Vermekten Emir: "VER!"

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSTİŞARELER (İstişare Platformu) > Serbest Kürsü (Moderatör: Yonetim) > Vermekten Emir: "VER!"
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSTİŞARELER (İstişare Platformu) > Serbest Kürsü (Moderatör: Yonetim) > Vermekten Emir: "VER!"
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Vermekten Emir: "VER!"  (Okunma Sayısı 2809 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
esedullahmurat
Ziyaretçi
« : 18 Temmuz 2007, 01:30:58 ÖS 13 »

Vermekten Emir: "VER!"






İnsanların, gerek "verili" ve/veya gerekse de kendi "medeniyet algılayışları" çerçevesinde üretmiş oldukları kavramların, zihinsel platformdan pratik platforma intikalinde oluşturduğu açının yüksek dereceli oluşu söz konusudur.


Allah, Kur'an-ı Kerim'in bir çok bölümünde, özellikle ilk nüzul yıllarında sıksık "vermek" üzerinde durmaktadır. Sahip olduğunuz şey her ne olursa olsun vermek. Böylesine yalın bir şekilde bizim akıl-gönül ve eylem alanlarımıza sunularak, kişisel iç eğitimin, kemale ermenin, dünyayı hakettiği değerle görmenin başlangıcı olarak verilen bir emri bizler günümüz "medeniyet algılayışımız" çerçevesinde doğrusal bir grafik üzerinde incelemeye çalıştık. Bir şeyi vermek için o şeye sadece sahip olmanız yeterli iken "modern dayatma" ihtiyaç, stoklama, biriktirme (yığma), kıt kaynak gibi verilerle verme çıtanızı yükseltmiştir. Dolayısı ile vermeye başlamanız için belli bir kazanımı elde etmeniz mecbur hale gelmiştir. Zaman zaman yapılacak "konjonktürel ilaveler" le vermemeye doğru gidecek olan bu basamakları tereddütsüz yükselteceksiniz. Bu tablodan sonra kendinizi hiyerarşik olarak hiçbir zaman zenginler sınıfına dahil edemeyeceğiniz için vermeme seçeneği sizin önünüzde bütün pırıltıları ve ihtişamı ile duracaktır. Nihayetinde, bugün vermenin tanımının, ilahi çerçevenin dışında yeniden yapılmaya çalışıldığına ibretle şahit oluyoruz. Buyrun size kavram kargaşası.


Kur'an-ı Kerim'in nüzülünde, Hz. Osman nüshasına göre sıralamada ikinci sırayı alan Kalem suresinde geçen kıssada, bahçelerini devşirmeye giden bahçe sahiplerinin niyetlerinin vermemek üzerine kurulu olduğunu görebiliriz. Yine aynı sıralamada dördüncü sırada yer alan Müddesir suresinde Allah'ın kendilerine verdiklerinden vermeyenlerin hırslarına vurgu yapıldıktan sonra onların hesap sonrası içerisinde yer alacakları tablo gözler önüne serilmektedir. Müddesir suresinde yer alan ayetlerde bu kişinin Allah'ın ayetlerine karşı geliştirdiği durumun kaynağı olarak bakın bize ne anlatılmaktadır:


" ki Ben ona, 'alabildiğine geniş kapsamlı bir mal' verdim.Göz önünde hazır çocuklar verdim. Ve sayısız imkan ve fırsatları önüne serdim. Sonra daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). Hayır; çünkü o, Bizim ayetlerimize karşı 'kesin bir inatçıdır' " (74-12/13/14/1516)


Aynı surenin devamında ise:


" Sizi cehenneme sürükleyip-iten nedir? Onlar: 'Biz namaz kılanlardan değildik' dediler. 'Yoksula yedirmezdik.' 'Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.' 'Din gününü yalan sayıyorduk.' 'Sonunda yakin gelip bize çattı' " (74-42/43/44/45/46/47)


denilerek varılan son sergilenmektedir.


Allah onlara verdi, onlar doymadılar daha çok istediler, namaz kılmadılar, yoksula yedirmediler, dalıp gidenlerle dalıp gittiler ve din gününü yalanladılar... Bu bahsedilenler bize çok mu uzak dersiniz? Çok pratik örneklemeler var değil mi? Mesela namaz... Sahip olduklarımız ve bizim sahip olduklarımıza sahip olmamış olanlara karşı geliştirilen davranış biçimi... İnsanların çoğu namaz kılmayanlardan ve sahip olduklarından vermeyenlerden değil midir? Peki bunlara "dalıp gidenler" diyebilirsek eğer onlara uyuyor olmamız kitle ya da yığın ya da grup psikolojisi ile birebir aynı şey değil midir? Namaz kılmak, Allah' ın ikram ettiğinden vermek demek dalıp gitmemenin diğer adı olsa gerek. Farkında olmak demektir. Kendisinin, yaşamın, ölümün din gününün yani yakinin farkında olmak. Bir anlamda hizayı bozmak demektir. Bir toplumda geliştirilen ve genel kabul gören davranış kalıbı yanlış olsa bile herkesin sıradanlaştığı bir esnada hizayı bozmak demek, Allah'ın insana yüklemiş olduğu kişilik misyonuna kişicilik noktasına yaslamaksızın sahip çıkmaktır.


Varedilişin anlamına vakıf olmanın ve insanın kendi kendisini yeterli görerek bir nevi tanrılaştırma sürecine dahil olmasının önüne geçebilmenin ilk yollarından biri olarak önerilir vermek. Daha ilk surelerde karşımıza "müstağni olmak" ile ifadelendirilen tanrılaşma süreci kişinin kendisini herşeyin sahibi olması gibi görmesidir. Evet bu zihniyette Allah bir şekilde öyle ya da böyle vardır ama kendisi yaşamının, kazanımlarının, evlatlarının v.s. direk sahibidir. Biz müslümanca düşünmek zorunda olanlar olarak mesela çocuklarımızı Allah'ın bir ikramı olarak görürürüz. Onlar doğduklarında onların bizelere Allah' ın verdiğini biliriz. Ama bugün karşımıza "çocuk yapmak" diye farklı bir tabir çıkabilmekte ve biz de bunu peşinen kullanmaktayız. Allah'ın defaatle gündemimize yerleştirmek istediği bir husus olarak vermenin de bu anlamda anlamının kaydırıldığına şahit olmaktayız. İnsanlar verirlerken bile bir hesabın içerisine kandilerini tanrı gibi dahil ederler. Dünyevi bir çıkarın uzantısı olarak karşımıza hesaplar geliverir. Vergiden düşme konusu hesap edilir, vergi verilmesi halinde daha mı hesaplı olunacağı tartışılır, namının ne kadar yürüyüp ne kadar yürümeyeceği düşünülür, verilen her ne ise eğer onun bir köşesine bir unvan bir logo bir reklam ilave edilmesinin bu ekonomik şartlarda bize neler katabileceği konuşulur, verdiğimiz kişiden alabileceğimiz karşılık hesap edilir, verdiğimiz kişi bizim istediğimiz gibi davranacak mıdır davranmayacak mıdır bunun bütün detayları masaya yatırılır v.s. v.s..... Vermenin ontolojik olarak farklılaşmayı, kişiliği bulmayı ve bu yönüyle de sıradanlaşmadan uzaklaşılarak hizayı bozmayı gerektirdiğini ifade etmiştik az evvel. Ancak son tahlilde görülmektedir ki verme eyleminin ifası esnasında maalesef sıradanlaşılmakta, dalınmakta ve maalesef dalanlardan olunmaktadır.


Muhammed Esed'in "Mekkeye Giden Yol" adıyla Türkçeye de tercüme edilen eserinde kendisini dehşete düşüren bir hadise gelir her zaman gözlerimin önüne. Eskilerden okuduğum için detaylarını ne kadar hatırlayıp hatırlamayacağımı bilemiyorum ama hatırladığım kadarıyla paylaşmak isterim. Muhammed Esed arap yarımadasında bir tren seyahatindedir. Henüz müslüman olmadığı dönemidir. Kompartımanda karşısında oturan müslüman çıkınından çıkardığı bir somun ekmeği sormaksızın ortadan ikiye böler ve Esed'e ikram eder. Esed şaşkındır. Ve sanıyorum kendisini müslüman olmaya götüren önemli yapıtaşlarından biridir bu hadise. Bilmiyorum ama belki de o kompartımandaki müslüman arabın sahip olduğu tek şey de oydu. Ve onu paylaşmak istemişti.


Şöyle bir şey öneriyorum; "sahip olduğumuz her ne ise eğer paylaşmaya var mıyız?"

___Yusuf Armağan___
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.05 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu