Küresel kuşatma ve diyalog

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSTİŞARELER (İstişare Platformu) > Serbest Kürsü (Moderatör: Yonetim) > Küresel kuşatma ve diyalog
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSTİŞARELER (İstişare Platformu) > Serbest Kürsü (Moderatör: Yonetim) > Küresel kuşatma ve diyalog
Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Küresel kuşatma ve diyalog  (Okunma Sayısı 15984 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
esedullahmurat
Ziyaretçi
« : 07 Ağustos 2007, 12:03:19 ÖS 12 »

İbrahimi dinler tabiri aslında doğru değil, din bir tanedir, bütün dinlerin adı İslam yani teslimiyettir. Bütün peygamberlerin getirdiği mesajların özünde Allah'a teslimiyet vardır, dolayısıyla tektir.


31/07/2007


Günümüzde insanlığın karşı karşıya bulunduğu tehditlerin başında Yeni Dünya Düzeni'nin öngördüğü küreselleşme politikaları geliyor. Küreselleşme adı altında insanlığın sahip olduğu tüm değerler emperyalist güçlerce satın alınmaya ve iğdiş edilmeye çalışılıyor. Uluslararası güç odakları bu politikaları çerçevesinde dinlere de, oluşturulmak istenen küresel kültürle çatışmayacak bir yapı kazandırmak istiyorlar. Globalitenin, dinlere ve özellikle de Yeni Dünya Düzeni politikalarına altarnatif tek dinamik güç olarak görülen İslam'a yönelik politikaları bu çerçevede şekilleniyor. Son yıllarda yoğunlaşan "dinler arası diyalog" tartışmaları da küreselleşmenin din politikaları bünyesinde önemli bir yer tutuyor. Bu durum, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Hz. İbrahim Sempozyumu'nun değerlendirilmesinde bu küresel bağlamın gözardı edilmemesi gereğini ortaya koyuyor. Konuyla ilgili görüştüğümüz Umran Dergisi yazarı Şemseddin Özdemir, mevcut diyalog arayışlarının uluslararası siyasal boyutlarına dikkat çekerek amacın, tasfiye edilemeyen dini yorumları hizaya getirmek olduğunu ifade ediyor.  

 


RÖPORTAJ: ŞÜKRÜ HÜSEYİNOĞLU
Dinlerarası diyalog tartışmalarını değerlendiren Yazar Şemseddin Özdemir:


Diyalog, tevhide akidesine davet eksenli olmalı

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen "Hz. İbrahim Sempozyumu" çeşitli tartışmalara yolaçtı. Bu tür toplantıların bir takım uluslararası planlarla uyum arzettiği söyleniyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?



Bu tür girişimlerin bir uluslararası siyasal boyutu bulunduğu kanaatindeyim. Zaten dünya çapında dinlerarası diyalog tartışmaları epey bir zamandır yapılageliyor. Türkiye'de de bu konu, iç ve dış şartlardan bağımsız değil. Buna kolaylık sağlanıyor. Hem yurtdışından hem de Türkiye içinden bir çok hıristiyan ve yahudi grubun temsilcisi bu toplantıya katıldı. Rastgele değil. Dünyada şöyle bir düşünce var; dinler bir gerçek, tasfiye edemezsiniz, hakkı batılını bir tarafa bırakın, tasfiye edemiyorsunuz. O zaman bu dinleri hizaya getirmek lazım. Avrpa, Hıristiyanlık'la uzun bir kavgadan sonra bunu başardı. Hıristiyanlık adına Kiliseyi bir yere mahkum etti ve kilise toplumla ilgili siyasal iddialarından vazgeçti. Tevrat veya İncil değil ama kilise bundan vazgeçti. Şimdi herkes şunu görüyor; dünyada en büyük güç din ve dini yorumlar. Bilhassa İslam olmak üzere diğer dini eğilimler de hiç ihmal edilemeyecek kadar güçlü eğilimler. O zaman ortadan kaldıramadığımız bu dinleri bir çizgiye sokmak lazım. Ciddi siyasal iddiası olan iki yorum var. Biri bir ırka has olarak kendini anlamlandırdığı için dar bir grupla sınırlı kalmış olan Yahudiliktir. Diğeri de İslamdır ki, evrensel anlamda herkesi kapsayan ve aynı zamanda sistem iddiası olan bir dindir.


 


Yani bu girişimlerde politik kaygılar belirleyici...


Şimdi amaçlanan şu, dini ortadan kaldıramayacağımıza göre bu din siyasal iddialarından vazgeçmeli. Tabii ki din soyut olarak bundan vazgeçemez. Yani yeni vahiy gelip de bunu birinin keyfi için kaldırmayacağına göre o zaman din adına konuşanlar bu iddiadan vazgeçmeli. Bu Türkiye'de zaman zaman gündeme gelen reform tartışmalarını çağrıştırır. Yani ahkam ayetlerinin uygulamadan kaldırılması, 230 ayet yerine modern hukuk hükümleri vardır, bunların uygulanmasını talep etmeyin iddası Türkiye'de yerel yöneticiler tarafından da seslendiriliyor. Bence uluslararası bağlamdaki bu kavganın  bizim bilemediğimiz daha bir çok siyasal arka planı var. Yani İsrail'in, Amerika'nın, Avrupa'nın başka hesapları olabilir. Ama dini anlamdaki hesabı bence İslam'ı da diğer dini yorumlar gibi hayat iddisının dışına çekerek, yalnız ahlakla uğraşan iddiasız bir din haline getirme istekleridir. Bu plan içinde bu düşünce muhtemel olarak vardır.


Diğer dinler bu anlamda hizaya getirilmişler denilebilir mi?


Görüldüğü kadarıyla tüm hiristiyan mezhepleri bu iddiayı kabul etmişler veya buna eklemlenmişlerdir. Biz şöyle bir hayat tarzı istiyoruz diyemiyorlar. Bunu kesin olarak kabul etmişler. Şimdi bu İslam'dan da isteniyor. Ama tabi İslam adına konuşacak meşru bir halifelik var olmadığı için bunu zorla, ikna ederek, kafaları karıştırarak, kavram kargaşası oluşturarak mümkün kılmak istiyorlar. Bence bu projenin uzun vadede böyle bir görünmeyen hedefi var.


Dinlerarası bir diyalog mümkün değil mi?


Diyalog her zaman mümkündür, diyalogdan çekinmenin bir anlamı yoktur. Herkesle her zeminde konuşabiliriz. Bu dinin kitabı, öyle bir kitaptır ki kendisini eleştiren, inkar eden o dönemin inkarcılarının sözlerini kendi ayetleri içine alarak insanlara aktarmıştır. Yani kendisine yöneltilen eleştirilerden çekinmeyen ve kaçmayan bir dinin müntesibiyiz ve böyle bir kitaba sahibiz. Ama burada sorun şudur; bu diyaloğu organize eden insanlar, gerçekten diğer dini yorumlar olarak kabul edilen Hıristiyanlığın ve Yahuduliğin ana kaynaklarını, Tevrat'ı İncil'i, diğer kaynakları çok doğru biliyorlar ve bu konuda gerçek anlamda bir diyalog arayışı içindeler mi. Kur'an-ı Kerim'in "Deki: Ey Ehl-i Kitap, gelin ortak kelimede birleşelim" esprisini çağrıştıran bir diyalog mu arıyorlar, yoksa tamamen siyasal hedeflere uygun bir bakış tarzı mı sergiliyorlar, doğrusu bunda şüphe taşıyorum.


Niçin?


Çünkü öteki anlamı çağrıştıracak çok ciddi okumaların, araştırmaların ve kitapların ortaya çıktığını görmüyorum. Yani bu konuda, bizim o topluluğa bakış tarzımızla ilgili çok ciddi çalışmalar yok. Bugüne kadar o dünya, İslam'la ilgili oryantalist anlayışlar başta olmak üzere 150-200 bine yakın kitap telif ederken, İslam dünyasının ise o kültür ve inançlarla ilgili çalışmaları çok daha zayıf kalmıştır. Dolayısıyla ortada diyaloğa müsait bir birikim ve zemin bulunmamaktadır. Olayı çok iyi bilirsiniz, diyaloğu nerede yaptığınızı görürsünüz, o zaman bir problem olmaz.



Diyaloğa yönelen insanların güçlü bir donanıma sahip olması gereği çıkıyor ortaya...


Kur'an-ı Kerim'i çok iyi bilen, çok iyi özümleyen ve ondaki gerçekleri eğip bükmeyen insanların başka din mensuplarıyla kuracağı diyalogdan biz bir zarar görmeyiz. Şu şartlarla ki, bu diyaloğu kuranların gerçek anlamıyla Kur'ani bilgiye vakıf olmaları ve karşıdaki dini yorumların kutsal kitaplarını ve beğenirsiniz beğenmezsiniz dini bakış açılarını çok iyi bilmeleri gerekir. O zaman bilgi düzeyinde bir diyalog ortaya çıkar. Ve siz insanları ortak bir şeye çağırırsınız. En önemli hususlardan biri de diyaloğun sonuç elde etmeye yönelik olması gereğidir. Eğer biz o dinlere ortak  kelime anlamında hoşgörüyle bakacaksak, onların da İslam'ın Peygamberine ve Kur'an'a önyargısız bakmaya önce alışmaları gerekiyor. Önce bu adımı atmaları gerekir. Çünkü yalnız İslamdır ki kendisinden önce gelen tüm Peygamberleri onaylıyor, tüm Kitapları tasdik ediyor, birbirinden ayrı tutmuyor. Kendisinden önceki Peygamberleri tasdik eden bir Peygamber'e ve O'nun getirdiği Kitab'a o insanları  önce asgari iman babında çağırmamız gerekir. Çünkü Kur'an-ı Kerim onları hem eleştirmiştir, hem de takdir edilen yönlerini ortaya koymuştur, ama ortak hareket etmek isteyince, "Gelin ortak bir kelimede anlaşalım, birbirimizi ilah edinmeyilim, yalnız Allah'a kulluk edelim" şeklinde ortak bir kelimeye davet etmiştir. Bu espiriye davet edecek bir diyalog sözkonusu olursa bundan çekinmiye lüzum yok, bu çerçevede bir diyalogdan zayıf düşünce sahipleri korkar. Böyle bir bakış açısı yoksa, bizim onlara hiç bir şey diyeceğimiz yoksa, amaç başka hesaplara alet olmaksa, bu oluşum başka hesapları içinde taşıyorsa bence o zaman meseleyi daha iyi düşünmek gerekir.


Sizce diyalog hangi çerçeveye oturmalı?


Ne onlar ne biz birbirimizi tanımadan ulu orta birbirimize kürfetmeyelim, birbirimize kılıç çekmeyelim, birbirimizi anlamaya tanımaya çalışalım. Ama bu çabalarımızda açık olalım. Mesela hıristiyan olan insanlara soralım; niçin Hz. İsa'yı ve İncil'i tasdik eden Muhammed(a.s)'a asgari iman etmiyorsunuz, bırakın uygulamayı, iman etmiyorsunuz. Veya yahudi olan insanlara soralım; niçin İsa(a.s)'ı reddediyorsunuz, ki o da sizin kavminizden çıkmıştır, sizin Kitabınızı tasdik etmek üzere gelmiştir. Niçin daha sonrakini reddediyorsunuz. Dinler diyalog kursun, ama bu dinler siyasetle uğraşmasın, devlet iddiası, toplumsal iddiası olmasın, asla birbirlerine birşey söylemesin, birbirlerini idare etsinler mantığı doğru değildir. Adım adım, böyle bir diyalog çağrısı, böyle bir diyalog anlayışı olursa bunu bir müslüman her zaman herkesle kurar, Kur'an-ı Kerim'i iyi tanıyan şuurlu bir mümin hiç kimseyle diyalog içerisine girmekten çekinmez ve korkmaz. Çünkü sağlam bir inanca sahiptir, bir şey kaybederiz diye çekinmesi sözkonusu olmaz. Ama bu diyalog projeleri ve bu çerçevedeki çalışmalar başka büyük siyasal hesaplar için yapılıyorsa, bu entrikaların niçin yapıldığını tespit etmek, öğrenmek mecburiyetindedir. Gücü yetiyorsa, bu hesabı bozar. Yani bu işi Amerika, Avrupa veya başkası planlıyorsa ve ilk başta ifade ettiğim gibi dinlere başka bir şekil vermek isteniyorsa bu oyuna gelmez, başta Kur'an-ı Kerim olmak üzere, gerekirse İncil'in ve Tevrat'ın ortaya koyduğu tüm doğruları da açıkça ifade eder ve der ki; din bunları iddia ediyor bunları gizlemeyelim. Din, Tevrat'ta da zulme karşı çıkmayı, hırsızlık edene ceza vermeyi öngörüyor, haksızlık yapmayı engelliyor. İncil'de de hakeza aynı şeyleri söylüyor. Diyalog, önce bu herkesin kabul ettiği kutsal kitaplar babında olmalıdır. Bundan çekinilmemelidir, müslüman insanlara düşen görev de bu konuda hiç bir şeyi eğip bükmeden, temel ilkeler etrafında bir diyaloğa kapı açacak tarzda olmalıdır. Sözkonusu sempozyuma bakıldığında, ilkeler etrafında olmayan, siyasal hedefi dinlerin yamultulması ve siyasal-toplumsal iddialarından vazgeçmesi gibi bir arka plan hedefi güden, tabir caizse müslümanlığı da protestanlık gibi hayat dışında bir din haline getirmeyi çağrıştıran bir büyük projenin uzantısı izlenimi veriyor.


İbrahimi dinler tabirini nasıl değerlendiriyorsunuz?


İbrahimi dinler tabiri aslında doğru değil, din bir tanedir, bütün dinlerin adı İslam yani teslimiyettir. Bütün peygamberlerin getirdiği mesajların özünde Allah'a teslimiyet vardır, dolayısıyla tektir. Şura Suresi 13. ayette de ifade edildiği gibi, bütün peygamberlere vahyedilen dinin özü, Allaha şirk koşmama ve onda ihtilafa düşmemedir. Bu da Allah'a teslimiyetin diğer adıdır. Dolayısıyla dinler farklı üç ayrı İbrahimi din değildir, Allah üç ayrı din göndermemiştir. Allah'ın dini tektir, hepsi Allah'a teslimiyet ve kulluktan geçer. O bakımdan bu tabir çok isabetli bir tabir değildir. Ayrıca bu kavramı kullanan hıristiyanlar muhtemelen buna başka bir anlam veriyorlar, muhtemelen yahudilerde başka bir anlam veriyor. Yani İbrahimi dinler denildiği zaman, hırıstiyan ve yahudiler acaba İbrahimi din olarak İslam'ı da kabul ediyorlar mı. Bu onların bir sorunu. Bunu sormak lazım, İbrahimi dinler diyaloğu varsa bir yahudi için İsevilik ve Hz. Muhammed'in getirdiği çizgi İbrahimi çizgi midir. Çünkü bir çok yahudi Hz. İsa'yı reddeder. Sapık addeder. Bir yahudi "bunlar İbrahimi çizgidir" diyorsa bu büyük bir gelişmedir. Yani onlar Hz. İsa'yla Hz. Muhammed'i İbrahimi çizgi kabul ediyorlarsa, bir yahudi için bu ileri bir iddiadır, eğer politika yapmıyorsa. Diğer yandan hıristiyanlar Hz. Musa'yı İbrahimi çizgi olarak kabul ediyor, ama aynı hıristiyanlar acaba Hz. Muhamed'e tabi olan müslümanları İbrahimi çizgi olarak kabul ediyor mu etmiyor mu? Burada acaba ikiyüzlü davranma, takiyye denilen bir tavır veya politik bir manevra var mı buna da dikkat etmek lazım. Diyalog bunları sağlamıyorsa, politik bir diyalogtur. Başka büyük hesaplar için kullanılır ve bu da hiç bir yarar sağlamaz.


 


Not: Bu röportaj 2000 yılında gerçekleştirilmiş ve Selam Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

>>> islam ve hayat <<<
Logged
MehmetSait
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 49



« Yanıtla #1 : 07 Ağustos 2007, 01:14:54 ÖS 13 »

Dinlerarası Diyalog günümüzde herzamankinden daha önemlidir.Eğer bu tür çalışmalar olmasa diğer dinlere mensup insanlar daima islama kuşkuyla bakacaktır.Çünkü bu tür organizasyonlarda herkes belli konularda başka dinlerin görüşünü almakta tabir-i yerindeyse istişare etmektedir...
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #2 : 07 Ağustos 2007, 02:00:30 ÖS 14 »

Şimdi beni düşündüren demişsiniz ki "Eğer bu tür çalışmalar olmasa diğer dinlere mensup insanlar daima islama kuşkuyla bakacaktır."  bizden kuşku duyulacak ne yaptık? yani illa onlarla haşir, neşir olacaz onlara kendimiz sevdireceğiz ki mesela zaman gazatesi yazarı ahmet şahin´ in aşağıda belirttiği gibi birşeymi ?

Buyrun.

AHMED ŞAHİN
18.05.2004 SALI

Dinler ve kültürlerarası diyalog toplantıları

Biz dinleri ikiye ayırıyoruz. Semavi dinler-beşeri dinler. Semavi dinler aslında Rabb’imizin gönderdiği İlahi kitaba ve Peygamber’e dayanan İlahi dinlerdir.


Hıristiyanlık ve Musevilik gibi. Bu iki semavi dinin mensuplarına ‘ehli kitap’ diyoruz. Bize göre ehli kitap, diğerlerinden ayrıdır. Hem o kadar ayrı ki, ehli kitapla akrabalık bile kurabiliyoruz. Nikahla kızlarını alabiliyor, çocuklarımızın anası yapmayı düşünebiliyoruz. Kestiklerini yemede de tereddüt göstermiyoruz...

- Neden bu kadar yakınlaşabiliyoruz?.. Onlar da Rabb’imizin gönderdiği bir İlahi kitaba inanıyor, Peygamber’e dayanıyor da ondan... Sadece bir eksikleri var, onu da onların takdirlerine havale ediyoruz.

- Nedir o eksikleri?

- Kendi kitaplarını, kendi peygamberlerini inkar etmeden, eksiklerini tamamlamaları, yani Hazreti Muhammed’le Kur’an’ı da tanımaları...

Nitekim biz onların peygamberlerini ve kitaplarını tanıyoruz. Onlardan da aynı centilmenlikte bulunmalarını makul ve mantıklı buluyoruz...

Bu, onlar için zor bir kabul de değildir. Çünkü kendi inançlarını inkar etmeleri gerekmiyor, kendi inançlarını korumakla birlikte sadece eksiklerini ikmal etmelerinin gereği oluyor bu kabul.

Her ne ise... Bu ayrı bir konu aslında. Burada yine de biz kendi nefsimizi sorguluyor, İslam dünyası olarak İslam’ın güzelliğini halimizle gösteremeyince onlar da şimdilik seyirci kalmakta kendilerini haklı buluyorlar, diye düşünüyoruz. İslam’ın imrenilecek güzelliklerini ekonomik, sosyal, kültürel yaşayışımızla tam gösterebilseydik durumu çok farklı olacaktı diye değerlendirme yapıyoruz...

Gelelim semavi olmadıkları halde din ismi verilen beşerin iyilik ekollerine...

Onların dinin emir ve tavsiyelerine aykırı düşmeyen faydalı söylemlerine de itibar ediyor, destek veriyoruz. Ama ehli kitap gibi bir akrabalık ve kestiklerini yeme gibi bir yakınlığımız söz konusu olmuyor...

Demek ki bizler, farklı dine mensup insanların ortak doğrular etrafında birlik meydana getirmelerinden yanayız. Nitekim onlar da böyle birlikten yanalar.

Hal böyle olunca farklı dinin dindarları, insanlığın hayrına olan konularda bir araya gelseler, dinsizliğin dini değerleri yok etme çabalarına karşı çareler bulmaya yönelseler, bu yakınlaşmadan ne ehli kitap zarar görür ne de bunun öncülüğünü yapan Müslümanlar...

Bu konuda Hucurat Sûresi ayet 13 çok net mesaj vermektedir:

- Ey insanlar! (Ey müminler! demiyor, tüm insanlığa hitap ediyor.) Biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Kabile ve milletlere ayırarak yer yüzüne yaydık ki, tanışasınız, yardımlaşasınız, iyilikte birbirinize destek veresiniz!..

Bakın, birbirinizle vuruşasınız, savaşasınız, düşmanlık edip de güçlü olanınız zayıf olanlarınızı ezesiniz.. diye farklı yarattık demiyor... Tanışmayı, diyaloğu ve iyilikte yardımlaşmayı dikkatimize sunuyor...

İşte bunun için diyoruz ki, semavi din mensuplarının insanlığın hayrına olan doğrularda yakınlaşmaları, yardımlaşmaları İslam’ın verdiği mesajın da gereğidir. Böyle faydalı birliği sağlamakta öncülük, evrensel İslam’a yakışmakta, geçmişine de uygun düşmektedir. Her ne kadar bazılarının ufku henüz buralara kadar ulaşmasa da...

bumu yani?
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #3 : 07 Ağustos 2007, 02:01:12 ÖS 14 »

Yine adı geçen yazarın ayrı bir yazısı.

17 Nisan 2000 Pazartesi

Sohbetler
Ahmed Şahin
Ehl-i kitapla amentüde ittifakımız var!

Bizim anlayışımıza göre İslam, bir dünya dinidir. Yani dünya insanlığı İslam'a adaydır. İnsanlığın gelişmiş aklını, mantığını İslam tatmin eder. Dünya insanlarının hemen hepsinin şartlarını da ancak İslam anlar ve her birinin ihtiyacına da yine evrensel İslam cevap verir.
Bir kere şu nokta kesinlikle unutulmamalıdır.

İslam'da zorlama yoktur. Bilgi vermek vardır!

Böyle olunca İslam'ın insanlığı telkin ve tebliği açık seçiktir:

- Aklınız, mantığınız ve gelişmiş kültürünüz var. İslam'a bir bakın, bir inceleyin. Aklınızın, mantığınızın tatmin olduğunu göreceksiniz. Bulunduğunuz bütün hal ve şartlara İslam'ın sizi memnun edecek cevaplar verdiğini anlayacaksınız...

Neden böyle? İslam evrenseldir de ondan. Tüm dünya insanına gelmiş, onların hepsine de hitap edecek ölçülere sahiptir o yüzden.

Mesela İslam'ın dondurulmuş sanılan bir tesettür tarifine bakın, nasıl dünya insanlarının ihtiyacını karşılayacak genişliğe sahip olduğunu anlayın.

- Nasıl bir giyim İslam'ın emridir, mutlaka çarşaf mı?

İslam, tesettürün modasını, şeklini, rengini tarif etmez.

Neden etmez? Çünkü bu konuda dünya insanlığının ihtiyaç ve zevkleri çok farklıdır da ondan. Sıcak Afrika'nın ihtiyacı ile soğuk kutupların ihtiyacı aynı değildir. Bundan dolayı İslam, cinsi duyguları tahrik ederek ahlakı bozup, insanı tacize teşvik edecek giyimi yasaklar. Yoksa modasını, rengini, biçimini değil.

Böyle olunca sıcak ülkenin hanımı Suudi Arabistan'da olduğu gibi belki çarşafı daha olumlu bulur, onu tercih eder. Ama kutupların kadını da soğuktan koruyan bir miflonlu tulumu koruyucu bulur, onun çarşafı da tulum olur.

Demek ki İslam insanlığın ihtiyacını esas aldığından belli bir şekli, modayı ve biçimi dondurup da mensuplarına onu emretmiyor. Her iklimin, her coğrafyanın insanı kendi ihtiyacına göre tesettür şekli bulur ve inancının icabına göre de kolayca onu tatbik edebilir.

Bu, İslam'ın evrenselliğinin gereğidir. Böylesine elastiki ve geniş bakışından dolayı İslam dünya insanlığının dinidir. Çünkü herkes onda kendi zevkine, ihtiyacına göre çare ve kolaylık bulabilir.

Hal böyle olunca insanlığın İslam'a yabancı kalması, aklın mantığın icaplarına böylesine cevap veren bir dinde zorlama ve darlığın varlığını sanması makul ve ilmi değildir.

Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Çünkü Allah'ın gönderdiği kitapların hemen hepsinde tekrarlanan amentüdür: Allah birdir. Peygamberler haktır. Melekler vardır. Kitaplar gönderilmiştir. Ahiret vardır. Ölen insanlar bir gün dirilecek, yaptıkları iyiliklerin mükafatını, kötülüklerin de mücazatını göreceklerdir.

Bu temel noktalar bir amentüden başkası değildir ve biz ehl-i kitapla bu amentüde müttefikiz. Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir. Burada Kur'an'ın bir ayetini hatırlamak yerinde olsa gerektir: (Mealen.)

- Ey ehl-i kitap! Geliniz ittifak ettiğiniz amentüde buluşunuz.

Bu sebeple burada diyoruz ki:

- Ey ehli iman! Siz de bütün insanlığın dini olan İslamı sadece kendi ihtiyacınıza göre yorumlayarak onu bir dünya dini olmaktan çıkarıp kendi ülkenizin dini haline sokmayınız. Unutmayınız ki bütün insanlık onun içinde kendine yer bulacaktır. Başka gidecek yeri de yoktur!
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #4 : 07 Ağustos 2007, 02:03:30 ÖS 14 »

Bunlar değişik kaynaklardan alıntıdır ben yazdığım zaman biraz acımasız oluyorum bunun farkındayım ki yazdığım konu isteğimiz üzere kaldırılmış.

................
DİNLERARASI DİYALOG, SAF BİR PROJE Mİ?
01.05.2006 von Administ

Peki bütün bu olgulara gerçeklere rağmen, diyalogun samimi olmayacağı açığa çıkmış olmuyor mu? Zaten samimi olmadıkları, yaptıkları beyanlardan da anlaşılmaktadır. Örneğin Fethullah Gülen hoca efendi samimiyetle El Kaide’nin eylemlerini kınarken, Patrik Bartelemoeus, Hahambaşı İshak Haleva, ya da dünya ölçeğinde Papab açıktan, yani resmi anlamda İsrail’in ve Amerika’nın İslam dünyasındaki vahşetlerini asla kınamamışlardır. Lütfü Özşahin, Milli Gazete




~ * ~

Dinler arası diyalog üzerine bir derkenar

"Sen milletlerine (dinlerine) tabi oluncaya kadar Yahudiler ve Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar." Bakara 120

Diyalog, kelime olarak pozitif bir anlam taşımaktadır, Grekçe “dialogos” Latinceye “dialogus” sohbet etme anlamında geçmiştir ve nihayet diyalog, bireyler ve toplumlar arasında ya ekonomik, ya psiko-sosyal, ya da kültürel, ekonomik ve politik düzeyde olur. Diyaloğun mutlaka çıkar gözetmemesi ön şart değildir. Zira, diyalogda bulunan kesimlerin elbette bir birilerinden bekleyecekleri, bir takım çıkarları, taktik ve stratejik hedefleri söz konusu olacaktır. Yani diyalog sadece tanımaya yönelik bir anlam taşımamaktadır.

İşte bu nedenledir ki, 1962-1965 tarihleri arasında 141 ülkeden 2860 kadar temsilcinin katılımı ile gerçekleşen İkinci Vatikan Konsili, üç yıl içerisinde önemli kararlar aldı. Bu kararların en önemlisi şüphesiz “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryasının” kurulması idi.

Artık Papa 23. John, Asya kıtasının hıristiyanlaştırılması zamanının gelip geçmekte olduğuna inanıyordu. Fakat bu nasıl yapılmalıydı, zira daha önce denenen metodlar esas olarak misyonerliği içinde barındıran bilim kisveli yöntemlerdi; çok büyük çabalara rağmen istenilen sonuçlar alınamamıştı. Örneğin Oryantalism, (Doğu bilimcilik, özelde İslam dünyası), Evangelion (müjdeyi, yani İncil’i yayma), Proclomation (İsa Mesih’in Tanrılığını ve Kutsal Ruh olduğunu açığa vurma, davet), Witness (İsa’nın Tanrı oğlu olduğuna şehadet etme) tüm bu metod ve kavramsallaştırmaların misyonerlik faaliyetinden, yine sömürgeciliğin ve emperyalizmin keşif kolu olarak çalışmaktan başka bir şey olmadığını anlamak, Hristiyan olmayanlar için zor olmadı.

Durumu iyi analiz eden Vatikan, artık diyalog yolu ile hırıstiyanlaştırma faaliyetine girecekti. Zira, diyaloğa kapı aralayan İkinci Vatikan Konsili’nin kilise ile ilgili olan Üçüncü Bölümünde (Lumen Gentium, İnsanların ışığı) şöyle denilmektedir ki, bu diyalogdan Vatikan’ın ve hıristiyanların ne anladığının en büyük delilidir: “Nihayet İncil’i henüz kabul etmemiş olanların, çeşitli biçim ve şekillerde Tanrı’nın Halkı’na katılmaları için yola koyulmaları öngörülmüştür. Ancak Tanrının Kurtuluş Yasası Yaratıcıyı tanıyanların hepsini İbrahim peygambere inanıp, bizimle beraber tek tanrıya inanan Müslümanları da kapsamaktadır. Kilise, Tanrının şerefini yükseltmek ve bütün bu umutsuz (hıristiyan olmayanların, Müslümanlar gibi) insanların kurtuluşunu gerçekleştirmek için Efendimizin Tanrının oğlu İsa’nın “her yaratığa İncil’i vaaz edin” (Markos, 16-16) şeklindeki buyruğunu daima hatırlayarak, özenle İncil’in yayılmasını amaçlayan misyonlarını kalkındırmakta ve sonuna kadar desteklemektedir.”

“Extra ecclesiam nulla salus”

Diğer taraftan, diyaloğun başlatıcılarından 5. Paul da İkinci Vatikan Konsili’nde, diyaloğun gerçek amacı konusunda, konsil üyelerine şöyle seslenir: “İncil, her yaratığa İncil’i vaaz için tüm dünyaya yayılın der; ben ise buna şunları da ilave ediyorum: Misyonerlik için yeni yollar hazırlamak, yeni yöntem ve vasıtaları gözden geçirmek, yeni aksiyonlar, enerjiler meydana getirmek gerekir.”

Ve sonunda diyalog ekibi hemen göreve başladı, önce Kardinal Marella, sonra sırası ile Kardinal Pignodelli, M. Jadot, Kardinal Arinze diyalog şemsiyesi altında misyon faaliyetlerine başladılar.

Evet, Vatikan’ın diyalogdan anladığı kelimenin tam anlamı ile budur. Öyle ki, evliliklerde bile artık Papalar devreye girmektedir. Zaten Benedictus’tan önce Mardin’de diyalog toplantısı yapılırken, tam da o gün Papa İkinci Jean Paul, tüm hıristiyanları Müslümanlarla evlenmemeye, eğer evlenmek zorunda kalırlarsa çocukları mutlaka hıristiyan yapmaya çağırdı. Biz de hıristiyanlarla evlenmeye özendirilmesinin aksine. Aslında hristiyan diyalogcular bir bakıma haklılar, çünkü kilise dogmasına göre, “extra ecclesiam nulla salus.” (Kilise dışında hiçbir hakikat yoktur.!)

Öyleyse Mesih İsa’dan sonra gelen tüm dinler rafizi, yani sapkındır. Hiçbir diyalogcu kilise mensubları direkt söylemezler ama asla İslam’ı vahyi bir din, Hz. Muhammed’i Allah’ın Peygamberi olarak kabul etmezler. Zira kabul ettiğinde, tanrı oğlu Mesih’in bir anlamı kalmaz. Zaten İslam gibi bir din, Hz Muhammed gibi bir peygamber gönderilseydi, Baba Oğul’a, Oğul Havarilere, Havariler de Kiliseye bildirirdi. Bundan dolayı dikkat edilirse, hiçbir diyalog toplantısının sonunda, Kur’an’a, İslam’a, Hz. Muhammed’e atıf yoktur. Çünkü bu hıristiyan dogmaya aykırıdır.

Bırakın İslam’ı, Vatikan, hıristiyanlık içindeki Metodisler, Mormonlar, Albililer, Üniteryenler, Presbiteryenler, Ebionitler gibi mezhebleri bile kafir ilan etmiştir. Yani ne kadar diyalogda olsak bile, bir hıristiyan yüzümüze maslahat gereği söylemese bile, her zaman bilinç altında sapkın bir dine inandığımızı asla unutmayacaktır. Onlar için İslam vahyi değil, sadece sosyolojik anlamda bir dindir. Düşünün, sapkın birisi ile hakikati temsil ettiğine inanan birisinin diyaloğu ne derece sağlıklı olur? Ama bir Müslüman için burada hiçbir takiyye yoktur. Çünkü İslam, hıristiyan ve yahudileri Ehli Kitap kategorisine koyar, yani onlar Teslis inancında ısrar etmedikleri sürece kafir değildirler. Ama Müslümanlar, Hz. İsa’nın “logos” olarak yeryüzünde Baba’nın (Tanrı) İsa’nın bedenine bürünmüş ilah olduğunu reddettikleri için, kesinlikle kilise dogmasına göre sapkındırlar, yani kafirdirler.

Örneğin oryantalistlerin en ılımlısı olan M. Watt bile, İslam’ın Vahyi bir din olduğunu tam olarak itirafa yanaşmamıştır. Hatta Watt’a göre, hıristiyanlar arasında peygamberimizin en yaygın ismi şeytanla özdeş olarak kullanılan “Mahound” kavramıdır. Yani Hz. Peygamber, hıristiyanlara, özellikle Luther ve Evangelistlere göre anti-christtir. Yani, haşa, şeytandır.

Bundan dolayıdır ki, Bush’un dini konulardaki en yakın danışmanları olan Pet Robertson ve papaz Jerry Falwel Graham İslam’ı şerir bir din, Peygamberimizi de gözü dönmüş fanatik olarak nitelendirmektedirler. Burada denilebilir ki, efendim, biz diyaloğu işte bunun için yapıyoruz. Yani bizim amacımız İslam’ın Batı’daki bu pejoratif imajını düzeltmek, barışı sağlamak ve Batılılara İslam’ı öğretmektir.

Hemen belirtelim ki, bu saf niyetli yaklaşımlar, dış gerçekliği olmayan farazi bir iddiadan başka bir şey değildir. Neden?

Birincisi; diyaloğun Vatikan tarafından resmen yürürlüğe koyulmasından itibaren yapılan araştırmalara göre, İslam’ın imajı daha da kötüleşmiştir. Ve bizzat fanatik hıristiyanlar tarafından kasıtlı olarak terörle özdeşleştirilmiştir. İşin ilginç yanı, diyalog kararına rağmen İslam aleyhine olan kampanyalar da papazlar, piskoposlar ve kardinaller daha da etkin rol oynamaktadırlar.

İkincisi; “biz onlara İslam’ı öğretiyoruz” koca bir yalandır. Zira Batılılar, İslam’ı bizden daha iyi bilmektedirler. Özellikle hıristiyan diyalogcular. Örneğin hiçbir diyalogcu arkadaşımızın tasavvuf bilgisi L. Masignon, Titus Buchart’tan iyi değildir. Yine İslam felsefesi bilgileri H. Corbin’den, İslam medeniyeti araştırmaları H. Gibb’den, Kur’an Çalışmaları T. Nöldeke ve İ. Goldziher’den, Ortadoğu Ve İslam Tarihi çalışmaları B. Lewis’ten, İslam Bilim çalışmaları, Helmut Ritter’den daha iyi değildir. Denilebilir ki, bunların bir çoğu vefat etti, bu iddia da yersizdir. Hayır, onların yetiştirdiği yüzlerce öğrenci ve akademisyen, İslamic Research Center (İslam Araştırmaları Merkezi) şemsiyesi altında İslam’a ve Müslümanlara ilişkin eserler vücuda getirmektedirler. Yani bizden İslam’ı öğrenmeye ihtiyaçları yok.

Dinler arası diyalog, saf ve temiz bir proje değildir

Üçüncüsü, barışı korumak, bu da sureti haktan bir iddia.

Hangi diyalog toplantısının Batı’nın, dolayısı ile hıristiyanların, Irak, Bosna, Sudan, Çeçenistan, Kosova, Telafer ve hakeza Filipinler ve Filistin’deki katliamları önlemede etkisi olmuştur?

Hangi diyalog toplantısında Kur’an’ın tuvaletlere atılması, bizzat Bush’un danışmanlarının İslam’a ve Efendimize yönelik meşum hakaretleri kınanmıştır. Bu ne biçim bir diyalogdur Allah aşkına!

Neden özellikle diyalog toplantılarında Peygamberimiz ve Kur’an dışlanır? Zaten bu bir diyalog değil, kelimenin tam anlamı ile hıristiyanlığın ve Greko-Romen değerlerin propogandasının yapıldığı bir monologdan başka bir şey değildir.

Müslüman katılımcılar da “figüran” olarak yerlerini almaktadırlar, o kadar. Zaten diyaloğun “teorisyeni” kardinal Arinze bu konuda şöyle der: “Kutsal yolcu olarak kilise, öteki dinlere mensup insanlarla sürdürdüğü diyaloğun, kurtuluş diyaloğu olduğunun bilincinde olmalıdır.” [Yani sapkın kabul edilen Müslümanları son kurtuluşa erdirmek.]

Demek ki, diyalog, kendisine değer verdiğimiz Hayrettin Karaman hocamızın zannettiği gibi saf ve temiz bir proje değildir. Olamaz da. Özellikle teoloji-ilahiyat alanında hiç olamaz. Zira hıristiyanlar “teslis” inancından vazgeçemeyeceklerine göre ve yine Kur’an’ın “Allah üçün üçüdür diyenler kafir olmuşlardır” ayeti değişmeyeceğine göre, bütün bu diyalog toplantıları samimiyetten uzak kalmaya mahkum olacaklardır. Zaten Arinze ve Karl Barth gibi zevat diyaloğun mutlak anlamda “misyon” ve “davet” (mission and proclamations) temeli üzerinde olması gerektiğini açıkça yazmakta ve konuşmaktadırlar.

Müslümanların diyalogu, tevhid ve tebliğ merkezli olmalıdır

İslam tarihinde elbette Peygamberimizin, Sahabilerin, halifelerin ve Müslüman alimlerin hıristiyan, yahudi, mecusi vs. gibi din mensupları ile diyalogları olmuştur. Ancak bu diyaloglarda İslam’ın özellikle “tevhid” noktasında kendilerine yönelttiği eleştiriler gizlenmediği gibi, İslam’ın bütünsel anlamından ve “tebliğ” faaliyetinden asla taviz verilmemiştir.

Örneğin, Peygamber Efendimizin, dönemin en büyük imparatorluğunun reisi olan Heraklius’a yazdığı mektuptaki uslup ve azamet; bizim diyalogcuların kullandığı üslup ve retoriğe benziyor mu?

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah’ın kulu ve Resulü olan Muhammed’den Rumların büyük reisi Heraklius’a... Hidayet’e ve hakka ittiba edenlere selam olsun. İlan ederim ki; seni tam bir İslami davetle İslam’a çağırıyorum. Müslüman ol, selamet bulursun. Müslüman ol ve Allah sana iki kat ecrini verir. Eğer yüz çevirirsen, tebaanın günahı senindir.” (Bakınız: Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I/219)

Dikkat edilirse, Peygamberimiz bu mektubu kaleme aldırırken, İslam Arap Yarımadasının dışına çıkmadığı gibi, Müslümanların sayısı da milyarın üstünde değildir.

Şimdi diyaloğun neden samimi olamayacağına ilişkin bir örnek daha verelim: Bir Müslümanın, bir Bahai yahut Kadiyani ile diyalogu samimi olabilir mi? Eğer Kur’an’a tam bağlıysa, asla samimi olmaz. Çünkü samimi olabilmesi için, Hz. Muhammed’den sonra Hüseyin Mirza Ali’nin, yahut Gulam Ahmed’in Allah tarafından gönderilen Peygamber olduğunu kabul etmesi veyahut en azından ima etmesi gerekir. Peki bu mümkün mü? Kesinlikle mümkün değil, çünkü, İslam ortodoksisine göre (Ehli Sünnet) onların statüsü, tıpkı yalancı peygamberlerden biri olan Müseylemetül Kezzab, Esved el Ansi ve Tüleyha gibidir. Aynı yargı bir yahudi ve hıristiyan arasındaki diyalogda da geçerlidir. Zira Ortodoks-Rabbinik bir yahudi için henüz Mesih gelmemiştir, son Peygamber de Malakidir. Öyleyse İsa, tıpkı Sabatay Sevi gibi, en büyük sahte Mesihtir ve bundan dolayıdır ki, özellikle katolikler için kahudiler “teosid” dir. ( Yani Tanrı katilidir)

Sinsi planlar ve etnik kimliklerin öne çıkarılması

Peki bütün bu olgulara gerçeklere rağmen, diyalogun samimi olmayacağı açığa çıkmış olmuyor mu? Zaten samimi olmadıkları, yaptıkları beyanlardan da anlaşılmaktadır. Örneğin Fethullah Gülen hoca efendi samimiyetle El Kaide’nin eylemlerini kınarken, Patrik Bartelemoeus, Hahambaşı İshak Haleva, ya da dünya ölçeğinde Papab açıktan, yani resmi anlamda İsrail’in ve Amerika’nın İslam dünyasındaki vahşetlerini asla kınamamışlardır.

Hatta Papa İkinci Jean Paul, Ermeni Patriği İkinci Karakin ile görüşmesinde, Türkiye’yi yirminci yüzyılda en büyük soykırımlardan birisini yapmakla suçlamış ve yine Med Tv’nin yayınları için, yer ve frekans temininde yardımlarını esirgememiştir. Bizim aklı evvel bazı gazeteciler ve diyalogcular dediler ki, efendim Papa yanıldı veyahut yanıltıldı. Tabii bu bir cehaletten başka bir şey değildir. Çünkü Hıristiyan dogmasına göre, Papa yanılmaz da, yanıltılamaz da. Zira Papa’nın infallible [Yanılmaz] sıfatı vardır.

Nerede diyalogdaki samimiyet?

Sonuç olarak, Dinler arası diyalog toplantıları, sinsi hıristiyanlaştırma, etnik kimlikleri ön plana çıkarma, İslam’ı bir nevi protestanlaştırma ve alinasyon (yabancılaştırma) planlarını bünyesinde taşıyan postmodern bir misyon hareketidir.

10.09.2005 Milli Gazete
Lütfü Özşahin
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #5 : 07 Ağustos 2007, 02:03:59 ÖS 14 »

YEŞİLKÖY LATİN KİLİSESİ'NDE BİR TOPLANTI
01.05.2006 von Administ

İstanbul/Yeşilköy'deki Latin Katolik Kilisesi'nde, 23-24 Eylül 2005 tarihinde "Uluslararası Müslüman-Hıristiyan Diyalog Sempozyumu" yapıldı. Toplantı, Gregoriana Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi profesörleri ve kapüsyen rahiplerinin katılımı ile düzenlenmişti... *Ali EREN

Hıristiyan hatiplerin konuşması haliyle Hırıstiyanî bakış açısına göre olacaktı; öyle de oldu. Roma'dan gelen Prof. İlaria Morali, bizim ilahiyatçıların huzurunda Müslümanları "sapıklar" olarak gördüklerini söyledi... Bizimkilerin konuşmaları ise daha başkaydı. "İslâm ve Hıristiyan Kaynaklarında Hz. İsa" başlıklı sempozyumda bakın neler konuşuldu:
Konya İlahiyat'ın tanınan bir profesörü, "İslâmî Gelenekte İsa-Mesih İnancı" başlığı altında, hem Müslümanları hem Hıristiyanları ilgilendiren "ahir zamanda Hz. İsa'nın yeryüzüne inişi" meselesi üzerinde durdu. Görelim bakalım neler söyledi...

Kabulü imkânsız bir şey söyledi: "İslâm âlimleri Hıristiyanlığı bilmiyorlar" dedi.

Oysa bu söz, aksine kendisinin İslâm âlimlerini tanımadığının ve onların eserlerini dikkatli okumadığının ifadesiydi. İslâm âlimleri Hıristiyanlığı bilmiyorlardı da, meselâ Rahmetullah Efendi'nin "İzhâru'l-Hak" isimli meşhur eseri ne oluyordu? Bu eser, İslâm âlimlerinin papazları cevapsız bırakmalarının kitaba aktarılmış şekli değil miydi? Ve meselâ, Prof. merhum Şaban Kuzgun'un, "Dört İncil Farklılıkları/Çelişkileri" isimli eseri gelişigüzel yazılmış bir eser miydi? Öyle olsaydı, Hıristiyanlar dururlar mıydı? Bu eserleri yerden yere vurmazlar mıydı? Hani, var mı verebildikleri ilmî bir cevap?

Sayın profesörün esas bunları dile getirmesini beklerdik. Tam tersini söylemesi elbette üzücü.

Hıristiyanlık hakkında İslâm âlimlerinin yazdıkları eserlerin sadece isimlerini yazacak olsak, bu bile bir kitap olur... Vaziyet bu olduğu halde, bir İlahiyat profesörünün kalkıp da, "İslâm âlimleri Hıristiyanlığı bilmiyorlar" demesi üzücü değil mi?

1976'da, Müslüman âlimlerle Hıristiyan papazlar arasında Libya'nın Trablus şehrinde bir toplantı yapıldı. Müslümanlar da Hıristiyanlar da konuşacakları kadar konuştular. Herkes eteğindeki taşları döktü. Sonunda vaziyet, Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)'in tebliğ ettiği dini kabul etmenin gerekliliğine geldi dayandı. Müslümanlar Hıristiyanlara, "Bu hususta ne diyorsunuz?" dediler. Hıristiyanlar, "bu meseleyi Vatikan'a götüreceklerini ve değerlendireceklerini" söylemekten başka bir şey yapamadılar. Diyalog diye işte ben buna derim. O heyette bulunan zamanın Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi Doğan, 1998'de diyordu ki: Hâlâ bir cevap yok. Hâlâ değerlendiriyorlar...

Vatikan, Trablus mağlubiyeti acısıyla 1990'dan sonraya kadar bir daha ağzına "Dinlerarası Diyalog" kelimelerini almadı... Sayın profesörümüz acaba bunu da mı bilmiyordu?

Aynı heyette bulunan Doç. Ali Arslan Aydın, bu toplantıyı "İslâm Âlimleri-Hıristiyan Din Adamları Semineri İSLÂM'IN ZAFERİ" ismiyle kitaplaştırdı. (Ekmel Yayıncılık: 0216/495 04 25)

Bahse konu profesörümüz, Hz. İsa'nın yeryüzüne ineceğini de reddediyor; "Bir Müslüman âlimin kolayca kabul edebileceği bir şey değil" diyor. Bu meselenin, Hıristiyanlıkta bir inanç meselesi olduğunu, İslâm inancında böyle bir şeyin olmadığını söylüyor. Ve tabiî ki yanılıyor.

Halbuki, İslâm âlimlerinin Hıristiyanlığı bilmediğini söyleyeceğine, İslâm inanç (itikad) kitaplarına bir göz atıverseydi, bu meselenin İslâm inancı içinde olduğunu görür, hataya düşmezdi...

İtikad kitaplarımızda var olanı yok sayan hocamız, kitaplarımızda olmayan bir şeyi de var gösteriyor. Bizim, "İsa gelecek, zorla Hıristiyanları Müslüman yapacak" şeklinde bir inanca sahip olduğumuzu söyleyebiliyor... Oysa, böyle bir şey yok. Bunu, itiraz sadedinde bütün dinleyicilerin huzurunda kendisine de söyledim. Ne mi yaptı? Sözlerimi cevapsız bıraktı.

İyi ama, önce olmayan şeyleri konuşup, itiraz gelince de susmak yakışır mıydı bir profesöre!..

Hocamız, Hz. Mehdi meselesini de içine sindiremiyor. Ona göre, tarihteki sahte mehdilerden dolayı hadiseler çıkmış. Mehdi meselesini kabul edersek, kötü olayların önünü alamazmışız...

Hocam! Bir şeyin sahtesi var diye gerçeği inkâr edilemez ki. Tarihte yalancı peygamberler de çıktı. Ne yapacağız şimdi? Hocamız, maalesef bu soruyu da cevapsız bırakıyordu.

Hz. İsa'nın inişi ve Hz. Mehdi'nin gelişini bazı ilahiyatçıların kabul etmesini de, "Maalesef! Nasıl kabul ediyorlarsa!" diye değerlendiriyordu çoğunluğu Hıristiyan olan dinleyiciler karşısında.

Ali EREN

Zitat
http://www.vakit.com.tr/detail.asp?id=27318
..............................

FETHULLAH GÜLEN KONFERANSI
01.05.2006 von Administ

Şimdi eğer ben komplo teoricisi bir adamsam lütfen sayın Koru veya Gülen camiasından birisi bana bu kadar "tesadüfün" bir araya nasıl geldiğini açıklasa harika olur. Ben gene de hüsnü zan etmeye çalışıyorum ve kendilerine bir cevap hakkı tanıyorum. Sayın arkadaşlar eğer hatalıysam lütfen beni düzeltin ama dinler arası diyalog konferansı yapacak Irak işgalinin arkasındaki Bush ekibinden başka adamlar bulamadınız mı diye sorası geliyor insanın.

Fehmi Koru Amerika'da kendisinin de katıldığı Fethullah Gülen konferansını gündeme getirince bende konu hakkında biraz kendisine yardımcı olayım dedim çünkü nedense araştırmacı kişiliğiyle tanıdığımız Fehmi Bey bu konularda pek araştırmacı yönünü kullanmıyor.
Teksas Houston kentinde sayın Gülene yakın kişilerce kurulan "Dinlerarası Diyalog Enstitüsünün" gene aynı şehirde bulunan Rice üniversitesi bünyesindeki "Boniuk Dini Tolerans Merkezi "ve Houston üniversitesi "A.D Bruce Din Merkezi" sponsorluğuyla düzenlenen bu konferans hakkında sizlere biraz bilgi vermek isterim.

Şimdi öncelikle Rice üniversitesi petrolcülerin finanse ettiği bir üniversite ve yönetim kurulunda Afganistan'da petrol boru hattı kurma çalışmaları yapan Unacoal şirketi eski direktörlerinden James Crownover ve Shell petrol şirketinin büyük başlarından bayan Elsenhans gibi isimler bulunmakta.

Boniuk dini tolerans merkezinin en sıkı fıkı olup beraber çalıştığı ve Rice üniversitesi bünyesinde bulunan kurumun ismi de çok ilgi çekici. Bu kurum James Baker Siyaset Enstitüsü. Evet bu James Baker Reaganın dışişleri bakanı,Cumhuriyetçilerin ağa babası ve Başkan Bushun tartışmalı birinci seçiminde Florida da oyları yeniden saydıran James Baker.

Enstitünün kurucusu ve Boniuk dini tolerans merkeziyle ilişkileri sağlayan kişi ise Reagan ve baba Bushun Ortadoğu danışmanı, Clintonun İsrail büyükelçisi Ermeni asıllı Edward Djerejian. Bu James Baker Enstitüsünün danışma kurulunda diyalog konferansının yapıldığı Rice üniversitesinin başkanının yanı sıra Irak işgaline Birleşmiş Milletlerde söylediği yalanlarla teşne olan eski Amerikan dış işleri bakanı Colin Powell ve gene eski Amerikan dış işleri bakanlarından Yahudi asıllı Madeline Albright bulunmakta. Şimdi gelelim diğer sponsora yani Houston üniversitesi A.D Bruce din merkezine.

Şimdi kimdir bu A.D Bruce derseniz efendim kendisinin tam ismi General Andrew Davis Bruce. Birinci ve İkinci dünya savaşlarında subay olarak savaşan ve 1952 senesinde Deniz Piyadelerinden general rütbesiyle emekli olan bu şahıs emekli olur olmaz Houston üniversitesi başkanlığına gelmiş ve ilk işlerinden biri de kendi ismiyle anılan bu din merkezi yani kilise binasını hizmete açmak olmuş.

Bir generalin emekli olur olmaz başına geçtiği bir üniversitede hemencecik 548 dönümlük bir kilise ve din merkezi açması garip gelmişse size bu generalin Japonya'nın işgalinden sonraki Hokkadio valisi olduğunu ve hiçbir işinin tesadüfen olmadığını söyleyebilirim. Şimdi bu bilgileri bir kere daha toparlayalım. Amerikanın Houston kentinde "Fikir ve Aksiyon Planında Fethullah Gülen Hareketi" isimli bir konferans düzenleniyor ve bu konferans Irak işgalinden en çok kar yapan petrolcülerin üniversitesinde ve Cumhuriyetçi düşünce kuruluşu James Baker enstitüsüyle yakın ilişkideki Boniuk dinler arası diyalog merkezi tarafından destekleniyor.

Diğer destekçi ise emekli bir Amerikan generalinin açtığı bir kilise.

Şimdi eğer ben komplo teoricisi bir adamsam lütfen sayın Koru veya Gülen camiasından birisi bana bu kadar "tesadüfün" bir araya nasıl geldiğini açıklasa harika olur. Ben gene de hüsnü zan etmeye çalışıyorum ve kendilerine bir cevap hakkı tanıyorum. Sayın arkadaşlar eğer hatalıysam lütfen beni düzeltin ama dinler arası diyalog konferansı yapacak Irak işgalinin arkasındaki Bush ekibinden başka adamlar bulamadınız mı diye sorası geliyor insanın.

Serdar KURU
........................

DİNLERARASI DİYALOG VE MİSYONERLİK FAALİYETLERİ
01.05.2006 von Administ

Özellikle son yıllarda ülkemizin değişmez gündem maddeleri arasında kendisine sağlam bir yer edinen dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri, orta ve uzun vadede ülkenin geleceği üzerinde kalıcı ciddi etkiler yapabilecek tabiatı dolayısıyla, karşı karşıya bulunduğumuz handikaplar listesinin başlarına, hatta en başına yerleştirilmelidir.


~ * ~

Bismillâhirrahmânirrahîm

Zira söz konusu faaliyetler, ülkemizi ve insanımızı "din" ve "kültür" gibi temel varoluş alanlarında zayıflatmayı, kuşatmayı ve son tahlilde teslim almayı hedeflemekte, bu hedefe ulaşabilmek için başta siyaset ve ekonomi olmak üzere birçok enstrümanı etkin biçimde kullanmaktadır.

Bu bakımdan dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri yürütülürken ön plana çıkarılan "hoşgörü, barış, çoğulculuk, farklılıklara tahammül, İbrahimî dinlerin birliği..." gibi kavramsal gücü olan "masum" ve "sivil" tabirlerin, bu meyanda yalnızca birer "maske" işlevi gördüğünü tesbit etmek durumundayız.

Elbette bu kanaatimiz sadece bu iki faaliyetin AB süreci ile birlikte büyük bir ivme kazandığı vakıasından kaynaklanmıyor. Bu faaliyetlerin maksadına, yürütülüş biçimine, aralarındaki ilişkiye ve yürütenlerine atfedilecek yüzeysel bir nazar bile, özellikli bir tarihin ve özellikli bir coğrafyanın çocukları olarak bizleri bu faaliyetler hakkında başkalarından daha hassas olmaya icbar ediyor.

İlerleyen paragraflarda ilgili dokümanlardan iktibasen göreceğimiz gibi "diyalog" ve "misyon(erlik)", en azından Vatikan için birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemeyecek iki kavramdır. Vatikan için bir yerde diyalog varsa, orada perde gerisinde misyon(erlik) vardır ve bir yerde misyon(erlik) varsa orası daha önce diyalog faaliyetleri tarafından "uygun zemin" haline getirilmiş demektir. Bu, en azından II. Vatikan Konsili'nden sonra kesin olarak böyledir.

Bu itibarla bu tebliğde dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri birbirinden bağımsız olarak ele alınmamış, bu iki olguya aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleri olarak itibar edilmiştir.



Diyalog faaliyetlerinin tarihî arkaplanı

Dinlerarası diyalog faaliyetlerine ülkemizden iştirak edenler tarafından geliştirilen, "diyaloğun yeni değil, insanlık tarihi kadar eski olduğu, zira insanın bulunduğu yerde mutlaka diyaloğun da mevcut olacağı, İslam'ın da başından beri diyaloğu fiilen gerçekleştirmiş bir din olduğu"... gibi, aslında "anakronizm"den başka bir şey olmayan söylem tarzı, diyaloğun bir kavram olarak ne ifade ettiği konusunda serapa manipülatiftir.

Zira Vatikan tarafından ortaya atılana kadar "diyalog"un en azından kavramsal ölçekte bu yaygınlıkta kullanımda olmadığı açıktır. Şu halde bu kavram hakkında objektif olabilmek için onu teori ve pratiğiyle ortaya koyan II. Vatikan Konsili'ne bakmak durumundayız.

Vatikan'ın 1962-1965 yılları arasında düzenlediği "II. Vatikan Konsili"nin diğer konsillerden[1] farkı sadece katılımın en yoğun olduğu konsil olması değildi şüphesiz. Diğer Hristiyan mezhepleri ve özellikle de diğer dinlere karşı o zamana kadar görülmemiş bir açılımı öngörmesi, bu konsili diğerlerinden ayıran en önemli unsurdur.

Hristiyan dünyanın bölünmüşlüğü sebebiyle Kilise'nin kendi görevlerini yapmada yaşadığı sıkıntılar bu konsilin toplanmasındaki önemli etkenlerden biri ise de, asıl temel etken, modern dünyada Kilise'nin, misyonunu arzu edilen seviyede gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu açılımlar olarak tesbit edilebilir. Dolayısıyla II. Vatikan Konsili, Katolik Kilisesi'nin, klasik misyon anlayışını terk ederek diğer din mensuplarıyla, hatta diğer Hristiyan mezheplerle diyalog suretiyle iletişim kurma talebini, misyonu bu iletişim zemini üzerinden gerçekleştirme öngörüsünü ve bunun teolojik temelini ifade ettiği bir konsildir.

Nitekim açış konuşmasında Papa XXIII. John'un kullandığı "aggironamento" kelimesi, Konsil'in hedef ve amaçlarını ifadede anahtar konumundadır ve "Kilise'yi günümüze taşımak ve onu, çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek" anlamına gelmektedir.[2]

Bu konsil sürecinde alınan kararlar hemen her dereceden dokümanda ifade edilmiştir:

- Kilise hakkındaki dogmatik yasa (Lumen Gentium),

- Kilise hakkındaki pastoral yasa (Gaudium et Spes),

- Nostra Aetate, Ad Gentes, Diginitatis Humanae gibi deklarasyon ve kararlar,

- Eclesiam Suam isimli genelge bunlardan başlıcalarıdır.

Burada dikkat çekici olan, Konsil öncesi diğer din mensupları ve bilhassa Müslümanlar, kategorik olarak "kötü" iken, Konsil sonrası bir tavır değişikliğine gidilmiş ve "kötü"ler, bu yeni süreçte "Hristiyanlığa aday" olarak tavsif edilmiştir.

Hemen belirtelim ki Katolik Kilisesi'nin bu konsilde aldığı kararlar ne Kilise dogmalarına aykırı, ne de geleneklere tersdir. Kilise'nin burada bütün yaptığı, dünya çapında hızla yayılmakta olan Kilise'den uzaklaşma tavrına karşı ve Kilise'nin kaybetmekte olduğu prestij, nüfuz ve etkinlik alanlarını yeniden kazanabilmek adına yöntem ve söylem belirlemekten ibarettir.

II. Vatikan Konsili'nde Katoliklik dışındaki Hristiyan mezhepleriyle diyalog konusunda alınan kararlar ilgi alanımızın dışında olduğu için, burada diğer dinlerle ve bu arada İslam'la ilgili olarak Konsil sırasında ve sonrasında Kilise resmî dokümanlarına geçen hususlara kısaca değineceğiz.



Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #6 : 07 Ağustos 2007, 02:04:26 ÖS 14 »

İlgili kavramlar

1. Diyalog

Katolik Kilisesi, diğer dinler hakkındaki görüşünü ve bu dinlerin mensuplarıyla diyaloğa girme isteğini Konsil'in "Nostra Aetate" isimli deklarasyonunda ifade etmiştir. Bu deklarasyon, Kilise'nin, diğer dinlerle ilişkisi konusunda müstakil olarak hazırlanmış bir belge olması dolayısıyla son derece önemlidir.

Deklarasyon, Katolik Kilisesi'nin diğer dinlerle diyaloğa girme isteğini şöyle ifade etmektedir:

"… Bu yüzden Kilise, evlatlarını, diğer dinlerin mensuplarıyla basiret ve yardımseverlik içinde görüşmeye ve işbirliğine davet eder."[3]

Esasen Nostra Aetate'de mevcut, diğer dinlerle diyaloğu öngören ifadeler, diğer Konsil dokümanlarına göre üslupta bir farklılık arz etse de, teolojik temeller açısından aralarında herhangi bir uyumsuzluk söz konusu değildir. "Lumen Gentium" isimli dogmatik yasa, Kilise'nin diğer dinlerle ilişkisini belirlerken, diğer din ve kültürlerle bunların mensuplarında, düzensiz ve bütünlük arz etmekten uzak olsa da bir takım iyi unsurlar bulunduğuna işaret etmektedir. Bu "iyi unsurlar" onların sadece kalp ve düşüncelerinde değil, ayin ve geleneklerinde de mevcuttur. Bu unsurlar, Kilise'nin misyoner faaliyetleri vasıtasıyla sadece muhafaza edilmekle kalmayacak, aynı zamanda saflaşacak, yücelecek ve mükemmel hale gelecektir.[4]

"Nostra Aetate"de de bu husus teyit edilir ve şöyle denir:

"Katolik Kilisesi, bu dinlerdeki (Hristiyanlık dışındaki dinler) gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez. Kendi öğretisinden birçok yönden farklı olmakla birlikte, bütün insanlığı aydınlatan ilahî gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin, ahlakî kural, hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar. Yine de Kilise, gerçek yol, ilahî hakikat ve doğru hayat olan Mesih'i ilan etmeye mecburdur."[5]

Burada, "Acaba bu "iyi unsurlar" Hristiyanlık dışındaki dinlerde nasıl olup da yer bulabilmiştir?" gibi bir soru akla gelebilir. Bu soruya da II. Vatikan Konsili'nin misyoner faaliyetleri hakkındaki "Ad Gentes" isimli kararı cevap vermektedir. Bu kararda, söz konusu "iyi unsurlar"ın Kutsal Ruh tarafından onlara saçıldığı ve bunların adeta Hristiyanlığa dönüşün zeminini teşkil eden birer "nüve" olarak görüldüğü dikkat çekmektedir.[6]

Öyle de olsa, diğer dinlerdeki bu "gerçek" ve "kutsal" şeyler, müntesiplerini kurtuluşa götürmek için yeterli olamaz mı?

Cevap yine "Ad Gentes"den: "Tanrı'nın insanlığı kurtarma planı, bir tür gizlilik içinde sadece bir kişinin ruhunda gerçekleşmez. Sadece insanların Tanrı'yı bulmak için körü körüne araması ve çok yönlü çabalarla gerçekleşmez. Çünkü bu teşebbüsler, İlahî İnayet'in müşfik çalışmaları vasıtasıyla aydınlatılmaya ve saflaştırılmaya muhtaçtır. Bu teşebbüs veya iyi unsurlar zaman zaman gerçek Tanrı hakkında bir eğitim veya İncil'e bir hazırlık olarak hizmet edebilirler."[7]

Yukarıda zikredilen "Nostra Aetate" isimli deklarasyon, Katolik Kilisesi bakımından diğer dinlerin konumunu şöyle belirlemektedir:

Hristiyanlar'la özel bir bağı olan Yahudiler Katolik Kilisesi'ne en yakın olan kimselerdir. İkinci sırada, monoteist bir inanca sahip olan ve Hz. İbrahim'i örnek alan Müslümanlar vardır. Daha sonra münzevi yaşantı, derin meditasyon ve Tanrı'ya güven ve sevgiyle yönelmek suretiyle kurtuluşu arayan Hindular ve kendilerine özgü çabalarla aynı amaca yönelmiş bulunan Budistler gelmektedir.[8] Bunlar dışındaki dinlerden ise genel olarak bahsedilmiştir.

Burada Yahudiler'e tanınan ayrıcalıklı konum hemen dikkat çekmektedir. Bu durum Yüce Kitabımız'ın "Ehl-i Kitap" diye kategorize ederek aralarındaki "özel" yakınlığa dikkat çektiği[9] bu iki kesim hakkındaki haberlerine ve vakıaya da mutabıktır. Burada Papa XXIII. John'un Yahudiler'e olan özel ilgisi ile Yahudiler'in II. Vatikan Konsili resmî dokümanlarına girebilmek için kullandığı bireysel ve kurumsal her türlü inisiyatifin etkisi açıktır.[10]

Hatta Hristiyan olmayan dinlerle ilişkiler hakkındaki "Nostra Aetate" isimli genelge, sözünü ettiğim ilgi ve etki sebebiyle başlangıçta sadece Yahudiler'le ilişkileri düzenleyen bir belge olarak tasarlanmıştı. Arap ülkelerindeki Hristiyan azınlıkların zarar görmesine yol açabileceği endişeleri dile getirilince ya diğer dinlerden de bahsedilmesi veya hiçbirisinden bahsedilmemesi gündeme gelmiş, uzun tartışmalar sonucunda bugün elde bulunan metin ortaya çıkmıştır.[11]

Dolayısıyla Müslümanlar ve diğer din mensuplarıyla diyalog meselesi, "Yahudiler sayesinde" Vatikan belgelerine girebilmiştir demek yanlış olmayacaktır.

Mezkûr deklarasyonda Müslümanlar'la ilgili ifadeler şöyledir:

"Katolik Kilisesi Müslümanlar'a da büyük bir saygıyla bakar. Onlar tek, diri, mevcut, bağışlayıcı ve Kadir-i Mutlak, Cennet'in ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiş olan Tanrı'ya taparlar. Onlar, inancıyla kendi inançları arasında kuvvetli bir bağ kurdukları İbrahim'in kendisini Tanrı'nın planına adadığı gibi Tanrı'nın gizli emirlerine çekinmeden boyun eğmeğe çalışırlar. Her ne kadar Tanrı olarak kabul etmeseler de İsa'yı bir peygamber olarak yüceltir, O'nun bakire annesine hürmet eder ve hatta zaman zaman onu samimiyetle anarlar. Dahası Müslümanlar, hüküm gününü ve ölümden sonra tekrar dirilişi takiben Tanrı'nın vereceği karşılığı beklerler. Bu sebeple onlar, dürüst yaşamaya oldukça önem verir ve Tanrı'ya özellikle dua, sadaka ve oruç vasıtasıyla ibadet ederler."[12]

Acaba bu ifadeler diğer dinlerin ve özellikle İslam'ın insanları kurtuluşa götürücü özellikte olup olmadığı konusunda nasıl anlaşılmalıdır?

Şurası unutulmamalıdır ki, II Vatikan Konsili'nden ne önce ne de sonra Kilise, diğer dinlerin böyle bir özelliğe sahip olduğu konusunda herhangi bir şey söylemiştir. Hatta mezkûr konsili toplayan fakat faaliyetler devam ederken vefat eden XXIII. John'un yerine geçerek konsil faaliyetlerini devam ettiren Papa VI. Paul, bu süreçte yayımladığı "Eclesiam Suam" adlı genelgesinde şöyle demiştir:

"Biz her ne kadar Hristiyan olmayan dinlerin manevî ve ahlakî değerlerini tanıyor, onlara saygı gösteriyor, kendileriyle diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da, dürüstlük bizi, gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir: Yegâne gerçek din vardır, o da Hristiyanlık'tır."[13]

Bütün bu ifadelerde dikkatli bir göz için kaçırılması mümkün olmayan bir incelik bulunmaktadır: Metinler diyalog bağlamında "İslam"dan değil, "Müslümanlar"dan bahsetmektedir. Bu, son derece önemli bir inceliktir. Zira Thomist çizgideki Hristiyan teologlardan Gadret ve Anawati gibi isimler, bid !"din" olarak İslam'la diyaloğun mümkün olmadığını, bu faaliyetin ancak "Müslümanlar"la gerçekleştirilebileceğini söyler.[14] :Bu düşüncenin, Konsil metinlerinde benimsendiği, hatta hayli etkili olduğu görülmektedir.

Bu ifadeler, dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerliğin niçin birbirinden ayrı telakki edilemeyeceği sorusunun da cevabını oluşturmaktadır. O halde buradan diyalog-misyonerlik ilişkisine geçebiliriz:



2. Misyon

Öncelikle şu hususu kesin bir hakikat olarak tesbit edelim: Kilise, yapısı gereği misyonerdir ve bu, Kilise'den asla ayrı düşünülemeyecek bir özelliktir. Zira Kilise kendisini İsa Mesih'in biricik temsilcisi olarak görmekte, onun getirdiği mesajı, onun bıraktığı yerden bütün insanlığa ulaştırma sorumluluğunun muhatabı olarak telakki etmektedir. Eğer Kilise dışında kurtuluş yoksa, ki Kilise'ye göre yoktur, misyonerlik faaliyetleri de insanlığı kurtuluşa çağırmanın biricik vasıtası olarak elbette devam edecektir.

Kilise'nin kendisine tanıdığı merkezî rol öylesine vazgeçilmezdir ki, Katolik teolojisine göre Kilise İnciller'den doğmamış, aksine İnciller Kilise'den doğup zuhur etmiştir.[15] Kilise'nin ontolojik mahiyeti hakkındaki bu tesbit, Hristiyanlık üzerine konuşurken daima hatırda tutulmalıdır.

Kilise'nin misyonerlik faaliyetleri hakkındaki kararı "Ad Gentes"de şöyle deniyor: "Kilise tabiatı gereği misyonerdir. Bu misyon, ona sonradan ilave edilmiş bir özellik olmayıp, bilhassa onun özünden kaynaklanır. Çünkü o, Baba'nın istek ve kararıyla Oğul'a tevdi edilen ve Kutsal Ruh'la desteklenen bir misyondur."[16]

Şu halde diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkartmak hayatî derecede önemlidir.

1974 yılında Roma'da yapılan bir toplantı bu noktada ayrı bir önem arz etmektedir. Dünyanın birçok yerinden gelen Kilise temsilcilerinin iştirakiyle yapılan Dünya Piskoposlar Toplantısı'nda dinlerarası diyaloğun Kilise misyonundaki yeri enine boyuna tartışılmıştır.

Bu toplantıda dinlerarası diyalog, Hristiyan misyonunun ayrılmaz bir bölümünü oluşturan "Evangelizasyon"un tabii bir parçası olarak tarif edilmiştir. Yine bu toplantıda şöyle denmiştir: "Diyaloğun temel amacı, Mesih'in yüklediği temel sorumluluk gereği, Hristiyanlar'ın bütün insanlara hizmet etmek ve sevgi duymak isteğine şehadette bulunmaktır. Bu sebeple diyaloğa giren her Hristiyan, bir taraftan samimi ve açık kalpli iletişim vasıtasıyla diğerlerinin dinî tecrübeleri hakkındaki değerlendirmelerini genişletirken, diğer taraftan kendi inancını keyifle takdim etmelidir. Diyaloğun temel kuralı, Hristiyan olmayanların dinî ve kültürel kimliklerine saygı duymaktır. Bunun sebebi, Tanrı'nın herkesi Mesih'in imajında yaratması ve herkesin aydınlığa kavuşmasını istemesidir."[17]

Bu toplantının sonunda yapılan kapanış duasında da şöyle denmiştir: "Kutsal Ruh, misyonunu ve sevgisini bütün Hristiyan olmayanlara götürme konusunda uyanık ve şuurlu olan bütün Kilise'yi hassasiyetle desteklemeye devam etmektedir."[18]

Bu noktada bir hususun altını çizmek istiyorum: Yeni Papa XVI. Benedict'in dinlerarası diyaloga soğuk bakan birisi olduğu söylenerek bu sürecin bitebileceğinin ileri sürülmesi bana göre doğru değil. Zira II: Vatikan Konsili'nde misyonerlik için belirlenen yeni yöntem, yani diyalog, şu an için Katolik dünya bakımından herhangi bir risk içermiyor. Kilise misyondan vaz geçemeyeceğine ve şu an için misyona diyalogdan daha elverişli bir zemin bulunmadığına göre, yeni Papa'nın tavrını amiyane tabirle biraz "naz yaparak" konumunu muhafaza etme ve belki diyalogun diğer taraflarından biraz daha taviz koparma siyaseti olarak okuyabiliriz.



3. Evangelizasyon

Süreç içerisinde diyalog-misyon ilişkisi çeşitli Kilise metinlerinde şu veya bu şekilde ifadelendirilmiş, ama en önemli sarahatini müteveffa Papa II. John Poul'ün "Redemptoris Missio" (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde bulmuştur.

Bu genelgede Kilise'nin kuruluşu, misyonu ve bu misyonun bütün insanlara yönelik olduğu belirtildikten sonra şöyle denir:

"Dinlerarası diyalog, Kilise'nin, bütün insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Karşılıklı bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendisine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir. (…) Bu açıklamalar yapılırken, kurtuluşun Mesih'ten geldiği ve diyaloğun evangelizasyondan ayrılmadığı gerçeği göz ardı edilmemiştir."[19]

Burada geçen "Evangelizasyon" kavramı son derece önemlidir. Bu kavramın mana ve muhtevası, Papa VI. Paul'ün "Evangelii Nuntiandi" isimli genelgesinde açık biçimde ifade edilmiş ve Kilise'nin "evangelizasyon" için var olduğu vurgulandıktan sonra şöyle denmiştir:

"Bu yüzden Kilise için evangelizasyonun anlamı, "iyi haberler"i insanlığın bütün tabakalarına götürmek, bunun etkisiyle insanlığı içten değiştirmek ve onu yenilemektir. Fakat her şeyden önce eğer vaftizle yenilenmiş ve İncil'e göre yaşayan yeni insanlar yoksa, insanlık da yoktur. Bu yüzden evangelizasyonun amacı bu iç değişikliği gerçekleştirmektir…"[20]

Yine aynı genelgede evangelizasyonun, Kilise tarafından ilan edilen İncil mesajını işitenlerin Kilise'ye girmesiyle tamamlanacağı, bu sebeple Kilise'nin, Hristiyan olmayan kültür ve cemaatlerin arasına dikilmesinin evangelizasyona dahil olduğu vurgulanmıştır.

Müteveffa Papa II. John Paul'ün yukarıda adı geçen genelgesine dönecek olursak, orada diyalog-misyon ilişkisi konusunda sarih bir şekilde ifade edilen hususlar arasında şunu görüyoruz: "Diyalog, Kilise'nin kurtuluşun tabii yolu olduğu kanaatiyle yönlendirilmeli ve ikmal edilmelidir."[21]

Söz konusu genelgenin dinlerarası diyalogla ilgili bölümü şu ifadelerle sona ermektedir: "Çok iyi bilmekteyim ki, birçok misyoner ve Hristiyan cemaat Mesih'e samimi şehadette bulunmak ve diğer dinlerin mensuplarına cömertçe hizmet sunmaktan dolayı kendilerini zorluk içinde ve sık sık diyaloğun yanlış anlaşılmış tarzı içinde bulmaktadırlar. Onları, gayretleri iyi anlaşılmayan yerlerde bile inançlarında ve sevgilerinde sebat göstermeye teşvik etmek istiyorum. Diyalog, Tanrı'nın Krallığı'na doğru bin yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir."[22]

Buradaki "Tanrı Krallığı"nın, Hristiyan teolojisinde, kıyametten önce Mesih'in yeryüzüne tekrar gelerek Tanrı'nın egemenliğini ilan ve bütün insanlığı huzur ve esenliğe vasıl edeceği zaman dilimi olduğunu hatırlayalım.



4. İnkültürasyon

Yine mezkûr genelgenin, "Hristiyan Olmayan Halkların Kültürlerinde İncil'in Tecessümü" başlıklı bölümünde "İnkültürasyon"un Kilise misyonundaki öneminden bahsedilmektedir.

"Hristiyan mesajının ve hayat tarzının, dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan cemaatlerin sahip olduğu çeşitli kültürlere uygun hale getirilerek sokulması ve canlandırılması" olarak tarif edilen bu kavram[23] diyalog-misyonerlik ilişkisi bağlamında merkezî yer tutan ikinci kavramdır.

Papa II. John Paul bu kavramla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır: "Kilise'nin Hristiyan olmayan kültürlere girme süreci oldukmça uzun bir yoldur. Bu, sadece dışarıdan bir adaptasyon meselesi değildir. Çünkü İnkültürasyon, hakiki kültürel değerlerin Hristiyanlıkla bütünleşmek suretiyle aslî bir değişime uğraması ve Hristiyanlığın çeşitli insan kültürlerine sokulması anlamına gelir. Kilise, İnkültürasyon vasıtasıyla İncil'i çeşitli kültürlerde canlandırır ve aynı zamanda insanları kendi kültürleriyle Kilise cemaatine sokar. Kilise bu insanlara kendi değerlerini aktarır ve aynı zamanda onlarda mevcut olan iyi unsurları alır, onları içten tekrar yeniler. İnkültürasyon vasıtasıyla Kilise'nin ne olduğu, neyin işareti olduğu daha iyi anlaşılır ve bu suretle Kilise, misyonunda daha etkili olur."[24]



5. Proclamation

II. Vatikan Konsili ile birlikte resmî Kilise belgelerine giren bir diğer kavram da "proclamation"dur. Mesih'in ve İncil'in, bütün insanlara açık ve doğrudan, minnet ve övgü ile ilan edilmesi anlamına gelen bu kavram da, diğer üç kavramla iç içedir. Birbirini bütünleyen bu kavramları gereği gibi tanımadan ve aralarındaki ilişkiye vakıf olmadan dinlerarası diyalog faaliyetlerine nüfuz etmek mümkün değildir.



DİYALOG FAALİYETLERİ VE İSLAMÎ ARGÜMANLARI

Buraya kadar söylenenler, II. Vatikan Konsili'nden itibaren Katolik Kilisesi'nin diğer din mensupları ve bahusus Müslümanlar'la ilişkiler konusunda izlediği tutumu sağlıklı bir okumaya tabi tutabilmek için bilinmesi gerekenleri özetlemektedir.

Bir de meselenin "bizim cenahımızdan" arz ettiği durum var ki, diyalog meselesi söz konusu edildiğinde mutlak surette ele alınıp tahlil edilmesi gerekir.

Bu cümleden olarak ülkemizde diyalog faaliyetlerini yürütenler tarafından, bu faaliyetlerin "meşruiyetini", hatta "elzemiyetini" ifade ettiği ileri sürülen argümanlara kısaca atf-ı nazar etmek istiyorum.

Ehl-i Kitap'la aramızdaki "ortak kelime"

Diyalog faaliyetlerine Kur'an'dan zemin teşkili için "(Resulüm) de ki: "Ey Ehl-i Kitap! Sizinle aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah'tan başkasını mabud tanımayalım, O'na hiçbir şeyi ortak kılmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın…" mealindeki 3/Âl-i İmrân, 64. ayetinin sıkça kullanıldığı dikkat çekiyor.

İleride ele alacağım "mübâhale ayeti"nden hemen sonra yer alan bu ayetin diyalog faaliyetlerine delil yapılmasının tam bir "el çabukluğu" örneği olduğunu söylemek zorundayız. Zira ayetin ne mantuk ne de mefhumu, bugün müşahede ettiğimiz tarzda bir "diyalog"a geçit vermektedir.

Önce ayetin "mefhum"undan başlayalım: Eğer "Allah'tan başkasını mabud tanımamak, O'na hiçbir şeyi ortak kılmamak ve insanları ilah edinmemek" Müslümanlar ile Ehl-i Kitap tarafından herhangi bir farklılık arz etmeyecek tarzda kabul gören ortak bir kelime ise ayet niçin "hasılı tahsile" çağırsın?
Bir başka şekilde söylersek; ayette dile getirilen bu üç temel nokta Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında aynı tarzda benimsenip bağlanılmış hususlar olsaydı, "gelin bu hususlar üzerinde birleşelim" demenin elbette hiçbir anlamı olmazdı.

Şu halde burada, Ehl-i Kitab'a, çarpıttıkları, tahrif ettikleri bir gerçek hatırlatılıyor olmalıdır ki, kitaplarının ve bütün ilahî dinlerin esasıdır. Nitekim –Allahu a'lem– 66. ayette dile getirilen husus da bu noktaya işaret ediyor olmalıdır ki, orada Ehl-i Kitab'ın, "hakkında bilgi sahibi oldukları hususlarda tartıştığı" dile getirilmektedir. Yani ayetin ilk muhatapları olan Ehl-i Kitap, mezkûr üç nokta üzerinde yapılan tahrif faaliyetinin bilincindedir ve meselenin aslından haberdardır…

Ayetin mantukuna gelince, dikkat edilirse burada Ehl-i Kitab'a bir çağrı var: "Gelin" diyor ayet. Yani Efendimiz (s.a.v)'e bir noktada sabit durması ve Ehl-i Kitab'ı da o noktaya çağırması emir buyuruluyor. Elbette İlahî Kelam'ın hiçbir kelimesi hatta harfi için "abes" söz konusu değildir. Buradaki "Gelin!" çağrısı, ayetten, biraz bizim gitmemiz, biraz onların gelmesi suretiyle bir "ortak nokta"da buluşulması tarzında bir diyalog çıkarılmasını kesinlikle engellemektedir.

Öyleyse eğer bu ayetten hareketle dinler arasında bir diyalog faaliyeti başlatılacaksa, Müslümanlar'ın, muhataplarına öncelikle ayette ifade buyurulan çağrıyı, Tevhidî konumlarını muhafaza ederek yapmaları gerekir. Yani diyalogun zeminini bizim durduğumuz yer ve mezkûr üç temel nokta teşkil etmelidir.

Burada dinlerarası diyalog faaliyetlerinin içini, "tanıma ve anlama" kelimeleriyle doldurmaya ve diyalogun başka bir anlamı bulunmadığını söylemeye çalışanlara da bir uyarı bulunduğunu söyleyebiliriz: Bu ayetten anladığımız odur ki, Müslümanlar'la diğer din mensupları arasındaki ilişki, onları tanıma ve anlama gayesine matuf ve bundan ibaret bir "diyalog" değil, "tebliğ" zemininde yürütülmelidir.

Üstelik Yahudiler'i ve Hristiyanlar'ı tanımak ve anlamak için dinî metinlerimiz ve tarihsel tecrübemiz hangi noktalarda yetersiz kalmıştır ki, bugün böyle bir diyalog sürecine ihtiyaç duyulmaktadır? "Ehl-i Kitap hakkındaki ayetler günümüzde yeni bir bakış açısıyla ele alınmalıdır" diyenlerle Kur'an'ın "tarihsel bir metin" olduğunu söyleyenler arasında nasıl bir fark vardır?

Efendimiz (s.a.v)'in tebliğ faaliyetleri

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, İslam'ı tebliğ maksadıyla çeşitli kabilelere gitmesi, Ebû Cehil gibi müşriklerin ayağına kadar defalarca gitmekten imtina etmemesi de dinlerarası diyalog faaliyetlerine dayanak yapılmaya çalışılan hususlar arasında bulunuyor.

Oysa bu ve benzeri hususların, Tevhid'i tebliğ amacına yönelik olduğu ve esasen bir peygamber olarak Efendimiz (s.a.v)'in en temel görevinin tebliğ olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu argüman kendiliğinden buharlaşacaktır.

Eğer bugünkü diyalog taraftarları "Tevhid'i tebliğ" maksadıyla hareket ettiklerini söyleyecek olurlarsa, "tanıma, anlama ve hoşgörme" söylemini nereye terk ettiklerini sormak gerekir. Ve yine sormak gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğ maksadıyla gittiği yerlerde muhataplarını "tanıma, anlama ve hoşgörme" tavrında olduğunu gösteren bir belge var mıdır?

Necran heyeti meselesi

Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (s.a.v)'in Necran hristiyanları ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i Nebi'yi tahsis etmesi olayıdır.

Necran hristiyanlarını Medine'ye getiren eğer Hz. Peygamber (s.a.v)'in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda başlamış demektir. Zira burada da "tanıma, anlama ve hoşgörme" söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun mevcudiyetini teslim etmek zorundayız.
Akabinde Necran heyeti Medine'ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendileriyle konuşmayı reddetmesini "diyalog ve hoşgörü"nün neresine yerleştirebiliriz?

Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen heyetle Efendimiz (s.a.v) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa (a.s)'a geldiğinde 3/Âl-i İmrân, 59-61. ayetleri nazil oldu. Necran heyeti "mübâhale"yi kabulden imtina ettiğinde olanları biraz sonraya bırakarak bu ayetlerin muhtevasına bakalım:

"Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı; sonra ona "Ol!" dedi ve (o da) oluverdi. (Bu), Rabb'inden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara, "Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim" de."

İmdi, Hz. İsa (a.s) hakkında muhataplarına Kur'an'daki sarahati ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar edemeyen diyalogcuların Necran heyeti hadisesini diyaloga delil getirmesi ne kadar tutarlıdır?
Bir de olaya şu açıdan bakalım: Necran heyeti, öyle görünüyor ki Medine'ye İslam'ı kabul etmek üzere değil, "bir orta yol bulabilme ümidiyle" gelmiştir. Bu niyetle başlayan macera, sonunda en temel anlaşmazlık konularından biri olan Hz. İsa (as.)'nın kimliği/kişiliği noktasına gelip dayanmıştır.
Bu noktada inen yukarıdaki ayetler, Efendimiz (s.a.v)'e –aralarında kendisinin Hak Peygamber olduğunun farkında bulunanlar da olduğu halde–, bu heyet hakkında "diyalog, tanıma, anlama ve hoşgörü"yü değil, "karşılıklı lanetleşme"yi, yani köprüleri atmayı emretmektedir, neden?

Nihayet "mübâhale ayeti"nin gereğini icra etmek için Efendimiz (s.a.v), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı lanetleşmek için yola çıktı.

Ancak durumun vehametini sezen heyetten bazıları, başlarına gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (s.a.v)'e "anlaşma" teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir.
Bu teklif üzerine Efendimiz (s.a.v)'in yazdırdığı anlaşma metni şöyle:

"Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah'ın elçisi Peygamber Muhammed'in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında Resulullah'ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bin adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere ikibin adet elbise verecekler; her bir elbise kırk dirhem (bir okiyye) değerinde olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve okiyyelerden eksilen olursa, hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar, atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır.

"Necranlılar elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen'de bir savaş ve olay vuku bulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olanlar tazmin edilmek suretiyle Necranlılar'a geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır. Necranlılar'ın canları, dinleri, vatanları, malları, burada bulunanları ve bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar, Allah'ın himayesi ve Peygamber Muhammed'in emanı altındadırlar. Şu an içinde bulundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden, ne bir rahip rahipliğinden, ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok her şeyleri kendilerinindir. Artık ne geçmişten dolayı bir töhmet, ne de kan davası vardır. Onlar savaş için çağırılmayacak, mahsullerinden de ondabir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir.

"Bundan sonra kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri sürece bu sayfada yazılı olan hususlar Allah'ın emri gelinceye kadar Allah'ın himayesi Resulullah Peygamber Muhammed'in emanı altındadır."

İslam'a davet mektupları

Efendimiz (s.a.v)'in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı, literatüre "İslam'a davet mektupları" olarak geçmiş bulunan mektupların dinlerarası diyalog faaliyetlerine "meşruiyet" gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle "çarpıtma"dır.
Eğer bu mektuplar diyalog faaliyetlerine gerekçe yapılmaya uygunsa, bu faaliyetleri yürütenlerin, muhataplarına bu mektupların muhtevasında gördüğümüz tavrı aynen takınması, yani evvelemirde onları Tevhid'e çağırması gerekir. Yoksa bu mektupları diyaloğa referans olarak takdim etmenin kabul edilebilir bir yanı olamaz.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, herhangi bir Ehl-i Kitap grup ile –bugün yapıldığı tarzda– kendilerini İslam'a çağırmaksızın "sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum" tavrıyla diyalog kurduğunu gösteren bir belge var mıdır?

Şurası açık ki, bu mektupların muhtevasında tebliğden mücerret (soyutlanmış) bir diyalogdan eser bile bulmak mümkün değildir. Temel görevi "tebliğ" olan peygamberlerin, insanları Hakk'a çağırmaksızın, onları oldukları hal üzere kabullendiğini söylemek, görevlerini yapmadıklarını söylemekten farksızdır!

Eğer "tebliğ eşittir diyalog"sa, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin üzerine inşa edildiği "tanıma, anlama, hoşgörme" gibi temel söylemler arasında niçin "tebliğ"e yer yok? Yıllardan beri yürütülen bu faaliyetler meyanında "tebliğ" anlamına gelebilecek bir tavra niçin tesadüf edilmiyor?

Eğer "tebliğ eşittir diyalog" değilse, Tevhid'e davetten başka hiçbir anlama gelmeyen bu mektupları niçin "tebliğsiz diyalog" faaliyetlerine gerekçe olarak kullanıyorsunuz?..
Denebilir ki "tebliğ, doğası gereği diyalogla bağdaşmaz; diyaloğun ilk şartı, tarafların birbirini "olduğu gibi" kabullenmesidir." O zaman biz de deriz ki, diyalog faaliyetlerine kitleler nazarında meşruiyet kazandırmak –hatta belki daha önce kendinizi ikna etmek!– için tebliğ maksatlı/muhtevalı Nebevî söz ve davranışlara sığınmaktan vaz geçin!..

Medine vasikası

Medine vesikasına gelince;
Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar "metbu" (tabi olunan), diğerleri ise "tabi" konumundadır.

Bu o kadar böyledir ki, –Muhammed Hamidullah'ın da vurguladığı gibi– bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil varlıklar olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap kabileleri ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım hak ve sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudiler'in özellikle siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla Yahudiler'in bu vesikada, Müslümanlar'la eşit konumda olduğunu söylemenin imkânsız olduğu açıktır…
Bütün bunlar bir yana, Yahudiler'in, mezkûr vesikanın iki maddesinde geçen "Allah'ın Resulü Muhammed" (s.a.v) tabirini kabul etmiş olmaları dahi bu vesikanın diyalog faaliyetlerinin meşruiyetine delil olarak kullanılmasının "akla ziyan" bir iş olduğunu ortaya koymaya yeterlidir!

Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun "Allah'a ve Resulü'ne götürülmesi"nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.

Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları itibariyle dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?

Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler'in dinî hayatlarına karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından kaynaklanıyor.

Tarih boyunca İslam devletlerinin tebaası durumunda bulunan Gayrimüslimler'in dinlerine ve kimliklerine dokunulmamış olması da aynı maksatla öne sürülen hususlar arasında bulunuyor.

Ancak yukarıda da söylediğim gibi burada İslam'ın, "tabi (Gayrimüslimler) ile metbu (Müslümanlar)" arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise (reel durumda Müslümanlar'ın metbuiyetinden söz edilemeyeceğine göre) iki şıktan biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir "tabi-metbu ilişkisi" yoktur veya bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir; yani Müslümanlar tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır.
Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin taraflarının şu anki konumları Medine vesikasındaki durumu yansıtmaktan uzaktır. Şu halde bu vesika da diyalog faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır…

Bu vesika sonrasında Medine Yahudileri ile Müslümanlar arasındaki ilişkinin nasıl bir seyir izlediği ise ehlinin malumudur…

Hasılı, Dinlerarası diyalog faaliyetlerini yürütenlerin, yaptıkları işin meşruiyetini (hatta "zaruretini"!) isbatlamak amacıyla ortaya attıkları sözümona "delil"lerin, maksadı hasıl etmekten uzak olduğu açıktır.

Sonuç olarak

1. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin "İslamî", hatta "İslam'ın emri" olduğunu ileri sürmekle, hal-i hazırda diyaloğu bir "politika", içeride (ve hatta belki "dışarıda" da) yaşanan sıkıntılardan bir "çıkış yolu" olarak görmek birbirinden farklı şeylerdir.

Bunlardan ilki, yapılan işin "mahza emr-i ilahî" olarak nitelendirilmesi sebebiyle, diyaloğun İslam'ın "olmazsa olmazı" olduğunu ileri sürmek anlamına gelirken, ikincisi, –ucu yine Din'e dokunmakla birlikte– belli bir oluşumun sübjektif anlayış ve politikası sınırında tutulması ve anlaşılması gereken bir faaliyet olarak hadiseyi lokalize eder.

Diyalog faaliyetlerini yürütenler, meseleyi ilk nokta-i nazardan ele aldığı ve dahi sonuçları da umumi olacağı için, önümüzde, bütün Ümmet-i Muhammed (s.a.v)'i ilgilendiren bir durum var demektir.

Bu gerçeği meseleye bakışımızın temel hareket noktası yaparak devam edersek:

2. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin İslam'ın onayladığı biçimde yürütülüp yürütülmediği konusunda diyalogcularla aramızda görüş ayrılığı bulunduğuna göre, meselenin bizim baktığımız pencereden arz ettiği görünümü dile getirmek bizim için hem bir "hak", hem de "sorumluluk"tur.

Şimdi şu ikileme bir bakın:
Bir yanda Ümmet-i Muhammed (s.a.v), diğer yanda Ehl-i Kitap ve diğerleri.

Diyaloğun "İslam'ın emri" olduğunu söyleyenler, nedense bunun, öncelikle Müslümanlar'a yönelik olarak yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu düşünmüyor, dillendirmiyor; onları olduğu gibi kabul edip kanaatlerine saygı duymuyor, hatta canları sıkıldığında Müslümanlar'ı türlü olumsuz sıfatlarla tavsif etmekten geri durmuyor.
Peki aynı kesimin Ehl-i Kitap ve diğerleri hakkındaki tavrı nasıl?

Siz şimdiye kadar bu kesimin politikalarını belirleyenlerden, Ehl-i Kitab'ın İslam ve Müslümanlar'a yönelik her türlü ithamat ve hücümatını tenkit mahiyetinde bir satır okudunuz ya da duydunuz mu?

Bütün kesimleriyle Ehl-i Kitab'ın İslam ve Müslümanlar'a yönelik olarak her sahada yürüttüğü "kuşatma" politikalarına inat ve ısrarla sessiz kalınırken, Müslümanlar'ın uyarı ve eleştirilerine tahammülsüzlük gösterilmesi belki diyalog zemininin zedelenmemesi kasdıyla ya da kendilerine yönelik eleştirilere haklılık payı kazandırmama düşüncesiyle açıklanabilir; ama bu tavrın "meşru/dinî" bir izahı yapılamaz!

3. Diyalog faaliyetlerinin, "yeryüzünde barış ve adaletin tesisi" söylemiyle gerekçelendirilmesi de inandırıcı olmaktan hayli uzaktır. Zira yeryüzünde barış ve adaletin tesisinin önündeki en büyük engelin bizzat Ehl-i Kitap olduğunu görmemek için ya aşırı saf veya maksatlı olmak gerekir.
Diyelim ki bu gerekçeye samimi olarak inanıyorlar. Peki bugüne kadar "diyalog ve hoşgörü" adı altında düzenlenen organizasyonlar bu amacı gerçekleştirmeye ne kadar hizmet etmiştir? Dünya çapında Ala-yı vala ile yapılan 200'ün üzerinde organizasyondan geriye kalan nedir?

4. Bunu da izninizle ben söyleyeyim: Bu organizasyonlar Müslüman milletimizin hafızasını silici, Tevhidî hassasiyetini zedeleyici ve kültürel/toplumsal dokusunu tahrip edici bir işlev görüyor.

Özellikle son yıllarda ortaya atılan "İbrahimî/semavî dinler", "dinlerin aşkın birliği" gibi kavramlar, İslam'la Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki "temelli" ihtilafları buharlaştırıcı bir etki yapıyor. Gayrimüslimler ile aramızda "geriye dönük" ortak noktalar ihdas etmeyi hedefleyen bu kavramların yanı sıra, bir de "hakikati" buharlaştıran bir kavram kullanımda: "Dinsel çoğulculuk."

"… Ancak ne yazık ki günümüzde Müslümanların çoğunluğu Allah tarafından kabul edilebilir olmayı sadece Hz. Muhammed'in mesajını yani kurumsal İslam'ı izleyenlerle sınırlayarak tıpkı Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi kendilerinin dışındakilere karşı dışlayıcı bir tutum takınmaktadır. Bunu yaparken de Hz. Muhammed'in misyonunun ne yeni bir din kurmak ne de Yahudi ve Hıristiyanlık gibi diğer dinsel geleneklere hakkıyla tabi olanları kendi izleyicisi yapmak olmayıp bilakis Hz. İbrahim'in dinine uymak, onu tamamlamak ve kendinden önce gelen peygamberleri tasdik etmek olduğu gerçeğini unutmaktadırlar…"[25]

Bir müslümanın kaleminden dökülen bu satırlar, bu ülkeyi misyonerlik için "verimli bir alan" haline getirmek dışında bir fonksiyon icra edecekse eğer, hiç şüpheniz olmasın, o, "ebedi hüsran"dan başka bir şey olmayacaktır. Zira Kur'an, İslam'dan gayrı bir din arayanın bu çabasının hüsran olduğunu vurgularken bizler hakikatin mutlaklığı" döneminin geride kaldığını, artık "izafiliğin" kabul edilmesi gerektiğini söylüyoruz!..

Aynı garabet, ülkemizde ve pek çok coğrafyada "Geleneksel İslam'ın Bayraktarı" ünvanıyla göklere çıkarılan bir isimde, Seyyid Hüseyin Nasr'da da görülüyor: Hz. İsa (a.s)'ın, tanrısal bir varlık olarak kabul edilmeyi insanlara asla öğretmediğini, bu anlayışın Kilise'nin ürünü olduğunu ve artık terk edilmesi gerektiğini söyleyen Hristiyan bilim adamı John Hick'e itiraz eden Nasr, bu doktrini Hristiyanlar için Tanrı'nın murad ettiğini, bu doktrini kabul etmenin bir hata olmadığını ve Hristiyanlar'ın da buna böyle inanmaları gerektiğini söylüyor![26]

Alemlerin Efendisi (s.a.v) ne buyurmuştu: "Karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yoluna uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz…"

-------------------------------------------------------

[1] Hristiyan dünyada 325 yılındaki I. İznik Konsili'nden itibaren 1962'ye kadar 21 büyük konsil toplanmıştır. Bu konsillerde, Hristiyanlığın iç meseleleri, İsa Mesih'in tabiatı, ikonların kutsal değeri, Kilise-Devlet münasebetleri, Papa'nın seçilme usulü, yanılmazlığı, piskoposlarla ilgili çeşitli meseleler ve Protestanlığın zuhuru, Aydınlanma'nın zorladığı açılımlar gibi içe, Haçlı seferleri, Moğol istilası, Kudüs'ün Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi, Grek saldırıları, Osmanlı fütuhatı... gibi dışa dönük meseleler görüşülmüştür. Bkz. Mehmet Aydın, Hristiyan Genel Konsilleri ve II. Vatikan Konsili, 15 vd.
[2] Ali İsra Güngör, Vatikan Misyon ve Diyalog, 88.
[3] NA, 2. (Bu yazıda Vatikan belgelerine yapılan atıfların tamamı bir önceki paragrafta mezkûr çalışmadan alınmıştır.)
[4] LG, 17.
[5] NA, 2.
[6]AG, 9 vd.
[7] AG, 3.
[8]NA, 2 vd.
[9]Bkz. 2/el-Bakara, 135; 3/Âli İmrân, 72,3; 5/el-Mâide, 18...
[10] Geniş bilgi için bkz. Güngör, 90 vd.
[11] Güngör, 94 vd.
[12] NA, 3.
[13] Güngör, 209.
[14] Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, 369-70.
[15] Yıldırım, 133.
[16] AG, 2.
[17] Güngör, 171.
[18] Güngör, 172.
[19] RM, 55.
[20] EN, 18.
[21] RM, 55.
[22] RM, 57.
[23] Güngör, 180.
[24] RM, 52.
[25] Mahmut Aydın, Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları, 99.
[26] Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı? İnsan mı?, 170.
Nasr'ın bu bağlamda "izafi mutlak" kavramını kullanmasının sebeb-i hikmetini öğrencisi İbrahim Kalın'a sorduğumda, farklı dinlere mensup heterojen kitlelere hitap etiğini; onları ürkütmemek için böyle bir dil kullanmak zorunda olduğunu söylemişti. Acaba Tevhid'e kendi ayağıyla bu kadar yaklaşmış bir Hristiyanı "Tanrı böyle istiyor" diyerek Teslis'in kucağına iteklemeye çalışmanın sebeb-i hikmeti ne ola ki?!

Zitat
http://www.inkisaf.net/modules/articles/article.php?id=61

..........

Ayrıca bu linkten diğer belgelere ve videolara ulaşabilirisiniz.

http://fethullahgulen.belgeleri.com/include.php?path=start.php
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #7 : 07 Ağustos 2007, 02:07:33 ÖS 14 »

TÖVBEKAR MİSYONERİN İTİRAFLARI…


Yıllardır hakkında çok şey yazılan ve söylenen Türkiye’deki Misyonerlik faaliyetleri ile ilgili oldukça ibretli ve gerçekleri kısmen de olsa açığa çıkardığı anlaşılan ilginç bir gelişme yaşandı. Söylenenler, her nekadar genel hatlarıyla kamuoyuna mal olmuş bilgiler içeriyorsa da ‘içeriden’ bir şahitliği yansıttığı ve ülkemiz özelinde, somut bilgiler içermesi açısından son derece önemli noktalar barındırıyor.

Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programına katılan misyoner papazlar şaşırtıcı itiraflarda bulundular. Aslen Türk olup 17 yaşında Hıristiyanlığı seçen İlker Çınar, iyi bir papaz eğitimi gördükten sonra Baş Papaz’lığa (Pastör) kadar yükselmiş. Yürüttüğü misyonerlik çalışmalarını anlatan Çınar, yaptıklarından dolayı pişman olduğunu, bundan sonra da İslamiyet’e hizmet edeceğini söyledi. Vatanımıza, dinimize ve aziz milletimize karşı yürütülen bu esef verici çalışmaların iç yüzünü aydınlatmak gayesiyle, röportajın bir kısmını yayınlamayı faydalı gördük.

“NASIL PAPAZ OLDUNUZ?”
Tarsus Uluslararası Protestan Kilisesi Başpapazı İlker Çınar, birçok Türk’ü Hıristiyan yaptığını itiraf etti. Misyonerliğin sadece din değiştirme olmadığını belirten Çınar, bunun aynı zamanda ailelere de yönelmiş bir tehdit olduğunu söyledi. Misyonerliğin dini kullanarak siyasi hedeflere ulaşmayı amaçladığını da ekledi.

Cevizoğlu’nun, “Nasıl papaz oldunuz?” sorusu üzerine papaz diplomasını göstererek “Tarsus İncil Okulu’na gittim. Orada Teoloji (Tevrat, Zebur, İncil ve Karşılaştırmalı Kur’an) dersleri, psikoloji eğitimi, öğrenim kuralları, dil bilgisi, hitabet sanatı, tarih, antropoloji, tiyatro, liderlik, medya dersleri aldım” dedi.

PAPAZ: ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIM
Cevizoğlu’nun, “Bu itirafları yapıyorsunuz, halen Hıristiyan mısınız?” sorusuna Çınar şöyle yanıt verdi: “Ben Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’ı inceledim. Hıristiyan inancına göre Kur’an ilahi bir kitap değildir. Ama ben papazken Kur’an'a ilahi bir dinmiş gibi davrandım. Ben misyonerlerin gerçek amacını ve uygulama metotlarını gördükten sonra, Kur’an’ın ne kadar yüce bir kitap ve sevgi yolu olduğunu söylüyorum. Kur’an üstün bir kitaptır. Elhamdülillah Müslümanım’. Buraya Müslüman olarak geldim.”

Bu sözler üzerine Cevizoğlu, “Ben papazların yerinde olsam, sizin aramıza sızmış bir Müslüman olduğunuzu düşünürdüm” yorumu üzerine Çınar: “Ben de onlara sizleri gerçek Hıristiyan sanıyordum ama siyasi amaçlarınız varmış derdim” diye yanıt verdi.



Daha sonra Cevizoğlu, papaz yardımcısı Sinan Yorulmaz’a dönerek, “Siz papaz yardımcısı olarak Müslüman mısınız yoksa Hıristiyan mı?” diye sordu. Yorulmaz, “Ben İzmir Selçuk’a araştırma amaçlı gitmiştim. Müslümandım. Oraya gittiğimde Hıristiyanlar arasında sevgi seli vardı. İnsanların yaklaşımı beni etkiledi. Orada üç gün kaldıktan sonra memleketim Tarsus’a döndüm.

Beni yabancı bir arkadaş aradı, tanışmak istedi. Bana İncil’den, Tevrat’tan ve Zebur’dan bahsetti. Ben de İncil’in kriterlerini yerine getirdim, zaten ilgim de vardı” diye yanıt verdi. Bu açıklama üzerine “Vaftiz oldunuz mu?” diye soran Cevizoğlu’na, Sinan Yorulmaz vaftiz olurken çektirdiği fotoğrafları gösterdi.

DOĞU’NUN ANAHTARI TARSUS
Aldığı eğitimden sonra Tarsus’ta misyonerlik faaliyetleri yapmaya başladığını anlatan Çınar, “Tarsus, Kilikya’nın önemli şehri, Doğu’nun anahtarıdır” dedi. Benim İncil’i, Tevrat’ı, Zebur’u eleştirmek gibi bir lüksüm olamazdı. Onlar ilahi kitaplardır. Zaten Kur’an da onları anlatır. Benim amacım kilise kurmaktı. Daha sonra bu kurduğum kiliseleri devredip, başka kiliseler kuruyordum” diye kaydetti.

Bunun üzerine karşılaştırmalı Kur’an dersini soran Cevizoğlu’na, Çınar, “Amacımız İslam’ı çürütmek, zayıf noktalarını bulmaktı ve ilahi din olarak Hıristiyanlığı ön plana çıkarmaktı” diye yanıt verdi . ‘Kilise’ topluluk ve topluluğu taşıyan bina anlamına gelir. Kökeni Yunanca’dan, ‘ekklesia’ (meclis, topluluk) kelimesinden gelir. Kilise kurdum demek, topluluk kurdum demektir” diye ekledi.

Cevizoğlu’nun “Bir misyoner olarak çalışma yeriniz neresiydi?” sorusu üzerine Çınar, misyonerlik faaliyetlerini anlatmaya başladı. “Basın yayını kullanıyoruz. Broşür, tanıtım kitapçıkları, yabancı dil kurslarını kullanıyoruz, Caz, Rock konserleri düzenliyoruz. Bu konserlerde anket yaparak insanların adres bilgilerini alıyoruz. Sonra da peşlerini bırakmıyoruz” diye yanıt verdi.

“SENİ SEVİYORUM KELİMESİ TAKTİKTİR”
"İnsanlara 'seni seviyorum, senin yanındayım' dendiği zaman o kişide sempati uyandırıyorsun.Önce kendimizi iyi bir insan gibi tanıtıyoruz. Sevgilerini kazanıyoruz. Daha sonra onun zaaflarından faydalanarak onda bir aşağılama duygusu yaratıyoruz. ‘Seni seviyorum’ kelimesi bizim için önemli bir taktiktir. İslam’ı terör gibi gösteriyoruz. Sen özgürsün, senin annen baban Müslüman. Bak biz ne güzel yaşıyoruz” diye açıklamalarda bulunan Çınar, “Ayrıca çadır kampları düzenliyoruz. Masraflarını biz karşılıyoruz, orada İncil çalışması yapıyor, sempati uyandırıyoruz. Vaftiz edilmesi gereken varsa ediyoruz. İman ettiyse ‘Halleluya’ (Rabbe şükürler olsun, bir kişi daha kazandık) diye bağırıyoruz." dedi.

PAPAZ: “TÖVBE ETTİM”
"Geçen sene Tarsus’ta 10 tane misyoner vardı. Orada alt yapıyı, lojistiği sağladıktan sonra misyonerler Ankara’ya geldiler. Ama ben tövbe ettim." diyen Sinan Yorulmaz’a “Ailenize bakışınızda bir değişiklik oldu mu?” şeklinde bir soru yönelten Cevizoğlu’na Yorulmaz'ın yanıtı şu oldu: “Misyonerlikte hedef (Hz.) İsa. Aile, ana, baba, kardeş yok. Ben Hıristiyan olduğumu babama nasıl söyleyeyim? Babam tutucudur. Öğrendikten sonra beni evlatlıktan reddedecekti. Ama bizim gözümüzde sadece İsa vardı…”

Bunun üzerine Cevizoğlu Çınar’a dönerek, “Misyonerlik ülkeye bakışınızı değiştiriyor mu?” diye sordu. Çınar “İncil’de yönetime, idareye bağlı kalın deniliyor. Biz de bağlı kalmalıyız. İncil’in yarısını yazmış olan bir aziz, Paulus. Paulus öğretileri takiyyeciliği, Makyevelist davranışları öğretiyor. Amaç için her tür araç kullanılıyor. Amaç, Kutsal Topraklar’ı almak.”



MİSYONERLİĞİN AMACI SİYASİDİR
“Misyonerlerin asıl amacı, Makyavelizmi uygulayarak Oryantalizmi gerçekleştirmektir . Bunların tuzağına düşmeyin. Pazar büyüyecek. Ben Budist de olsam fark etmez. Bunların amacı Türkiye’yi bölmektir… Ama Kur’an’ı araştırdım. Atamın, anne babamın dinine geri dönüyorum."

Cevizoğlu’nun “Yasal faaliyetler dışında gizlilik de var mıydı?” sorusu üzerine Çınar, "… 163. maddedeki cami ibadethane olarak değiştirildi ve yasallaştı. İbadethane deyince içine kilise de girdi. Burada belediyelere de iş düşüyor. Ev kilisesi kanunsuzdur. İmar kanununa belediyeden tasdik edilmesi gerekir…

Ben Tarsus Protestan Kilisesi’ni kurdum, misyonerler yetiştirdim. Çok güçlü bir teşkilat kurdum. Ben İstanbul’da resmi kilisede de pastörlük yaptım” dedi.

Programda, İlker Çınar’ın oğlunun hastalandığı için para yardımı yaptığını açıklayan Dicle Karadağ’a İlker Çınar şu yanıtı verdi: "Donation denilen bağışlar toplanır. Bu bir tür organizasyondur. Biz de yüzde 25’ini alırız” dedi.
Telefonla bağlanan bir izleyicinin isteği üzerine, papaz yardımcısı Sinan Yorulmaz, Arapça Kelime-i Şahadet getirirken İlker Çınar Türkçe Kelime-i Şahadet getirdi.

AL SANA İNCİL AL SANA PARA
Çınar, “1990 yılında Marmara’nın her tarafını gezdik. Al sana İncil al sana para, bu sana Rab’den hediye diye para dağıttık. Ama fikirlerimizi empoze ederken bunu belli etmeyiz. Bu işi yaparken büyük düşüneceksin. Uzun vadeye yayacaksın. Hıristiyanlaştırılmış kişi yoktur. Hıristiyan gibileştirilmiş kişi vardır. Türkiye’de Hıristiyan mahalleler kurmak için Hıristiyan müteahhitler olsun isteriz. Devşirme usulüyle de sokak çocukları daha sonra kullanılacak."

“… Misyonerlik, milli duyguları gelişmemiş, ailesi tarafından dışlanmış insanlar tarafından kabul ediliyor. Biz aynı Allah’a inanmıyoruz. Kur’an yoktur, ilahi değildir diyorduk. Ben bu davranışımdan dolayı tövbe ediyorum…”
Kaynak: Hulki Cevizoğlu, Ceviz Kabuğu, Flash TV, 28 Ocak 2005, Cumartesi.
www.flashtv.com.tr

GÜLİSTAN ARAŞTIRMA SERVİSİ
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #8 : 07 Ağustos 2007, 02:11:14 ÖS 14 »

"Hıristiyanlar, İslâmiyet’in doğuşundan itibaren müslümanlara bir önyargı, kin ile bakmışlar, bunun için de haçlı seferleri adı altında yüzyıllarca seferler yapıp İslâm beldelerine saldırmışlardır.


Tarih hıristiyanların acımasız soykırımları ile doludur. Endülüste o kadar çok müslümanı katletmişlerdir ki, bugün o beldelerde o nesilden bir tane müslüman dahi yaşamıyor.


Savaş ve harp ile müslümanları sindiremeyeceğini anlayan hıristiyan âlemi, birçok hıristiyanın müslüman olmasının önüne geçemeyince, sinsice yollar aramaya başlamış, fitne ve fesat tohumlarını müslümanların arasına sokma gayretine girmiştir.


Binaenaleyh güç kullanma ve soykırım yöntemleri ile müslüman memleketleri istilâ edemeyince hıristiyanlar kaleyi içeriden ele geçirme yolunu tatbik etmişler, misyonerlik faaliyetleri için yeni bir kisve bulmak zorunda kalmışlardır. ll. Konsil’in ürünü olan ve Papalıkça yayınlanan “Hıristiyanlarla Müslümanlar Arasında Kurulacak Diyalog İçin Yönlendirmeler” isimli kitap incelendiğinde görülecektir ki maksat hıristiyanlara müslümanlara yeni yaklaşım tarzını öğretmektir.


Hermann Stieglecker’in şu sözleri bunun ispatıdır:


“Şimdiye kadar hıristiyanlar, İslâm’a hücum etmek yahut ona karşı kendilerini savunmak için kılıç çektiler. Çoktan beri kılıcı kınına koyduk ve müslümanları, Hıristiyanlığı sevdirmeye yönelmiş bir dini sevdirme gayreti sergiledik; fakat bu kılıcı ve kını imha etmek gerekir ve bizim, Hıristiyanlığı anlatma gayretlerimiz de tamamen gözden geçirilmelidir. Önce Efendimiz (Hz. İsa)’nın bize bıraktığı silah olan sevgiye dönmeliyiz. Müslümanların kalplerine ulaşabilmemiz ancak bununla mümkün olacaktır. Şu halde İslâm dininin inançlarını derinlemesine bilmek ve müslümanın dinî psikolojisini kavramakla işe başlamak gerekir.”


1710 yılında İngiliz sömürgeler bakanlığının emriyle Mısır, Irak, İran, Hicaz ve hilâfet merkezi İstanbul’da casusluk faaliyetlerinde bulunmak ve batı çıkarları adına gizli bilgiler toplamak üzere görevlendirilmiş bir İngiliz ajan misyoneri olan Hampher; “İslâm’ı Nasıl Yok Edelim, Bir İngiliz Ajanının Hatıraları” isimli kitabında İslâm’ı nasıl yıkacaklarını, neler yaptıklarını, bu tarihte beş bin olan hıristiyan misyonerlerinin neler yaptığını, kendisinin Osmanlı devletini yıkmak, müslümanları dinden uzaklaştırmak, fitne ve fesat çıkarmak için nasıl çalışmalar yapıp, tohumlar ektiğini hatıratında yazmıştır.


Öyleki nifak hareketlerinin en azılısı olan Vehhâbi zihniyeti kurucusu olan Muhammed bin Abdulvehhab’ı nasıl kandırıp yoldan çıkardıklarını, nasıl onu İslâm’ı yıkmak, müslümanları parçalamak için kullandıklarını açıkça bir bir anlatmaktadır.


Vatikan’ın, dinlerarası diyaloğu gündeme getirmesinin üç sebebi vardır:


1- Katolik kilisesinin dışa açılmasını, yeni yapılanmalara ayak uydurmasını sağlamak.


2- Hıristiyan kiliseleri arasındaki husumeti gidermek ve yeni bir işbirliği içine girmek.


3- Haçlı seferlerinin ve misyoner faaliyetlerinin hafızalardan silinmeyen kötü izlerini yumuşatmak ve hıristiyanlığı dünya insanına daha sevimli göstermek. Yani diyalog yoluyla misyonerlik...


Binaenaleyh, hıristiyanların, haçlı seferleri ve misyonerlik faaliyetleri denemelerinden sonra, diyalog metodunu gündeme getirmeleri şüphelidir. Yine hıristiyanlık faaliyetlerine devam ettikleri malûmdur.


II. Vatikan Konsili’nde ele alınan bazı konular bu şüpheleri haklı çıkarmaktadır.


Matta incilinde ifade edilen ve hıristiyan misyonerliğinin felsefesini oluşturan (28/18-20) “Bütün insanları hıristiyan yapıncaya kadar kilisenin görevinin devam edeceği” görüşü esas alınmıştır.


Misyoner Rahip Samuel Zwemer de:


“Müslümanları vaftiz etmek için boşuna çabalayıp durmayalım... Başka yollar deneyelim. İslâm ülkelerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, hıristiyan adetlerini, hıristiyan bayramlarını, hırıstiyan kültürünü, hıristiyan ahlâkını aşılayalım.” demiştir.


Osmanlı devletinin yıkılmasının sebeplerinden birini oluşturan misyoner çalışmalarının en bariz özelliğini, yine Hampher’den okuyoruz. “Orta halli âileler için yaptığımız okullarda çocuklar eğitmeliyiz. O bölgelerde çok sayıda kilise inşa etmeliyiz. İçki, kumar, fuhuşu öyle yoğunlaştırmalıyız ki, genç nesil İslâm’dan tamamen yüz çevirsin.”


Gördüğünüz gibi hıristiyanlığın kolayca anlatılabilmesi için önce müslüman gençleri İslâm’dan soğutmak, fasit ve bâtıl fikirleri sokmak, haramları yaptırmakla işe başladılar.


“Müslümanların ırkçı, milliyetçi duyguları kamçılanacak, din âlimleri ile halk arasındaki karşılıklı sevgi, saygı, dostane ilişkiler bozulacak (âlimlere iftira etmek gibi) kâfirlerle cihadın vâcip olduğu inancı sarsıntıya uğratılacak.”


“Hazret-i Peygamber’in dinden maksadı sadece İslâm dini değildir. Yahudi ve hıristiyan ve diğer dinlerin takipçileri de müslümandır. zihniyetini yerleştirmek...”


Yani küfrü hoş görmek ve göstermek. Küfre kucak açmak. Bu çalışmaların kaynağının nereden geldiğini görüyorsunuz değil mi? Müslümanları küfre teşvik etmek ne büyük nankörlüktür.


“Müslümanları ibadetlerinden alıkoymak, Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiyleri konusunda şüphe uyandırmak...”


“İslâm’ı karıştırıcı bir din olarak tanıtmak.”


Şu an öyle yapmadılar mı? Terör dini, geri kalmışlığın kaynağı gibi gösterip İslâm’dan insanları soğutmak için bütün batılı devletler elbirlik etmiş çalışmıyorlar mı?


“Âilelere nüfuz ederek âile içi ilişkiler, sömürü kültürüne göre düzenlenecek.”


“Müslüman kadınların tesettürden vazgeçmesi için olağanüstü çaba sarfetmek.”


Ve daha nice fitne ve fesat yayıcı mevzular ajan misyonerler tarafından bu kitaptan okunup İslâm ülkelerinde tatbik edilmiştir.


Binaenaleyh önce kültür tahribatı yapmışlar, İslâm dini hakkında yanlış fikirler yaymışlar, İslâm’ı şiddet dini göstermişler, geri kalmışlığı İslam’la irtibatlandırmışlar, İslâm’ı ve Peygamber’ini küçük göstermek, ahlâken her yolu deneyerek çöktürmek istemişlerdir.


Bu hâle gelen bir kimseyi daha sonra rahatça hıristiyanlaştırabileceklerinin plânlarını kurmaktadırlar.


Direk hıristiyanlaştırmasalar bile kendi dinlerine kayıtsız, ilgisiz hâle getirebilecek her yolu denemekteler.


Okulları, dil kurumlarını, yardımlaşma faaliyetlerini kullanıp gizli emellerine alet etmektedirler.


Misyonerler; televizyon, radyo kurup işleterek, yayınevleri kurarak, okullar ve dil kursları açarak, ilim adamlarını kullanarak, halkın felâket ve sıkıntılı anlarında yardım adı altında parayı ve makam-mevkiyi kullanarak, meslek örgütlenmeleriyle ve en mühimi de diyalog yoluyla çalışmaktadırlar.


Bütün bu amaçlarına yıllardır halkı dinden, imandan, vatandan soğutarak ulaştılar. Artık alenen hıristiyanlığı anlatıyorlar ve resmen hıristiyan yapma gayretindeler.


Bilhassa protestan hıristiyan misyonerlerinin çalışmaları ciddi tehlike arzetmektedir. Ortadoks ve katolik hıristiyan misyonerleri de hem halkımız hem vatanımız üzerinde sinsice çalışmaktadırlar. Gizli emellerini tatbik etmektedirler.



Diyalog, Misyonerlik Faaliyetidir:



Ankara Ticaret Odası’nın yayınladığı “Avrupa Birliği’nde Maskeli Balo, Dayatmalar ve Gerçekler” isimli el kitabında:


“Türkiye’de halen 136 bin katolik misyoner, 106 bin Avrupa Birliği misyoneri yoğun şekilde çalışmaktadır.” deniliyor.


Misyonerler istismar metodlarında insanların zor zamanlarını kollarlar; ekonomik, sosyal felâketleri fırsat bilirler. Deprem, yangın, ekonomik kriz gibi durumlar hıristiyanlığı yaymak için uygun ortamlardır ve bu görülmüştür. Adapazarı-İzmit depreminde hıristiyanların çalışmaları, Doğu ve G. Doğu’da kürt vatandaşlarımızın üzerindeki çalışmaları unutulmamalıdır.


Misyonerler; Samsun, Trabzon, Kayseri, Nevşehir, Niğde, Diyarbakır illerinde çok faaldirler. Bu yerler tarih açısından önemlidir. İzmir, İstanbul, Edirne çalışma alanlarının içindedir.


Protestanlar, Kurtuluş kilisesi aracılığıyla, bilhassa Kore ve Çin asıllı ABD vatandaşları aracılığıyla çalışmaktadırlar. Ankara merkezli çalışıyorlar. Dil ve eğitim faaliyetleri adıyla çalışıyorlar.


Yine prostestanların Hamiler kilisesi de Trabzon ve Rize’de Almanya gibi yurt dışında hıristiyan yaptıkları Türkler’le misyonerlik çalışması yapmaktalar.


Yehova şahitleri, Bahailer’de çalışmaktadırlar.


Misyonerler; bilhassa Alevi ve Kürtler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ayrıca ekonomik, sosyal felâket zamanlarında çalışmaktadırlar.


Son zamanlarda hoşgörü ve diyalog yoluyla yahudilik ve hıristiyanlık müslüman halka hoş gösterilip küfre teşvik edilmekte ve misyonerlerin ekmeğine yağ sürülmektedir.


1990’lı yıllarda Trabzon’da 10 hıristiyan varken 2000 yıllarında 10 bin kişinin hıristiyan eğitiminden geçtiği söylenmektedir. Bilhassa üniversitelerde ve kolejlerde etkilidirler.


Ankara Ticaret Odası’nın hazırladığı “Misyonerlik Raporu”nu incelediğimizde, Türkiye’nin misyonerlik faaliyetlerinin hedefi haline geldiğini gördük.


ATO Başkanı Sinan Aygün “AB uyum yasaları misyonerliği hortlattı” dedi.


Yani demek istiyor ki, AB’ne gireceğiz diye bu kâfirlere hoşgörü ile bakıp, genç, saf, temiz, masum insanlarımızı hıristiyanlaştırmalarına göz mü yumalım?.. Bu misyonerlere birşey denmiyor, AB uyum yasaları bunların çalışmalarına müsade ediyor.


ATO Raporu, içler acısı durumu göz önüne seriyor:


“RAPORA GÖRE TÜRKİYE MİSYONERLİK FAALİYETLERİNİN HEDEFİ HALİNE GELDİ.


BAŞLANGIÇTA HRİSTİYANLIĞI YAYMA AMAÇLI GÖRÜLEN MİSYONERLİK FAALİYETLERİ DEVLETİN ÜNİTER YAPISINI HEDEF ALIYOR.


FAALİYETLERİ KARADENİZ VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNDE YOĞUNLAŞIYOR.


ÇEŞİTLİ PİKNİK, GEZİ, EV TOPLANTILARI GİBİ SOSYAL FAALİYETLER VE AYİN, KIŞ OKULU, SEMİNER, KONFERANS GİBİ EĞİTİM AMAÇLI ORGANİZASYONLAR İLE SEMPATİZAN KAZANILIYOR.


ATO BAŞKANI AYGÜN: AVRUPA BİRLİĞİ UYUM YASALARI MİSYONERLİĞİ HORTLATTI.


Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından hazırlanan Misyonerlik Raporu Türkiye’nin misyonerlik faaliyetlerinin hedefi haline geldiğini ortaya koydu. Rapora göre başlangıçta hristiyanlığı yayma amaçlı görülen misyonerlik faaliyetleri etnik ve dini ayrımcılığı körükleyerek devletin üniter yapısını hedef alıyor.


Rapora ilişkin ATO’dan yapılan yazılı açıklamada misyonerlik faaliyetlerinin Güney Kore, ABD, İngiltere, Yeni Zellanda, Avusturya, Almanya, İsveç ve Romanya uyruklu mesih inananları denen şahıslar tarafından yürütüldüğü ve Adana, Edirne, İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon, Antalya, Hatay, Bursa ve Samsun gibi illerden yönlendirildiği belirtildi.


Türkiye’de Hristiyan cemaatinin sayısının 50-55 bin olarak tahmin edildiğine vurgu yapılan raporda, misyonerlik faaliyetleri kapsamında 300’den fazla kilise, çok sayıda kitapevi, 1 kütüphane, 6 dergi, onlarca vakıf, yayınevleri, 5 radyo, çok sayıda manastır, 2 kafe, 1 acente, 1 mahfil, 7 şirket, 1 otel, 1 tercüme bürosu, 7 gazete, 1 tarihi eser, 2 müze, 4 harabe, 1 kale, ve onlarca dernek bulunduğu kaydedildi.


Sadece 2003 yılında 190 misyonerlik faaliyetinin tespit edildiği bunun 27’sinin Bahailik faaliyetine yönelik olduğunu ifade edilen raporda, Bahailik faaliyetlerinin Sivas ve Erzincan illerinde, Hristiyan misyonerlik faaliyetlerinin ise Nevşahir, Adıyaman, Adana, Bursa, Diyarbakır ve Mersin illerinde yoğunlaştığı görülmektedir denildi. Raporda ayrıca Türkiye’de Yehova Şahitleri, Bahailik, Protestan, Katolik, Ortadoks, Süryanilik Misyonerlik Faaliyetleri adı altında çeşitli unsurun bulunduğu ifade edilirken bu unsurların faaliyetlerine ilişkin şu bilgiler verildi:


Yehova Şahitleri: Merkezi New York’ta bulunuyor. Sözlü propogandasını gezici vaizlerle sürdürüyor. Taraftarları evleri kapı kapı dolaşarak kitap, dergi, broşür dağıtıyor, seminer, toplantılar düzenliyor. Ülkemizde merkezi İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir, Eskişehir, Antalya, Hatay, Aydın, Kuşadası ve Mersin illerinde ibadet salonları bulunuyor. 1974 yılında İstanbul’da kurulan “Mukaddes Kitap Kursları Derneği” vasıtasıyla faaliyetlerini sürdürüyor.


Bahailik Faaliyetleri: Faaliyetleri Sivas, Erzincan, Hatay, Adana, Gaziantep, Şanlı Urfa-Birecik, Mersin, Edirne ve İstanbul illerinde yoğunlaşıyor.


Protestan Misyonerlik Faaliyetleri: Merkezi Almanya/Schormdorf’ta bulunuyor. Ankara’da kurdukları Türkiye Protestan Kiliseleri Birliği dışında 2000 yılında 19 adet protestan kilisesi açıldığı bildiriliyor.


Katolik Misyonerlik Faaliyetleri: Vatikan tarafından yönlendiriliyor.


Ortadoks Misyonerlik Faaliyetler: 1980’li yıllardan itibaren Doğu Karadeniz Bölgesi’nde suni bir Ortadoks ayrımcılığı yaratma çabası içerisindeler.


Süryanilik Faaliyetleri: Süryanilik faaliyetleri Mardin merkezli olarak yürütülüyor. Kendi kültür gelenek ve göreneklerini yaşatma ve geliştirme hakkı tanınması yönünde faaliyette bulunuluyor.


BAŞKENT’TE ETKİNLER


Rapora göre Ankara’da özellikle protestan topluluğu ve Yahova Şahitleri’nin faaliyetleri yoğunluk kazanıyor. Protestan topluluğunun misyonerlik faaliyetlerini Kurtuluş Kilisesi’ne bağlı Protestan Kiliseleri yürütüyor. Kurtuluş Kilisesi’ne bağlı 10 kilise bulunuyor. Raporda Bala ilçesi Kesikköprü Beldesi’nde her yıl Ağustos ayında öğrencilerin katıldığı bir çadır kampı kurulduğu ve kamp masraflarının bir şirket tarafından karşılandığı belirtiliyor.


Yahova Şahitleri kapsamında misyonerlik faaliyetinde bulunan grubun merkezi de ABD’de bulunduğu belirtilen rapora göre grup, Ankara’da cemaat adı altında bir oluşumla faaliyet yürütüyor, kendilerine yakın olan vatandaşlara kitap ve broşür dağıtmak suretiyle misyonerlik faaliyetinde bulunuyor.


Ankara Protestan Kurtuluş Kilisesi bünyesinde 2003 yılı içerisinde 60 kişinin din değiştirmesinin sağlandığı, 15 kişinin vaftiz edildiği, halen kilisenin 130 kişiden oluşan faal bir grubunun olduğu belirtilen raporda sözkonusu grubun yüzde 10’unun üst düzey grubuna, yüzde 40’ının orta gelir grubuna, yüzde 40’ının dar gelirli gruba mensup olduğu ifade ediliyor.


HEYBELİADA RUHBAN OKULU


Rapora göre, İstanbul’da halen 126 kilise, 4 dergi, 1 kafe, 36 dernek, 7 gazete, 12 internet sitesi, 1 müze, 1 otel, 6 radyo, 6 şirket, 44 vakıf ve 2 yayınevi bulunuyor. Gelir seviyesi yüksek semtlerde sinema, tiyatro, kafe ve benzer eğlence merkezlerinde misyonerlik faaliyetleri kapsamında film gösterileri yapılıyor. İki yayınevi eliyle yurt genelinde Hristiyanlık dinini tanıtıcı ve övücü kitap, kaset, broşür, CD, VCD dağıtımı yapılıyor.


Diğer yandan raporda Fener Rum Patriği Dimitri Bartholomeos’a Ekümenik vasfı kazandırmak amacıyla, Ortadoks dünyasının lideri olduğu imajını vermek, toplantı , konferans ve ayinler düzenleyerek kamuoyunun ilgisini Fener Rum Patrikhanesi üzerine yoğunlaştırmak, kendisine rakip olarak gördüğü Moskova ve Kudüs Patrikhanesi’nin yetki alanını kısıtlamak ve Heybeliada Ruhban Okulu’nu açtırmak gayretleri içinde oldukları belirtiliyor.


HEMEN HER İLDE FAALİYETTELER


Raporda, Türkiye’nin diğer illerindeki misyonerlik faaliyetlerinde bulunan unsurlar ise şu şekilde sıralanıyor.


İzmir’de toplam 8 cemaat ya da topluluk,


Hatay’da Protestan Kilisesi, Katolik Kilisesi ve Vakfı, Apostalit İbadet yeri ve Rum Ortadoks Kilisesi,


Adana’da Protestan Kurtuluş Kilisesi,


Nevşehir’de Konstantin Eleni Kilisesi,


Bursa’da Uluslararası Protestan Kilisesi ve 2 sinegog, Osmangazi İlçesi’nde Yahova Şahitlerine ait bir ibadet yeri. İznik ilçesinde Ayasofya Kilisesi,


Mardin’de Süryanilik faaliyetlerinin merkezi olan Deyr-ul Zaferan Manastırı ile Deyr-ul Umur Manastırı,


Adıyaman’da Süryani Kilisesi,


Kayseri’de Melikgazi ve Ağırnas kasabasında bulunan Aziz Prokopios Kilisesi,


Isparta ve Trabzon’da da çok sayıda kilise,


Antalya’da Antalya Uluslararası Kilisesi, İncil Kilisesi, Aziz Pavlus Kültür Merkezi,


Bodrum’da Ortakent beldesinde bir pansiyon,


Niğde’de Bahailik grubuna mensup çok sayıda kişi eliyle,


Düzce’de bir reklam şirketi aracılığıyla,


Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde çok sayıda kilise,


Kocaeli’nde Gölcük ilçesinde bir kadın dayanışma vakfı eliyle,


Edirne’de Bahailere ait El emin evi.


ATO BAŞKANI AYGÜN


Araştırmaya ilişkin değerlendirmelerde bulunan ATO Başkanı Aygün, önemli din merkezleri nedeniyle Türkiye’nin jeopolitik bir öneme sahip olduğunu, bu özelliği ile Türkiye’nin hemen her dönemde misyonerlerin iştahını kabarttığını söyledi.


Misyonerlik faaliyetlerinin Haçlı zihniyetinin bir devamı olarak değerlendiririlmesi gerektiğine dikkat çeken Aygün, son yıllarda misyonerlik faaliyetlerinde gözle görülür bir artış olduğunu dile getirdi. Bu artışın en önemli nedeninin misyonerlerin işlerini kolaylaştıran Avrupa Birliği uyum yasaları olduğunu kaydeden Aygün uyum yasaları misyonerliği hortlattı şeklinde konuştu. Aygün şunları söyledi:


Misyonerler Türkiye’de elini kolunu sallayarak propoganda yapıyor, adeta cirit atıyorlar. Türkiye’de yaşanan ekonomik istikrarsızlıklar ve krizler bu işin tuzu biberi oldu. Geleceğe umutsuz bakan insanlar, özellikle genç nesiller, kolayca kandırılıyor. Evlere, dükkanlara kadar girip mürit arıyorlar. Ceplerine para koyup, gençlerin beyinlerini yıkıyorlar. Türkiye şu an tam anlamıyla misyonerlerin istilası altında. Başkent Ankara’da her köşede örgütlenmişler. Piknik, gezi, ev toplantıları gibi sosyal faaliyetler ve ayin, kış okulu, seminer, konferans gibi eğitim amaçlı organizasyonlar ile sempatizan kazanılıyorlar. Kimse (Siz kimsiniz, ne yapıyorsunuz?) diye soramıyor. Sorulsa bile (Uyum yasaları çıktı) diyorlar. Bu bir işgal değil de nedir? İşgal olması için ille de silahla mı girilmesi gerekiyor? Ellerinde din silahı var, başka silaha ne gerek. Ünlü bir Afrika özdeyişi vardır: Özdeyiş (Hristiyanlık Afrika’ya geldiğinde, Afrikalıların toprakları, Hristiyanların ise incilleri vardı. Hristiyanlar bize gözlerimizi kapayarak dua ve ibadet etmemizi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda onlar bizim topraklarımızı, biz de onların incillerini almıştık) der. Böyle bir durum Türkiye’de yaşanmasın. Uyanık olalım.”


Ankara Ticaret Odası Raporu böyle. Artık Türkiye’nin nereye gittiğini, nereye götürülmek istendiğini görün.


Şunu da hatırlatmakta fayda var:


Şu anda AB’ne girmek için Heybeliada Ruhban Okulunun açılması da gündeme gelmiştir.


1971 yılında kapatılan bu okulun dinimiz ve vatanımız aleyhindeki faaliyetleri apaçık biliniyor. AB’ne girmek adına açılması yanlışların en büyüklerinden biridir.


Ecdadımız bu son ve ulvî dini -İslâm’ı- yaymak için canını malını feda etmiş iken, “Davamız kuru kavga değil, Allah’ın dinini yaymaktır.” derken, onca hıristiyan ve diğer beldeleri İslâm’a davet adına fethederken, onların bu emanetini küffara mı teslim edeceğiz. Onlar lanet okumazlar mı bize? Bunca şehit, bunca çaba bugünler için miydi? Bize sorsalar onların yüzüne nasıl bakacağız? Hülasa hıristiyanlar var güçleriyle çalışıyorken, biz İslâm için, din için, vatan için ne yapıyoruz? Nasıl çalışmamız icap ediyor? Düşünmeli değil miyiz? Bugün insanlık âlemi küfür deryasında boğuluyor, dalâlet ve masiyet yollarına sapmışlar kurtulamıyorlar.


Bunun içindir ki azimli bir şekilde çok çalışmak gerekiyor. Ola ki bir kişi Allah-u Teâlâ’nın lütuf hidayetine erer.


Bir insan sele kapılmış gidiyor. Merhamet ederek kenara gelip onu kurtarmaya çalışmaz mısınız? Kurtarmazsanız boğulup gidecek. Dalâlet girdabına kapılmış bir insanı kurtarmak, ona da benzemez. Bir insanın ebedî hayatını kurtarmak oluyor. Şöyle düşünürsek bir tarafta can kurtuluyor bir tarafta iman kurtuluyor.


Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:


“İnsanları Allah’a çağıran, kendisi de sâlih amel işleyen ve ‘Doğrusu ben müslümanlardanım!’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet: 33)


Görüyoruz ki İslâm düşmanları iman evini yakıyorlar. İman evini kurtarmayalım mı? İmanlar yanıyor kimsenin umurunda değil. Fakat evi yansa hemen koşacak. İmanın ölçüsü buradadır.





Başbakanlık eski Müsteşarı Yaşar Yazıcıoğlu ise misyonerlerin Türkiye’de ne kadar kilise varsa hepsini ortaya çıkarmaya çalıştığını söyledi. Yazıcıoğlu; “Türkiye’de 86 bin cami varsa 21 bin de kilise var. Dünyanın hiçbir yerinde Müslüman bir ülkede bu kadar kilise yoktur. Avrupa’daki camilerin neredeyse hiçbirinde minare yok. Ezan sesi de yok. Ama Türkiye’de kiliselerde çanlar çalıyor. Niye bizde var, onlarda yok.” dedi.


Türkiye’de 50 bin misyonerin görev yaptığını, amaçlarının Türk milletini parçalamak olduğunu söyleyen Yazıcıoğlu başka bilgiler de verdi:


“Adana’da yeni 38 kilise evi açıldı. Oralarda da ciddi şekilde propagandalar yapılmaktadır. Amaçları Türk milletini parçalamaktır. 11 Eylül’den sonrası 30 bin Amerikan misyoneri de dünya çapına dağılmıştır. Bunların çoğunluğu İslâm ülkelerinde görev yapmaktadır.”


“Osmanlı’nın yıkılmasına baktığınız zaman Avrupa’nın dayatmalarını görürüz. Bu dayatmaların en önemli örnekleri 1839 ve 1856 Tanzimat ve ıslahat fermanlarıdır. Tanzimat ve Islahat fermanları ile AB uyum yasalarını karşılaştırdığınızda pek bir fark olmadığını görürsünüz. Azınlıklara siyasi, etnik ve ticari özgürlükler verilmesi Osmanlı’nın yıkılmasına kadar gidiyor. Azınlıklar meselesinde ne kadar etnik ve mezhep farklılıkları varsa hep ortaya çıkarıldı ve Osmanlı parçalandı, bölündü. AB’nin dayatmalarına baktığınızda bu uygulamaları görüyoruz. Sadece strateji ve oynanan oyunların örtüsü değişti.”


“Türkiye’deki misyoner ve vakıf faaliyetlerinin arkasında Macar Yahudisi ve borsa spekülatörü George Soros’un olduğu”nu açıkladı.


Soros Yugoslavya ve Gürcistan darbelerinin mimarı olarak bilinmektedir. Endonezya ve Malezya ekonomilerine de büyük darbe vuran krizlerin baş aktörüdür.


“Özellikle Karadeniz Bölgesi’nde misyoner faaliyetlerinin ciddi biçimde arttığı”na dikkat çeken Yazıcıoğlu; “Sadece kendi memleketi Trabzon-Çaykara’da 60 kadar üniversiteli gencin hıristiyan yapıldığı”nı açıkladı.


“Soros’tan maddi yardım alan vakıfların Türkiye’de ekonomik, sosyal ve siyasi platformlarda raporlar hazırlayarak, bu raporlardaki görüş ve düşünceleri Türk bürokrasisine ve toplumuna empoze etmeye çalıştığını” ifade etti.





Hıristiyanların, Türkiye’deki ve İslâm ülkelerindeki faaliyetleri de dahil olmak üzere dünya üzerinde her yıl misyonerlik faaliyetlerine 300 milyar dolar harcama yaptıkları tahmin edilmektedir.


Yurtdışında çalışan işçilerimizin ikinci ve üçüncü kuşak çocukları da maalesef hıristiyanların, misyonerlerin kuşatması altındadır. Bu hususta uyanık olunmalıdır. Anne-babalara çok ciddi görevler düşmektedir.


Hıristiyanlığı yaymak için televizyon, gazete gibi kitle iletişim araçlarının, sinema, tiyatro, müzik gibi sanat faaliyetlerinin ve bilimsel çalışmaların kullanılması tehlikenin boyutlarını büyütmektedir.


Türkiye’mizde ve müslüman ülkelerde her gün ve gece gösterilen film ve programlarda yapılan hıristiyanlık propagandası misyonerlerin verdiği zarardan daha büyük zararlar vermekte, halkımız batı kültürünün ve hıristiyanlığın etkisinde kalmaktadır. Ta ki küçük çocukların dikkatle izlediği çizgi filimlerde bile bu mevcuttur.


Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Kıyamet kopmadan önce vuku bulacak altı alameti sayarlarken birisini şöyle buyurmuşlardır:


“İstisnasız her Arap evine girecek bir fitnenin yayılması.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1313)


Televizyon vesaire, buna mümasil fitneler her eve girdi. Bu vasıtalarla her rezalet yapılıyor.


Bu faaliyetler neticesinde “Amin” yerine “amen” diyenler, yemeğe başlamadan duâ edenler, cenaze arabalarına çiçek atıp alkış tutanlar, yılbaşı, doğum günü gibi hıristiyan adet ve bayramlarını kutlayanlar bir çığ gibi çoğalmaktadır.





Ey küfre kucak açanlar! Müslümanları küfre teşvik edenler! Küfrü hoş göstermeye çalışanlar! Bunca açıklamaları gördükten sonra hâlâ küfre yaranmaya çalışacak mısınız? Bunca genç müslüman evlâdın hıristiyan olmasının vebalini nasıl yükleneceksiniz? Bu kötü icraatınızın hesabını mutlaka vereceksiniz.





Ey Müslümanlar! Uyanık olun! Küfrü ve kâfirleri hoş görmeyin. Hoş görenleri de hoş görmeyin. Hazret-i Allah’ın; “Ey iman edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrim: 6) Âyet-i kerime’sini unutmayın. Evlâd-ı ıyalinizin bu yüce ve son dini bırakıp boşlukta kalmasına, misyonerlerin kucağına düşmesine sebep olmayın. Onları cehennem ateşine sürüklenmelerine sebep olacak fitne ve isyandan koruyarak Allah-u Teâlâ’nın itaat yoluna götürmeye çalışın.





“Allah, rızâsını arayanları onunla kurtuluş yollarına eriştirir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir.” (Mâide: 16)

Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #9 : 07 Ağustos 2007, 02:12:31 ÖS 14 »

ALIN SİZE BİR HIRİSTİYANIN AĞZINDAN DİNLER ARASI DİYALOG

BAKALIM BUNA NE DİYECEKSİNİZ ASAF ABİ.

BAKIN KİMLERE HİZMET EDİYORSUNUZ SİZLERİ TEBRİK EDİYORUM.


Evet değerli arkdaşlarım.Öncelikle günaydınlar herkese.

Bugün sizlere dinler arası diyalogtan bahsedeceğim.

Dinler Arası Diyalog ve Hoşgörü nedir neden ortaya çıkmıştır.
bu kavram ve bu hareket 1963 yıllarda başlamıştır.Temelini ise vatikan atmıştır.Amacı yükselişi durdurulamayan İslamiyet karşısında Hiristiyanlığın tek çatı altında toplanıp tek güç halinde mücadele etmektir.
Bu amaçla çeşitli kuruluşular toplantılar yapıldı.WCC yani dünya kiliseler birliği adı altında tüm dünyadaki kiliselerin üye oldukları bir birlik bile kuruldu.WCC hareket sahası olan afrika ortadoğu Türki cumhuriyetleri belirledikten sonra bütçesinin büyük çoğunluğunu misyonerlik faaliyetlerine ayırdı.Bunun en son örneği Ümraniye gibi bir yerde bir kilise açmak oldu.

Ne ilginçtir ki Milli Kurtuluş Mücadelesini bir işgal hareketi olarak gören bu gürüh yurt içinde kraldan çok kralcı olmaktadır.Ancak Milli Mücadele yıllarında gönüllü olarak Yunan ordusunundan ayrı ordu kuran o günkü hiristiyanların bugünkü torunları artık milletimiz tarafından dışlanmaktan korkarak Dinler Arası Diyalog şemsiyesi altında faaliyetlerini sürdürmektedir.

Ülkemizde yapılan misyonerlik çalışmaları

1-Ateistliğin propagandasının yapılması
Böylece direk hiristiyanlıktan İSLAMİYETE geçiş daha zor olduğu için çiçeği önce toprağından ayırıp sonra başka bir toprağa ekmek misali önce Ateist sonra ise hiristiyan etmektedirler. Bu bağlamda Ali Kemal benzeri satılmışlar
İlhan Arsel
Turhan Dursun ( Halledildi )
gibi isimler öne çıkmaktadır.

Çok yakından tanıdığım bir liseden arkadaşım bu şekilde convert edildi.Ama sonra duydum ki 5 vakit namaza başlamış.
Bu tür bir yaklaşımla karşılaştığınızda tek sorunuz olsun.
Senki tanrıya inanan bir insansın nasıl olurda tanrıya inanmayan birni referans alırsın.

2-Halkın Değer Yargılarının Yok edilmesi :
Buna örnek olarak eşcinselliğin teşhir ve desteklenmesi.Yarışma programlarına bakınız mutalaka kadınsı bir erkek vardır.

Diğer bir örnek ise Birol güven benzeri tv yapımcıları vs hazırladıkları diziler.
En son babalar duyar.Baba ailenin direğidir toplumumuzda onu ekarte eden bizi dizi.
Ayrılsakta beraberiz.Ayrılmış karıkocanın aynı evi paylaşması ne kadar mantıklı sizce
Aman Çocuklar duyamasın.yıllarca sürdü bu dizi.Kadının baş kaldırışı.
Sen benim gelmeme gitmeme karışamazsın.
Eteğime karşımazsın gibi pek çok mesajlar.

Yarın görüşmek üzere


LINK : http://www.incil.com/incilbbs/view.php?id=k_vaaz&page=1&sn1=&divpage=1&sn=off&ss=on&sc=on&select_arrange=headnum&desc=asc&no=52

Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #10 : 07 Ağustos 2007, 02:15:51 ÖS 14 »

şUNU SORAYIM SİZE MEHMET BEY GAÇMİŞ TARİHİ ELE ALALIM DİUORSUNUZ ONLARLA DİYALOG YAPMAMIZ LAZIM KENDİMİZİ SEVDİRMEMİZ LAZIM.

ACABA KİMLERİN ÖZÜR DİLEMESİ LAZIM TARİHE BAKIN BU GÜNE KADAR MÜSLÜMANLAR OLARAK KAÇ YAHUDİ VE HIRİSTİYAN KANID DÖKDÜK?

2: HANGİ DÖNEMDE İSA A.S VEYA MUSA A.S VEYA DİĞER PEYGAMBERLERİN HANGİSİNE HAKARET ETTİK?

AMA PAPA DENEN KANI 5 PARA ETMEZ ADAM DAHA 6 AY ÖNCE PİSLİK DOLU HAKARETLER ETTİ DOĞRUMU?

NEDEN DİYALOG YAPALIM Kİ ?
Logged
LaEdri
Emektar Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1004



WWW
« Yanıtla #11 : 07 Ağustos 2007, 02:19:51 ÖS 14 »

Kâfirden müslümana hiçbir zaman fayda gelmez. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde, onların birbirleriyle dost olduklarını beyan buyuruyor.

“Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır. Şüphesiz ki Allah zâlimler gürûhunu hidayete erdirmez.” (Mâide: 51)

İslâm’a ve müslümanlara olan kinleri hiç sönmemiştir. Özellikle Türkler’e karşı ayrı bir garezleri vardır. Zira tarihte Allah-u Teâlâ en derin galebeyi İslâm’a vermiş. Asr-ı saâdet’te ve Osmanlı Devleti zamanında.

Batı’nın hiçbir sınır tanımayan açgözlülüklerini tatmin uğruna giriştikleri ifsat ve sömürgecilik gayretlerinin önündeki en büyük engel daima İslâm milletleri ve bilhassa Türkler olmuştur.

Allah-u Teâlâ murad ettiği zaman bir ıslâh edicisini gönderir ve eski duruma getirir. Bu, halka bırakılmaz, Hakk’ın işidir.

“Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin.” (Âl-i imrân: 26)

“Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.” (Nisâ: 101)

Onların dostluklarına tutunmayın, hiçbir şeylerine heves edip yönelmeyin.

Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.” (Bakara: 217)

İmanın alâmetlerinden birisi de hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ’nın düşmanlarından nefret etmektir. Allah-u Teâlâ onlara düşman olmayı emretmiş ve onları dost edinmeyi yasaklamıştır.

“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin.” (Mümtehine: 1)

“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi.Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)

“İnsanlar içerisinde, müminlere en şiddetli düşman olarak yahudileri bulursun.” (Mâide: 82)

“Kitap ehlinden olan kâfirler de müşrikler de size Rabb’inizden bir hayır inmesini istemezler.” (Bakara: 105)

“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir musibet gelse buna da sevinirler.” (Âl-i imrân: 120)

“Eğer sabreder Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zaman zarar veremez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i imrân: 120)

“Müminler yalnız Allah’a güvenip bağlansınlar.” (Tevbe: 51)

Bu ayetlerde apaçık Hristiyanlardan ve Yahudilerden dost olmaz derken, biz hala hangi diyaloglardandan bahsedebiliriz ki ? Bizim onlara gösterdiğimiz hoşgörüyü onlar bize kaçta kaçını gösteriyorlar? Onun için mi kurşunları yağmur gibi yağdırıyorlar? Bu mu dinler arası hoşgörü?

Allah-u Teâlâ onların müminleri hiçbir zaman sevmediklerini ve sevmeyeceklerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.” (Âl-i imrân: 119)

Allah’ın düşmanlarına sevgi beslemenin ne derece yanlış ve çirkin olduğu bu Âyet-i kerime’den de anlaşılmaktadır. Onlar hiçbir zaman dost tutulmaya lâyık değillerdir.

Bu Âyet-i kerime’lere bakarak kâfirleri dost edinenlerin durumunu siz kıyas edin. Bu Âyet-i kerime’lere inanıp iman ediyorsanız bunların İslâm’dan çıktıklarını, İslâm’la hiçbir ilgilerinin olmadığını bilin ve tanıyın artık.
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #12 : 07 Ağustos 2007, 02:26:31 ÖS 14 »

Son olarak sizden ricam eğer tanıdığınız varsa bu diyalog saçmalığını savunan yazarlardan gelsinler bize burada bu konuyu anlatsınlar tartışalım sadece kendi köşelerinde yazmakla olmaz, buyursunlar gelsinler.

Ben burdayım.
Logged
EMiREiS
TÜRK
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 240



WWW
« Yanıtla #13 : 07 Ağustos 2007, 03:08:19 ÖS 15 »

evet sıcak bir haber daha düştü Smiley buyrun http://islamidusunce.net/forum/index.php?topic=723.msg2258;topicseen#msg2258

Okuyalım haberden alıntı.
"Olay sonrası konuşan İtalyan Milletvekili Isabella Bertolini " İslami camilerin çoğalmasından dolayı oluşan korkular tehlikeli tepkileri doğuruyor, durum hoşgörünemez bir hal aldı ve bu istilaya bir son vermemiz lazım" dedi."

Zavallı diyalogcular ve bazı politikacılarımız hala onlara yalakalık ve hoşgörü çabalarındalar ne kadar ZAVALLI insanlar var Ya Rab.
Logged
esedullahmurat
Ziyaretçi
« Yanıtla #14 : 07 Ağustos 2007, 03:24:35 ÖS 15 »

Alıntı
İbrahimi dinler tabiri aslında doğru değil, din bir tanedir, bütün dinlerin adı İslam yani teslimiyettir. Bütün peygamberlerin getirdiği mesajların özünde Allah (C.C)'a teslimiyet vardır, dolayısıyla tektir.

bu herşeyi açıklıyor aslında.

paylaşım(ları)nız için tşkl MonaRoza ve gulderen
Logged
Sayfa: [1] 2 3   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 1.889 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu