ŞEYH SAİD

(1/2) > >>

Maveraî:

1865’te doğdu Şeyh Said. Babası, Şeyh Mahmud Fevzi’dir; dedesi, Şeyh Ali Septi Efendi. Şeyh Ali, Şeyh Halid-i Bağdadi hazretlerinin halifesidir. Bir ihtimal, kendileri de yörenin pek çok büyüğü gibi Kadiri dergâhından Şeyh Halid-i Bağdadî vesilesiyle Nakşibendî dergâhına geçmiştir. Aslen, Bismil ile Savur arasındaki Çılsütun Köyünden olan Şeyh Ali, Lice-Hani yörelerinde bir süre kaldıktan sonra Palu’nun Kelhasi Köyüne yerleşir. Talebeler yetiştirir. Halka irşadda bulunur. Çevrenin manevi hayatının öncüsü olur. Şeyh Ali’nin oğulları da babalarının yolunda manevi terbiyeyi alır, hem ilim öğrenir hem amel eder. İlim, zihinlerini açar. Amel, kalplerini aydınlatır. Medresede ders, onlara sistematik düşünme kabiliyeti verir. Halka irşad, onları toplum hakkında derin bir bilgiye ulaştırır. Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmud, irşad vazifesiyle Hınıs’ın Kolhisar Köyüne yerleşir.

Şeyh Said, onun yedi oğlunun en büyüğüdür. “Medresede Şeriatı öğrenir, 12 ilmi tahsil eder. Tekkede tasavvufi bir hayat yaşayarak onun inceliğine, hikmetine, aşk ve şevkine vasıl olur. Bu şekilde kalp tezkiyesini, gönül tasfiyesini icra etmiş olur.” “Medrese hayatını yaşamış, ilmin ışığında gönül âlemine bakarak, bu âlemle de (müşahede edilen dünya ile de) meşgul olmuştur.” Böylece hem zihni hem kalp gözü açılmış ve pek çok gelişmeyi çevresindekilerden daha erken fark etmiştir.

Şeyhin ailesi de çevresi de âlimlerden oluşuyordu. Kardeşi Şeyh Bahaddin Hınıs Müftüsüydü. Amcası Şeyh Hasan, Palu Müftüsüydü, sonradan Çan nahiye müdürü olmuştu. Hanili Salih Bey, onun müridi ve dostuydu. Salih Bey, “ulum-u Arabiye, ulum-u diniye-i aliye’yi tahsil etmiş, kendi başına bazı fünunu öğrenmiş*”; “Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe (Kurmanci ve Zazaki) biliyordu; biraz da Fransızca bilir. İngilizceyi de Ermeni bir muallimden biraz okumuştu.*”

Salih Bey; Ziya Gökalp, Diyarbakır’da iken onunla tanışıyordu ve onun çizgisini değiştirmesi üzerine onun hakkında hicviyeler de kaleme almıştı. İstanbul ve Ankara basınından haberdardı. Mehmet Akif ve arkadaşlarının çıkardıkları Sebilürreşad dergisini okuyor, böylece İstanbul’daki âlimlerin ve Müslüman aydınların Türkiye’deki değişimi nasıl gördüklerini öğreniyordu. Yıl 1924… Kasım ayından hemen sonrası Ankara’dan gelen haberler iyi değildi.

“Medreseler kapandı. Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Gazetelerde bir kısım dinsiz yazarlar, dine hakaret etmeye, Peygamberimiz aleyhisselatu vesselama dil uzatmaya cüret ediyorlar.” Şeyh Said, bazı risaleler görmüştü: “Abdullah Cevdet; Musa mağrur iken, İsa meşhur iken, Muhammed emin iken bunlar bir din çıkarmışlar da bu kadar ukala bir din çıkaramazlar mı, diyordu.**”

Bu küfrî sözler, Şeyhin ve arkadaşlarının canını sıkıyordu. “İzmit yazarlarından Kılıçzade Hakkı, Fahr-i Kainat Efendimiz hakkında itale-i lisanda (kötü sözde) bulunmuştur… (Açılan dava üzerine adam) önce para cezası almış, sonra Temyiz mahkemesince (Yargıtay) berat etmiştir.**” “Meşihat-ı İslamiye, kız mektebi yapılmış, piyano ve keman çalıp sabaha kadar orada eğleniyorlarmış.**” “Muş Mebusu İlya Sami (Atanmış milletvekili, seçilmiş değil) ve iki kişi ‘Reddiye’ diye bir kitap çıkarmışlar, müctehitlerin zaman-ı sabıkta halifelerin dalkavukluğunu yaptığını yazmış.**” “Fermasonluk haberleri alınıyordu.**”

Şeyh, bunları okudukça “Cibilliyet-i İslamiye’si ile mahzun oluyordu.**” Şeyhin görüş alışverişinde bulunduğu şahsiyetlerden biri de: müridi ve kayınbiraderi Cibranlı Albay Halit Bey’di. Halit Bey, Harbiye’yi bitirdikten sonra Ermeni ve Ruslara karşı zaferler kazanmış büyük bir komutandı. Erzurum’da Garnizon Komutanı iken, Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey’le birlikte Azadi örgütünü kurmuştu. Türkiye’de Lozan sonrasında başlayan değişimi, Yusuf Ziya Bey üzerinden de günü gününe takip ediyor; Cumhuriyet projesinin İslam için ve kimlikleriyle hakları İslam ve Şeriat üzerinden tarif olunan Kürtler için nereye varacağını iyi biliyordu.

Ankara’daki gelişmeyi, Kemalist ideoloji profesörlerinden Neşet Çağatay, “Türkiye’de Gerici Akımlar” adlı kitapçığında şöyle anlatıyordu: “1923 tarihi, Türk milletinin kaderi bakımından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte monarşik idare bırakılıp Cumhuriyet rejimine geçilmiş… Bin yıldır kader ve kültür birliği yapılan İslam dairesinden ayrılıp Batı kültür ve medeniyet dairesine girilmiştir. Bu, bir milletin tüm bir silkinişi ile bin yıllık bir geçmişi bırakıp kendisine yepyeni bir hayat yolu çizmesidir ki böyle bir örneğe tarih boyunca ender rastlanır.” Lozan’da İslam üzerinden bir Türklük tarifi yapılmıştı; Müslüman olanlar Türk; gayri Müslimler azınlık diye kabul edilmişti. Mustafa Kamal ve İnönü; antlaşmanın en mühim kavramlarından “Türk” kavramını tamamen kendilerince yorumluyorlardı. Ziya Gökalp ve hocası Moiz Kohen (Munis Tekinalp)’in “Türk” tarifini sürece uydurarak, ‘Türk’ü “Göklerden (haşa) ilham almayan, geçmişe (dine) sırtını dönmüş, modern akıl ve bilimi kendisine mürşit edinmiş, medeniyetin ışığını çağdaş Garp’te arayan ve böyle bir Türk olmaktan mutluluk duyan her kişidir” kalıbında tanımlıyorlardı. Türkiye’yi bu yöndeki tektip bir vatandaş üretimi için dizayn edeceklerdi.

Müslüman Türk’e dinini unut, Müslüman Kürde de hem dinini hem Kürtlüğünü unut ve şablonumuzun içine gel diyeceklerdi. Bunu ne Müslüman Türk ne de Müslüman Kürd kabul edebilirdi. Laik devrimler, henüz Diyarbakır yöresinde pratik hayatta izlenmiyordu. Ama “hükümetin muğayir şer’-i şerif harekâtı*” belli olmuştu. Şeyh Said ve arkadaşları bu durumdan derin bir te’sir altında kalıyorlar*, duyduklarını Müslüman halkla paylaşıyorlardı.

Şeyh Said; Şeyh Halid’in medrese-tekke ve mirliği birleştiren hareketinin en belirgin temsilcilerindendi. O da, Şeyh Ubeydullah-ı Nehri gibi “mir” değildi ama mes’uliyet hissi, onu toplumun hem manevi hem dünyevi rehberi yapmıştı. Ortada bir kötülük vardı. Şeyh Said, o kötülüğe diliyle ve eliyle karşı koymamak için gözlerini kapatamaz, kulaklarına pamuk tıkayamaz, şuurumu bastırayım, hislerimi saklayayım diye toplumun dışına çıkamazdı, inzivaya çekilemezdi. Onun akidesi ve gördüğü terbiye bunu kabul etmezdi. “Medreselerin kapatılması emri verilince her tarafta su-i tesir yaptı, dinlerini öğretmek men olunca teessür başladı… Dini teessür, bir cinnet-i muvakkate hâlini almıştı. Ahali intihar edercesine ileri atılıyordu*” “Dinimiz uğruna birkaçımız ölelim, Diyarbekir’i ele geçirelim*” sesleri duyuluyordu.

Şeyh; âlimlere, şeyhlere mektuplar yolladı. Onlara “hükümetin getirdiği dinsizliğe, kuvvetle karşı koymayı**” teklif etti. Kimi cevap vermedi. Çan Şeyhlerinden Şeyh Eyyüb ise “Millet yeni muhacirlikten dönmüş, cihan harbinde yıpranmışız, hükümete karşı hükümet lazımdır,… Ben cephede alay komutanlığı yapmışım, hükümetin de milletin de gücünü biliyorum***” diye cevap vermiş; imkân ile mesuliyet arasında bağlantı kurmuştu. Bunda kuşkusuz, şehir merkezlerindeki medreselerin kapatılması ve ancak büyük merkezlerdeki bazı memurların açıktan içki içmeleri dışında inkılâpların etkisinin yöremize ulaşmamasının da etkisi vardı.

Öyle ki o günlerde özellikle Genç (Darahini) ve çevresinde idare neredeyse tamamen çoğu şeyh evladı olan kadıların elindeydi. Geleneksel çizgideki âlim ve şeyhler, kadı gibiydiler. Ancak vaka vuku bulduğunda hüküm veriyorlardı. Hâlbuki Şeyh-i Piran, mesuliyet sahibi bir emir hassasiyetiyle, aldığı haberlerin nereye varacağını ve Meclis’te alınan kararların Müslüman toplumun hayatı üzerinde nasıl bir netice doğuracağını hesaplıyor; irade-i cüziye sahibi olduğunu unutmuyor**, önderi olduğu toplumun başına gelecek manevi felakette kendisinde sorumluluk buluyor; meselenin imkân-mesuliyet sınırını aştığını düşünüyor ve tehlikeye karşı tedbir öneriyordu: Bir araya gelelim, istişare edelim, hükümete çağrıda bulunalım, olmazsa karşı koyalım.

Bu durum İstiklal Mahkemesi önündeki ifadesine şöyle yansıyordu: “Risale yazıp şeriat ahkâmını tasrih ederek kanunları da şeriata mutabık bir şekilde talep etmek istedik, Meclis-i Mebusan’a göndermek istedim.” “Evvala bu fikri kitabetle halletmek için gidip münakaşa-i ilmiye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum, fakat kader-i ilahi beni Piran’a sürükledi. Piran vakası çıktı, önünü alamadık.” “İmam Şeriat ahkâmını icra etmezse dedim, bu şer’an isyanın cevazına delildir. Vakta ki (bu vaka) vuku buldu, işte Şeriat (isyan) vaciptir” diyor.”

Kıyam Başlıyor

1924’teki Nasturi (Asuri-Suryani Hırstiyanları) olaylarını soruşturmakla görevli Divan-ı Harp, Binbaşı Kasım gibi muhbirlerin Azadi örgütünün faaliyetleriyle ilgili raporlarını değerlendirmek üzere Bitlis’e gelmiş, Eylül-Ekim aylarında eski Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey; 20 Aralık’ta da Cibranlı Albay Halit Bey tutuklanmıştı. Halit Beyin tutuklanmasından sonra Şeyh’in de ifadesi isteniyordu.

Şeyh, yaşlı ve rahatsız olduğunu belirterek Bitlis’e gitmedi; Hınıs’ta ifade verdi ama kıyam hazırlıklarına da devam etti. Şeyh Eyyüb’ün (Çan şeyhi) vefatından sonra Çan’a gitti; ardından Genç vilayetine geçti. O günün tanıklarının verdiği bilgiye*** göre, Genç Valisi, durumu hükümete rapor etmek için onunla görüşmek istedi. Şeyh Said, görüşmeyi vilayette değil, valinin evinde olması, valinin hanımının karşılarına çıkmaması ve valinin başına takke koyması şartıyla kabul etti. Şeyh, kıyam hazırlıklarını validen sakladı, ardından Piran’a kardeşi Şeyh Abdurrahim’in yanına gitti.

Hınıs’tan Çan’a, Çan’dan Çapakçur (Bingöl), Genç ve nihayetinde Piran’a uzanan seyahat sırasında Çapakçur Kaymakamı Çan Şeyhi Şeyh Mustafa, Şeyh İbrahim (eniştesi) ve Şeyh Şerif gibi mühim âlimlerin görüşlerini aldı. Şeyhin oğlu Şeyh Ali Rıza, bu gelişmelerden bir süre önce Halep üzerinden İstanbul’a gitmiş; Seyyid Abdulkadir gibi büyüklerle görüşmüş ve oradan dönüp muhtemelen 10 Şubat 1925’te babasıyla bir araya gelmiş; ona İstanbul ve Ankara’daki gelişmeleri aktarmıştı. Ali Rıza, kesin olarak kıyamdan yanaydı.

13 Şubat 1925’te Şeyh Said ve yanındaki takriben üç yüz kişi Piran’da Şeyh Abdurrahim’in evindedir. Hükümet; Teğmen Mustafa’nın komutasındaki küçük bir jandarma birliğini Piran’da, Şeyh Said’in yanında olup askerlik işlemleriyle ilgili aranan birkaç kişiyi sözde yakalamak için görevlendirir. Şeyh, onları teslim etmez ve durumu idare etmeye çalışır. Teğmen Mustafa direnir, Şeyh Abdurrahim ve arkadaşları onlara silahla karşılık verir.

Dönemi anlatan bir tanığın ifadesiyle “Hükümet neyi doğuracağını bildiği bir hamileye düşük yaptırır.***”
(firavun'un, Musa'nın zuhuru korkusu ile: bebekleri katlettiği, düşürdüğü gibi)
Bu hadise olmasaydı (kıyam) “Kitabeten hitabeten belki bir sene sonra olurdu, belki altı ay sonra olurdu yahut olmazdı**”.
Şeyh Abdurrahim, muhtemelen 25–26 yaşındadır; yiğittir, samimidir ancak ya Şeyhin uzun yolculuğundan habersizdir ya da heyecanına yenik düşer ve Şeyhi program dışına çıkarır. O olaydan sonra da itaatin olduğu her noktada zafer vuku bulacak, heyecana yenik düşme veya başka nedenlerle itaatsizlik durumunda ise zarar edilecektir.

Şeyh, derhal komutanlarını tayin eder. Bütün cephe komutanları Şeyh ve âlimlerden oluşur; yardımcılıklarına ise ağalar ve iyi savaşçılar (agitler) verilir. Kıyam boyunca, şeyhler ve âlimler hakkıyla itaat eder ancak ağalar ve ahali yer yer denetim dışına çıkar, bildiği gibi davranır. Piran Hadisesinden sonra, Şeyh Said ve yanındakiler, yol boyunca katılanlarla birlikte Darahini’ye doğru hareket ettiler; şehir 16 Şubat’ta ele geçirildi, şehrin valisiyle küçük askeri birlik esir alındı.

Darahini, geçici başkent ilan edildi; valiliğe de Modan aşireti reisi: Fakih Hasan atandı. Çapakçur (Bingöl) cephesi komutanı Şeyh Şerif’ti; bu cephe Elazığ’a kadar uzanacaktı. Muş Cephesi Komutanı: Şeyh Abdullah ê Melekan’dı; Erzurum’da bu cepheye aitti. Maden cephesi komutanı: Şeyh Abdurrahim’di. Şeyh Abdurrahim, Siverek’e kadar uzanacak, orada Şeyh Eyyüb’ün kuvvetleriyle birleşecekti. Diyarbakır cephesi komutanlığını ise Şeyh bizzat kendi üzerine almıştı.

İstiklal Mahkemeleri Kuruluyor

Şeyh ve komutanlarının hareketi ilk kez 16 Şubat’ta Ankara basınına yansıdı. Haberin yankısı, büyük oldu. İnönü’nün tedbir almakta yetersiz gördüğü Başbakan Fethi Okyar, 2 Mart’ta Meclis’ten güven oyu alamadı, bir gün sonra da onun yerine sertlik yanlısı İnönü geçti. İnönü hükümeti, atanmış Meclis’te 4 Mart’ta, güvenoyunu aldı. Aynı gün, “Takrir-i Sükûn Kanunu” kabul edildi. Kanun, tek kelimeyle cinayetlere resmi bir kılıf hazırlıyordu.

Buna göre kıyam bölgesine bakmak üzere ve kıyam bölgesi dışındaki ilgilileri yargılamak üzere Ankara’da olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi kuruluyordu. Şark İstiklal Mahkemesi’nin reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu), savcısı Karasi Mebusu Ahmet Süreyya (Örgeevren), üyeleri Urfa Mebusu Ali Saib (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş), yedek üyesi ise Bozok Mebusu Avni (Doğan)dı. Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali(Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galipti.

İstiklal Mahkemelerinin verdikleri idam kararları temyiz edilmeden ve Meclis onayına sunulmadan derhal infaz edilecekti. Bu, hükümetin bölgedeki durumu “savaş” hâli gibi görmesi anlamına geliyordu. Ama bir farkla, çünkü yaşanan savaşsa esirlerin idam edilmemesi gerekiyordu. Fakat esirlerle ilgili hükümler, Libya’da İtalya’ya direnenler için geçerli olmadığı gibi Şeyh Said ve arkadaşları için de geçerli olmayacaktı. Bundan mıdır bilinmez; Türkiye Cumhuriyeti isyan sonrasında faşist İtalya’nın ceza yasasını virgülüne bile dokunmadan Türkçeye çevirdi ve adına da “Türk Ceza Yasası” dedi.

5 Mart’ta Mustafa Kamal’in çağrısıyla seferberlik ilanı yapıldı ki bu ikinci seferberlik ilanıydı. Çünkü daha önce Fethi Okyar, Çukurova yöresinde seferberlik hükümlerine tabi olanları silah altına almış ve kıyam bölgesine sevk etmişti. Şark İstiklâl Mahkemesi o kadar gaddar idi ki halk, hâlâ o mahkemeyi Şark Mahkemesi değil; Şank (idam) Mahkemesi diye anar. Pek çok yaşlı onun gerçek adının da böyle olduğunu sanır.

Hükümet, Dış Destek Aldı

Hükümet, içeride “Bu Kürtçü bir ayaklanmadır” diyerek Türk halkının desteğini almaya çalışırken dışarıda “Bu modern inkılâbımıza karşı gerici bir kalkışmadır” diyerek destek arıyordu. İngiltere, hükümetin Musul’a doğru asker yığmadığından emin olunca harekâtında serbest bıraktı; Fransa, Türkiye-Suriye sınırındaki demiryolunu hükümet ordusunun hizmetine verdi. Rusya da, Türkiye’ye desteğini bildirdi. Özellikle Fransa’nın desteği çok önemliydi. Ayaklanmanın akışını değiştiren, Suriye-Türkiye sınırındaki ve Fransa denetiminde olan demiryolu oldu.

Hükümet, Şeyh Eyyüb liderliğindeki Siverek aşiretlerinin karşı koyuşu yüzünden, Urfa-Diyarbakır hattında yapamadığı asker sevkıyatını bu demiryolunu kullanarak Mardin üzerinden yaptı. Aynı şekilde uçak yakıtı trenlerle Mardin’e taşınıyordu. Bu durum, Türkiye’nin değişik yörelerinden yüz binlerce askerin bir anda kıyam bölgesine sevk edilebilmesine yol açtı ve kıyamın bir bölgeye sıkışmasına neden oldu. Eğer bu askeri sevkıyat yapılamasaydı kıyam Irak, Suriye, İran sınırını bulacak, böylece hükümet için kontrolü imkânsız hâle gelecekti.

Türkiye, isyan sırasında ilk kez kendi hava kuvvetlerini aktif olarak kullandı, böylece hava kuvvetleri daha kuruluş aşamasında bizzat içeride, halkın bir bölümüne karşı kullanılmış oldu. Bu, “Ortadoğu orduları” denen ve neredeyse bütün savaşlarını içeride veren orduların rolü için bir örnekti. Daha önce İngilizler, Irak Kürdistanı’nda Şeyh Mahmut Berzenci kuvvetlerine karşı uçak kullanmışlardı ve yıllar sonra Saddam’ın hava kuvvetleri yüz binlerce Müslüman Kürdü ve Şiiyi katledecek, ama Amerika’ya karşı bir tek kurşun sıkamayacaktı.

Şeyh Said kıyamı sırasında hızla uçak alımına yönelen hükümet, Almanya, İtalya ve Fransa’dan yaptığı alımlarla uçak sayısını 85’e çıkardı. Pilotlar, genellikle Almanlar tarafından eğitildi ve kıyam eden ahali üzerine bombalar yağdırdı.

Şeyh Said kıyamı, İslam dünyasında pek çok yönüyle bir ilkti. Batılılaşma projelerine karşı ilk kurşunu Şeyh Said ve arkadaşları sıkıyorlardı. Onlardan önceki bütün karşı çıkışlar, sadece protesto biçimindeydi. Bunun için Batı, bütün imkânlarıyla Kemalist hükümetin arkasında durdu. Ona, Müslüman halkın üzerine yağdırmak üzere kurşunlar, bombalar verdi. Şu bir hakikat ki bu kıyamda kurşun yerli; kurşun veren ise Rus veya Batılıydı.

Kıyam Hızla Yayıldı

Tasarlanan zamandan önce başlayan kıyam, yine tasarlanan zamandan önce genişledi. Genç (Darahini), Elazığ, Ergani, Siverek il merkezleri ele geçirildi. Diyarbakır, Şeyh Said’in planladığından çok daha erken kuşatıldı. Şeyh Said ve askerlerinin Diyarbakır öncesinde, şehir ele geçirme sorunu yoktu. Şehirlerde asayişi sağlama sorunu vardı. Şehirlerdeki istihbarat şebekeleri çökertilmemişti. Belki Seferberlik Tetkik Kuruluna yüklenen işlev o günlerde o istihbarat şebekeleri tarafından işletiliyordu. O şebekeler, kıyamı yanlış yönlendirip halkı ona karşı isyan ettirme, en azından kıyama güveni azaltma operasyonu yürütüyordu; böylece devletin görünen kuvvetlerinin yapamadığını gizli (derin) kuvvetlerle gerçekleştiriyordu.

İstihbarat elemanları, Şeyh Said’in askerleri arasına karışıp önce Darahini’de, sonra Elazığ’da yağma yapmış ve zayıf insanları yağma yapmaya sevk etmişti. Darahini’deki yağma denetim altına alınmış ancak devletin çok daha örgütlü olduğu Elazığ’da hem çok yağma olmuş hem de yağma hadisesi abartılarak aktarılmış; bu yüzden kıyam âlimlerine gönüllü olarak şehirlerini teslim eden çoğunluğu Türk, Elazığ halkı Şeyh Said’in askerlerine karşı hükümetin tarafına geçmiş ve şehri hükümete vermişti. Elazığ’da şehir meydanında hemen darağaçları kurulmuş ve idamlar gerçekleştirilmişti. Bu çok ağır bir darbe oldu. Denebilir ki kıyamın hedefine ulaşmamasında en çok bu olay, sonra Diyarbakır’a yönelik başarısız harekât etkili olmuştu.

*Hanili Salih Beyin mahkemedeki ifadesinden
**Şeyh Said’in mahkemedeki ifadesinden
***Dava Dergisi, 1991 Haziran-Temmuz özel Şeyh Said sayısı
       Devam edecek inşaAllah!

Maveraî:

Diyarbakır Alınamadı


Diyarbakır, 2 Mart’ta kuşatıldı; askeri birliklere teslim olun çağrısı yapıldı. Ancak, askeri birlikler bu çağrıya silahla karşılık verdi. Çünkü şehrin güneyi hükümet birliklerinin elindeydi. Mardin aşiretleri de, Bismil yönündeki Diyarbakır aşiretleri de Viranşehir civarındaki Milli aşireti de destek olmamıştı. Hatta Midyat-Nusaybin yöresi aşiretleri devlete sadakat yemini etmişlerdi. Diyarbakır şehir merkezlerinde etkili olan Cemilpaşazadeler de, ya gizli bir işbirliği yapmış ya da ileri gelenlerinin daha kıyamın başında tutuklanmasından dolayı etkili olamamışlardı.

Şehir içinden Şeyh Said’e destek, aşiretsiz ve yoksul Zaza aileleri dışında kimseden gelmiyordu. Hükümet garnizonu; sürekli sokağa çıkma yasağı yayınlayarak ve Şeyh Said askerlerinin yağmacı olduğu propagandasını yaparak şehir halkının Şeyh Said’e destek vermesinin önüne geçiyordu.

Şeyh Said kuvvetleri, 7 Mart’ta Diyarbakır’a Kuzey, Doğu ve Batı cephelerinden saldırdı. 8 Mart’a kadar şiddetli çatışmalar yaşandı ancak surlar aşılamadı. Sadece Mardin Kapı civarında Mehe Xele isimli bir komutanın yönetimindeki 140 kişilik bir birlik surları delip şehre girdi, o birlik de hükümet güçleri tarafından imha edildi.

Bu arada hükümet güçleri aralıksız destek aldı, Şeyh Said güçleri ise günbegün açlık ve cephane sorunuyla karşılaştı. 11 Mart’ta şehre doğru bir hamle daha yapıldı. Ama bu, 7–8 Mart’taki hücumlara göre çok daha zayıftı. Kimi aşiretler, surların yarılamayacağına kanaat getirip izin almadan kuşatmayı kaldırdı. Bu itaatsiz tutum, kıyamın da neticesini belirledi.

Şeyh Said, 19 Mart’ta Muş cephesi komutanı Melakanlı Şeyh Abdullah’a gönderdiği mektupta
“Tarihten 12 gece evvel Diyarbekir’i ihata ve gecenin saat sekizinde hücum ettik. Hücum saatinin yanlış anlaşılması ve şehrin fevkelmelül fazla tahkim edilmiş bulunması ve biraz da askerlerimizin tamahkârlığı yüzünden fetih müyesser olamadı” diyor ve
“Şunu biliniz ki rehavet muzırdır. Mademki bu işe teşebbüs etmişizdir. Allah etmeye muvaffakiyet hasıl olmazsa, Halidilerin kökünü
keseceklerdir… faaliyet ve gayret göstermek vaciptir” diyordu.

Kıyamı İhanet Sona Erdirdi

Kıyamın askeri olarak ilk hedeflerinden biri: Cibranlı Albay Halit Bey’in tutuklu bulunduğu Bitlis Cezaevi’nden kurtarılmasıydı, bu gerçekleşmemişti. Kıyamın askeri en önemli hedefi ise Diyarbakır şehir merkezinin ele geçirilmesiydi. Bu da mümkün olmamıştı.
Diyarbakır kuşatmasından sonra durum hükümet güçlerinin lehine döndü. Çatışmalar, 15 Nisan’a kadar sürdü; Şeyh Said, İran’a Şikakan aşireti reisi Simko Ağanın yanına gitmek istedi. Ancak 15 Nisan’da Murat nehri üzerindeki Abdurrahman Paşa köprüsünde hain bacanağı, Binbaşı Kasım tarafından esir alındı ve 12. Fırka komutanlığına teslim edildi. Böylece bir kıyamı daha ihanet sona
erdirmiş oluyordu.

Meydanlara Darağaçları Kuruldu

Şeyh Said’in hain ellerce esir alındığı gün Cibranlı Albay Halit Bey, Bitlis Divan-ı Harbı tarafından kurşuna dizilmiş; eski milletvekili Yusuf Ziya Bey de darağacına asılmıştı. Bu arada Şark(Şank) İstiklal Mahkemesi de Diyarbakır’da işbaşı yapmıştı. 16 Nisan’da Siverekli Şeyh Eyüp ve hemen hemen bütün Laik milliyetçi ve bazı Kürtler gibi ayaklanmaya katılmadığı hâlde ayaklanmaya katılmış olma ihtimali göz önünde bulundurularak Diyarbakır Çermikli Dr. Fuat idam edildi.

Bu iki idam, bir tür emsal karardı. İdam edilenlerden biri, kıyamın içinde bizzat komutanlık yapmıştı. İdamı şaşırtıcı değildi. Ama diğeri, katılma ihtimali üzerine idam edilmişti ki bu da hükümetin kıyamı gerekçe göstererek dilediği kişileri cezalandıracağını gösteriyordu. Bu arada bir Kürt ayaklanmasında idam yolunun tercih edilmesi, Cumhuriyet hükümetinin İttihat ve Terakki yolunda olduğunu gösteriyordu. (!) Çünkü İttihat ve Terakki öncesindeki Kürt isyanları yalnız sürgünle cezalandırılırken İttihat ve Terakki, 1913 Bitlis İsyanında başta Şeyh Şahabattin ve Şeyh Ali, sonra Molla Selim olmak üzere pek çok âlim ve şeyhi darağacına göndererek kinin öne çıkacağı yeni bir dönemi başlatmıştı.

Şark (Şank) İstiklal Mahkemeleri aralıksız çalışıyordu. Eski Şurayı Devlet (Danıştay) başkanı ve Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Abdülkadir ve oğlu Mehmet İstanbul’dan getirtilip yargılanmış; 23 Mayıs’ta baba oğul ve Hacı Ahti (Bave Tujo) gibi başka büyükler darağaçlarına gönderilmişti. Seyyid Abdülkadir, mahkemede İslam Cumhuriyeti istediğini açık açık anlatmış ancak kıyamla bir ilgisinin olmadığını söylemişti.

Şeyh Said ve arkadaşlarının yargılanmasına 27 Mayıs’ta başlandı; yargılama sırasında Şeyh, kıyamın sırlarını saklamayı tercih etti, kendisini savunmak yerine kıyamın amacını açıklamayı tercih etti. Hanili Salih Bey ise ifadesinde şahıs suçlamasından mümkün oldukça kaçınarak ve Şeyh’e bağlılığını daima ikrar ederek, kıyamın aksak yönlerini hem de olağanüstü bir terimlendirmeyle anlattı; böylece sonraki kuşaklara üzerinde tezler hazırlanması gereken, çok kısa ama çok değerli iki miras kaldı. Biri Şeyh Said’in cevapları, diğeri Hanili Salih Bey’in terimli ifadesi.

Binbaşı Kasım, mahkemede itirafçı olarak bulundu. Hükümetin dilediği üzere, kıyamın Kürt haklarıyla ilgili yanına sürekli vurgu yaptı. İdama gidecek olan insanları, sırf kendisine bir yaşam alanı açılsın diye üzdü. Hem de kendisiyle akraba olan insanları…

İnsan bir sapınca, sapkınlıkta yol aldıkça haktan uzaklaşıyor ve esfel-i safiline kadar gidiyor. Hem Allah katında hem de insanların gözünde…

Kasım oraya kadar alçalmıştı. 25 Haziran’da savcı, iddianameyi okudu. 28 Haziran’da mahkeme Ankara tarafından da gizlice
onaylanmış kararını verdi: Şeyh Said ve 46 arkadaşına idam. Darahini Valisi Fakih Hasan, Elazığ Cephesi Komutanı Şeyh Şerif; Muş Cephesi Komutanı Melekanlı Şeyh Abdullah, Hanili Salih Bey, Çanlı Şeyh İbrahim ve diğerleri…

Mahkeme, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Rus gazeteci ve diplomatlarınca da izlenmiş; bir bakıma idamlar için Batı dünyasının da onayı alınmıştı. 14 Kürt ili ve 2 ilçedeki tekkelerin tamamının kapatılmasına da hüküm veren mahkemenin verdiği idam kararları 28 Haziran’ı 29 Haziran’a bağlayan gece infaz edildi. İnfaz, “ahali görünsün diye” Ankara’dan getirilen subay eş ve çocuklarının alkışları ve “Kahrol Cumhuriyet düşmanları!”sloganları arasında gerçekleştirildi.

Hanili Mustafa Bey ve gencecik oğlu Mahmut da idam edilenler arasındaydı. Mustafa Bey, son isteği olarak kendisini oğlundan önce idam edilmesini istedi. Ancak isteği kabul edilmedi ve oğlu gözleri önünde ipe asıldı....

Kıyam sonrası…

Kıyamdan sonra da idam idamı kovaladı. Hedef, bir neslin öncülerinin yok edilmesiydi. Urfa’da, Hoca İbrahim Ethem Efendi, halkı kıyama teşvik suçuyla idam edildi. Çapakçur beyleri ve Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey Elazığ’da idam edildi. Şeyh Said’in kardeşi Hınıs Müftüsü Şeyh Bahaaddin evinde namaz kılarken şehid edildi.

Hükümet, “katliam yapmama kararı” aldığı halde Lice yöresindeki bazı köylerde halk, evlerinin içinde yakılarak veya kadın çocuk süngülenerek öldürüldü.

Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahim, Suriye’ye ulaşmayı başardı, ancak orada durmayıp Sason civarına gelip vurkaç taktiğiyle direnişini (zaman zaman Suriye’ye gidip gelse de) 1937’ye kadar sürdürdü. Halk arasında “Şêrê Be guli” denen Şeyh Abdurrahim, 1937’de muhtemelen Dersim isyanına katkıda bulunmak için Suriye’den gelirken yanındaki eski yüzbaşı Ziya’nın ihbarıyla Bismil
Salat Karakolu tarafından pusuya düşürülüp şehid edildi.

Kıyamın Bingöl cephesinin önemli komutanlarından Zaza Yado denen Yadin Paşa da Suriye’ye geçmeyi başaranlardandı. Zaza Yado, bir yıl sonra Suriye’den Bingöl-Diyarbakır arası dağlarına döndü. Yanına hanımını da alarak bir grup arkadaşıyla vurkaç savaşı yaptı. Defalarca tuzaklardan kurtulduğu halkın gözünde bir yüceliğe ulaştı. Ancak 1927’de kendisine karşı büyük bir askeri harekat gerçekleştirilerek şehid edildi.

Kıyamdan geriye, bunca olayın yanı sıra Şeyh Said’in son sözleri ve Hanili Salih Bey’in ünlü gazeli kaldı.

Şeyh Said, darağacına doğru giderken bir gazetecinin kendisine uzattığı deftere son söz olarak, Mekke’de şehid edilen Hz. Hubeyb(ra) idam ipine giderken okuduğu dizeleri yazar: “Bu dünyadaki hayatımın sonu geldi. Şu basit ağaç dallarına asmanıza perva etmem. Kurban edildiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Muhakkak ki yolum, Allah yoludur.”

Ayrıca Şeyhin ailesi de ulaştıkları kaynaklardan şu sözleri aktarırlar:
“Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Milletim için kendimi kurban ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahcup etmesinler.”

Hanili Salih Bey ise son söz olarak kendisine ait şu ünlü gazeli söyler:

Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz.
Rahmeti mevlaya yaklaşmakla mesrur olmuşuz.
Hak yolunda müflis u hane-harab olduksa da,
Bu harabiyetle biz manada ma’mur olmuşuz.

Ehli hakkız, korkmayız idamdan berdardan,
Çünkü te’yidi ilahi ile mensur olmuşuz.
Hakimi Mübtil yedinden madrubin olduksa da,
Emri Hakla şarrı gara hakkını ifaya memur olmuşuz.

Kul bize zulmen mucazat etse de perva etmeyiz,
Şüphemiz yoktur ki, indillahta me’cur olmuşuz.
Salih’im, ehl-i salahım. Dine can kıldım feda,
Lütfü hakla taşnegan-ı ab-ı Kevser olmuşuz.

Aradan 85 yıl geçti; kıyam şehidleri hala rahmetle anılıyor; Kasım gibi hainlere ise lanet okunuyor.

Allah ü Teala’nın rahmeti Kıyam şehidlerinin ve Allah yolunda can veren bütün şehidlerin üzerine olsun. Amin!

*Hanili Salih Beyin mahkemedeki ifadesinden
**Şeyh Said’in mahkemedeki ifadesinden
***Dava Dergisi, 1991 Haziran-Temmuz özel Şeyh Said sayısı

Maveraî:

ŞEYH SAİD KIYAMI, HÜSEYNİ BİR KIYAMDIR


Şeyh Said kıyamı; hem kapsamı, hem etkisi, hem de İslami vurgusu açısından bu topraklar üzerinde son dönemde gerçekleştirilen en önemli karşı harekettir. Bütün olumsuz söylemlere ve hesapsız karalamalar rağmen yalnız Kürt halkının değil, dindar Türkler dahil tüm Müslümanların, iftiharla bahsettiği şahsiyetlerin en başından gelenlerden biridir, Şeyh Said... Gerek yaşamı, gerek kişiliği, gerek takvası, gerek cesareti ve gerekse mücadelesi ile eşsiz insanlardandır… Şeyh Said’i anlatmak gereksiz aslında, zira halkın hemen tümü için ne ifade ettiği malum. Özellikle de o günleri bizzat yaşamış olanlar için...

Neye mal olursa olsun, İslam’ın hükümlerinin kaldırılmasına karşı sessiz kalmamayı; zulme ve zalime karşı mücedeleyi, direnişi ceddinden bir miras olarak almıştı,... Hüseyin’den, Kerbela’dan… Dedesi Şeyh Haşim’den, Çılsıtun’dan (Kırkdirek)… Tıpkı ceddi Hüseyin gibi, yenilgi ve şehadetin de en az kazanmak kadar başarılı olduğunu bize bu asırda yeniden öğretmiş yiğit bir müslümandır.

Hazreti Hüseyin yenileceğini ve katledileceğini bile bile nasıl ölüme gittiyse, kendisi de aynı şekilde zaferin olmama ihtimalini bile bile ölüme gitmiştir. Çünkü, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi. O, böylesi bir hayattansa ölümü kucaklamayı tercih ediyordu. Ondan önce ve ondan sonra ölümü tercih edenler gibi.

Bir Cuma hutbesinde serdettiği; "Allah için, halkımızı zulümden kurtarmak üzere ayağa kalktık. Niyetimizin sonunu getiremedik, iyi sonuç alamadık. Ama Allah nezdinde müsterihim. Eğer kıyamet günü Allah-u Teala bana; Niye kıyam ettin? diye sorarsa, O na; ‘Sorumluluğum vardı, halkıma karşı sorumluluğumu yerine getirmek için kıyam ettim’ diyeceğim. Eğer zulüm karşısında kıyam etmeseydim, Allah nezdinde bu halkın hakkı nedeniyle sorumlu olurdum. (...) Biz kaybettik ve zafere ulaşamadık. Fakat bu, haksız olduğumuz anlamına gelmez. Şimdilik başaramadık, ama mazlum ve haklıydık" sözleri, mazeret ardına sığınmayan kişiliğinin ve kendi nezdinde başarının ne demek olduğunun açık bir beyanıdır.

Şeyh Said, bize özellikle şunu öğretmiştir; Hüseyin gibi “kutsal devlet” anlayışının saçmalığını… Adil olmayan rejim ve yönetimlere karşı adı, ırkı ne olursa olsun isyanı başkaldırıyı”…

Dördüncü Murat, Bağdat seferinden dönmektedir… Memlekette sigara ve içkiyi yasaklamasına rağmen, kendisi içki müptelası… Kürdistan’da yaşanan bazı sorunlardan dolayı, bölgede bulunan tüm yönetici ve şeyhlerden biat almaktadır… Çoğunluk, talebe olumlu cevap verirken, kimileri de olumsuz cevap vermektedir… Bunlardan biri de Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin Çılsıtun (Kırkdirek) köyünde yaşayan Şeyh Said’in babasının dedesi: Şeyh Haşim’dir… Şeyh Haşim’in bu talebe cevabı şu olur; "Ben, idaresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!"

Bu söz ve bu duruş, nihayetinde büyük bir yıkım ve ölüm getirecektir. Canını kurtarabilen az sayıda kadın ve çocuk dışında Çılsıtun (Kırkdirek) başta olmak üzere civar köylerdeki hemen herkes katledilir, köyler yakılıp yıkılır, geriye kalanlar ise sürgün edilir…
Suçları ise bilindik… “Otorite”ye isyan, yönetimi ve bu yönetimin zulümvari uygulamalarını benimsememek ve gayri İslami uygulamaları onaylamamak… Cezası da kan, gözyaşı, katliam, sürgün, ve şehadet…

İlginçtir tarih yine tekerrür edecektir, tıpkı Kerbela ve Çılsıtun’da olduğu gibi… Bu sefer de yer, Diyarbakır başta olmak üzere bölgenin bir çok merkezi olacaktır… İşte, böyle bir ceddin, böyle bir misyonun mirasçısıydı, Şeyh Said. Aslen, Bismil ilçesinin Çılsıtun (Kırkdirek) köyünden olan Şeyh Said’in dedeleri önce Palo’ya, son durak olarakta Erzurum un Hınıs ilçesinin Kolhisar Köyü’ne yerleşmiştir.

Kurtuluş Savaşından sonraki yıllarda, Cumhuriyet kadroları önceki söylemleri bir kenara itip tüm politikalarını Kürt ve İslam düşmanlığı üzerine inşa etmekte ve bu düşüncelerini ilk etapta halktan gizlemekteydiler. Ama Şeyh Said durumun vehametinin farkındadır ve niyetlerinin ne olduğunu gayet iyi bilmektedir. Şeyh Said’in Piran’da (Dicle) düğünde; "Medreseler kapatıldı. Dini kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Din ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Din mektebleri Milli Eğitim e bağlandı. Küfür ve şirk hakim oldu. Topraklarımız işgal edildi. Gazetelerde, birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimiz'e dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben, bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim." sözleriyle dile getirdiği gibi yapılan son uygulamalar ise asıl kırılma noktasını oluşturacak ve iplerin tamamen kopmasına yol açacaktır.

Neticesinde, Şeyh Said, bu andan itibaren Türklerle, daha doğrusu sistemle -zira Osmanlı/hilafet döneminde de yönetimdekiler Türktüler- bir bağlarının kalmadığını şu veciz sözlerle dile getiriyor; “Bizi Türklerle birlik kılan şeriat ve hilafetti. Türkler şeriatı yok sayıp hilafeti kaldırdıklarına göre artık bizi birbirimize bağlayan bir şey kalmamıştır.” Bu sözler aslında kıyamın da asıl gerekçesidir ve aynı zamanda birlikteliği sağlayan tek bağın da İslam olduğunun tescilidir. Şeyh Said’in dünya varlığından yana bir sorunu yoktu. Varlıklı ve tüm bölgede nüfuzu olan bir aileye mensuptu. Kıyam etmek, bir çok riski beraberinde getirebilir tüm varlığı ve ailesi elinden gidebilirdi. Önünde kıyam dışında, dünyevi olarak cazip gelebilecek farklı seçenekler de vardı. Herşeyden el etek çeker, hiç bir siyasi işe karışmayıp sadece ilim ile uğraşabilirdi veya ailesinin nüfuzunun ve ticari bağlantılarının sağladığı imkanlarla nispeten daha güvenli görünen İran, Irak veya Suriye gibi ülkelere hicret edebilirdi. Zulme rıza gösterip susmayı da tercih edebilirdi. Yada daha kötüsü kendi çıkarlarını korumak için işbirliğine girebilirdi. Ama, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi.

Aynı zamanda önünde bir çok olumsuzluklar da vardı. Kürdistan topraklarında tek sesliliğin olmaması, Şeyh Said’in etkinliğinin belli bölgelerde olmasına karşın bölgenin tümünde olmaması, bölgede bulunan diğer Şeyh ve Ağaların çoğunun başına buyruk hareket etmesi; aşiretler arasında ki rekabet, çatışma, kan davaları ve kimi aşiretlerin Alevi olmalarından dolayı kıyama destek konusunda nasıl bir tavır takınacakları meçhuldü. Ki; kıyam esnasında bir çok aşiret bu nedenlerden dolayı ya ihanet edecek, ya tarafsız kalacak yada sessizliğe bürünecekti. Ancak bu davranışları onların da kıyam bastırıldıktan sonra kurtuluşlarına vesile olmayacaktı. Kimi, “kendi halkına yaramayan bize hiç yaramaz” düşüncesiyle yok edilmiş, (M.Kamal bunu deyip astırmıştır muhbir Bnbş. Kasım'ı) kimi mallarına el konulmuş ve sürgün edilmiş, kimi de sürgünü kabul etmeyip silahla direnmeyi tercih etmiş ama yeterli güçleri olmadığından dolayı akibetleri çok hazin olmuştur.

Sıfırdan yetiştirilmiş, eğitilmiş insanların yokluğundan dolayı en ufak bir darbe, hile ve oyun ile karşılaşınca eğitimsiz halkın nasıl bir tavır takınacağı… tek tek, fert fert yerine toplu halde aşiret olarak yapılan katılımların en küçük bir sorunda yarın bir tek emirle toplu halde gidişlere dönebilme ihtimali de bir sorun olarak duruyordu. Zira Kürdistan toprakları bu tür durumlara ve sahnelere çok alışıktı. Birlik olamamanın, zafer elde edememenin önündeki en büyük engellerden biri de bu aşiret geleneğiydi. Belki de uzun zamandır devlet olamamanın verdiği bir sıkıntı olarak da görülebilir. Bunun yanısıra birikimli kadroların azlığı kazanılacak bir zaferi de hedefsiz bir hale getirebilir ve arzu edilen netice elde edilemeyebilirdi.

Taa Emeviler döneminde İslam aleminin içine bir virüs gibi sokulan “Otorite”ye itaat anlayışını benimseyenlerin eleştirileri ve kıyama karşı nasıl bir tutum izleyecekleri... halk üzerindeki nüfuzlarından dolayı halkı ne derece etkileyecekleri de belirsizdi. Yaşanan büyük savaşlar ve kıyamlardan dolayı zaten bir yılgınlık ve bezginlik içinde olan halka moral vermek, onları kıyamın başarıya ulaşacağına dair ikna etmeye çalışmak… düzenli bir ordunun yokluğu… gerek kıyam esnasında gerekse kıyamdan sonra herhangi bir dış desteğin olmama ihtimali de büyük bir sorun olarak duruyordu.

Ama, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi.

Nitekim eşinin; “Bizi bırakıp da nereye gidiyorsun? Sen gidersen bizim namusumuzu kim koruyacak? Bizim namusumuzu hiç düşünmez misin?" serzenişine, Şeyh Said’in cevabı; “Eğer ben ve bu bastonum yalnız da kalsak ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de benim ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi; “Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana. Sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar. Evet ben cihada başladım ve korkanlar, cihat edemeyecekler, hastalar gelmesinler. Bu yol korkakların yolu değildir!” oluyor.

Kardeşi Bahaddin Efendi’nin: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil, olgunlaşmamış. Birlik sağlanmadığından neticeye varılamaz.” serzenişine ise şöyle cevap verecektir. “Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.”

Eşinin ve kardeşinin ikazından anlaşılacağı gibi aslında onlar da hareketin başarılı olma ihtimalini pek yüksek görmüyordular. Ama, O’nun inancı ve karakteri zillet altında yaşamaya tahammül edecek bir inanç ve karakter değildi. Amaca ulaşılamayacaksa dahi o amaç uğruna ölmeyi göze alanlardan olacaktı.

Tabii şu bir hakikat ki, Şeyh Said salt “Kürt” kaygısıyla, yani ırk kaygısıyla yola çıkmış değildir. Asıl kaygısı İslam idi, “bizimle onlar arasında tek bağ İslam’dır(...)” sözlerinden rahatlıkla bu ayrıntıyı anlayabiliyoruz. Şayet ırkçı bir kaygı olsa idi şartların uygunluğundan dolayı daha erken davranması her açıdan daha mantıklı olurdu.

Bu sözlerden Kürt ile Türk’ü bir arada tutan tutkalın ne olduğunu da anlıyoruz. Yüzyıllardır bu tutkal sayesinde birlikteliğin olduğunu da. Aslında sadece Kürtler değil tüm milletleri bir arada tutan tutkal... Bu tutkal dışındaki konfederalizm, federalizm, demokratik cumhuriyette eşit vatandaşlık gibi söylemlerin hiçbirinin Kürt ile Türkü bir arada tutacak tutkal olmadığını anlıyoruz. Dolayısıyla Kürt ve Türk için çözüm arayanlar özellikle bu bağın tek bağlayıcı bağ olduğunu asla gözardı etmemelidirler.

Ne yazık ki, Kemalist sistem bu nadide insanın meziyetlerinin farkında olduğundan ve olgunlaşmış, planlı, düzenli bir hareketin kendileri açısından kötü neticeler verebileceğini tahmin ettiğinden dolayı hareketin öngörülenden önce patlak vermesi için uğraşmış ve bu planında da maalesef başarılı olmuştur. Bunun yanısıra, gerek kıyam esnasında gerekse kıyamdan sonra hareketi bitirmek, desteksiz bırakmak ve tamamıyla yok etmek için kendince belirli bazı gerekçeler uydurmuştur.

Batı ülkelerinin İslam’a karşı olan tutumlarını bildiği için ve bundan dolayı destek alacağını veya en azından eleştirilmeyeceğini bildiği için, dışarıya İslami; içeride ise -İslami bir Hareket olduğunu ilan edince hareketin halkın teveccühünü kazanabilme tehlikesinden dolayı daha doğrusu Türklerin de destek verme riskini ortadan kaldırmak için- dış destekli Kürt hareketi olarak tanıtmıştır.

Hakikatte, değil Şeyh Said kıyamı,Kürtlerin hiçbir kıyamında İngiliz veya dış güçlerin parmağı yoktur. Bu söylem, tüm karşı hareketleri dış bağlantılı olarak göstermeye çalışan sistemin tipik söylemlerinden biridir. Çünkü Kemalist rejim, seksen kusür yıldır tüm imkanlarını seferber etmesine rağmen Şeyh Said’in İngilizler adına hareket ettiğine ve onlardan aktif destek aldığına dair hiçbir delil sunamamıştır. Dr. Yaşar Kalafat’ın belirttiği gibi “ bu konuda çeşitli iddialar ortaya atılmışsa da İngiltere’nin isyandaki yeri hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler ortaya konulamamaktadır.” (Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, s. 179)

Katliamın baş mimarlarından İsmet İnönü de sonraki dönemlerde “Şeyh Sait isyanını doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır” itirafında bulunur. (İnönü, Hatıralar, 2. Kitap, s. 202)

Eğer, Şeyh Said İngilizlerle işbirliği yapmış olsaydı kesinlikle şu anda “ Doğu ve Güneydoğu” denilen bir bölge olmayacak asıl ismi olan “Kürdistan” olacaktı. Masabaşında cetvelle ülke sınırları belirleyen, her bir Arap kabilesine mükafat olarak bir ülke veren İngilizler’in o günün şartlarında bir Kürt devleti oluşturmaktan aciz olabileceğini kim iddia edebilir ki? Şeyh Mahmut Berzenci Kıyamı buna iyi bir örnektir. Zaten, Türkiye’nin buna direnecek gücü de yoktu. Kurtuluş savasında doğu illerinin kaç tanesinde sistemin askeri vardı ki? Hep halkın kendi gücü değil miydi savaşan?

Tam aksine, kıyamın bastırılması için Cumhuriyet kadroları, başta İngiltere olmak üzere Batı Devletlerinin desteğini almıştır ve bunun kanıtları da mevcuttur. İngilizlerin, Kürdistan’ın parçalanıp bölüştürülmesindeki etkinliği de dikkate alınırsa meseleyi kavramak daha kolaylaşacaktır. Neden İngilizler böyle bir tutum izlemişler? İngilizler başta olmak üzere Batı’nın Selahaddin-i Eyyubi’den kalma bir hınçla Kürtlerden alacakları vardı. Her milletin Türkleri terk etmelerine rağmen, Kürtlerin ümmetçi bir anlayışla Türklerle birlikte hareket etmelerinin bedelini de Kürtlere ödettirme hesabı içindeydiler. Ayrıca Kürdistan’ı dört parçaya bölme suretiyle Kürtleri sürekli bir tehdit aracı olarak kullanacak ve böylelikle he o ülkeleri kontrol altına almış olacak hem de Kürtlerin bir daha birlik olmamalarını sağlamış olacaktı. Hele ki petrol sahası üzerinde birleşik ve üstelik İslami bir yönetim Batı’nın asla arzulayacağı bir durum olamazdı. Haliyle, İslami bir Kürdistan yerine kendilerine daha yakın bir hayat süren Cumhuriyet kadrolarını destekleyecekti. Velev ki, İngilizlerle bir işbirliği durumu olsa dahi kendileri İngilizlerle, Almanlarla ve Ruslarla işbirliği yapanların, Amerika’nın peşinde neredeyse asker göndermedikleri yer kalmayanların, böyle bir suçlamada bulunması ne kadar gerçekçi? Eğer suç ise evvela kendilerini neden suçlama ihtiyacı hissetmiyorlar? Sonuçta hazırlıksız başlatılan isyan bastırılmış ve Hüseyin’in çağlardan beridir kül tutmaya yüz tutmuş mesajı bir kere daha gün yüzüne çıkmıştı. Bizlere de, ardında “Muhammed’in dini benim kanımla ayakta duracaksa, ey kılıçlar alın canımı” diyen ceddi Hüseyin gibi, “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur,muhakkak ki ölümüm Allah ve İslam/halk içindir." sözünü miras olarak bırakmıştır...

                                                              Mehmet Çelik

müslümanlardan:
Kardeşi Bahaddin Efendi’nin: “Abi sen biliyorsun Kürt halkı bilgi yönünden pek gelişkin değil, olgunlaşmamış. Birlik sağlanmadığından neticeye varılamaz.” serzenişine ise şöyle cevap verecektir. “Bahaddin, Bahaddin! Hiç merak etme ben Amed’de asılacağım, sen de Kur’an’ın üzerinde şehit düşeceksin.”

MEVARAİDEN ALINTI.......


Sayın arkadaşım yazınız sadece duygusallıkla yayınlanmış GAYBE TAŞ ATMAKTAN VE ALLAH GAYBINI SANKİ ŞEYH SAİDE AÇMIŞ GİBİ yazmışsınız,çok yazık bence ....yukardan aldığım yazınzın alıntısındada bunu görmemek körlük olacak her halde...

Ayrıca yazınızın ilk başlarındada ŞEYH SAİDİN SECERESİNİ SAYARKENDE ZATEN ŞEYH SAİDİN NASIL BİR ÇİZGİDE OLDUĞUNU VERMİŞSİNİZ,Evet şeyh said bi kıyam başlatmıştır ama bu kıyamı TEVHİDDEN YOKSUN Bİ KIYAMDI,YANİ ŞEYH SAİD Bu KIYAMIYLADA TEVHİD EHLİ DEĞİL,İçinde bir çok şirki barındıran TASAVVUFUYLA BERABER KIYAMDAYDI Yukarda verdiğiniz yazınızdaki aldığım alıntıda BUNUN DELİLİDİR..ŞEYH SAİDE VE ABİSİNE GAYB OLAN Bİ DURUMU BİLİYORMUŞÇASINA SÖYLEMESİDE BUNUN DELİLİDİR ,yada sizin yanlış aktarmanızdır bu durumdada......yani şeyh said kıyamı tevhidi değildi....



Kalender:
Bir ara kardeşimin elinde Üstad Bediüzzaman'ın hayatını anlatan, çocuklar için yazılmış hoş bir kitap görmüştüm. Kitabı inceledim, Şeyh Said'den bir-iki cümleyle bahsedilen yere geldiğimde takiyyeyi hayat tarzına çeviren kardeşlerime yazıklar olsun dedim içimden. Bir Said'i anlatmak için yazılmış kitap diğer said'e atılan iftiraları savunuyordu! (İngiliz ajanlığı iftirası) İnsaf edin ey kardeşlerim! Kemalist rejimin tarih yalanlarına hiç bir delil sunamadığı halde inanmaya devam ederseniz Allah'a nasıl hesap vereceksiniz?
Aramızdan birinin cemaat liderine ingiliz ajanı deseler hemen bunun delilini talep eder, hemen inanmak istemeyiz, değil mi? Ama Şehid Şeyh Said'in İngiliz ajanı olduğuna dair yeterli kanıt bulamadıklarını itiraf ediyormuş İsmet İnönü hatıratında.
Allah için çalıştığını iddia eden bizler, Şeyh Said'e atılan iftiralara destek verdik, şimdi Aişe anamızın başından geçen ifk hadisesini hatırla(t)manın tam zamanı!

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa