Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > GÜNDEMDEKİLER > Dünyadan > SURİYE > Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > GÜNDEMDEKİLER > Dünyadan > SURİYE > Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması  (Okunma Sayısı 147 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ahirzaman
Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 47


« : 19 Mayıs 2018, 02:49:05 ÖS 14 »

Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması olmadı”

 Bir hafta boyunca suyumuz yoktu, neyse ki kar yağıyordu. Bize biraz badem, kiraz, incir ve üzüm sunan bir bahçemiz vardı. Bodrumda kutular içinde mısırlarımız da vardı, onlardan yedik. Bir Pazar sabahı kapı açıldı, bir adam içeri girdi ve "bitti" dedi. Adamın ismi Ruhullah’tı, yani “Allah’ın Ruhu”!

 

Belçika'daki Postel manastırından Peder Daniel Maes (78), 2010 yılından beri, Suriye'de başkent Şam'ın 90 kilometre kuzeyindeki Kara kentinde bulunan, altıncı yüzyıldan kalma Mar Yakub manastırında yaşıyor. Arada geçen yıllarda birkaç defa seminerler vermek için kendi ülkesine dönmüş, ancak Suriye'de yaşamaya devam ediyor.



 Kısa süre önce Peder Daniel'le bir röportaj yaptım. Aşağıda onun hikâyesini sunuyoruz. Peder Daniel bana, 2010 yılında neden Suriye'ye gittiğini ve oraya ilk varışında nasıl bir kültür şoku deneyimlediğini anlattı. Ayrıca Suriye'de hiçbir zaman bir halk ayaklanması olmadığını izah etti, kimyasal saldırıların etrafında dönen propagandaya değindi, bizzat Suriyeliler tarafından anlatılan yürek burkan hikâyeler aktardı ve Hizbullah, Suriye Ordusu ve Rusya'dan aldıkları büyük desteği övdü.

 

 

***

 

 

Ahenkli bir toplum



 Uluslararası ekümenik toplantılardan biri esnasında, bir zamanlar Ortadoğu'nun en ünlü manastırlarından biri olan Mar Yakub manastırının vakıf kurucusu Rahibe Agnes-Meryem'le tanıştım. Onun tevazusundan ve çalışmasından çok etkilendim ve bundan sonra birkaç defa kendisini Belçika'da konuşmaya davet ettim. Konuşmaları oldukça başarılıydı. Bir noktada bana, “Ben sizi pek çok defa ziyaret ettim. Siz ne zaman bizi ziyaret edeceksiniz?” diye sordu. İşte o zaman Suriye'ye gitmeye karar verdim.



 Bir Arap ülkesiyle hiçbir zaman temasım olmamıştı, bu yüzden epey önyargım vardı. İnsanın Müslüman bir ülkede çok dikkatli olması gerektiğini düşünüyordum. Yaşadığım deneyimi birkaç kelimeyle ifade etmek gerekirse, bu benim için bir kültür şokundan başka bir şey değildi. Karşılaştığım misafirperverlik inanılmazdı ve gençlerin çoğu, farklı tipten, bütün yaşam tarzı, mezheplerden ve dinlerden – Şii, Sünni, Ortodoks, Katolik ve tüm olası inançlardan – insanlar bir bütün halindeydi. Ülkeye bir bütün olarak bakıldığında, hayat ahenkliydi; bu kadar ahenkli bir toplum hiç görmedim.



 Hıristiyanlara misafirperverlik gösterildiği gibi her şey bundan ibaret de değildi: Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bir ayrım yapılmıyordu. Sanıyorum bütün Şam'da kilitli olan tek bir kapı bile yoktu. Bir akşam Şam'da bir turizm ofisi olan Hıristiyan bir kadınla tanıştım. Bana şunları söyledi: "Pek çok ülkede ve yerde bulundum. Brüksel'de bulundum, Paris'te bulundum. Geceleri güven içinde dışarı çıkabileceğiniz Şam gibi bir şehir yoktur."



 Güzel bir kadındı ve sokaklarda güven içinde dolaşabiliyordu. İlave olarak hastanelerde tedavi, ilaçlar hariç (hepsi de Suriye'de yapılıyordu!) bedavaydı, bir üniversite programını takip etme maliyeti ise 20 euro kadardı. Bir bütün olarak, müreffeh, güvenli, misafirperver ve ahenkli bir topluma tanık oldum. Irak'tan gelen bir milyon kadar mülteci ve Bosna'dan gelen belli sayıda mülteciye de vatandaş gibi muamele yapılıyordu.

 

 

Suriye'de sivil bir ayaklanma gerçekleşmedi



 Yalan yağmuru başlar başlamaz, bu yalanlara karşı hakikatle mücadele etmeye başladım. Bir gazeteci, Suriye'deyken “ekmek istediğini, fakat bunu yerine kurşun aldığını” iddia etti – adeta sivil bir ayaklanma olduğunu kanıtlamaya çalışır gibi. Size söyleyeyim, ben savaştan önce Suriye'deyken, 10 somun ekmek bir euro'nun onda biri kadardı. Ben bu yalanlara karşı savaş verdim. Batı, bu ülkeyi öldürmek için bir sebep “bulmaya” çalışıyordu.



 Bir Cuma akşamı Kara'daki papaza gittik. Ara ara hastalar için dua etmek üzere farklı yerlerdeki Hıristiyan ailelere giderdik. Bir noktada yiyecek almak için papaz evine gittik; yolda yürüyorduk ve ana yol üzerinde büyük cami vardı, orada bir grup genç insan gördük.



 Bu kişiler bağırıyor, haykırıyor ve Esad karşıtı ve Suriye karşıtı pankartlar taşıyordu. Papaz bize daha sonra onların Suriyeli olmadığını söyledi. Ülke dışından gelmişler. Düzenledikleri “gösteri”yi videoya çekiyor ve bunun için El Cezire'den cömert bir ödeme alıyorlardı. Sözde sivil ayaklanma buydu. Neyse ki henüz her şeyin en başındaydık, yoksa bugün hayatta olmazdık. Papaz evine giderken bu insanların yanından geçmek çok rahatsız edici bir histi.



 O tarihte bu kadar organize olunduğunu bilmiyorduk. Arkadaşlarımızdan, aynı şeyin başka yerlerde de olduğunu duyduk. Köylerimizde baş belası insanlar istenmediği için, bu genç insanlar grubu köydeki hiç kimse tarafından desteklenmiyordu. Buna rağmen büyümeyi başardılar. Oluşum büyüyerek kundaklama saldırılarına ve silahlı şiddete yöneldi. Papaz da saldırıya uğradı, soyuldu ve yabancı aksanıyla konuşan maskeli adamlar tarafından boğulmaktan zar zor kurtuldu.

 

 Örgütlü ve silahlı “muhalefet” şimdi ipleri eline alıyordu. Humus ve Kuseyr'de Hıristiyan ve ılımlı Müslüman ailelerden çocuklar, hükümet karşıtı eylemlere katılmamaları durumunda tehdit edildi ve hatta öldürüldü. Yerel başpiskopos Jean-Clément Jeanbart'un dediği gibi: "Eğer Halep haklı bu silahlı çetelere enerjik bir şekilde direnmese ve orduya yardım etmeseydi, şehir tek bir günde isyancıların eline geçerdi.”



 Bir ayaklanma, yahut bir “iç savaş” YOKTU; içeride, bunun olması için bir sebep yoktu.

 

 

Kimyasal silah propagandası



Ağustos 2013'teki kimyasal silah saldırısının etrafındaki hikâye bir rezillikti. Tek bir gazeteci bile buradaki çarpıklıklardan bahsetmedi ve eleştirel sorular sormadı. Ağustos 2013 başlarında Lazkiye'de 11 köy saldırıya uğradı. İnsanlar öldürüldü, evler tahrip edildi ve çok sayıda çocuk kaçırıldı. Onların bulunmasına yardım etmeye çalıştık. İsim ve cinsiyetlerinin yazılı olduğu ve kayıp mı, kaçırılmış mı, yoksa öldürülmüş mü olduklarını belirten bir liste derlendi. Medyada buna ilişkin tek kelime görülmedi.



 Obama 2012 yılında, medyanın yoğun ilgisi altında, kimyasal silah kullanımının bir “kırmızıçizgi” olduğunu ilan etmişti. Bir başka deyişle Suriye'yi işgal etmek veya ülkeye askeri olarak saldırmak için bir sebep olacaktı ki bu, “uluslararası toplum”un sabırsızlıkla beklediği bir şeydi. Suriye, BM'ye ve kuruluşlarına, isyancıların düzenlediği ve Halep'teki bir hastanedeki hemşireler tarafından da teyit edilen kimyasal saldırıların kanıtlarını içeren onlarca mektup sundu. Tek bir mektuba bile yanıt verilmedi ve tek bir saldırı bile soruşturulmadı.



Şam'a resmi bir araştırma komisyonu gönderildi ve onların sağ-salim vardığı esnada, Guta yakınlarında burunlarının dibinde kimyasal zehir kullanılan dev bir saldırı düzenlendi. Batılı devlet başkanları, vahşet karşısında duydukları ürpermeyi anında ifade ederken, daha komisyon soruşturmaya başlamadan bunun emrinin Esad tarafından verildiğini varsaydılar. İlave olarak devlet başkanları, 200 ile 1000 arasında değişen çok farklı ölü rakamları verildi. Besbelli ki kurbanların sayısını belirlemeye kıyasla, suçlunun kim olduğu (Esad) konusunda kendi aralarında anlaşma noktasında daha iyiydiler.



 Saldırının hemen sonrasında yayınlanan ve çok sayıda ölen çocuk gösteren 35 profesyonel video dünyanın her yerine ulaştı. Ancak temel bağlam noktası dışarıda bırakılmıştı: aileler çatışmalar nedeniyle bu bölgeyi çok uzun süre önce terk etmişti. Ve hiçbir yerde bir anne veya bir yetişkin görülmüyordu! Lazkiye'den anne-babalar kaçırılmış çocuklarını tanıdı. Bazıları resimlerde farklı pozisyonlarda yatıyordu.



 Bu fotoğraf ve videolarda hiç anne-babanın görülmemesi nasıl mümkün oldu? Hatta saldırıdan bu kadar kısa zaman sonra bütün bu belgesel kanıtları nasıl yayınlayabildiler? Neden bu masum çocukların bedenleri tek bir odada düzgün bir şekilde yan yana konulmuştu? Ve her şey bir yana, neredeyse boşalmış bir Ortadoğu köyünde bu çocuklar nasıl bulunabiliyordu? Bu soruların sorulacağı yerde, herhangi bir soruşturma yapılmadan suçlamalar ortaya atıldı ve bu durum benim gözümde bunun bir tezgâh olduğunu açık hale getirdi.



 Bu yalanlara karşı yürüttüğüm çabalarda, insanların söylediği veya düşündüğü şeyin tarafsız olmadığını ortaya koymaya çalışıyorum. Şu soruyu sormak önemli: Katilin tarafında mısınız yoksa hakikatin ve masum sivillerin tarafında mı?



Ayrıca şu an itibariyle herkes, Irak'taki kitle imha silahları hikâyesinin bir yalandan başka bir şey olmadığını biliyor: kitle imha silahı diye bir şey yoktu. Şimdi bize Esad'ın kendi halkını öldürdüğünü mü söylüyorlar? Bir parça beyni olan herkes bütün bunların bir tezgâhtan ibaret olduğunu, bu iddiaların tutarlı tarafının olmadığını kolaylıkla anlayacaktır.



 Suriye halkı, katillerinin kim olduğunu biliyor: teröristler. Koruyucularının kim olduğunu da biliyor: Suriye ordusu ve müttefikleri. Bu yüzden gazetecilere şunu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum: siz buradaki insanların katillerinin ve koruyucularının kim olduğunu bilemeyecek kadar ahmak olduğunu sanacak kadar ahmak mısınız?



 Bugüne kadar Suriye'nin her yeri, Esad'ı ve Putin'i öven afişlerle dolu – gerçeklik bu.

 

 

Yürek burkan hikâyeler



 Suriye'den pek çok hikâyem var. Size birkaç tanesini anlatacağım. Mayıs 2016 başlarında onlarca Suriyeli ve Lübnanlı, şehitler için düzenlenen bir etkinlikte bir araya geldi. İnsana dokunan hikâyeler vardı. Kollarında bebeği olan bir kadın vardı, gözünden yaş akıyordu ve gülümsüyordu. Sevdikleri, teröristler tarafından öldürülmüş. Bu insanlar Avrupalı bir yabancı olarak beni çok nazik karşıladılar, fakat kendinizi utanmaktan alıkoyamıyorsunuz.



 Favad'ın Müslüman ailesi de oradaydı. Humus'un Hıristiyan mahalleleri, medyanın insanları öldüren, evlerini yağmalayan ve yıkan sözde isyancılar tarafından “özgürleştirdiğini” bildirdiği ilk yerler arasındaydı. Gerçekte 130 bin Hıristiyan buralardan sürüldü; Müslümanlar da “kurtarma”nın korkunçlukları nedeniyle çok ızdırap çekti. Favad'ın babası, tek oğlunun Humus Üniversitesi'nde öğrenci olduğunu anlattı. Bir gün eve dönmemiş, kaçırılmış. Tüm aramalar sonuçsuz kalmış.



Bir süre sonra aileye bir telefon gelmiş: "Oğlunu tekrar görmek ister misin?" Baba, oğlunu geri almak için her şeyi vereceğine ve her şeyi yapacağına söz vermiş. Birkaç gün sonra, birileri kapıyı çalmış. Kapıyı açmışlar ve plastik bir çanta üzerinde oğullarının resmini görmüşler, arkasından bir araba hızla uzaklaşmış. Çantanın içinde oğullarını cesedi, parçalar halinde bulunuyormuş. Baba başlangıçta öfkeden delirmiş. Sonra cenazeye katılmış. Baba, çok güçlü bir inançla konuşmaya devam ediyordu: "Oğlumuzu öldürenleri affediyoruz. Favad aşkına ve Allah aşkına affedelim. Barış için ödememiz gereken bedel budur."



 Kendilerini kaybolmuş, acıdan bitap düşmüş hissediyorlardı.

 

 

Suriye ordusu ve Hizbullah tarafından kurtarılan Kara'daki deneyimimiz



 2012'den bu yana, 25 bin sakinli kasabamız, tuhaf sakalları olan ve ağır silahlar taşıyan kişilerle hızla kalabalıklaşıp 80 bin kişinin yaşadığı bir yer oldu. On binlerce silahlı terörist Kara'ya saldırdı ve orayı saldırılar düzenlemek için bir üs olarak kullandı. Ancak oradan hareketle yalnızca iki ya da üç küçük saldırı düzenleyebildiler.



 Çocuklar da dahil olmak üzere Müslüman ailelerle birlikte kilisenin bodrumunda saklandık ve dışarıya herhangi bir yaşam belirtisi vermedik. Müslümanlar bizimle ilgilendi, biz de onlarla ilgilendik ve çocukları elimizden geldiği kadar eğlendirmeye çalıştık. Dört elle onları bir şeylerle meşgul ettik. Aynı zamanda onları korkudan uzak tutmaya çalıştık; bizim için ise korkacak vakit yoktu.



İçeriye bazı mobilyalar taşıdık, mobilyaların arkasında Müslüman kadınlar uyuyordu. Biz diğer tarafta uyuyorduk. Bütün bir hafta boyunca suyumuz yoktu, fakat neyse ki kar yağıyordu. Bize biraz badem, kiraz, incir ve üzüm sunan bir bahçemiz vardı. Bodrumda kutular içinde mısırlarımız da vardı, onlardan yedik. Birlikte yaşamak, gözlerimizi açan bir deneyim oldu.



 Bir Pazar sabahı kapı açıldı, bir adam içeri girdi ve "bitti" dedi. Adamın ismi Ruhullah'tı, yani “Allah'ın Ruhu”!



Hizbullah Kara'daki bu teröristlere karşı verilen savaşa çok yardım etti. Önce yardım sunmak için oradaydılar; Suriye ordusunun yanında, Suriye halkını korudular. Bizim hâlâ hayatta olmamız başka türlü izah edilemez. Kara, Kasım 2013'te oldukça tehlikeli bir yerdi.



 Hizbullah başlangıçta, Siyonistler onların eşlerini ve çocuklarını öldürüp evlerini yıktığı için kurulmuştu. Onlar, direnişçiler olarak Hizbullah'a katılmış, insanlarına hizmet etmek ve onları korumak isteyen genç idealistler, ama aynı zamanda, aynı türden vahşi saldırıların benzer şekilde tehdit ettiği insanlara da yardım etme yemini etmişler. Ayrıca, Suriye düşseydi, Lübnan da birkaç günden fazla ayakta kalamazdı. Bu genç insanların idealizmi esin vericiydi. Onlar Şiiler ve çoğunluğu Sünni olan Suriyeli askerlerle birlikte çalışıyorlar. Hıristiyanlarla da birlikte gayet iyi çalışıyorlar. Bu çok mutlu edici bir deneyimdi. Nüfusu ve dolayısıyla bizi korumaya devam ediyorlar.



 2013 yılı sonuna doğru ordu ve Hizbullah, kasabayı teröristlerden temizledi. Terörist gruplar birbiri ardınca kaçtı. Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz, fakat Suriye ordusu ve müttefikleri üstünlük sağladı. O dönemde hâlâ küçük isyancı grupları kalmıştı. Fakat kısa süre sonra bazı sakinler geri döndü, iş yerleri yeniden açıldı ve insanların moralleri yükseldi. Bazı sakinler yeniden inşaya yardım etmek için geri döndü. Bahçemiz bir düzeyde hasar görmüştü, ancak restore etmek için çalışıyoruz. 

 

 

Rusya devrede



 Rusya'ya da çok minnettarız. Eğer Rusya 2015'te gelmeseydi bugün burada olmazdık ve Suriye artık var olmazdı. Rusya, yaptığını söyler ve söylediğini yapar. Ruslarla doğrudan etkileşimimiz olmadı. Kuzey Halep'in onlarla daha fazla teması oldu. Fakat Rusya'dan gelen insani yardımlarla dolu kamyonlar gördük. Bir dağıtım organize edildi.



 Kuşkusuz Rusların burada bulunmak için kendi sebepleri var. ABD de kendi gündemi için orada; onlar kendi hedeflerine Suriye'yi yıkarak ve kuklaları göreve getirerek ulaşmak istiyorlar. Tıpkı son 25 yılda, 20 milyon ölümle sonuçlanacak şekilde yaptıkları gibi. Rusya ise ülke için ve aynı zamanda kendi güvenliği için istikrar meydana getirmek amacıyla elinden gelen her şeyi yapmak istiyor.



 Ülkenin kendi hükümetini ve başkanını seçmesi gerektiği fikrini destekliyorlar. Ülkenin istikrarını, bütünlüğünü ve egemenliğini korumak istiyorlar. Ve eğer Rusya'nın bütün bunlarda bir gündemi varsa da, benim burada ABD'yi mi yoksa Rusya'yı mı istediğim konusundaki seçimimi kolayca yapabilirim. Ruslara ancak kıymet veriyoruz. Söylediğim gibi, onlarla kişisel temasımız olmadı. Fakat Suriye vatandaşlarından gördüklerimiz ve duyduklarımız temelinde, yeterince şey biliyorum.



 Kabul etmeniz gerekir ki, Putin tam bir sanatçı. Rusya, ABD'ye karşı uçuşa yasak bölgeler getirdi! Bu, ABD'nin yapmak istediği şeyin – yani Suriye ordusu lehine değil, teröristler lehine uçuşa yasak bölgeler getirmenin – tam tersi. Ve her ne kadar sözde uluslararası toplumun daha fazla gücü varsa da, Rusya bunu yapabilmeyi çok daha iyi başarıyor. Rusya, kendi siyasal çıkarları için IŞİD kuklalarını koruyan ve taşıyanlardan katbekat daha iyi.

 


Kara'da şu andaki durum: toplumdan ve kiliseden gelen destek



 Başlangıçtan bu yana, Rahibe Agnes-Meryem üç merkez kurdu: Cerama'da (Şam), Kara'da (Manastır) ve Tartus'ta. Çok sayıda konteyner elimize ulaşıyor, fakat organize değillerse bu yardımlarla hiçbir şey yapamazsınız. Pek çok hastaneye gönderilen çokça tıbbi malzeme var; her yerde insanlar tıbbi yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu yardımları ve başka türden yardımları organize etmek için gece-gündüz çalışıyoruz. Tıbbi yardımları, giysileri ve yiyecekleri depo odamıza alıyoruz, ardından seçip organize ediyoruz. Hızlı bir şekilde önce yiyecekleri konteynerlerden çıkarıyoruz (son kullanma tarihleri nedeniyle). Her şeyi düzgün bir şekilde kutulara koyuyoruz ve her kutuda ne olduğunu ve ne kadar olduğunu yazıyoruz. Ardından bu kutular gönderiliyor.



 Trajik bir durum bu: Teröristler, sponsorları tarafından silahlandırılıp her türlü ihtiyaçları karşılanırken, Suriyeliler tıbbi yardıma ihtiyaç duyuyor. Teröristler çok sayıda hastaneyi, bütün bir hastaneler dizisini yıktı. Neyse ki İsveç, Kızılay'la işbirliği içinde, bize her türlü teçhizatı olan büyük bir hastane sundu. Burası mükemmel ve modern bir klinik ve bunun için onlara minnettarız. En başından beri, Dorcas isimli Hollandalı kuruluştan da büyük yardımlar aldık.



İlave olarak Rahibe Agnes-Meryem, yüzlerce gönüllünün ve bazı ücretli işçilerin yardımıyla, geçen yılın Eylül ayından beri Halep'te sıcak yemek sunuyor. İki ay boyunca haftada beş gün, bölgeden ürünler kullanılarak – ki bu aynı zamanda bölgenin işgücünü destekliyor – 25 bin sıcak yemek. Mucizevi olan şey, iki aylığına öngörülen şeyin bugüne kadar devam etmesi!



 Yeniden inşaya çok vurgu yapıldı. Bu ay ben de bu işlere döndüm. Çocuklu aileler başka yerlere taşındı, bir gelecek ve emniyet istediklerini, belirsizliklerden uzak olmak istediklerini söylediler. Ancak kalanlar da oldu; bunların başında da çokça fikri olan ve Kara'nın yeniden inşası için çok çaba sarf eden bir grup coşkulu genç geliyor. Her gün kız kardeşlerimizden biri köydeki 35 kadın için yaratıcı el işi atölyesini kuruyor, buradan kadına bir gelir sağlanıyor. El işi ürün ülke dışına satılıyor veya oradaki tanıdıklara gönderiliyor. Pek çok kişi bize bu çalışma için teşekkür etti.



 Biz mantar da yetiştirdik; insanların bir gelir elde etmesini sağlayan pek çok başka küçük faaliyet de var. Kasabada bir engeli olan ve kendilerini tecrit etmiş insanlar vardı, fakat onları Paskalya için manastıra davet ettik; bu hepimiz için eşsiz bir deneyimdi. Bundan sonra kendilerini topluluğun parçası olarak hissettiler ve çalışmaya da başladılar; şimdi topluma entegre olmuş durumdalar. Ayrıca insanların halı yapımında çalışabildikleri bir halı fabrikamız var. Halk muhtemelen halı beklemiyor! Fakat biz yurttaşların bir gelir elde etmesi için onları satmaya çalışacağız. Sahip olduklarımız için gerçekten şükretmemiz gerekir.



 Bağ ve bahçelerimizi restore etmek için de çalıştık. Bu bölgede dünyanın en iyi kirazları yetişiyor. Eskiden Suudi Arabistan'a sandıklar dolusu kirazlar gönderildi. Ne yazık bunların çoğu tahrip edildi. Fakat binlerce fidan ve küçük ağaç diktik.

 

 

Suriye için umut

 


 Ülke çok daha fazla bütünleşmiş hale geldi. Şehitler için düzenlenen etkinlikte, Aleviler, Katolikler, Şiiler, Sünniler, Hıristiyanlar ve diğerleri arasındaki birlik açıkça görülebiliyordu. Biz tek bir aile haline geldik ve bu aile gitgide daha büyük ve daha güçlü hale geliyor. Bazı kişiler insanları öldürebilir, altyapıyı yıkabilir, fakat bir ülkenin diz çökmesi gerçekleşmeyecektir.



Şunu düşünün: Bir Alevi olan Başkan Esad, Suriye'nin %70'lik Sünni nüfusu dahil her kesim tarafından destekleniyor. Bir tek bir aile olarak birlikte yaşıyoruz. Aynı toplum için çalışıyoruz ve bu çok güçlü bir toplum.



 Umut var. Dayanışma büyüyecek ve ahenkli bağlar hâlâ yerinde. Her ülkenin kusurları vardır, fakat bütün sefaletin içinde kahramanlar vardır. Burada da kahramanlar ve kutsal insanlar var. Hem Müslümanların hem de ötekilerin arasında. 



 Aynı zamanda tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiş var ve Suriye için bu yıl ilerleme kaydedeceğimizi umuyorum. Yıllar süren bir savaşın içinden geçtik, fakat birliğimiz yalnızca daha güçlü hale geldi.

 

 

***

 

 

Peder Daniel son olarak bana, Suriye'de yaşadığı deneyimleri anlatma fırsatı verdiğim için teşekkür etti. Kara'da kendisini ziyaret den iki gazeteci hatırlıyor. Bunlardan biri ilk olarak, "siz bir Esad taraftarı mısınız?" sorusuyla başlamış. Peder şu cevabı vermiş: "Eğer yüksek sesle, Belçika Başbakanı Michel'i öldüren teröristlere karşı olduğumu söylesem, bu beni bir Michel taraftarı veya Belçika rejiminin paralı bir destekçisi yapar mı?" Gazeteciler aynı zamanda ona “iç savaş” hakkında sorular sorma eğiliminde oluyor, o ise hiçbir zaman böyle bir şeyin olmadığı yanıtını veriyor. Bana gülerek "Onlar belli bir tablo çizmek istiyor. Gaddar diktatör hakkında hikâyeler duymak istiyor. Bu röportajların hiçbir zaman yayınlanmadığından kesinlikle eminim" diye anlattı. Onlara duymak istedikleri cevapları vermemiş. Hakikati anlatmış.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.052 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu