Ö L Ü M

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > Ö L Ü M
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > Ö L Ü M
Sayfa: [1] 2   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Ö L Ü M  (Okunma Sayısı 24542 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« : 25 Aralık 2009, 01:00:03 ÖS 13 »

SELİM  GÜNDÜZALP


Başkasının ölümüne inanmak belki kolay ama kendi ölümüne inanmak zordur.
Günü geldiğinde hepimiz ölümü tadacağız. Kendi ölümünü görmeyen kalmayacak. Herkesin hayatı, ölümünün şahidi olacak, dönüp de kimseye anlatamayacak. O müthiş sırrı beraberimizde götüreceğiz.
***
Bu anlatacağım, kendi ölümüm. O kadar anî, o kadar çabuk olacak her şey.
Üzerimde beyaz bir örtü, odanın ortasında boylu buyunca uzanmış yatıyorum. Yüzüm kıbleye dönük. Çenemi bağlamışlar, ruhumun penceresi olan gözlerim kapalı. Kulaklarım, bir tek onlar açık; her şeyi duyuyorum. Seslerinden tanıyorum gelip gideni. Bahçemizin bir yerinde kazanda su kaynıyor. Birazdan yıkayacaklar. Modası hiç geçmeyen o beyaz kefene saracaklar. Ne olur ne olmaz, bir tatil gününe rast gelir de, esnafı sıkıntıya sokmamak için eskiler tedariklidir hep. Kefeni, pamuğu, havlusu bir yerde hazırdır hep. Biraz hüzün, biraz da telâş var. İlk vakte yetiştirmek gayretindeler. Az sonra salâ da verilecek. Salânın ardından, yıllar yılı her vefat eden için duyduğumuz ve ezberlediğimiz o cümlelerin arasında, şimdi kendi adım ve soyadım geçecek. Son cümle ise şöyle bitecek: “Dost ve sevenlerine duyurulur, Mevlâ rahmet eyleye…” İşte olup olacağımız, böyle bir cenaze...
Kavisli bir sokaktan geçip tabutumu mahalle camiimizin musallasına getirip koydular. Bir kenara çekildiler. Tâziyeleri kabul eden yakınlarımın dışında pek kimse yok ortalıklarda. Zaten devir de değişti ya… Bırakın mahalleyi, sokakta bile birbirini tanıyan kaç kişi kaldı?
Bir gece yarısı öylece uzanıp kalmıştım o musallada. Hafiften de üşümüştüm. Şimdi tabutum konmuş buraya.
Kimler geldi, kimler geçti bu caminin musallasından. O tabutun içinde kimler yattı, kimler taşındı... Amcam, babam, babaannem… En yakınlarım… Hâlâ aynı tabut, çok hizmetler gördü. Şimdi sıra bana geldi.
Dikkatimi çekerdi hep; cenazelerde dolu tabutu taşıyan bulunur da boş tabuta el atan pek azdır. Sıra kendilerine gelecek diye mi acaba? Ondan mı hevesli değildir kimse?
Korkunun, kaygının ecele faydası yok. Sırası gelen binip gidiyor tahta ata. Tabutun içinde yatanı kim bilir; derdini, çilesini, hissettiklerini kim bilir?... Ruh, kim bilir hangi âlemden ve nasıl bir yerden, izin verildiyse eğer, her şeyi seyrediyor olabilir. Ruh rüyada bile gözsüz görmüyor mu? Ölse de insan, endişesi, merakı bitmez. Cenaze namazına kimler gelir, hangi hocaefendi kıldırır, kimler helâllik verir, kimler vermez, tabutu ilk önce kim omuzuna alır, musalladan kimler kaldırır, kabristana kimler uğurlar caminin avlusundan, geride kimler kalır… Kendi ölümünü merak etmez mi insan?
Son gününde insanın hakikî dostlarının ve iman sahiplerinin şahitliğine ihtiyacı var. Mevlâ bu şahitlik hürmetine, kim bilir, ne günahları affeder, kim bilir, ne hayır kapıları açılır… Hepsi O’nun elinde.
Yaşarken duymuştum anlatılanları. Biliyorduk ölümün gerçeklerin gerçeği olduğunu. Sıranın bir gün bize de geleceğini biliyorduk. Ama yine de kaygısız yaşıyorduk.
Anacığım her defasında: “Evlâdım, bu dünyada herkesin bir günü var; o gün, bir gelecek” derdi. Geldi… Demek o gün, bugünmüş.
Biliyorduk, ardarda ölümler görüp yaşıyorduk. Nice cenaze namazlarına katıldık. Bir gün sıranın bize de geleceğini ayan beyan biliyorduk. Kıştan sonra bahar, geceden sonra sabahın gelmesi kat’iyetinde biliyorduk. Ama nedense ve ne hikmetse kendi ölümümüzü bir türlü yakın plana alamıyorduk. İnanıyorduk ama inandığımız gibi yaşayamıyorduk. Gelecek günlerde bir şeyler olacak da, sanki bu hoşlanmadığımız hayatın seyrini o şeyler değiştirecek diye bekliyorduk. Hâlbuki biz kendimizi değiştirmek istemedikçe, ne değişecek? Oysa küçücük bir kıpırdanış, iyi niyetli bir ileri doğru atılış olsaydı içimizde, Rabbim geceyi gündüz, tepeyi dümdüz ederdi bizim için...
Anlamak zordur hayatı, hele de ölümü. Başkasının ölümüne inanmak belki kolaydır ama kendi ölümümüze inanmak zordur. Şu gezen, tozan, gülen, konuşan insan, nasıl olur da ölürdü? Gül gibi solar, dökülürdü? Anlamak zor. Gönülden inanmak ve mutmaîn olmak için binlerce sebep var, milyonlarca hikmet var. Her şey onu anlatıyor, her yol oraya çıkıyor. Bütün bu delilleri görmezden gelmek, Allah’ın sonsuz rahmet ve hikmetine karşı ne kadar büyük haksızlık ve saygısızlıktır… O, bu değil, Allah istediği için ölüyoruz. Dünyaya getiren O olduğu için gidiyoruz. Öyleyse getirişinde bin hikmet var ise, götürüşünde de yüz bin hikmet olsa gerektir. Onu bilmek, onu öğrenmek, görevidir insanın.
Geçen günlerle giden, ömrümüzdü. Ölümü göre göre, bile bile yaşıyorduk. Geriye dönüşü yoktu bu yolculuğun. Hepimiz hayat yolunda birer yolcuyduk. Ben de bir yolcuydum. Yolculuğumun dünya safhası bitti. Yaşadım, gördüm, öldüm, bitti... Şimdi o zor eşikteyim, hesap âlemine göçmekteyim. Benim de sayısız emellerim, gerçekleşmesini istediğim ideallerim vardı bu dünyada yaşarken. Şimdi yanımda götürebildiğim, ne bir eşya var, ne bir kitap… Sadece bu dünyadan kazandıklarım, ya da kaybettiklerim beraberimde. Hatalarım, günahlarım, pişmanlıklarım, isteyip de yapamadıklarım, niyet ettiklerim; onlar yanımda.
Bir ömür didinip çalıştığım işler… Hepsi geride, dünyada kaldı. Büyüklerden duyardım; “Dünya malı dünyada kalır, sen ahiret malına müşteri ol” derlerdi. Haklıymışlar, şimdi hepsi geride kaldı. Dünyanın malı ve işleri burada geçmiyor. Ne yapılmışsa Allah rızası için ve O’nun adına, sadece onlar geçerli burada. Onların da ne olduğunu ve ne kadarının Allah katında kabul bulduğunu bilmiyorum. Ama gelin, görün ki; her şey yarım, her şey yüzüstü. Cenazem gibi, her şey yüzüstü…
Ne kadar yanılmışım… Bir gün olup, işleri bitirip de öyle gideceğimi zannederdim bu dünyadan. İşini bitirip de giden bir kişi var mı acaba? Mezarlar, işini bitiremeden giden insanlarla dolu. Bakmayın siz mezarların dıştan sakin görünüşüne. “Dışı sükûn ile zâhir, derûnu mahşerdir.” diyor şâir. İçini; bir giren, bir de Allah bilir. Kabir müthiş ve esrarengiz bir âlem. Dünya ile ahiret arasında tampon bölge. Ne dünyaya benziyor, ne ahirete. Geçiş yeri, berzah ülkesi. Kabrin karanlığını aydınlatacak tek nur, tek ışık bu dünyadan götürdüğümüz sâlih amellerimiz ve imanımız. Hz Âdem’den (as) bugüne kadar, milyarlarca ruhun ahiret yurduna geçmek için beklediği bir yer berzah âlemi. Allah dostlarının buluşma ve kavuşma yeri orası. Aralarına alacaklar mı, bana da bir yer açacaklar mı acaba? Bilmiyorum. Sadece ümit ediyorum. Kuru ümitle de yol alınmaz ya…
Ölümümün bu kadar yakın olduğunu bilseydim, ömür sermayemi böyle kolay tüketir miydim? Saniyelerin bile nabzını tutardım. Bir imkânım olsaydı eğer, tekrar, yeni baştan yaşamak için bu hayatı, neler vermezdim… Ama ne çare ki koca bir ömür defteri kapandı, geçti…
Zihnimi, fikrimi toparlamaya çalışıyorum. Kimim, nerdeyim? Konuşmak istiyorum, dilim yok... Görmek istiyorum, gözüm yok… Yürümek istiyorum, ayağım yok. Teneşirde, upuzun bir tabutun içinde bekliyor bedenim. Bedenim ölmüş ama ruhum yaşıyor. Okunan Kur’ân’ları duyuyorum. Olanın bitenin farkındayım ama rüyadaki gibiyim, seslenmeye kalksam, kimse duymayacak sesimi. Bunu gayet iyi biliyorum. Çünkü bir başka âlemdeyim. Bir camın ardından seyrediyorum olan biteni, dışımdaki âlemi. Hani nasıl suçluları sorguya çekerler ya bir odada, bir camın ardından içeridekiler seyreder ya olanı biteni, ben de öyleyim işte…
Dünya ile aramda şeffaf bir perde var. Görüyorum, duyuyorum her şeyi. Ama hiçbir şeye gücüm yok, hiçbir şeye müdahale edemiyorum. Olan biteni sadece seyrediyorum.
Hayatımın hakikî vazifesi neymiş, ne için dünyaya gelmiş ve gönderilmişim, şimdi daha iyi anlıyorum. Ama ne gücüm, ne de kudretim var buradan öteye geçmeye. İzin yok. Bu âlemin kendine mahsus kuralları var, sınırları var.
Evet, zaman zaman bu arzuyu, yani dünyaya gönderiliş gâyemi derinden duyduğum anlar az değildi. Nedense bir türlü olması gerektiği yerde olamadım, yapılması gerekenleri yapamadım. Hayatım pişmanlık oldu, pişmanlık hayatım oldu... Sormazlar mı insana, seni bu dünyada ne aldattı kardeş? Nedir, nedendir dilinde bu pişmanlık diye sormazlar mı? Bari siz anlayın. Kuluz, kusurluyuz işte. Bari siz ibret alın işte… Yaşadım, bitti... Bir ömür, buz gibi eridi, gitti...
Arada bir hastalıklar yoklardı, önemsemezdim hiç, gelir geçer derdim. Meğer ölümün habercileriymiş. Gerçi insan hastalık geldi diye ölmez, belki ölecek diye hastalık gelir. Bunu da biliyordum. Hastalıklar, musîbetler, ‘geliyorum’ diyen ölümün ayak sesleriymiş meğer, bilemedim… Çok şey öğrendik hayatta, çok şey biliyorduk ama bir türlü ölümü bilemedik, ölümü hayatımızın içinde yaşayamadık. Günde en az on - on beş kere ciddî ciddî düşünmek istediysek de aldandık. Bir türlü hayatla ölüm arasında bağı sağlayamadık. “Ey ölüm, geleceksin, biliyoruz” dedik. Amennâ… Doğruydu, kabul ettik. Ama muktezasıyla amel edemedik.
Herkes gibi ben de, ölümün bir gün geleceğini biliyordum. Herkesi olduğu gibi beni de kıskıvrak yakalayacağını biliyordum ama, bilmek başka şey, idrak etmek başka şey. Sırrına eremedim.
Günlerden (…!), aylardan (…!), yıllardan (…!), saatlerden (…!), bir gün ölüm kapımı çalacaktı. Boşluklar dolacaktı. İnandım, ama inandığım gibi yaşayamadım. Ölüm kapımı çaldı. O büyük kapıdan yalnız geldiği gibi yalnız gitmedi, beraber geçtik.
Çok hastalar gördük, başında bekleyenlerin öldüğü ve yatanların kalkıp iyileştiği çok hastalar gördük. Hasta olan değil, vadesi dolan ölürmüş, bildik. Ölüm o kadar yakınmış, hissettik, anladık, bildik. Şimdi bir kenarda yatağım bekleyedursun beni. Neyim varsa geride kalan, dağıtın verin muhtaçlara, eşe dosta. Yaşarken vermek kolay değil. Ölümü gören, ölümü tadan cömertleşiyor demek... Ama ne çare ki geriye dönüp de yapacağım bir iyilik, kendi elimle vereceğim bir sadakam yok. Hepsi yaşarken... Ardından gelecek ışık, kabrini ne kadar aydınlatır ki... Yaşarken hayrını kendi eliyle yapmalı, ışığını önceden oraya göndermeli insan.
Kalabalıklar içinde yaşarken insan, izini kaybettireceğini sanır ölüm meleğine. Ecel erişmez zanneder kendisine. Ölüm meleği, dünyadaki resmî bir görevliyle karıştırılıyor her halde. Düştüm, ibret aldım; kalktım, unuttum. Ben insanım, işte ben buyum. Aldanmışım, yanılmışım… Yanıldığımı şimdi anlıyorum. Her şey yalan, bir tek ölüm gerçekmiş hayatta. Ölümün hayattan ziyade bir istediği varmış meğer. Ölüm; mal, mülk, şan, şöhret, alkış vs. bunları istemiyormuş meğer bizden. Ölüm, bizim hayatımızdan imanı istiyormuş, onu bekliyormuş vermemiz için. Hz Peygamber (asm); “Ölüm büyük şey” demişti. Hatta bir Yahudinin cenazesi geçerken bile ayağa kalkmıştı. Neden? Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın bir celâl tecellisi, ‘Mümît’ isminin bir tecellisiydi.
Hayat hakkında ne kadar çok şey bilirse bilsin insan, ölüm karşısında âcizdir, câhildir. Bilgi burada bir hiç, amel ise her şey. “Lâ ilâhe illallah, Muhammeden Rasûlullah”tan daha kıymetli hiçbir şey yok burada. Kâinat bir yana, bu söz bir yana. Dünya kapısından bu belgeyle, bu vesikayla geçiliyor ebedî hayatın huzur veren mekânlarına. Oysaki ne çok kitaplar okumuş, ne çok yazılar yazmıştım ölüme dair… Geleceği kurcalamıştım bir çilingir edasıyla o küçücük, minicik aklımla. Akıl ki, o yolda cücelerin cücesi. Daha kendini bilmez, bir de kalkmış, kendi dışındakilerin meraklısı olmuş. Ne bilsindi akıl, ne bilebilirdi ki? Kur’ân’ın bildirdiğinin dışında, akıl ne bilebilirdi?!
Şimdi pıtır pıtır yağan yağmurun taneleri ıslatıyor, yıkıyor tabutumun üstünü. Aradan ince ince kefenime sızıyor, ıslanıyorum… Hayret! Sudan, yağmurdan, ıslanmaktan pek hoşlanmazdım ama sesim soluğum çıkmıyor, bedenim kımıldayamıyor. Okunan Kur’ân seslerini duyuyorum, kımıldayamıyorum…
31.10.2009

(devam edecek inşaAllah)
Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #1 : 25 Aralık 2009, 01:07:03 ÖS 13 »

ES SELAMU ALEYKUM

ÖLÜMLE İLGİLİ ZATEN BİRÇOK KONU AÇILMIŞ , SONRADAN AKLIMA GELDİ VE GEÇ FARKETTİM.

HERKESDEN ÇOK ÖZÜR DİLERİM.

CUMANIZ MUBAREK OLSUN

ALLAH (CC)' NA EMANET OLUNUZ.
Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
FECR
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4698


Selam Hidayete Tabi Olana


WWW
« Yanıtla #2 : 25 Aralık 2009, 02:28:43 ÖS 14 »

Aleyküm selam

Aynı yazı olmadıktan sonra "ölüm" ile ilgili yazıları asmanızda sakınca yok.
"Ağız tadını bozan ölümü çok düşünün. Çünkü ölüm çokları azaltır. Azları da iyice ufaltır" ilkesini gözönüne alarak ölümü kendimizden uzak hissetmemek için bu gibi yazılar önemli yazılardır.
(Devamını bekliyoruz)
Logged

Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #3 : 31 Aralık 2009, 06:29:54 ÖS 18 »

SELİM GÜNDÜZALP (GEÇEN haftadan devam)

Başkasının ölümüne inanmak belki kolay ama kendi ölümüne inanmak zordur.
Evet, geleceğini biliyordum ama ne zaman geleceğini bilmiyordum!
Dostlardan kiminin haberi olmuş, kimi haftalar sonra duyacak belki ölümümü. Belki bir Fatiha ya okuyacak, ya da okuyamayacak. İşleri çok insanların. Unutulup gideceğiz.
Cenaze namazında, kabrin başında bile bulunamıyor artık kırk yılın dostları. Akranlar kabristanda buluşuyor. Herkes ölümü görüyor, ölüm önlerinde duruyor, ama bir gün ben de öleceğim diye nedense hiç düşünülmüyor. Bu kayıtsızlık neden? Ölümü Allah’a göre değil, nefsimize göre kurguladığımızdan mı acaba? Her neyse…
Konuşulanları duyuyorum, dinliyorum. Hayatın fânî olduğunu bilmeyen yok. Biri; “Hepimiz öleceğiz kardeşim; dünyaya kazık dikmeye gelmedik”, diğeri; “Kazık dikmedik ama evler, apartmanlar dikmekten geri kalmadık” diyor. Konuşuyorlar işte her şeyden. Öteden, beriden.

Rahmet ince ince yağıyor, tabutumun aralığından kefenimi ıslatıyor. Şimdi kabirdeyim. Dünya ile ahiret arası bir yerdeyim.
Ölüm korkutuyor insanları. Korkunun ecele faydası oldu mu hiç? Öleceğini bilse de insan, yapacağı ne var ona hazırlanmaktan başka? Dostların konuşmalarını geçtim artık, amellerimle baş başayım.
İtiraf etmeliyim ki, ne hizmetimi, ne de ibadetlerimi lâyıkıyla yapamadım. İdeâllerimi hep erteledim. Oysa bir değil, binler arzularım vardı. Olmadı, olamadı. Yaptıklarım yakışmadı, içime sinmedi yaşadıklarım. Uyandım, geç kaldım. Geri dönüşü yok artık bu yolculuğun. Yine de rahmetine sığınmak vaktidir Rahman’ın, O’ndan ümitvarım.
Ey sevgili Rabbim! Sensin biricik ümidim. Sensin sadece her daim beni terk etmeyenim. Hâlimi görenim. Kelimesiz konuşmalarımı da bilenim… Sadece Sensin…
Ey kalbim! Ey kalbimin güneşi olan Sevgili Peygamberim (asm)! Varlığınla avunurum, şefaatini hatırlarım, sevinirim. Rabbim! Habibin hürmetine, şu kabristanda okunan son duâlar hürmetine, beni günahlarımın ağır yüklerinden kurtar… Âmin…

Şu an benim yerimde kimse olmak istemez sanırım. “Hadi gel, yer değiştirelim” desem, diyebilsem, kimse kabul etmez, bilirim. Herkes kendi hayatını yaşar. Benim de yaşadığım kendi hayatım, kendi kaderim. İnşallah ölümüm dostlara ders olur. Bir çift göz kapanırken, binlerce göz açılır. Kalpleriniz uyanır, gafletten ayılır İnşallah.
Sanki bir camın ardındayım. Hepinizi görüyorum, sesinizi duyuyorum ama sesimi duyuramıyorum. Ruhum özel bir yerden seyrediyor bu manzarayı. Kendi ölümümü bile.
Küçük işler bir yana, dünyanın kendisi bile değmiyor aldanmaya, üzerinde itişip kakışmaya. Değmiyor Allah’ın emrinden uzak yaşamaya, hiçbir şey değmiyor. Farkında değiliz. Kayıp gidiyor yıllar elimizin altından, bir kum saatinden dökülür gibi akıp gidiyor. Nefse ve şeytana bu fırsatı vermeyelim. Son dönemece girmeden evvel uyanalım. Geçenlerde bir kardeşimizin annesi, vefatına yakın günlerde “Bu kadar çabuk muydu, bu kadar ölüm yakın mıydı?” demişti. Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyor insan.

Bir gün onun ve benim yaşadıklarımı siz de yaşayacaksınız. Bakmayın her şeyinizin yerinde oluşuna. Aldanmayın. Ölüm iki kaşın arasındadır. Uzakta değil, yakındadır. “Her insan ölebilecek yaştadır.” Kalbinizin ve tansiyonunuzun sağlam, kolesterolünüzün de düşük oluşuna aldanmayın, turp gibi duruşunuza bakmayın! Hele hele ailenizdeki yetmişe, seksene merdiven dayamışlara bakıp, siz de o yaşa ulaşacağınızı sanmayın. Ölüm var, aldanmayın. Herkesin hayatı özeldir; herkesin eceli kendine göredir.
Nasıl yaşarsak öyle öleceğiz; nasıl ölürsek öyle dirileceğiz. İnsan bunu bilir; bilir ama nefis ve şeytan bırakmaz peşini. Bırakmaz, çeker de çeker kendi safına. Allah’ın lütfu, keremi yetişmeseydi imdada, ne oyunlar oynayacaktı bize de, ne oyunlar, kim bilir?.. Bereketi, lütfu ve inayetiyle Rabbimizin, imanı tattık, Kur’ân’ı tanıdık, Hz. Peygamber’i (asm) elçi ve resul bildik. Her ne getirmişse Rabbimizden, kabul ettik, “âmennâ” dedik.
Ölümü bilmek başka şey, ölümü yaşamak bambaşka bir şey. Ölüm çok eski bir şey ama başa gelene yeni gözükür.
Aslında ölüm iman sahibi insanlar için ebedî saadet ülkesine bir geçiştir. Geride kalan dünya ise bütün şaşaasına rağmen ahirete nispeten bir zindan hükmündedir. Evet, iman sahipleri için durum aynen böyledir.

Dostlar kabristandan birer birer ayrılmaya başladılar. Birazdan hoca efendi talkın verecek. Defin işlemi de bitti. El ayak çekildi. Yakın bir iki dostun dışında, kimse kalmadı kabrin başında.
Ölümü hep merak edip yaşamıştım. Bugünün son gün olacağını nereden bilebilirdim? Hangi ayın, hangi yılın, hangi haftası, hangi günü ve saatinde öleceğimi hep merak edip durmuştum. Sonunda olanlar oldu…

Yaman çaldı o saat, yaman geldi o melek. Nerden bilebilirdim bugün öleceğimi? Oysa yapacak o kadar çok işim vardı. Bir ömür daha yetmezdi o işlere. O lâzım, bu lâzım derken, akşam oldu, kepenkler indi erken… Şimdi her şeyi geride bırakıp gidiyorum. Bir toplu iğne başı kadar hiçbir şeyi götüremeden. Ne verdimse elimle, o gidiyor benimle. Kabrimin başında bir vefalı dostumun sesi risâle okuyor. Üstadımın bu dersi, hâlime tercüman oluyor:
“Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
‘Gelmesi muhakkak olan herşey yakındır’ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: ‘El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!’
“İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: ‘El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!’
“İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin “yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.”
(Lem’alar, 17. Lem’a, s. 133)
***
Evet, ben de öldüm dostlar, sizler sağ olun, âfiyetle ve imanla kalın. Hayatınıza bir ibret aynası tutup yansıtın içinizdeki güzellikleri. Diyeceğim o ki, ölüme karşı hazırlıklı olun. Günde en az “on” defa ölümü hatırlayın. Hz. Peygamber’in (asm) böyle yapanlara müjdesi var, unutmayın. Hepimiz âciziz, hepimiz eşitiz ölümün karşısında. Ölen ölmüyor, ölümle ebedî bir hayat başlıyor.
Hayret! Ruhum ağlıyor… Yağmurun taneleri gözyaşlarıma karışıyor. Şefaatini bekliyorum Hz. Peygamber’in (asm). Yardımını bekliyorum rahmeti sonsuz olan, Rahman ve Rahim olan Rabbimin.
Öldüm artık... Kabrimin başına gelip bir Fatiha okuyan dostlar, ben çetin bir hesabın içindeyim artık, geriye dönemem. Yaptıklarım benimle beraber geliyor. Hayatımın bundan sonrasını onlar şekillendirecek. Sizlere tavsiyem âcizane: Nurun hakîkatleriyle az da olsa daimî bir meşguliyetle, sabırla ve dikkatle insanların dertlerini kendinize dert edinmeniz; her anı bir fırsat bilmeniz.
Rabbim, ben öldüm işte… Ömrüm bir top yumak önümde. Birazdan harmanı yapılacak. Şunca yıl rahmetini tadan, şefkat ve muhabbetinle beslenen bu ruh, bu kâlp Seni unutmadı hiçbir zaman. Rahmetindir sığınağım, şefkatindir barınağım. Ruhum ne bulduysa Sende buldu. Hayatı veren Sen olduğun gibi, hayatı alıp terhis eden de yine Sen oldun. Her şey Senin emrinle olur, kalpten inandım. Zerreden şemse, yerden göğe, geçmişten geleceğe kadar her bir şeye inandım.
Rabbim, bir Sen bilirsin hâlimizi. Korkuyoruz ölümden, korkuyoruz hesaptan. Rahmetinden ümitvârız, bilirsin, tanırsın ruhumuzu, kalbimizi ve pişmanlığımızı. Ümidimiz ağır basıyor. Bir teselli kapısı açıktır, bir yerden bir meded ulaşır İnşallah. Kalbimle ve ruhumla inanıyorum.

Rabbim! Son yolculuğumuzu hakkımızda hayırlı eyle. En güzel ölümler ve imanlı gidişler nasip eyle. Ruhum, bedenimden geçici de olsa, mahşer günü tekrar buluşmak üzere ayrıldı artık, Birazdan meleklerin sorgusu başlayacak, doğru cevaplar vermek için Rabbim yâr ve yardımcım olsun.
Rahman olan Rabbim! Yardımını esirgeme… Berzahta istirahat etmeyi, kabirde dostlarla görüşmeyi nasip eyle. Hz. Peygamberimiz’e (asm) salât-u selâm olsun… Son sözümüz, son kelâmımız bu dünyadan ahirete geçerken Kelime-i Şahadet olsun: Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasûluhu…
***
Madem bir gün bunlar er ya da geç yaşanacaktır, hayal değil hakikattır, bu fakirin tefekkürü de bu kadardır. Cümleniz hakkınızı helâl ediniz…
***
Sevgili dostum, melek misâl, güzel insan Şaban Döğen Ağabeyimin ruhuna binler Fatihalar ile. Hepimizin başı sağ olsun. Rabbim bu fıtratta yeni kardeşler, yeni kalemler nasip etsin İnşallah.
07.11.2009
E-Posta: sgunduzalp@yeniasya.com.tr

Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #4 : 07 Ocak 2010, 07:06:14 ÖS 19 »

Çizginin Bittiği Yer

HEPİMİZ aynı yöne koşuyoruz. Var gücümüzle. Yanımızda günahlarımız, sevaplarımız.
Çünkü hayat, hep aynı yöne doğru sürdürülen bir koşudur.
Koşu biter; biz biteriz, koşu biter...
• • •
Dünyaya ölmeye gelinir.
Yaşanmaya gelinseydi, koşunun sonu hep yeni yaşamalara çıkardı. Koştukça hayata yaklaşır, bitmeyen ömürleri tekrar tekrar yakalardık.
“Her fâni ölümü tadacaktır...”
Koşuların, hedeflerin, bitirişlerin son soluğunda ölümü tatmak var...
Geldik, gideceğiz... Çare yok. Giderken doğduğumuz günkü gibi saf, temiz ve haramsız olabiliyor muyuz? Kazanç budur. Zor olan, imkânsız görünen budur. Ve inanmak, imkânsızı başarabilme gücü, azmi ve kuvvetidir.
İnanmak, dolu dolu yaşamaktır.
• • •
Aylardan ne, günlerden hangisi, ayın kaçındayız?
Dün kimler göçtü, bugün kaç kişi uğurlandı, yarınlar kimleri çağırmada? Dünler, bugünler ve yarınlar, bizleri hem çağıran, hem uğurlayandır.
Dünler de bitiyor.
Dünler de koşmakta idi bizim gibi... Demek, “dünya zamanı” da ömürlü. Bugün, dünün bittiği çizgi. Bugün ancak yarının sınırına kadar yaşayacak...
Zaman bile sonsuz değil, mekân bile.
Ve insan, zaman ve mekân ile birlikte eskiyor, koşuyor, tükeniyor.
• • •
Zaman, mekân ve insanın benzerlikleri kaderlerinde. Üçü de bitişe hizâlı ve hızlı.
Güneş her sabah bir başka zemine doğuyor; bir gün daha yorulmuş olarak, yorulmuş bularak... Bütün büyümeler sona doğrudur. Kâinat bile büyümekte ve kaderine koşmakta.
Demek ki, yaratılmışların tamamı ölüme yönelik...
Bu ölümde, beraberlikler ve büyüklükler olmalı...
Şair ne kadar haklı.. “Ölüm bunca güzel olmasaydı, Efendimiz ölmezdi...”
• • •
Ölüm bunca güzel olmasaydı, güzeller ölmezdi...
Giden, gitmeyi hak edebilmeli.
Dünyaya yaşamaya gelmek; ölüm varsa, yalandır, yanlıştır...
Çiçekler ölüyor, kuşlar ve ağaçlarla birlikte... Ekinler ölüyor, yamaçlarla, dağlarla beraber... Gün gelecek, ân gelecek, ölüm bile ölecek... Zaman, mekân ve insan ile birlikte.
Ölüm, “ölecekler” tükenince ölecek.
Çünkü, kâinat çapında bir görev sona ermiş olacak.
En son, en başa kardeş olacak.
Sonsuz büyüklükte bir aynaya bakar gibi, en son, en başı; kendini görecek...
• • •
Ölüm “kötü son” değil. Sürpriz netice değil.
Ölüm, koştuğumuz ve ulaştığımız tazeliktir...
Ölümün bir adım ötesi yenilik.
Ölümde konaklamadan ölümsüzlüğe varılmaz.. Ölümde dinleniriz. Ömür boyu süren yorgunluklar orada üstümüzden atılır.
Yaradana ve İki Cihan Efendisi’ne (asm) yorgunluksuz kavuşuruz...
Yepyeni!... ?

Gürbüz Azak
ZAFER DERGİSİ - KASIM 2005

Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #5 : 15 Ocak 2010, 11:07:05 ÖÖ 11 »

Bir Diyar Olsa Gerek

KAFESİN içindeki kuş ne ise, bedenin içinde de ruh öyle. Biz ise beden kafesine takılıp kalmışız. Bir gün bir el açacaksa bu kapıyı, biz de ormanlardaki ağaçlara gideceksek, kuşlar gibi uçacaksak, işte hayat budur. Bizi bekleyen varsa, oraya gitmek gerek, çünkü kalan yok burada.
Bırakın ötelere gideyim. Ruhumuzu seyretmek bir manzarayı seyretmekten daha önemli değil mi? Bu ruhun senin olduğunu görmek bu dünyada mümkün olmayacak mı?
Bir an olsa gerek, kapıda beliren bir melek olsa gerek. Beden dehlizinde kaybolmamıza fırsat tanımayacak bir melek… Bu meleği de sevmek gerek. Üzerine titrediğimiz ruhumuzu, tek sermayemizi bu dünyada bırakmayacak olan şefaatçimiz, yardımcımız olan melek. İzinsiz hiçbir şey yapamayacağına inanmamız gerek… Görmediğimiz, bilmediğimiz ruhumuzu ona emanet etmek gerek… Allah’ım ne olur bu emaneti meleğine verirken, onun eline teslim ederken, aldığımız günkü gibi bir sâfiyeti, temizliği lûtfet.
Binlerce sene yaşasam da bu dünyada, Sana olan sevgiyi, merhameti keşfedemediysem, o günüm ölüdür, o günüm yoktur Rabbim. Kolayın kolayı varken, zorun zoruna tutunmak istemiyorum. Şu anda, sevginle Sen geldin ruhuma misafir oldun, ruhumu uyandırdın ey Rabbim. Sen ki, varlığını fark etmem için bir mucize gerekti, onu da verdin, ilhamını lûtfettin. Allah’ım hayatımdan başka hiçbir şeyim yok. Onu da Sana feda ediyorum, Senin verdiğini Sana veriyorum desem, kimin hayatını kime feda ediyorsun diye bir soruyla karşılaşmaktan korkuyorum. Baharı, dirilişi taşlar duysun da nefsim duymasın, olur iş değil… Rabbim ben Senin yolunda öleyim de, ne olursam olayım. Dilimde bir şair duası olsun şu demde:
“Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde
İster sürü çöp gibi tufanların selinde…
Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah’ım
Bırakma tabiatın merhametsiz elinde”
Gecelerin adına, gecelerin nuruna, bizi bu dünya zindanında bırakma. Ruhun silindiği bu dünyada yaşamaktansa ötelere geçmek gerek, ölmek gerek. Ölmek ve yeniden dirilmek. Allah’ım günlerimin sayılı olduğunu hiç durmadan bana hatırlatıyorsun, sonu gelmez bir dünyada yaşadığım zannına kapılmama izin verme lütfen. İçinde uyuyan mutluluğu uyandıramayanlar adına, dışarıdan bir elin gelip de kendilerini ayağa kaldırmasını bekleyen bu sonsuz uykudakiler adına, uyandır ki beni uyandırayım uyuyanları, bu mutluluğu çok görme Allah’ım. Sen ki bana tüm yarattıklarını sevme gibi bir nimeti bahşetmişsin… Bundan daha büyük bir nimet ne olabilir ki, ne isteyebilirim ki Senden…
Gururun fırtınaları, şöhretin sarhoşlukları, makamın baş döndürmesi karşısında arada sırada kefene giren bedenimi, bu hayal karesini açar mısın âlemimde? Ölmeden önce ölmenin sırrını nefsimde yaşatır mısın? Hırs gözlerimi kör etmeden, nefsim yanlış şeylerin peşine düşmeden bana yardım et… Beni nefsimin eline bırakma Allah’ım.
Allah’ım beni, bizi, hepimizi affet. Bütün sevdiklerimizi, seni ömründe bir defa dahi olsun hayalinden kim geçirmişse onları da affet. Sen ki affetmek için bahaneler ararsın, biliyorum… Ruhuma öyle bir zenginlik, nimetlerine karşı sonsuz bir şükür hazzı nasip et ki, en küçük bir kareden, bir manzaradan, bir sesten haz alayım ve Sana sonsuz hamd edebileyim…
Bir zaman gençliğime güvendimdi, o da gitti elimden şimdi. En uzun ömrüm bugün… Belki bu an kadar bile değil. En uzun ömrümün sonu bile yarından daha yakınsa, sana kavuşmak için gaflete dalmaya can atan, günaha girmeye istek duyan nefsimi sana şikâyet ediyorum, onu terbiye etmekten âcizim. Başıma iş açacak dertlere sürüklenmekten kurtar beni. Tükeniyorum. Bitiyorum. Dakikalarım kum saatindeki taneler gibi dökülüyor. Şu an yaşadığımdan bir lezzet aldığımı da bilmiyorum, sadece aldığını sanıyor nefsim. Senden hayırlı, ebedî ve cennetlerin firdevslerinde bitmez bir ömür istiyorum… Buna sahip olmak için ne gerekiyorsa, her şeyimi vermeye hazırım. Madde mi, para mı, şöhret mi, sevgi mi? Senin adına olmayan ne varsa her şeyi. Hangisi, ruhumun isteklerinin yerini tutabilir ki? Bir gün gelip tükenecekler. Ah ruhum, sevgili ruhum… Seni Allah’ıma emanet ediyorum… Meleğime emanet ediyorum…
Bir diyar olsa gerek… Oraya bir melekle çıkılsa gerek. Azrail ki, asıl adı melek. Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek…
Vitrinlerle aldatma, yanlışlarla kandırma beni, ötelere yücelere çıkar ruhumu. Karanlıklarda boğdurma, nuruna al… Sevgilinin, lâyıksam eğer, onun habibinin yanına al, yanıbaşına al. Sevdiklerinin ve sevdiklerimin yanı başına...
Adına, şânına, Rahman ve Rahim olan isimlerin adına affet. Ey bizi nimetleriyle donatan sultanımız. Mübarek günler, geceler ve aylar hürmetine… Ramazanlar ve bayramlar hürmetine… Sevdiklerin hürmetine affet… Ruhum, Sana ait olmanın, Seni bir bilmenin, nefsimin esaretinden kurtuluşunun bayramını yapsın bu demde. Benim dualarım bitti, bitiyor, bu kadarcık… Ama Senin affın bu kadarcık değil… Sonsuz rahmetinle… Affet ve bizlere ebedî bir Cennet lûtfet... ?

Selim Gündüzalp
Zafer Dergisi  - Kasım  2005

Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #6 : 02 Şubat 2010, 05:12:08 ÖS 17 »

İLKDURAK: KABİR

ÂHİRET âlemlerinin ilk durağı kabirdir. Burası, bir anlamda, bir ara merhaledir; dünya ile âhireti birbirinden ayırır ve her ikisine de komşudur. İki deniz arasındaki dar kara parçasına verilen ‘berzah’ adı, bu âlem için de kullanılır. Berzah âlemi, fâni dünya hayatından sonra, kıyamet günündeki dirilişe kadar konuk olacağımız âlemdir. Buna kabir âlemi de denir; ancak insan kabre girmeyip de denizde boğulsa, yahut yakılıp külleri savrulacak olsa, yine bu âleme girer ve oranın yasalarına uygun şekilde muamele görür, diriliş gününü bekler.
Kabir, fiziksel olarak bizim dünyamız içinde yer alsa da, koşulları ve yasaları bizim dünyamızdan farklıdır. Bizim bulunduğumuz yerden kara toprağın bağrında karanlık bir çukur olarak görünen o yer, içinde nice âlemler saklar. Bazan üstü rengârenk süslerle mâmur olur o yerin, ama altında kıyametler kopar; bazan da harap bir mezar taşının altında Cennetler seyredilir ve koklanır. Herşeyden önce canlıdır kabir âlemi; yalnız hayat koşulları farklıdır. Farklı hayat koşulları, aslında, gezegenimizin hiç de yabancı olmadığı birşeydir. Denizlerinin dibinde, çayırında, ırmağında, toprağında, dağında, ormanında bu gezegen birbirinden o kadar farklı hayat biçimleri barındırır ki, bunlardan biri için ölüm anlamına gelen şey, diğeri için hayatın tâ kendisi olabilir. Berzah âlemi ise, diğer hayat türlerinden farkı biraz daha belirgin olan bir hayat biçimidir ve o da, diğer bütün hayatlar gibi, hayatı yaratanın eseridir.

Bir mü’minin bu dünya hayatından berzah hayatına geçişini Peygamberimiz şöyle anlatıyor:
Mü’min kulun dünyadan ayrılıp âhirete geçmesi yaklaştığında, gökten onun üzerine yüzleri güneş gibi parlayan melekler iner, beraberlerinde getirdikleri Cennet kefeni ve Cennet kokularıyla onun gözü önünde bir yere otururlar. Derken Ölüm Meleği (selâm üzerine olsun) gelir ve yanı başına oturur. “Ey temiz ruh,” diye seslenir. “Rabbinin af ve hoşnutluğuna çıkıver.” Ve ruh, tıpkı bir su kabından damlayan su gibi kolaylıkla çıkar.
Melekler ruhu alır almaz Cennet kefenine ve kokularına sararlar. Öyle ki, o ruhtan, yeryüzünde bulunabilecek en güzel kokular yayılmaya başlar. Melekler onunla yükselirken, yanlarından geçtikleri melek toplulukları “Bu güzel koku da ne?” diye sorarlar. Onlar da “Bu filân oğlu [veya kızı] filândır” diye, dünyada iken anıldığı en güzel isimlerle onu tanıtırlar. Dünya semâsının sonuna geldiklerinde kapının açılmasını isterler ve onlara semâ kapıları açılır. Her semâ katından, böylece bir sonraki semâya uğurlanırlar. En sonunda yedinci semâya geldiklerinde Yüce Allah buyurur ki:
“Kulumu İlliyyûn’a1 kaydedin ve tekrar yeryüzüne götürün. Zira Ben onları topraktan yarattım; sonra ona döndürür, sonra bir kere daha ondan çıkarırım.”
Bunun üzerine melekler onun ruhunu tekrar cesedine getirirler.2
Melekler arasında, Cennet kefeni ve Cennet kokuları içinde dolaşan, Yer ve Gökler Rabbinin iltifatına erişen ve Cennete kaydını yaptıran mü’min ruhu, kabre getirildiğinde, yine dostlarla ve müjdelerle karşılaşır. Onu herşeyden önce muhabbetle karşılayan, bağrına girdiği topraktır. Mü’min, kabre konduğu zaman, yer ona şöyle seslenir:
“Hoş geldin, safâlar getirdin. Benim için sen, üzerimde dolaşanların en sevgili olanısın. Artık işin bana havale edildiğine ve sen de bana döndüğüne göre, şimdi sana ne yapacağımı göreceksin.” 3
Derken, mü’min kul, dostu olan toprağın bağrında, başka dostlarla da karşılaşır ve onlarla arasında kısa bir soru-cevap faslı cereyan eder. Bu sohbet sırasında, mü’min, kendisini berzah âleminde huzur ve müjdelere ehil kılacak parolayı doğru olarak söyler.

Yine Peygamberimiz haber veriyor:
Onun yanına iki melek gelir ki, birinin adı Münker, diğerininki Nekir’dir. Ona “Şu adam [Muhammed Aleyhisselâm] hakkında ne diyorsun?” diye sorarlar. O da daha önce söylediği gibi der ki:
“O Allah’ın kulu ve resulüdür. Tanıklık ederim ki, Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur ve Muhammed de Onun kulu ve resulüdür.”
Bunun üzerine melekler “Senin böyle söylediğini biz zaten biliyorduk” derler.
Sonra kabrinde ona yetmişe yetmiş arşın genişliğinde yer açılır ve aydınlatılır.
Sonra da ona “Uyu” denir.
O “Dönüp de aileme haber verebilir miyim?” diye sorar.
Melekler ona “Sen uyumana bak,” derler. “Damat [veya gelin] uykusuyla uyu ki, onu ancak en sevdiği kişi uyandırır.”
İşte, o mü’min kul, yattığı yerde, Allah’ın onu dirilteceği güne kadar böylece uyur.4
Münker ile Nekir’in sorularını doğru olarak cevaplandıran mü’min kula, bu arada, Cennet ve Cehennemdeki yerleri gösterilir ve “Ateşteki yerine bak; Allah bunun yerine, sana Cennetten bir yer verdi” denir. Mü’min bakar, ikisini de görür.5 Cehennemden ona gösterilen yer, iman edip güzel işler yapmadığı takdirde girmiş olacağı yerdir. Böylece mü’min hem ateşten kurtulmak, hem de Cennet gibi bir ödüle erişmek şeklindeki iki müjdeyle birden sevinir. ?

1. “İyilik ehli olanların kayıtları İlliyyûn’dadır. İlliyyûn’un ne olduğunu bilir misin? O herşeyin apaçık kaydedildiği bir kitaptır. Ona, Allah katında yakınlık sahibi olanlar şahittir.” (Mutaffifîn Sûresi, 83:18-21.)
2. Müsned, 4:287.
3. Tirmizî, Kıyamet: 26.
4. Tirmizî, Cenâiz: 70.
5. Buhârî, Cenâiz: 87; Müslim, Cennet: 70.


Ümit ŞİMŞEK
ZAFER DERGİSİ - KASIM 2005
Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #7 : 13 Şubat 2010, 12:59:07 ÖS 12 »

DİRENEN KEMİK


DİŞİMİ ÇEKTİRİYORDUM. Hekim, dişimi çekmeye zorlanırken, o da damaktan kopmamak için âdetâ direniyordu. Ben, morfinin verdiği rahatlıkla, acı çekmek yerine, bu ibretli manzarayı hayal âlemimde seyrediyordum.

Bu hal bana ölümü hatırlatmıştı.

Şöyle düşündüm:

Bu diş, çekilmeden az önce damakla, ağızla, beyinle, kısacası bütün bir bedenle bağlantılı idi. Ama, çekilir çekilmez, bütün bu alâkaları kaybetti. Artık o, diş değil bir kemikti. Ölen insan da öyle değil miydi? Ölmeden az önce onun bedeni, hava ile, gıda ile, yerküresinin dönüşü, güneşin doğuşu, baharın gelişi gibi nice hâdiselerle alâkalı idi. Ama, ölüm hâdisesiyle, ruhu bedeninden çekilince, artık onun için ne havanın, ne suyun, ne baharın, ne de güzün bir mânâsı kalmıştı. Artık, dünya dönmüş veya dönmemiş, güneş doğmuş veya batmış, hava ısınmış veya soğumuş, bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu.

İşte hepimiz bir gün ölümü tadacak, yâni ruhun bedenden sıyrılıp çıkmasına şahit olacağız. Artık ne gözümüz görecek, ne kulağımız işitecek. Ne midemizde açlık, ne alnımızda ter... Hepsi bitecek.

Ruhumuz yeni bir âleme göçmüş olacak.

Bugün hayatımızı, bir mahşer yolcusu olduğumuzu unutmayarak güzelce değerlendirebilirsek o gün, kabir bizim için “Cennet bahçelerinden bir bahçe” olacak.


Prof Dr Alaaddin BAŞAR
ZAFER DERGİSİ  KASIM-2009

Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #8 : 21 Haziran 2012, 10:08:31 ÖÖ 10 »


Ölüm, ama Niçin?


BU SABAH kalbim ferah. Dilimde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın güzel bir şiiri var.

Selâm olsun bizden güzel dünyaya,
Bahçelerde hâlâ güller açar mı?
Selâm olsun, sonsuz güneşe, aya
Işıklar, gölgeler suda oynar mı?
Hepsi güzeldi kar, tipi, fırtına
Günlerin geçişi ardı ardına.
Hasretiz bir kanat şakırtısına
Mavi gökte kuşlar yine uçar mı?
Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan
Dönmeyen gemiler olduk açıktan
Adımızı soran, arayan var mı?

Evet, zaman zaman sormamız gereken bir soru var. Biz bu dünyada niye yaşıyoruz?
Niçin buradayız, niye varız ve dahi nereye gidiyoruz? Çünkü bu sorulardır hayatımızı anlamlı kılacak olan.
Hayat ki, bir emanet. Ömür ki, yegâne sermayesidir insanın. Bir ağabey anlatmıştı geçenlerde.
Rüyasında ölüm meleğini yani Azrail’i görmüş insan suretinde. Çok anlamlı bir söz söylemiş ona:
“Ben Azrail’im, ansızın gelirim” demiş. Lâl kesildim. Bazı rüyalar hakikat gibi. Evet, ölüm ama niçin?
Ölüm bir gün bizi bulacak ama nerede? Ölüm bize bir gün ulaşacak ama nasıl?
“Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile.” (Nisa Suresi, 78)
Böyle buyuruyor Allah (c.c.). İnsan yıldızlara çıksa, hatta mümkün olsa da başka gezegenlere gitse,
gökdelenlerin en üst katlarında, en zirvedeki, en sağlam kalelerde bile yaşasa ölüm, onu her yerde bulacak,
bir şekilde ulaşacak ve yakalayacaktır vesselâm. Bu Yüce Yaratanın bir takdiridir.
“Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye, sizi sınamak için ölümü de, hayatı da yaratan O’dur.
O’nun kudreti her şeye üstündür; O çok bağışlayıcıdır. (Mülk Suresi, 2) Bu Kur’an ayetinden de anlaşılacağı
üzere ölümün de yaratılmış olması onun sadece hayatın yokluğundan ibaret bir hâl olmadığını, başlı başına
bir varlık, hatta bir âlem olduğunu gösteriyor. EVET, ölümden kaçmak ya da korkmak yerine akıllı olan kişi,
ona hazırlıklı olmaya çalışır. Ne vakti, ne de saati bellidir. Hani meşhurdur, Hz Ebubekir’e biri gelir.
Güya ölüme hazırdır. Ve kendisine bir kabir hazırladığını söyler. Hz Ebubekir (r.a.) :
 “Sen kendine kabir değil, kendini kabre hazırla.” der. Ölüme karşı daima hazırlıklı olmanın bir gereği, bir işaretidir bu.
Yüce Yaratanın bize emanet olarak verdiği en kıymetli şey, şüphesiz ömürdür.
Bir insan bir gün içinde milyon ya da milyar lira kaybetse, ticarette ziyan etse, üzülür elbette.
Oysa aynı insan bir günü ve bir günlük o kıymetli ömür sermayesini boş işler peşinde, boş yerlerde pekâlâ tüketip kaybedebilmektedir.
İşte buna hiç üzüntü duymamasına gerçekten şaşmak gerektir. Bugün hepimiz bu durumdayız.
Kazandıklarınızla ne bir ömür, ne bir saat, ne de bir dakika bile satın alamazsınız. İşte ömür sermayesi bu kadar kıymetlidir.
Ve her an su gibi akıp gitmektedir. Kıymetini bilene ne mutlu. Hani ölenlerin ardından okuduğumuz bir ayet vardır ya;
 “İnna lillâhi ve inna ileyhi raciun” yani: “Şüphesiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz.
” Hayatın kimden geldiğinin, kimin verdiğinin ve ölüm ile nereye gidildiğinin çok açık bir ifadesidir bu ayet-i kerime.
İnsana sonsuz bir moral kaynağıdır. Yani yokluğa, hiçliğe, boşluğa, toprağa gitmiyorsunuz.
Sizi hiç yoktan yaratan, ruhunuzu ölümsüz kılan, ebedî bir hayatı size vaat eden ve vaadini yerine getirmeye
muktedir olan o yüce Allah’a dönüyorsunuz. Bu ayet hem müjde, hem de bir ikaz içeriyor.
Hayatı ne şekilde kullandıysak, bu emri o tarzda anlamamız mümkün. Yüreğimizin sevgiyle ve iyilikle dolu dolu olduğu günler vardır.
Şüphesiz bu günler hayatı çok anlamlı ve çok iktisatlı kullandığımız günlerdir. Meselâ gözlerimiz rasgele filmler çekmez,
günahlara dalmaz. Kaçınır bakmaktan. Kulaklarımız ise, dedikodu ve gıybet dinlemekten uzak durur.
Kalbimiz, Allah’a (c.c.) ait olan o güzel ve en özel yanımız ise O’nunla doludur, Onu anmakla huzurludur.
Eller, ayaklar, organlar, hepsi aynı güzel davranış modeli içerisine girdiğinde insan yaşadığı hayattan gerçek bir lezzet alır.
İman dairesindeki hakiki zevki tadar ve anlar ki helâl dairesi geniştir ve keyfe kâfidir. Harama girmeye hiç gerek yoktur.
Evet, Kur’an’dan ve Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerinden sürekli güzel mesajlar alan kalbimiz ise, korku duymaz olur
artık ölmekten, toprağa girip yatmaktan. Çünkü ölümün nedenini ve niçinini, anlamaya başlamıştır yüreğinde.
Hayat ölmekle bitmediğine göre, hem daha parlak bir şekilde bu hayat ebediyen devam edeceğine göre,
bu dünyada faniliği ebedileştirmek için bulunduğumuzu anlar diri kalan yanımız yani kalbimiz, vicdanımız.
Ebediyete, bekaya giden yol fenadan, bu dünyadan geçiyor. Ama her zaman da bu kadar uyanık,
bu kadar diri olamayabiliyoruz. Olsun, bu bile büyük bir şey. Gafletten uyanmak da büyük bir nimet.
Ne hastalık ne başka bir şeye, ölüm hiçbir şeye benzemiyor. Hayatta başımıza bir defa geliyor.
Geldi mi de bizsiz gitmiyor. Bilinmez o an, ne zamandır, kim bilir? Bize en son yudum suyu kim verecek,
hangi pınar, hangi çeşme, hangi tas kim bilir? Dilden, dudaktan ne dökülecek kim bilir?
Allah’ım, kelimelerin en güzeli olan kelime-i şehadeti dünyanın son eşiğinden ayrılırken eksik eyleme dilimizden ve kalbimizden.

EVET, ölüm ama niçin? Candan sevdiğim dostların arka arkaya vefatlarıyla sarsıldım bu ay.
Hiç bu kadar dostu böyle ard arda uğurlamamıştım. Hulusi ağabeye, Nedime teyzeye, Halil İbrahim
Temel kardeşimizin babası, Rıfat amcamıza, yıllarca ders ve sohbetleriyle gönlümüzü fetheden Tireli Nihat ağabeye,
Zafer Dergisi’nin vefakâr ve fedakâr dostu Denizlili Muammer Hünerli ağabeyimize yine ders arkadaşımız
Melek kardeşimize ve bu yazıyı yazdığım sırada vefat haberini aldığım sevgili kardeşlerim
Hasan ve Hüseyin Türkmen’in sevgili babaları, muhterem insan ve ders arkadaşımız
Selahattin ağabeyin de ruhuna binler Fatihalar. Eski yeni bütün güzel dostlar, bütün güzel insanlar.
Hepinize binler dualar olsun. Ebediyette yolunuz açık olsun, mekânınız Cennet olsun. Durağınız
Hz Peygamberin (s.a.v.) sohbet halkası olsun inşaallah. Yunus Emre gibi;

Toprağa gark olmuş nazik telleri
Söylemeden kalmış tatlı dilleri
Gelin, duadan unutman bunları.

Lütfen siz de, duadan unutmayın bu dostlarımızı. Allah’ım, sevdiklerin hürmetine bu güzel insanları
ve bizleri bağışla. Dünyada da, ahirette de iyilikler ihsan eyle. Eğer bugünü, dünden daha güzel yaşayamayacaksak
ne anlamı var bir günün ya da bugünün. Bir gün demek, aslında yeni bir gün demek.
Yeni bir güne yeni bir insan olarak girmek gerek. Haydi ruhum yeniden doğmaya.
Ben alıştım zaten her sabah yeniden doğmaya ve yeniden uyanmaya. Hayata yeniden başlamaya. Haydi tövbelere, istiğfarlara sarılmaya.
Rabbimizden af dilemekle, tekrar tazelemeye. Haydi yeniden hayata, imanla tutunmaya.
Niçin düşer bir yaprak dalından? Toprağa karışmak için ya da ağacın köklerini besleyip yeniden dal, budak, meyve olmak için.
Ve bu duası kabul edilir bir küçük yaprakçığın. Düşen ve çürüyen bir yaprak yarın yeni bir ağacın, yeni bir meyvenin doğumunu müjdeler.
Bir bir düşüyor dostlarımız hayat ağacının dalından yapraklar gibi. Bir gün de bizim hayat ağacımızın son yaprağı düşecek,
son meyvesi dökülecek, Allah (c.c.) öyle istediği için. O’nun beka ve ebediyet sıfatının yanında faniliği taşıdığımız için
bu dünyadaki vazifemizi bitirip, yerimizi başkalarına terk edeceğiz. Bu kadar. Ölüm ama niçin?
Evet, ölüm ama bir daha ölmemek için dostlar. Hepinize hayırlı ölümler, hayırlı ömürler diliyorum.
Rahmetli Selahattin Şimşek’i anmadan, bir dua ruhuna göndermeden olmayacak.
Defterimde kayıtlı bir sözü var henüz neşrolmamış. İlk defa duyacaksınız belki de. “Azrail ebedin ebesidir.”

Ne mutlu hayat çekirdeğini çürütmeyenlere, hakkını vererek yaşayanlara.


SELİM GÜNDÜZALP       

ZAFER  DERGİSİ – ARALIK 2007


Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #9 : 09 Kasım 2012, 03:23:38 ÖS 15 »


ŞİMDİ KİM BİLİR NELER ANLATIR SANA ÖLÜM…

Öldün işte..
Şimdi kim bilir neler anlatır sana ölüm… Öyle ya, eninde sonunda başına gelecek hallerden birinin de bu olacağını yaşarken hiç düşünmedin. “Yedi milyar insan varken, yeryüzünde bunca insan arasında sıra bana mı gelir, beni mi bulur bu ölüm?” dedin, “Ninem 80’inde, babam 73’ünde öldüğüne göre, bana daha epey zaman var.” dedin. Her insanın ölebilecek yaşta olduğunu bildiğin hâlde, bunu bir türlü nefsine kabul ettiremedin. Hangi yaşta olursan ol, vâden dolduğunda bir gün kapının çalacağını hiç, ama hiç düşünmedin. Geleceğe yatırım yaparken, ömrünün sayılı günlerini o en büyük gelecek olan ahiret için hiçbir şey yapmadan geçirdin. Yapılması gerekenleri hep yarına, sonraya erteledin.

Oysa bu bir tuzaktı. Sana dost gözüken nefsin ve onun işbirlikçisi şeytanın milyarlarca insana yutturduğu ve başarılı da olduğu bir tuzaktı bu. Ölüm, bizim kurguladığımız bir zaman diliminde gelecek diye bir şey yoktu. Sadece ona hazır olmak vardı. Bunu bildiğin halde hazırlanmadın. Erteleyip durdun yapılması gerekenleri. Sana sıra gelmez zannettin. Yarınlar, bir bir dün oldu. Bugün bir yarının içinde sen de öldün işte. Geldi, buldu işte seni elindeki adresle postacı gibi.

Hadi bakalım, direnseydin, “biraz sonra” deseydin, mazeretler ileri sürseydin kabul edilmeyeceğini bile bile... Kaçtın hayatının bu en yüce gerçeğinden. Hiç aklına geldi mi? Yûnus gibi:

“Yâ Rab n’ola halim, kabre vardığım gece
Eyi olmazsa amelim, kabre vardığım gece” dedin mi hiç yaşarken?

Şimdi kim bilir ne hâldesin toprağın altında…Bedenin orada, ruhun kim bilir nerede, ne halde…
Yanı başında bir tohum baharı bekliyor. Sen neyi bekliyorsun? Sen orada tek başına… Ey bir zamanlar hayatın kahramanı… Ey şimdi ölümün adamı… Ey “ölüm yok” diyen, ölümü uzaklarda zanneden, onu defterinden silen sen… Şimdi neyi bekliyorsun? Nerede olursak olalım, hepimizi bulacağı gibi, seni de geldi, buldu ölüm, alıp götürdü işte…

Öldüğünden haberin var mı? Ölene ya da ölecek olan her insana bu soruyu bir defa daha sorsak: Öldüğünüzden haberiniz var mı? Öleceğinizden haberiniz var mı? İnsan öldüğünden haberdar mı? Haberdar ise, dönüp de bunu bize söyleyebilir mi? Anlatabilir mi o son ânı, neler yaşadığını. Herkes öleceğini bilir, ama öldüğünden ve ölürken neler yaşadığından haber veren kaç insan var?

Öyledir işte. Böyledir insan. Alnının yazgısı… Öleceğini bilir de hazırlık yapmaz ona. Kapıya gelip yaslandı mı hayatın bu gerçeği, şaşırıverir. Buz kesilir yüreği. Sessiz yürüyen bir arkadaş gibi yanına gelir de, nefesini, sesini, soluğunu hissettirmeden alır götürür seni. Ölüm yalnız gelir, ama yalnız gitmez. Geldiğinde sensiz gitmez. Çok uzaklara değil, o narin bedenini şehrin son evlerinin de bittiği yerde, o büyük mezarlığa bırakır seni. Dedenin, babanın, amcanın, kardeşlerinin hepsi orada. Biliyorsun ya o mezarlığı. Zaman zaman geceleri ziyaret ediyordun ya orayı… Sanki oraya bir gün hiç gelmeyecekmiş gibi girer çıkardın…
Hâlbuki kabristana girdiğin zaman iki hâl var, bunu bilirdin. Ya cennet bahçesi, ya cehennem çukurudur orası. Yok bunun ortası. Şimdi senin için acaba hangisi? İnşallah birincisi. Öyle olmasını isterdin, öyle düşünürdün. Ama ona uygun bir amelin var mı? Kabre yanında götürebildiğin bir amel sandığı var mı? O çok arzu ettiğin ve niyetlendiğin, o hâle uygun bir hayatın var mı?

Sana dost olan, yapılması gerekeni gösterir, erteletmez. Ebedî hayatın için yapman gerekene mâni olan her el, senin düşmanındır. Hayatına mâni olan her el, senin düşmanındır. En yakınını, en yakınında olan nefsini düşman değil, dost bildin. Bu oyun hep böyle sürecek zannettin. Ama hayatın yolları kabirde bitiyor işte... Yaşarken hayatın içine ölümü almayanın, ölüm de hayatını hiçe sayar. Hayatı yaşarken ölümü de yaşamaya, ölümü de hayatın içine almaya çalışmalı insan.

Öyle dermiş Hazreti Ömer (ra):
“Ey ölüm meleği! Her zaman ölüme hazırım. İstediğin zaman gel, canımı al!”
Onlar, yolumuzu aydınlatan ışıklar. Onlar kadar olamazsak da, o yolun yolcusu olmaya özenemez miydik hiç? Ne kaybederdik? Kaybetmek bir yana, çok şey kazanırdık, yaşarken ölümü hayatın içine alabilseydik, katabilseydik eğer…Kolundaki saate ikide bir de bakan adam, hayatının biteceğini bilseydi bir gün ya da birkaç saniye sonra, söylenseydi ona o son an, nasıl yaşardı acaba? Kayıtsız kalabilir miydi hayata? Kolundaki saati öyle cesurca tutabilir miydi acaba? Öleceği anın belli, olmasını mı isterdi, yoksa belirsiz kalmasını mı?

Rabbimizin o geniş rahmetine bak ki, başımıza gelecek ve bizi üzecek hâlleri gizliyor. Çünkü dünyada insanın hoşlanmayacağı şeyler çok fazla. Onun için gizliyor Rahman’ın ve rahmetin eli. Şükür ki böyle bir perde var, bir sır perdesi var ölümün üstünde…

“Değil mi ki, sonu belli,
Yoktur sonu belli ölümlere teselli…”

Öyle diyor hakikati anlayan biri.
Az sonra başımıza gelecek hâllerin üzerinde bir gizlilik örtüsünün bulunduğunu ve bunun bizim hayrımıza olduğunu güzel dile getirmiş. Sadece Yaratan bilir kimin ne zaman göçeceğini, başına ne geleceğini... Şükür ki böyle bir kader, böyle bir plan, böyle bir gizlilik, böyle bir güzellik var.

Bilse insan yarın başına ne geleceğini, çıldırırdı şimdiden. Nice mahkûm var saçları bembeyaz kesilen, daha sabaha çıkmadan. Ölmeden ölen nice insan var yarın idam edileceği kendisine bir gün öncesinden söylenen.
Yarın, öbür gün, çok değil, birkaç yıl, on yıl, otuz yıl olsa, ne fark eder? Öleceğini kesin bilen bir insan, yüz sene öncesi için şimdiden yas tutmaz mı? Sabaha bembeyaz saçlarla çıkmaz mı? Şükür ki ölümün önünde bir gizlilik perdesi var. Şükür ki, hayatımızın tadını kaçırmayacak bir gizlilik perdesi var.

Ama bunu bilmekle beraber, hazırlıksız olmak da yakışmıyor insana. Eli boş girmemeli geceye, geceler gibi toprağın altına, yarınlara boş gitmemeli, geçmemeli. Sevdiği birisine gider gibi, akrabalarına gider gibi, dostlarına gider gibi, kabrin öbür tarafındaki sevdiklerinin yanına sevk edilen bir insan da eli boş gitmemeli. Buradan, bu dünyadan yaşarken bir şeyler hazırlayıp götürmeli oraya. Ne olduğu belli… Tekrara ne hacet? Herkes ona göre hazırlanmalı. Madem dünya bir misafirhane ve insan onda az duracak bir yolcu, yolcu yoluna dikkat etmeli. Etmeli, ama yaşarken bu hiç de böyle olmuyor. Har vurup harman savuruyoruz ömrü. Sonra köşe başında oturup ağlıyoruz elleri açılmış bir dilenci gibi. Güya hayatımızı geriye verecek, tekrar yaşatacak, tekrar avucumuzun içine o altın saatleri dökecek cömert birini arıyoruz sanki.

Yok ki…

Geçen, geçmiştir. Giden, gitmiştir. Hayat iki defa değil, bir defadır. Yaşayan, hakkını kullanmıştır. Şimdi öldün. Kabirdesin. Nelerle karşılaşacağımız daha önceden bildirilmiş. Sürpriz yok.

Hiç aklına gelir miydi bir gün öleceğin? Bu suali yaşarken sormalıydın ki, öldükten sonra sormanın mânâsızlığı seni bu demde rahatsız etmesin. Merak etme, aklın, kalbin, vicdanın, bütün duyguların, hepsi yine yanında olacak. Ama sen orada tutuklu olacaksın. Dünyada yaşadığın gibi, istediğin gibi hareket edemezsin orada. İstediğin yere gidemezsin. Dışarı çıkamazsın artık. Mahşer gününe kadar gözetim altındasın. Herkes için her an yeni bir hayat başlıyor. Ölen için de, yaşayan için de…

Şimdi kim bilir neler anlatır sana ölüm…

***
“Hazırlanınız; başka, dâimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip, merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız - eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz! Yoksa, isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız.” (Sözler, 60)
***

Rabbimize sonsuza kadar hamd ile...
Resûl-i Ekrem’e (asm) ve âl ve ashabına sonsuza kadar salât-u selâm ile...

SELİM GÜNDÜZALP



Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #10 : 15 Şubat 2013, 07:12:45 ÖS 19 »

HAYIR,

CAN BOĞAZA DAYANDIĞI,

 "KİMDİR (BUNU) İYİ EDECEK?" DENDİĞİ,

( ÖLÜM MELEKLERİNİN  ‘’ RÂÂQ = DOKTOR KİM ,ŞİFACI KİM , NEREDELER ? ‘’  DİYE ADETA MEYDAN OKUDUĞU )

(ÖLMEK ÜZERE OLANIN DA) BUNUN AYRILIŞ OLDUĞUNU BİLDİĞİ,

BACAKLARIN BİRBİRİNE DOLANDIĞI ZAMAN,

İŞTE O GÜN SEVKEDİLİŞ RABBİNEDİR.
                                                                       ﴾ KIYAMET SURESİ 26-30﴿



BENİM = ELEMÎN İÇİN  TAYİN EDİLEN  ECELİM  ,ÖLÜM  SAATİM , KÜÇÜK KIYAMETİM
17 ŞUBAT 2013 PAZAR SABAH SAAT 06:15  OLABİLİR Mİ  ?  YANİ SADECE
36 SAATİM KALMIŞ OLABİLİR Mİ ?  NEDEN OLMASIN ?

DAHA MI ERKEN , YA DA GEÇ Mİ  ?

HEPİMİZİN BİR SAATİ YOK MU BELİRLİ ? O SAAT ŞAŞAR MI ? İLERİ GERİ
ALINABİLİR Mİ ?

ÖLÜM MELEKLERİ ÖLÜM ANIMIZDA MÜHLET  İSTEYEBİLSEK DE,
VERİRLER Mİ ? YOKSA VAZİFELİ OLDUKLARI İŞİ TEREDDÜTSÜZ VE
AKSATMADAN YAPARLAR MI ?

‘’ DAHA MORGECTEN EV TAKSİTLERİM VAR ÖDEMEM GEREKEN 8 SENE
BOYUNCA (!) , ÖLÜRSEM KİM ÇALIŞIR ÖDER ?  BANKA ÜSTÜNE ÇÖKER VE
EV DE ELDEN GİDER , ÇOLUK ÇOCUK AÇ-BİLAÇ KALIR , BİR HAL ÇARESİ YOK MU ?
NEV’İNDEN BİR YALVARIŞTA BULUNABİLİR MİYİZ

TÜRKİYE’DE GÜNDE ORTALAMA 1000 KİŞİ ÇEŞİTLİ NEDENLERDEN
ÖLÜYOR. CİDDİ BİR KISMI DA ANİ VE BEKLENMEDİK ÖLÜMLER !

‘’ NEDEN ÖLMÜŞ ACABA ? ‘’  SORUSUNU HER ÖLÜM OLAYINDA
SORARIZ , ZİRA  BİZİ RAHATLATACAK , ÖLÜMDEN UZAK OLDUĞUMUZU
HİSSETTİRECEK CEVABI UMARIZ !

-  ‘’ ÇOK YAŞLIYMIŞ CANIM , 80 KÜSUR ‘’
   (  80 LERE KADAR YAŞAYACAK ÇOK SENEMİZ VARDIR ! )

- ‘’ KANSERMİŞ RAHMETLİ ‘’
   ( ÇOK ŞÜKÜR KANSER DEĞİLİZDİR ! )

- ‘’ OTOBANDA SÜRATLE GİDERKEN KAMYONUN ALTINA GİRMİŞ’’
   ( VAH VAH , ZATEN SÜRAT FELÂKETTİR ! )

KARDEŞLER SIRA KİMDE ?

ÖLÜM MELEKLERİNİN , HEMEN YARIN  16 OCAK 2013 CUMARTESİ  GÜNÜ
ÖLECEK OLANLARIN 1033 KİŞİLİK LİSTESİNDE BU YAZIYI OKUYAN BELKİ
14 KİŞİ MEVCUT !  BELKİ  SİZİN YAŞADIĞINIZ İLÇEDEN KİMSE YOK YARIN İÇİN,
SİZ DE TABİİ , FAKAT 17 ŞUBAT 2013 TARİHLİ LİSTEDE 8 KİŞİ BİRDEN VAR. AMA YİNE
SİZ YOKSUNUZ DEMEK ! YA ERTESİ GÜN , SONRAKİ GÜN ? HER GÜN
ORTALAMA BİNER KİŞİ UNUTMAYALIM ??

18 ŞUBAT 2013 PAZARTESİ SABAHI SAAT 08:20 DE ÖLECEK OLAN AHMET
EFENDİ  BAKIN ŞU ANDA TELEFONDA !  AKŞAMKİ MEYHANE PROGRAMI İÇİN
REZERVASYON YAPTIRIYOR !!  NERMİN HANIMIN ÖLÜM  ZAMANI İSE HEMEN BU
GECE SAAT 23:35 , AMA  AA O DA NE ! NERMİN HANIM BU AKŞAM DÖKTÜRECEĞİ
KINA GECESİ İÇİN BİR YANDAN SÜSLENİRKEN AYNI ZAMANDA DA OYUN HAVASI
CD Sİ  SEÇMEKLE MEŞGÜL !!

BAKALIM ETRAFIMIZA KİM GİTMİŞ KİM KALMIŞ ?
KİM ‘’ BİR VARMIŞ - BİR YOKMUŞ’’ OLMUŞ ?
HER GEÇEN SAAT NOMİNE EDİLMİŞ ZAMANIMIZA 1 SAAT YAKLAŞIYORUZ
UNUTMAYALIM VE HAZIRLIKLI OLALIM.

HAZIRLIK MI ?  O DA NE ?

ŞU AN AZRAİL (A.S.) SİTEYE GİRİŞ YAPSA VE ‘’ EY CEMAATİ MÜSLİMİN ,
YOLUM BURALARA DÜŞTÜ , VARSA İÇİNİZDE HAZIR OLAN GELMİŞKEN
CANINI ALAYIM ‘’ (!) DESE , VAR MI ÖYLE BİR BABAYİĞİT ?  ‘’ HAY HAY
BEN GELİYORUM , RABBİME DÖNÜŞ YAPMAYA HAZIRIM,ÖLÜM BENİM
İÇİN BİR VUSLAT ‘’ DİYEBİLEN , VAR MI ? YOKSA EN ÖNCE ELEMÎN  Mİ  KAÇAR !!

NİÇİN HAZIRLIKLI DEĞİLİZ ?

1 HAFTALIK BİR KONAKLAMA İÇİN 2-3 SAAT İÇİNDE HAZIRLANIP ÇIKIYORUZ DA
SONSUZ KONAKLAMA = AHİRET YURDU İÇİN ONLARCA SENEDİR NEDEN
HAZIRLANAMIYORUZ ? 

YOKSA ÇOKTAAN KENDİMİZİ CENNETE , DİĞERLERİNİ CEHENNEME KOYDUK DA
ONUN İÇİN Mİ BU KADAR RAHATIZ ?
YANİ BAŞIMIZDA  SARIK, TAKKE,BAŞÖRTÜSÜ ; ÜZERİMİZDE CÜBBE,ÇARŞAF,
PARDESÜ VAR DİYE KURTULDUK MU ?

YOKSA UYDUĞUMUZ,ÖVE ÖVE BİTİREMEDİĞİMİZ,HATALARINI HİÇ
ANLAYAMADIĞIMIZ,GÖREMEDİĞİMİZ, KÖRÜ KÖRÜNE PEŞİNDEN SÜRÜKLENDİĞİMİZ ,
X ŞEYH, X  HOCA , X PROF , X DÜŞÜNÜR ,  X İSLÂMİ KİŞİLİK , X KÖŞE YAZARI ,
X AĞIR AĞBİ DEN CENNETİN TAPUSUNU MU ALDIK DA HER AKŞAM  GÜLE OYNAYA
DİZİ , FİLM SEYREDEBİLİYORUZ ?

 YOKSA ‘’ İNANDIK ‘’ DİYEREK KURTULACAĞIMIZI , SINAVLARI  ES GEÇEREK/BOŞ
KAĞIT VEREREK CENNETE GİREBİLECEĞİMİZİ Mİ  SANIYORUZ ?

MARKETTE İKİ ÜRÜNÜ KARŞILAŞTIRIRKEN 50 KURUŞUN HESABINI
YAPIYOR , CEBİMİZDEKİ SERMAYEYİ DÜŞÜNÜYORUZ DA
AN BE AN  ERİYEN ÖMÜR SERMAYEMİZİ NEDEN İSRAF EDİYORUZ ?


NEDEN BU KADAR RAHATIZ , NEDEN  ?

++

CAN BOĞAZA GELDİĞİNDE, ONU GERİ DÖNDÜRSENİZE!

OYSA SİZ O ZAMAN BAKIP DURURSUNUZ.

BİZ İSE ONA SİZDEN DAHA YAKINIZ. FAKAT SİZ GÖREMEZSİNİZ.
   
EĞER HESABA ÇEKİLMEYECEKSENİZ VE DOĞRU SÖYLEYENLER İSENİZ, ONU GERİ DÖNDÜRSENİZE!
   
FAKAT (ÖLEN KİŞİ) ALLAH'A YAKIN KILINMIŞLARDAN İSE, ONA RAHATLIK, GÜZEL RIZIK VE NAÎM CENNETİ VARDIR.

EĞER AHİRET MUTLULUĞUNA ERMİŞ KİŞİLERDEN İSE, KENDİSİNE, "SELAM SANA AHİRET MUTLULUĞUNA ERMİŞLERDEN!" DENİR.
   
AMA HAKTAN SAPAN YALANCILARDAN İSE, İŞTE ONA DA KAYNAR SUDAN BİR ZİYAFET VARDIR.
   
BİR DE CEHENNEME ATILMA VARDIR. ŞÜPHESİZ BU, KESİN GERÇEKTİR. ÖYLEYSE YÜCE RABBİNİN ADINI TESBİH ET.
                                                                                           

                                                                                      VÂKIA SURESİ  ( 83 – 96 )



Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #11 : 29 Mart 2013, 03:21:34 ÖS 15 »

Her kışın baharı , her gecenin sabahı var  ( Selim GÜNDÜZALP )

Her kışın baharı , her gecenin sabahı var
Geldi gidiyor , geçti geçiyor…
O kadar hızlıdır hayat… O kadar çabuktur ölüm…
Gelirsin kanat kanat, gidersin kanat kanat…
Ve kapında bekler durur at.
“Haydi” der, “Eğlenme. Vakit tamam.”
Her şeyi yüz üstü bırakıp gidersin. Vakit tamam…
Lokma yarım, nefes yarım…
Ne varsa el attığın, her şey yarım…
Her şey bölük parça ve insan bin parça…
Toplar götürür her parçanı. Vakit tamam.
At da kapıda…
Bahar da kapıda.
Her şey hazır. Sen hazır mısın?
O kadar hızlıdır her şey. O kadar ki, tarifi yok bu kadar.
Yıllar yılı o odada, o köşede oturan sen, bir de bakarsın ki, yerinde yoksun…
Vakit tamam.
Havada kırlangıcı böcek avlarken göremezin.
O kadar hızlıdır.
Kaşla göz arasıdır.
Ölüm de böyledir.
O gelir, sen gidersin. Geldi mi yalnız gitmez. Seni almadan asla…
Beraberinde sen de gidersin. O gelir, sen gidersin onunla…
Güneşin farkına varamayız, bir küçük bulut önünü kapatmadan.

«««

Yeni doğan bir kuzu meliyor. Annesi imdadına yetişiyor.
Bir hasta inliyor. Doktor yardımına koşuyor.
Bir çocuk “anne” diye. Cevap geliyor.
Vicdanım sızlıyor, kalbim ağlıyor “Allah” diye. Cevap gecikmiyor.
Bunu da hak etmiyorum ya…
Yine de oluyor, yine de yalnız bırakılmıyorum.
Soruyorum, ben nasıl bir insanım? Soruyorum, nasıl bir hayat sürüyorum?
Senden uzak, yarınlardan habersiz, nasıl bir hayat bu, Allah’ım?
Paramparça olmuş gönül elbisesini yamamaktan, onarmaktan bîtap düştüm.
Hesap gününden ırak, başa geleceklerden uzak, nasıl bir hayat bu?
Kanıyor hayat yarası… Duyan yok.
On köfte ekmek arası… Doyan yok.
Eller ekmekte, gözler ötesinde.
Mideler doyuyor, gözler doymuyor.
İhtiras hayatı solduruyor. Mutluluğu, huzuru mahvediyor.
İhtiras parçalıyor, hırs bölüyor hayatı.
İktisat, kanaat… O da ne demek? Sabır, sizlere ömür…
“Ölmeden önce ölünüz.” emrini yanlış anlamışız her halde. Ölümü göre göre yaşamaktır ve ona hazır olmaktır, ölmeden ölmek. Ölümü unutarak yaşamak değildir, hayatın içine gömülmek hiç değildir…
Duygular firarda… İnsanlar tatilde. Hayatlar gezintide… Ne zaman döneceğiz evimize, kalbimize?
İnsan, hayat tezgâhının başına ne zaman dönecek?
Hayat halısını ilmek ilmek ne zaman dokumaya başlayacak?
Rabbimin kendisinden işlediği nakşı nasıl işleyecek?
Halımız, hâlimiz. Tezgâhta bekliyor dokunacağı zamanı, başlayacağımız anı.

«««

Ne zaman uyanacak insan? Kötü bir şey gelmeden başına, ne zaman?
Nefesler sayılı. Nefesler O verdiği için değerli.
Rabbimizin hayatımızı bir nefesle nasıl başlatıp ona nasıl değer verdiğini bir anlayabilsek, o nefes ardından gelen nefeslerin de yeni bir nefesi olacak.
Bir nefes çekin içinize, tutun bir kere… Ne kadar sabredebiliyorsunuz, deneyin bir kere.
Hayat bu işte…
Farkına varmak nimetleri gönderenin. Bir nefes ki, her nimeti gönderenin, her nimetinden üstün bir nefes…
Nefesler sayılı… Tükeniyor bir bir. Yaşayanlardan geriye kalan ne? Bir gömlek, bir elbise…
Derdine düşmüşüz yemenin içmenin, giyimin kuşamın.
Acaba bize kefen olacak kumaş nerede? Soran yok.
Tabutumuza çakılacak ağaç nerede? Soran yok.
Son nefeste dilimizden dökülmesini istediğimiz o mübarek kelâm nerede?
Arayan var mı? Hu…
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasuluhu…”
Bırakın eskileri, yeni yetme yazarlar bile korkuyorlar romanlarında konu etmeye, çekiniyorlar şiirlerinin arasına almaya, kaçınıyorlar Allah demekten… Hayatlarından itinayla ayıklıyorlar kendilerini yaşatan Allah’ın adını…
Kapatıyorlar lambaları, söndürüyorlar ışıkları ve karanlıktan şikâyet ediyorlar.
Kalbura dönünce hayat, bir yerden lehim de tutmuyor artık.
Atamayacağımıza, satamayacağımıza göre hayatı, yeni bir sayfa açmak gerek, yeniden başlamak gerek, hayatı temize çekmek gerek…
Şükür ki, bu imkân hep var. İman ki, en büyük imkândır. O kapı hep açıktır. Yeter ki, görebilecek noktaya gelelim.
Öyle diyor Mevlânâ:
“Gözlerinin gördüğünü; yüreğinin gördüğüne değişiyorsan eyvallah… Yüreğinin gördüğünü gözünün gördüğüne değişiyorsan eyvah ki eyvah…”
Gecikmeden gelmeye bak. Yer mekân, saat zaman arama. Her yerde misafirsin. Her yerde yolcusun. Elinde çantan olmuş olmamış, ne fark eder? Sen içinde ne götürdüğüne bak, o yeter…

«««

Soran yok, nedir bunlar, bu yaşananlar? Soruyu sormaya cesaret eden de yok…
Soran yok? Bulutlar niye başımı okşuyor yağmurlarıyla? Güneş niye yüzümü okşuyor ışıklarıyla?
Gündüzü seviyorum, ihramdır diye…
Geceyi seviyorum Kâbe örtüsüdür diye…
Doldur boşalt bir hayat… Gelsin günler, geçsin günler…
Bir virgül koymak gerek. İki nokta üst üste: Düşünmek gerek… Yağmur gelir, sen yoksun. Bulut geçer, sen yoksun. Güneş kapını çalar, yine yoksun.
Uyan diye bekler durur çevrende rüzgâr. Uğuldar durur “Haydi uyan!” diye, yine yoksun…

«««

Dişin ağrıyor, çektir kurtul. Başın ağrıyor bir hap yut, yat, uzan.
Ağrılı başım, sızılı dişim geçti de, geçmedi yürek sızısı, geçmedi ömür yarası…
Yok mu ruhumun acılarına bir iğne, yok mu?
Yok mu dilimi anlayan yetmiş iki milletten biri, yok mu?
Geçtim milletten, dilden.
Dilin üstünde dil var. Sen o dili bil, gönül dilini bil.
Ruhumun acılarına iğne vuran yok mu?
Hırstan, ihtirastan, heva hevesten, soğan gibi kokan nefesten ruhumu kurtaran yok mu?
Dünyaya demir atmaya kalkma. Göç borusu, çalmaya yakın. Toprağa yerleşmeye kalkma. Karun gibi batarsın ha!.. Göklere yükselmek varken, sen burada mısın daha? Göç borusu, çalmaya yakın. Vakit tamam.

«««

Gözünü kapayana ışık neylesin? Kulağını tıkayana ses neylesin?
Burnuna sarımsak sokana gül neylesin?
İçim daralıyor. Daralır ya… İçim kazan gibi kaynıyor. Kaynar ya…
Gülün dibindeki gübre bile, gülün yapraklarında en güzel kokuya dönüyor…
Allah’ın esmasıyla, Kur’ân’ın nuruyla sula içini de, nefsini dönüştür Rabbinin razı olacağı hâle. Dönüştür ki, dilin dönsün gül kokulu kelimelere, cümlelere…
Acıyı bal eyleyenler, güneşi buldular. Daha da ötesi, yaratanını buldular.
Bir değil, bin kapı açılır. Yeter ki iste, yeter ki duâ et. Rabbine itimat et. Genişlik iste gönlün için, Rabbinden sabır dile.

«««

Kapında af dilencisiyim, sabır dilencisiyim Rabbim!
Rabbim, sabırdan doğar genişlik, sabırdan çıkar esenlik…
Gecenin en karanlık vaktinde ay doğar.
Bir dala bir kuş konsa, ne fark eder? Bin kuş konsa, uçsa, ne fark eder?
Nice hayat ağacının dallarından nice beyaz kuşlar uçtu bugün dağlara doğru…
Madem vakit yaklaştı, son nefes öncesi dileğimizi geri çevirme ya Rab!
Sözü dilde olanlara değil, dili gönülde olanlara yâr et bizi ya Rab!
Gülümsemesi yüzde değil, gönülde olanlara kat bizi ya Rab…
Kat ki, kat be kat katlansın dostluğumuz.
Aşkı; tende, bedende zannedenlere değil, ruhunda can bilenlere kat bizi ya Rab…
Birbirimize arat bizi, buluştur bizi. Adınla başlat, adınla yaşat bizi ya Rab...

«««

Bir kıssa:
Ahmed er-Rıfai Hazretleri, çokça besmele çekmesiyle tanınırdı. Yakınlarından biri bir gün onun, evinin merdivenlerini çıkarken ve inerken her basamakta besmele çektiğini duyunca sorar:
“Besmeleyi niçin çok söylüyorsunuz?”
“Evlâdım, onu seviyorum. Herkes sevdiğini çok anar. İnsanlar ‘Bismillahirrahmanirrahim’ demenin faydasını bileselerdi, onu söylemede çok hırslı olurlardı.”
Bediüzzaman Hazretleri de bu sırra şöyle işaret eder:
“Bismillah, kudret-i Ezeliyenin taalluk (alâka) ve tesirini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine (çalışmasına) ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyleyse, hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın!” (İşaratül-İcaz, 20)

«««

Ya Rab, ne yâr kaldı ya Rab,
Senden gayrı, ne dost, ne ahbab…
Ya Rab, ya Rab…
Yârânım Sen olduktan sonra, bana her yer yarar, ya Rab...
Seni bulduktan sonra bana her yer yarar ya Rab...
Her şey arkasını dönse, her şey bırakıp gitse beni; Seninle olduktan, Seni bulduktan sonra, bana her yer yarar ya Rab…
Gece olmuş, gün kararmış, ne çıkar?
Dayan be gönlüm… Her gecenin sabahı var.
Dayan be yüreğim… Seni hiç terk etmeyen Rabbin var.
Yârin var, yârânın var, Rabbin var, Allah’ın (cc) var…
O var ise, her şey var. Var bile ancak O’nun ile var. O’nun var etmesiyle var bütün varlar.
Ey benim Rabbim, medet! Kulunu kuşatan yangına medet...
Biz hayatımızı kirletsek, günahlara meyletsek de, o engin rahmetin bizi hep temizlemeye devam ediyor.
Her şey biter de Senin rahmetin hiç bitmez, Senin hazinenden hiçbir şey eksilmez.
Bir bahar sabahı, ellerle beraber gönüller de duaya durdu.
Aklım da kalbim de hayrette…
Soruyorum, bu hâl neyin nesi ve bütün bunlar neyi gösteriyor? Derken elimi Kelâm-ı Kadimine uzatıyorum ve o cevap veriyor:
“Bütün bunlar gösterir ki, Allah Hakkın tâ kendisidir, ölüleri O diriltir ve O’nun gücü her şeye yeter.
Yine bütün bunlardan şunu da anlayın ki, kıyamet hiç kuşkusuz gelecek, Allah kabirdekileri diriltecektir.” (Hac, 6-7)
«««

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rasûlallah…

SELİM  GÜNDÜZALP   03.03.2013




Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #12 : 10 Mayıs 2013, 12:26:06 ÖS 12 »


ES SELAMU ALEYKUM

DEĞERLİ KARDEŞLERİM ,


HARUN YAHYA’DAN ÇOK ESKİ VE  FAKAT MUHTEŞEM BİR FİLM :

‘’ DÜNYA HAYATININ GERÇEĞİ ‘’


<a href="http://www.youtube.com/watch?v=It5gCO73Dvw" target="_blank" class="aeva_link bbc_link new_win">http://www.youtube.com/watch?v=It5gCO73Dvw</a>



DEFALARCA İZLEDİM ;  TAVSİYE EDERİM. 


CUMANIZ MUBAREK OLSUN.

ALLAH ( CC ) ‘ NA EMANET OLUN.



Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #13 : 10 Ağustos 2013, 02:33:24 ÖS 14 »


KAÇSANIZ DA ÖLÜM SİZİ BİR GÜN MUTLAKA BULACAKTIR.  Didem Rahvancı

Siz bu cümleyi okurken Dünya’nın çeşitli yerlerinde, farklı sebeplerden dolayı yüzlerce insan öldü. Şu an yüzlerce insan daha öldü. Ve şu an yüzlerce insan daha öldü. Bu ölen insanlara bir dakika önce sorulsa muhtemelen çok büyük bir bölümü bir dakika sonra öleceğini bilmiyordur. Oysa bu yazıyı okuyan sizler de, yazan bende birkaç dakika sonra belki de hayatta olmayacak olabiliriz. Belki de şu anlar Dünya üzerindeki son dakikalarımızdır ve tevbe edip, Allah’a yakınlaşmak için Rabbimizin bize verdiği son imkandır.

Bugün olmasa bile bir gün mutlaka öleceğiz. Bizde, bildiğimiz, sevdiğimiz insanlar da ölecekler. Bundan 100 sene sonra Dünya üzerinde tanıdığımız yaşayan hiç kimse kalmayacak.
İnsanlar sabah yataklarından kalktıklarında hem o güne, hem de hayatlarının geri kalanına yönelik akıllarında çok fazla planla uyanırlar. Ama ölüm bu planların içinde değildir. Oysa bu planların bir çoğu gerçekleşmeyebilir ama ölüm kesin olarak gerçekleşecektir.

Sonunda istediği işe girmeye hak kazanmış birisi işe giderken, senelerce çalışıp nihayet istediği üniversiteyi kazanan bir öğrenci okul yolunda ya da yeni evli bir çift düğün dönüşünde beklemedikleri bir trafik kazasında aniden ölebilirler. Bir iş adamı şehir dışındaki toplantısına yetişmek için uçağı tercih eder ama uçak düşebilir, hatta daha havaalanına ulaşmadan ani bir kalp krizi geçirebilir.

Boğazınıza takılan küçük bir lokmadan, bir elektrik kaçağından, bir anda düşüp kafanızı çarpmanızdan, çeşitli hastalıklardan, damarlarınızda dolaşan küçük bir pıhtıdan dolayı aniden ve hiç beklemediğiniz bir anda planladığınız hiç bir olayı gerçekleştiremeden ve bir daha da gerçekleştiremeyecek şeklide yarıda bırakarak yaşamınızı yitirebilirsiniz. Planlanan herşey Dünya’da kalır ama siz kendinizi bir anda ahirette bulursunuz.

Peki ahiretiniz için hiç plan yaptınız mı?

Ölümü asla düşünmek istemeyen, konusunun bile açılmasından kaçınan, sadece Dünyaya yönelik planlar ve programlar içinde olan insanlar, hiçbir zaman ölmeyecekmiş gibi bir yaşam sürdürürler. Ölümden ve ölümü hatırlamaktan sürekli kaçarlar. Oysa Allah’ın Cuma Suresi 8. ayetinde de bildirdiği gibi insan ne kadar kaçarsa kaçsın ölümle kesin buluşacaktır.

De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, Cool

İnsanların çok büyük bir kısmının ölümü düşünmek istememelerinin nedeni sürekli daha iyi ve rahat bir yaşama sahip olmak için çabaladıkları Dünya’yı gerçek yurt zannetmeleridir. Oysa Dünya hayatı çok geçicidir. Dünyada bir insan en fazla 100 sene bile yaşasa ahirette ki sonsuz hayatla kıyaslandığında Dünya sadece bir göz açıp kapama süresi kadardır.

İlkokula başladığınız günü düşünün, o seneler hiç bitmeyecekmiş gibi gelirken, kendinizi birden ortaokul sıralarında bulursunuz. Sonra bir bakarsınız üniversiteden mezun olmuşsunuz. Yıllar o kadar çabuk geçer ki çok kısa bir süre içerisinde evlenip, çocuk hatta torun sahibi yaşlı bir insan olursunuz ve hayatınız boyunca geçen her dakika ölüme biraz daha yaklaşırsınız. Ancak ölüm hiçbir zaman bir son değildir. Ölüm insanın sonsuz ahiret hayatının başlangıcıdır. Sonsuz cennetinin ya da sonsuz cehenneminin.

Allah Dünyayı bir imtihan yeri olarak yaratmıştır. Kimin daha iyi işler yapacağını ve kimin kendisine daha iyi bir kul olacağını denemek için. Allah Kuran’da cenneti ve cehennemi de bütün detayları ile tarif etmiş kendisine uyan salihleri sonsuza kadar cennetle müjdelerken, kendisine başkaldıran ve emirlerini yerine getirmeyen inkarcılara da cehennemi vaad etmiştir. Dünya asla geçici bir kaç heves için cenneti bırakıp cehennemin tercih edileceği bir yer değildir.

Çünkü Allah’ın ayette de bildirdiği gibi ahiret dünyadan çok daha hayırlıdır.

Hayır, siz dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)
Dünya hayatı ancak bir oyundur, tutkulu bir oyalanmadır, bir aldanıştır.
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)


Gerçek olan, sonsuz olan, hiç bitmeyecek olan ahirettir, cennettir, cehennemdir.

Allah Al-i İmran Suresi 133. ayetinde “Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.” diye buyuruyor. İşte Müslümanın hedefi her zaman için Allah’ın rahmetini, rızasını ve cennetini kazanmaya çalışmaktır. O nedenle Müslüman Dünya için planlar yaparken, ahireti asla unutmaz ve Dünyadaki planlarını da ancak ahireti için hayırlı olacağını düşünüyorsa yapar. Müslüman Allah’ın varlığını, birliğini, herşeyi kontrolü altında tuttuğunu ve dilediği anda kendisinin canını alabileceğini unutmaz. Her an ölecekmiş gibi yaşar. Her an ölecekmiş gibi yaşamak cahiliye toplumlarındaki bazı kişilerin inançları gibi ‘her an ölebiliriz, Dünyaya bir kere geliyoruz tadını çıkaralım’ demek değil, ‘her an ölebiliriz, vicdanımızı sonuna kadar kullanıp Allah rızası için yaşayalım ve Allah’ın beğeneceği bir kul olalım’ demektir.

Ölüm gerçeği Dünya’daki herşeyden çok daha önemlidir. İnsan hayatta karşılacacağı muhtemel bütün olaylar için nasıl plan yapıyorsa, ölüm ve ahiret içinde plan yapmalıdır. Çünkü insan öldüğü anda kendisini yapayanlız olarak Rabbinin huzurunda bulacak, dünya hayatında yaptığı herşeyin hesabını verecektir. Öldükten sonra artık Dünya’ya tekrar dönüş imkanı, hatalarını telafi etme ihtimali Allah’ın izniyle yoktur. O nedenle Allah bize can ve imkan vermişken, her an ölebileceğimizi hiç unutmadan Allah’ın sevdiği, cennetine layık gördüğü kullarından olmaya gayret edelim.

Belki de bu yazı Allah’ın bize son uyarısıdır.


Didem Rahvancı

Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #14 : 05 Mart 2014, 12:11:36 ÖS 12 »

RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

1.MEKTUB , 2.SUAL :


Furkan-ı Hakîmde,

الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا

gibi âyetlerde, "Mevt dahi hayat gibi mahlûktur; hem bir nimettir" diye ifham ediliyor. Halbuki, zâhiren mevt inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimü’l-lezzâttır. Nasıl mahlûk ve nimet olabilir?

Elcevap: Birinci sualin cevabının âhirinde denildiği gibi, mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebdedir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdirledir.

Öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdirle, bir hikmet ve tedbirledir. Çünkü, en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduğunu gösteriyor.

Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti tefessühle, çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizâcât-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla tezahür ediyor.

Demek çekirdeğin mevti, sümbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.

Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan, o mevt onların hayatından daha muntazam ve mahlûk denilir.

İşte, en ednâ tabaka-i hayat olan hayat-ı nebâtiyenin mevti böyle mahlûk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette, yeraltına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yeraltına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sümbülü verecektir.

Amma mevt nimet olduğunun ciheti ise, çok vücuhundan dört veçhine işaret ederiz.

Birincisi: Ağırlaşmış olan vazife-i hayattan ve tekâlif-i hayatiyeden âzâd edip, yüzde doksan dokuz ahbabına kavuşmak için âlem-i berzahta bir visal kapısı olduğundan, en büyük bir nimettir.

İkincisi: Dar, sıkıntılı, dağdağalı, zelzeleli dünya zindanından çıkarıp, vüs’atli, sürurlu, ıztırapsız, bâki bir hayata mazhariyetle, Mahbûb-u Bâkînin daire-i rahmetine girmektir.

Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, şerâit-i hayatiyeyi ağırlaştıran birçok esbab vardır ki, mevti, hayatın pek fevkinde nimet olarak gösterir. Meselâ, sana ıztırap veren pek ihtiyar olmuş peder ve validenle beraber, ceddin cedleri, sefalet-i halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar nikmet, mevt ne kadar nimet olduğunu bilecektin. Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şedâidi içinde hayatları ne kadar zahmet ve ölümleri ne kadar rahmet olduğu anlaşılır.

Dördüncüsü: Nevm, nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir-hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için. Öyle de, nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevk eden belâlarla müptelâ olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir.

Amma ehl-i dalâlet için, müteaddit Sözlerde katî ispat edildiği gibi, mevt dahi hayat gibi nikmet içinde nikmet, azap içinde azaptır; o bahisten hariçtir.


SAİD NURSÎ ( R.A.)

Kelime,terkîb karşılıkları :

Mevt : Ölüm  Mahlûk : Yaratılmış İfham : Bildirme Zahiren : Görünürde  İnhilâl : Çözülme,dağılma  
Adem : Yokluk  Tefessüh : Çürümek Hâdimü’l-lezzât : Lezzetleri yok eden
Tahvili vücud: Vücudun değişmesi Mebde : Başlangıç  Tedbir : İdare etme  
Hayat-ı Nebatiyye : Bitkilerin hayatı  Muamele-i kimyeviye : Kimyasal işlem
İmtizâcât-ı unsuriye : Elementlerin kaynaşması Teşekkülât-ı zerreviye: Atomların oluşması Zîhayat : Canlı  
Tekâlif-i hayatiye : Hayatın zorlukları Visal : Kavuşma Vüs’atli : Geniş  Sürurlu: Mutlu Mazhariyet : Erişme  
Mahbûb-u Bâkî :Varlıklar tarafından çok sevilen ve varlığının sonu olmayan sevgili, Allah Şerâit-i hayatiye : Hayat şartları
Esbab :Sebepler Fevkinde : Üstünde Nikmet : Azap,ceza ( nimetin zıddı )  Şedâid : Sıkıntılı durumlar  
Nevm : Uyku  Müteaddit : Çeşitli, birçok


Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Sayfa: [1] 2   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.072 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu