değerlir bir insanın kaleminden...

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GENEL (Bilgi Platformu) > Köşe Yazıları (Moderatör: Yonetim) > değerlir bir insanın kaleminden...
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: değerlir bir insanın kaleminden...  (Okunma Sayısı 4632 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
14 Eylül 2008, 12:27:51 ÖÖ 00
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« :»

MUSA ŞİMŞEKÇAKAN

insanların düştüğü şu hendeklere bir bakın
adamı içkiden kurtarıp şeyhe kul yapıyorlar
hâlbuki sadece günahkâr idi
şimdi müşrik oldu
zinadan kurtulalım derken
imam nikâhı ile bir garibin ahını alırlar
yalnızca potansiyel suçlu idi
bir de zalim yaptılar

parti üyesi, cemaat mensubu gibi davranır
baştakiler sanırsın padişahtır
türbelerden istemeyelim, iyi de
anıtkabire şikâyet neyin nesi
ne avrupanın şekeri ne amerikanın yüzü
müslümanın yobazı var da
laiklerin yok mu sanki
kapmaya çalıştıkları
ha şeyhin mendili ha tarkanın gömleği
insan bir kere sallanmaya görsün
yok haluk leventin konseriymiş
ya da aczimendilerin zikri
fark ediyor mu sanki
her birimiz ayrı ayrı kurtarılıp
şu kâfir dünyadan
besleme yapılıyoruz birilerine
film gibi vallahi
kahraman, kızı her defasında kurtarıp
sonra kendine avrat yapar ya
batının dünyayı sürekli kurtarıp
sömürmesi gibi
sürekli birileri bizi kurtarıyor
bunun bedeli gene bize ödetiliyor
//
Logged
14 Eylül 2008, 12:35:00 ÖÖ 00
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 :»

SÖZÜN GÜCÜ


Musa ŞİMŞEKÇAKAN

—vahiy yaşıyor—
Peygamberimizin “Mücadele” süresindeki kadınla tartışmasına bakılırsa, toplumun geleneksel yapısı içerisinde cereyan eden örflerle, gerekmedikçe çatışmama gayreti içinde olduğu anlaşılıyor. Bundan hareketle örf, adet olmuş ve toplumsal kabul görmüş geleneklerin insan haklarıyla ilgili olarak bir mağduriyet oluşturmadığı sürece reddedilmesi gerekmiyor. Ve bu tür toplumsal argümanların, ıslah acısından bir önceliği olmadığı anlaşılıyor. Söz konusu sürede kadını haklı çıkaran ayetlerin gelişine dikkat edilirse, şüphesiz insan hakları ile çatıştığı takdirde hiçbir geleneksel yapı olduğu gibi de bırakılmıyor.

Nitekim Peygamberimizin yaşadığı toplumda iyi ve güzel gördüğü aktivitelere tereddütsüz katılması ve doğru bulduğu şeyleri desteklemesine gelince, onun asıl amacının tertemiz fıtratıyla her zamanki gibi haksızlıklara karşı çıkmak ve insanların mutluluğunu sağlamak olduğu açıkça kendini gösteriyor.

Peygamberimiz fil yılında doğmuş. O tarihte; Ad, Semud, Eyke halklarının başlarına gelenler toplumda üç aşağı beş yukarı konuşuluyor. İbrahim gibi peygamberlerin kıssalarının anlatıldığı bir ortamda yaşıyor. Ayrıca bu ortamda az da olsa “Hanif” denilen tek Tanrı anlayışına sahip insanların varlığı da bir gerçek. Bütün bunlardan peygamberimizin risalet öncesi bir Allah anlayışına sahip olduğunu varsayabiliriz. Nitekim kendi toplumu içinde puta tapma gibi cahiliye adetlerinden uzak durduğu düşünüldüğünde o gün için belki de muhalif biri olarak tanınmış olmasına rağmen. Sonraları onun, geleneklere karşı çıkıp onları yok sayarak toplum ile tarihi mirası koparan kişi anlamında “mubtil” diye suçlanacağını da Kur’an’dan öğreniyoruz. Ancak bu yok sayışın daha çok atalarının tapınma geleneğiyle ilgili olduğunu da bilerek.

Cahilliye devrinde -o günkü örf içinde- Hılfu’l-Fudul (Erdemliler Hareketi) denen sivil bir hareketin oluştuğunu biliyoruz. Bu hareketin mağdur ve mazlumlara yardım etmek için kurulduğunu da. Bu anlayışa göre; adalet, paylaşım ve mülkiyet hakkı gibi evrensel doğrular yanında zulüm ve haksızlık gibi kötülüklerin o toplum tarafından bilindiği ortaya çıkıyor.

Öyle ki peygamberimizde daha risalet kendine gelmeden çok önceleri bu topluluğa üye oluyor. Zekâ, sorumluluk duygusu ve iyi niyet konusunda donanımlı ve özellikle de dürüst ve güvenilir vasfına da haiz bir insan olarak peygamberimizin bu toplulukta çok aktif bir rol üstlenmiş olduğunu düşünüyoruz. Buradan hareketle ondan yaşadığı toplumu ıslah teşebbüslerini projelendirmesini ve bu çabalarını çok daha ileriye götürmesini beklerken o bunu yapmıyor ve zamanının önemli bir kısmını “Hira” mağarasına çekilerek yaşadığı toplumun dışında geçirmeyi yeğliyor.

Neden?

Hira’da yaşadığı toplum üzerinde düşünürken Peygamberimizi kendi kendine böylesine toplumsal bir ıslahı başlatmaktan alı koyan ne idi? Eksik olan neydi? Ne düşünüyordu?

Belki kabile asabiyeti, akrabalık ilişkileri ve cahiliyle adetlerini karşısına almaya yetecek bir özgüveni oluşturmaya çalışıyordu belki de kendi toplumunda yaşanan bir sürü olumsuzluklar karşısında daha derin düşüncelere dalmış ve kalıcı ve sürekli bir çözüm arayışı içindeydi. Acaba arkasına alacağı bir güç için atıf sorunu mu yaşıyordu. Ve o gün için -henüz risaletle karşılaşmadığından- sahip olduğu Allah tasavvuru net bir çizgiye oturmuyor ve şu soruları soruyor olabilir miydi?

Dünya neden böyle adaletsiz?
Bir yaratıcı olmalı ama neden bu saçmalıklara müsaade ediyor?
Bu dünyayı niçin yaratmış olabilir?
Benim dahi tahammül edemediğim bu haksızlıklara o için sessiz kalıyor?
O’nun kayıtsız kaldığı bir dünyayı ben nasıl düzeltebilirim?

Bu yönleriyle bugüne ne kadar da benzeyen bir durum var. Herkes adalet eşitlik özgürlük gibi kavramların farkında. Bunu yerinde rüşvet, işkence ve gayri meşru ilişkilerin kötü olduğu da biliniyor. Ve yine bu haksızlıkların en azından bir kısmına karşı sivil toplum örgütleri kuruluyor ve mücadele ediliyor. Ama insanlar Hılfu’l-Fudul örneğinde olduğu gibi bu mücadeleleri ancak lokal olarak yapabiliyor ve bütününe müdahale edemediği olgular karşısında kendini yetersiz hissederek ilk fırsatta evine dönüyor. Sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi davranmak zorunda kalıyor. Herkesin bildiği şeyler bir türlü yerine oturmuyor.

Üstelik bu ıslah faaliyetleri bir “atıf sorunu” yaşadığı için mevcut bozuk işleyişin işine yarar hale de gelebiliyor. Bu dünyanın değişmesi gerektiğini herkes biliyor ama kalıcı ve köklü bir şey yapamıyor. Bir yandan yapılan iyiliklerin kalıcı olup olmadığı kuşkusu diğer yandan çabalamaların temelden ele alınamama endişesi ile doyuma ulaşılamıyor. Soru ve sorunların önceliği ile çözüm önerilerinin önemi, hayata bakış açımız ve olgulara yüklediğimiz değerlerle şekillenip ihtilafa yol açınca da insanlar sonunu göremedikleri bir tünele girmeye bir türlü cesaret edemiyor. Allah için bir şey yapmanın netliği kaybolup kimin için olduğu belli olamayan puslu bir hava ortalığı kaplıyor. Arkasından vahiy, zihinlerde olmuş-bitmiş olaylar yığını halinde kaskatı dokümanlara dönüşüp sanki bir kerede inmiş yazılı bir metin olarak sözün gücünü yakalayamıyor. Yani yine eksik bir şeyler kalıyor.

Acaba eksik kalan şey, bilmemek ve dolayısıyla yapamamak mı? Aslında insanlar bildikleri kadar yapsalar bile çok şey değişir. Burada samimiyet sorunu var.
Sonra doğru bilmek ve doğru yapmaya çalışmak var. O zaman da insanların doğru yapma gibi bir endişelerinin olması gerekiyor. Bunda da kişilik ve tembellik sorunu var.
Sonuçta bilmekle yapmanın arasında bildiğini yapmadan hemen önce bir “anlamak” gereği var. Burada ise insanların öğrendiklerini içselleştirmeleri sorunu kendini gösteriyor.
Nitekim bütün bu sorunlar toplansa tamamı yanlış İlah ve vahiy algılamasının vereceği tahribatı veremiyor.

Burada öncelikle vahyin doğru anlaşılması gereğinden bahsediyorum. Onu içselleştirebilmenin ve canlı bir olgu olarak zihin dünyamıza katmanın öneminden. Şüphesiz doğru anlama, kuru bir bilgiyi olduğu gibi kavramaktan ibaret değil. İnsanın zihninde Allah tasavvurundan kulluk ilişkilerine varıncaya kadar pek çok şeyi doğru dürüst şekillendirmesi yanında buna eşdeğer bir duygu seli oluşturması da yatıyor. Nitekim bireyin yaşadıkları ile öğrendikleri arasındaki uyum ve önceliklerinin tespiti de bu anlamda etkili bir rol oynuyor.

İnanan bir insan için;
En önemli eksiklik, yanlış vahiy algılanmasından kaynaklanıyor. Dahası özgür ve seçici bir idarenin desteğini alamama korkusundan. Canlı ve güvenilir bir otoriteye atıf sorunu kendini gösterirken Peygamberimizin mağarada sorduğu muhtemel sorular gene can yakmaya devam ediyor. İyi niyetli eylemler kendilerine sahip çıkacak bir İlah’a atıf sorunu yaşıyor.

Aslında vahiy canlı bir olgu.
Sürekli yaratılışla devam eden.
Olmuşu hemen arkaya itip
Her an oluşlarla yenileniyor.
Sürekli ve capcanlı olarak
Bu vahyin canlılığı tabiatta açık seçik gözlenebilir.
Milyonlarca kez
Bazen arının karnında bala
Bazen Musa’nın annesinde sezgiye dönüşür
İndiği yere hayat verir
O kadar etkilidir ki
Dayanamaz
Şeytan bile ona dokunmak ister.
Başaramayınca
Taklit etmeye yeltenir.

Vahiy son derece güçlü bir iradenin sesidir.
Adamakıllı canlıdır.
Öylesine açık ve isteklidir ki
Örneğin, isteyin vereyim der.
Geriye yalnızca konuşmak kalır
Bir kere olsun onunla konuşmak
Muhatap olmak
Tenezzüle karşılık vermek
İnanmıyorsanız
Bir kere deneyin
Oturun kendinizden bahsedin
Ve bir şeyler isteyin
Diyalogu başlatın
Hiç ama hiç uzatılan bir eli boş çevirmemiştir.
Bu canlılık ve karşılık hemen kendini gösterecektir
Hatta talep sertliğinize dikkat edin
Çünkü cevap da aynı sertlikte gelecektir.

Kur’an’a gelince;
Vahyin canlılığı, gözlem süresi hem karmaşık hem de uzun bir hal arz eder. Kur’an’ın her ayeti aslında canlıdır. Bazen gerçekleşmesi biraz zaman alabilir. Nitekim zamanın uzaması çoğu kere iyiyle kötünün ayrışmasına yarar. Çünkü ilişkiler birbiriyle bağlantılı ve çok karmaşıktır.

İşte peygamberi Hira’dan bir daha dönmemecesine çıkaran bu canlı vahiydir. Cebrail’in (as) bunun bir yanılsama olmadığını anlatmak için onu tutup sıkarken okuduğu ilk ayetlere bakın bu canlı ilişkiyi görürsünüz. Aslında iyi niyetle yaklaşan herkesi kucaklayan bir canlılıktır bu.

Öyleki
Metnin okunuşunun büyüsü bile
Süzün gerçekleşme gücü yanında sönük kalır.
Hiç olmasa
Bir yandan vicdanı tırmalar
Diğer yandan zihni tutup yakalar
Eğer müstağni bir örtü kaplamamışsa
Kalpte pençe izi bırakır.

Her ayet gerçekleşeceği bir ortam arar ve hemen yeşerir. Asla vazgeçmez. Soluk soluğa hızla ve gizlice koşarak gelir, kuşatır ve hayat verir. Bu öyle bir tezahürdür ki hiçbir şey onu engelleyemez. Bu etkili tarzı yüzünden müşrik Araplar onu büyü zannetmişlerdir. Bizimkilerse üfürüp durur.

Allah’ın sözünün gücüdür bu. Hemen oluverir. Kaynağı tükenmez, kelimeleri bitmez. Her doğru ve güzel şeyin ifadesinde yer edinir. Kökleri derinde, gövdesi sağlam, dalları göğe uzanmış ve yıkılmaz bir ağaca benzer. Ve her dem meyvesini verir.

Eksik kalan budur.
Vahyin canlılığını fark edip onunla birlikte olmak.
Soru sorup cevabını almak
İsteyip kavuşmak
Bekleyip görmek
İlgili olmak

İşte;
Bu vahiy peygamberimizin hem sorularını cevaplıyor hem de ona şu desteği veriyordu.
Yaratıcı olup-bitenlerin farkında.
Pek çoğundan da razı değil.
Hadi bu dünyayı değiştirelim.
Ben arkandayım. Göreceksin. Ayağa kalk.

Şimdilerde;
“Ben arkandayım” sözü canlılığını yitirdi. Bir yönüyle iman aslında Allaha güvenmek demekti. Bugün her şeyi bildiğiniz halde yeterince doğruları savunmamamızın arkasında bu canlılık ilişkisini kaybetmemiz yatıyor. Allah yaratmaya devam ediyor. Vahiy canlılığını koruyor. Söz yerinde duruyor. Allah sözlerinin arkasındadır derken de söylediklerinin aynen tekrar tekrar yaratıcı iradesiyle gerçekleşeceği teminatı veriliyor. Ama insan bunu göremiyor.

En önemlisi Allah’ın nasıl davrandığını kavramak ve ona uygun davranmak olduğunda;
Ayetler bize Allah’ın ne istediğini ve nasıl davrandığını öğretiyor.
Yani alemde olup-biten şeylerin nasıl devindiği açıklanıyor.
Geriye bunları anlayıp onları rehber edinmek kalıyor.
Yenilmezliğin reçetesi bu sözlerin gerçekleşme arenası olarak ortaya çıkıyor.

Vadinden dönmeyen bir yaratıcı irade var. Üstelik sözlerinin arkasında. Bir daha peygamber göndermesine gerek bırakmayacak kadar güçlü bir söz de ortada.

Canlı bir olgu
Kıpır kıpır
Allah’ın sözü
Yaşayan kelimeler
Anlaşılmayı bekleyen cümleler
O kadar güçlü ki
Kimsenin onu savunmasına dahi ihtiyacı yok
Beni ortaya at.
Ve sadece peşimden gel diyor.
Karşı konulamaz bir cazibe.
Üstelik nefes alıyor.

Düşün…
İman ettikten sonra
Allah sana niye azap etsin.
Bak…
Resul hicret yolunda
Kendine arkadaş arıyor.
Sadece parmağını salla
Böcek ağından evleri
Sen de yıkarsın
İbrahim kuşları kendine alıştırıyor
Sana cevap bulmak için
Onun dizine koy başını
Korkma İsmail olacaksın.
Allah’ın devesi zenginlerin suyuna dadanmış
İki sokak ötede Salih’in fakir sofrasında
Sen aç kalmayasın diye.
Süleyman senin için cinleri kovalıyor
Korkmayacaksın!
Musa büyü bozuyor asasıyla
Senin için.
Aç gözünü…
Toplanmışlar…
Hepsi sana bakıyorlar, görmüyor musun?
Ateş yüzlüler kendi benzerlerini ararken
Hakkını arayan kadının çığlıklarını duymuyor musun?
Ebrehe’nin filleri diz çökmüş
Nemrut’un ateşi yakmayacak seni
Melekler senin için duada
Kitap sana göz kırpıp
Allah’a kaç derken
Sen nereye gidiyorsun?

Bu durumda; ayetleri suya atıp içen, ona buna üfüren, ölülere postalayan zihniyetleri terk edip onlarla ısrarla amel etmenin önemini anlamak ve bu canlılığı yakalamak gerekiyor.

Her şey güzel
Herkes iyi olsun için
Söz gerçekten çok güçlü.
Hele Allah’ın olunca.
Toprak olur, sine olur fark etmez
Sadece kendine yer arıyor canlanmak için.
« Son Düzenleme: 14 Eylül 2008, 10:34:59 ÖS 22 Gönderen: murat » Logged
14 Eylül 2008, 08:01:38 ÖS 20
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 :»

ANNEMİ KİM ÖLDÜRDÜ?

Musa ŞİMŞEKÇAKAN
18 Ekim 2007 Perşembe

—1783 doğumlu. Sömürgeci. Müstağni tavrı ile kendi dışındakiler için hukuk tanımıyor. Nevada çöllerinde ve okyanuslarda yaptığı nükleer bomba denemeleri ekolojik dengeleri bozarak depremlere yol açıyor.

—1923 doğumlu, laik tek tip insan üretiyor. Geçmişle başı dertte. Eğitim, sağlık, adalet ve mali durumu iyi değil. Şeriat fobisi var. İnsan hakları ve özgürlüğü karnesi bozuk. Şüpheci, kimseye güvenmiyor. Devamlı kavga ve kargaşa üreterek, değersiz bir ortam peydahlıyor.

—1970 doğumlu. Adamsendeci. Çevresinde olup bitenlere karşı kayıtsız. Yere tükürüyor. Uydum kalabalığa tavrı ile taklitçi. Tuvaletle mutfak arasında yaşıyor ve bu ilgisiz tavrı ortak sivil bir etki oluşmasına engel oluyor.

—1980 doğumlu. Kompleksli. Ergenlik çağından bu yana ilgi çekmek için elinden geleni yapıyor. Bilgisi yok. Konuşması ve yürümesi ile tam bir haspa. Kullandığı makyaj malzemeleri ve özellikle spreyler, ozan tabakasının delinmesine yol açıyor.
—Doğmamış, güçlü. Kendisine yapılan bir sürü haksız ithama rağmen fazlasıyla serbest ve özgür bir ortam yaratıyor. Muhatabına yeterince zaman ve imkân tanıyor. Uyarıcı, zulme ve kötülüğe rızası yok. Sevgi dolu.

1921 doğumlu. Annem. İlkokul mezunu bile değil. Çevre şartlarından dolayı biyolojik ömrünü tamamlayamadı. Biri Erzincan depreminde yaşadıklarından, diğeri kocasının kendisini sık sık yalnız bırakmasından olmalı, devamlı bir korku mirası vardır. Bir Belçikalı kadar özgür bir Hollandalı kadar sağlıklı ve bir Amerikalı kadar insan olamadı. Onun bu halini görmek istemeyenlerin elinde dikkat çekmeden yaşadı. Önce babasının, sonra kocasının en sonra da devletin gözetiminde kimine kul, kimine ezik, kimine bağımlı olarak inisiyatif kullanma zevkini hiç tadamadı. Uzun ve soğuk bir kış günü, kardan kapalı bir şehir yolunda zoraki yetiştirildiği hastane gibi bir yerde, batıdan tercüme kitapları ezberleyen doktorlar elinde can verdi.

Annemi kim öldürdü?

Velhasıl tek tek mi toplu mu işlendiği belli olmayan bir cinayetin ‘faili meçhul’ bu hali, gelişi güzel sorulan “Bir şeye ihtiyacın var mı?” ya da “Nasılsın?” sorularıyla birleşip canımı yeterince sıkıyor sıkmasına da asıl beni, çaresizliğin “Bir şey yokmuş” gibi davranmaya mecbur eden belirsizliği kahrediyor.

Anlamı yok tüm sözlerin
Sensiz geçen gecelerin
Yaşanacak senelerin
Bu kalp seni unutur mu?
Kalp seni unutur mu?
Kalbim seni unutur mu?
Bambaşka bir halin vardı
Fark etmeden beni sardı
Benliğimi benden aldı
Bu kalp seni unutur mu?
Kalp seni unutur mu?
Kalbim seni unutur mu?

« Son Düzenleme: 14 Eylül 2008, 08:02:24 ÖS 20 Gönderen: murat » Logged
14 Eylül 2008, 08:37:41 ÖS 20
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4879
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #3 :»

Murat sözün gücü de aynı yazara mı ait?
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
14 Eylül 2008, 10:33:14 ÖS 22
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 :»

Murat sözün gücü de aynı yazara mı ait?

teşekkürler serender,


yazı Musa ŞİMŞEKÇAKAN'a aittir
« Son Düzenleme: 14 Eylül 2008, 10:35:40 ÖS 22 Gönderen: murat » Logged
18 Eylül 2008, 08:03:17 ÖS 20
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 :»

ATMA RECEP DİN KARDEŞİYİZ BİR DE KÖRÜN KARISINA MAKYAJ NE GEREK

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

18 Ekim 2007 Perşembe



Kafası boylamasına uzun, çenesi oldukça düşük ve iri, burun deliklerinin büyüklüğü sayesinde, bilardo masasına benzeyen dikdörtgen bir yüze sahipti.

Recep...
Bu şekilsiz haliyle, biri köyde kendisini doğurtan ebesinin cehaleti, diğeri havale geçirinceye kadar bekleyen annesinin çaresiz ilgisizliği ile kıp kısa boyunu da katarsak tam bir hilkat garibesiydi.

Babasını göremedi. Örfen şımarmasın diye kendisini uykuda seven annesinin ise, onu ne kadar sevdiğini, hiç bilemeyecekti.
Alkolik ve işsiz ağabeyiyle geçirdiği sorunlu yılları hatırlamak istemez ve annesinin demesi ‘şehre gavatın biriyle kaçan’ kız kardeşini de, o yıllarda küçük olmasaydı, belki tanıyıp, sahiplenebilecekti.
Zor şartlarda okudu, çalıştı ve yaşadı. Köy enstitüsünden mezun, parasız ve emanet okuduğu sınıf kitaplarındakinden başka bir bilgiyle karşılaşmadan dürüst ama züğürt bir öğretmen olmuştu. Yılın yarısı, kardan yolu kapanan köylerde çalıştı. Paylaşacak ve konuşacak çok şey bulamadığından olsa gerek, dayısının ilkokul mezunu kızıyla evlendiğinde, otuz beşinde cinsel hiç bir cazibesi kalmayan, bakımsız bir teyze adayı ile evlendiğini de, fark edememişti. İlki doğuştan ortopedik özürlü, iki çocuğu oldu. Sonuncusunda, korkudan hanımını kısırlaştırdı. En son, altı ay sonrasına verilen röntgen randevusu elinde ’Hastanelerden nefret ediyorum.’ diyecek hale gelinceye kadar uğraştı.

Saçlarının her yıl artan beyazlarının sebebini, her ay çektiği elektrik, su ve tüp faturalarına bağlayacaktım ki, birden kira artışları yüzünden durmadan taşınmalarını ve belki de bu yüzden ayakta zor duran meşhur kırmızı örtülü kanepesini hatırladım. Ona gittiğim her seferinde, bu örtü üstünde oturduğumu ve evin rutubeti yüzünden astım olan karısının demlediği çaydan içerken, ‘Acaba yük oluyor muyum?’ diyerek, durduk yerde yorulduğumu bilirim.

İşte bu Recep’ten kopyalayıp, üretsek, otobüste tıkış mıkış koyun gibi hep ayakta gidip ses etmeyen; çocuk komşuda gördüğü bir şeyi istese reddedip gam çekmeyen; alamadım, yapamadım, yiyemedim, gezemedim gibi bütün olumsuzlukların beyninden silindiği; fedakâr, cefakâr ve itaatkâr böylesi nice kullarla dünyaya meydan bile okunur gibi gelirdi bana. Savaş desen gider, sus desen konuşmaz, şehit desen olur, çalış desen it gibi, dur desen put olur ki, hele vatan, millet birde namus için zer düz palan vursan vallahi parayı gâvur etmez, bir numunelik adamdır o, hatırlarım.

Onu, 15 sene önce tanıdım. Annesinin cenazesine yetişememesinin dışında, bir şeyden şikâyet ettiğini de duymamıştım. Dürüst, samimi ve hayata aldırış etmeyen tavrına, hem hayran hem de gıcıktım. Hayrandım, çünkü tatil yapmadan, frambuazlı pasta yemeden doya doya ağlayıp gülemeden yaşayabiliyordu. Üstelik kiviyi ve profiterolü tanımadan ya da kalkanmış, mezgitmiş tatmadan, açıkça doğru dürüst bir tüketici dahi olmadan, olamadan, aramızda dolaşıyordu. Sanki bütün dünya Alibeyköy’den ibaretmiş gibi davranan o melun kayıtsızlığına gelince, beni adamakıllı hasta ediyordu.
Kafası yeterince çalışsa, bu kadar yükü kaldıramaz, Tarabya sahilindeki yatları görse belki unutamaz, ya da Kanlıca’nın yoğurdunu, Beykoz’un paçasını, Emirga’nın kâğıt helvasını bilse, dayanamaz, diye düşünüp akıl vermeye de çalışmadım doğrusu ona. Es kaza anlayıp akletse, bunalıma girer diye korkuyordum, belki de.
En son Gölcük’teki o korkunç depremde kaybettiği evli büyük kızına ve dostlarına rağmen, hala bir işi olduğuna şükredip, ayın on beşinde aldığı maaşı için ‘Elhamdülillah.’ deyinceye kadar dürüstlüğünden de şüphe etmemiş ve onu sevmiştim. O günden sonra, ‘Bir daha şeytan görsün yüzünü’ deyip ondan uzaklaşmak istedim. Kendini, sakat çocuğunu, astımlı karısını, ödemekte zorlandığı kira ve faturalarını alın yazısına havale edip nereden baksan mantar hayatının ona çıkardığı bütün kötü faturaları Allah’a kestiğini ve böyle dayandığını o an anlamıştım.

Fakir ama namussuz, samimi ama cahil, evli ama mutsuz pek çokları gibi, sadece sıkışınca ‘Allah’ diyen, kurtulunca nankör kesilip, nice cefa, feda ve itaat ehlinin kâr hanesine puan yazılacak, sahte ve sanal kullardan olduğunu fark etmiş olmanın acısını duydum. Dahası onun, bütün yok ve hiçlikleri karşılığında, ‘İmtihan oluyorum.’ demesinden, benimde, ‘Allah, senin on beş senedir ne mal olduğunu anlayamadı mı lan?’ diyemememden korktum.

Kendisine bu kadar kötülük yaptığını düşündüğü Allah’a bu kadar faturayı kesmesinin kokuşmuş cehaleti bir yanda, başına gelenlerin sorumlularını arayamamanın iğrenç çaresizliği diğer yanda, bilinçaltında Allah ile kavgalı olduğunu hissedip, ona sadece oda içimden ; “Atma Recep din kardeşiyiz” dedim ve bir daha onunla konuşmaya cesaret edemedim. Zira körün karısına makyaj gerekmiyordu ki...
Logged
18 Eylül 2008, 08:29:33 ÖS 20
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 :»

İHTİMALDİR PADİŞAHIM BELKİ DÜNYA TUTUŞA

Musa ŞİMŞEKÇAKAN


18 Ekim 2007 Perşembe



Cahiliyyeden kurtulmuş, kabile ve soy asabiyetini aşmış olsaydı Afganistan, müslümanların deneyim kazandığı, her yerden bir sürü inanmış insanın pek çok tecrübe kazanarak, tanışarak, yardımlaşarak ve savaşarak piştiği-yetiştiği iyi bir arenaydı. Orayı müslümanların buluştukları ya da kendi ülkelerinden kaçtıklarında sığındıkları bir saha olmaktan çıkarmak lazımdı. Öyle de oldu. Önce saldırılan sonra güya nefsi müdafaa hakkını kullanan sığır çobanlarının işgali bir puştun yönetmenliğinde senaryolaştı. Bu arada akıllı köylü efendisinin önünde yerlere kadar uzanır ama bu arada sessizce gaz çıkarır diyen Afrikalılar gibi, Afganlılar da geceleri fotosentez yapmaya başladı. Muhalefeti gaz çıkarmakla eşdeğer sayan bu, halkı İslam, yönetimleri Hacivat yığınların gözü önünde, şu sözler neonlarla dağlara ve taşlara yazıldı.


“11 Eylül’de ölen üç bin insanımızın karşılığında en az on katı bedel ödettik, nasılmış?” Nitekim bu söylem, “ Benim azabım nasılmış” diyen Allah’ınızın yerine biz geçtik, haberiniz olsun” türünden bir karşılıktı sanki. Hatta kendi halkına dönüp, “Teknolojinin hakkını verdim, öcünüzü aldım kanınızı yerde komadım.” meramıyla beraber.
Uzman olmasına gerek yok, aklı başında normal birileri, bu coğrafyada gezse Ortadoğu ve körfez halklarına özgürlüğün uzun süredir neden gelmediğini, mevcut krallık rejimlerinin demokrasi adına değiştirilemeyeceğini, zaten ülke yönetimlerinin çoğunun batı işbirlikçisi olduğunu ve bu ülkeler içinde potansiyel olarak on yıllarda yaratılmış batılı değerlere karşı çıkıp isyan edecek bir birikimin olmadığını da görür.

Ve Kuveyt’in işgali sonrasında kendi ülkesine kaçarken sınırda tespit edilen Saddam’ın Bağdat’a varmadan yok edilmesi, Kuzey Irak’taki Kürt yapılanmayı altüst eder korkusuyla ertelendi. Ve Türkiye her zaman bir Kürt sorunu yaşasın istendi. Belli mi olur ileride muhtemel bir aydınlanmanın Türkleri nerelere götüreceği. 12 Eylül’deki sağ-sol çatışmasına benzer bir Alevi-Sünni çatışması için ülke içindeki Alevilere verilen destek ve mantar gibi her ilçede biten cem evlerine rahmet bir hoşgörü, dışarıda da Kuzey Irak’taki Kürt’lere gösterilmekteydi. Bir yandan siyaseten içten ve dıştan Türkiye’nin palazlanması önlenecek, diğer yandan IMF nezdinde bu sefer gerçekten ekonomiyi az-buçuk düzelterek bir refah ortamı sağlanacak ve böylelikle tüketim düzeyiyle paralel kazanımları artmış, kaybetmekten korkan, pasif insanlar yığını oluşturulacaktı.

Felluce’ye gelince, orada ciddi bir Sünni direnişin olduğu yalanı ne işlerine yaradı derseniz, orada sivil halka yapılan katliamın cevabını yanı başında olanları seyretmek zorunda bırakılan şiada bulacaksınız. İşte senelerce İslam Enstitüleri açarak oryantalist yetiştirmenin semeresi de burada gizli. Artık çok iyi biliyorlar ki, siyasal anlamda Sünni İslam’ın yüzyıllardır yanından ayrılmayan iki önemli özelliği var.

Birincisi, kraldan, yani statükodan yana olmak. Irak işgaliyle bütün İslam âlemine anlatılmak istenen gerçek, burada yatıyor. O da, en kötü idare bile Irak’ın içine düştüğü bu kaostan iyidir. Vatansız topraksız, sürekli işkence ve işgal altında kalmak mı daha iyi, yoksa zalim de olsa Saddam gibilerinin yönetimine katlanmak mı? Tabii ki ikincisi. Öyleyse kendi yöneticilerinizin kıymetini bilin ve sakın isyan edip hak aramalara girişmeyin. Böylelikle bu işgal, mevcut diğer yönetimlerin yerlerini sağlamlaştırdı. Ve zaten devletten yana olan Sünnilerin akaidini perçinledi. -Amerika’nın müslümanların itikadına ilişkin bu katkısı, göz ardı edilmesin rica ederim- Diğeri, erbabının bildiği en önemli tarihi arka plan, Sünni-Şii çatışmasıydı. Yüz yıllardır siyasal Sünni İslam’ın tek muhalif karşıtı. Sadece kaşımak yeterliydi. Artık böylesi bilinç düzeyindeki müslümanlar için; Irak’tan Amerika çekilse bile, dirlik olamayacak ve Sünni-Şii muhalefeti hortlayacaktı.
Bu sahada göz ardı edemeyeceğimiz diğerlerine bağlı iki önemli etken daha var: Biri, Irak petrolünün savaş harcamaları gerekçesi ile iç edilmesi ve bunu bilmeyen yok. Diğer etken ise, daha da önemli; Psikolojik savaş... Aşağılanmış, onuru kırılmış halklar yığını oluşturmak. Firavun’un yaptığının aynısı. Bir yandan toplumu parçalara ayırarak güç kazanmalarını önlemek, diğer yandan onları sürekli küçümseyerek pasif yığınlar haline getirmek. Katliam görüntülerinin hiçbir engelleme olmadan kendi televizyonları eliyle verilmesi bunu göstermiyor mu? Neden bu katliamlara göz göre göre kullarına karşı yapılan bu haksızlıklara müdahale etmediğiyle ilgili olarak; ‘Allah’ınız gelsin sizi kurtarsın da görelim’ anlayışına ulaşmak. Nitekim Allah’a küs, ümidini yitirmiş bir toplumun yapabileceği en iyi şey, bir önceki durumda olduğu gibi yöneticilerini ilahlaştırmak yani güç arayışlarını yedek, sanal ilahlarla gidermek olacaktı. Çünkü bir toplum, sürekli savaşmak ve yenilmekten ne sağlıklı İslam anlayışına sahip olabilir, ne de tarihten ders çıkartabilir.
Soğan, sarımsak ve salatalığı kudret helvası ve bıldırcın etine tercih eden bir anlayışın çocuklarını baş kaldırmak ya da kaçmak için ikna edemeyen Musa’nın, Firavun’dan, İsrailoğullarını bırak benimle gelsin diye izin istemesinde olduğu gibi; aşağılanmış kölelerini kaybetmek istemeyen müstekbirlerden Irak’ı bize verin diyerek izin istesek de fazla kar etmeyeceği belli oluyor artık. Zira insanoğlu, dar zamanda canı ve namusu için gösterdiği çabayı, geniş ortamda özgürlüğü için göstermiyor, gösteremiyor. Ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanların cinnetiyle varmak istedikleri sonuç dönüp dolaşıp bir mehdi, bir kurtarıcı beklentisiyle sonuçlanacağa benziyor ki bu senaryonun sonunda da Amerikalı kurtarıcı kahraman kovboy, atını dörtnala sürerek sahnede beliriyor. Bu filmi on kere seyretmekten bıkmayan bir tıynet oluşmuş oluşmasına da, al külahını, eyvallah de içinden bir tavrı içselleştirmek kolay olmuyor. Ve işin kötüsü, şuraya değmiş, buraya değmemiş diyerek üzerlerine işediğimiz karpuz kabuklarını bize tekrar tekrar yediren açlık ve gelecek korkusu, bir türlü yakamızı bırakmıyor...
‘Hangi toplum daha iyi?’ diye soran ve ‘Allah varsa ya da işe karışıyorsa yine bize verecek’ diye sırıtan laborant, kaderci zihinlerin, vakıanın fotoğrafını gerçeğin ta kendisi sayan yanılgılarını anlamak için, kalıcı eylemler peşinde sahte ve geçici güçlere ram olmamayı kavramak yine bize düşüyor. Sınır, ölçü ve ahlak tanımayan iştahlarıyla elde ettikleri şeytani güçlerinin, onlardan daha güçlü nice örümcek yuvası uygarlıklar gibi yok olduğunu ve olacağını hatırlamak da onlara düşüyor.Velhasıl, isterse bütün dünya yüz çevirsin Hak’tan ne yazar. İhtimaldir padişahım, belki dünya tutuşa…
Logged
20 Eylül 2008, 12:52:42 ÖÖ 00
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 :»

AHMET KAYA BÜYÜCÜ MÜYDÜ?



MUSA ŞİMŞEKÇAKAN

Bir şeyi olduğundan farklı göstermek diye bilinir büyü; bazen olmayanı bazen de olup da farkına varılmayanı… Bilmediğimiz, görmediğimiz ama derinden hissettiğimiz gayba taş atmanın ve gelen sese göre zırvalamanın hikâyesidir bu. Zamanı, dünyayı, cinselliği, madde ve manayı yorumlayan ve neredeyse söylenmedik hiçbir söz bırakmayan esrarengiz bir gayretin panaroması gibi: Hani, korkunun ürettiği yüzlerce mahlûkun, insanın yaratma zevkiyle şekillenip, devasını da, şifasını da kendinden menkul kurgulara terk ettiği korkunç tasavvurlar misali; bir şekilde uydurup, sonra kendisinin de inandığı ‘Hastaydım, iyi oldum.’ balonu. Ara sıra bir boğanın, hemen önündeki matadoru fark etmeden, kırmızıya lanet, kendisini yavaş yavaş öldürten, bazen fazla yiyen bir balıkla, çok koşan bir atı çatlatan ya da insan sandığı için kargayı bir korkuluktan korkup kaçırtan saf kanmışlığın izdüşümü, bazen de bir gülü sevgili, bir bakışı hançer, bir dağı düşman yapan hayalin; sevgiyi, korkuyu, ümidi, hasreti ifadelendiren senarist kabiliyetidir, sözü edilen. Bir şeyi olduğundan farklı göstermeye çalışanla, gerçekleri kabullenmenin sıkıntısından olsa gerek, kendini bu farkı kabullenmeye zorlayıp, bu seviyesizliğe alıştıran o kadar çok insan var ki.

Ne dürzüdür şu insanoğlu; biliyormuş, seviyormuş, cesurmuş gibi davranmasıyla, ve ne meraklıdır cinden, nazardan, faldan ve yıldızlardan süslenmiş garip dünyasında savrulurken, hayatıyla kumar oynamaya; önce lüzumuna inanır üniversiteli olmanın, bilgisayar kullanmanın, iyi giyinip, diksiyonla konuşmanın, sonra aynı yağın küspesi, ancak küçümse boyun eğsinler, aşağıla kompleks oluşsun bir senaryonun faili olarak, o kaplıca senin bu tatil köyü benim diye iyi vatandaş rollerini üstlenir, utanmadan.

Kimine hayatın zorluklarına dayanmak için üfürten, kimine olmayan geleceği adına fal açtırıp ümit besleten, bazen teknoloji olup göz boyayan, bazen de sağdan gelip, haktı özgürlüktü, eşitlikti ekip biçip halkın tarlasını sürekli nadasa bırakan bu cadılık; sidik de bağlatsa, muska da yazdırsa, kurşun döktürüp tesbih de sallasa sorunlarını bir türlü çözemeden ama buna rağmen moloz yığını içinde üstüne dökülen bu karmakarışık geleneği, Allah adına hiç ama hiç tartmadan, nasılda pervasızca üstlenip kutsuyor.

Modern ya da gelenekçi fark etmiyor ki. Nasıl ve niçin yaşadığını bilmeden, sorularına anlamlı cevaplar bulamadığından aklını uyuşturan, düşünmeden, sormadan, sorgulamadan yaşayan, büyülenmiş kimileri ve büyü yapan niceleri var.

Mesela demokrasi büyüsü; yanında birer kilodan en az üç tane bakliyat çeşidi, un, yağ ve şekerle, “yardım poşeti” olarak sunulduğunda, fakir halkta etkili olmuyor mu?

İnsan hakları, batı standardında yoğrulup, şeffaf bir iki karakol resmiyle ıslatılıp, sabah mümin akşam ateist bilinciyle tüketildiğinde insanı etkilemiyor mu? Eşitlik ve sosyal adalet büyüsü, yerli marka arabaya binen bir başbakanın saçından bir kıl alınarak, en az on defa hacca gitmiş bir hacı babanın, kuran kurslarına yaptığı yardımı gösteren bir makbuza sarılıp, yüksek ateşte hamidiye suyuyla on dakika kaynatıldıktan sonra, bir gecekondunun çatısından döküldüğünde, orada oturanların gerek devlete gerekse Allah’a karşı isyanları, bir seçim ya da deprem dönemi ertelenmiyor mu?

Özgürlük büyüsüne gelince, en zor büyüdür bu. Çünkü malzemelerini elde etmek kolay değildir. Üstelik tesiri geçici olduğundan, sık sık tekrarlanması gerekiyor. Şöyle ki: Binlerce insanın ölümüne sebep olduğu halde, ’’Devlet bir iş versin yapayım.’’ aymazlığında birinin sümüğü ile patronuna yaltaklanan bir gazetecinin salyası karıştırılıp, kutsal devletin ürettiği Şarköy menşeli şarapta iki hafta süreyle bekletiliyor. Bu süre içinde mayalanan şarap, işkence altında kopartılmış bir tutam et parçasıyla, şehir suyu şebekesine, ehlisünnet bir âlimin elinden bırakılıyor. Bunun, suyu kullananlar üzerinde, “yuvarlanıp gidiyoruz’’ etkisi yapıp, kendilerini en az üç ay süreyle taş zannetmelerine yol açtığı denenmiş, biliniyor.

İşte Ahmet kaya böylesine büyülü bir ortamda yarı canlı haliyle, beş yıldızlı otellerin lobilerinde, sahnelerde ve konser ortamının cazibesinde bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalıydı ki bulabildiği özgürlük söylemlerine yapışıp, tedaviyi bilmese de teşhiste isabet etmiş gibi, bir piyon, bir artist, bir büyülenmiş olmaya direniyordu. Emperyal kaftanları içindeki kuyumcu burjuvazinin sunduğu altın buzağıya karşı, proleter cücelerin ajite ettiği fakirlik edebiyatının yetersizliği yanında, sığınacak bir tek delikanlıca yaşanmış bir dönem gençliği kalmıştı belki de.

Sadece belden aşağısı çalışan, pek çok felçli sanatkârın, göremediği, duyamadığı çığlıkları duymanın paranoyası içinde, yetimmiş, açmış, ezilmiş, horlanış ama nedense namussuz sürülere kayıtsız kalamamanın zaman zaman oluşturduğu bir yan etkiydi bu, ara sıra diklenmekleri. ’’Başım belada’’ dolaşmanın acziyetini, komplolara dolanmanın tutarsızlığıyla bir arada yaşamanın derin izleriydi bunlar, sanırım. Nereden baksan hovarda, sağdan saysan satılmış, sol yanı boş, tek bir adamın harcanmış ömrüne niyet, müstekbirlerce “Sanki hiç yaşanmamış’’ bir hayata dönüştürüldü mazisi. “Tarihi biz yazarız” diyenlerin elinde, hem örnek olsun âleme, hem de ortamın büyüsü bozulmasın diye, bir yönüyle sararmış bir ciğer ve kim bilir hangi çileyi pompalayan bir kalp ve kriziyle, herhalde yarı yarıya büyülü, buçuk demokrat ve çeyrek adanılmış ilkelerden, bir adam gibi adam ancak bu kadar oluyor işte. Büyü yapmadan, belden aşağıya vurmadan, aydın bir kişiliğin sorumluluğunun can yakan tarafı da bu zaten.

Haktan, hukuktan, adaletten yani kendinden geçerek, palyaçolaşan nice şaklabanların arenasında, türkü de, ezgi de, mani de kirleniyor, zira. Büyülü ortamların sanal dünyasında, edep, hayâ ve rahmetten söz edilemiyor, artık. Ve ne yazık ki kadından, aşktan ve savaştan ibaret bu cahiliye hamaseti, bir kısır döngüyle dünyamızı şekillendirirken, geçimdi, gelecekti, evlad-u iyaldi, saçma sapan korkulara gebe, beynimizi çalkalıyor, ruhumuzu sıkıyor, ufkumuzu daraltıyor durmadan.

Nitekim ilmin kitaba dayadığı bir yüzyılda, büyücü kocakarı kılıklı siyaset ve sanat erbabının, kulaktan dolma safsataları, laik demeden, liberal demeden, müslüman demeden hepimizi büyülemeye devam ediyor, bıkmadan, usanmadan.
Logged
20 Eylül 2008, 01:11:48 ÖÖ 01
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 :»

MUSA ŞİMŞEKÇAKAN

—Pek mübarek ama aslı yok şeyler—

Geçenlerde kendime suçüstü yaptım.

Mevlit dinlerken yakaladım.

Üretilmiş ve dinleşmiş olmasına rağmen,

Güzel sesle okunduğunda insanı duygulandırdığını fark ettim.

Neden olmasın?

Çoluk çocuğun doğum günü kutlanıyor da,

Peygamberin doğum günü niye kutlanmasın.

Üstelik iyi ki doğmuş.

Festival havasında haddi aşmadan konferans ve panellerle, yarışma ve etkinliklerle pekâlâ kutlanabilir.

Havai fişekler atılabilir.

Resulü hatırlamak ve gençlere onun önemini anlatmak adına güzel bir faaliyet olmaz mı?

Olur, olur da

İnsanı rahatsız eden şeyler var;

İşine geldiği için mevlit okutmak,

Bununla tatmin olup asıl sorumluluklarını unutmak,

Ardından mevlidi din yerine koyup güya dine saygının örneğini oluşturmak.

Mevlidin sadece kültürel bir motif olarak olsa olsa bir örf ya da halk âdeti olduğunu bile bile onu ibadet şekline dönüştürenlere ne demeli?

Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’nden

Kandil geceleri ve namazlarıyla alakalı…

Aklımızla alay eder gibi şu cümlelere bir bakın;

"Regaip gecesi namazı şöyle ki: Receb-i Şerif’in ilk Cuma gecesine Leyle-i Regaip denir. Bazı zatların beyanına göre bu gecede resulü Ekrem sallallahü aleyhi vessellem efendimiz tecelli’i ef’ale mazhar olup nûri ef’ale müstağrak olmakla Hak Tealâ hazretlerine şükür için on iki rekât namaz kılmıştır.

Resulü Ekrem efendimizin muhterem valideleri rahmine bu regaip gecesinde şeref vermiş olduğuna dair olan bir rivayet pek muvafık görülmemektedir. Çünkü bu gece ile vilâdet-i nebeviyyeleri arasında müddet, bunun hilafına şahittir. Şu kadar var ki hazreti Amine’nin fahr-i âlem efendimizi hamil olduğuna bu geceden itibaren muttali olmuş olması melhuzdur. Maahaza Leyle-i Regaip pek mübarek bir gecedir. Zaten regaip; nefis mergup, bahası ağır, çok ata ve ihsan manasına olan Ragibe’nin cem’idir. Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çoktur. Fakat bu gecede kılınacak namazın mesnuniyeti (sünnet olması), mendubiyeti hakkında kuvvetli bir delil mevcut görülmemektedir. Bu gecede toplanıp regaip namazını cemaatle kılmanın bir bidat olduğu tasrih edilmektedir. Zaten teravihten başka hiçbir nafile namazını birbirlerini çağırarak cemaatle kılmak kerahatten hali değildir. Ancak bir yerde bulunan iki üç zatın bu gibi namazları cemaatle kılmaları caiz görülmüştür."


Bazı zatlar

Kim bunlar, bu bilgiye nereden ve nasıl ulaşmışlar belli değil,

Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çok.

İyi de

Sünnet veya mendub olduğuna dair bir delil yok.

Regaip namazını cemaatle kılmanın bir bidat olduğu tasrih ediliyor.

Fakat

İki üç zatın bu gibi namazları cemaatle kılmaları caiz görülüyor.

Heyhat!

Lahana turşusu yiyerek perhiz yapmak böyle oluyor demek ki.

Pek mübarek ama aslı yok şeyler

Çok sevap ama sünnet bile değil.

Nitekim

Berat gecesi için söylenenler de aynı;

"Berat gecesi namazı şöyle ki Şaban-ı Şerif’in on beşine tesadüf eden geceye Leyle-i Berat denir, pek mübarek bir gecedir. Leyle-i Berat’ta mahlûkatın bir sene içindeki rızklarına zengin veya fakir aziz veya zelil olacaklarına ihya veya imate edileceklerine ecellerine ve hacıların adetlerine dair tarafı ilahiden meleklere malumat verileceği beyan olunmaktadır.

Velhasıl berat gecesinde ibadet ve taatta ve nafile namaz kılmakta birçok sevaplar vardır. Fakat bu geceye mahsus şekli muayyen mesnun (sünnet) bir namaz yoktur. Bu husustaki rivayetler kuvvetli değildir."


Kadir gecesi namazı için söylenenler de;

"Deniliyor ki kadir namazının en az iki rekât ortası yüz rekât en çoğu da bin rekâttır. Bu namaz iki rekât kılındığı takdirde her rekâtında iki yüz ayeti celile okunmalı yüz rekâta kadar kılındığı takdirde her rekâtında Fatiha-i Şerife’den sonra süresiyle üç kerede ihlâs süre-i celilesi okunup her iki rekâtta bir selam verilmelidir. “Allahümme inneke afüvvün tühibbül avfe fa’fü annî” yani “Ya Rabbi, sen affedicisin affı, bağışlamayı seversin beni affet” duası da tekrar edilmelidir.

Bu namazın bu veçhile kılınacağı hakkındaki rivayetler pek kuvvetli değildir. Asıl maksat bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmektir. Bu kutsi gecede elden geldiği kadar sair nafile namazlar gibi tatavvuan namaz kılınabilir. Her halde tekellüften kaçınılması efdaldir."


Bu namazın bu veçhile kılınacağı hakkındaki rivayetler pek kuvvetli değil.

Ama

Asıl maksat bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmek.

Yeterince delillendirilememiş çok ciddi iddialar.

Üstelik pek mübarek ama asılsızlar.


Şu namazı kılın.

Ancak,

Rivayetler pek kuvvetli değil.

Bunlar ya dayak yememiş ya da sayı saymasını bilmiyorlar.

Din ellerinde sahipsiz kalmış, sanki oyun oynuyorlar.

Kutsal

Yani temiz, münezzeh, yüce, mübarek, aziz ve saygıdeğer.

Dahası dokunulmaz.

Hepsi Allah’ın sıfatları.

Sadece onun.

Başka şeyler ona nispetle anlamlanırlar.

Böylesine bir İlah ile ilişkisini belirli gün ve saatlere sıkıştıranlar,

Kendileri gibi onu da tatile çıkarıyor,

Yılsonu muhasebesi tutturuyorlar.

Geri kalan zamanlarda istediklerini yapabilsinler diye belki de.


Allah’ın hatırını sayacakları yerde,

Tilki kurnazlığıyla,

Bütün olup-bitenin faturasını da ona kesiyorlar.

Pişkinliğe bakın ki,

Kazanırken, harcarken, tatile çıkıp, eğlenirken

Hatırlamadıkları Tanrı

Bu gün ve gecelerin karanlığında,

Birden yanı başlarında bitiyor.

Kapılarında biriktirdikleri günahlar için

Yok mu rahmet isteyen diyerek,


Çöplerini topluyor ve bu sümsükleri temize çıkarıyor.

Yağma Hasan böreği.

Fetheden siz olsanız da yabancı kültürlerle karşılaşmanın karşılıklı bir bedeli vardır.

Belki etkilediğiniz kadar da etkilenirsiniz.

Örneğin hızlı giden bir arabayla yavaş giden bir araba çarpıştığında,

Evet, yavaş giden hızlı giden tarafından sürüklenir.

Ama hızlı gidenin süratinde de bir değişme olur.

Bunun gibi zaman içerisinde dinin içine dinden olmayan pek çok şeyin girdiği bilinir.

Zamanın çok şeyi eskitip bozduğu düşünüldüğünde,

Bazı zaman aralıklarında hep dinin özüne dönmek gerekmiştir.

Bazen buna reform denir,

Bazen ıslahat

Bazen tecdid

Bazen de yenilenme

Bütün bu değişim ve dönüşümler çok zor,

Ve hep bir öcü gibi algılana gelmiştir.

Karşı çıkanlara gelince;

Muhataplarını kategorize ederek hep belden aşağı vururlar.

Artık siz sapık, ajan, kışkırtıcı, fitne ve en önemlisi

Ehl-i sünnet karşıtı bir düşman rolüne sokuluverirsiniz.


Gelenekleri dinin yerine koyanlara dikkat edin,

Ne hikmetse sistem aşığıdırlar.

Pek bilinmez ama onlar Pavlus’tan öncedir tarihi açıdan

Statükonun köpekleri olarak.

Bundan da anlaşılacağı gibi,

Mevlit’in kullanımı ibadî değil, düpedüz siyasidir.

İçeriğine bakın sağlıklı bir İslam anlayışı da çıkmaz.

Şu tarihin dönekliğine bakın.

12 yy.’da

İşbiliye’de, Kurtuba’da

Kilise’nin bağnazlığına karşı Rönesans’ı desteklemiştik.

Müslümanların elinden bu dini kurtarmanın zorluğuyla,

20. yy.’da bize karşı bizi savunmak durumundayız.

Mevlit, Osmanlı örneğinde;

Fetret sonrası, siyasi ve sosyal açıdan karışıklık içinde bulunan toplumu yıkıcı propagandalara karşı korumak,

Ehl-i Sünnet görüşünü savunmak,

Devletin bütünlüğünü sağlamak görevini üstlenmişti.

Sünnet ehlinden kasıt devlet erkiydi.

Tersinden Türkiye’de;

Dinî faaliyetlerin yok sayıldığı ilk dönemlerde,

Bir yandan toplumun dinsiz kalmamasına yardım ederken,

Diğer taraftan dinin yerine göz dikmişti.

Bu güne gelince;

Hala halka sahte bir huzur vermesine,

Anlamsız tatmin gösterilerine rağmen,

İnsanların bardağını doldurmaya devam ediyor.

Bardağı dolan insanlar yeni ve farklı şeylere gerek duymuyor.

Batıl inançlarla dolmuş bir bardakta hak kendine yer bulamıyor.

Zira suyun saf ve temiz olanını aramaya ihtiyaçları kalmıyor.

Bu arada abartılı sevgi gösterileri arasında,

Peygamberin kendisi, hayatı ve mücadelesi buharlaşıp gidiyor.

Görüldüğü gibi her seferinde olaylara şekil veren şey, algılama biçimi oluyor

Samimiyet ve fedakârlık gösterileri arasında,

Cehaletten olsa gerek,

Peygambere tek kişilik bir loca tahsis edip bizden koparmak istiyorlar.

Bilirsiniz;

Şeytan göz kırptığında

Gerçeği örtmek o kadar zevklidir ki bazen bunu iyilikler bile üstlenir.


Yepyeni bir bakış açısıyla;

Peygamberimizin yaptıklarına bakınca,

Her türden putlaştırmaya karşı, aslında doğan bir devrimci düşünceyken,

Yerini muhafazakârlığa bırakıp zulmün ta kendisi olabiliyor.

Bu müptezellerin dolabına beygir olmaya görün.

Bunlar;

Ashab-ı Kehf’i uyuyan yedilere,

Kerbela’yı aşure gününe,

Hıdrellezi bahar bayramına,

İbadeti de kandil kutlamalarına dönüştürüp

Sırf kültürel kalsa belki fit olacağımız şeyleri

Devletin bekasına kurban ediyorlar.


Böylelikle;

Muhtemel bir başkaldırının sembolü olmasın diye

Azcık ata dini, biraz kutsallık,

Bir tutam peygamber aşkı, bir demet bilinmezlik esrarı,

Sermayenin elinde ince doğranmış bir vicdanla

Hiçbir katkısından tat alamayacağınız bir çorbaya dönüşüyor.


İşte rahatsızlığın özeti bu.

Ya İşin içine dini karıştırmadan

Toplayın sosyolog ve psikologlarınızı

Atsınlar teorilerini ortaya

Oluştursunlar gün ve gecelerini küçük büyük hikâyelerle

Dinin dışında bir tutkal bulsunlar da görelim.

Ya da dine biraz müsaade edin.

Yutsun o sanal ve sahte putlarınızı.

Gerçek nedir hayal nedir bir anlaşılsın bakalım.

Yoksa

Mevlit milleti birleştirsin,

Dini açıdan insanları tatmin edip uyuştursun,

Birileri bu birlikten arpalanıp semirtsin.

Üstelik din hala onların parasıyla üç para da etmesin.

Ayıp diye bir şey var.

Her şeye rağmen,

Milli birlik ve beraberliğe gelince;

Buna benim de ihtiyacım var.

Dine saygısızlık etmeyin de,

Varsın mevlitler okunsun memleketimde.
Logged
25 Eylül 2008, 09:58:33 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 :»

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

18 Ekim 2007 Perşembe


Dil canlı bir organizma sanki düşünceyi nasıl da belirliyor. Düşünce, belli bir kıvama gelip, zihniyeti dönüştürmeye başladığında, yani var olanı ve değerleri yeniden inşa edip tanımladığında ise ancak yeni sistemler ve düzenler kurulabiliyor. Antik Yunan’dan Hint’e, Çin’den Mekke’ye varıncaya kadar, kadim medeniyetlerin oluşumuna bir bakın, arka planda ciddi fikri birikimlerin barındığını ve sadece kuvvetli, yoğun zihni oluşumların, toplumları değiştirip/dönüştürebildiğini göreceksiniz.
Düşünce (fikir), dünyanın en kuvvetli silahı olarak, hala etkisini koruyor. Hapsedilemiyor, öldürülemiyor. Ve sahibinin hiç görmediği kitleleri, hiç duymadığı sahaları dize getirip, etkileyebiliyor. “ Düşünceyi değiştirmek istiyorsanız, dili değiştirin” diyenler, dilin etkisini o kadar abartmış olmalılar ki, haklı ya da haksız, ‘gerçeği’ tabiatı araştırmak yerine, düşüncenin ifadesi olan dilde aramak istiyorlar, Aristo’nun yaptığı gibi. Hatta bir dili iyi öğrenmenin, -o dilin kavram ve kapsamlarını anlamaya yarayacak bir karşılık bulmak zorunluluğundan olsa gerek- karşı kültürün iyi özümsenmesiyle mümkün olabileceğini söylemeleri bile, dilin kültür emperyalizmine konu olan tarafını göstermiyor mu? Hele sizin lügatinizde, o kavramın veya kültür birikiminin karşılığı yoksa bir meydan okumayla yüz yüzesiniz demektir. İnsanı kendi kimliğinden koparan, toplumuna yabancılaştıran ve dahi bu hızlı değişim/dönüşüm içinde, aynı evde birbirleriyle tanışmadan/bilişmeden yaşayan dede-torun tipleri yaratan da, bu sömürü çarkı değil mi?
Aslında düşünce, böyle bir dolaba beygir olmasa da, bilgiyi ahlaktan yoksun bir güç gösterisine dönüştürüp suç işlemese, iki türlü etki edecek; biri, onun namusu; yani tutarlılığı, diğeri ise, şerefi; yani özgürlüğü.
Düşüncenin namusu, geçmişiyle kuracağı bağda aranmalı. Buna medeniyetlerin ‘İsra’ sı denebilir. Bütün resullerde ve hassaten bizim peygamberimizde olduğu gibi. Zıpçıktı, türedi biri olmadığını ispat sadedinde, Mekke’den Kudüs’e bütün enbiyanın mirasına sahip çıkmanın adı. Bu, bir anlamda, onun süreklilik/güvenirlilik sorununun bertaraf edilmesi demek oluyor. Üzerinde durduğu çizginin, yürüdüğü yolun emniyetini, hakikatin gücüyle sağlayan bir nevi içselleştirme ve anlamlandırma çabası. Yüzyıllara baliğ bir söylemin tekrarı adına, ait olduğu kopmaz zincirin, hakikati inatla inkâr eden muhataplarının kulaklarını tırmalayan şakırtısı. Bir nevi insanın, insan ve Tanrıyla ilişkisinin tarihi ya da kendine ve başkalarına karşı erdemli ve sorumlu davrananların işbirliği.
Düşünenin şerefine gelince, buna da medeniyetlerin ‘Mirac’ı dense yeridir. Yerin, yani toprağın balçığından, göğün saf temizliğine yükselerek evrensel ilkelerle buluşup adaletin, eşitliğin, özgürlüğün boy attığı bir ağacın dallarına tutunmanın, insanı boşluğa düşmekten kurtaran tarafı. Kimliğin/kişiliğin, özgürce olgunlaşma serüveni. Bütün zamanların izdüşümünde; yüzyıllar, tarih, zaman ve mekânları aşarak, herkesin kendinden bir parça, bir örnek, bir kardeş bulabildiği ortak nokta.
İnsanın evrimi de böyle değil mi? Geçmişiyle yatay ve kendi kişiliği ile dikey ilişki içerisinde, bir yandan geleneksel/tarihi süreklilik unsurlarını, diğer yandan yaşadığı ortamda kimliğini, özünü aramıyor mu? Ya da bütün bir ömrünü, neler yapılabileceğini kendine ve çevresine kanıtlamakla geçirmiyor mu? Bu arada, tarihiyle bağları koparılmış, dili değişmiş, kendisine yabancılaşmış, gerçek benliği yerine, kendi dışında birilerinin tanımlamalarına gebe kalmış angaje bir rolü oynamıyor mu? Sahtekârlık nedir ki? İçinde aradığı ile dışında bulduğu arasındaki açığı; olmadığı gibi davranıp, öyleymiş gibi görünüp kapatmaktan başka. Resmi tarih ve ideolojilerin elinde oyuncak olarak, sanal düşmanlar; ucuz zaferler ve pespaye, geçici hedefler oluşturarak, ‘kendini’ ve ‘diğer’ lerini peydahlayıp, dostunu ve düşmanını yaratmak gibi bir şey.
Örneğin tarihin moloz yığınları içinde, onun bunun elinde, bir kavramın kapsamının böylesi bir yabancılaşmayla nasıl iğdiş edildiğinin çarpıcı bir örneğini, ‘Hasenat ve Salihat’ ın karşıt içeriklerinin yer değiştirmesinde görebiliriz:
Hasenat, durumu ve var oluş halini kabullenip, ona aynı doğrultuda hizmet etmek, olanı korumak, desteklemek, oluşa hizmet etmek ve var olanı güzelleştirmektir. Risksiz, geçici ve tabiidir. Bir ideoloji, itikat ve iman gerektirmez.
Salihat, ise; durumu ve var oluş halini kabullenmeyip, ona farklı doğrultuda hizmet etmek, oluşu değiştirmek, dönüştürmek, olması gerekene destek vermek ve var olanı belli bir anlam ve amaç doğrultusunda şekillendirmektir. Riskli, kalıcı ve gayr-ı tabiidir. Ayrıca bir iman, itikat ya da ideolojiye ihtiyaç duyar.
Gerçek iyilik, insanın kendine yaptığıdır, denir. Denizde boğulan bir adamı kurtarırken insanın aslında vicdanını, imanını yani kendisini kurtarması gibi. Yoksa onunla beraber, o da ölür. Allah için bir şey yapmanın tarifi de budur. Bu, kendisi için, toplum için, mazlum ya da zayıflar için, yani Allah içindir. Borç vermek, yardım etmek, emtiayı paylaşıp, dağıtmak veya eziyet etmek, hainlik etmek, hep Allah’a yardım ya da karşı olmakla, bireyi ya da toplumu destekleyip, hiçe saymanın izdüşümleridir. Hasene adı üstünde güzeldir ve bir ıslah işi içinse, daha da iyidir. Bir köye çeşme yaptırmak, bir fakire ceket almak, bir açı doyurmak hasenedir. Vicdanı rahatlatmanın, tatmin olmanın yolu olarak, genellikle ferdi bir sıkıntının, toplumsal bir çıkmazın hallinde, ‘bela sağmak’ cinsindendir. Çünkü insanın ve toplumun, var oluşunu haklı göstermeye, kendini ifade edebileceği meşru bir zemin aramaya, girdaba girdiğinde vicdanını doyurmaya ihtiyacı olur. Hele yaşadıkları ile inandıkları arasında onulmaz bir çatışma varsa. Biri bu çatışmanın ortaya çıkardığı bunalımların büyüklüğü altında ezilmek, diğeri ıslahın getireceği tehlikelere karşı yetersiz kalmak korkusuyla; kendisiyle barışık kalabilmek, çevresiyle ve Allah ile olan diyalogunu devam ettirebilmek, çabasıdır, bu. Yoksa yapayalnız kalır.
Sizde bilirsiniz ki; işini, evini, yatını ve katını bir çitin içinde garantiye alıp, bir şekilde sigortalayıp, her türden ıslah ve harcamayı, kimseyi o çite asla yaklaştırmadan yapmanın anlamını. Ve sahip olduklarının değerini bilmenin, ona bu imkânı veren düzeni korumakla gerçekleştiğini. Zira okulunuz, dershaneniz, finans kurumunuz ve şirketlerinizin beslendiği sistemle uzlaşmaktan ve o çitin dışında bir eylem alanı oluşturmaktan başka çareniz yok gibi gözükür. İşte, ‘’Şimdi senin dediklerini kabul etsek de bin yıl önceki İbrahim’in dinini kabullenip ona uysak, bu tapınımlarda elde ettiğimiz kar gider, aç ve açıkta, korunmasız kalırız ‘’ diyen Mekke müşriklerinin faydacı yaklaşımlarına karşılık gelen ayetlerin ’’Onları biz doyuracağız ve korkularından biz emin kılacağız’’ demesi bunun içindi.
Nitekim tabiat boşluk kabul etmiyor. Eğer siz kendi ahlaki davranışlarınızı göz ardı eder ve evrensel, can alıcı konularda taviz verir, uzlaşırsanız, içine girdiğiniz yapı, kendi ahlakını kendi üretiyor. Emperyalizmin, önce dinin sonra ideolojilerin, akabinde de tarihin sonunu ilan eden yaklaşımındaki ‘ebedilik’ iddiasının, bilgiyi, ahlaki kaygılarından asude bir güç gösterisine dönüştürmesi gibi.
Şimdilerde bu güç, ıslah işlerinde başarılı olamadığı için, hasenatı önererek ömrünü uzatmaya çalışıyor. İyi bir vatandaştan beklenen, ‘’Neden bir şeyler yapmıyorsun?’’ sorusuna, saptırma cevaplar üreterek, var olanı korumaya, vicdanları ve sahte huzurları tatmine yöneltiyor. Üstelik hasenatlar, ıslahın yerini alıp, amel çerçevenizi planladığında, yaptığınız isyanlar bile, onun işine yarar hale geliyor. Ali Şeriati’ nin dediği gibi:
“Islah ile uğraşanlar, hasenat yaptıklarında bu işlerini bir ideolojik program olarak hesaba katmaz. Ne halkın, ne de Allah’ın hesabına yazar, ne İslam ne de imanla irtibatlandırır. Aslında bir insana hizmet, insanın doğal, fıtri yapısından kaynaklanır. Fakat hasenat için planlama yapmak ve salih amel yerine yerleştirmek, ‘seyyie’ (kötülük) dir.”
Hasenatın bir iman, itikat ya da ideoloji gerektirmediğini söylemiştik. Normal bir insan; müslüman, komünist veya Budist olmadan da bu işleri yapabilir. Yapmalıdır da. Önemli olan hasenatın, salih amele karşı bir argüman olarak kullanılmamasıdır, o kadar. Çoğu zaman, öyle de olur. Aslında amaçsız ve anlamsız bir hasene, kendini salih amele adamış biri için, ‘seyyie’ ye dönüşür. Öyle ki, hedef ve ilke gözetilmediğinden olsa gerek, amel için harcanan emek, bir süre sonra, ödenen küçücük bedeller için dahi, koskocaman ümitler eşliğinde yerini, devasa minnet beklentilerine bırakır. Yani, önce verdiğini bilahare başa kakıp, bir de hesap sormanın aymazlığına.
“Ekmeğimi yedin, yanımda büyüdün, şimdi de yapacağını yaptın sen nankörsün’’ tavrına bir Samiri gibi uydurup, pişkince karşılık vermek var, bir de Musa gibi: ‘’Tamam yedim, büyüdüm ama ben o zaman cahildim ve sen bunu bana babanın hayrına yapmadın. Sen dokunmasaydın, ben anamın kucağında nazlı nazlı büyüyecektim. Hem sorun çıkaran, hem çözüm öneren sensin’’ demek, ya da; “Sadece senin otoritenin izin verdiği sahalarda at oynatıp, debdeben ve asaletine katkı sağladığımız sürece, bizden iyisi yok. Sorduğumuz, sorguladığımız, ‘biz şuna/buna katılmıyoruz’ dediğimiz zaman mı, kötü olduk”, diyerek, medeni bir cesaret göstermek var.
Cahilliye Arapları, ekinlerini ve hayvanlarını; ‘’Şu Allah’ın payı, bu da Tanrılarımızın’’ diyerek bölüştürürler ve Allah’ın payının diğerlerine geçmesine ‘’Allah zaten zengindir’’ diyerek, engel olurlardı. Allah için ayırdıklarından kalan olursa, onu da konuklarına ve fakirlere, yani yine kendi şereflerine harcarlardı. “Ortakları için ayrılan Allah'’a ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor.” diyen ayet de, dönüp dolaşıp hep bu bozuk sistemi besleyen uyanıklığa dikkat çekiyordu. Nitekim ne yaparsanız yapın, hasenatla ancak, var olanı koruyabiliyor ve elinizdekileri olsa olsa en fazla yeşile boyaya biliyor. Yani hasenat için planlama yapmak ve salih amel yerine yerleştirmek, ‘seyyie’ (kötülük) haline geliveriyor.
İlimde kalmak, parçada kalmaktır, onu bir dünya görüşüne konu yapıp, bütün içindeki yerini ve dengesini bulmadıkça. Nice yaltakçı hokkabazların hayırlı işlerinin, Allah’ın parasıyla beş para etmemesi bundandır. Ve bu türden hasenatlar; duvarın ayıbını örtmek için, macun çeken boyacının yaptığından farklı değildir. Duvar içten içe yamuktur, yaralıdır ve ayıp, hep orada kalır. Ama görüntü, büyü mühendisleri elinde, saten ancak sahte bir hayat resmine bürünür. Balolar ve kokteyllerde, düşkünlere yardım toplamanın resmine.
Geçmişte bu kavramlar arasında böylesine bir karşıtlık, yine vardı.
“Ve (ey insanoğlu) yakın(ların)a hak(lar)ını ver; düşküne de, yolda kalmışa da; ama sakın (elindekini) anlamsız, amaçsız bir biçimde saçıp savurma (tebziren). Çünkü bil ki, saçıp savuranlar, Şeytan’ın türdeşleridir; Şeytan da zaten Rabbine karşı gerçekten çok büyük bir nankörlük sergilemiştir. Ve eğer sen (kendin) de Rabbinin katında ihtiyaç duyduğun bir lutfu/bir rahmeti arama çabası içinde olduğun için ( ihtiyaç sahiplerine) ilgisiz kalmak zorunda isen, o zaman, hiç değilse, onlara yumuşak/yatıştırıcı bir söz söyle.”(17/26–28)
Anlatılmak istenen; Bazen daha önemli, daha öncelikli bir harcamanın gerektiği yerlerde, yanı başındakinin ihtiyacını gideremediği için bağrına ve midesine taş basmanın gerekebileceğidir. Bakın, “tebzir” i Esed’den dinleyelim:
“Lâfzen, ‘(bütünüyle) boş yere’ (tebziren), yani amaçsızcasına, anlamsız bir biçimde yahut iyi/meşru bir amaca bağlı olmaksızın. Akılda tutulmalıdır ki, tebzir kavramı kişinin harcadığı miktarla değil de, harcamanın dayandığı amaçla ilgilidir. Bunun içindir ki, Taberi’nin kaydettiğine göre, İbn Abbas ve İbn Mes’ud, tebzir terimini ‘doğru olmayan bir amaç için’ yahut ‘batıl bir sebeple harcamada bulunmak’ olarak tanımlamışlardır. Yine aynı yerde Mücahid’in ‘Bir insan, bütün varını yoğunu doğru bir amaç için harcarsa yaptığı tebzir sayılmaz; fakat batıl yolda, yanlış yolda çok az bir miktar harcasa bile, bu tebzir sayılır’ dediği kaydedilmiştir.”
Bir eylemi, bir amaç ve anlam örgüsüne yarayacak şekilde hedeflemekle, bunu sadece insiyaki olarak gerçekleştirmek bir değildir. Yoldaki bir taşı ayağına çarpıp acı verdiği için tekmeleyen biriyle, başkalarına zarar vermesin diye kenara atan kişinin eylemleri arasında, dağlar kadar fark olduğu gibi.
Sadece parasıyla dinini yaşayan, uzaktan kumanda ile yani hiçbir yoksulla karşılaşmadan, vekâleten harcamalarda bulunanların eğer bir anlam ya da amaçları olsaydı, bir toplumun fikir birikimi, hayat, insan, özgürlük, emek ile ilgili bir düşüncesi, olmadan değişip, ilerleyemeyeceğini ve Zulkarneyn’e : ’’Sana para verelim bize bir set yap.” diyen, elini taşın altına sokmadan o risksiz, sadece parasıyla işi bitirme çabalarının reddedileceğini bilirlerdi. Keşke bilselerdi.
Bilselerdi, insanı değiştiren/dönüştüren şeylerin var olduğunu da bilirlerdi. Evlilik, askerlik, iş seçimi ve para kazanmak gibi. Bütün bunları geçmiş, ayakta kalmayı başarmış, hala okumayı sürdüren, küsmeden, darılmadan, bu ümmete sövmeden, ilim yolunda direnen, kendini kanıtlamış nice insanlar varken, dış kapının mandalı konularda paranın gücüyle gelip-geçici konulara katkı sağlamanın bir anlamı olmadığını ya da millet kan ağlarken, ‘Rasulullah’ın hadislerinde geçen hayvanlar’ ı araştırma konusu yapmanın; ilme, vicdana, bu halka küfretmek anlamına geldiğini de bilirlerdi.
Kötülüğüyle bilinen birinin iyiliklerinden bahsedilmez. İyiliğiyle bilinenin ise, kötülüklerinden. Yanıltıcı olur yoksa. Ama bu, birinin hiç iyiliği, diğerinin de hiç kötülüğü olmadığı anlamına gelmez. Şüphesiz bu memleketin taşında toprağında epey katkıları var ve bu anlamda onları iyi bilir, tanırız ama camiyle-evi arasında ense, tuvalet ile-mutfak arasında göbek şişirmenin, anlamı ve amacı belli olmadan yapılan bir sürü infak gösterilerinin ne sonuçlar verdiğini de biliriz. Ayrıca on kere hacca gidip üç beş mevlit okutmanın, kurban kesip dağıtmakla fakir kayırmanın kendi vicdanlarına olan faydasını ya da olmayan kandil geceleriyle, çimenlere basmayın mevzulu Cuma namazlarının halkın kaynaşmasına olan yararını da inkâr etmeyiz. Hele birde milli birlik ve beraberliğimize katkı sağlıyorsa yağma Hasan böreği.
Bizi üzen ya da düşündüren dört köşeli, küp gibi, boynu açık, sıkma başlı ve anlamadığı bir sürü kırk yasinli hatimlerle ortalarda gezen ve hayatında bir gün olsun bulunduğu ortamı sorgulamadan, rahatsız olmadan yaşayabilen, niçin yaratıldığını anlayamadığımız, garip mahlûklar. Teyzelerim benim. Etliye sütlüye karışmaz, ne kokar, ne bulaşır tipler. Bunlar zombiler olabilir mi? İnsan Lokman (as.)’a bakıyor da, “ Oğlum namazını kıl, iyiliği emret, kötülüğe engel ol, başına gelene de sabret/diren, bunlar yapılmaya değer şeylerdir” deyişini hatırlayınca, Annemin bana senelerce okunmuş pirinç yedirerek, “ Sakın bir şeye karışma, dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyerek, büyütmesini hatırlıyor? Pısırık ve korkak olmamdaki katkısını yani. Birde tonton paşazadeler var. Amcalarım benim. Madde âleminin sultanları. Değişmenin gelişmeye konu olan tarafında, sadece araba, yazlık ya da koltuk takımlarını görebileceğiniz, sıkılgan, göçebe kuşları. Mana âleminin sultanlarıyla el ele vermiş, üstüne de varsan, kendi haline de bıraksan tepkisiz, bir o kadar da haktan/hukuktan nasipsiz, hakikat soyguncusu nebbaş takımının liberoları.
Antik Yunan’da yaşarlardı, köle edineceklerdi. Daha çok boş vakit elde edip, daha özgür semirtmek adına. Orta çağda derebeyi olmalıydılar. Köylüleri çalışır, onlar yerdi. Bugün, teknolojiyle kardeş kardeş aynı bağımsızlığı varsın yakalasınlar. Sermayenin siyaseti, siyasetin hukuku, hukukun ahlakı belirlediği bu süreçte, kendini güven için de bir çite hapsetmenin yolu, paranın egemenliğinde pay sahibi olmaktan geçiyor nasıl olsa. Önceleri tek bir kral vardı. Ve ona yakın olmalıydılar. Güç, saltanat ve lüksün, akıl, bilim ve ilerlemeyle eşleştiği bu günlerde ise, holding, tröst filanlar. Bir de Muaviye misali, malullaha sahip olup; “ Bizim sermayemiz üzerinde dilediğimizi yapmaktan senin namazın mı alıkoyuyor. Sana ne, hesabını Allah soracaksa sorsun.’’ demeleri eksik kalıyor. Bir cami yaptırsalar, ya da bunaldıkça bir fakir giydirip donatsalar, rahatlıyorlar zaten. Binaenaleyh, kendi günahlarınızı kendiniz üretin, sürüsüyle halt işleyin, sonra tövbe eder salihlerden olursunuz, Yusuf’un kardeşleri gibi.
Atalarımız ne demiş, yere yakın olandan korkacaksın azizim. Gövdesi, dalları, yapraklarına kadar ağaçtan hiçbir farkları yok vallahi. Fakat dikkatinizi çekti mi bilmem, boydan kaybediyorlar. Minyatür müdür, nedirler? “Bonzai” ler.

Not: Bu yazı, bütünüyle, merhum Ali Şeriati’nin ‘Kur’an’ın Ebediliği’ başlıklı bir söyleminden esinlenerek yazılmıştır.
Logged
28 Eylül 2008, 09:16:04 ÖS 21
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #10 :»

MUSA ŞİMŞEKÇAKAN
Tarihin devralım süreçleri, ne kadar da sancılıdır. Bunlar eğer siyasi manipülelerin yol açtığı suni sancılar değilse, bu süreçte evrimsel değişimlerin yol açacağı acıları azaltmanın en sosyolojik ilacı, her defasında ‘taklit etmek’ olmuştur. Taklit, bilindiği gibi “uydum kalabalığa” mantığıyla insanoğlunu şahsiyetinden soyarken, ona sorumluluklarını devrettiren bir rahatlama da sağlıyor. Tekerrürü mü dür bilinmez ama, ya eskatolojik ‘son şeyler’ e ya da apokratif ‘gelecek beklentileri’ ne ait kaygıları, tarihin spekülatif malzemeler yığınına dönüşümünü de bir hayli hızlandırıyor.

Bu durumda, geleceğin tamamına ait beklentiler, geçmişin seleksiyonuyla peydahlanan kaynağı basit, beşeri ve kompartıman görüşlerin arenasında, ölmeye mahkûm boğa görüntüsünün umutsuzluğunu andırmıyor mu? Roma-Yunan geleneğindeki devletin politik bedeni, bugünün dünyasında, bir yandan kiliseye diğer yandan kurtarıcı Mesih anlayışına bürünmemiş mi? Helenistik kültürde, önceleri imparator Agustus için kullanılan ‘Tanrı oğlu’ tanımı, sonraları Pavlus’un elinde İsa’ya nam ve beraberinde sorgulanamaz kral, kahraman ve lider sınıfına ait bir unvan olmamış mı? Tarsus’un Sandan kültünde, Yunanlıların Zeus’una benzeyen Baal inancının ‘İlahi Baba’ sı, modern dünyanın emperyalist devlet yöneticilerine sıfat olarak yakışmıyor mu? Evharist’te yenilen ekmek ve içilen içkiyi çarmıhta ölen İsa’nın eti ve kanına dönüştüren mitos, yapıp ettiklerini çıkardığı günahla bertaraf eden sömürü ağalarının canına can katmıyor mu? Peki, Mithra ve Attis kültlerinde Tanrı ile bütünleşerek güç kazanmak adına, rintsel olarak kurban edilen hayvanların kanları, bağımsızlık söylemiyle hiçe sayılıp katledilen nice halkların kanlarıyla kimi şehit kimi kahraman olup ölerek benzeşmiyor mu? Ayrıca İlahi hikmet geleneğiyle başlatılan hakikatin ne hikmetse gizli bilgisi, gnostik mitoloji, antropoloji ve kozmoloji dilinde sembolleşirken tarihe soramadığımız soruları, 21. yy.’da ulus menfaatleri adına ‘çok gizli ve derin’ devletlere, sorabiliyor muyuz?

Öyleyse bütün yaratılışın ilk doğanı (pre-existant) olarak, her şeyin kendisi için yaratıldığı oğul motifiyle Tanrı’yı gökten indiren ancak yere karışmasına bir türlü tahammül gösteremeyen suskun ikiyüzlülüğün, bugünü yaşamı idealdeki geleceğe erteleyen sahte tarihçilikten ne farkı var? Ha ruhumuz beden hapishanesinde ait olma ihtiyacıyla tapına durmuş kurtulmak adına, ha bedenimiz ruhu alt edip kendini sevmiş birey birey. Hepsi düalizmin berbat ve saçma ikilemlerini hatırlatmıyor mu? Ve gene günah ve melanet mekânı şeytanın dünyasını egemenlere terk eden acziyet, nasıl olsa -Sabiiler’in Dmuta’sında olduğu gibi- ilahi eşleriyle birleşmek ve özgür olmak için sabretmeyi yeğleyecek telaş etmeden.

Pavlus’un Hıristiyanlığında ki, köle kadın Hacer ile özgür kadın Sara’nın anlaşması gibi bir şey bu... Buna göre, Sina dağından olan köle Hacer, yasayı simgeler ve her defasında günah ve ölüme tutsak çocuklar doğurur ki, bunlar ‘olağan yoldan doğma’ larıyla kölelikle özdeşleşmişlerdir. Özgür kadın Sara’nın günah ve ölümden kurtuluş vaadini simgeleyen ‘ruha göre doğan’ çocuklarıysa özgürlükle özdeştir. Yasayı değil ama vaadi izleyenler, özgür kadının çocukları olarak, olağan yoldan doğanların zulmüne uğramaktadırlar. Eski Ahit’te İsmail-İshak çekişmesine atfedilen bu manzara, ne kadar da günceldir. Ve her nedense sermaye ve bilginin gücünü paylaşmaya yanaşmayan özgür kadının çocukları, her halükarda gelişmeyi hedefleyip, ancak hiç değişemeyen köle kadının çocuklarınca sürekli engelleniyor ve zulme uğruyorlar yeniden. Tabiatıyla efendi-köle ilişkisinin doğallığına karşı çıkarak yenidünya düzenine çomak sokuyor ve bir türlü özgürlüklerinin köle kalmaktan geçtiğini anlayamıyorlar. Üstelik İlahi tabiata bunları söyleten alogorist gnosislerin, tüm bilimlerinin de buna çanak tutmalarına rağmen!

Sermaye ve siyaseti güç gösterisine dönüştüren ve bazen hedefi büyültmek ve tehlikeyi bertaraf etmek adına, güçlerinin bir kısmını mele ve mütreflerine paylaştıran malum zihniyet, ara sıra demokrat, ardı sıra liberal ve yanı sıra da hümanist ama hep popüler ve gündemde kalırken; kitabına uydurulmuş, meşru bir zeminde biri din adamı, diğeri teknolojiyi zulme peşkeş çeken mühendis kılığında ortaya çıkıyor. Öyleki, eskiden Tanrı ile bütünleşmenin ifadesi diye bilinen ‘fena’ mantığı bile, şimdilerde, kutsal argümanlarla donanmış devlet ve liderler önünde kurban edilen ‘feda’ törenlerini andırıyor. Hatta aşkın olanla yeryüzündekiler arasındaki ahd ve sorumluluk bilincinin gereği olan ‘itaatkâr kul’ beklentisi, nasıl sorgusuz bir uyumluluk arıyorsa, hayatı oyun ve eğlence görenler elinde, hala, iyi vatandaş, yeminli memur gibi rollerle, skolâstik, renksiz ve sipariş edilmiş ‘tek tip’ senaryolara gebe bırakılıyor. Özgürce düşünmenin, konuşmanın ve hatta ölmenin ve öldürmenin dahi, özgür kadın Sara’nın çocuklarına ait bir meleke olduğundan mıdır nedir, yaygın ve bir arada bir tepkinin üretilmemesi için çabalayan kaba zihniyet, muhatabını önce bölücü ilan edip, dışlıyor sonra terörize edip, avlıyor. Ve bu boyun eğişler, tapınma ve itaate nasıl dönüşüyor dersiniz? Yoksa dinin, herkes için bir ihtiyaç olmasından mı? Ya da her aşağılamanın, sömürü toplumlarında boyun eğişlerle sonuçlanması mıdır evrensel olan. Ve amaç, nasıl olsa karşılanması gerekecek bu türden bir ihtiyacın, diyanet gibi teşkilatlar elinde ve hemen her zaman diliminde kontrolünü sağlamak mı? Belki de aşkın Tanrı’ya kul olmanın soyut gerçekliliğini, kutsal devlete vatandaş olmanın somut gerekliliği ile örtüştürme gayretidir olan-biten.

Kazandıklarının bir kısmını Allah’a, bir kısmını da Allah’ın ulûhiyetinde pay sahibi olduğunu düşündüklerine ayıran bedevi Arap mantığının kurnazca bir işleyişi gibi bu. Allah’a ayrılan kısmın “O zengin ve ihtiyacı yok” denilerek, hep hâkim aracı güçlere geçtiği bu haksız taksimin, Tanrı benzerlerinin etkisini pekiştirerek, onlara daha da bağımlı hale getirmesine ne demeli. Nitekim sanal, yarı-İlah bağımlısı tüketici yığınların sınıf statülerinin vaftiz edilip kutsanarak emre amade hazır asker ve ileri gelenlerden olmaya aday adaylarının vahşi rekabetiyle bütünleşerek monoton şu hayata biraz olsun piyango heyecanı katıyor.

Bu düzen içerisinde kiliseleşmiş malum yapının, Hacer’in çocuklarının kölelikle özdeşleşmiş yönü için özgürlük alanı, ya sistemi meşrulaştırma görevine ya da dünyadan asude sadece bugünü geleceğe taşıyan bir öte-dünya sorumluluğuna dönüşebiliyor. Dahası hayra çağıran ve doğruyu emreden bir zümre/ müessese ihdası adına zaten ‘Hakk’ ın bir sürü yorumu hurafe, masal ve hikâye tandanslı olarak afyon afyon bu dönüşümü besliyor. Velhasıl köle Hacer’in çocukları için dinin vazgeçilmez ağırlığı, özgür Sara’nın çocuklarının saadeti niyetine, diyanet diyanet hafifliyor, hafifliyor, hafifliyor.
Logged
30 Eylül 2008, 02:10:01 ÖÖ 02
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #11 :»

TEK RENK İNSANI BOĞAR

Musa ŞİMŞEKÇAKAN

18 Ekim 2007 Perşembe



Özgürlük, eşitlik ve adalet gibi düşünceler, temelde insanın varlık, oluş ve insan gibi algılamalarına yükleyeceği değerlerle şekillenir.
Ayrıca bu değerlendirmelerin bir anlam kazanması için açık, seçik ve savunulabilir olması da gerekir.
Ülkemizin yönetici kadrolarının böylesine bir derinliği olduğu söylenebilir mi?
Bu konuda kimin ne kadar suçlu olduğu da belli değil.
Ortada üretilen bir fikir yok.
Fikre ihtiyaç olduğunu söyleyen de.
Aynı hatayı daha önceleri Kemalistler yapmıştı.
Üretmeden ya da üretim alışkanlıklarımızı değiştirmeden,
İlerlemek adına batının tüketim alışkanlığını bu ülkeye getirdiler.
Halka birkaç numara büyük bir elbise giydirmek istediler.
Yıllar geçti ama hala şaşkınlığımız geçmedi.
Ne hukuk ne demokrasi ne de cumhuriyet anlaşıldı.
Bunlar doğru veya yanlış sürekli tartıştığımız şeyler değil mi?
Seksen senedir tehdit altına yaşayan bir rejim olur mu?
Kendi içinde sürekli didişen bir toplumda sağlıklı bir fikir üretilebilir mi?
Var olmak için savaşıp duruyoruz.
Savaş ortamında sağlıklı düşünülebilir mi?
Sahte gündemlerle bir türlü olması gerekeni yakalayamıyoruz.
Bazı çevreler hükümetin gizli bir gündemi olduğundan bahsediyorlar.
Ama yapılanların var olanı güçlendirdiğini göremiyorlar.
Gizli ya da açık bir gündemin kendi içinde bir tutarlılığı olması gerektiği açık.
Söz konusu gündemin merkezinde din olduğu için,
Ve bir şeyin topluma mal olmasının gizlilikle mümkün olamayacağından maada
Mensupları tarafından algılanamayan gizli gündemlerin başarılı olma şansı zaten yok.
Her şeye rağmen;
Bu ülkede sisteme alternatif olarak algılanan en etkili güçlerden biri din.
Neredeyse rejimin kendisi için tehlike saydığı yegâne şey.
Onu tehlike olmaktan çıkarmanın en etkili yolu dini ülke menfaatlerine uygun bir şekilde kullanmak.
Doğru anlamak veya olabildiğince yaşamak değil, sadece kullanmak.
Ama her nasılsa “ülke menfaatleri”nin arkasından da hep bir çapanoğlu çıkıyor.
Bir zaman sonra birilerinin ekmeğine yağ sürdüğünüzü anlıyorsunuz.
Dinin saf ilkelerinin, menfaatlerin sübjektif beklentilerine feda edildiğini görüyorsunuz.
Çünkü çerçevesi bozulmuş ve Kur’an’ın bütünlüğü dışında birilerince palyatif beklentilere uyarlanmış bir din anlayışı İlah, kul, itaat, ibadet içeriği değişerek afyona dönüşebiliyor.
Parçalanmış hakikat büsbütün kötülükten berbat hale geliyor.
Bu öyle kahrolası bir paradoks ki bir süre sonra hakikati parçalamayayım diye terk etmek zorunda bile kalabiliyorsunuz.
Erbakan ile başlatılan içinde “İslamcılığı” da barındıran hareketin dindarlarla mevcut düzen arasında bir uzlaşma ve benzeşme getirdiği biliniyor. Ancak bu hareketin tam bir dönüşüme yol açacak uzun süreli bir iktidardan yoksun kaldığı da görülüyor.
Başörtüsü gibi yasaklar modernleşmenin içselleştirilip kitleselleşmesini geciktirse de,
Derin devlet erki, bu benzeşme ve sahiplenmenin yerel yönetimler elinde ortaya çıktığını görmüş olmalı.
Öyle ki AKP’ye iktidar yolunun açılması bu projenin bir ürünü gibi duruyor.
Bir sistemi koruyan en önemli saik, ondan faydalananların menfaat düzeyi ve beklentileri olagelmiştir.
Öncelikle yerel yönetim imkânlarıyla oluşturulan bir yönetici sınıf dindar kitlelerin işe yarar adamlarının neredeyse tamamını istihdam edip kullanmıştır.
Belli düzeyde sistemin olanaklarından faydalanan bu kitle, önemli derecede tüketici olma yolunda ilk adımlarını o zamandan beri atmıştı.
AKP iktidarı bu anlamda daha önceleri temeli atılan tüketici bir dindar orta sınıfı, adamakıllı kemikleştirdi. Dahası kendi zenginlerini de üretti ve arkasından güya mevcut bozuk sistemin menfaatleri, Müslüman olduğunu vurgulamaktan kaçınmayan kimselerin menfaatleriyle örtüşmeye başladı.
Bazılarının anlamadığı şey tam burasıdır.
Sistemden nemalanan kişilerin ahlakı, iktidarın sunduğu nimetlerle öylesine etkilenmiştir ki düzen karşıtlığını sistem savunuculuğu şeklinde değişmiştir.
Başka hiçbir şey bir kitleyi bu kadar çabuk dönüştüremezdi.
Bu öylesine etkili bir uyarlanmadır ki hiçbir gizli gündem bu hız karşısında dayanamaz.
Nitekim aile bireylerini de içine alan bu süratli modernleşmenin, altında sağlıklı bir fikri alt yapı barındırmadığından olsa gerek ideolojik bir karşıtlığı süreli taşıması da mümkün görünmüyor.
Ahlak ve erdemin; para, aşk ve şarabın cazibesi karşısında uzun süre tutunamaması gibi bir şey.
Aslında tam tersi olmalıydı.
İyiliğin kötülüğe uzun sürede galip gelmesi beklenmeliydi.
Sadece sabretmek ve ısrarla doğru olanı savunmak gerekiyordu.
Bunu beceremediler, beceremedik.
Belki hızla modernleşen dünyada neye karşı olacağımızı bilemedik ve belki de galip gelecek iyiliği siparişle büyüklerimizden bekledik.
Tam bir hayal kırklığı,
Ve arkasından yaşadığı gibi inanmak geliyor.
Bir şeyi başaramayacağını anlayan insan;
Bazen hedefi abartarak mazeretler ediniyor.
Bazen de ket vurup olması gerekenleri yok sayıyor.
Her seferinde nasıl olsa kendini haklı ve mazlum konuma sokmasını iyi beceriyor.
Psikolojide yansıtma dedikleri bu olsa gerek.

Patron seni haşlasın, Sen eşine kız, o çocuğu dövsün, çocuk kediye tekme atsın, o da gidip bir fare yakalasın.
İktidar sorumluluğu bir girdap gibi
Muhalefetteki eleştirileri yutuveriyor.
İnsan yeni durumlara kendini çok çabuk ayarlıyor.
Sonuçta inşa edeceğimiz değerlerin yerini sanal gündemler ve sahte sorunlar alıyor.
Dahası reel dünyanın bize makul gelen taraflarını dinin evrensel dediğimiz argümanlarıyla örtüştürüp, içselleştiremeyince;
İdeal ile gerçek arasında uçurum oluşuyor.
Bilindiği gibi bu uçurum her defasında umursamazlık doğuruyor.
Sürekli aynı şey olmuyor mu?
Modernleşme şaşkınlığı, iktidar başarısı ile birleşince insan eksiklerini fark edecek zaman da, imkân da bulamıyor.
Aslında tarihi bir fırsattı.
Yenik olmanın enerjisi, kendini inşa için kullanılmalıydı.
Bu yüzyılın değerleri bizi çıplak yakaladı ve dünyanın kaç bucak olduğunu gösterdi.
Baskın batı kültürü karşısında sahip olduklarımızı test etme ve yeniden yapılandırma imkânı yakalayıp kendimize çeki düzen vermemiz gerekirdi.
Tarihi ve elimizdekileri sorgulayarak bunu yapabilirdik.
Ancak iktidar oyuncağıyla kandırılıp dersimize çalışamadık.
Hala düşünceye ait köklü sorunlarımız var.
Ama çokları bunun farkında değil.
Uğrunda mücadele etmeye değecek bir fikrin kuvvetiyle muhalefette kalmanın, gelişi güzel elde edilmiş menfaatlerle iktidarda olmaktan daha önemli ve değerli olduğunu bilemedik.
Ahlakî erdemleri sonraki bir zamana erteledik.
Bilginin gücünü hafife aldık.
Dinin bir dünya görüşü olduğunu söylerken bile ona kültürel bir fenomen gibi yaklaştık.
Hâlbuki Müslümanlar, dinin kendilerine sunduğu bu kısır enerjiyle bile istediklerini yapabilmişlerdir.
İktidar istiyorlardı, elde ettiler.
Ancak,
Kolejleri, finans kurumları ve şirketleriyle önümüze çıkan dindar burjuva, sahip olduğu doğruları saklayarak ve sonunda yok ederek bunu başardı.
Önceleri Allahın hâkimiyeti deyince altından kralın ya da soylu bir sınıfın menfaatleri çıkardı
Şimdilerde arkasından “millet” dedikleri bir şey çıkıyor.
İktidar nimetleri, ahlakı da unutturmuşken…
Yarın milletten kastın ne çıkacağı da belli değil.
Belki de bir avuç zengin çıkacak karşımıza.
Antropomorfizmin kapitalizmin işine bu kadar yarayacağını bilseydik,
Örneğin fena makamını kabullenmek için bu kadar direnmezdik.
Bu sömürü ahlakının zaferi olarak;
İnsanları düşündükleri konusunda baskı altında tutanların bu millete verdikleri zarara bir bakın.
Sistemin kendi insanına ödettiği şu bedele…
Tüsiad, medya ya da askerin etkisini bir düşünün.
Niyet okumaların gırla gittiğini biliyorsunuz.
Her konuşmanın öncesinde bir referans yaparak;
“Vallahi bu ülkenin bölünmez bütünlüğünden yanayım.
Hâşâ şeriatçi değilim.
Lütfen beni hain diye nitelemeyin.”
türünden bir giriş yapmadan konuşamıyorsunuz.
Onlar gibi olmadan samimiyetinizi asla kanıtlayamıyorsunuz.
Demokrasi ile iş başına gelseniz de iktidara kendi renginizi veremiyorsunuz.
Böyle olunca da;
Gerçek anlamda İslami değerleri açıkça savunarak belki muhalefette kazanacağımız başarıyla bu topluma katacağımız değerlerden vazgeçmiş oluyorsunuz.
Ahlakı, erdemi ve insanca yaşamı Kur’an’ı referans alarak savunmayı yasaklayanlar yüzünden ikiyüzlü bir tavırla şaklaban rolünü oynuyorsunuz.
Bu ülkede solcusuna da sağcısına da aynı şeyi reva görenler var.
Kimse açıkça ne istediğini söyleyemediği için;
İnsanlar çok yüzlü ve maskeli tavırlar içinde asıl kimlik ve kişiliğinden yoksun dolaşıyor.
Sonuçta yanı başımızda Müslüman mı, komünist mi, alevi mi, laik mi tam anlayamadığımız ne idüğü belirsiz tek tip insancıklar bitiveriyor.
Kişiliği bölüp ülkeyi kurtarmak nerede görülmüş?
Sopa göstererek sağlanan milli birlik ne kadar sağlıklı olabilir?
Şu insan potansiyelimizi hesap ediyorum da;
Dağda soğan-ekmek yiyerek aylarca yaşayabilen teröristlerimiz var.
Halkların özgürlüğü diye diye gençliğini yakıp senelerce içeride yatan mahkûmlarımız var.
Afganistan’a, Çeçenistan’a, Bosna’ya gidip çarpışan mücahitlerimiz var.
Şehit oğlunun tabutu karşısında “Vatan sağ olsun.” diyebilen ana-babalarımız var.
Yirmisinde dul kalıp geri kalan ömrünü çocuklarına adayan kadınlarımız var.
Üstüne bomba sarıp canına kıyan mı ararsınız,
Polisten dayak yiyip sokakta saçından sürükleneni mi,
Kendini benzin döküp yakanı mı,
Karakolda, mahkemede boynunu bükmeden duranını mı…
Üzülmemek mümkün mü?

Hepsi aslında özledikleri bir şeyler için kendilerini feda ediyor.
Birileri barda, pavyonda eğlenip dururken,
Sağı, solu, Türkü, Kürdü derken binlerce gencimiz harcanıp gidiyor.
Hangi ülkede bu fedakârlığı görebilirsiniz.
Ya da bu çabalara fedakârlık der misiniz bilemem.
Ama bildiğim bir şey var.
Bu insanları, gençleri adam gibi dinleyip ikna edebilmek,
Ya da onların ara sıra da olsa doğru söyleyebileceklerini kabullenebilmek,
Olmadı bir şeyler uğrunda kendilerini feda edebildikleri o güzel özlerini anlayabilmek,
Ve bu potansiyeli bu toprakların refahı ve ilerlemesi için kullanabilmek gerekirdi.
Şimdi;
Bu insanların başlarına gelenlere kim seyirci kalabilir?
Olup bitenin avukatlığını kim üstlenebilir?
İşkencelerle kararan hayatlar,
Ülkesini terk etmek zorunda kalanlar,
Faili meçhul kaydıyla yok olanlar…
Kaybolan hayatların hesabını kim verecek?
Hangi cesaret bu tablonun resmini ben karaladım diyebilecek?
Her nasılsa;
Rengârenk bir tabloyu badana fırçasıyla tek renkli bir ucubeye dönüştürdüler.
Üstelik bu tek rengi alt kimliklerden seçtiler.
Ahlakı örfe, dini vicdana indirgediler.
İdeolojilerin işe yaramadığını görünce,
Şimdi de renksizliği benimsemek üzereler.
Artık ne ben benim ne de sen sensin.
Sonunda hepimiz birimiz için tek renkli ya da renksiz hale geldik.
12 Eylül’le solcuları kırdılar.
Sağcıları yokladılar.
Toprağı uğruna ölmeye değmeyecek bir kum yığını haline soktular.
Şimdi sıra Müslümanlarda.
En acısını da onara reva görüyorlar.
Sahip oldukları değerler için mücadele etmeyi onlara çok görerek…
Dünya nimetlerinden mamul kuru yemiş sepetleriyle onları maymuna dönüştürüyorlar.
İşin acı tarafı bunu ben de Müslüman’ım diyenlere yaptırıyorlar.
“Diğerleri” ise zamanında kendilerine sahip çıkılmadı diye olup- bitene seyirci kalıyorlar.
Bıyık altıdan gülüyorlar.
Zamanında;
Biz “Sizi gidi ateistler” diyerek onlara Allah adına bir fatura kesmiştik.
Hataydı.
Solcularla beraber, savundukları değerlerler de gitti.
Artı değerler, katma değerlere dönüştü.
Biz anlayana ve anlatana kadar;
İşçi sınıfını değiştirip,
Emeği paketleyip,
Sendikaların oyuncağı haline getirdiler.
Zihin ishaline tutulmuş bu halka,
Sil baştan özgürlüğü kim anlatacak.
Şimdi aynı hatayı onlar yapıyorlar.
Müslümanlar şımarırsa, ahlakı, erdemi arayıp bulamayacaklar.
Şu insan hakları ne menem şeymiş ki;
İnsan kendinden başkası için bunları bir türlü hak olarak görüp savunamıyor.
Sonuçta atı alan Avrupa’ya geçmek üzereyken,
Bizlere Niğde de bir pazar dahi kurdurmayacaklar.
Logged
12 Ekim 2008, 10:04:20 ÖS 22
Üye Bilgileri
murat
Ziyaretçi
« Yanıtla #12 :»

   Musa ŞİMŞEKÇAKAN  

18 Ekim 2007 Perşembe

Ortak bir kültüre sahip insanların gördükleri rüyaları bir araya getirebilseydik, o ülkede yapılamayanlarla yapılmak istenenleri, yani geçmiş pişmanlıklarla gelecek kaygılarının en azından yakın gelecekte nasıl bir ortam oluşturabileceğini tahmin edebilirdik. Bu durumda, ya hayal gücünün kendi ulaşamadığı için başkalarına da yar etmeyen egosunun geçeği tahrif gücü karşısında, yanlış sonuçlara varır ya da belki bir gün elde ederim ümidiyle, mucizeleşmiş ve kehanetlerle ambalajlanmış heyecanlı bir bekleyişe adım atardık. Nasıl ki bir fikir, bir düşünce bir dünya görüşü olup da sahibinde dava konusu bir eyleme dönüşmeyince dışarıdan birilerinin görücü usulüyle diktirdiği iki beden büyük bir elbiseyle insanı şarlatana dönüştürüyor ve insan zamanla kendini, koskocaman bir hiçliğin içinde ucuz zevklerin palyaçosu gibi pandomim oynarken buluyorsa, muhayyilenin tarihsel olgulara süreklilik kazandırması ve çağlar boyu etkinlik kazanması için de, efsaneleşmesi gerekiyor. Gerekiyor ama arka planda tarihsel olguların sübjektif tasarımlarıyla oluşturulmuş bir art niyet olmadan. Yani reel dünyada putlaştırılmış bir özneden yoksun, nesnel bir gerçekliğin az çok yaşanmış olması kaydıyla.
Kandiller hurafe mi yoksa hayra vesile mi oluyor, mucize beklentileri tembellik mi yoksa ümit mi aşılıyor, Necef’teki Ali türbesi olmayacak dualara âmin merkezi mi yoksa oraya yapılan saldırılar Irak’taki Müslümanların karşı direnişini mi güçlendiriyor? Efsaneleri destana devşiren ‘ibret’ yönüyle, hurafeye dönüştüren ‘büyülü’ tarafının çarpışma zeminidir bu. Ve bilim-teknoloji-ilerleme mitinin çağdaş dünyada yeryüzü cennetini vadeden baladının üniversite mezunu olma akidesine karşılık, başını açmadığı için evde oturmak zorunda kalan kızın kâbusudur bu zemin ki, olası başarısızlıkların heykelleşip üstüne oturduğu ağır bir karabasanı davet edecektir.
Taharetlendin mi büyük taş seçeceksin, küçük çakıl taşları insanın içine kaçıyor diyen atalarımıza inat, gerçekleştirilemeyen büyük ideallerin peşinde bunalıma girmek yerine, küçük hedeflerin ikinci sınıf adamı olmak daha doğru gibi gelir ve uydurma bir kandil gecesinin heyecanını iki ayeti anlamak için harcanan zamanın verdiği sıkıntıya eşdeğer kabul edemezsiniz artık. Hani, namazını kılmak adına yüz liralık işi elli liraya yapıp geri kalanıyla dinini satın almanın faturasını kadere kesen zihnin kısmet arayışıyla, işçisine vermediklerinden hayra harcayan tombulların bereket beklentisi gibi. Hatta idealle gerçek arasındaki derin uçurumun oluşturacağı umursamazlığın, kendi çözebileceği problemler üretip arkasından çözüp çözüp tatmin olmasının verdiği zevk bir tarafa, hem aşağılanmanın verdiği mazoşist bir tat hem de kalabalığa uymakla elde edilen arabesk bir güven hissi de var. Burada, yemek kitaplarının birinde ıstakozların canlı canlı haşlanmaktan hoşlandığının yazdığını söyleyen Tolstoy’ un ‘Diriliş’inde ki Taparov’un dine bakışı da hatırlanmalı. “ O’nun dine karşı tutumu tıpkı bir tavukçunun hayvanlara yedirdiği kurtçuklara karşı durumu gibiydi. Bu kurtçuklar, pek pis, iğrenç şeylerdi ama ne çare ki tavuklar pek seviyordu.”
Bir İngiliz efsanesinin kadın kahramanı Chester Kontu Leofric’in (öl:1057) karısı Lady Godiva’yı duymuşsunuzdur. Wendewer’li Roger’in anlattığına göre, kocasından Coventry halkını perişan eden vergileri azaltmasını ister. Kocası şehri çırılçıplak dolaşması kaydıyla bu isteğini yerine getirebileceğini söyler. Bunun üzerine Lady Godiva, vücudunu örten gümrah saçlarıyla bu işin üstesinden gelir. John Bronpton, dikizci (peeping) Tom adlı bir terzinin dışında herkesin kepenklerini kapatarak Ladylerine kimsenin bakmadığını söyler. Ve 1678’den beri Coventry’de her üç yılda bir ‘Godiva’ alayı düzenlenir.
Fahişe olacak korkusuyla onu diri diri gömüp öldürsün mü yoksa sağ bırakıp bu utanca katlansın mı diye düşünerek yüzünü ekşiten Arap müşriklerinin halini hatırlayınca, kızı olduğunda başı açık okutsam deyyus olurum, başını kapatsam evde koca bekleyen bir aminneye dönüşecek ikilemini yaşayan çağdaş yüzlerin bela satan somurtkanlığı aklına geliyor insanın. Ve yaşadıklarıyla inandıkları arasında ki çelişkiden hareketle evde ayrı, iş yerinde ayrı, sokakta ayrı maskelerle dolaşmanın ne muhteşem bir oyunculuk kabiliyeti gerektirdiğini ve kişiliği bölünmüş yorgun tiplerin mutsuzluklarının resmi üstüne geleneksel adetlerden ya da hurafe beklentilerden süslenmiş renkli çerçeveler seçildiğini anımsatıyor ayrıca.
Ne yazık ki geçmişte İslamcı şimdilerde muhafazakâr ağabeylerinin nasihati ve ehlisünnet hocalarının fetvalarıyla, başını açıp okuluna giden Bayan Ayşeler, kapısını, kepengini kapatıp laydlerini görmemeye çalışan bir duyarlılıktan da yoksun bırakılıyorlar bugünlerde. Herkes dikizci Tom olmuş bakıyor. Ve kör olası mazeretler üretip, üstesinden gelemediği bir sorunu yok saymaya devam ediyor.
Biri kendi içlerinde diğeri de halk arasında ikilem yaratmamak adına gösterdikleri bu fedakârlık anlamlı mıdır bilinmez ama biraz vicdanı olanlar için çağdaş bir efsanenin kaçırıldığı da apaçık kendini gösteriyor. Nitekim bedel ödemeye hazır bir sürü kız kardeş varken, üç yılda bir ‘Bacım Ayşe’ alayları düzenleyip milletin kapısını penceresini kapatmasıyla oluşacak bir sivil itaatsizliği oluşturabilseydik, olmadı imanın şartlarından üniversiteli olmayı çıkarabilseydik, en azından çift kişilikten kurtulup, gözü kapalı ölmenin yolunu açabilecektik.
Bir efsane daha kaçırmamak ümidiyle…
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.17 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.388 Saniyede 44 Sorgu ile Oluşturuldu