TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V > Şehidler > TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V > Şehidler > TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)
Sayfa: 1 2 [3]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: TAKİYYUDDİN EN NEBHANİ (1909-1977)  (Okunma Sayısı 33703 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ezhattım
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 343


« Yanıtla #30 : 26 Temmuz 2014, 03:30:31 ÖÖ 03 »

56. Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

Ancak tartışmada kendisini heyecan, gazap ve hasma lisanla şiddetli hücum gibi hallerinden dolayı, nefislerde kendisine karşı bir düşmanlık hissi uyanmasına neden oluyordu. Böyle olmasaydı, alimler arasında hakkını teslimde icma olurdu; zira en büyük alimler onun ilmi dirayetine boyun eğiyor ve onu sahili bulunmayan engin bir denize, bitmek bilmeyen bir hazineye benzetiyorlardı.

57. Hasımlarından Zemlekani (ö: 727) İbni Teymiye’nin ” Ref’ül-melam “ isimli eseri neşredildiğinde hakkında şu beyitleri yazmış:

Vasfediciler onun hakkında ne dediler?
Ki, onun sıfatları saymakla bitmez.
O,Allahın kahir (kahredici/üstün gelen) hüccetidir.
O, bizim aramızda çağın bir harikasıdır.
O,yaratılmışlar içinde açık bir ayettir.
Onun nuru fecirden daha parlaktır.

58. Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

Bazı önemsiz kimseler dışında insanlar onun değerini vefatından sonra anladılar. Ve yine insanlar ittifak halinde ondan övgüyle bahseder oldular.

59. İmam Zehebi kendisini İbni Teymiyye bağlılık noktasında aşırı gitmekle itham edenlere cevaben şöyle demiş:

“Elhamdülillah! biz onun hakkında ne aşırı gidenlerden ne de hakkını vermeyenlerdeniz. Tabi’inin ve Tebe-i tabiinin alimlerine kemal anlamda onun gibi benzeyen biri görülmedi. Ben onun gibilerini ancak kitaplarda görüyorum..

60. Şevkani (1172-1250) şöyle diyor:

Yaşadıkları dönemler,benzerlerinin veya kendilerine yakın kimselerin çıkmasına müsait iken, İbn Hazm’dan sonra onun (İbn Teymiye) gibisini görmedim. O şartların kendisinde toplanmasıyla içtihadı hak eden bir alimdi. Fetvaları, çeşitli dallarda –sanıyorum- 300 veya daha fazla cilt tutmaktaydı.

61. Hadis kritiği noktasında bir otorite olan İmam Zehebi (673-748) şöyle diyor:

”İbn Teymiyye’nin bilmediği bir rivayet, hadis değildir.” Sözü onun hakkında doğrudur, geçerlidir.

62. Talebelerinden Hafız Siraceddin Ebu Hafs el-Bezzar şöyle diyor:

“O ata bindiğinde düşman arasında en büyük kahramanlar gibi dolaşır ve en cesur süvariler gibi at üstünde dururdu. Hücumlarıyla düşmanı öyle perişan eder, hiç çekinmeden düşmanın içine öyle bir dalardı ki, sanki o ölüm nedir bilmez, ölümden hiç korkmazdı.

63. Ebu Hafs el Bezzar şöyle diyor:

İlim sanki onun kanına, damarına girmişti ve sanki derisi kemiği olmuştu. İlim onun için belli bir zaman ve geçici bir an için arzu ettiği bir şey değildi. Onun elbisesi, örtüsü, üzerinde yattığı döşeğiydi.

64. Hafız Ebu Hafs el-Bezzar şöyle diyor:

Onun ifadelerinde coşkun sel gibi çağlayıcılık, deniz gibi taşkınlık vardır. Konuşmasının başından sonuna kadar sanki konuştuğu o yerde değilmiş gibi durur. Gözlerini kapatır, öyle konuşur. O sırada kendisine öyle bir heybet ve vakar gelir ki, orada bulunanlar bir ürperti hissederler, hayrete düşerler, şaşkın kalırlar.

65. İbn Kayyım (691-751/1292-1350)şöyle diyor:

O,düşmanlarına bile hayır dua ederdi. Ben onlardan hiçbirine beddua ettiğini görmedim. Ben bir gün en büyük rakibini ve kendisine herkesten çok düşmanlık besleyip eziyet eden bir kişinin ölüm haberini getirdiğimde bana kızdı ve (benden)yüzünü çevirdi.

66. Önceleri Şafi mezhebine mensup iken İbn Teymiye’den ders aldıktan sonra Hanbeli mezhebine geçen İmadüddin el- Vasıti ( Ahmed bin İbrahim eş-Şafii el- Hanbeli) (ö: 701)şöyle diyor:

Biz kendi çağımızda İbn Teymiye’yi; Hz peygamberin peygamberlik nurunun onun hayatında parladığını, sünnetlere bağlılığın onun bütün sözlerinde, hareketlerinde göze çarptığını gördük. Temiz bir kalp, dürüst bir his; gerçek peygamberlere bağlılığın ve mükemmel bir sünnete uymanın onun adı olduğuna şahadet eder.

67. Kavakibüd-dürriye kitabının yazarı Mer’i bin Yusuf bin Ebi Bekr el-Hanbeli ( ö: 1033) şöyle diyor:

Dediler ki: Kim biraz meseleye dikkatle eğilirse görecektir ki, İbn Teymiyye’ye taraftar olan kimse hangi şehirde bulunursa bulunsun o, şehrin alimleri içinde hepsinden fazla kitap ve sünnete bağlı, en çok ahireti arzu etmekle meşgul ve en fazla dünyadan yüz çevirip ona önem vermeyen kimsedir. Bunun aksine ona karşı olanlar ise; dünyaya çok hırslı, dünya malına en çok istekli, riyakâr ve şöhret peşinde koşandır. Allah daha iyi bilir.

68. Sahih-i Buhari şarihi ve Hanefi ulemasının büyüklerinden  Bedreddin Ayni (Bedruddin Mahmud bin Ahmed) (725-855)şöyle diyor:

İlmi büyüklüğü ve bilgideki mükemmelliğiyle birlikte onda görülen kerametleri o kadar çok insan nakletmiştir ki, bunda şüphe götürmeye imkân yoktur.

69.H. 749 yılında vefat eden çağdaşlarından olan İbn Verdi’nin  ibn Teymiyye’nin ölümünün ardından söylediği mersiyeden bir bölüm:

Subhanallah! Bu lahit neyi örtmekte?
Bu yer böyle bir kıymeti nasıl örtebilir?
Onun meziyetlerine erişemeyenler kendisini çekemediler.
Ve ona tuzak kurup dil uzatmada aşırı gittiler.
Onlar, onun izlediği yolları izleme hususunda tembel iken,
Ona eziyet etmede büyük hüner ve gayret gösterdiler.

70. Tarihçi, hadisçi, İbn Teymiye’nin çağdaşı ve ders arkadaşı Şeyh Alemüddin Ebu Muhammed el-Berzalî (ö: 739) şöyle diyor:

 "Bu sene zilkade ayının yirmisinde pazartesi gecesi şeyh, imam, âlim, allame, fakih, hafız, zâhid, âbid, önder, mücahid, Şeyhü'l-İslam Takiyyüddin Ebü'l-Abbas Ahmed b. İmam Allame Müftü Şihabüddin Ebü'l-Mehasin Abdül-halim b. Şeyh İmam Şeyhü'l-İslâm Ebü'l-Berekât Abdüsselâm b. Abdul¬lah b. Ebü'l-Kasım Muhammed b. Hızır b. Muhammed b. Hızır b. Ali b. Abdullah b. Teymiye vefat etti. Harranlıydı. Sonraları Dımaşk'a yerleşti. Zilkade ayının yirmisinde pazartesi gecesi Dımaşk Kalesi'nde tutuklu bulunduğu salonda vefat etti. Vefatı nedeniyle büyük bir kalabalık kaleye gitti….. Yıkandıktan sonra cenaze dışarı çıkarıldı. Kalede ve yolda büyük bir cemaat toplandı.

Cemaatın bir ucu kalede, diğer ucu da Emevî Camii'nde idi. Caminin içi, sahnı, külase kısmı, Babü'l-Berid ve Babü's-Saat kısmı insanlarla dolmuş, kalabalık Lebbadin ve Gevara kapısına kadar uzanmıştı. Cenaze gündüz saat dörtte hazırlandı ve camiye getirildi Askerler, aşırı kalabalık ve izdihama karşı onu koruyorlardı. Kalede cenaze namazı kılındı. Namazı önce Şeyh Muhammed b. Teramam kıldırdı. Sonra öğle namazının ardı sıra Emevî Camii'nde de ikinci kez cenaze namazı kılındı. Kalabalık gittikçe fazlalaşıyordu. Nihayet meydanlar, sokaklar, caddeler, insanlarla dolup taştı. Daha sonra namazın ardı sıra cenazesi eller ve başlar üzerinde taşındı. Naaş, Babü'l-Berid'ten şehir dışına çıkarıldı. İzdiham fazlalaştı. Ağlayanların, feryad-ü figan edenlerin, ona rahmet dileyenlerin, dua edenlerin, övenlerin sesi göğe yükseldi. İnsanlar, mendillerini, sarıklarını ve elbiselerini onun naaşının üzerine attılar.

Cenazeye gelenlerin ayakkabıları izdiham nedeniyle sıyrılıp ayaklarından çıkıyor, kabanları, mendilleri ve sarıkları da üzerlerinden düşüyor, ancak kimse buna aldırış etmiyordu. Çünkü hep cenaze ile ilgileniyorlardı. Cenaze başlar üzerinde taşmıyor, bazen ileriye gidiyor, bazen geride kalıyor, bazen insanların geçebilmesi için durduruluyordu. İnsanlar büyük bir izdiham içinde Emevî Camii'nin tüm kapılarını açarak dışarı çıkabildiler. Ancak yine de sıkıştılar. Sonra insanlar şehrin bütün kapılarını açarak yine büyük bir izdiham içinde şehir dışına çıkabildiler. Lâkin kalabalık daha fazla şehrin şu dört kapısında yoğunlaşmıştı: Cenazenin çıkarıldığı Ba-bü'1-Ferec, Babül-Feradis, Babü'n-Nasr ve Babü'l-Cabiye. Sûkü'l-Hayl'e, gelindiğinde izdiham daha da büyüdü, kalabalık arttı, insanlar fazlalaştı. Cenaze oraya konuldu. Kardeşi Zeyneddin Abdurrahman orada öne geçip cenaze namazı kıldırdı. Namaz tamamlanınca cenaze, Sufiye Mezarhğı'na götürüldü. Kardeşi Şerefüddin Abdullah'ın yanı başına defnedildi. Allah ikisine de rahmet etsin. Defin işi ikindiden az Önce tamamlanmıştı. Çünkü cenaze merasimine gelenler çoktu.

Bahçelerden Gota mıntıkasından, köylerden ve kasabalardan çok sayıda insan cenaze merasimine gelmiş, bu yüzden bütün dükkânlar kapatılmıştı. Gelemeyenler de ona rahmet ve dua okuyorlardı. Bunlar mazeretli kişilerdi. Cenazeyi teşyi etmeye birçok kadın da gelmişti. Bunların sayısı tahminen 15.000 kadardı. Damlarda ve diğer yerlerde toplananlar hariç hepsi de İbn Teymiye'ye rahmet okuyorlar, kendisi için ağlıyorlardı. Cenazeye iştirak eden erkeklerin sayısı ise tahminen 60.000 ile 100.000 civarındaydı. 200.000 kişinin katıldığına dair rivayetler de vardır…. Vefatından sonra bazıları onun hakkında çok Salih rüyalar görmüşlerdi. Bir grup şair de onun için kasidelerle mersiyeler yazmıştı.

71. İbn Kesir (ö: 774) tarihinde ibn Teymiyye hakkında şu olayı anlatıyor:

Bu senenin cemaziyülevvel ayının dokuzunda cumartesi günü bir gurup Ahmedî fakirleri (Ahmediye fırkası salikleri, müridleri) Ablak Sarayında saltanat naibinin huzurunda toplantılar. Bu toplantıya Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye de katılmıştı. Bunlar, saltanat naibinden emirlerin huzurunda da Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye'nin kendilerini yönetmekten ve kendilerine emirlik yapmaktan vazgeçmesini, kendi kendilerini idare etme haklarını kendilerine vermesini istediler. Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye onlara şu cevabı verdi:

"Bu mümkün değildir. Herkesin kitap ve sünnetin hükmü altına girmesi gerekir. Sözünü ve fiilini kitaba ve sünnete uydurması icap eder. Her kim kitap ve sünnetin çerçevesi dışına çıkarsa ona karşı koymak vacip olur."

Bu cevap karşısında onlar, semalarında icra ettikleri şeytanî hallerini orada da icra etmek istediler. Ancak Şeyh İbnu Teymiye bunlar, batıl ve şeytanî hallerdir. Bunların gösterdikleri harikaların çoğu hile ve bühtandır. Bunlardan ateşe girmek isteyen varsa önce hamama gidip bedenini tertemiz yıkasın. Sirke ve Çöven otuyla vücudunu ovalasın. Bundan sonra -eğer gerçekçi ise- ateşe girsin bakalım. Faraza yıkandıktan sonra bid'at ehlinden biri ateşe girecek olsa bu onun Salihliğini ve keramet ehli biri olduğunu ispatlamaz. Aksine bunun durumu- Şayet sahibi sünnete uymakta ise- Şeriata aykırı deccalî durumlardandır. Hele sünnete muhalif biri ise onun gösterdiği harikayı varın siz düşünün ve takdir edin" diye cevap verdi. Onların lideri Şeyh Salih hemen atılıp şu karşılığı verdi: "Bizim bu gösterdiklerimiz, Tatarların yanında geçerliydi. Ama şeriatın yanında geçerli olmuyor" orada hazır bulunanlar onun bu sözünü zapta geçirdiler. Herkes onları protesto etti. Sonra bunların boyunlarındaki demir halkayı çıkarmaları, kitap ve sünnetin dışına çıkan bir kimse olursa boynunun vurulacağı hususunda ittifakla karar alındı.

Şeyh Takiyyüddin b. Teymiye de Ahmediye tarikatına dair bir cüz tasnif etti. Bu cüz'ünde onların hallerini gidişatlarını ve tahayyüllerini açıkladı. Tarikatlarında kitaba uyan ve uymayan hususları anlattı. Cenâb-ı Allah onun vasıtasıyla sünneti ortaya koydu. Onların bid'atle-rini söndürdü. Hamd ve minnet Allah'adır.

72. İbn Teymiyye’ye atılan iftiralar ve ona karşı insanların tahrik edilmesi sonucu Akidetül Vasitiye” adlı eserinde sapıklık olup olmadığı hususunda oturumlar düzenlenmiş ve sonuçta Vasıtiye akidesi adlı akaid metninin ehlisünnet akidesine uygun olduğu noktasında görüş birliği edilmişti. Bu oturumlar hakkında dönemin sultanı şu değerlendirmeyi yapmış:

"Biz, İbn Teymiye hakkında düzenlenen oturumda nelerin konuşulduğunu duyduk. Onun selefin mezhebinden olduğunu anladık. Bu oturumların düzenlenmesi ile biz onun kendisine isnat edilen şeylerden temize çıkarılmasını amaçlamıştık."

73. İbn Kesir (ö: 774) sultanın meclisinde geçen başka bir olayı şöyle naklediyor:

Sultanın sağ tarafında Mısır Kadısı Bedreddin b. Cemaa, sol tarafında Vezir İbn Halilî, alt tarafında İbn Sasesî, sonra Sadreddin Ali el-Hanefî oturmuşlardı. Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye de sultanın önünde halının ucunun üzerinde oturmuştu. Vezir, zimmîlerin tekrar işaretli beyaz sarık takmalarına müsaade edilmesini istedi. Ödemekte oldukları paraya ek olarak yıllık 700.000 dinar daha vermeyi üstlendiklerini söyledi. Mecliste bulunanlar sustular. Orada Mısır ve Şam'ın kadıları, aralarında İbn Zemlekanî'nin de bulunduğu Mısırlı ve Şamlı büyük alimler vardı. Ben, sultanın meclisinde İbn Zemlekâni’nin yan tarafında oturuyordum. Alimlerden, kadılardan hiç biri bu hususta konuşmadı.

Sultan, kendilerinden fetva isteyerek "Bu konuda ne diyorsunuz" diye sordu. Hiç biri konuşmadı. Ancak Şeyh Takiyyüddin İbn Teymiye diz üstü çöküp bu konuda sultanla sertçe konuştu. Vezirin söylediklerini sert bir dille reddetti. Sesini yükseltti. Sultan da gayet yumuşak ve sakin bir tarzda onu susturmaya çalışıyordu. Ancak İbn Teymiye çok ileri gitti. Kimsenin söyleyemeyeceklerini söyledi. Kimsenin yapamayacağını yaptı. Bu konuya sıcak bakanları da şiddetlice azarladı ve sultana dedi ki:

"Saltanat tahtına oturduktan sonra kurduğun ilk mecliste fani dünya metaı uğruna zimmîlere yardım etmeyeceğine inanıyorum. Hâşâ sen böyle bir şey yapacak biri değilsin. Tahtını sana geri veren Allah'ın sana bahşettiği nimeti an. Düşmanını yüz üstü düşürdü. Seni düşmanlarına karşı muzaffer kıldı. Bu kapıyı zimmîlere açan ilk kişi Caşnigir olmuştur. O da elbette ki senin fermanına dayanarak bunu yapmıştı. Çünkü o zaman o senin naibindi"

Sultan bu duruma şaştı ve onların tekrar beyaz sarık, giymelerine müsaade etmedi. Anlatımı burada uzun sürecek çok detaylı konuşmalar cereyan etti.

Sultan, mecliste hazır bulunanların tamamından daha çok İbn Teymiye'yi tanıyordu. Onun dindar, şecaatti, hakkı yerine getiren iyi bir insan olduğunu elbette ki biliyordu.

74. İbn Teymiyye’nin kardeşi bir mektubunda şöyle diyor:

 O her zaman Allah'ın kitabını ve Resulünün sünnetini, gözleri doyuracak, müminlerin gözünü aydınlatacak derecede yayıyor; bu da düşmanların boğazına bir düğüm gibi çöküyordu.

75. Şihabuddin Ebu’l Abbas bin Fazlillah (ö: 749)İbn Teymiyye’nin Moğol sultanı Gazan ile karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

Şeyh (İbn Teymiye) korkusundan aslanların barınaklarına sığındığı, kalblerin bedenlere düştüğü, ateşin yakıcılığını yitirip kılıçların kınlarına çekildiği, yırtıcı bir aslan, hilekar bir nemrud, ve ölüm saçan ecelin kendisi olan Sultan Mahmud Gazan’ın karşısına oturdu.

Ellerini göğsünün üzerine koydu. Onunla yüzyüze gelen Gazan Han kendisinden dua etmesini istedi. Bunun üzerine İbn Teymiye elini kaldırıp, çoğu Gazan han’ın aleyhine olmak üzere insaflı bir dua etti. Gazan da onun duasına amin dedi.

76. Hafız Zehebi şöyle diyor:

O düşüncelerine öyle kelimeler bulmuş, görüşlerini öyle bir takım kelime kalıplarına dökmüştür ki, ilk dönem alimlerinden tut da daha sonra gelen alimlere kadar hiç biri buna cüret edememişti. Sonunda bu Suriye ve Şam alimlerinden bir gurubun kendisine karşı çıkmasına sebep olmuş, o da onlara karşı koymaktan geri kalmamıştır. O alimler ibn Teymiyyeyi bid’atçılıkla suçlamışlardır. Onunla tartışmışlar, onun aleyhine yazılar yazmışlardır. Fakat o bütün bu durumlarda bile düşünce ve görüşlerinde devam etmiş, ne onlara yağcılık yapmış, nede bir kişiyi gözetmiştir. Aksine kendi içtihadının, anlayış ve kavrayışının, düşünce ve görüşlerinin ve sünnetlerle müçtehidlerin içtihatlarına derinden vakıf oluşundan dolayı kendi anlayışına uygun şekilde doğru ve sert bir şekilde konuşmalarına devam etti. Sadece bu değil hatta bununla birlikte onun Allaha bağlılığı, Allahtan çekinmesi, keskin görüşü, hızlı kavrayışı, takvası, Allahın emirlerine ve belirlediği şeriat çizgisine saygısı bunun içindeydi. Onun çağdaşları ve karşıtları arasında arasında çok büyük çatışmalar, Suriye Mısırda büyük tartışmalar oldu. Kaç kere onun tek başına bir taraf, diğerlerinin de topluca bir taraf olduğu haller oldu. Yine de Allah teala onu karşıtlarının kötülüğünden korudu.

77. Tehzibu’l-Kemâl adlı eserin sahibi değerli muhaddis Ebu Haccac el-Mizzî (ö: 742)de şöyle diyor
 
"Onun benzerini görmedim, kendisi de kendi benzerini görmüş değildir. Allah’ın kitabı ve Resulünün sünneti hakkında ondan daha bilgilisini, her ikisine ondan daha çok tabi olanı görmüş değilim."

78. 764 tarihinde vefat eden Kutbi (Fahruddin Muhammed bin Şakir el-Halebi) İbn Teymiyyeyi şöyle tanıtıyor:

Rabbani imam, imamlar imamı, ümmetin müftüsü, ilimler okyanusu, hafızların efendisi, mana ve lafızların (dil ve anlamlandırmada) önderi, asrının bir tanesi, çağının savaşçı kahramanı, şeyhülislam, insanların önderi, zamanın allamesi, Kuranın tercümanı, zahitlerin bayraktarı, en muvahhit kullardan, bid'atçilerin korkulu rüyası ve müçtehitlerin sonuncusu..

79. İbn Kayyım (691-751/1292-1350) şöyle diyor:

Ben Şeyhülislam ibn Teymiyye’nin ferasetinden insanı hayrete düşürecek pek çok örnekler gördüm. Benim görmediğim bu feraset olaylarından olanlar ise daha çoktur. Onun feraset örneklerini tamamen nakletmek için büyükçe bir kitap yazmak gerekir.

80. Sahih-i Buhari şarihi ve Hanefi ulemasının büyüklerinden  Bedreddin Ayni (Bedruddin Mahmud bin Ahmed) (725-855)şöyle diyor:

O, İslam dinini zındıkların ve mülhidlerin zanlarına karşı müdafaa etmiş, peygamberlerin efendisinden rivayet olunan şeyleri tenkit süzgeçinden geçirmiştir. Eserleri afakı tutmuştur ve bunlarda, haktan sapmaya ve şikaka delalet eden en küçük bir şey bulunmamaktadır.


81. “el-Uküdü'd-dürriyye fî menâkıbı Şeyhülislâm Ahmed îbn Teymiyye” adlı eserin yazarı ve İbn Teymiye’nin çağdaşı ve talebesi, hadis, fıkıh, nahiv, sarf, tefsir, fıkıh usulü, hadis usulu, tarih, kıraat ve daha bir çok ilim dalında uzman olduğuna dair İbn Kesir’in şahitlik ettiği, İbn Abdilhadi (H.704-744) anlatıyor:

Melik Nasır Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye’yi hapsettirince Bağdat alimleri toplu olarak Melik Nasır’a hitaben şu mektubu göndermişlerdir:

Doğu ülkeleri ve Irak ülkesinin halkı, Şeyhul-İslam İbn Teymiye’ye sıkıntı verildiğini ve kendisine baskı yapıldığını duyduklarında bu ehl-i İslam’a çok ağır geldi. Dindar kişilere bu bir darbe oldu. Dinden sapmış kişilerin başı dikleşti. Bid’atçı ve keyfine göre dini yönlendirmek isteyenlerin içi rahatladı. O bölgenin alimleri bu olayın önemini öğrendiklerinde ve bid’at ehli, batıl yolcularının önde gelen gerçek büyük ilim adamlarının, İslam büyüklerinin hakarete uğratılıp aşağılanmalarından neşelendiklerini görünce bu çirkin olayın kötü etkilerini sultanın huzuruna ulaştırmayı gerekli gördüler.

82. İbn Receb el-Hanbeli (ö: 795) İbn Teymiyyenin babasını şu sözleriyle tanıtıyor:

“Şehabeddin ebu Mehasin Abdulhalim b. Abdusselam b. Abdullah el-Harrani( ibn Teymiyyenin babası),Hanbeli ufkunda bir ay gibi ışık veren babası Mecdüddin ebul Berakat Abdüsselam (ibn Teymiyyenin dedesi)  ile bir güneş gibi parlayan oğlu Takıyyuddin Ahmet (ibn Teymiyye) arasında gizlenmiş bir yıldız gibidir.”

Önemli Hatırlatma:

Burada ismi geçenler arasında Sünni-bidatçi bir çok kimse olup yerine göre Şeyhulislam'ın hasımlarından dahi nakiller yapılmıştır. Bundan gaye ise Şeyhulislam İbn Teymiye'nin ilmi ehliyetinin ve dindarlığının sadece kendisiyle aynı düşünen kimseler tarafından değil muhalif kesim tarafından da teslim edildiğini ortaya koymaktır.


KAYNAKLAR

1.Ebu Zehra’nın “İbn Teymiyye” adlı kitabı (Hilal yay),

2.Halil Herras’ın Vasitiye akidesi şerhi (Guraba yay),

3.M. Sait Şimşek’in İbn Teymiyye hakkında yazdığı kısa biyografi,

4.Rızaeddin bin Fahredinin yazdığı  “ Şeyhulislam İbn Teymiyye ve mücadelesi” adlı kitap (Özge yay),

5.Muzaffer Can’ın Zehebi’nin tarihinin Türkçe çevirisin baş tarafında Zehebi tanıtmak için yazdığı bölüm (Cantaş yay),

6.Ebu Hasan en-Nedvi’nin İslam önderleri tarihi (2. cilt) adlı kitabı (Kayıhan yay),

7.Hayreddin Karamanın” İçtihad,taklid ve teflik üzerine dört risale” adlı kitabı,

8.Siyasetü’ş-şeriyye kitabına Muhammed Mubarek’in yazdığı önsöz (Dergah yayınları)

9.İbn Kesirin tarihi(Çağrı yay)

10.Hanımlara fetvalar (Beka yay)

11.Beşir İslamoğlu’nun yazdığı ”İslami hareketin tarihi seyri”(Denge yay) adlı kitap

12.Mevdudi’nin “İslamda ihya hareketleri”adlı kitabı (Pınar yay)

13.İbn Teymiyye külliyati 1. cild( Tevhid yay)

14.Ferhat Koca “İslam hukuk tarihinde selefi söylem”(Ankaraokulu yay)

DARÜLTEVHİD-Forum-alıntı
Logged
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #31 : 26 Temmuz 2014, 03:39:50 ÖÖ 03 »

Elbetteki;

Açık bir şekilde müslüman alimlere iftira atmak hemde hiçbir şekild ebilgi sahibi olmadan laneti hak eder. Bunu kim yaparsa yapsın hüküm değişmez. İster sen ister çağatay ister ben fark etmez. Seninle konuşmam bitmiştir.


"Sizin Allah'tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur."
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler."Araf/Syresi/

De ki: "Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"Ahzab/72





Elbetteki;

Açık bir şekilde müslüman alimlere iftira atmak hemde hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadan laneti hak eder. Bunu kim yaparsa yapsın hüküm değişmez. İster sen ister çağatay ister ben fark etmez.

"Sizin Allah'tan başka taptıklarınız ise ne size yardım edebilirler, ne de kendi kendilerine yardımları dokunur."
"Siz onları doğru yola çağıracak olsanız da duymazlar." Onların sana baktıklarını görürsün, bakarlar, ama görmezler."Araf/Suresi/

De ki: "Ey cahiller, bana Allah'ın dışında bir başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"Ahzab/72


GERÇEK İLMİN, GERÇEK SAHİPLERİ İŞTE BUNLAR..!

Seyid Abdulkadir Geylani
Seyid Ahmed-el Bedevi
Seyid Ahmed-er Rufai
Şems-i Tebrizi
Hasan-ı Basri
Muhammed Bahaddin-i
Hacı Bayram-ı Veli
Hacı Bektaşi Veli
Beyazid-i Bestam-i Veli
Taceddin-i Sultani Veli
Mevlana Celaleddin-i Rumi
Seyid Ali Sezai Efendi



Peygamber efendimiz;

"Her çocuk İslam fıtratı üzere dünyaya gelir. Terbiyecisi ne ise, onu öyle yetiştirir".

 Buyurmuşlar. Senin ilim sahibi zannettiklerin de işte bu hadisteki gibi, terbiyecileri onları bu hale getirmiştir. Gerçek ilim sahibi, Allah 'ın Evliya 'larıdır.

Sen, ilim sahibini, Üniversite, İlahiyat mezunu kişiler olarak algıladığın müddetçe..!

Bir başkasından, okuma ve yazma yöntemi ile almış olduğu tedrisatla ilim sahibi olunabileceğini zannettiğin müddetçe...! Ziyandasın.

Peygamberler efendilerimizin hepsi de ümmi idi... Sadır ilmi ile Hz. Allah onları donattı. Ne mektep gördüler, ne medrese..

Tasavvuf 'a karşı olmadığını beyanda bulunan sen..!

Allah 'ın Kuran 'da buyurduğu Evliya 'larını kabul etmedikten sonra, inkar ve reddettiğin müddetçe yine ziyandasın..!

Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #32 : 26 Temmuz 2014, 04:10:31 ÖÖ 04 »

Davostaki, "One minute" çıkışındaki gibi..!

Baskın, basanındır mantığı ile sesini yükseltme moduna geçerek, bu işin önünü alamazsın.

Hz. Allah 'ın, Evliya ile alakalı ayetlerini inkar ediyorsun.

İnanmıyor olana sözümüz yok.

İnana-mayana sözümüz yok.

İnkar edene, reddedene, "AYETLERDEKİ MANAYI" yalanlayana da sözümüz yok..

"Yeter ki aleyhte tutum ve davranış sergilemesin"..!

Yeter ki, "Sen benim gibi inanmıyorsun, kafirsin" ithamında bulunmasın..!

Yeter ki, Tasavvuf ismine, Tasavvufi deyimlere takılarak, manasını anlayamadığın, kavrayamadığın, inanmadığın, kabul etmediğin bir konuda, aleyhte kampanyalar içerisinde bulunmayasın.

O mübarek şahsiyetler, ne senin hakaretinden etkilenirler, ne de benim koruma ve muhafazama ihtiyaçları vardır. Fakaaat...

Aleyhte kampanyalar düzenlemene sessiz kalacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Onlar benim yol büyüklerim ve kutsalımdır. Her birisi de Allah 'ın manen vazifelileri, Peygamber efendimizin varisleridirler.

Herkesin tercihine saygı duymak gerekir. Sen yalanlarken, inkar ederken, Tasavvuf ehlini kafir olarak yaftalarken, ben senin düşüncenle mücadele etme gayretindeyim.

Paylaşmak istemediğim konuları paylaşıma beni mecbur kıldın. Kimsenin inancına, özeline, kutsalına dil uzatmaya, kimsenin hakkı yok.

Etkiden tepki doğuyor. Doğruları paylaşmak adına buradayım.

Sen kendi görüş, düşünce ve inancından, benim de senin inancına uymamamdan dolayı karalama ve taraftar toplama çabası içerisinde isen..!

Hiç kusura bakma. Bu iş burada bitmez..

 
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #33 : 02 Ağustos 2014, 02:48:04 ÖÖ 02 »

Vehhabî devleti, 1811 yılında kuzeyde Halep'den Hind Okyanusu’na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyordu.

Vehhâbîliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını farkeden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arsında Medine, Mekke ve Tâif’i Vehhâbîler’den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suûd’un üstüne yürür.

İbn Suûd direnirse de 1814'de ani ölü­mü üzerine Vehhabîler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul ’a gönderir ve 17.12.1819'da asılırlar. Böyle­ce Vehhâbîliğin ilk dönemi kapanır.

Ancak Suûd hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türkî b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişir ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhâbî devletini kurmayı başarır.

Daha sonraları birtakım hanedan tartışması olursa da, Suûd ha­nedanından Abdülaziz b. Suûd, 1901’de Vehhâbî devletini ihya eder. Ay­rıca Hindistan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdülaziz b. Suûd, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nınır.

Bu anlaşmaya göre İbn Suûd'un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra miras yoluyla oğul ve haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahtın, her hususta İngiliz Hükumetinin aleyhtarı olamayacağı, İngiliz Hükumetinin öğütlerine uyacağı ve daha birtakım hususlar tespit edilmiş bulunmaktadır.

(Anlaşma için bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Ankara 1957, III, 120-121.)

Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #34 : 02 Ağustos 2014, 02:50:56 ÖÖ 02 »

İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi ’nin hezimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine'den çekilir.

Böylece Vehhâbîler, 1921-1925 yılları arasında Hâil, Tâif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Abdülaziz b. Suûd, Ocak 1926'da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir.

20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması sonunda da tam istiklâlini ilân eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur.

18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suûd, unvanını “Arap Suûdiyye Krallığı” şeklinde değiştirir.

Abdülaziz b. Suûd, 4 Kasım 1953 tarihindeki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyâsî ve askerî teşkilâtının temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhâbi zihniyetini canlandırmayı başarır.
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #35 : 03 Ağustos 2014, 02:22:00 ÖÖ 02 »

Görüşleri:

1. Tevhîd

Vehhâbîlik inancını tesis eden Muhammed b. Abdilvehhâb’ın gö­rüşlerinin temelini tevhîd anlayışı teşkil eder. Şirk, bid’at, şefaat ve benzeri görüşlerinin hepsi de tevhide dayanmaktadır.

Ehl-i Sünnet kelâmcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri yönünden birlenmesi; O’nun her hususta eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması demektir.

Resûlullah (s.a.s.), bir hadîslerinde, “Lâilâheillallah diyen ve Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri inkâr eden kimsenin malı ve kanı haramdır; onun hesabı da Allah’a aittir” buyurur”.

Bu âyet ve hadîsler, tevhidin, Allah’ın birliğini tanımak, inanmak ve ikrar demek olduğunu göstermektedir.

Oysa Muhammed b. Abdilvehhâb, “Lâilâheillallâh"ı yalnızca telâffuz etmeyi kişinin mal ve kanı için yeterli bir koruyucu olarak görmemekte, aksine lâfzı ile birlikte anlamını bilme­nin, ikrar etmenin, ortağı bulunmayan tek Allah’a ibâdet etmenin, Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri tanımadıkça, bu hadîsin insanın malı ve kanı için koruyucu olamayacağını söyler.

Ona göre tevhîd, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır.

Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz."

O, bu hususta Cahiliyye devri Araplarının davranışlarını misal gös­terir ve “Resûlullah s.a.v’ın kendileriyle savaştığı müşrikler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı..
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #36 : 03 Ağustos 2014, 02:25:44 ÖÖ 02 »

Bunlardan bazılarının gece gündüz Allah’a dua ettiklerini ve bazılarının Allah’a yakınlık veya şefaat niyetiyle meleklere, Lât gibi iyi insanlara veya Hz. İsa gibi peygamberlere dua edip onlardan bir şeyler istediklerini” söyler.

İbn Abdilvehhâb için, Câhiliyye devri Arapları’nın şirki, bugünkülerin şirkinden daha hafiftir.

Bu konuda der ki: “İlk müşrikler, yalnız boş ve kaygısız oldukları zaman şirk koşarlar; me­leklere, evliyaya ve putlara iltica ederlerdi. Şiddet ve sıkıntı anında ise, yalnız Allah ’a ihlasla yönelirler; içreklerini O ’ndan isterlerdi.

Allah buyu­rur:

"Denizde size bir sıkıntı (boğulma korkusu) dokunduğu zaman O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür".  
İsrâ, 67

"De ki: "Düşündünüz mü kendinizi hiç? Size Allah'ın azabı gelse, ya da o sâ'at(i) gelse, Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz. "Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız; O da dilerse istediğiniz belayı kaldırır ve o zaman ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz."
En’am, 40-41

Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm'de açıkladığı bu mes'eleyi, yani Resûlullah’ın harp ilan ettiği müşriklerin boş zamanlarında Allah’tan baş­kasına iltica ettiklerini, şiddet ve sıkıntı anlarında ise efendilerini unutarak yalnız Allah’a yöneldiklerini ve O’na şirk koşmadıklarını anlayan kimse, zamanımızdaki şirkle eskilerin şirki arasındaki farkı da anlamış olur...

İlk zaman müşrikleri Allah’la beraber Allah’a itaat eden, O’nun emrine bo­yun eğen peygamberlere, evliyaya, meleklere ya da taşlara ve ağaçlara iltica ederlerdi. Bunların hiçbirisi Allah’a karşı gelmez.

Zamanımız İnsanları ise, Allah’la beraber fâsıkların en şiddetlilerine iltica ederler, onları yücel­tirler. Bunlar, haddi aşanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler, namazı kıl­mayanlar ve benzeri kimselerdir. Salih insana yahut taş ve ağaç gibi Allah’a karşı gelmeyene iltica etmek, fâsıklığı, bozgunculuğu apaçık görülen kimseye iltica etmekten daha hafiftir.”
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #37 : 06 Ağustos 2014, 02:14:17 ÖÖ 02 »

İbn Abdilvehhâb’a göre tevhîd üçe ayrılır:

“İlki Tanrı’nın isim ve sı­fatlarında birliktir; diğeri Rabblıkta tevhîd (Tevhîdu'r-Rubûbiyet)'dir ki, Allah’ın her şeyin Rabbi ve mâliki olduğunu bilmek ve ikrar etmekten ibarettir.

Diğer üçüncüsü ise, “Tevhîdu'l-Ulûhiyettir.” Muhammed b. Abdüvehhâb’ın anlattığına göre bu çeşit tevhîdden maksat, kulların fiilleri ile Allah’ın birlenmesidir. Bu, kulun açık ve gizli söz ve eylemlerine taal­lûk eder.

Tevhîdu'l-Ulûhiyet, ortağı olmayan Allah’tan başkasına dua ve recada bulunmamak, başkasından medet ummamak, büyük bir melek ve bir Peygamber için bile kurban kesmemektir. Allah’tan başkasından yar­dım isteyen, Allah’tan başkası için kurban kesen ve nezreden kimse kâfir­dir.”

Buna göre Allah’ın emirleri ve Peygamberi’nin Sünnet’i dışında emir ve yasak tanımayarak, Peygamber devrinde olmayan her şeyi (bid’at) ve tevessülü terk ederek Allah’ı birlemeye Tevhid-i Amelî denir.

İman ile küfrü ayırt eden amelî tevhîddir. Bu tevhidi yerine getirmeyen, yani Allah’a ortak koşan, tazim ve ibâdeti yalnızca Allah’a tahsis etmeyen, yardım ve mededi Allah’tan istemeyen, O’nun haram kıldığından sakınmayan kimse kâfir ve bu gibilerin malları ve canları helâldir ve “hakiki muvahhidlerin, bu müşriklerin üzerine hücum ile bunları katil ve mallarını yağ­ma etmeleri helâldir.”

Böylece İbn Abdilvehhâb, bu mes'eledeki sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklîd etmiş olmaktadır
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 593

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #38 : 06 Ağustos 2014, 02:16:21 ÖÖ 02 »

Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhâbîler gibi, amel’i îmâna dâhil sayarak namaz, oruç, hac ve benzeri emirleri yeri­ne getirmemeyi küfür kabul ederler.

20 Mayıs 1802 (17 Muharrem 1217) tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhâbîler amelin îmânın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkar için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir.

Nitekim Vehhâbîler, amelin îmânın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak görmüşler ve kendilerinden olmayan kendileri gibi davranmayan Müslümanları müşrik saymışlar, dolayısıyla malları ve canlarının kendileri için helâl olduğunu kabul etmişlerdir.

Ehl-i Sünnet, “tevhîd"i, İbn Abdilvehhâb’ın anladığı şekilde fevka­lâde dar kalıplar içinde ele almamış ve onun gibi keyfî yorumlara gitme­miştir. Bu anlayışıyla o, Ehl-i Sünnet'ten uzaklaşmış olmaktadır. O kadar ki, “...amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz...” dedikleri halde, Ahmed İbn Hanbel'den de ileri gitmişlerdir.

Nitekim Ahmed İbn Hanbel'e göre îmân, hem söz hem de ameldir, îmân iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle îmândan çıkar; ama tövbe edince yine îmâna döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslâm'dan çıkar.

Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terkeden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azab eder.

İbn Hanbel'e göre, îmân, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. İslâm ise, tasdik ve ikrardan ibarettir.

Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’ân ve Sünnet'te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslâm'dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır.

Oysa İbn Abdilvehhâb ve dolayısıyla Vehhâbiler, ameli yerine getirmeyeni imansızlıkla vasıflandırmakta ve böylece Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşmış olmaktadırlar.


Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
Sayfa: 1 2 [3]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.205 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu