DEMOKRASİ BİR DİNDİR

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Dinler Tarihi > DEMOKRASİ BİR DİNDİR
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Dinler Tarihi > DEMOKRASİ BİR DİNDİR
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: DEMOKRASİ BİR DİNDİR  (Okunma Sayısı 2982 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1182


« : 01 Aralık 2009, 12:37:17 ÖS 12 »

DEMOKRASİ BATIL BİR DİNDİR,DİKKAT EDİN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİM

 

 

 

Allah bütün müslümanlara rahmet etsin ve müslümanları şuurlandrsın,HAKKI HAK OLARAK GÖRÜP KABUL,BATILI BATIL OLARAK İDRAK EDİP KIYAM EDENLERDEN ETSİN.....

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için ya­rattım” (Zariyat suresi: 51/56)

Allahu Tealâ bizleri yeryüzüne göndermekle birlikte başıboş bırakmamış, gönderdiği elçiler vasıtasıyla kitaplar indirmiş ve O’na ibadet etmemiz gerektiğini devamlı bir şekilde bizlere hatırlatmıştır.

“Andolsun ki biz, ‘Allaha’a ibadet edin ve tağuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.” (Nahl Suresi: 16/36)

 Allahu Tealâ’nın gönderdiği bütün resuller toplumlarını sadece Allahu Tealâ’ya ibadet etmeye ve tağutlara ibadet etmekten kaçınmaya çağırmışlardır.

Ey Kardeşlerim! Allahu Tealâ’nın bizlere yüklediği ilk görev işte tüm resullerin toplumlarını davet ettikleri bu esastır. Yani sadece Allah’a ibadet etmek ve tağutlara ibadet etmekten kaçınmak… Bu çağrı bütün davetlerin temeli ve en başıdır. Öyle ki, namaz, zekat, oruç ve hac gibi bütün ibadetlerden önce tağutlara ibadet etmekten kaçınmak ve Allah’a şirk koşmaksızın ibadet etmek esası gelmektedir.

Bilinmelidir ki, yeryüzünde her türlü tağutu reddetmek İslam’ın başı, temeli ve aslıdır. Tağutları reddetmek tevhid kelimesi La İlahe İllallah’ın ilk kısmıdır. Yani bir fert “La İlahe” diyerek bütün tağutları inkar etmediği sürece söylediği sözlerin ve yaptığı amellerin kıyamet gününde hiçbir faydasını asla göremeyecektir. Allahu Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir” (Bakara Suresi 2/256)

Ey Kardeşim dikkat et! Allahu Tealâ, ayetinde kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmak için öncelikle tağutları inkar etmemizi, onlardan uzaklaşmamızı ve hemen ardından da Allah’a iman etmemizi emretmektedir. Böylece tağutları inkar etmeden yapılan bir imanın sahibine ahirette hiçbir fayda sağlamayacağı açığa çıkmaktadır.

Evet bu nokta çok önemlidir. Zira tarih boyunca yaşayan insanların hemen hemen tamamına yakını Allah’a iman ettiklerini söylemişler, ama tağutları inkar etmedikleri ve Allah’a şirk koştukları için onların bu iddiaları boşa gitmiştir.

Resulullah’ın (s.a.v) kendilerini İslam’a davet ettiği, kendileriyle savaştığı ve öldürdüğü Mekkeli müşriklerde Allah’a iman ettiklerini iddia ediyorlardı. Bakınız Allahu Tealâ Mekkeli müşrikler hakkında ne buyurmaktadır:

“(Resûlüm!) De ki: -Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâ­lik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? "Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (O'na âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz.” (10, Yunus/31)

Andolsun ki onlara: -Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?- diye sorsan, mutlaka, -Allah- derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar? Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun ki onlara: -Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?- diye sorsan, mutlaka, -Al­lah- derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) dü­şünmezler.” (29, Ankebut/61-63)

Evet tarih boyunca yaşayan tüm müşrik toplumlar gibi Mekkeli müşrikler de Allahu Tealâ’nın yegane tek rab olduğuna, gökten su indirip rızıklar verdiğine, diriltenin ve öldürenin tek O olduğuna inanıyorlardı. Misafirperverlik yapıp, fakirlere sahip çıkarlar, sıla-i rahimde (akraba ziyaretlerinde) bulunurlardı. Güneşin doğuşundan batışına kadar oruç tutuyorlardı. Aşure günlerinde oruç tutmak adetleriydi. Zekat verip, itikafa girerlerdi. Hac ibadetini yerine getirirler, haram ayların hürmetine inanırlardı. Üç talakla boşanıyorlar, ihrama girip hac ve umre ibadetini yaptıktan sonra safa ile merve arasında yedi kere say yapıyorlardı. Ölülerini yıkayıp kefenliyorlar, üzerlerine cenaze namazı kılıp öyle defnediyorlardı. Misvak kullanıyorlar, koltuk altı ve diğer temizliklerini yerine getiriyorlar

 Ancak onların bu imanı ve yapmış oldukları bu hayır amelleri, kendilerine hiçbir fayda sağlamıyordu. Zira Mekkeli müşrikler Allah’a şirk koşuyorlar ve La İlahe İllallah tevhid kelimesinin gereklerini yerine getirmiyorlardı.

Bil ki; La İlahe İllallah tevhid kelimesinin ilk başı “La İlahe…” diyerek tüm sahte ilahları ve rableri, tüm tağutları inkar etmen, onlardan uzak olmandır.

Evet… Müslüman olmak, İslam’a girmek ve ebedi saadete kavuşmak, sonsuz azaptan kurtulmak için ilk ve öncelikli yapman gereken tüm tağutları reddetmen, inkar etmendir. Tağutları inkar etmediğin, onlardan uzaklaşmadığın sürece yaptığın ve yapacağın amellerinin ne dünya da ne de ahirette sana hiç ama hiç faydası olmayacaktır.

O halde burada senin şöyle bir soru sorman gerekmektedir. Tağut nedir? Ve Tağutları nasıl inkar edeceğim?

Ey kardeşlerim! Allah sizlerden ve bizden razı olsun. Dosdoğru yolundan ayırmasın. Dünyada ve ahirette hüsrana uğrayanlardan eylemesin. Daha yolun başında, ilk adımda tüm tağutları reddetmen ve onlardan uzaklaşman gerektiğini öğrendikten sonra şimdi sıra “tağut nedir” sorusunun cevabına gelmiştir. Zira tağutların ne olduğunu bilmeden onları inkar etmek ve onlardan uzaklaşmak hiç mümkün olur mu? İnsan bilmediği bir şeyi nasıl inkar eder ve ondan uzaklaşır? O halde şimdi burada tağut nedir sorusunun cevabını en anlaşılır şekli ile izah etmek gerekmektedir?

İslam alimleri bugüne kadar bu dini bizlere en güzel bir şekilde anlattıkları gibi aynı şekilde tağut kavramının ne demek olduğunu da çok açık, anlaşılır bir şekilde bizlere izah etmişlerdir.

Tağut kelimesi Arapça bir kelimedir. Anlamı ise haddi aşmak, azgınlaşmak demektir. İslam alimleri tağutların en başının şeytan (Allah ona lanet etsin) olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte, kahinler, putlar, büyücüler ve sapıklığa çağıranlar da tağut olarak isimlendirilmişlerdir.

Tağut kelimesinin en önem arzeden anlamlarından bir tanesi de şudur: Allah’ın kitabı dışında kanun ve yasa koyan, hüküm çıkaran devlet liderleri, Allah’ın kitabına dayanmayan idarî sistemler, Allah’ın kitabıyla hükmetmeyen mahkemeler, Allah’tan başka itaat edilen, hükmüne tabî olunan kullar…

Evet; Allah’ın kitabı ile hükmetmeyen, kendi görüşlerine göre hüküm ve yasa çıkaran tüm yönetici ve idareciler de tağut kelimesinin kapsamı altına girmektedir. Zira İslam alimleri tağut kelimesini açıklarlarken bu anlamı özellikle vurgulamışlardır. Örnek olarak Resulullah zamanında yaşayan Kab b. Eşref adlı kişinin tağut olarak isimlendirildiği bütün tefsir kitaplarında yazmaktadır. Neden Kab b. Eşref’e tağut denmiştir? Çünkü o insanların kendisine başvurdukları bir hakimdi. İnsanlar aralarında çıkan ihtilaflı meseleleri çözmek için ona başvururlardı. O da Allah’ın kitabına dayanmaksızın insanların arasında kendi görüş ve fikirlerine göre hükmederdi. İşte bu yüzden alimler Kab b. Eşref isimli bu kişiyi tağut olarak isimlendirmişlerdir. Nitekim Nisa Suresi’nin 60. ayetinin iniş sebebine baktığımız zaman bu çok açık görülecektir.

Burada Kur’an-ı Kerim’den çok dikkat çekici bir örnek daha vermek istiyorum. Allahu Tealâ Hz. Musa’ya şöyle demiştir: “Haydi, Firavun’a git! Çünkü o azmıştır (haddini aşmış, tağutlamıştırı.)” (79, Naziat/17)

Acaba Allahu Tealâ hangi sebepten dolayı Firavun’u “azgınlaşmış, tağutlaşmış” olarak vasıflandırmaktadır. Bakının bunun cevabını da yine Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayette görmekteyiz:

“Firavun, Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilah tanımıyorum (dedi).” (28, Kasas/38)

“(Firavun) Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: Ben, sizin en yüce Rabb’inizim! dedi.” (79, Naziat/23-24)

Görüleceği üzere bu iki ayette Firavun insanlara “ben sizin en büyük rabbinizim, ben sizin tek ilahınızım” demektedir. Yani Firavun ilahlık iddiasında bulunduğu için, kendisini insanların rabbi gibi gördüğü için Allahu Tealâ onun azdığını ve tağutlaştığını bildirmiştir.

Peki Firavun “ben sizin rabbinizim, ben sizin ilahınızım” derken ne demek istemiştir acaba? Acaba o; insanları, yeryüzünü, gökyüzünü yarattığını, insanlara rızıklar verdiğini, gökten su indirdiğini mi iddia etmektedir? Hayır o asla bunları iddia etmemektedir. Böyle bir iddia da kim bulunabilir ki? Ve böyle saçma sapan iddialarda bulunan bir kimseye kim inanır ki? O halde tekrar soruyoruz: Firavun “Ben sizin en büyük rabbinizim. Sizin için benden başka bir ilah yoktur” derken ne demek istemiştir:

Bakınız Allah kendilerinden razı olsun İslam alimleri Firavun’un bu sözlerini çok güzel açıklamışlardır. Demişlerdir ki; Firavun insanları yönetenlerin en üstünü olduğunu, kanun ve hükümleri ancak kendisinin belirleyebileceğini, onun koyduğu kanunlara uyulması gerektiğini, hükmünü ve idaresini bozacak kimsenin olmadığını, insanların onun idaresine boyun eğmek zorunda olduğunu iddia etmiştir. İşte Firavun’un ilahlık ve rablik iddiasının aslı budur.

O halde ey kardeşlerim bil ki; yeryüzünün neresinde olursa olsun Allah’ın kitabından ve Resulullah’ın sünnetinden kaynaklanmayan kanun ve hüküm koyan idarecilerin hepsi aynı Firavun gibi ilahlık ve rablik iddiasında bulunmaktadırlar. Her ne kadar Firavun gibi cesaretle ortaya çıkarak “Ey insanlar sizin en büyük ilahınız en yüce rabbiniz biziz” diyemeseler de Allah’ın kitabını terk ederek parlamentolarında kanun ve hüküm koymaya kalkıştıkları için onların bu amelleri apaçık olarak Firavun gibi ilahlık ve rablik iddia etmekten başka bir şey değildir. Ve bu yüzden de tağutlaşmış olmaktadırlar.

Sonuç: Bugün yeryüzünde yönetim süren devletlerin tamamı Allah’ın kitabını terk etmişlerdir. Bu devletler, yöneticileri vasıtasıyla parlamentolarında koydukları kanunlarla idare edilmektedir. Onların koydukları bu kanunlar kesinlikle Allah’ın kitabından kaynaklanmamaktadır. Bilakis çıkarılan bütün kanun ve yasalar Allah’ın kitabına, Resulünün sünnetine aykırıdır. Örnek vermek gerekirse, Allahu Tealâ içki içmeyi yasaklamıştır ama bu idareciler içki içmeyi serbest bırakmışlardır. Allahu Tealâ zina etmeyi yasaklamıştır, bu idareciler zinayı serbest bırakmışlardır. Allahu Tealâ faiz ile ticaret yapmayı şeytanın bir ameli olarak isimlendirmiştir. Bu idarecilerin bütün ekonomisi faiz ile yürümektedir. İşte bugün yeryüzünde Allah’ın indirdiği kitabı terk eden ve kendi kafalarından kanun ve hüküm çıkaran tüm yöneticiler birer tağutturlar. Tıpkı Firavun gibi ilahlık ve rablik iddiasında bulunmaktadırlar. Ve  tüm bu Firavunlar, sahte rabler ve ilahlar; kısacası tüm tağutlar inkar edilmediği sürece kişinin Müslüman olması, İslam’a girmesi, ebedi saadete ulaşması kesinlikle mümkün değildir.
Logged
ozanca
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4677



« Yanıtla #1 : 01 Aralık 2009, 05:46:01 ÖS 17 »

Demokrasi bir dindir buna itiraz etmeden evvel ....
Yazının metni ile başlıgı arasındaki baglantı nasıldır onu çözemedim ..
Metnin tek bir yerinde dahi demokrasi kelimesi geçmiyor ...
İşin kötü tarafı demokrasiye bir gönderme dahi yok ...
Selamlar ....
Logged

Not font kurbaa
FECR
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4697


Selam Hidayete Tabi Olana


WWW
« Yanıtla #2 : 01 Aralık 2009, 05:48:13 ÖS 17 »

Sanırım bu yazı bir kitaptan alıntı.Kitabın diğer bölümlerinde demokrasi bahsediliyordur herhalde
Logged

müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1182


« Yanıtla #3 : 01 Aralık 2009, 06:12:33 ÖS 18 »

Sanırım bu yazı bir kitaptan alıntı.Kitabın diğer bölümlerinde demokrasi bahsediliyordur herhalde
Demokrasi Yunanca bir kelimedir. Anlamı ise, halkın idaresi, halkın otoritesi demektir. Demokrat­lara göre demokrasinin en önemli özelliği halkın ege­menliğine dayanıyor olmasıdır. Demokratlar en çok demokrasinin bu özelliği ile öğünüp dururlar ve derler ki: “Demokrasi insanlara özgürlük bahşe­den bir sistemdir. Demokrasilerde tek söz sahibi hal­kın kendisidir. Halk kendi idarecisini belirler, onu seçer ve ondan razı olur. Hiç kimsenin halktan bağımsız olarak hareket etmesi mümkün değildir. Zira demokrasiler de hükmün tek kaynağı halktır.”

Evet demokratlar devamlı surette demokrasinin bu özelliğini sanki çok güzel bir nimetmiş gibi anlatıp durmaktadırlar. Ancak onların dillerinden eksik etme­dikler demokrasinin bu özelliği haddi aşmanın, tağutlaşmanın, Allah’ı inkar etmenin, göklerin ve ye­rin rabbine şirk koşmanın, tevhid milletine muhale­fet etmenin en açık göstergesidir. Çünkü;

Öncelikle demokrasi adından da anlaşılacağı üzere halkın otoritesi, insanların hükmüdür. O kesin­likle Allah’ın hükmü değildir. İslam’da hakimi­yet, otorite ve egemenlik ancak Allah’a ait­tir. Allahu Tealâ’dan başka kesinlikle yasa koyan, hü­küm çıkaran bir ilah yoktur. Bu esas daha ilk başta tevhid kelimesi La İlahe İllallah’ın anlamının kendisidir. Bütün Müslümanlar hakimiyet hakkının ancak Allahu Tealâ’ya ait olduğu hususunda icma et­mişlerdir. Bakınız Allahu Tealâ şöyle buyurmakta­dır:

“Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye tapmamanızı emretmiştir. İşte en doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (12, Yusuf/40)

Buna karşılık demokrasilerde egemenlik yetkisi, kanun koyma hakkı Allahu Tealâ’nın hakkı olma­yıp insanların hakkıdır. Demokrasi ile yönetilen ülke­lerde Allah’ın kitabının yani Kur’an-ı Ke­rim’in hiçbir söz hakkı yoktur. Demokratik parla­mentolarda bir kanun ve hüküm çıkarılacağı zaman Allahu Tealâ’nın o konu hakkındaki emir ve yasak­ları kesinlikle göz önüne dahi alınmaz. Bakı­nız demokratların kutsal kitapları olan anayasala­rında bu özellik şöyle geçmektedir:

“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, ege­menliğini, Anayasanın koyduğu esas­lara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Mec­lisinindir. Bu yetki devredilemez.” (T.C Anaya­sası, Mad. 6-7)

Nitekim bunun en açık örneğini bizler bugün gör­mekteyiz. Demokrasi ile yönetilen bu ülkede demokrasinin tapınağı konumunda olan ve millet me­clisi adını verdikleri binada toplanan milletvekil­leri her gün her hangi bir hususta kanun ve yasa çıkarmaktadırlar. Bu kanun ve yasalar çıkar­ken ise tek ölçü çoğunluğun görüşüdür. Çoğun­luk kendi kıt akıllarınca neyi uygun görürse o kanun yasalaşır ve uygulamaya konulur. Her hangi bir kanun ve yasa çıkacağı zaman kesinlikle Allah’ın kitabına bakılması söz konusu bile değil­dir. Uygulamaya konulan o kanun Allah’ın ki­tabına aykırı dahi olabilir. Hatta bunların koydukları kanunların hemen hemen hepsi Allah’ın kanun­larına zıt ve muhaliftir.

Demokrasilerde Allah’ın kitabına zerre kadar değer verilmediği halde çoğunluğun görüşü dahi on­ların kutsal kitapları anayasaya uygun olmak zorun­dadır. Şayet tüm vekiller bir kanun üzerinde birleşseler dahi, bu kanun kutsal kitapları anaya­saya uygun olmadığı zaman direkt olarak iptal edi­lir. Demokratlar kutsal kitaplarına bağlı kalmadan Cumhurbaşkanı dahi seçemezler. Bunun en açık ör­neğini bu satırları yazdığımız şu günde görmek­teyiz. Demokrasinin ibadethanelerinde yer alan milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu bir kişinin Cumhurbaşkanı olmasını uygun gördüğü halde kutsal kitapları olan anayasaları buna izin vermediği için çoğunluğun görüşü itibara alınmamıştır.

Bakınız bu husus onların kutsal kitaplarında şu şe­kilde geçmektedir :

“Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organla­rını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan te­mel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı ola­maz.” (T.C Anayasası, Mad. 11)

Yani, Anayasa’nın koyduğu hükümler herkesin mutlaka uyması gereken tek hükümlerdir. Anayasa’nın hükmü herkesi bağlar. Hiç kimsenin onun hükmüne aykırı söz söylemesi, görüş bildir­mesi mümkün değildir. Çoğunluk her hangi bir kişinin Cumhurbaşkanı olmasını uygun görse dahi şayet demokratların kutsal kitapları olan anayasaları o kişinin Cumhurbaşkanı olmasını uygun görmezse işte o zaman çoğunluğun görüşünün hiçbir kıymeti yoktur. Bütün itibar demokratların kutsal kitapları olan anayasayadır.

Ey Demokratlar! Bilin ki ; “Biz sizden de taptıklarınızdan da beriyiz.” Bizim dinimizde insanları bağlayan, mutlak uyulması gereken tek söz, sadece Allahu Tealâ’nın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir. Biz Müslümanlar ancak Allah’ın indirdiği hükümlere itaat eder, tabî oluruz. O’nun indirdiği esaslara aykırı ne bir görüş, ne bir düşünce, ne bir söz ne de bir kanun ve hükme uyarız. Biz sizden de, demokrasi dininizden de, kutsal kitabınız anayasanızdan da beriyiz. Siz sadece Allah’ın hükümlerine dönünce kadar sizinle bizim aramızda ebedi kin, nefret ve düşmanlık vardır.

“İbrahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” (60, Mümtehine/4)

Demokratların anayasalarına olan bağlılıklarını bakınız Şeyhimiz (Allah O’nu esaretten kurtarsın) Ebu Muhammed el-Makdisi nasıl dile getirmektedir:

“Demokrasi dininde anayasaların metinlerine bağlı kalınma­dığı ve onun maddelerine uygun olmadığı sürece çoğunluğun hükmü ve yasası asla kabul edilemez. Çünkü onlara göre ana­yasa, çıkarılacak olan kanunların temeli ve mukaddes kitabıdır.

Demokrasi dininde Allahu Tealâ’nın kitabının ve Rasulullah’ın (s.a.v) hadislerinin hiçbir itibarı yoktur. Kendi mukaddes kitap­ları olan anayasanın temel maddelerine uygun olmadığı sürece bir tasarının veya kanunun Kur’an ve sünnete uygun olarak yasalaş­tırılması mümkün değildir. Eğer bu noktada bir şüpheniz varsa buna demokrasinin fakihlerine sorunuz… Allahu Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu Allah’a ve Rasulüne götürün. Bu hem ha­yırlı,  hem de netice bakımından daha iyidir.” (4, Nisa/59)

Demokrasi dininde ise durum şu şekildedir:

“Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz onu uydurma anayasaya ve yerden bitme kanunlara uygun olarak halka, meclise, Cumhurbaşkanı’na ya da anayasa mahkemesine götürün.”

“Size de, Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun! Hala akıl­lanmayacak mısınız?” (21, Enbiya/67)

 Demokraside ortaya konulacak her bir tasarının kutsal ki­tapları anayasaya uygun olması zorunluluğundan dolayıdır ki; şa­yet insanların çoğunluğu demokrasi yoluyla ve yasama yetkisini elinde bulunduran şirk meclisi aracılığı ile Allah’ın şeriatı ile hük­metmeyi istese (tağutlar buna izin verse dahi) bu mümkün değil­dir.

Bunun gerçekleşmesi ancak anayasaya ve onun maddelerine uygun olması şartıyla mümkün olur. Çünkü anayasa demokrasinin mukaddes kitabıdır. Ya da sen onların anayasalarına, arzu ve is­teklerine uygun olarak tahrif edilmiş demokrasinin Tevrat ve İn­cil’i desende olur.

Demokrasi, anayasanın temel maddelerine, halkın arzu ve isteklerine uygun olmadığı sürece, Allahu Tealâ’nın muhkem dinine, O’nun şeriatının herhangi bir hükmüne asla itibar etmez. Bütün bunlardan önce de (yani anayasanın temel madde­lerinden, halkın arzu ve isteklerinden önce) tağutların ve seçkin kişilerin arzu ve istekleri önceliklidir.

Halkın tamamı tağutlara ve demokrasinin efendilerine “Bizler Allah’ın indirdiği hükümler ile muhakeme olmak istiyoruz, kesin­likle ne halkın, ne halkı temsil eden vekillerin ne de idarecilerin hiçbir şekilde kanun koyma hakkı yoktur. Dininden dönen, zina eden, hırsızlık yapan, içki içen vs. kimseler hakkında Allahu Tealâ’nın hükümlerinin uygulanmasını istiyoruz. Kadının süsünü göstermesinin, çıplaklığın, fuhşun, zinanın, livatalığın (erkeğin erkek ile ilişkisinin) ve bunun gibi bütün kötülüklerin yasaklanma­sını istiyoruz…” deseler derhal onlara şöyle cevap verilir.

“Bu talepleriniz demokrasi dinine ve özgürlüklere aykırıdır.”

Yazıklar olsun size... Yazıklar olsun size… Yazıklar olsun size… Dilim kuruyuncaya kadar yazıklar olsun size…”[1]

Ey Kardeşim! Allah sana ve bizlere merhamet etsin. Demokrasi dininin ayan beyan şirk ve apaçık küfür dini olduğunun göstergelerinden bir tanesi de şudur:

Demokrasi dininde yargı mensupları, hakimler ve savcılar demokrasinin ma­bedleri olan meclislerde çıkarılan kanunlarla hükmetmek zorun­dadırlar ve bu yetki kesinlikle parlamento adına kullanılmakta­dır.

“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” (T.C Anayasası, Mad. 9)

Demokratik memleketlerde hakimlerin ve savcıların Kur’an ve sünnet ile hükmetmesi kesinlikle söz konusu değildir. Demokrasinin mabed-lerinde yani millet meclisinde çıkarılan kanunlar, hakimler ve savcılar için tek hüküm kaynağıdır. Her hangi bir hakimin bu kanunların dışında başka bir kanunla hükmetmesi, karar vermesi kesinlikle suçtur. Zira demokrasi dini ve onun kutsal kitabı olan anayasa böyle bir davranışa asla izin vermez.

Allah’ın kendisinden razı olduğu tek din olan İslam dininde ise yargı mensupları; hakimler ve savcılar ancak Allah’ın kitabıyla, Resulullah’ın sünneti ile hüküm vermek zorundadırlar. Bir İslam mahkemesine gidildiği zaman hiçbir hakimin Allah’ın kitabını bırakarak başka kanun ve yasalarla hükmetmesi, karar vermesi kesinlikle söz konusu olamaz. Zira;

 “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar kafirle­rin ta kendileridir.” (Maide Suresi: 5/44)

“Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar zalim­lerin ta kendileridir.” (Maide Suresi: 5/45) 

 “Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse işte onlar fa­sıkların ta kendileridir.” (Maide Suresi: 5/447)   

Allahu Tealâ bu konuda hiçbir kimseye ve hatta Resulüne dahi muhayyerlik/serbestlik hakkı tanımamış, alemlere rahmet olarak gönderdiği Resulü Muhammed’e (s.a.v) şöyle emretmiştir:

“Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın.” (5, Maide/49)

Demokrasi dininde insanlar her türlü ihtilafını, aralarındaki hukuki anlaşmazlıkları ve problemleri demokrasi dininin uygun gördüğü mahkemelerde çözüme kavuşturmak zorundadır. İnsanların demokrasi dininin uygun gördüğü mahkemelerin dışında bir mahkemeye gitmeleri, demokrasinin uygun gördüğü mercilerin dışında başka mercilerde muhakeme olmaları demokratik dine göre açık bir suçtur. Hiç kimse kutsal kitap anayasanın tayin ettiği mahkemenin dışında bir mahkemeye gidemez. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde bir vatandaşın örnek olarak ölen babasının mirasını kardeşleri ile paylaşması ancak kutsal kitap anayasanın uygun gördüğü mahkemelerde, yine kutsal kitap anayasanın kurallarına göre olmak zorundadır. Hiçbir ferdin bunun dışında bir miras paylaşımına gitmesi mümkün değildir.

“Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve sa­vunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağa­nüstü merciler kurulamaz.” (T.C Anayasası, Mad. 36)

Bizim dinimizde ise durum bambaşkadır. Biz müslümanlar bütün sorunlarımızı ancak ve ancak Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünneti ile hükmeden mahkemelerde çözüme bağlamak zorundayız. Bizim için tek çözüm sadece Allah’ın indirdiği hükümler ve Allah’ın hükmüyle hükmeden mahkemelerdir. Allahu Tealâ bizlere kendi indirdiği hükümlerle hükmetmeyen mahkemelere muhakeme olmamızı kesinlikle yasaklaşmıştır.

İşte bu nokta üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Zira bugün “ben Müslümanım” deyip, namaz kılan ve oruç tutan insanlar, demokrasi dininin mahkemelerinde; Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın sünnetinin hiçe sayıldığı mahkemelerde muhakeme olmakta, sorunlarını bu mahkemelerde çözüme kavuşturmaya çalışmaktadırlar. Ya Rabbi! Bu nasıl Müslümanlık iddiasıdır? Bu nasıl bir iddiadır ki bir taraftan “ben de Müslümanım” diyorsun, namaz kılıyor, oruç tutuyorsun, zekat verip hacca gidiyorsun… Diğer taraftan ise tağutların mahkemesinde muhakeme oluyorsun. Sorunlarının, ihtilaflarının çözüm yeri olarak tağutların mahkemelerini görüyorsun. Halbuki Allahu Tealâ senden tağutları reddetmen gerektiğini istemişti. Tağutları reddetmediğin, onların mahkemelerini inkar etmediğin sürece iman etmen, kopmak bilmeyen sağlam kulpa yapışman ve cennet ehli olman kesinlikle mümkün değildir.

 Sana şirk koşmaktan yine sana sığınırız ey Alemlerin Rabbi! Bakınız rabbimiz ne buyurmaktadır:

“Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağutu inkar etmeleri emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.” (4, Nisa/60)

Yani bir takım insanlar çıkmışlar diyorlar ki: “Bizler Allah’a iman ediyoruz. Bizler mü’min ve Müslüman kimseleriz. Allah’ın indirdiği bütün kitaplara, gönderdiği inanıyoruz.”

Evet insanlardan bir kısmı böyle iddialarda bulunuyor. Bu iddiaları ile birlikte namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar. Mescidlere gidip secde ediyorlar, tesbih çekiyorlar. Ve daha sonra…

“…tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar.” (4, Nisa/60)

Her hangi bir sorun ya da problemlerinde, muhakeme olmak için Allah’ın kitabı ve Resulullah’ın (s.a.v) sünneti ile hükmetmeyen mahkemelere gidiyorlar. Demokrasi dininin mabedlerinde, parlamentolarında çıkartılan kanun ve yasalarla hükmeden mahkemelerden medet bekliyorlar. Ne zaman aralarında bir tartışma ve problem çıksa hemen şirk mahkemelerinin kapılarını aşındırıyorlar. Ne zaman aralarında bir ihtilaf meydana gelse bu ihtilafın çözümü için tağutların mahkemelerini yetkili makam olarak tayin ediyorlar. Hem de;

“tağutu inkar etmeleri emrolunduğu halde…” (4, Nisa/60)

Şu hale bir bak… Ne ilginç bir durum…

Allahu Tealâ onlara tağutları bütünüyle inkar etmelerini emretmişti. Tağutların mahkemelerinde muhakeme olmamaları gerekiyordu. Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine itibar etmeyen mahkemelerde çözüm aramamaları gerekiyordu. Bütün kanun ve hükümleri Allah’ın vahyine muhalif  mahkemeleri kabul etmemeleri gerekiyordu… Ama onlar “Ben Müslümanım” demelerine rağmen, tağutları inkar etmelerin gerektiği halde, tağutların mahkemelerinde çözüm aradıkları için;

“Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.” (4, Nisa/60)

İşte bu kimseler tağutları inkar etme emrini yerine getirmedikleri için şetan tarafından büyük bir sapıklığa, derin bir yok oluşa sürüklenmektedirler.

Ey Kardeşim! Bu üzerinde derin derin, uzun uzun düşüneceğin bir konudur. Bugün şu yaşadığımız zamanda insanların hemen hemen hepsi bu konuda büyük bir hata içindedirler. Bu öyle bir hatadır ki, senin yaptığın bütün amellerin boşa gitmesine sebep olacaktır. Sen daha işin ilk başında tağutu inkar etmekle emrolundun. Allahu Tealâ sana tüm tağutları inkar etmeni, onların mahkemelerine gitmemeni, sorun ve ihtilaflarını asla ama asla tağutların mahkemesine götürmemeni emretmektedir.

İşte bu sana Allah’ın apaçık emridir. Sen Allah’ın bu apaçık emrinden yüz çevirisen bil ki, şeytanın dostu olursun. Bütün amellerin boşa gider de Allah korusun şeytanla olan dostluğun kıyamet gününde de devam eder. Sonsuza kadar dostunla birlikte cehennemin yakıtı olursun. Rabbim seni ve bizleri böyle kötü bir sondan korusun. Allahumme Amin.

Sonuç olarak, Demokrasi bir tağuttur. Allah’ın kitabına itibar etmediği için bir tağuttur. Resulullah’ın sünnetini bir kenara fırlattığı için bir tağuttur. Çoğunluğun görüşü Allah’ın vahyinden daha üstündür dediği için bir tağuttur. Demokrasiye göre kendi kutsal kitapları, yani anayasaları, Allah’ın kitabından daha faziletli, daha kymetli ve uyulması gereken tek kitap olduğu için bir tağuttur. Ve senin Müslüman olabilmen ve ebedi saadete erişebilmenin tek şartı öncelikle demokrasi tağutunu inkar etmene bağlıdır. Eğer demokrasi tağutunu inkar etmez, onun sana emrettiği şeylerden uzak kalmaz ise, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılman, yani İslam’a girmen ve Müslümanlardan olman kesinlikle mümkün değildir.

“Kim tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir” (Bakara Suresi 2/256)

(konu devam edeceği için kaynak yazmadım)
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.519 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu