HADİS VE SÜNNET - PROF. HAYRETTİN KARAMAN

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V > Hadis-Sünnet > HADİS VE SÜNNET - PROF. HAYRETTİN KARAMAN
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: HADİS VE SÜNNET - PROF. HAYRETTİN KARAMAN  (Okunma Sayısı 320 defa)
Ocak 15, 2010, 03:57:36 ÖS
Üye Bilgileri
Elemîn
Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 96
Nerden:

Offline
« :»

HADİS VE SÜNNET

Son zamanlarda, ıslâh konusunda birçok görüşler ileri sürülmüş, rûh doktorları, İslâm'ın hasta bedenini iyi edecek bir ilâç bulma teşebbüslerinde bulunmuşlar, fakat bu âna kadar hepsinin gayreti boşa gitmiştir. Çünkü bütün bu mâhir doktorlar, hiç değilse, içlerinden sözleri dinlenen grup, ilâçlar, sıhhati iâde edecek devâlar ve çeşitli iksirler yanında hastanın ayağa kalkması kendisine bağlı bulunan "tabiî gıda"yı unutmuşlardır.
İslâm vücudunun, hem sağlık hem de hastalık zamanında yönelebileceği, bünyesine sindirerek, organlarının tam mânâsıyla kuvvetlenmesini ve hayat imkânı kazanmasını temin edeceği tek ilâç, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in SÜNNETİ'dir.
Sünnet, onüç asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî kalkınmayı anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın?
Rasûlüllah (s.a.)'in sünnetini tatbik, İslâm'ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm'ın çökmesidir.
Sünnet, İslâm binasını tutan çelik iskelet idi. Sen, herhangi bir binanın iskeletini yok edince, kâğıttan bir baraka gibi onun çökmesine şaşar mısın?
İslâm târihinin bütün asırlarında, topyekûn âlimlerin ittifak ettikleri ve bugün bizim de pek iyi bildiğimiz bu açık gerçek, Garb medeniyetinin tesirleriyle ilgili sebeplerden dolayı, günümüzde kabul görmez. O tesirler ki, her gün biraz daha gelişip ve kökleşmektedir. Fakat bugünkü gerileyişimizin meydana getirdiği âr ve anarşi hastalığından bizi kurtaracak olan yegâne hakikat de budur.
Biz burada "sünnet" kelimesini "Rasûl-i Ekrem (s.a.)'in, iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnek diye en geniş mânâsıyla kullanıyoruz. O'nun şâyân-ı hayret olan hayâtı, Kur'ân-ı Kerîm'in getirdiği esasların tefsîri ve canlı temsili idi. Vahyi bize tebliğ edene uymadıkça, Kur'ân'a karşı olan insaf borcumuzu ödemiş olamayız.
İslâmı, diğer nizamlardan ayıran esaslar içinde bizce en önemlisi, insan hayatının, rûhî ve maddî tarafları arasında kurduğu tam âhenktir. İslâmı, altın çağında, her girdiği yerde zafere ulaştıran âmillerden biri de işte budur! İslâm, âhirette kurtulmak için dünyayı küçümsemeyi şart görmeyen yepyeni bir dâvetle gelmiştir.
Risâleti, insanlığa doğru yolu gösterme hikmetini taşıyan Peygamberimizin (s.a.); insan hayatının, maddî-rûhî her iki cephesine de niçin önem verdiğine, İslâmın bu açık husûsiyeti ışık tutmaktadır. Rasûlullah (s.a.)'in şu hadîs-i şerifi de bunu teyid eder: "Ebedî yaşıyacakmışsın gibi dünyan için, yarın ölecekmişsin gibi âhiretin için amel et (çalış)."
Birimizin kalkıp da Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin sırf rûhî ve ibâdetle ilgili işlere dâir emirleriyle günlük hayâtımıza ve sosyal meselelere âit emirlerini birbiriyle uzlaştırmak istemesi, İslâmı bilmemesinden ileri gelir. (Çünkü onlar zaten içli dışlı, birbiriyle uzlaşmış bir bütündür.)
Bunun gibi, birinci neviden olan emirlere uymaya mecbur olduğumuz, ikinci kısım emirlere ise uymaya mecbur bulunmadığımız şeklindeki görüş de sathî ve yanlıştır. Hattâ "Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinden bazılarının, yirminci asırda yaşayan biz -ileri zekâlılar- için değil, vahyin indiği asırda yaşayan Araplar için gelmiş olduğu" şeklindeki bu görüş, İslâmın rûhuna aykırıdır. Bu, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.)'in taşıdığı ve temsil ettiği nurun kadir ve kıymetini inkâr mânası taşır.
Nasıl bir Müslümanın hayatı, onun rûhî ve bedenî varlığı arasında tam ve mutlak bir dayanışma üzerinde durması gerekli ise Peygamberimizin yolunun da, hayatı bir bütün olarak (en derin ahlâkî, amelî, şahsî ve ictimaî davranışlarının tümünü) kucaklaması gereklidir; işte sünnetin en derin mânası budur!
Kur'ân-ı Kerîm, şöyle buyurur: "Rasûl size ne getirip verdi ise onu alınız, neyi yasak ettiyse onu da terkediniz." (Haşr: 7)
Rasûl (s.a.) de şöyle buyurur: "Yahûdiler yetmiş bir fırkaya ayrıldı, Hıristiyanlar yetmiş iki partiye bölündü, benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak."
Burada hatırlamamız gerekir ki, Arap dilinde "yetmiş" rakamını kullanmak ekseriya çokluk ifade etmek içindir. Bunun dâima, muayyen matematik sayıyı ifade etmesi zarûri değildir. Rasûl-i Ekrem (s.a.)'in sözünden anlaşıldığına göre, şöyle demek istemişlerdir: Fırkalar, Müslümanlar arasında o kadar çok olacaktır ki Hıristiyan ve Yahûdîlerinkinin sayısını da geçecektir.
Hz. Peygamber (s.a.) yukardaki sözüne şunu da ekliyor: "Biri müstesnâ hepsi ateştedir." Ashâb-ı kirâm, doğru yolda olan ve kurtulan fırkanın hangisi olduğunu sorunca da şöyle buyuruyor: "Benim ve ashâbımın üzerinde olduğumuz yolda yürüyenler..."
Rasûlullah (s.a.) ve ashâbını, yollarında yürümek üzere kendilerine delil ve kılavuz edinenler, kurtuluş için bu manevî yola girenlerdir.
Ayrıca, Kur'ân-ı Kerîm'de bu konuyla ilgili olup, hiçbir tevil ihtilâfına meydan bırakmıyan başka âyetler de vardır:
"Öyle değil, Rabbın hakkı için onlar, aralarında çıkan ihtilâflarda seni hakem kılmadıkça, verdiğin hükümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğmedikçe iman etmiş olmazlar" (Nisâ: 64).
"De ki siz Allahı seviyorsanız, bana katılın, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah yarlığayıcı ve bağışlayıcıdır. De ki Allah'a, Rasûlullah'a itâat edin; yüz çevirecek olurlarsa, muhakkak ki Allah kâfirleri sevmez" (Âli-İmrân: 31, 32).
Şu halde, Resûl (s.a.)'in sünneti, derece bakımından Kur'ân-ı Kerîm'i takip etmektedir. O, İslâm hukukunun, ferdî ve içtimâî hayat kaidelerinin alındığı ikinci kaynaktır.
Gerçekten bizim, sünneti, Kur'ân-ı Kerîm'in esaslarını açıklayan yegâne tefsir ve -gerek bu esasları anlamak, gerekse amelî hayatımıza tatbik etmek hususlarında- ihtilâfı önleyen tek vâsıta olarak kabul etmemiz gereklidir. Kur'ân-ı Kerîm'de üstü kapalı, mânaları, remiz ve işâret yoluyla gösteren âyetler vardır. Eğer elimizde, Kur'ân tefsirine dair sağlam bir yol bulunmazsa bunların, çeşitli mânalarda anlaşılması mümkündür.
Kur'ân-ı Kerîm'de hâkim olan rûh, onun hem mevsûk, hem de kısımları arasında tam bir uygunluğu muhtevî oluşudur. Ancak, bizim için gerekli olan amelî ve tatbikî yolu ondan çıkarmamız, her hâl ve durumda kolay değildir.
Kur'ân-ı Kerîm'in hem sözü, hem de mânası itibariyle Allah kelâmı olduğuna îman ettiğimiz müddetçe -bunun mantıkî neticesi- Kur'ân'ın, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in sünnetlerinde açıklanan hidâyetinden (rehberliğinden) ayrı ve müstakil olmayışını kabuldür. Gelecek fasılda, Kur'ân-ı Kerîm'in, bütün asırlarda, Allah'ın ilhâmına mazhar, Hak yolun yolcusu olan Resûlullah'ın şahsiyetine bağlılığının mucib sebeplerinden bahsedeceğiz.
Ayrıca tefekkürümüz, zarûri olarak bizi şu neticeye sevkediyor: Kur'ân-ı Kerîm'in tatbikî esaslarını anlama konusunda, bütün âlemlere rahmet olmak üzere Kur'ân kendisine vahyedilen zattan daha üstün bir hakem yoktur.
Sık sık kulağımıza gelen, "Kur'ân-ı Kerîm'e dönelim fakat kendimizi sünnete kul ve köle yaparcasına ona uymamamız gereklidir" sözünün, İslâmı bilememek sebebiyle söylendiği açıkça ortadadır. Bu görüşün sahipleri, bir köşke girmek isteyen fakat, kapısını açabileceği tek ve asıl anahtarı da kullanmayı arzu etmiyen kimseye benzerler.
İşte burada, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in hayatını aydınlatan ve sözlerini bahis konusu eden kaynakların sıhhati (güvenilir ve mevsuk olup olmayışı) meselesiyle karşı karşıya gelinir. Bu kaynaklardan maksad, hadislerdir. Hadis, Rasûl-i Ekrem'in ashâbı tarafından anlatılıp nakledilen sözleri ve işleridir ki, hicreti takip eden ilk asırda, büyük bir dikkatle toplanmıştır.
Asrımızda, sünnetle amel etmeye hazır olduklarını ilân eden, fakat sünnete temel teşkil eden hadislerin tümüne güvenemiyeceklerini zanneden birçok Müslüman vardır. Zamanımızda, kişinin prensip olarak hadislerin sıhhatini inkâr etmesi, sonra da bu yüzden bütün sünnet nizamını inkâr eylemesi moda haline gelmiştir. Bu görüşün ilmî bir temeli var mıdır? Yahut İslâm şeriatının (dininin) dayandığı bir kaynak olarak hadîsi reddetmek için ortada ilmî bir mûcip sebep mevcut mudur?
Bizim kanaatimiz odur ki: Hadisle ilgili hususta ehl-i sünnet mezhebinin sahih görüşünün karşısında olanların, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in hadislerine mevsûkıyet yönünden güvenilemiyeceğini, bir kerecik olsun isbat edecek mukni deliller ileri sürebilmeleri mümkün değildir. (Fakat bunu isbat bizim konumuz içine girmez.)
Bir nizam olarak hadislere meydan okuma yolunda esirgenmeyen bütün gayretlere rağmen, gerek Şarklı, gerekse Garblı tenkitçiler, sırf hissî olan tenkitlerini ilmî araştırmanın sonuçlarıyla takviye edememişlerdir. Herhangi bir kimsenin bunu yapabilmesi de güçtür. Zira ilk muhaddisler, bilhassa Buhârî ve Müslim, her hadîsin sıhhatini, hadis (haber ve nakil) nazariyyâtı ilminin kaideleri süzgecinden geçirme hususunda, beşer kudretinin erişebildiği en ince titizliği göstermişlerdir. Öyle ki bu inceleme, Avrupa tarihçilerinin, eski tarihin kaynaklarını incelerken başvurageldikleri inceleme tarzından çok daha kuvvetlidir.
Biz, ilk hadis âlimlerinin, her hadîsin sıhhatini tesbit hususunda kullandıkları ince usûl ve üslûbu kullanmaya kalkışarak sözü uzatırsak, bu kitabın hacmini aşmış oluruz. Burada, konumuza ışık tutması için şu kadarını söylememiz kâfidir: Bu incelemeler sonunda gayesi Resûlullah'ın hadislerinin mânası, şekli ve rivâyet yollarını incelemek olan çok geniş bir ilim doğmuştur.
Bu ilim, tarihle ilgili kısmında, râvî (hadis nakleden) veya muhaddis (hadîs âlimi) diye tanınan şahısların hepsine dair birbirine bağlı mufassal hal terceme zincirleri meydana getirmiştir. Bu erkek ve kadın râvîler ve hadisçilerin hayatları her yönden ince bir tenkide tâbi tutulmuştur. Bunlar içinde ancak hayatları ve rivâyet metodları, hadis âlimlerinin koydukları kaide ve şartlara tam mânasıyle uygun olanlar sikâ (mevsûk, güvenilir) kabul edilmiştir. O kaideler ki, dikkatin, mümkün olan en incesini gözönüne almış ve kıymetlendirmiştir.
İşte bu sebeple, bugün herhangi bir kimse, muayyen bir hadîsin veya bütün hadîslerin sıhhatine (sahih olduğuna) itiraz ederse, bu itirazını isbat, doğrudan doğruya ve ilk defa kendisine düşer. Zira bir kimsenin, eksikliğini isbat etmedikçe, herhangi bir tarihî kaynağı itibardan düşürmesi için ilmî bakımdan meşrû bir sebep yoktur. Kaynakta veya onun sonraki râvilerinde şüphe etmemizi mümkün kılacak makûl ve ilmî bir delil bulunmadıkça, ortada, haberi nakzeden ve onunla çelişen diğer bir haber de olmadıkça hadîsi doğru olarak kabul etmek bizim için ilmî bakımdan zarûridir.
Farzedelim ki bir kişi, Gazneli Mahmud'un Hind savaşlarından bahsediyor. Sonra sen kalkıp, "Zannetmem ki Gazneli Mahmud, herhangi bir zamanda Hindistan'da bulunmuş olsun, senin anlattıkların tarihte aslı olmayan hurâfedir" diyorsun. Bu durumda ne olabilir? Derhal tarihte ihtisası olan kişiler harekete geçip senin hatânı düzeltmek için bu sultanın zamanında yaşayan kimselerin rivâyetlerine dayanan tarih ve nakil kitaplarını ileri sürer, Mahmud'un Hindistan'a gittiğini bunlarla kat'î olarak isbat ederler. Bu durumda senin de delile boyun eğmen gerekir. Aksi halde seni, vehimlerin ağına düşmüş ve açık bir sebep olmaksızın sâbit tarihî gerçekleri inkâr eden bir adam sayarlar.
Bu böyle olunca, insanın, asrî tenkitçilere sorması gerekiyor: Hadis problemine de, bu geniş ve mantıkî nazariyeyi teşmil ve tatbik etmekten kendilerini alıkoyan şey nedir?
Uydurma bir hadîsin bulunabilmesinin ilk sebebi, hadîsin ilk kaynağının (ilk râvînin) kastî bir yalanı olabilir. İlk kaynak ise sahâbidir. Yahut da yalan, sonraki asırlarda yaşayan râvilere aittir.
Sahâbî ile ilgili ihtimali daha ilk nazarda bertaraf etmek mümkündür. Bu çürük ihtimali, doğrudan doğruya vehmin hudûduna sokmak için psikolojik bakımdan dikkatli bir düşünce bize yetecektir.
Resûl-i Ekrem (s.a.)'in yüce şahsiyetinin bu kişiler üzerinde bıraktığı büyük tesir, insanlık tarihinin en açık gerçeklerinden biridir. Aynı zamanda bu gerçek, tarihî vesikalarla da sabittir. Canlarını ve mallarını Resûlullah yolunda kurban etmeye her an hazır olan bu kişilerin, O'nun (s.a.) sözleriyle oynayacakları hatırımızdan geçebilir mi?
Resûlullah (s.a.), "Kim benim üzerime bir yalan söylerse, ateşten yerine hazırlansın" buyurmuş, ashâb da bunu bilerek, Allah'tan naklen konuştuğuna inandıkları Resûl'ün (s.a.) sözüne bağlanmışlardı. Şimdi, psikolojik bakımdan bu kişilerin, şu apaçık yasağa aldırmamaları mümkün müdür?
Hâkimin, cinayet mahkemelerinde ilk tevcih ettiği soru (ve üzerinde durduğu mesele), "cinayetin işlenmesinden istifade edebilecek şahsın kim olduğu"dur. Bu mahkeme prensibinin, hadîs problemine de uygulanması mümkündür.
Biz Rasûl-i Ekrem'in (s.a.) vefatını müteâkip çeşitli fırkaların birinci asırda, hilâfet için ileri sürdükleri ve hadisçilerin çoğu tarafından reddedilen ve şüphesiz uydurma olan, muayyen bir topluluğun veya ferdlerin, doğrudan doğruya şahıslarıyla ilgili hadisleri istisna edersek; Resûlullah nâmına hadis uydurmasından dolayı bir kimseye faide getirecek tek sebep ortada mevcut bulunmamaktadır.
Yukarıda söylediğimiz "şahıs" veya "grup çıkarına" hadis uydurma imkân ve ihtimalinde dolayı, hadisçilerin en büyüklerinden olan İmam Buhârî ve Müslim'in, kitaplarına, tarafların siyasetiyle ilgili hadisleri koymamaları doğru bir anlayış ve davranıştır.
Geriye kalan hadislere gelince, büyük bir ihtimalle ve şüpheden uzak olarak söyleyebiliriz ki bunlar, herhangi bir kimsenin şahsî menfaatini ilgilendirmez.
Burada insanların, hadîslerin sıhhatine karşı ileri sürebilecekleri bir istidlâl daha hatıra gelir: "Hadîsi, Resûlullah (a.s.)'in ağzından duyan sahâbî veya onlardan duyan daha sonraki râvîler, doğru kişiler oldukları halde yanlış anlama, unutma veya daha başka psikolojik bir sebeple yanılmış, yanlış rivâyet etmişlerdir."
Fakat, yine psikolojik açıdan kesin hüküm, böyle bir hatânın, büyük ölçüde meydana gelemiyeceğini isbat eder. Zira Resûlullah (s.a) ile beraber yaşayan kimselerin önem verdikleri en büyük şey, O'nun (s.a.) sözleri ve işleri idi. Bu, sadece Resûl-i Ekrem'in onlara tesir ederek kalblerini kendine yönelttiği için değil, ayrıca hayatlarını, en ince teferruatına kadar Resûlullah'ın (s.a.) söz ve gidişine uyarak tanzim etmeyi, kesin olarak Allah emri telâkki etmelerinden ileri geliyordu. Bu yüzden onlar, hadîsleri önemsiz telâkki etmemişler, güçlük çekseler dahi onu öğrenmeyi, hattâ ezberlemeyi ihmal eylememişlerdir.
Resûl-i Ekrem'in yanında bulunan sahâbîler, ikişer ikişer ayrılır, eş tutarlardı. Bunlardan birisi, rızkının peşinde koşarken veya işleriyle meşgul olurken arkadaşı Resûlullah (s.a.) ile beraber bulunur; sonra bunun rızık temin edebilmesi için diğeri Resûl-i Ekrem'in yanına gelirdi. Bunlardan her biri, Resulullah (s.a.)'den duyduğu bir şeyi veya yaparken gördüğü bir işi, arkadaşına naklederdi. Bütün ashâb, Resûl-i Ekrem (s.a.)'in söz veya işlerinden hiçbirini kaçırmamak, hepsini zaptetmek hususunda büyük bir ihtiras gösterirlerdi.
Muhtemeldir ki bu durumlarda ashâb, Resûl-i Ekrem'in hadîslerinin lâfızlarını, kelimesi kelimesine tamamen alamamışlardır. Fakat yüzlerce ve binlerce ashâb, en küçük harf şekillerine kadar bütün Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini ezberlediklerine göre, onlar için ve onları takib eden "tâbiûn" nesli için, Kur'ân-ı Kerîm'i tamı tamına ezberledikleri gibi, hadisleri de parça parça, fakat hiçbir şey katmadan ve çıkarmadan ezberlemek pekâlâ mümkündür.
Muhaddislerin görüşü şudur: "Sahîh hadîs aynı mânada, çeşitli ve müstakil senedlerle (rivâyet yollarıyla) nakledilendir." Bununla beraber hadîslerin, gerek derece ve gerekse sıhhat bakımlarından Kur'ân-ı Kerîm derecesinde olduğu, hiçbir Müslümanın aklından geçmez.
Hadîslerin incelenmediği ve tenkid edilmediği hiçbir devir geçmemiştir. Bazı Avrupalı tenkidçilerin üstünkörü ileri sürdükleri gibi hiçbir yalan hadîs muhaddislere gizli kalmamıştır. Biz, iddiânın tam zıddına kaniyiz. Sahîh hadisleri uydurma olanlarından ayırmaya ihtiyaç duyulduğu anda, hadîs ilmi başlamıştır İmam Buhârî ve İmam Müslim'in sâhihleri bu ayıklamanın direkt sonuç ve meyvesinden başka bir şey değildir.
Şu halde, uydurma hadîslerin var olması, bütün hâlinde hadis sisteminin zayıf olduğunu göstermez. Nitekim, Binbir Gece Masalları'ndan dolayı, bu masalların ilgili bulunduğu asrın tarih haberlerine dâir rivâyetlerin sıhhat veya za'fına istidlâl ve hükmetmek beklenemez.
Bugüne kadar hiçbir tenkitçi, kaidelere dayanan düzenli bir metod ve delille, hadisçilerin kaidelerine göre sahîh olan hadislerin sahîh olmadığını isbat edememiştir. Sahîh hadisleri toptan veya kısmen kabul etmemek -daha önce de söylendiği gibi- bugüne kadar sadece hissî bir hükümden ibaret olmuştur; hissî (sübjektif) duygulardan uzak, sırf ilmî bir etüd ve incelemeden mahrum olan bir hüküm...
Muâsır Müslümanlardan çoğunu, şu "hadîslere karşı olma durumuna" sevkeden sebebi, kaynağına kadar takip etmek mümkündür: Bu sebep, Resûlullah (s.a.)'in sünnetinde parıldayan gerçek İslâm ruhu ile gerileyen asrî düşünüş ve yaşayış yolumuzu, bir düzen içinde birleştirmenin imkânsızlığıdır.
Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâmın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır.
İslâm âleminde, Garb medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, münevver adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Garb'ın hayat yoluna ayak uydurmamız mümkün değildir.
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Garb'a ait olan herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve garblılığa özenme, Resûlullah (s.a.)'ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Garb medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Garb medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur'ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.

PROF. HAYRETTİN KARAMAN

Logged
Ocak 24, 2010, 04:01:53 ÖS
Üye Bilgileri
Elemîn
Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 96
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

Sünnetin kaynak değeri.

Soru:
Niğde Üniversitesi 3. sınıf edebiyat öğrencisiyim. Akademik hayatımla ilgisi olmayan bir konuda görüşlerinizi istirham edeceğim.
Allah, bize doğru yolu bulmamız için kitabı Kur’an-ı Kerim’i indirmiştir ve Kitabı anlamamız için de Peygamberini bize örnek kılmıştır. Biz dinimizi en güzel bir şekilde O’ndan öğreniriz. O’nun sünnet-i seniyyesi bu dinin yegane açıklayıcısıdır. Kur’an-ı Kerim’de Peygamberin bize örnek olduğuna dair birçok ayet vardır. Rabbimiz dinini tamamlamıştır ki, bu konuda hiçbir şüphe yoktur.
Hadisler Kur’an-ı Kerim’i açıklamada başvurulan en önemli kaynaklardır. Bu kaynaklar hadislerden sonra icma, kıyas vs. devam eder gider.
Size sorum hadisler ve hadislerin sıhhatiyle ilgilidir.
Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi. Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur. Onun dediğine göre ayetler ikiye ayrılır:
1- Müteşabih.
2- Muhkem.
Muhkemler de kendi içinde ikiye ayrılır.
1- Hadislerle açıklananlar (Kendi elinizle kendinizi ateşe atmayın.).
2- Hadislerle açıklanma gereği olmayan, insanların üzerinde yorum yapabilecekleri ayetler (Allah bal arısına vahyetti.).
Kendisi, istediğim takdirde bu ayetlerin tasnifini getirebileceğini söyledi.
Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim.
Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi.
Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim.
Kendisi bana hadislerin korunduğunu Hicr sûresi 9. ayeti delil getirerek iddia etti. Yanlış ve uydurma olan hadislerin belli olduğunu sen de biliyorsun işte diyerek bunların bilindiğini ileri sürdü.
Ben de o ayetin Kur’an-ı Kerim için koruma vaat ettiğini, Ali Bulaç’ın vb. mealini göstererek -"Zikir" kelimesiyle Kur’an-ı Kerim’in kastedildiğini- açıkladım.
Kendisi bu sadece onları bağlar dedi. Bu konuda bazı meallerin "Zikir" kelimesini Kur’an ve hadis diye verdiğini iddia etti.
Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim.
Bana onların hataları da beni bağlamaz dedi.
Bu kadarı konuyu anlamanıza yardımcı olur inşallah.
Bu konuda bana yardımcı olmanızı ve açıklamalarınızda da kaynak göstermenizi istirham ediyorum.
Hadislerle ilgili birkaç sorum daha var:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197. sayfa dipnot numarası 101.
Cevaplarınızı kısa zamanda göndereceğinizi ya da yayınlayacağınızı (Gerçek Hayat dergisi veya Yeni Şafak gazetesi) umut ederim saygılarımla..."

Cevap:
Bu soru mektubu birkaç bakımdan önemli:
a) Dinimizin vazgeçilmez, olmazsa olmaz bilgi ve hüküm kaynaklarının ikincisi olan Sünnet (hadisler ve Siyer) ile ilgili.
b) İslam’ı kuşa çevirmek, başka düşünce, sistem ve dinlere -aslında onlara birçok yönden aykırı olduğu halde- kolayca uygun hale getirmek için, modernizmin İslam âlemini etkilemeye başladığı zamanlardan beri "sünneti inkar etmek ve devreden çıkarmak" için gösterilen yerli ve yabancı gayretlerle ilgili.
Bu önemi dolayısıyla mektubun cevabını biraz uzun tutmak gerekiyor. Önce Sünnet kaynağı ile ilgili genel bilgiler vermek, sonra bu genel bilgiler içinde cevabını bulmuş olan sorular dışında kalan soruları ayrı ayrı cevaplandırmak uygun olacaktır.

a) Hüküm (dini kural ve açıklama kaynağı olma) bakımından yeri ve önemi:
Doğumdan ölüme, ibâdetten hayat nizamına kadar çok geniş bir sâhayı içine alan ve düzenleyen Fıkıh'ın iki ana kaynağından ikincisi Sünnettir. Burada Sünnet'ten maksat, Rasûlullah'ın (s.a.) ümmet için örnek teşkil eden davranışlarının bütünüdür. Ancak bunları bize ileten ifadeler çoğu kere ashâba ve diğer râvilere ait bulunduğu (hadîsi Rasûlullah'ın sözleri ile değil, mânayı ve meali esas alarak naklettikleri) ve hadîslerin çoğunun ilk nesillerde tek râvi tarafından nakledildiği (haber-i vâhid olduğu) için Sünnet -Kur'ân-ı Kerîm'e nisbetle- ikinci kaynak olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber hadîs âlimlerinin ortaya koydukları ince ve sağlam güvenilirlik ölçülerine uygun bulunan hadislerin, ister haber-i vâhid olsun, ister meşhur veya mütevatir olsun, bilgi ve hüküm kaynağı olacağı konusunda sünnî mezheblerin ittifakı vardır. Özellikle Fıkıh'ta kesin bilgi yerine zan ve kanâat yeterli bulunduğu için, Rasûlullah'a aidiyyeti ve ifadesi konularında haklı bir şüphe bulunmayan, bu iki bakımdan kişiye kanâat ve itminan veren hadislerin delil (hüküm kaynağı) olarak kullanılması tabîîdir. Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadîslerin ve dolayısıyle Sünnet'in kaynak olmasına karşı eski ve yeni muhalifler tarafından ileri sürülen deliller ve bunlar arasında bulunan: "Hadislerin Kur'ân-ı Kerîm ile karşılaştırılması ve ona uyanların kullanılması, uymayanların atılması" mânasını ifade eden hadîs, Fıkıh usûlü ve Hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış, sahih hadislerin Ku'ran'a arzedilerek uymayanların atılmasını caiz görmeyenler bu rivayeti, ilmî tenkit ve tahliller ile çürütmüşlerdir. Hadisi sahih kabul edenler ise, "uymayan" kavramına açıklık getirerek meseleyi klasik usulde bilinen metin tenkidine irca etmişlerdir.
Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur'ân-ı Kerîm'in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan- hükümler koymaktadır. "Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur'ân'ı) indirdik." (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah'ın ve dolayısıyle Sünnet'in birinci rolüne; "Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun." (Haşr: 59/7), "Gerçekten Rasûlullah'ta sizin için güzel bir örneklik vardır." (Ahzâb: 33/21), "De ki, Allah'a ve Rasûlüne itâat edin..." (Âlü-İmrân: 3/32), "...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar..." meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet'in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet'in "açıklama" fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, evli kişilerin zinalarının cezası, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de "boşlukları doldurma" fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim'in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır.(1)

b) Sünnette nesih:
İslâm'ın bünyesinde bulunan kolaylık prensibinin gereklerinden biri de nesihtir (sonra gelen bir hadisin, daha önce gelen bir hadisi (hükmünü, getirdiği kuralı) kısmen veya tamamen yürürlükten kaldırmasıdır); bu sayede ilk Müslümanlar, önemli ve köklü bir kültür değişmini, ârızasız olarak gerçekleştirme imkânı bulmuşlardır. Bu cümleden olarak Kur'ân-ı Kerîm âyetleri arasında olduğu gibi hadîsler arasında, hattâ hadîsler ile âyetler arasında nesih tartışılmış olmakla beraber bazı hadîslerin birbirini neshetmiş olması vâkıası genellikle kabul edilmiş ve bu konuda müstakil eserler kaleme alınmıştır.(2) Sünnet'te nesih olayı da Rasûlullah devri özelliklerinden biri olup, daha sonraki devirlerde Sünnet'in neshi mümkün değildir.

c) Sünnetin yazılması ve toplanması:
Fıkh'ın kaynakları bakımından ilk tedvîni Kur'ân-ı Kerîm'in yazılıp Mushaf haline getirilmesidir, ikinci tedvîni ise Sünnet'in yazılıp ayrı kitaplarda ve farklı tertipler içinde derlenmesidir. Bu son iş yani çeşitli tertipler içinde Sünnet'in kitaplara geçirilmesi, kitaplaştırılması (tasnif) hicrî ikinci asırda gerçekleşmiş olmakla beraber tertipsiz olarak yazılması ve büyük küçük mecmûalarda ve sayfalarda muhâfazası (tedvîn) Rasûlullah (s.a.)'in zamanına kadar uzanmaktadır. Gerçi Rasûlullah (s.a) başlangıçta, Kur'ân âyetleri ile karıştırılmasın diye hadîslerin yazılmasını yasaklamıştır. Ancak yine başlangıçta güvendiği kimselerin yazmalarına izin verdiği gibi, karıştırılma ihtimali ortadan kalktıktan sonra yasağını geri almış ve genel olarak yazmaya izin vermiştir(3). Buhârî'nin Sahîh'i ve Müslim'in Sahîh'inin İlim bölümleri ile benzeri kaynaklarda, Hz. Peygamber'in hayatının sonlarına doğru yazma izni verdiğini gösteren açık ve güçlü ifadeler mevcuttur. Süleyman Nedvî, Prof. M. Hamîdullah, Prof. Fuad Sezgin gibi âlimlerin araştırmaları, hadîsin çok erken bir zamanda yazılmaya başladığını ve Buhârî, Muvatta gibi önemli hadîs kaynaklarının sözlü rivayetler yanında yazılı rivayetlere de dayandığını ortaya koymuştur.
Şüphesiz hadîslerin konularına göre kitaplara geçirilmesi daha sonraki zamanlarda yapılmıştır ve bu yapılırken daha önce yazılmış bulunan Fıkıh kitaplarının tertibinden istifade edilmiş, yahut bunların tesiri altında kalınmıştır. Ancak böyle bir tertiple olmasa bile hadîslerin, Hz. Peygamber zamanından itibaren hâfızlar yanında, yazılarak da muhâfaza edilmesi ve müctehidlerin fıkıh hükümlerini çıkarırken bu hadîslerden istifade etmeleri vâkıası Fıkh'ın oluşması ve tedvîni bakımından büyük önem taşımaktadır.

d) Kitab ve Sünnet'in Fıkıh hükümlerini ifade şekli:
İlmî eserler ve bu arada Fıkıh kitapları belli bir metod ve üslûb ile yazılır; ifade şekli tekdüzedir, aynı hüküm ve fikirler belli cümle şekilleri ve terimler ile anlatılır. Kitâb ve Sünnet ise insan eseri değil, Allah'ın vahyi mahsûlüdür. Bu iki kaynakta insanlara gerekli bulunan bilgiler en güzel ve tesirli ifade şekilleri ile verilmiş, üslûb usanmadan tekrar tekrar okunacak şekilde ayarlanmış, hem konular, hem de ifade şekli bakımından çeşitliliğe yer verilmiştir. Bu sebeple mezkur kaynakların ve özellikle tertibi de ilâhî olan Kur'ân-ı Kerîm'in belli bir bölümünde, Fıkıh hükümleri, "şu haramdır, şu helaldir, şu akit şöyle yapılır, şartları şunlardır..." şeklinde verilmemiştir; bilgi ve hükümler yeri geldikçe değişik kelime ve cümlelerle ifade edilmiş ve çeşitli sûrelere serpiştirilmiştir. Bu cümleden olarak: Helâller ve haramlar, "şu helaldir, size haram kılındı size helâl kılındı" şeklinde; farz kılınan hususlar "farz kıldık, Allah size farz kıldı, Allah hükmetti (kazâ), üzerinize şöyle yazıldı..." tarzında ifade edilmiştir.
Kimisi kesin, kimisi teşvik mahiyetinde olmak üzere istenen şeyler "Allah emretti, emreder, Allah şundan hoşnut ve razı olur, şöyle yapmanızda sakınca, günah ve kınama yoktur (bu üslûb daha ziyade serbest bırakılan davranışlar ve şeyler için kullanılır), şu işte, bu davranışta iyilik vardır, hayır vardır... şeklinde ifade edildiği gibi "şöyle yapın, şunu yapın" şeklinde açık emir kipi de kullanılmıştır.
Kesin veya teşvik mahiyetinde yasaklanan, yapılması istenmeyen hususlar da yukarıda geçenlerin tersi olan ifadelerle anlatılmıştır: "Allah şunu yapmanızı sevmez, şundan hoşnut kalmaz, razı olmaz, şu iyilik değildir, şunda hayır yoktur, şunda günah ve vebal vardır, şunu yapana Allah lânet eder, şu pistir, şeytan işidir, şunu yapmanın cezası cehennemdir, şunu yapmayın, şundan uzak durun..."
Bu ifadeler yanında Hz. Peygamber'in fiilleri, özellikle bir iş ve davranışı devamlı yapması yine hüküm kaynağı olarak değerlendirilmiştir.
Gerek ashâb ve gerekse daha sonra gelen müctehidler Kitâb ve Sünnet üslûbuna alışmış, maksadını anlamış, karîneleri de değerlendirerek gerektiğinde Fıkıh hükümlerini çıkarmış ve uygulamışlardır. Bu arada gerekçesi, dayanağı (illeti) zikredilen hükümlere kıyas yaparak da meselelere çözüm getirmişlerdir. Bununla beraber müctehidler Kitâb ve Sünnet'in açık ve kesin ifadelerine dayanmayan, ictihad ve yorum ile elde edilen bilgileri ve hükümleri için kesin ifadeler kullanmamış, "şu haram, bu helal, şu farz" dememiş, aksine "şunda sakınca yoktur, bu bana hoş gelmiyor, şu geçmişlerin fiillerine uymuyor, bu bana daha sevimli geliyor" gibi ifadeler kullanmayı tercih etmişlerdir.
Buhârî’nin Sahih’ini İngilizceye çeviren mühtedi M.Esed’in, hadisler ve sünnet konusundaki şu sözleri, sünnete yan bakan yerli Müslümanlar için bir ibret levhasıdır (İz Yayınevi’nce yayımlanan "Yolların Ayrılış Noktasında İslam" isimli kitaptan):
Muhaddislerin görüşü şudur: "Sahîh hadîs aynı mânada, çeşitli ve müstakil senedlerle (rivâyet yollarıyla) nakledilendir." Bununla beraber hadîslerin, gerek derece ve gerekse sıhhat bakımlarından Kur'ân-ı Kerîm derecesinde olduğu, hiçbir Müslümanın aklından geçmez. Hadîslerin incelenmediği ve tenkid edilmediği hiçbir devir geçmemiştir. Bazı Avrupalı tenkidçilerin üstünkörü ileri sürdükleri gibi hiçbir yalan hadîs muhaddislere gizli kalmamıştır. Biz, iddiânın tam zıddına kaniyiz. Sahîh hadisleri uydurma olanlarından ayırmaya ihtiyaç duyulduğu anda, hadîs ilmi başlamıştır. İmam Buhârî ve İmam Müslim'in sâhihleri bu ayıklamanın direkt sonuç ve meyvesinden başka bir şey değildir.
Şu halde, uydurma hadîslerin var olması, bütün hâlinde hadis sisteminin zayıf olduğunu göstermez. Nitekim, Binbir Gece Masalları'ndan dolayı, bu masalların ilgili bulunduğu asrın tarih haberlerine dâir rivâyetlerin sıhhat veya za'fına istidlâl ve hükmetmek beklenemez. Bugüne kadar hiçbir tenkitçi, kaidelere dayanan düzenli bir metod ve delille, hadisçilerin kaidelerine göre sahîh olan hadislerin sahîh olmadığını isbat edememiştir. Sahîh hadisleri toptan veya kısmen kabul etmemek -daha önce de söylendiği gibi- bugüne kadar sadece hissî bir hükümden ibaret olmuştur; hissî (sübjektif) duygulardan uzak, sırf ilmî bir etüd ve incelemeden mahrum olan bir hüküm... Muâsır Müslümanlardan çoğunu, şu "hadîslere karşı olma durumuna" sevkeden sebebi, kaynağına kadar takip etmek mümkündür: Bu sebep, Resûlullah (s.a.)'in sünnetinde parıldayan gerçek İslâm ruhu ile gerileyen asrî düşünüş ve yaşayış yolumuzu, bir düzen içinde birleştirmenin imkânsızlığıdır. Hadîsi kıymetten düşürmek isteyen tenkitçiler, kendilerine ve çevrelerine ait kusurları meşrû göstermek için sünnete uymanın kaçınılmaz bir esas olduğunu inkâra yelteniyorlar. Çünkü onlar bunu yapınca, Kur'ân-ı Kerîm'in öğrettiği esasları -her biri kendi meyline ve şahsî düşünüşüne göre- istediği gibi tevil etmek ve anlamak imkânını elde edecektir. Fakat İslâmın, ahlâkî ve amelî, ferdî ve sosyal bir nizam olarak sahip bulunduğu mümtaz durum, o yolu çıkmaz kılmaktadır. İslâm âleminde, Batı medeniyetinin tesirinin arttığı şu günlerde, bu mesele (sünnete uymak) karşısında, aydın adını verdiğimiz kimselerin aldıkları garip durumun yeni bir sebebi daha vardır; bu da onların şu sözlerinde ifadesini bulur: "Aynı zamanda, hem sünnete uymamız hem de Batı'nın hayat yoluna/tarzına ayak uydurmamız mümkün değildir."
Ayrıca bugünün Müslüman nesli, sırf yabancı olduğu, parlak ve maddî bakımdan kuvvetli bulunduğu için Batı’ya ait olan herşeyi büyütmeye ve yabancı her medeniyete tapınmaya hazır bulunmaktadır. İşte bu yabancıya ve Batı’ya özenme, Resûlullah (s.a.)'ın hadislerinin ve onlara bağlı olan sünnet nizamının kabul görmemesinin en kuvvetli sebebi olmaktadır.
Sünnet, Batı medeniyetinin dayandığı fikrî temellere açıktan açığa karşıdır. İkincisinin (Batı medeniyyetinin) câzibesine kapılanlar, bu müşkül durumdan kurtulmak için -mevsûk olmayan hadislere dayanması sebebiyle- Müslümanlara sünnete uymanın gerekli olmadığını söylemekten başka bir çare bulamıyorlar.
İşte bu vecîz (!) muhâkemeden sonra Kur'ân-ı Kerîm esaslarının, Garb medeniyetinin rûhuna uyacak şekilde tahrif edilmesi daha kolay bir hale gelmektedir.

Buraya kadar verdiğimiz genel bilgilerden sonra şimdi tarafların tartışmalarına katılacak ve madde madde sorularına cevap vereceğiz (siyah olanlar soru sahiplerine aittir).
"Bir arkadaşım bana birçok alimin hadisler noktasında eksik olduğunu söyledi."
-Bazı alimlerin hadis ilminde zayıf olması ondan yararlanmaya engel değildir, ayrıca hadis ilminde de zayıf olmayan yeterince alimimiz olmuştur, hala da vardır.

"Bu arkadaşıma göre Kur’an-ı Kerim hadislerle açıklanmalıdır ama hadislerle açıklama yapan pek de müfessir yoktur."
-"Hadislerle açıklama yapmayan bir müfessir yoktur" dense daha doğru olur. Bazı tefsirciler ise ya tamamen hadislere ve rivayetlere dayalı tefsirler yazmışlardır, yahut da bol miktarda hadis kullanarak tefsir yapmışlardır.

"Ben kendisine hadislerin kimisi şüphelidir, kimisi de yanlıştır dedim, hatta İbrahim (as) ile ilgili sahih bir hadisin -"Üç yerde İbrahim yalan söylemiştir."- Kur’an-ı Kerim’in mantığına ters düştüğünü Tefhimul Kur’an’dan aktararak söyledim. Bu yüzden hadislerin tamamına (bütün hadis kitaplarına ya da bütün hadislere) güvenemeyeceğimizi belirttim. Kendisi bu hadisin sahih olduğunu, Mevdudi’nin ise hata yaptığını, bunun sadece Mevdudi’yi bağladığını söyledi."
-Yalan kötüdür, ama bir kimsenin malına, canına, namusuna haksız olarak zarar vermek daha kötüdür; daha kötü olanı önlemek için gerekirse yalan söylenir; bunda ahlaka aykırılık yoktur.
"Hadislerin kimi şüpheli, kimi yanlıştır" ifadesi ilmî bir ifade değil. "Hadis yanlıştır" ne demek? Peygamberimizin dini açıklayan söz ve davranışlarını bize taşıyan ve sahih olan bir hadis için bir ifade kullanılamaz ve böyle böyle (şüpheli ve yanlış olmayan) yüzlerce hadis vardır.
"Kimi şüpheli" ifadesinden de "Hadisin rivayet yolunda bazı arızalar var" veya "Böyle bir sözü Peygamberimiz söylemez" denecek kadar hadis metninde bozukluk var" manası kast ediliyorsa böyle rivayetler vardır, fakat onları kullanan veya sahih olmadığı sonucuna vardığı için kullanmayan alimlerin şüphesi yoktur; onlar önce hadisi inceler, sıhhati konusunda bir sonuca varır, ondan sonra kullanırlar veya "Bu hadis değildir" diyerek bir tarafa koyarlar.

"Kimi hadislerin uydurma (İsraliyat) olduğunu anlatarak birçok tutarsız ve birbiriyle çelişen hadis gösterdim."
-Hadis alimleri "hadis diye uydurulmuş" sözleri ve bunlar arasında bulunan İsrail metinlerinden ve kültüründen aktarılmış ifadeleri tespit etmiş ve kitaplarda toplamışlardır; bunlar bilinmektedir, piyasada sahte para var diye sağlam paralar hakkında şüpheye düşülmez ve bunlar tedavülden kaldırılmaz.

"Ona sizin İslam Hukuk Tarihi adlı kitabınızdan mezhep imamlarının hadislerle ilgili görüşlerini gösterdim. Bana, onların hataları da beni bağlamaz dedi."
-Mezhep imamları birinci sınıf alimler, milyonlarca müslümanın tarih boyunca fetva ve ictihadlarıyla amel ettikleri büyük müctehidlerdir. "Onlar yanlış yaptı, beni bağlamaz" diyebilmek için en az onlar derecesinde ilim sahibi olmak gerekir. Çok kere cesaret cehaletten gelir.

Şimdi sorulara gelelim:
1- Bütün hadisler toplanmış mıdır, toplanmışsa sayısı kaç?
Cevap:
Peygamberimizin bütün söylediklerinin ve yaptıklarının bize nakledildiğini söylemek isabetli olmaz. Dinimizi anlamak ve yaşamak için gerekli olanların nakledildiği de şüphesizdir. Uydurma rivayete yer vermemeye çalışan bir hadisçinin kitabında (Kenzü’l-ummâl) topladığı rivayet sayısı (46624) tür. Bu kitap rivayet sayısı bakımından en zengin olanıdır (veya olanlardan biri) diyebiliriz.

2- Bütün hadisler korunmuş mudur?
Cevap:
Dinimizi anlamak ve yaşamak için ihtiyacımız olan miktardaki hadisler korunmuştur.

3- Dinin kemale ermesi hadislerin korunmasıyla alakalı mıdır?
Cevap:
Dini Kur’an, Sünnet ve ictihad kaynaklarının bütünü tamamlamıştır ve bunların da tamamı vahye dayanmakta; akıl ve ilim vahyi yorumlamada devreye girmektedir; yani akıl bağımsız olarak din kuralı koyamaz, vahyi yorumlayarak din kuralına ulaşır.

4- Sahih-i Buhari ve diğer hadis kitaplarında bulunan şüpheli ve birbiriyle çelişen birkaç hadis gösterir misiniz?
Cevap:
Buhârî’nin, sahih hadislerin önemli bir kısmını toplamak için telif ettiği kitabında merfu hadis sayısı 6397 dir. Bunların tekrarlananları çıkarılınca sayı 2513 e düşmektedir. Onun rivayet ettiği hadislerden 110 kadarı hadis ilmi ve tekniği bakımından tenkit edilmiş, İbn Hacer (Buhârî’nin kitabını şerhedenlerden biridir) gibi alimler bunları teker teker ele almış, incelemiş ve ortada, Buhârî’den şüphe edecek bir durumun bulunmadığı sonucuna varmışlardır.

5- İslam Hukuk Tarihi kitabınızda naklettiğiniz bir hadisin kaynağında yer almadığını söylediler. "Alimlerin ihtilafı bu ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler." 197.sayfa dipnot numarası 101.
Cevap:
Ben böyle bir hadis nakletmedim, verilen sayfadaki ifade İmam Malik’e aittir ve kaynağı da gösterilmiştir.


Dipnotlar:
1. İbn Kayyim, İ'lâmu'l-muvakki'în, C. II, s. 257.
2. Bu konuda yapılmış önemli bir çalışma Ali Osman Koçkuzu'nun doktorasıdır; Hadîste Nâsîh-Mensûh Meselesi, İstanbul, 1985, tartışmalar için 145-165. sayfalar, örnekler için 175-340. sayfalar.
3. Hadîsin yazılmasını yasaklayan hadîs ile buna izin veren hadîsleri uzlaştırmak için birçok görüş ileri sürülmüştür: Yasaklanan yazılıp Kur'ân sayfaları ile beraber Hz. Peygamber'in evinde bırakılmasıdır, yasaklanan Kur'ân ile aynı sayfaya yazılmasıdır, yasaklama ezber işine sekte vermesin diye bazı şahıslara mahsustur gibi yorumlar bunlar arasındadır. Ancak uzmanların tercihine göre doğrusu, karışma tehlikesinin bulunduğu zaman genel olarak yasaklanmış, bu tehlike ortadan kalkınca da izin verilmiş olmasından ibarettir. İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi'l-hadîs, A. Şâkir neşri, Mısır, 1951, s. 132 vd.

PROF. Hayrettin KARAMAN
Logged
Ocak 25, 2010, 06:10:17 ÖS
Üye Bilgileri
Leyl
Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 56
Nerden:

Offline
« Yanıtla #2 :»



Fıkıh kaynağı olarak Sünnet bir yandan Kur'ân-ı Kerîm'in açıklanmaya (beyâna) muhtaç bulunan âyetlerini açıklarken diğer yandan boşlukları doldurmakta; yani müstakil olarak -Kur'ân-ı Kerîm'de bulunmayan- hükümler koymaktadır. "Onlara indirileni halka açıklaman için sana sözü (Kur'ân'ı) indirdik." (Nahl: 16/44) meâlindeki âyet Rasûlullah'ın ve dolayısıyle Sünnet'in birinci rolüne; "Rasûl size neyi getirirse onu alın, kabul edin, size neyi yasaklarsa ondan da uzak durun." (Haşr: 59/7), "Gerçekten Rasûlullah'ta sizin için güzel bir örneklik vardır." (Ahzâb: 33/21), "De ki, Allah'a ve Rasûlüne itâat edin..." (Âl-i İmrân: 3/32), "...Rasûl onlara güzel şeyleri helal kılar, pis ve çirkin şeyleri de haram kılar..." meâlindeki âyetler ile bunları teyit eden hadîsler de Sünnet'in ikinci rolüne mesnet teşkil etmektedir. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'de genel çizgileriyle anlatılan iman ve İslâm konularının, namaz, oruç, hac, zekât gibi temel ibâdetlerin ve benzeri hükümlerin geniş açıklamaları, Sünnet'in "açıklama" fonksiyonunun; fıtır sadakası, vitir namazı, evli kişilerin zinalarının cezası, bir kadının üzerine hala ve teyzesini almanın haram olşu, ehlî eşek etinin haram olması, ramazan orucunu kasten ve mazeretsiz bozan kimsenin yerine getireceği keffâret vb. yüzlerce hüküm de "boşlukları doldurma" fonksiyonunun örnekleridir. Sünnet kaynağının Fıkıh açısından önemini göstermesi bakımından İbn Kayyim'in verdiği rakkam da ilgi çekicidir; buna göre Sünnet kaynağında, Fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadîslerin sayısı beşyüz civarındadır; esas ile ilgili bulunan bu hadîsleri açıklayan, tafsîlât veren, kayıt ve şartları bildiren hadîslerin sayısı ise dört bine ulaşmaktadır.(1)

PROF. Hayrettin KARAMAN

Esselamu aleyküm

Alıntı yaptığım bölüm en başta olmak üzere ciddi ve önemli bir konu.Güncelliğinin korunması gerektiğini düşünüyorum.İnşaallah devamıda vardır !

Bu arada İbn-i Kayyım'ın bir başka eseri ''Zadü'l  Mead -Rasulüllah (s.a.v) 'ın Yaşadığı islam '' adlı kitaptan yukarıdaki konu bağlamında çok faydalandım ,tavsiye ederim.Ravi ve rivayetlerin güvenilirliği,sakatlığı ,itibar edilip edilmemesi gerektiğine kadar her türlü ayrıntıyı Allah Rasulü'nün (s.a.v) hayatı ile birlikte öğrenebileceğiniz , siyer ve hadis çalışmalarının bir arada olduğu 3 cilt halinde bir kitap serisi.

Rabbim razı olsun güzel ve faydalı bir çalışmaydı.

Selam ve dua ile.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006, Simple Machines LLC XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.365 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu