değerlir bir insanın kaleminden...

<< < (3/3)

murat:
MUSA ŞİMŞEKÇAKAN
Tarihin devralım süreçleri, ne kadar da sancılıdır. Bunlar eğer siyasi manipülelerin yol açtığı suni sancılar değilse, bu süreçte evrimsel değişimlerin yol açacağı acıları azaltmanın en sosyolojik ilacı, her defasında ‘taklit etmek’ olmuştur. Taklit, bilindiği gibi “uydum kalabalığa” mantığıyla insanoğlunu şahsiyetinden soyarken, ona sorumluluklarını devrettiren bir rahatlama da sağlıyor. Tekerrürü mü dür bilinmez ama, ya eskatolojik ‘son şeyler’ e ya da apokratif ‘gelecek beklentileri’ ne ait kaygıları, tarihin spekülatif malzemeler yığınına dönüşümünü de bir hayli hızlandırıyor.

Bu durumda, geleceğin tamamına ait beklentiler, geçmişin seleksiyonuyla peydahlanan kaynağı basit, beşeri ve kompartıman görüşlerin arenasında, ölmeye mahkûm boğa görüntüsünün umutsuzluğunu andırmıyor mu? Roma-Yunan geleneğindeki devletin politik bedeni, bugünün dünyasında, bir yandan kiliseye diğer yandan kurtarıcı Mesih anlayışına bürünmemiş mi? Helenistik kültürde, önceleri imparator Agustus için kullanılan ‘Tanrı oğlu’ tanımı, sonraları Pavlus’un elinde İsa’ya nam ve beraberinde sorgulanamaz kral, kahraman ve lider sınıfına ait bir unvan olmamış mı? Tarsus’un Sandan kültünde, Yunanlıların Zeus’una benzeyen Baal inancının ‘İlahi Baba’ sı, modern dünyanın emperyalist devlet yöneticilerine sıfat olarak yakışmıyor mu? Evharist’te yenilen ekmek ve içilen içkiyi çarmıhta ölen İsa’nın eti ve kanına dönüştüren mitos, yapıp ettiklerini çıkardığı günahla bertaraf eden sömürü ağalarının canına can katmıyor mu? Peki, Mithra ve Attis kültlerinde Tanrı ile bütünleşerek güç kazanmak adına, rintsel olarak kurban edilen hayvanların kanları, bağımsızlık söylemiyle hiçe sayılıp katledilen nice halkların kanlarıyla kimi şehit kimi kahraman olup ölerek benzeşmiyor mu? Ayrıca İlahi hikmet geleneğiyle başlatılan hakikatin ne hikmetse gizli bilgisi, gnostik mitoloji, antropoloji ve kozmoloji dilinde sembolleşirken tarihe soramadığımız soruları, 21. yy.’da ulus menfaatleri adına ‘çok gizli ve derin’ devletlere, sorabiliyor muyuz?

Öyleyse bütün yaratılışın ilk doğanı (pre-existant) olarak, her şeyin kendisi için yaratıldığı oğul motifiyle Tanrı’yı gökten indiren ancak yere karışmasına bir türlü tahammül gösteremeyen suskun ikiyüzlülüğün, bugünü yaşamı idealdeki geleceğe erteleyen sahte tarihçilikten ne farkı var? Ha ruhumuz beden hapishanesinde ait olma ihtiyacıyla tapına durmuş kurtulmak adına, ha bedenimiz ruhu alt edip kendini sevmiş birey birey. Hepsi düalizmin berbat ve saçma ikilemlerini hatırlatmıyor mu? Ve gene günah ve melanet mekânı şeytanın dünyasını egemenlere terk eden acziyet, nasıl olsa -Sabiiler’in Dmuta’sında olduğu gibi- ilahi eşleriyle birleşmek ve özgür olmak için sabretmeyi yeğleyecek telaş etmeden.

Pavlus’un Hıristiyanlığında ki, köle kadın Hacer ile özgür kadın Sara’nın anlaşması gibi bir şey bu... Buna göre, Sina dağından olan köle Hacer, yasayı simgeler ve her defasında günah ve ölüme tutsak çocuklar doğurur ki, bunlar ‘olağan yoldan doğma’ larıyla kölelikle özdeşleşmişlerdir. Özgür kadın Sara’nın günah ve ölümden kurtuluş vaadini simgeleyen ‘ruha göre doğan’ çocuklarıysa özgürlükle özdeştir. Yasayı değil ama vaadi izleyenler, özgür kadının çocukları olarak, olağan yoldan doğanların zulmüne uğramaktadırlar. Eski Ahit’te İsmail-İshak çekişmesine atfedilen bu manzara, ne kadar da günceldir. Ve her nedense sermaye ve bilginin gücünü paylaşmaya yanaşmayan özgür kadının çocukları, her halükarda gelişmeyi hedefleyip, ancak hiç değişemeyen köle kadının çocuklarınca sürekli engelleniyor ve zulme uğruyorlar yeniden. Tabiatıyla efendi-köle ilişkisinin doğallığına karşı çıkarak yenidünya düzenine çomak sokuyor ve bir türlü özgürlüklerinin köle kalmaktan geçtiğini anlayamıyorlar. Üstelik İlahi tabiata bunları söyleten alogorist gnosislerin, tüm bilimlerinin de buna çanak tutmalarına rağmen!

Sermaye ve siyaseti güç gösterisine dönüştüren ve bazen hedefi büyültmek ve tehlikeyi bertaraf etmek adına, güçlerinin bir kısmını mele ve mütreflerine paylaştıran malum zihniyet, ara sıra demokrat, ardı sıra liberal ve yanı sıra da hümanist ama hep popüler ve gündemde kalırken; kitabına uydurulmuş, meşru bir zeminde biri din adamı, diğeri teknolojiyi zulme peşkeş çeken mühendis kılığında ortaya çıkıyor. Öyleki, eskiden Tanrı ile bütünleşmenin ifadesi diye bilinen ‘fena’ mantığı bile, şimdilerde, kutsal argümanlarla donanmış devlet ve liderler önünde kurban edilen ‘feda’ törenlerini andırıyor. Hatta aşkın olanla yeryüzündekiler arasındaki ahd ve sorumluluk bilincinin gereği olan ‘itaatkâr kul’ beklentisi, nasıl sorgusuz bir uyumluluk arıyorsa, hayatı oyun ve eğlence görenler elinde, hala, iyi vatandaş, yeminli memur gibi rollerle, skolâstik, renksiz ve sipariş edilmiş ‘tek tip’ senaryolara gebe bırakılıyor. Özgürce düşünmenin, konuşmanın ve hatta ölmenin ve öldürmenin dahi, özgür kadın Sara’nın çocuklarına ait bir meleke olduğundan mıdır nedir, yaygın ve bir arada bir tepkinin üretilmemesi için çabalayan kaba zihniyet, muhatabını önce bölücü ilan edip, dışlıyor sonra terörize edip, avlıyor. Ve bu boyun eğişler, tapınma ve itaate nasıl dönüşüyor dersiniz? Yoksa dinin, herkes için bir ihtiyaç olmasından mı? Ya da her aşağılamanın, sömürü toplumlarında boyun eğişlerle sonuçlanması mıdır evrensel olan. Ve amaç, nasıl olsa karşılanması gerekecek bu türden bir ihtiyacın, diyanet gibi teşkilatlar elinde ve hemen her zaman diliminde kontrolünü sağlamak mı? Belki de aşkın Tanrı’ya kul olmanın soyut gerçekliliğini, kutsal devlete vatandaş olmanın somut gerekliliği ile örtüştürme gayretidir olan-biten.

Kazandıklarının bir kısmını Allah’a, bir kısmını da Allah’ın ulûhiyetinde pay sahibi olduğunu düşündüklerine ayıran bedevi Arap mantığının kurnazca bir işleyişi gibi bu. Allah’a ayrılan kısmın “O zengin ve ihtiyacı yok” denilerek, hep hâkim aracı güçlere geçtiği bu haksız taksimin, Tanrı benzerlerinin etkisini pekiştirerek, onlara daha da bağımlı hale getirmesine ne demeli. Nitekim sanal, yarı-İlah bağımlısı tüketici yığınların sınıf statülerinin vaftiz edilip kutsanarak emre amade hazır asker ve ileri gelenlerden olmaya aday adaylarının vahşi rekabetiyle bütünleşerek monoton şu hayata biraz olsun piyango heyecanı katıyor.

Bu düzen içerisinde kiliseleşmiş malum yapının, Hacer’in çocuklarının kölelikle özdeşleşmiş yönü için özgürlük alanı, ya sistemi meşrulaştırma görevine ya da dünyadan asude sadece bugünü geleceğe taşıyan bir öte-dünya sorumluluğuna dönüşebiliyor. Dahası hayra çağıran ve doğruyu emreden bir zümre/ müessese ihdası adına zaten ‘Hakk’ ın bir sürü yorumu hurafe, masal ve hikâye tandanslı olarak afyon afyon bu dönüşümü besliyor. Velhasıl köle Hacer’in çocukları için dinin vazgeçilmez ağırlığı, özgür Sara’nın çocuklarının saadeti niyetine, diyanet diyanet hafifliyor, hafifliyor, hafifliyor.

murat:
TEK RENK İNSANI BOĞAR

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

18 Ekim 2007 Perşembe



Özgürlük, eşitlik ve adalet gibi düşünceler, temelde insanın varlık, oluş ve insan gibi algılamalarına yükleyeceği değerlerle şekillenir.
Ayrıca bu değerlendirmelerin bir anlam kazanması için açık, seçik ve savunulabilir olması da gerekir.
Ülkemizin yönetici kadrolarının böylesine bir derinliği olduğu söylenebilir mi?
Bu konuda kimin ne kadar suçlu olduğu da belli değil.
Ortada üretilen bir fikir yok.
Fikre ihtiyaç olduğunu söyleyen de.
Aynı hatayı daha önceleri Kemalistler yapmıştı.
Üretmeden ya da üretim alışkanlıklarımızı değiştirmeden,
İlerlemek adına batının tüketim alışkanlığını bu ülkeye getirdiler.
Halka birkaç numara büyük bir elbise giydirmek istediler.
Yıllar geçti ama hala şaşkınlığımız geçmedi.
Ne hukuk ne demokrasi ne de cumhuriyet anlaşıldı.
Bunlar doğru veya yanlış sürekli tartıştığımız şeyler değil mi?
Seksen senedir tehdit altına yaşayan bir rejim olur mu?
Kendi içinde sürekli didişen bir toplumda sağlıklı bir fikir üretilebilir mi?
Var olmak için savaşıp duruyoruz.
Savaş ortamında sağlıklı düşünülebilir mi?
Sahte gündemlerle bir türlü olması gerekeni yakalayamıyoruz.
Bazı çevreler hükümetin gizli bir gündemi olduğundan bahsediyorlar.
Ama yapılanların var olanı güçlendirdiğini göremiyorlar.
Gizli ya da açık bir gündemin kendi içinde bir tutarlılığı olması gerektiği açık.
Söz konusu gündemin merkezinde din olduğu için,
Ve bir şeyin topluma mal olmasının gizlilikle mümkün olamayacağından maada
Mensupları tarafından algılanamayan gizli gündemlerin başarılı olma şansı zaten yok.
Her şeye rağmen;
Bu ülkede sisteme alternatif olarak algılanan en etkili güçlerden biri din.
Neredeyse rejimin kendisi için tehlike saydığı yegâne şey.
Onu tehlike olmaktan çıkarmanın en etkili yolu dini ülke menfaatlerine uygun bir şekilde kullanmak.
Doğru anlamak veya olabildiğince yaşamak değil, sadece kullanmak.
Ama her nasılsa “ülke menfaatleri”nin arkasından da hep bir çapanoğlu çıkıyor.
Bir zaman sonra birilerinin ekmeğine yağ sürdüğünüzü anlıyorsunuz.
Dinin saf ilkelerinin, menfaatlerin sübjektif beklentilerine feda edildiğini görüyorsunuz.
Çünkü çerçevesi bozulmuş ve Kur’an’ın bütünlüğü dışında birilerince palyatif beklentilere uyarlanmış bir din anlayışı İlah, kul, itaat, ibadet içeriği değişerek afyona dönüşebiliyor.
Parçalanmış hakikat büsbütün kötülükten berbat hale geliyor.
Bu öyle kahrolası bir paradoks ki bir süre sonra hakikati parçalamayayım diye terk etmek zorunda bile kalabiliyorsunuz.
Erbakan ile başlatılan içinde “İslamcılığı” da barındıran hareketin dindarlarla mevcut düzen arasında bir uzlaşma ve benzeşme getirdiği biliniyor. Ancak bu hareketin tam bir dönüşüme yol açacak uzun süreli bir iktidardan yoksun kaldığı da görülüyor.
Başörtüsü gibi yasaklar modernleşmenin içselleştirilip kitleselleşmesini geciktirse de,
Derin devlet erki, bu benzeşme ve sahiplenmenin yerel yönetimler elinde ortaya çıktığını görmüş olmalı.
Öyle ki AKP’ye iktidar yolunun açılması bu projenin bir ürünü gibi duruyor.
Bir sistemi koruyan en önemli saik, ondan faydalananların menfaat düzeyi ve beklentileri olagelmiştir.
Öncelikle yerel yönetim imkânlarıyla oluşturulan bir yönetici sınıf dindar kitlelerin işe yarar adamlarının neredeyse tamamını istihdam edip kullanmıştır.
Belli düzeyde sistemin olanaklarından faydalanan bu kitle, önemli derecede tüketici olma yolunda ilk adımlarını o zamandan beri atmıştı.
AKP iktidarı bu anlamda daha önceleri temeli atılan tüketici bir dindar orta sınıfı, adamakıllı kemikleştirdi. Dahası kendi zenginlerini de üretti ve arkasından güya mevcut bozuk sistemin menfaatleri, Müslüman olduğunu vurgulamaktan kaçınmayan kimselerin menfaatleriyle örtüşmeye başladı.
Bazılarının anlamadığı şey tam burasıdır.
Sistemden nemalanan kişilerin ahlakı, iktidarın sunduğu nimetlerle öylesine etkilenmiştir ki düzen karşıtlığını sistem savunuculuğu şeklinde değişmiştir.
Başka hiçbir şey bir kitleyi bu kadar çabuk dönüştüremezdi.
Bu öylesine etkili bir uyarlanmadır ki hiçbir gizli gündem bu hız karşısında dayanamaz.
Nitekim aile bireylerini de içine alan bu süratli modernleşmenin, altında sağlıklı bir fikri alt yapı barındırmadığından olsa gerek ideolojik bir karşıtlığı süreli taşıması da mümkün görünmüyor.
Ahlak ve erdemin; para, aşk ve şarabın cazibesi karşısında uzun süre tutunamaması gibi bir şey.
Aslında tam tersi olmalıydı.
İyiliğin kötülüğe uzun sürede galip gelmesi beklenmeliydi.
Sadece sabretmek ve ısrarla doğru olanı savunmak gerekiyordu.
Bunu beceremediler, beceremedik.
Belki hızla modernleşen dünyada neye karşı olacağımızı bilemedik ve belki de galip gelecek iyiliği siparişle büyüklerimizden bekledik.
Tam bir hayal kırklığı,
Ve arkasından yaşadığı gibi inanmak geliyor.
Bir şeyi başaramayacağını anlayan insan;
Bazen hedefi abartarak mazeretler ediniyor.
Bazen de ket vurup olması gerekenleri yok sayıyor.
Her seferinde nasıl olsa kendini haklı ve mazlum konuma sokmasını iyi beceriyor.
Psikolojide yansıtma dedikleri bu olsa gerek.
Patron seni haşlasın, Sen eşine kız, o çocuğu dövsün, çocuk kediye tekme atsın, o da gidip bir fare yakalasın.
İktidar sorumluluğu bir girdap gibi
Muhalefetteki eleştirileri yutuveriyor.
İnsan yeni durumlara kendini çok çabuk ayarlıyor.
Sonuçta inşa edeceğimiz değerlerin yerini sanal gündemler ve sahte sorunlar alıyor.
Dahası reel dünyanın bize makul gelen taraflarını dinin evrensel dediğimiz argümanlarıyla örtüştürüp, içselleştiremeyince;
İdeal ile gerçek arasında uçurum oluşuyor.
Bilindiği gibi bu uçurum her defasında umursamazlık doğuruyor.
Sürekli aynı şey olmuyor mu?
Modernleşme şaşkınlığı, iktidar başarısı ile birleşince insan eksiklerini fark edecek zaman da, imkân da bulamıyor.
Aslında tarihi bir fırsattı.
Yenik olmanın enerjisi, kendini inşa için kullanılmalıydı.
Bu yüzyılın değerleri bizi çıplak yakaladı ve dünyanın kaç bucak olduğunu gösterdi.
Baskın batı kültürü karşısında sahip olduklarımızı test etme ve yeniden yapılandırma imkânı yakalayıp kendimize çeki düzen vermemiz gerekirdi.
Tarihi ve elimizdekileri sorgulayarak bunu yapabilirdik.
Ancak iktidar oyuncağıyla kandırılıp dersimize çalışamadık.
Hala düşünceye ait köklü sorunlarımız var.
Ama çokları bunun farkında değil.
Uğrunda mücadele etmeye değecek bir fikrin kuvvetiyle muhalefette kalmanın, gelişi güzel elde edilmiş menfaatlerle iktidarda olmaktan daha önemli ve değerli olduğunu bilemedik.
Ahlakî erdemleri sonraki bir zamana erteledik.
Bilginin gücünü hafife aldık.
Dinin bir dünya görüşü olduğunu söylerken bile ona kültürel bir fenomen gibi yaklaştık.
Hâlbuki Müslümanlar, dinin kendilerine sunduğu bu kısır enerjiyle bile istediklerini yapabilmişlerdir.
İktidar istiyorlardı, elde ettiler.
Ancak,
Kolejleri, finans kurumları ve şirketleriyle önümüze çıkan dindar burjuva, sahip olduğu doğruları saklayarak ve sonunda yok ederek bunu başardı.
Önceleri Allahın hâkimiyeti deyince altından kralın ya da soylu bir sınıfın menfaatleri çıkardı
Şimdilerde arkasından “millet” dedikleri bir şey çıkıyor.
İktidar nimetleri, ahlakı da unutturmuşken…
Yarın milletten kastın ne çıkacağı da belli değil.
Belki de bir avuç zengin çıkacak karşımıza.
Antropomorfizmin kapitalizmin işine bu kadar yarayacağını bilseydik,
Örneğin fena makamını kabullenmek için bu kadar direnmezdik.
Bu sömürü ahlakının zaferi olarak;
İnsanları düşündükleri konusunda baskı altında tutanların bu millete verdikleri zarara bir bakın.
Sistemin kendi insanına ödettiği şu bedele…
Tüsiad, medya ya da askerin etkisini bir düşünün.
Niyet okumaların gırla gittiğini biliyorsunuz.
Her konuşmanın öncesinde bir referans yaparak;
“Vallahi bu ülkenin bölünmez bütünlüğünden yanayım.
Hâşâ şeriatçi değilim.
Lütfen beni hain diye nitelemeyin.” türünden bir giriş yapmadan konuşamıyorsunuz.
Onlar gibi olmadan samimiyetinizi asla kanıtlayamıyorsunuz.
Demokrasi ile iş başına gelseniz de iktidara kendi renginizi veremiyorsunuz.
Böyle olunca da;
Gerçek anlamda İslami değerleri açıkça savunarak belki muhalefette kazanacağımız başarıyla bu topluma katacağımız değerlerden vazgeçmiş oluyorsunuz.
Ahlakı, erdemi ve insanca yaşamı Kur’an’ı referans alarak savunmayı yasaklayanlar yüzünden ikiyüzlü bir tavırla şaklaban rolünü oynuyorsunuz.
Bu ülkede solcusuna da sağcısına da aynı şeyi reva görenler var.
Kimse açıkça ne istediğini söyleyemediği için;
İnsanlar çok yüzlü ve maskeli tavırlar içinde asıl kimlik ve kişiliğinden yoksun dolaşıyor.
Sonuçta yanı başımızda Müslüman mı, komünist mi, alevi mi, laik mi tam anlayamadığımız ne idüğü belirsiz tek tip insancıklar bitiveriyor.
Kişiliği bölüp ülkeyi kurtarmak nerede görülmüş?
Sopa göstererek sağlanan milli birlik ne kadar sağlıklı olabilir?
Şu insan potansiyelimizi hesap ediyorum da;
Dağda soğan-ekmek yiyerek aylarca yaşayabilen teröristlerimiz var.
Halkların özgürlüğü diye diye gençliğini yakıp senelerce içeride yatan mahkûmlarımız var.
Afganistan’a, Çeçenistan’a, Bosna’ya gidip çarpışan mücahitlerimiz var.
Şehit oğlunun tabutu karşısında “Vatan sağ olsun.” diyebilen ana-babalarımız var.
Yirmisinde dul kalıp geri kalan ömrünü çocuklarına adayan kadınlarımız var.
Üstüne bomba sarıp canına kıyan mı ararsınız,
Polisten dayak yiyip sokakta saçından sürükleneni mi,
Kendini benzin döküp yakanı mı,
Karakolda, mahkemede boynunu bükmeden duranını mı…
Üzülmemek mümkün mü?
Hepsi aslında özledikleri bir şeyler için kendilerini feda ediyor.
Birileri barda, pavyonda eğlenip dururken,
Sağı, solu, Türkü, Kürdü derken binlerce gencimiz harcanıp gidiyor.
Hangi ülkede bu fedakârlığı görebilirsiniz.
Ya da bu çabalara fedakârlık der misiniz bilemem.
Ama bildiğim bir şey var.
Bu insanları, gençleri adam gibi dinleyip ikna edebilmek,
Ya da onların ara sıra da olsa doğru söyleyebileceklerini kabullenebilmek,
Olmadı bir şeyler uğrunda kendilerini feda edebildikleri o güzel özlerini anlayabilmek,
Ve bu potansiyeli bu toprakların refahı ve ilerlemesi için kullanabilmek gerekirdi.
Şimdi;
Bu insanların başlarına gelenlere kim seyirci kalabilir?
Olup bitenin avukatlığını kim üstlenebilir?
İşkencelerle kararan hayatlar,
Ülkesini terk etmek zorunda kalanlar,
Faili meçhul kaydıyla yok olanlar…
Kaybolan hayatların hesabını kim verecek?
Hangi cesaret bu tablonun resmini ben karaladım diyebilecek?
Her nasılsa;
Rengârenk bir tabloyu badana fırçasıyla tek renkli bir ucubeye dönüştürdüler.
Üstelik bu tek rengi alt kimliklerden seçtiler.
Ahlakı örfe, dini vicdana indirgediler.
İdeolojilerin işe yaramadığını görünce,
Şimdi de renksizliği benimsemek üzereler.
Artık ne ben benim ne de sen sensin.
Sonunda hepimiz birimiz için tek renkli ya da renksiz hale geldik.
12 Eylül’le solcuları kırdılar.
Sağcıları yokladılar.
Toprağı uğruna ölmeye değmeyecek bir kum yığını haline soktular.
Şimdi sıra Müslümanlarda.
En acısını da onara reva görüyorlar.
Sahip oldukları değerler için mücadele etmeyi onlara çok görerek…
Dünya nimetlerinden mamul kuru yemiş sepetleriyle onları maymuna dönüştürüyorlar.
İşin acı tarafı bunu ben de Müslüman’ım diyenlere yaptırıyorlar.
“Diğerleri” ise zamanında kendilerine sahip çıkılmadı diye olup- bitene seyirci kalıyorlar.
Bıyık altıdan gülüyorlar.
Zamanında;
Biz “Sizi gidi ateistler” diyerek onlara Allah adına bir fatura kesmiştik.
Hataydı.
Solcularla beraber, savundukları değerlerler de gitti.
Artı değerler, katma değerlere dönüştü.
Biz anlayana ve anlatana kadar;
İşçi sınıfını değiştirip,
Emeği paketleyip,
Sendikaların oyuncağı haline getirdiler.
Zihin ishaline tutulmuş bu halka,
Sil baştan özgürlüğü kim anlatacak.
Şimdi aynı hatayı onlar yapıyorlar.
Müslümanlar şımarırsa, ahlakı, erdemi arayıp bulamayacaklar.
Şu insan hakları ne menem şeymiş ki;
İnsan kendinden başkası için bunları bir türlü hak olarak görüp savunamıyor.
Sonuçta atı alan Avrupa’ya geçmek üzereyken,
Bizlere Niğde de bir pazar dahi kurdurmayacaklar.

murat:
   Musa ŞİMŞEKÇAKAN  

18 Ekim 2007 Perşembe

Ortak bir kültüre sahip insanların gördükleri rüyaları bir araya getirebilseydik, o ülkede yapılamayanlarla yapılmak istenenleri, yani geçmiş pişmanlıklarla gelecek kaygılarının en azından yakın gelecekte nasıl bir ortam oluşturabileceğini tahmin edebilirdik. Bu durumda, ya hayal gücünün kendi ulaşamadığı için başkalarına da yar etmeyen egosunun geçeği tahrif gücü karşısında, yanlış sonuçlara varır ya da belki bir gün elde ederim ümidiyle, mucizeleşmiş ve kehanetlerle ambalajlanmış heyecanlı bir bekleyişe adım atardık. Nasıl ki bir fikir, bir düşünce bir dünya görüşü olup da sahibinde dava konusu bir eyleme dönüşmeyince dışarıdan birilerinin görücü usulüyle diktirdiği iki beden büyük bir elbiseyle insanı şarlatana dönüştürüyor ve insan zamanla kendini, koskocaman bir hiçliğin içinde ucuz zevklerin palyaçosu gibi pandomim oynarken buluyorsa, muhayyilenin tarihsel olgulara süreklilik kazandırması ve çağlar boyu etkinlik kazanması için de, efsaneleşmesi gerekiyor. Gerekiyor ama arka planda tarihsel olguların sübjektif tasarımlarıyla oluşturulmuş bir art niyet olmadan. Yani reel dünyada putlaştırılmış bir özneden yoksun, nesnel bir gerçekliğin az çok yaşanmış olması kaydıyla.
Kandiller hurafe mi yoksa hayra vesile mi oluyor, mucize beklentileri tembellik mi yoksa ümit mi aşılıyor, Necef’teki Ali türbesi olmayacak dualara âmin merkezi mi yoksa oraya yapılan saldırılar Irak’taki Müslümanların karşı direnişini mi güçlendiriyor? Efsaneleri destana devşiren ‘ibret’ yönüyle, hurafeye dönüştüren ‘büyülü’ tarafının çarpışma zeminidir bu. Ve bilim-teknoloji-ilerleme mitinin çağdaş dünyada yeryüzü cennetini vadeden baladının üniversite mezunu olma akidesine karşılık, başını açmadığı için evde oturmak zorunda kalan kızın kâbusudur bu zemin ki, olası başarısızlıkların heykelleşip üstüne oturduğu ağır bir karabasanı davet edecektir.
Taharetlendin mi büyük taş seçeceksin, küçük çakıl taşları insanın içine kaçıyor diyen atalarımıza inat, gerçekleştirilemeyen büyük ideallerin peşinde bunalıma girmek yerine, küçük hedeflerin ikinci sınıf adamı olmak daha doğru gibi gelir ve uydurma bir kandil gecesinin heyecanını iki ayeti anlamak için harcanan zamanın verdiği sıkıntıya eşdeğer kabul edemezsiniz artık. Hani, namazını kılmak adına yüz liralık işi elli liraya yapıp geri kalanıyla dinini satın almanın faturasını kadere kesen zihnin kısmet arayışıyla, işçisine vermediklerinden hayra harcayan tombulların bereket beklentisi gibi. Hatta idealle gerçek arasındaki derin uçurumun oluşturacağı umursamazlığın, kendi çözebileceği problemler üretip arkasından çözüp çözüp tatmin olmasının verdiği zevk bir tarafa, hem aşağılanmanın verdiği mazoşist bir tat hem de kalabalığa uymakla elde edilen arabesk bir güven hissi de var. Burada, yemek kitaplarının birinde ıstakozların canlı canlı haşlanmaktan hoşlandığının yazdığını söyleyen Tolstoy’ un ‘Diriliş’inde ki Taparov’un dine bakışı da hatırlanmalı. “ O’nun dine karşı tutumu tıpkı bir tavukçunun hayvanlara yedirdiği kurtçuklara karşı durumu gibiydi. Bu kurtçuklar, pek pis, iğrenç şeylerdi ama ne çare ki tavuklar pek seviyordu.”
Bir İngiliz efsanesinin kadın kahramanı Chester Kontu Leofric’in (öl:1057) karısı Lady Godiva’yı duymuşsunuzdur. Wendewer’li Roger’in anlattığına göre, kocasından Coventry halkını perişan eden vergileri azaltmasını ister. Kocası şehri çırılçıplak dolaşması kaydıyla bu isteğini yerine getirebileceğini söyler. Bunun üzerine Lady Godiva, vücudunu örten gümrah saçlarıyla bu işin üstesinden gelir. John Bronpton, dikizci (peeping) Tom adlı bir terzinin dışında herkesin kepenklerini kapatarak Ladylerine kimsenin bakmadığını söyler. Ve 1678’den beri Coventry’de her üç yılda bir ‘Godiva’ alayı düzenlenir.
Fahişe olacak korkusuyla onu diri diri gömüp öldürsün mü yoksa sağ bırakıp bu utanca katlansın mı diye düşünerek yüzünü ekşiten Arap müşriklerinin halini hatırlayınca, kızı olduğunda başı açık okutsam deyyus olurum, başını kapatsam evde koca bekleyen bir aminneye dönüşecek ikilemini yaşayan çağdaş yüzlerin bela satan somurtkanlığı aklına geliyor insanın. Ve yaşadıklarıyla inandıkları arasında ki çelişkiden hareketle evde ayrı, iş yerinde ayrı, sokakta ayrı maskelerle dolaşmanın ne muhteşem bir oyunculuk kabiliyeti gerektirdiğini ve kişiliği bölünmüş yorgun tiplerin mutsuzluklarının resmi üstüne geleneksel adetlerden ya da hurafe beklentilerden süslenmiş renkli çerçeveler seçildiğini anımsatıyor ayrıca.
Ne yazık ki geçmişte İslamcı şimdilerde muhafazakâr ağabeylerinin nasihati ve ehlisünnet hocalarının fetvalarıyla, başını açıp okuluna giden Bayan Ayşeler, kapısını, kepengini kapatıp laydlerini görmemeye çalışan bir duyarlılıktan da yoksun bırakılıyorlar bugünlerde. Herkes dikizci Tom olmuş bakıyor. Ve kör olası mazeretler üretip, üstesinden gelemediği bir sorunu yok saymaya devam ediyor.
Biri kendi içlerinde diğeri de halk arasında ikilem yaratmamak adına gösterdikleri bu fedakârlık anlamlı mıdır bilinmez ama biraz vicdanı olanlar için çağdaş bir efsanenin kaçırıldığı da apaçık kendini gösteriyor. Nitekim bedel ödemeye hazır bir sürü kız kardeş varken, üç yılda bir ‘Bacım Ayşe’ alayları düzenleyip milletin kapısını penceresini kapatmasıyla oluşacak bir sivil itaatsizliği oluşturabilseydik, olmadı imanın şartlarından üniversiteli olmayı çıkarabilseydik, en azından çift kişilikten kurtulup, gözü kapalı ölmenin yolunu açabilecektik.
Bir efsane daha kaçırmamak ümidiyle…

Navigasyon

[0] Mesajlar

[*] Önceki Sayfa