücrelerinde saatlerce sürecek zikir ve teşbihi yapmak için metrelerce uzunlukta ve estetik niteliklerde iri tanelerden oluşan teşbihler çekmekte, müzik aletleri çalmaktadır. Bütün bunların Allah'ın gösterdiği ve Rasulullah'ın yaptığı zikir olduğunu herhalde aklı başında, bidatlerden sakınan hiç bir müslüman söyleyemez.


Yüce Allah "Şüphesiz mescidler Allah'ındır. O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın." [70] buyurduğu halde, tasavvufçular dualarında Allah'tan başka varlıkları da ortak etmiş ve onları aracılar yapmıştır. Kimileri dua esnasında şeyhinin siluetini gözünün önüne getirerek dua etmiş, kimileri resmini yanında taşımış, kimileri şu veya bu kişiyi aracı yapmıştır. Yatırlardan ve üstünlüklerine inandıkları gavs yahut kutup dedikleri kişilerden medet ummuş ve onlardan yardım istemişlerdir. Rabıta ve tevessüle dört elle sarılmışlardır.


Duaları da Rasulullah'ın öğrettiği ve Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği dualardan çok, tılsımlı ve esrarengizliklerle dolu muammalardan oluşmuştur. Bununla ilgili bazı örnekler verelim. Şeyhi ekber ve hatemu'l-evliya dedikleri tasavvufun en meşhuru Muhyiddin İbn Arabi'nin dua ve salavatından örnek verelim. Şöyle diyor:


"Allah'ım, bütünümü kendi bütünlüğünde yok et, evveliyetimi evveliyetinle destekle ki evveliyetini evveliyetimde, sonunculuğunu sonunculuğumda, zahirliğini zahirliğimde, batınlığını batınlığımda, hüviyetini hüviyetimde, inniliğini inniliğimde ve kabiliyetini kabiliyetimde müşahade edeyim. Zahir vücudun vücudumda, hüviyetin hüviyetimde ve beraberliğin beraberliğimde olsun ki o sırrın tüm unvanı olayım, belki şekli ve sureti olayım." [71]


Bir de Hz. Peygamber'e getirdiği salata bakalım: "Allahım, zatın tılsımlı görünümü, derya yağmuru, cemalinin lahutu ve visalinin nasutu, hakkın yüzü, ezel insanın hüviyeti, süregelen mahlukatın kaynağı, fark nasutlarını hak yoluna ilettiği kişiye salat ve selam olsun. Allahım, onunla, ondan ve onun içinde ona salat kıl." [72]


Bir de Ticani tarikatının şeyhinin şu sözlerine bakalım: "Hz. Peygambere salatu'l-fatih'i sordum. Salatu'l-Fatih'i bir defa okumanın altı defa Kur'an okumaya denk olduğunu söyledi. Sonra, her defasını kainatta meydana gelen bütün teşbihlere, bütün zikirlere, büyük küçük bütün dualara ve Kur'an'ın altı defasına denk olduğunu söyledi." [73


] Salatu'l-Fatih dedikleri duanın sözleri de şunlardır: "Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin el-fatih lima uğlika ve'l-hatim lima sebeka, nasıru'l-hakki bi'l-hakki, el-hadi ila sıratike'l-Mustakim ve ala alihi hakka kadrihi ve mikdari-hi'l-azim."74 Bu dua ve salavatların islam'la bir ilgisi olduğunu düşünece bir müslüman düşünemiyoruz.


Bilindiği gibi yapılan ibadet ve duaların kabul görmesi için sahibinin inançlarının islam'a uygun olması yanında yaptığı ibadet ve duaların da islam'a uygun olması lazımdır. Bunlara uygun olmayan ibadetlerin makbul olması sözkonusu değildir.


Dipnotlar


1.Bkz.: Ibn el-Farid, Divanu ibn el-Farıd, Talyye Kasidesi", Kahire, 1341 h.


2.Muhyiddin Ibn Arabi, Fütuhatı Mekkiyye, 2/604.


3.Muhyiddin Ibn Arabi, Fususu'l-Hikem, Bali Şerhi, 374, Kaşani Şerhi, 1/192, thk. Dr. Ebu'l-Ala Afifi.


4.Fususu'l-Hikem, 111, el-Halebi baskısı.


5.Fususu'l-Hikem, 77, el-Halebi baskısı.


6.Ftısusu'l-Hikem, 80, el-Halebi baskısı.


7.Fususu'l-Hikem, 1/195, Afifi neşri. Ibn Arabi'nin islam dışı bilgi kaynakları hakkında bilgi için bkz.: Dr. Ebu'l-Ala Afifi, Muhyiddin Arabi'nin Tasavvuf Felsefesi, Çev. Dr. Mehmed Dağ, AÜlF Yay., No. 127.


8.Fususu'l-Hikem, 1/83.


9.Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu'l-Sufiyye fi'l-islam, 511, Daru'l-Fikri'l-Arabi, Kahire.


10.Dr. Abdulkadir Mahmud, a. g. e., s. 515.


11.Abdulkerim el-Cîlî, el-lnsanu'l-Kamil fi Marifeti'l-Evahir ve'l-Evail, 2/83, hicri 1293.


12.Abdulkerim el-Cîlî, a. g. e., 1/22.


13.A. g. e., 1/22.


14.A. g. e., 2/41.


15.A. g. e., 3/27.


16.Dr. Abdurrahman Bedevi, Şatahatu's-Sufiyye, 28-32; Feriduddin Attar, Tezkiretu'l-Evliya, 1/160, Neşr. Nicholson, 1905-1907.


17.Dr. Abdurrahman Bedevi, a. g. e., s. 30.


18.A. g. e., 29.


19.A. g. e., 30.


20.Aynı yerde.


21.Aynı yerde.


22.A. g. e., 31. "Bunlar 'safahattır, dolayısıyla sahipleri sorumlu olmaz." gibi bir savunma geçerli değildir. Çünkü her şeyden önce din insanlara akıllı olmayı ve akıllarını kullanmayı öğretmektedir, deli olmayı değil. Diğer taraftan bu şatahat sahiplerinin güya akılları başlarına geldikten sonra da şatahatları üzerinde ısrar ettikleri ve o sözlerden vazgeçmedikleri bir gerçektir. Safahatından tevbe edip söylediği din dışı şeylerden istiğfar eden hiç bir tasavvufçu gösterilmemektedir. Aksine, şatahatları üzerine ısrar ettiklerini kendi kaynaklan söylemektedir. "Kemal ehlinin en basit hali şathdır. Çünkü onlatın hangi manalar içerdiğini biliyorlar." Bkz.: ibn Haldun, Mukaddime, 333; Şifau's-Sail H Tehzibi'l-Mesail, 84-86; Kadı lyaz, eş-Şifa, 4/538-544; ez-Zebidi, Şerhu Ihyai Ulumid-din, 8/139; Ebu Talib el-Mekki, Kutu'l-Kulub, 1/267; Ebu Nasr es-Serrac et-Tusi, el-Luma, 454-461.


23.Bunlardan alıntılar ve örnekler için bkz.: Celaleddin Vatandaş, Tevhid ve Değişim, 227-242, Pınar Yay., İst.-1992; Zubeyr Yetik, insanlığın Yüceliği ve Guenoniyon Batınîlik, değişik bölümler, Fikir Yay,, lst-1992


24.Gümüşhanevi, Camiu'l-Usul, 107, Kahire, 1329 h.


25.A. g. e., "Hakikati Muhammediye" bölümü.


2.6.Muhammed ed-Demirtaş, Risale fi Marifeti'l-Hakaik, 7'den naklen Abdurrahman Abdulvekil, el-Fikru's-Sufi 1i Dav'tti'l-Kitap ve's-Sunne, 74, Mektebetu Ibn Teymiyye, Kuveyt.


27.ibn Arabi, el-Futuhatu'l-Mekkiyye, 1/152-154.


28.Ibn Arabi, Mecmuatu'l-Ahzab, 2, istanbul, 1298 h.


29.Abdulgani en-Nablusi, Mecmuu'l-Ahzab, 557, istanbul baskısı.


30.Abdulaziz ed-Debbağ, el-lbriz, 2/84.


31.Ömer Ibn Said el-Funi, Rimahu Hizbi'r-Rahim, 14'den naklen, Abdurrahman el-vekil, Hazihi Hiye's-Sufiyye, 87, Beyrut, 1984.


32.Ahmed Abdulmunim el-Hulvani, Risale, 14'den naklen Abdurrahman Abdulvekil, a. g. e., 87.b


33.Kaside-i Bürde Şerhi ve Tercümesi, 39. beyit, s. 52-53, istanbul, 1977. Süleyman Çelebi'nin Mevlidi'nde de aynı ifadeler bulunmaktadır.


34.Ibn Arabi, e;-FuftJ/ıafu7-MeWc/yye, 1/152-154.


35.Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, 153, Yöneliş Yay., istanbul, 1990. Tasavvufçular bu inançlarına dayanak olması için de "Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım.", "Gizli bir hazine idim... benimle beni tanıdılar." gibi hadisleri uydurmuşlardır.


36.Geniş bilgi için bkz.: Ibn Arabi, Fususu'l-Hikem, 1/191-196, Harun Fassı, Dr. Afifi neşri.


37.Fususu'l-Hikem, 1/62, el-Halebi baskısı; Futuhat-ı Mekkiyye, 353. bölüm. Ebu Hamid el-Gazali, İhyau Ulumidin, 3/19, el-Mektebetu't-Ticariyye, Mısır; eş-Şarani, el-Yevakıt ve'l-Cevahir, 2/85-86, ikinci baskı, 1307; Ibn Teymiyye, Hakikatu Mezhebi'l-İttihadiyyin, 63-77, Faysalabad, Pakistan.


38.Şuara, 192-195.


39.Fussilet, 41-42.


40.Vakıa, 77-80.


41.O Mevlevi, Mevtana Mesnevi, 9, onüç-onaltıncı mısralar, Konya, 1980.


42.Tahiru'l-Mevlevi, Şerh-i Mesnevi, 1/35-36.


43.O Mevlevi, a. g. e., 10.


44.Tahiru'l-Mevlevi, a. g. e., 1/36.


45.A. g. e., 1/37.


46.A. g. e., 1/39.


47.İbn Arabi, Fususu'l-Hikem Mukaddimesi.


48.Fususu'l-Hikem, 1/48, 56, 166, Afifi neşr.


49.Bu tefsirin İbn Arabi'nin değil, Kaşani'nin olduğu söylenir. Olabilir. Ancak onun olduğunu uzmanları söylemektedir. Zaten baştan sona kadar onun metodu ve felsefesiyle yazılmıştır. Zaten Kaşani de Ibn Arabi'nin felsefesini benimseyen ve Fususu'l-Hikem kitabını bu felsefe ile şerheden bir kişidir.


50.Bakara, 118.


51.ibn Arabi, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Kerim, 1/180, Beyrut, 1968.


52.Enbiya, 52-53.


53.ibn Arabi, a. g. e., 2/78.


54.Bakara, 125.


55.Süleyman Ateş, Şulemi ve Tasavvuf! Tefsiri, 119, Sönmez Neşriyat, istanbul, 1969.


56.Bakara, 158.


57.Süleyman Ateş, a. g. e., 119.


58.Bakara, 199.


59.Süleyman Ateş, a. g. e., 120.


60.Ali imran, 152.


61.Süleyman Ateş, a. g. e., 120.


62.Nisa, 36.


63.Süleyman Ateş, a. g. e., 120.


64.Nemi, 88.


65.Süleyman Ateş, a. g. e., 124.


66.Hucurat, 9.


67.Süleyman Ateş, a. g. e., 125.


68.Gazali, Ihyau Ulumiddin, 3/19, el-Mektebetu't-Ticariyye el-Kubra, Mısır. Tasavvufçuların sapık tevilleri için bkz.: Dr. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 330-335, Dergah Yay., istanbul, 1985.


69.A'raf, 205


70.Cin, 19.


71.Ibn Arabi, Mecmuatu'l-Ahzab. 15, istanbul, 1298 h.


72.Ibn Arabi, a. g. e., 14.


73.Ibn Harazim et-Ticani, Cevahiru'l-Maani, 1/103.


74.Ahzab ve Evradut-Tıcani, tan. Muhammed el-Hafız kitabından naklen Abdurrahman Abdulhalik, a. g. e., 353.
Logged
müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1182


« Yanıtla #1 : 19 Aralık 2009, 01:32:27 ÖS 13 »

   [2]
e. Tasavvuf, müslümanların ahlakını bozmuştur

Yüce Allah, Hz. Peygamber'in büyük bir ahlak sahibi olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz sen yüce bir ahlaka sahibisin." [1]

Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Her dinin ahlakı vardır, İslam'ın ahlakı da hayadır." [2]

"Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." [3]

İyi bir müslümanın ahlakı üzerine çok sayıda hadis olduğu gibi İslam'ın öğütlediği güzel ahlaka teşvik eden sayısız hadisler de mevcuttur. İslam'ın bütün emir ve yasaklarının amacı da öngörülen ahlaka sahip faziletli insanları ve bu insanlardan meydana gelecek toplumu yetiştirmektir.

Tasavvuf da, ahlaki bir davet veya hareket olduğunu iddia etmektedir. İslam'dan birçok unsurlar ve öğretiler içermesine rağmen, tasavvufun mensuplarına aşıladığı ahlak ne yazık ki birçok yönden İslam'ın ahlakıyla bağdaşmamaktadır. Allah'ın her varlık ve her varlığın Allah olduğunu söyleyen, peygamberi, İslam'ın belirlediği konumun ve anlayışın dışında gösteren, Kur'an'ın ayetlerini heva ve heveslerine uyduran bir tasavvufun ahlaki olduğu herhalde söylenemez. Haya İslam'ın ahlakı olduğu halde tasavvufçular ahlakçılık adı altında müstehcenliği ve hayasızlığı huy edinmişlerdir. Bazı örnekler verelim:

İbn el-Farıd şöyle diyor: "Oğul hükmünden önce ilk yaratılışta Adem'e Havva suretinde göründü. Aşıklara ise, her türlü elbise içinde olağanüstü güzelliklerde görünür. Bir defasında Lübna, birinde Büseyna, bazan da -Yüce olsun- Azze diye anılır. "[4]

İbn el-Farıd'ın cariyelerle şarkı söyleyip dans ettiğini mensuplarından biri şöyle anlatmaktadır: "Bana bir kaç dirhem verdi ve yemek için bir şeyler al, dedi. Aldım. Sahile yürüdük. Bir sandala bindik ve Behnesa'ya vardık. Şeyh kapıyı çaldı. Bir adam çıktı. Bismillah dedi. Şeyh çıktı, ben de beraber çıktım. Bir de ne göreyim, bir sürü kadın. Tef ve kavallar çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Konser bitene kadar şeyh dans etti. Sonra çıkıp ayrıldık. Mısır'a geldik. Bu durum tuhafıma gitti. O arada şeyh efendiye kapıyı açan adam geldi ve kendisine şöyle dedi: Tellal çağırın ve yerine şarkı söyleyecek bir kadın satın alın dedi. Sonra kulağıma yaklaşıp şöyle dedi: Fakirlere (sofulara) bunu yadırgama. "[5]

Şemsi Tebrizi de Kimya Hatun'u Allah olarak gördüğünü şöyle anlatmaktadır: "Mevlana Şemsi Tebrizi'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Maram bağları tarafına gitti. Mevlana hazretleri medresenin kadınlarına işaretle Haydi gidin Kimya hatunu buraya getirin, Mevlana Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır. buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya başladıkları sırada Mevlana Şems'in yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş, Kimya hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlana bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramaya hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems İçeri gel diye bağırdı. Mevlana içeri girdiği vakit Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve Kimya nereye gitti? dedi. Mevlana Şems Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir, şu anda da Kimya şeklinde geldi. buyurdu. "[6]

İbn Arabi de Allah'ın en güzel görünümünün kadın olduğunu belirterek şöyle demektedir:

"Erkek kadını sevdiği zaman onunla yatmak istemiştir. Yani sevginin sonunda meydana gelen şey. Nikah (kadın erkek münasebeti)nden daha büyük bir kavuşma yoktur. Onun için şehvet kişinin bütün vücudunu kaplar. Bu sebepten kişinin yıkanması emredilmiştir... Şüphesiz Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını çok kıskanır. Onun için kendisinde fena bulduğu kadın suretine girerek tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusul) ile onu temizlemiştir. Çünkü başka şekilde olmaz. Erkek, Allah'ı kadında müşahade ederse, buna münfailde müşahade denir... Allah'ı kadında müşahade etmesi tam ve en mükemmeldir. Çünkü Allah onlarda çok mükemmel müşahade edilmektedir. Zira Allah maddelerden soyut olarak hiç bir zaman müşahade edilmez. Allah'ın kadınlarda müşahade edilmesi en büyük ve en mükemmeldir. Kavuşmanın en büyüğü de nikah (münasebet)tir." [7]

İmam Rabbani'nin Mektubat'ından da bir örnek verelim: "Kıymetli emirlerinize uyarak bu mektubu yüzümün karasıyla yazıyorum. Dağınık, bozuk olan hallerimi titreyerek arzediyorum. Bu yolda ilerlerken, Allahu Teala'nın ismi zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa (kadınlar) şeklinde, onların organları haline ayrı ayrı zahir oldu. "[8]

Eş-Şarani'nin velilerinden de bir iki örnek vermek istiyoruz: "Şeyh Vahiş Mahalle'de (Kahire'nin bir semti) Benatı Hata (randevu kızları) hanında kalıyordu. Biz de oradaydık. Oradan kim çıkıp gitmek isterse, şöyle derdi: Dur, çıkmadan önce Allah katında senin için şefaatta bulunayım. Ve şefaatini kabul ettirirdi. Bunun için oradan çıkıp gidecek bazı kimseleri bir gün, iki gün bekletirdi. Şefaatına tam cevap alıncaya kadar o kimseleri bırakmazdı. Bir gün Benatı Hata hanı için şöyle dedi: Buradan çıkın, han sallanıyor, üzerinize çökecek. Bir kız (randevu kızı) hariç. Öbürleri duymadılar. Belki de duydular, aldırmadılar. O bir tanesi de çıkınca han diğerlerinin üzerine yıkıldı, çöktü. Öldüler. Hiç kurtulan olmadı. Hepsi öldü. "[9]

Abdulaziz ed-Debbağ'dan da bir örnek vererek bitirmek istiyoruz. "Bir gece iki hanımım aynı odada bulunuyordu. Bu bir mazeretten dolayı olmuştu. Onlardan her biri ayrı bir yatağa uzanıp yattı. Ben de başka bir yatağa uzandım. Odamızda bir dördüncü yatak daha bulunuyordu. O boş kaldı. Sonra hanımlardan biriyle yatmak istedim. Diğerinin uyuduğunu zannediyordum. Bir müddet sonra diğer hanımımla yatmayı uygun buldum ve yanında yattığım diğer hanımın artık uyduğunu sanıyordum. Geceyi böylece geçirdikten sonra şeyhimin ziyaretine gittim. Aramızdaki mesafe uzak da olsa sık sık bu ziyaretlerimi yerine getiriyordum. Beni görünce hafif tebessüm ederek şöyle buyurdu:

- İki karıyı bir odada biraraya getirip ikisiyle cinsi yakınlıkta bulunan kimse hakkında ne dersin? Beni kastettiğini anladım ve cevap verdim:

- Efendim, bunu nasıl bildiniz? Ya dördüncü yatakta kim yattı? diye sordu. Bunun üzerine dedim ki: Efendim, onların uyuduğunu zannederek öyle yaptım. Hayır, hiç biri uyumadı. Böyle yapman doğru değildir. dedi. "[10]

"Şeyhimi ziyarete gittiğimde evinin odalarından birinde beni yanına alıp oturduk. Sohbetimiz hayli devam etti ve uyku vakti gelmiş oldu. Bana Uyu dedi. Ve kendisi ayrılıp başka odaya gitti. Ben de elbisemi çıkardım ve sırt üstü uzandım. Yatağımda bir elin beni gıdıkladığını hissettim, güldüm, o da güldü. Fakat odamda hiç kimse yoktu. Şeyhimin odası alt katta bulunuyordu. Gülme sesinden o elin ona ait olduğunu anladım. "[11]

Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Tasavvufçu çevrelerde iş bu kadarla da kalmamış, daha kötüsüne kadar götürülmüştür. Adam Metz bunu şöyle kaydeder:

"O devirde tasavvufçuların en büyük afetlerinden biri de kendileri gibi olmayan muhaliflerle oturup kalkmaları ve kadınlarla dostluk kurmalarıdır... Buna bir de Şarka mahsus başka bir afet eklenmiştir ki o da taze gençlerle oturup kalkmalarıdır... "[12] Onun için tasavvuf meşhurlarından Ebu Said el-Harraz (öl. 277/890)'ın şöyle dediği kaydedilir:

"Uykuda İblis'i gördüm. Benden uzak geçiyordu. Ona neyin var, gel? dedim. Ben sizi ne yapayım, insanları kendisiyle aldattığım şeyi nefsinizden attınız, dedi. Nedir o? dedim. Dünya, dedi. Biraz gittikten sonra dönüp şöyle dedi: Ama sizde de aradıklarımdan bir şey var, diye ilave etti. Nedir o? dedim. Taze gençlerle oturup kalkmak, dedi. "[13] Onun için el-Vasıti (öl. 320/932) şöyle demiştir:" Allah, bir kulunun alçalmasını isterse, onu bu çirkef ve kokuşmuş kişilerin yanına atar." [14]

Bütün bunların dışında tasavvufçular insanları hayat sahnesinden çekerek uzlete ve çile doldurma hayatına götürmesi, pasif bir hayat yaşamaya itmesi, evlenmekten ve ilim tahsilinden uzaklaştırması, nefsi mahrumiyetle cezalandırması gibi İslam ahlakıyla bağdaşmayan, hatta dinin emir ve yasaklarını tanımayan bir ahlak yoluna sevketmiştir. Şüphesiz İslam ne böyle bir hayat tarzını tasvip eder, ne de bu şekilde bir ahlakı kabul eder.

f. Tasavvuf, müslümanların din anlayışını bozmuştur

Yüce Allah, geçerli ve Allah tarafından makbul olan dinin ancak İslam olduğunu, insanların ancak müslüman olmakla Allah'ın azabından kurtulabileceklerini buyurmuştur. Şöyle buyuruyor: "Allah katında hak din İslam'dır." [15] Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki aradığı o din kendisinden asla kabul edilmeyecektir ve ahirette zarar edenlerden olacaktır. [16] Allah'ın yanında makbul ve geçerli olan İslam'ın da bütün temel ve boyutları Kur'an-ı Kerim'de ve Rasulullah'ın sahih sünnetinde belirlenmiştir.

Böyle iken tasavvuf, Allah'ın dinini şeriat, tarikat ve hakikat diye parsellemiş, şeriata dinin kabuğu ve zahiri adını vererek kurtuluş için kişinin mutlaka tarikat yolu ile marifete ve hakikate ulaşması gerektiğini söylemiştir. Şeriatın hükümleri üzerinde hassasiyet gösteren ve ondan meydana gelen sapmaları eleştiren din alimleri de zahir ehli molla kasım, sevgiden yoksun kaba softa olarak nitelemiştir. Helal ve haramları tevil ederek seri ahkamı çığırından çıkarmış ve sonunda ibahiyye (her şeyi yapmanın serbest oluşu ve haramın kalkmış olması) mezhebinin ortaya çıkmasına kadar gitmiştir. Karşı çıkıp eleştirenleri de sevgiden yoksun ve dinin kabuğunda kalan hakikatsiz kişiler olarak nitelemiştir.

Yunus Emre'den Celaleddin er-Rumi'ye ve İbn el-Farıd ile İbn Arabi'ye ve onların yolundan gidenlere kadar tasavvufun felsefesiyle uğraşanlar sevgi dini ve dinlerin birliği gibi İslam şeriatıyla bağdaşmayan bir din anlayışını meydana getirmiş ve hangi dinden ve inançtan olursa olsun, neticede Allah'ın tecellisi ve görünümü olduğu için hepsinin aynı olduğunu söylemiştir.

Dinin emir ve yasaklarına bakış açısını bozmuş, tasvip etmediği birçok şeyleri terviç etmiştir. Denilebilir ki tasavvufun bütün çevrelerinde meyhane edebiyatı oluşturulmuştur. Aşk, şarap, mey, kadeh, sekr, sahv, mahv, saki, rindan vb. baştan sona kadar meyhane terim ve anlamları kullanılmıştır.

Bütün bunlara dair örnekleri burada sıralamak mümkün değildir. Ancak yine de insanlara ibret olacak bazı örnekler vermeye çalışacağız. Muhyiddin İbn Arabi şöyle diyor:

"İnsanlar Allah hakkında türlü inançlara inanmışlardır. Ben ise, inandıklarının hepsine inanırım. "[17]

"Bugüne kadar, dini dinime yakın olmadığı için arkadaşıma karşı çıkıyordum. Ama bugün kalbim artık her şekli kabul eder oldu. Ceylanların çayırı, rahiplerin manastırı, putların barınağı, tavaf edenin kabesi, Tevrat'ın sayfaları ve Kur'an'ın Mushafı oldu. Süvarileri ne tarafa yönelirse yönelsin, ben SEVGİ DİNİNE inanıyorum. Din benim dinim ve imamındır. "[18]

İbn Arabi taraftarlarını muayyen bir dine bağlı kalıp onun dışındakileri red etmekten sakındırarak şöyle demektedir:

"Sakın sakın, muayyen bir kayıtla kayıtlı kalıp onun dışındakileri red etme. Böyle yaparsan çok çok hayırdan mahrum kalırsın. Hatta işi olduğu gibi anlamaktan yoksun olursun. Onun yerine bütün inançlar için nefsinde heyuli ol. Zira Allah nesiller arasından sadece bir nesille (yahut zamanlardan sadece bir zamanla) sınırlanmayacak kadar büyüktür. Hepsi de isabet etmiş ve her isabet eden mükafatını almıştır. Mükafat alan herkes de mutludur, her mutludan da Allah razıdır. "[19]

Bu anlayış ister istemez ahirette cehennem azabının inkar edilmesini gerektirecektir. Çünkü bu sevgi dininde bütün din mensupları aynı olup hepsi tanrının suretleri olduğu için tanrının kendi kendine azap etmesi müstahil olur. Onun için şöyle diyor:

Vadinde doğru tek (Allah)dan başka kimse kalmadı. Hak'kın vaidi (tehdidi)ni de gözetleyen bir göz yoktur. Bedbahtlık yurduna girseler bile onda bir lezzet ve farklı bir nimet içindedirler... Tadının lezzetinden azap diye adlandırılır. Halbuki bu onun kabuğu gibidir ve kabuk koruyucudur.

Kur'an-ı Kerim Firavn için "Allah onu herkese ibret olarak dünya ve ahiret azabıyla cezalandırdı. "[20] "Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman 'Allah'a inandık ve ona ortak koştuğumuz şeyleri inkar ettik' dediler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında cari olagelen sünneti (kanunu) budur." [21] derken İbn Arabi bunu yalanlarcasına şöyle demektedir: "Allah onun nefsini ahiret azabından kurtardığı gibi bedenini de kurtardı. Böylece maddi ve manevi olarak kurtuluş onu kuşatmış (tamamen kurtulmuştur. "[22] İbn Arabi, İbn el-Farıd, Abdulkerim el-Cili, Kaşani, Molla Cami, Sadreddin Konevi, Suhreverdi, Hallaç, Ebu Yezid el-Bistami, İbn Sebin, İbn Beşiş, et-Tilmisani, et-Tusi, Attar ve burada sayamayacağımız kadar tasavvuf meşhurunun inancı ve kanaati budur.

Celaleddin er-Rumi'nin Divan'ından nakledilen şu beyitlere bakınız:

"Canım ey nur, kaçma benden, Kaçma benden ey parlayan görünüm, Kaçma benden, kaçma benden.

Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum, Hatta bileğime taktığım Zerdüşt'ün zunnarına bak,

Zunnarı taşırım, yemliği taşırım, Belki nuru taşırım, kaçma benden.

Müslümanım ben, ama hıristiyanım, brahmanistim, zerduştiyim, Ey yüce Hak, sana tevekkül ettim, kaçma benden.

Bir tek tapınağım, mescid, kilise veya puthanem yok benim, Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden, kaçma benden. "[23]

İsterseniz Niyazi Mısri'nin de şu beyitlerine bakınız:

"Bu cihanın halkına bir yolum uğrar benim, Cem'edip bunca kumaşı bir bezistan olurum,

Geh nasara, geh yahudi, gehi tersa (müşrik), geh mecusi, Gahi şia, gah olur, sünni müselman olurum." [24]

İbn Arabi'nin felsefesini satan Şebusteri (öl. 720/1320)'nin şu sözlerine bakalım:

"Önündeki şu perde kalktı mı ne mezhebin hükmü kalır, ne dinin. Bütün şeriat hükümleri senle benden doğar. Çünkü bu hükümler, senin canına, tenine bağlıdır. Arada ben ile sen kalmayınca, Kabe nedir, havra nedir, kilise ne... Cüzi alemden geçip külli aleme varan kişi bu sırrı bilir. Burada hululün da imkanı yoktur ittihadın da. Çünkü birlikte ikilik düşüncesi sapıklıktır. Hak'tan başka bir varlık yok. İster O Haktır de, ister ben Hak'kım de." [25] Bir kaç örnek daha verelim.

"Medrese ile minare yıkılmadıkça kalenderlik halleri düzene girmez. İman, küfür, küfür de iman olmadıkça hiç bir tanrı kulu gerçekten müslüman olamaz." [26] "Aşk mezhebinde küfürle iman yoktur. Aşkda ne beden vardır, ne akıl, ne can vardır, ne gönül. Kim böyle değilse aşık değildir." [27] "Kafir de sensin küfür de. İkisinden de betersin sen. Eman yurdu da sensin, iman da sensin. İkisine de başsın sen. "[28]

"Bir şey küfür de olsa, suç da olsa, kara şeytan da olsa, O'nun güneşi o şeye vurdu mu dolunay olur gider. "[29] "Aşık içinde bulunduğu halin sarhoşudur. Bu yüzden küfürden de yücedir, imandan da. Küfürle iman ikisi de zaten onun kapısıdır. Çünkü o içtir. Küfürle din onun iki kabuğudur. Küfür dıştaki kuru kabuktur, imansa içteki tatlı kabuk. "[30]

"Gerçek küfür kime yüz gösterirse o kimse mecazi müslümanlıktan usanır. Her putta gizli bir can var, küfürde bir iman gizli. Küfür de daima Tanrı'yı teşbih etmekte. 'Ve in min şey'in... (17/İsra, 44) ayetine bak. Burada kınamanın ne lüzum var!" [31]

Yunus Emre söylüyor: "Dost yüzin görecek şirk yağmalandı,

Anınçun kapıda kaldı şeriat,

Küfür ile iman dahi hicap imiş bu yolda,

Satalaşdık küfr ile iman yağmaya verdük." [32]

Nesimi söylüyor:" Hace-i meyhane mest oldu vu hem pir-i muğan

Kabe vu puthane mest u hırka vu zunnar mest,

Küfr u iman mest u cümle mest ayni yekdiğer

Aşık u maşuk u aşk u yar mest ağyar mest. [33]

Eşrefoğlu Rumi söylüyor:

Bana ne ilmu amel ne küfrü iman nisbeti,

Kamusundan el yudum aşka uyuben giderim. "[34]

Şebusteri'nin şu sözlerine bakalım: "Bu makamda put, aşk ve birlik mazharıdır, zunnar kuşanmak da hizmete bağlanmaktır. Küfür de varlıkla olur, din de... Onun için birlik puta tapmanın ta kendisidir. Bütün var olan şeyler varlığın mazharları ve tecelli yerleridir. Onların biri de puttur. Ey akıllı kişi, iyi düşün put varlık bakımından batıl değildir ki. Bil ki putu yaratan da yüce Tanrı. İyinin yaptığı her şey iyidir. Mutlak varlık nerede varsa, ne ile zuhur etmişse, orası ve o şey hayırdan ibarettir. Eğer o şeyde bir şey varsa o, varlıktan meydana gelmemiştir. Müslüman, puta tapmak nedir bilseydi dinin puta tapmaktan ibaret olduğunu anlardı. Müşrik de putun hakikatini bilseydi hiç dininde yol azıtır, sapık olur muydu? O, putu ancak görünen bir suretten ibaret gördü de o sebeple şeriata kafir oldu. Sen de onda gizli olan hakikati, onda Hak'kı görmezsen sana da şeriatta müslüman demezler. "[35] Tasavvufun insanları ve İslam anlayışını ne duruma getirdiğini bütün bunlar göstermeye yeterlidir sanırız.

Tasavvufun yaydığı ve davet ettiği İslam budur. Tasavvuf yolu ile İslam'ın yayıldığını söyleyenler, insanların böyle bir İslam'a girdiğini acaba düşünmezler mi? Rene Guenon ve benzerlerinin böyle bir İslam anlayışının kurbanları olduklarını ve bunların sorumluluğunun onlara böyle bir İslam anlayışını götürenlerin boynunda olduğunu anlamazlar mı? İsterseniz bunun itirafını onların eserlerini dilimize kazandıranların dilinden dinleyelim:

Rene Guenon temel hakikat geleneğini dinlerin önüne ve üstüne yerleştiriyordu... Nitekim Rene Guenon, nefsin Yüce İlkeyle (Allah'la) birleşiminin en saf anlamını Hint maneviyatında bulmuştu. [36]


Özet olarak diyebiliriz ki onun eserlerinde bize sunulan temel hakikat bütün dinlerin önünde ve üstünde olan bir gelenekten gelmektedir. Guenon çeşitli dinlerde o hakikatlerin izlerini yeniden buluyor, fakat kendisine göre, o izler dinlerde az çok zayıflamış ve bozulmuş haldedir. İşte bu yüzden o her dini düşünceyle hem bir yakınlık kurmakta, hem de her sahih dinden ayrılmaktadır. [37]

Celaleddin er-Rumi, Yunus Emre, İbn Arabi, Hallaç, Cami, Attar ve benzerlerinin kültürü ile müslüman olan insanların maalesef İslam anlayışı budur. Bu anlayış sadece muhtedilerin yanlış üzerinde devam etmelerine sebep olmakla kalmamakta, müslüman kimi insanların da bu yanlış sebebiyle İslam'ın yanlış anlaşılmasına neden olmaktadır. Örneğin iman eden (müslüman)lar, yahudiler, hıristiyanlar ve mecusilerden Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği islam'a inanan ve salih amel işleyen kişilerin cennete girecekleri Kur'an'da belirtildiği ve kapalı bir tarafı bulunmadığı halde, tasavvufun büyüsü ile büyülenip dinlerin birliği ve dinlerüstü gerçek (hurafe)sine kendini kaptıran kimi müslüman (tasavvufçu)ların Kur'an-ı Kerim'e ve Hz. Muhammed'e iman etmeyi devre dışı bırakan yorumları hep bu hastalıktan ileri gelmektedir. Cehenneme kimsenin girmemesi için vücutlarının büyütülüp cehennemi doldurmasını savunan Ebu Yezid el-Bistami ve ne olursa olsun yaratandan ötürü yaratılanı seven Yunus Emre'nin felsefesi hep bu bulanıklıktan kaynaklanmaktadır. Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, putperest ve müslüman ayırımı yapmayıp meyhanecinin sarhoşluğa olan aşkı ve sekri şeriatın üstüne çıkaran sapıklık bu hastalığın ürünüdür. Her varlığı Allah görme, Allah'a isyanın simgesi ve tağutluğun sembolü olan Firavn'ı arif billahi ve cennetlik mümin gör¬me, kendini tanrı ilan etme, seri ahkamı takmama ve enternasyonel sevgi dinini propaganda etme akımı bu sapıklığın neticesidir. Bu anlayışın İslam alemini ve müslüman zihinleri ahtapot gibi sardığı ve Allah'ın tevhid dini gibi zihinlere din olarak yerleştiği bir realitedir. Bu anlayış İslam aleminde filizlenip boy vermeye ve yayılmaya başladığı tarihten itibaren İslam alemi düşünce olarak gerilediği gibi gittikçe İslam'ın safiyetinden de uzaklaşmıştır. Bunun önüne ancak sahih bir Kur'an ve sünnet eğitimi ile geçilebileceğini yeri gelmişken belirtelim.

Devamı gelecek Sayıda

Dipnotlar:

1. Kalem, 4.

2. Muvatta, Hüsnü'l-Huluk, 9, ibn Mace, Zühd, 17.

3. Muvatta, Hüsnü'l-Huluk, 8.

4. İbn Farıd, Taiyye Kasidesi. Buradaki Lübna, Büseyna ve Azze isimleri Arap edebiyatında anonim kadın isimleridir. Halk edebiyatındaki Leyla, Şirin gibi.

5. Ibn Hacer el-Askalani, Lisanu'l-Mizan, 4/319, Hindistan baskısı, 1320 h.

6. Ahmed Eflaki, Menakibu'l-Arifin, II/56-57, ter. Tahsin Yazıcı, MEB, İst., 1989. .

7. İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 1/212, el-Halebi baskısı, yine Kaşani şerhi, 437, İstanbul baskısı, İbn Arabi'nin kadın aşkı ve kadınlara düşkünlüğü hakkında bilgi için Tercümanu'l-Eşvak kitabına bakınız, s. 75-77, ter. Mahmud Kanık, İz Yayıncılık, İstanbul, 1991.

8. İmam Rabbani, Mektubat Tercemesi, 1/6, Birinci Mektup, Terceme, Hüseyin Hilmi Işık, Sönmez Neşriyat, İstanbul, 1968.

9. Abdulvahab eş-Şarani, Tabakatu'l-Kübra, 4/1807, tere. Abdulkadir Akçiçek, Cümle, istanbul, 1985.

10. Abdulaziz Debbağ, el-lbriz, 1/78-79, tere. Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, İstanbul, 1979.

11. Abdulaziz Debbağ, el-lbriz, 1/79.

12. Adam Metz, el-Hadaratu'l-İslamiyye, 2/34-35, Daru'l-Kitabi'l-Arabi, Beyrut, Arapça tercümesi, Dr. Abdulhadi Ebu Ride.

13. el-Kuşeyri, er-Risaletu'l-Kuşeyriyye, 1/23, Daru'l-Kütübi'l-Hadise, Kahire.

14. el-Kuşeyri, a. g. e., 1/40.

15. Ali İmran, 19.

16. Ali İmran, 85.

17. İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 225, 191-196; ayrıca bkz.: Dr. Abdulkadir Mahmud, el-Felsefetu's-Sufiyye fi'l-İslam, 516-521, Da-ru'l-Fikri'l-Arabi.

18. İbn Arabi, Zehairu'l-Ahlak Şerhu Tercümani'l-Eşvak, 39, Dr. Abdulkadir Mahmud, a. g. e., 503-531, Dr. Kemal Muhammed İsa, Nazarat fi Mutekadat Ibn Arabi, 51-59, Daru'l-Muctema, 1986, Burhaneddin el-Bikai, Masrau't-Tasavvuf, 99-100, tah. Abdurrahman el-Vekil, Yayın yeri ve tarihi yoktur.

19. İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 112-113; ayrıca Bali Şerhi, 191, Hicri 1309.

20. Naziat, 25.

21. Mümin, 84-85.

22. İbn Arabi, Fususu'l-Hikem, 1/212, Afifi neşri.

23. Dr. Mustafa Galveş, et-Tasavvuf fi'l-Mizan, 100-101, Daru Nahdati Mısr, Kahire.

24. Niyazi Divanı, 109, Maarif Kütüphanesi, İstanbul, 1963.25. Dr. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 325, Gülşen-i Raz'dan naklen.

26. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 325, Rubailer, 83'den naklen.

27. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Rubailer, 91'den naklen.

28. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Rubailer, 223'den naklen.

29. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Divanı Kebir, 5/478'den naklen.

30. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Mesnevi, 6/696'dan naklen.


31. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 326, Gülşen-i Raz, 72'den naklen.

32. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 329.

33. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 329.

34. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 329.

35. Dr. Mustafa Kara, a. g. e., 328, Gülşen-i Raz, 71-72'den naklen.

36. Rene Guenon, Modern Dünyanın Bunalımı, 18, tere. Mahmud Kanık, Risale Yayınları, İstanbul, 1986.

37. Rene Guenon, a. g. e., 21-22, Çevirenin önsözü. Geniş bilgi için bkz.: Zübeyir Yetik, İnsanın Yüceliği ve Guenoniyen Batınilik, Fikir Yayınları, istanbul, 1992
Logged
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #2 : 24 Mayıs 2014, 01:42:52 ÖÖ 01 »

Tasavvuf, hiç bir kulun ahlakını bozmaz, bozmamıştır. Aksini hiç bir beşer iddia edemez.

Tasavvuf; ancak kalbe işlenen ledünni amellerin bir kanunu zahir ve batınla ilgili ilâhi hükümlerin düsturunun ismidir!.

Tasavvuf imanla ameli salih arasını cem etmektir. Amel-i salihi tamamlayıp zirveyi kemale çıkmaktır.

İman çıplaktır. Elbisesi takva, süsü haya, meyvesi ise ilimdir.

Kainâtın yaratılış sebebi olan nur-u Muhammedi hakikatine ulaşmak kamil insana karşı beslenen sevgi ve bağlılıktır. Kamil insan bütün insanların göz bebeğidir.

Kâmil insanı sevmek nuru Muhammedî'yi sevmek ALLAH'ın rahmet sıfatlarının tecelli ettiği merciyi sevmek, gerçek anlamda ALLAH'ı sevmektir.

HZ. ALLAH' a ve resullerine iman edenler bu gerçeği iyi bilirler.

Tasavvuf, İslam 'ın ilavesi gibi görülmemeli.

Tasavvuf, "Eşhedü enlailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhu veResulihi " kelimesinin anlam ve manasını yaşamaktır.

Hz. Allah Kuran-ı Kerim 'de şöyle buyuruyor ;

De ki: "Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh bağışlayandır, esirgeyendir."
Âli Îmran -31


Bu yazıyı yazan ve paylaşan kişilerde eğer kasıt yok ise Allah 'ın merhametinden belki yararlanabilirler. Fakat yalnızca Tasavvuf karşıtlığından dolayı bunu paylaşmışlar ise gerçekten de vay hallerine ..! Yazık.
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
Ezhattım
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 343


« Yanıtla #3 : 05 Temmuz 2014, 12:21:57 ÖÖ 00 »

Selam hidayete erenlere;

Osisko şu ayetleri sanki sana delilmiş gibi kullanmam tam manasıyla cehaletinin eseridir.

De ki: "Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allâh bağışlayandır, esirgeyendir."
Âli Îmran -31

Ayette açık bir şekilde sünnete uymak Allah’a uymak anlamındandır. Oysaki sen sünnetin korunmadığı iddia etmekle kalmıyor sünnetin söz bölümünü teşkil eden hadisleri red ediyorsun. Sonrada kalkıp bu ayetleri o batıl düşüncelerine delil göstermeye kalkışıyorsun.

Allah’ın rasulune uymak aslı din olduğuna göre senin şeylerin neden bu çağrıya uymuyorlar? İşte bizim itirazımız bunadır.

Bak Allah (c.c) ne buyuruyor?

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.”Nisa/59

Allah’a itaatte Rasule itaatte herhangi bir şart edatı söz konusu değildir ancak bunun dışındaki insanlara itaat şart edatına bağlanmıştır. Yani Müslüman olmak şartı vardır. O halde senin Allah ve Rasulüne kayıtsız şartsız bağlılıklarını ortaya koysunlarki bizde onlara itaat edelim ve onları sevelim.

Bak derviş sen eğer bir iddiaya cevap yazacaksan öncelikle onların ne dediklerini anla ondan sonra ne diyeceksen de? Öyle ezbere ezbere konuşma;

Allah size bu şirk dinini (vahdeti-vücutcülüğü) yazmadı bunu siz kendiniz uydurdunuz onada gereği gibi uymuyorsunuz; Sizin dininiz ruhbanlığa dayalı bir dindir bunu herkes bilir.

“Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; Biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.”Hadid/27
Logged
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #4 : 03 Mart 2015, 08:24:29 ÖS 20 »

Tasavvuf, iman eden salih kullara, , aşağıdaki ayetlerin mana ve anlamlarını yaşamak, tatbik etmek, uygulamak fırsatını vermiştir.


Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri “EVLİYA” edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık Allah ‘tan rahmet beklemesin. Ancak onlardan korunmanız başka. Allâh sizi kendisinden sakındırır. Dönüş yalnız Allah'adır.
Ali İmran 28


‘‘Ey inananlar, müminleri bırakıp da kâfirleri ‘‘EVLİY’’ edinmeyin. Allah’a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz.’’
Nisa 144


Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden "elçiler" gelip size âyetlerimi anlattıkları zaman korunup uslananlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.
Araf 35


Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek "MÜRŞİT" bulamazsın.
Kefh 17
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #5 : 04 Mart 2015, 01:04:40 ÖÖ 01 »

Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v)'e tâbîyet;

12.YÛSUF-108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
 
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”
 
48.FETİH-10:İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh (yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih (nefsihî), ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).
 
Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde Allah’ın eli vardır....

Peygamber Efendimiz (SAV); "Benim murebbim (mürşidim) olmasaydı ben de Rabbime arif olamazdım."

Peygamber Efendimiz (SAV);

"Ey insanlar ! Hepiniz dalalettesiniz. Hidayete erdirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi hidayete erdireyim." (Muslim- Riyazussalihin s.137)

"Benden sonra nebi gelmeyecek, alimler gelecek, halifeler gelecek, onlara tabi olan bana tâbî olur, onlara asi olan bana asi olur."
(Sahih buhari 9.cilt 1409.hadis, Sahih buhari 11.cilt sayfa 181)


Tasavvuf, İslam 'ı yaşama, tatbik ve uygulama okuludur. "Ustasız sanat haramdır". Her işin, her mesleğin bir ustası vardır. İslam 'ın okulu Tasavvuf, eğiten, öğreteni, yetiştiricisi ise Mürşid-i Kamil, Evliyaullah 'tır.

Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #6 : 05 Mart 2015, 01:37:15 ÖÖ 01 »

Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu (Nefsini bilen Rabbını bilir) hitabını, nefsin terbiyesini hayatı boyunca kendisine vazife edinen âdem insanlığa namzettir.

O anlamıştır ki, âdem terbiyeye muhtaç yaratılmıştır. Peygamber efendilerimiz de mekarimi ahlâk-ı anlatmak ve öğretmek için ALLAH'ın rahmeti olarak gönderilmiş.

Peygamberimiz Efendimiz de; "Ben mekarimi ahlâk-ı tamamlamak için gönderildim" buyurdular.

Hiçbir zaman dünyayı boş bırakmamış âdili mutlak olan Rabbımız. Peygamber efendilerimiz zamanında, gerekse sonra ALLAH'ın bu türlü rahmetini ihsan ettiğini her an müşahede etmek mümkündür.

Vârisün-Nebi olan evliyasını kullarına her devirde ihsan eyleyip cümle kullarını mahrum etmeyen Rabbımız rahmeti ve merhameti ile bu türlü rahmetini mevcut kılmıştır. Her hangi bir zamanı kastederek "bu zamanda mürşit yoktur" demek küfürdür.

Rabbına zulmü reva gördüğünden bu türlü bilgisizliğini şahide ihtiyaç duymadan kanıtlamış olur.

Namazı bitirince de, ayakta otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) ALLAH'ı zikredin. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz mü'minin üzerine vakitleri belli bir fazdır.
(Nisa Sûresi, 103)

Hz. Allah bu ayet'i kerimede zikrullahı ayrı, namazı ayrıca beyan ediyor. Mü'minler üzerine namazın farz olduğunu ve namazın vaktinde kılınmasının emri ilâhi olduğunu, ALLAH'ı zikreden mü'min kullarının huzura kavuşacağını ve namazı da dosdoğru ancak bu kullarının kılacağını biz acizlere bildiriyor.

Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.238 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu