Dr. İsam el-İmad: Ehl-i Beyt ve Haşimoğullarının Rolü Niçin...?

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > İslam Tarihi > Dr. İsam el-İmad: Ehl-i Beyt ve Haşimoğullarının Rolü Niçin...?
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > İslam Tarihi > Dr. İsam el-İmad: Ehl-i Beyt ve Haşimoğullarının Rolü Niçin...?
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Dr. İsam el-İmad: Ehl-i Beyt ve Haşimoğullarının Rolü Niçin...?  (Okunma Sayısı 1732 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ahirzaman
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 56


« : 02 Ocak 2018, 11:50:05 ÖÖ 11 »

Dr. İsam el-İmad: Ehl-i Beyt ve Haşimoğullarının rolü niçin gizlenmeye çalışılıyor? (1)

1968'de Yemen'de dünyaya gelen İsam el İmad, Suudi Arabistan'ın üniversitelerinde tahsil görmüş bir Vahhabi âlimi iken, Şia ile tanışmasının ardından bu mezhebe geçmişti. Yemen Husi hareketinin kurucusu Hüseyin Husi'nin öğrencilerinden olan Dr. İmad, Kum'da tahsilini sürdürmektedir ve pek çok kitap kaleme almış önemli bir muhakkiktir.


Bismillahirrahmanirrahim. Salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve O'nun tertemiz Âl'ine olsun. Öncelikle tüm Müslüman âlemini, dünya kadınlarının efendisi Seyyide Zehra'nın (a.s.) kutlu doğumu vesilesiyle tebrik ediyorum.


Bu haftaki programın konusu olan fitne olaylarına geçmeden önce, hepimizin canını yakan bir korsanlık olayına kısaca değinmek istiyorum. Ambargo altındaki Gazzeli mücahid kardeşlerimize gitmek üzere yola çıkan bir yardım gemisine (Mavi Marmara) saldıran İsrail, büyük bir cinayet ve skandala imza attı. İsrail, yarım yüzyıldan bu yana medya sayesinde bazı Batılı ülkeleri aldatmayı başarıyor. Ancak uluslararası sularda yaşanan bu elim saldırı hadisesi, güya Ortadoğu'da demokrasiyle yönetilen tek ülke olan bu devletin, hakikatte korsanlık yapan ve adaletsizlik temelleri üzerine kurulan Siyonist bir devletten başka bir şey olmadığını tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Ardından tüm halklar, İsrail'in gerçekleştirdiği bu terör hareketinin İsrail'in politikalarını ortaya çıkardığı ve onu dünyaya rezil ettiği konusunda küresel bir görüş birliğine vardılar. Bu olayda uyguladığı gibi İsrail, yarım asırdan fazladır sürdürdüğü zorba politikası ile insanları katlediyor ve baskı uyguluyor. Ancak şimdiye kadar gizli yürütülen işleri artık gün yüzüne çıkmaya başladı. Derler ya "Köpeğin ipi kısa olur". Hz. Ali'nin (a.s.) söylediği gibi, "Batılın yönetimi kısadır, insanlar ona güler ama hakkın yönetimi kalıcıdır." Şimdi insanlar İsrail'in gerçek yüzünü öğrendi, Müslümanlardan başka terörist olduğunu düşünmeyen insanlara sesleniyorum; İsrail sömürge devletidir ve kendi topraklarının dışında toprakları işgal etmiş, Filistin halkını öldüren ve "demokratik" bir devlet olduğunu iddia eden sömürgeci bir ülkedir. İnsanlık tarihinde İsrail gibi başka bir sömürgeci yoktur. İsrail'in sömürüsünü diğer tüm sömürgeci ülkelerden farklı kılan şudur; Cezayir'i işgal eden Fransa ya da İngiltere gibi sömürgeci ülkelerin amacı, işgal ettikleri toprakların hammadde vs. doğal zenginliklerinden faydalanmaktır. Ancak hiçbiri sömürdükleri ülke halkını topraklarından sürmemiştir. Yani Fransa, sömürdüğü Cezayir halkından ülkelerini terk etmelerini istememiştir. Ya da İngiltere sömürü sırasında Yemenlilerin Aden'i terk etmesini istememiştir. İtalya da Libya'yı işgalinde halktan topraklarını bırakıp gitmesini istemedi. Ancak Siyonist İsrail, sömürdüğü Filistin halkından Filistin'i terk etmesini istiyor. Bu insanlık tarihi boyunca hiçbir sömürü esnasında yaşanmamış bir olaydır.


Fitne olayları konusunu anlatırken bugün birkaç nokta etrafında konuşmak istiyorum. İlk nokta, Ehl-i Beyt'in rolünü ısrarla görmezden gelme çabasıdır. Özellikle On İki İmamın (a.s.) ve Hz. Fatıma Zehra'nın (a.s.) İslam'daki rolünü konuşacağız. Bu Masumların rolü bazı kesimler tarafından nasıl göz ardı edildiyse, Benî Hâşim ailesinin Resulullah (s.a.a.) dönemindeki rolü de aynı şekilde yok sayıldı. Mesele Temiz İmamları ve Seyyide Fatıma'yı (a.s.) görmezden gelmek ile sınırlı kalmamış, İslam'ın zaferinde büyük katkısı olan Peygamber ailesi Hâşimilerin Hz. Resulullah (s.a.a.) dönemindeki rolü de açık bir şekilde görmezden gelme girişimine maruz kalmış, üzeri örtülmüş ve gizlenmiştir. İnsanlık, bu önemli rolün planlanmış ve hedeflenmiş bir şekilde açıkça görmezden gelinmesine ve bunun kendi kendine gelişen bir şey olmayışına hayret ediyor. O zamandan bugüne kadar hala devam eden bir yöntem uygulanmaya devam ediyor. Biz Vahhabi İslam Enstitülerinde, İmam İbn-i Suud Üniversitesinde veya Yemen'deki Vahhabi Enstitüsünde eğitim gördüğümüz sırada, İmam Ali'den (a.s), Fatıma Zehra'dan (a.s) veya geriye kalan 9 İmamdan, yani Tahir Ehl-i Beyt'ten özel olarak bahsedilmediğine açık açık şahit olmuşuzdur.


Öte yandan Vahhabi Enstitülerinde Nebevî siyer konuları işlenirken, Resulullah'ın zaferlerinde Ensar'ın rolünü çokça gördük. Ensar'ın ve Muhacirlerin İslam'ın zaferindeki yardımlarını asla inkâr etmiyoruz, elbette Peygamber Efendimize (s.a.a.) yardım ettiler ve İslam'a büyük hizmetlerde bulundular. Biz sahabenin rolünü asla inkâr etmiyoruz. Ancak ben çok önemli bir noktaya vurgu yapmak istiyorum, Vahhabî siyer derslerinde Ensar ve Muhacir'in Resulullah dönemindeki destekleri çokça zikredilirken, Benî Hâşim'in rolüyle ilgili hadis yoktur. Bu ciddi bir haksızlıktır. Ensar'ın Resulullah'a desteğini görmezden gelirsek o zaman Ensar'a, Resulullah'ın zaferinde Muhacirler'in rolünden bahsetmezsek de Muhacirler'e haksızlık etmiş oluruz. Aynı şekilde Uhud ve Bedir savaşlarındaki sahabenin rolünden bahsedilmez ise, sahabeye haksızlık edilmiş olunur. Ve kim Hâşimilerden, Mekke ve Medine dönemlerinde İslam'ı savunmak için verdikleri mücadeleden söz etmezse Nebevî aileye zulmetmiş olur. Peygamber Benî Hâşim'den idi. Bunda hiçbir ihtilaf yok, ümmet, hatta insanlık aynı görüştedir. Müslümanlar ve gayrimüslimler, Resulullah'ın Benî Hâşim'den olduğu konusunda aynı fikirde. Aynı şekilde Peygamberin (s.a.a.) en hayırlı evden çıkmış olduğu konusunda da hiçbir ihtilaf yoktur. Hiçbir Müslüman çıkıp Benî Hâşim ailesinin evinden daha hayırlı ev vardı demez. Bunu herkes söylüyor, bazı kişiler değil. Bu konuda mütevatir hadisler geçiyor. Vahhabiler de, Sünniler de, Şiiler de Resulullah'ın, "Allah Benî Hâşim'i seçti. Beni de Benî Hâşim'den seçti" hadisine dayanarak en hayırlı evin Hâşimoğullarının evi olduğunu konusunda hemfikirdir. Öyleyse bu konuda herhangi bir ihtilaf yok. "Allah Benî Hâşim'i seçti. Beni de Benî Hâşim'den seçti", bu hadisi iyi anlamamız gerekiyor. Hz. Resulullah (s.a.a.) iltifat etmek ve gönül almak için söylemedi bunu, zaten O'nun ismet sıfatı buna elvermez. "Allah Benî Hâşim'i seçti" hadisini Müslümanların nebevî siyerde iyi araştırması gerekir.


Allah, Vahhabilerin görmezden geldiği Benî Hâşim'i niçin seçti peki? Nebi "Allah Benî Hâşim'i seçti" diyor. "Beni de Benî Hâşim'den seçti." Çünkü İlahî seçme eylemi, gerçeklik dışında iş görmez. Diğer bir deyişle, onlar (Hâşimîler) Allah'a belirli bir şey sundular, belirli işler yaptılar, bu yolla da seçilme ve ihtiyar edilme hakkını elde ettiler. Çünkü Peygamber hadislerinde kendisinin Benî Hâşim'den seçildiğini söylemeden önce, Allah'ın Benî Hâşim'i seçtiğini söylüyor. Bu maalesef Vahhabilerin görmezden geldiği noktadır. Aynı şekilde daha önceki oturumlarda da zikrettiğim gibi burada büyük bir görmezden gelme, cahilliğe vurma var. Daha önce delillerle de kanıtladık, aynı şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Hicretten öncesine baktığımızda, Vahhabilerden hiç kimse Benî Hâşim'in Mekke'deki rolünden söz etmiyor. İbn-i Hişam'ın Siyer'ine veya Halebî'nin, Muhammed Hasan el-Heykel'in, merhum Şeyh Muhammed el-Gazalî veya Suriyeli müftü ve büyük âlim Muhammed Said Ramazan el-Butî'nin siyerlerine veya bunların dışında yazılanlara baktığımızda, Mekke döneminde Kureyşli kabilelerin ve yandaşlarının Resulullah ile uğraştığını görüyoruz. Hz. Muhammed'i (s.a.a.) öldürmeye çalıştılar, ancak Hâşimî ailesinin koruması onlar için büyük bir problem ve engel idi. Hz. Peygamber'e (s.a.a.) siper olanların en önde geleni ise, Hâşimî ailesinin direği olan Ebu Talip idi. Kureyş kabilesi toplandığı vakit, 20'den fazla kabile ile Nebi'yi öldürme konusunda ittifak ettiler, tek itiraz eden kişi Benî Hâşim ailesinin reisi Ebu Talip oldu. Muhammed'in (s.a.a.) “şiirini” ortadan kaldırmak için Kureyş kabilesiyle savaşıp onları öldürmeye karar verdiler.


İşte bu sırdır, Resulullah seçilme konusunda Allah'ın kendisini Nebi olarak seçmesinden önce Benî Hâşim ailesini seçtiğini söylüyor. Bu konuda Allah Resulü diyor ki, ben seçilmişin seçilmişinin seçilmişiyim. Ve yine diyor ki, Allah-u Teâla Benî Hâşim'i Kureyş'ten seçti. Yüce Allah iltimas ile muamele etmez ve ülfet ile iş görmez. Allah onu seçtiyse yaptıkları amellerden dolayıdır. Çünkü Allah seçilmeyi hak etmeyeni seçmez. Fakat biz bunu onların kaynaklarında bulamıyoruz, yani Hâşimîlerin rolü neydi? Ben nebevî siyer okumalarında, (abluka sırasında) Benî Hâşim ailesinin dışında, herhangi birinin Müslümanlara yardım ulaştırdığını gördüğünü söyleyecek herkese meydan okurum. Benî Hâşim ailesi üç yıldan fazla süre boyunca, susuzluğun şiddetinden toprağı kokladı ve sadece sebze yedi. Ölüme çok yaklaştılar, Hâşimî ailesi ve evleri bu üç yıl boyunca abluka altında kuşatılmıştı. Benî Hâşim ailesi dışında birinin onlara ulaşabildiğini söyleyen her tarihçi ve siyer uzmanına meydan okurum. Neden? Çünkü onlar Nebiyy-i Azam'ı (s.a.a.) Kureyş'e teslim etmeyi reddettiler. Benî Hâşim ailesi Hz. Muhammed'i (s.a.a.) savunmasaydı O şehid edilir ve risalet biterdi. Biz burada bunları konuşamazdık. Çünkü ben biliyorum ki Allah-u Teâlâ dini sebeplere, sünnete göre, kanunlara ve nizama göre yönlendirdi. Eğer Allah irade ederse sebepler verir.


İslam tarihinde Hâşimîlerin çok büyük bir rolü vardır. Neden bu rolü görmezden geliyoruz? Neden Vahhabi ekolünde bunu açık bir şekilde söylemiyorlar? Ben, Yemen ve Suudi Arabistan'daki Vahhabi enstitülerinde bu gerçeğin söylenmediğini ve öğretilmediğini gördüm. Benî Hâşim ailesine karşı olumsuz bakış açılarını ve onlara karşı saldırgan tavırlarını okudum. Hepimiz onlara İslam'da herhangi bir rolleri yokmuş gibi bakıyorduk. Ensar'dan, Muhacir ve sahabelerden bahsediyorduk ama Haşimilerin rolünü unutmuştuk. Ben açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim; onlar Seyyide Zehra'yı (a.s.) görmezden geliyor, Hâşimi evinin önde gelen kızını önemsemiyorlar. Oysa Allah O'nu Benî Hâşim topluluğunun arasından seçti, tıpkı Hz. Muhammed'i (s.a.a.) Benî Hâşim'den seçtiği gibi. Yüce Allah Hz. Muhammed'i (s.a.a.) Benî Hâşim'den seçtiği gibi, 12 İmamı da, Hz. Fatıma'yı da onların arasından seçti.


Onlar yani tüm Hâşimî ailesi, Allah'ın seçmek üzere karar kıldığı kişilerdir. Kimse, Resulullah (s.a.a.) zamanında Benî Hâşim'den bir kişinin dahi Hz. Resulullah'a itiraz ettiğini söyleyemez. Hasaneyn niçin seçildi, ya da İmam Ali (a.s.), Hz. Fatıma (a.s.) ve Hüseyin'in (a.s.) 9 çocuğu neden bizim önümüze geçti diye kimse itiraz etmemiştir. Resulullah Benî Hâşim'den başka kimseyi abasının altına almadı. Çünkü abanın içindekiler, Benî Hâşim'in seçilmişlerinin seçilmişleriydiler. Allah-u Tela İmam Ali'yi de muhakkak Benî Hâşim'den seçti. İmam Zeynel Âbidin de (a.s.), İmam Bakır (a.s.) da Benî Hâşim'den seçildi.


Bunlar Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) Müslim ve Buharî'de yer alan, "Benden sonra 12 imam vardır" hadisinde beyan ettiği kişilerdir. Onlar İslamî, İlahî, Rabbanî hilafeti temsil ettiler. Bu hilafet, belirli bir siyaset yoluyla kurulan tarihi ve siyasi hilafet değildi. Siyasi hilafet Yüce Allah'ın irade ettiği İlahî hilafetle çelişir, çarpışır.


Mekke döneminde Resulullah'ı (s.a.a.) koruyan ve destekleyen Hâşimî ailesinin rolünün aynı şekilde Medine döneminde de görmezden gelindiğini görüyoruz. Onlar 13 yıl boyunca Mekke'de Resulullah'ı (s.a.a.) savunan kişilerdir. Mekke döneminde çok büyük bir rolleri vardı. Ancak pak Ehl-i Beyt özellikle görmezden gelindi, Hâşimî ailesinin rolüyse genel olarak görmezden gelindi. Yani Hâşimîleri ve özellikle de Ehl-i Beyt-i Mutahhara'yı tanımak istemiyorlardı.


Hâşimîlerin Medine'deki rolüne gelirsek; Resulullah Bedir Savaşı'ndan önce Benî Hâşim'den üç kişiyi savaşmak için öne çıkarmadı mı? Ve Bedir Savaşı'nda ilk öldürülen kişi Benî Hâşim'den idi. İmam Ali onlardandı, Resulullah O'nu öne sürdü, o bir müşriki yere serdi ve ardından Hamza ilerledi. Bu kişilerin Bedir Savaşı'ndaki rolleri neydi? Hendek'teki ve diğer savaşlardaki rolleri neydi? Benî Hâşim ailesinden tek bir kişinin bile Bedir Savaşı'ndan kaçtığını iddia eden herhangi bir araştırmacı yoktur. Uhud'dan, Hayber'den kaçan bir Hâşimî olmamıştır. Muhacirlerden bazıları, ya da herkesin bildiği bazı halifeler gibi kaçmamıştır Haşimiler. Ancak bunlar tabi ki Rabbanî, İlahî halifeler değil, tarihsel halifeler. Yani hilafetleri şerî ve Rabbanî hilafet değil, tarihî hilafettir. Öyleyse bu görmezden gelme, maalesef kasıtlıdır ve üzerinde çalışılmıştır. Bu konuda ilk bakmamız gerek şey, Resulullah'ın (s.a.a.) ne düşündüğüdür.


Karşımıza onların ictihad etmedikleri, çünkü şerî bir kural bulamadıklarını gösteren birçok örnek çıkıyor. Kuran'ın açık, anlaşılır ve kesin bir şekilde bildirmesine rağmen ictihad etmediler. Bu konuya daha sonra değiniriz. Ele almak istediğim bir diğer nokta, iki başkanlık dönemindeki "ictihad" konusudur. İlk aşama, halife Ebubekir, ikinci ve üçüncü halifenin zamanlarıdır. Bu halifelerin zamanında, sahabe döneminde "müctehid" kelimesi kullanılmadı, başka bir ifadeyle "ictihad" Kuranî ve Nebevî nasslar ile ihtilaf anlamında kullanılmadı. Ebubekir zamanında Hz. Peygamber'e (s.a.a.) muhalefeti gerekçelendirmek için kullanılan başka bir kelime vardı, bu ihtilaf "tevil" olarak adlandırılırdı. Eğer halife nebevî hadise karşı gelirse, şerî hükme veya İlahî hukuk sisteminde yer alan İslam kanunlarından birine karşı gelirse, bu işi yapana "muteevvil" denirdi ve bunun karşılığında "sevap" kazanırdı. Sahabe döneminden sonra "tevil" kelimesi ictihad yerine kullanıldı veya iki kelimeyi bir araya getirdiler ve "muteevvil müctehid" dendi. Bu da sevap kabul edildi.


Bazı Vahhabî araştırmacıların çalışmalarına baktığımızda, halifeler zamanında sahabeler ve halifelerin "nassa muhalif ictihad" yapmadıklarının söylendiğini görüyoruz. Biz de buna cevaben diyoruz ki; evet yapmadılar ama nassa aykırı "tevil" yaptılar. Nassla çelişen ictihad, halifeler zamanında "tevil" olarak isimlendirilirdi. Bu konuda oldukça fazla örnek görüyoruz. Örneğin sahabenin öldürülmesi konusunda... Halid bin Velid'in büyük sahabe Malik bin Nüveyra'yı (r.a.) öldürmesi olayı. Bu Malik bin Nuveyra, âlim sahabeler arasındaydı; salihlerden, müminlerden ve doğru yolda gidenlerdendi. Öyle ki Resulullah (s.a.a.) ona şahitlik etmiştir. Halid bin Velid bu kişiye saldırdı ve onu öldürdü, sonra da eşiyle güya "evlendi". Onu öldürdükten sonra hemen evlendi. Bu olay birçok kaynakta mevcuttur, İmam İbn-i Kesir de altıncı kısım 323. sayfada bu hadiseyi zikrediyor. Sünnî alim, o dönem "ictihad" kelimesinin kullanılmaya başlandığını ama anlamının bizim bildiğimiz şekilde olmadığını söylüyor. Asr-ı Saadet ve asr-ı tabiin dönemine gittiğimizde, Halid bin Velid'in yaptığını gerekçelendirmek için yeni bir kelime ortaya atıldı. Halid bin Velid Ebubekir'e büyük sahabeyi öldürdüğü ve aynı anda karısıyla evlendiği olay hakkında suçunu aklamak için bir şey söyledi. İlk ve ikinci suçunu aklamak için uğraştı. İlkinde sahabeyi katletti ki sahabe öldürmekle mümin öldürmek arasında bir fark yok. Çünkü mümin olmak yüksek bir makamdır ve bu meselede fark yoktur. Halid bin Velid Ebubekir'e dedi ki; "Ey Resulullahın halifesi, ben tevil yaptım." Demek ki Ebubekir zamanında "tevil" kelimesi nassa muhalif olma anlamında kullanılıyor. "Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır" (4/93) ayetine karşı çıkıyorlar ve işte burada asıl tevil vardır. Yani, Kuran nassına aykırı bir olay "tevil" edilmiştir. Tevilde de onlar için sevap var! Ömer bin Hattab, konu hakkında Ebubekir'e "Halid, Malik bin Nuveyra'nın eşiyle zina etmiştir" dedi. Yani sahabeyi öldürdüğü gün karısıyla birlikte olmuş. Bu kadın o zaman daha hala evli sayılıyordu, çünkü iddet süresi geçmemişti ve kocası öldürülmeden önce kadını boşamamıştı. Ömer bin Ebu Hattab buna dayanarak dedi ki; "Bu zinadır, onlar recmedilmelidir." Ebubekir de ona, o "tevil" edildi, diye cevap verdi.


Burada yeni ictihad problemi başlıyor. İctihad konusunda ayet ile çelişen yeni bakış açısı, onlara güya sevap kazandırıyor. Ve bu tevile göre Halid bin Velid o kadınla zina ettiğinde sevap kazandı. Allah'ın "Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır" ayetine karşın katil olan Halid, onlara göre sevap kazanıyor. Sanki bu ayet değil de sadece bir şiirmiş gibi, adam öldüren ve zina işleyen bir katil sevap kazanıyor! Sanki bu ayet yokmuş gibi muamele ediliyor, ayet bir kenara itiliyor! Çünkü tevil kapısı ve yeni ictihad anlayışı her şeye açıktır.


Diğer bir örnek de Ehl-i Sünnet âlimi İmam Zuhrî'nin zikrettiği bir konudur. Diyor ki, Urve bin Zubeyr bana dedi ki; "Müminlerin annesi Aişe'nin yolculuğa çıkması da nedir?" Bu Nebi'ye karşı çıkmaktır. Urve, Aişe'yi haklı göstermek için, "O Osman'ın tevil ettiği gibi tevil etmiştir" dedi. Gördüğümüz üzere o zaman "tevil" kelimesi Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) nasslarına, hadislerine muhalefet için kullanılıyor. Sahihü Müslim'in Salatu'l Musafirin (yolcunun namazı) babına bakabilirsiniz.


Üçüncü örneğe gelecek olursak, bu aşamada "ictihad" ve "tevil" kelimelerinin bir arada, tek manada kullanıldığını görüyoruz. İmam İbn-i Hazm ez-Zahirî, sahabe olarak bilinen Ebu'l Ğadiye'nin sahabe Ammar bin Yasir'i öldürmesini aklamak için diyor ki; "Bu büyük sahabe, yani Ebu'l Ğadiye, tevil yapan müctehiddir, tevilinde hata etmiştir ve bir sevap almıştır." Hz. Peygamber (s.a.a.) Ammar bin Yasir için "Onu bâği (asi) bir grup öldürecek. Bu, onları cennete çağırır, onlar da bunu ateşe çağırır!" diyor oysa! Yani, İbn-i Hazm'ın engin anlayışına ve büyük ictihadına göre, Ammar bin Yasir'in ateşe çağırılan katili müctehittir ve ona bir sevap vardır! Eğer bunlara Peygamber Efendimizin Ammar'ın katili hakkındaki "Ammar, onları cennete çağırır, onlar da Ammar'ı ateşe çağırır" hadisi varken, nasıl ona sevap kazandırırsınız diye sorarsanız, derler ki; bize ne, sevap ateşle bir araya geldi! Bunun vaat edildiğinde ayak diretirler. Allah'ın onu affetmemesi mümkün değil derler, ateşe girmezler, hatta sevap kazananlardan olurlar! Vallahi bu, insan aklını hafife almaktır, insanların düşüncesiyle dalga geçmek ve dinle alay etmektir. Nebi (s.a.a.) İlahî bir kanundan bahsettiği zaman, insanların onunla oynayıp evirip çevirmesinden razı olmaz. Biraz ara verelim, sonra dördüncü örnekle devam edelim.

Devam edecek...


Çev: Merve Soydaş Gök
Logged
Ahirzaman
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 56


« Yanıtla #1 : 02 Ocak 2018, 11:51:11 ÖÖ 11 »

Dr. İsam el-İmad: Ehl-i Beyt ve Haşimoğullarının rolü niçin gizlenmeye çalışılıyor? (2)

Bismillahirrahmanirrahim, salat ve selam Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve O'nun tertemiz Âl'ine olsun. Bir kez daha İslam âlemini, dünya kadınlarının efendisi mazlum, şehit, tertemiz Seyyide Fatıma Zehra'nın (s.a.) kutlu doğumu vesilesiyle tebrik etmek istiyorum. Biz Vahhabi iken yaşadığımız büyük problemler, bugün hala devam ediyor. Allah'tan 12 İmam inancını Vahhabilere ulaştırmasını diliyorum. Ancak biz 12 İmam hadisini tam olarak idrak edebilmiş değiliz. Resulullah (s.a.a.) niçin "Benden sonra 12 İmam vardır" buyurdular? Burada sayısıyla, ismiyle liderleri belirleyen Resulullah (s.a.a.) her aklı başında insanın davrandığı gibi davranmak istedi. İsmet sıfatı ve vahiy alması bir yana dursun, O her akıllı insanın yapacağını yapmıştır.

 

Biz şimdi bazı salih, âkil insanların yaptıkları işlere bakalım. Bozgunculardan değil, iyi işler yapanlardan bahsediyorum. Örneğin Fransız anayasasının kurucusu Napolyon, anayasayı oluştururken belirli bir kadro seçti. Napolyon'un bu anayasaya ve kanunlara vakıf olan muayyen kadro için, dört kurumdan oluşturulan bir grup belirlediğini görüyoruz. Anayasayı açıklama kurumları olarak adlandırılan bu grup, anayasa ve kanun üzerinde uzmanlaşmış hukukçuların en iyileri arasından seçildi. Bu uzman kadronun görevi, Fransız toplumu içinde anayasanın anlaşılmasında ihtilaf çıkması durumunda metni doğru şekliyle açıklamaktı. Fransız toplumu, daha ülkenin kuruluşunun başlangıcında, Napolyon'un anayasasına göre bölündü. Fransa'yı onun anayasası şekillendirdi. Napolyon, anayasayı açıklayan ve idari meselelerde anlaşmazlığın önüne geçen dört komite belirledi. O dönem ülkede hukukçular ve hukuk âlimleri arasında anayasanın açıklanması üzerinde ihtilaf vardı. Söz konusu kadro da bu sebeple oluşturuldu.

 

Şimdi, Hz. Resulullah (s.a.a.) dönemine geri dönersek, Hz. Muhammed de (s.a.a.) 12 Halifeyi tayin ederek uzman bir kadro oluşturdu. 12 Halife, ümmet arasında ihtilaf olduğunda Nebevî Anayasayı tefsir etmek ve açıklamak için oluşturulmuş Nebevî, Rabbanî, İlahî bir kadrodur. Bu kadro, Nebevî Anayasa Kitabını ve Resul'ün (s.a.a.) bu kitaptaki beyanlarını temsil ediyor. Çünkü Nebi'nin (s.a.a.) beyanları ile Kur'an arasında ayrım mümkün değildir. İmamlar Nebevî kadrodur, mesela İmam Ali (a.s.) Resulullah'ın (s.a.a.) kucağında yetişmiştir. Tarihsel halifelerden hiçbiri bu makama erişemedi. Tarihsel halifeler Şerî ve Rabbanî değildir. İmam Ali'den (a.s.) başka hiçbir halife (ilk 3 halifeden bahsediyor) Resulullah'ın (s.a.a.) evinde yetişmedi. O çocukluğundan itibaren Resulullah'ın (s.a.a.) elinde yetişti ve eğitim gördü. Dinin vahyedildiği ilk günden itibaren dini doğrudan Resulullah'tan (s.a.a.) öğrendi. Bisetten önce de Peygamber ile birlikteydi. İşte bu kadro bu şekilde yetişti.

 

Bugün insanlar arasında hüküm vermesi için hâkim görevlendiriliyor, ancak o hâkim, devletin anayasasını bilmiyor. İşte anayasayı bilmeyen o hâkimin başyargıç olma imkânı yoktur. Nebi de (s.a.a.) böyle yaptı. İmam Ali'yi (a.s.) ümmet arasında ayrım yapmasın diye anayasa meselesinde hakem kıldı. Bundan dolayı Resulullah (s.a.a.) Selefî anlayışa göre de üzerinde fikir birliği sağlanmış sahih hadisinde şöyle buyurdular: "Ehl-i Beyt'im ümmetimin ihtilaf etmemesi için emandır." 12 İmam hadisinde de Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurdu “On İki halife size hükmettikçe din her zaman aziz ve ayakta kalacaktır.” Neden? Çünkü ümmet arasında ihtilaf başarısızlığa sebebiyet verir, dinin farklı ve birbirine zıt şekilde anlaşılmasına, ümmet arasında ayrılığa yol açar, ümmet bölünür. Resulullah'tan (s.a.a.) sonra birbirlerini ateşe atanlar, ümmetin sert bir şekilde düşmesine sebep oldular. Çünkü onlar, Nebevî kadroya bağlı kalmadılar. Nebi (s.a.a.) 12 kişiyi belirleyerek dinin "12 İmam" ile korunacağını söyledi. Resulullah (s.a.a.) bundan dolayı “Ehl-i Beyt'im ümmetimin ihtilaf etmemesi için emandır" buyurmuştur. 12 İmam hadisi de bunu açıklıyor. Bu hadis sahihtir, bizimle aynı şekilde diğer Sünni hadis imamları da bu rivayeti doğrular.

 

"Ehl-i Beyt'im Nuh'un (a.s.) gemisi gibidir" hadisi de buna örnektir. Nuh'un (a.s.) ümmetinden kurtuluş gemisine binenler, kendilerini boğulmaya götürecek şeylere inanmadı ve teslim olmadılar, gemiye binmeyenler ise boğuldu. Aynı şekilde bu ümmet de, Ehl-i Beyt'in gemisine binerse boğulmayacak ve helak olmayacaktır. Resulullah (s.a.a.) Ehl-i Beyt'ini ümmeti için Nuh'un (a.s.) gemisine benzetti. Buradaki Ehl-i Beyt, 12 İmamın temsil ettiği seçilmiş kadrodur. Onlar Kur'an-ı Kerim'in muadilidir, çünkü bu halifeler, seçkin Benî Hâşim ailesinin seçkinleridir. Allahu Teâla onları tıpkı Nebiyy-i Azam'ı (s.a.a.) seçtiği gibi Benî Hâşim arasından seçmiştir. Onlar problemlerin çözümüdürler. Resulullah'ın (s.a.a.) hayattayken Kur'an-ı Kerim'in dengi ve Kitaptan sonra ikinci ağırlık oluşu gibi, muhakkak ki 12 İmam da Kur'an'dan sonraki ikinci ağırlıktır. Çünkü onlar Resulullah'ın (s.a.a.) makamının vekilidir. Onlar kanunları ve kuralları koruyorlar, Kur'an-ı Kerim'i, Nebevî Sünneti biliyorlar. Eğer Sünneti elde etmek istiyorsak dönüp onlara bakmalıyız. Çünkü 12 İmam, Kur'an ilmini, Kur'an'ın tefsirini ve Nebevî Sünneti taşıyorlardı. Bundan dolayı, onlar Kur'an'dan ve Resulullah'tan (s.a.a.) sonraki ikinci ağırlıktır. Bunu göz önüne aldığımızda İmam Ali de (a.s.) ikinci ağırlık olur. Tabii ki bunun anlamı Peygamber Efendimizin (s.a.a.) makamını arka plana atmak değil, Resulullah'ın ilminin İmam Ali'ye (a.s.) geçmiş olmasıdır. Çünkü Resulullah (s.a.a.) ilminin tamamını İmam Ali'ye (a.s.) öğretti. Bundan dolayı İmam Ali Kur'an'ın dengi oldu ve Resulullah (s.a.a.) O'nun için şu hadisleri zikretti: "Ali, Kur'an ile beraberdir. Kur'an da Ali iledir" ve "Size Allah'ın Kitabı'nı ve Ehl-i Beyt'imi bıraktım." Ancak maalesef, bazı kesimler bu "Sakaleyn" hadisini (iki ağırlık) görmezden geliyor, ne anlama geldiğini önemsemiyorlar. Bu ise Vahhabi düşünce sisteminde büyük problemlere yol açmıştır.

 

Suudi Arabistan uleması arasında, Dr. Muhammed Albar gibi, mutedil ve dürüst âlimler de yer alıyor. Muhammed Albar, kitabında Suudi Arabistan'daki Ehl-i Beyt baskısı hakkında şu ifadelere yer veriyor: "Biz Suudi Krallığındaki Vahhabi baskısı altında 'Sakaleyn' hadisini zikredemiyoruz. Eğer bu hadisi (Size iki emanet bırakıyorum, biri Kitabullah, diğeri Ehl-i Beyt'im) Vahhabi mescitlerinde ya da Vahhabi üniversitelerinde dile getirirsek, bunu 'Kitabullah ve Sünnetim' şeklinde belirtmek zorundayız. Biz Krallık âlimleri olarak, söz konusu hadisin Sahihu Müslim'de 'Kitabullah ve Ehl-i Beyt'im' şeklinde yer aldığını gayet iyi biliyoruz. Hadisin bu şeklinin doğru olduğuna inanıyoruz, ancak Vahhabi âlimleri bunu beyan etmemize izin vermiyor. Vahhabi medyasında, Vahhabi mescitlerinde, Yemen'de, Suudi Arabistan'da, özetle Vahhabilere ait her yerde 'Sakaleyn' hadisini 'Kitabullah ve Ehl-i Beyt' şeklindeki sika (güvenilir ravi) nakilcilerden geldiği üzere zikredemiyoruz."

 

Vahhabi âlim Dr. Muhammed Albar, korkarım Yahudiler ve destekçilerinin Hz. Muhammed'in (s.a.a.) nübüvvetini gizlemek istediği gibi, biz de 'Sakaleyn' hadisinin doğrusunun ‘Kitabullah ve Ehl-i Beyt' şeklinde olduğunu gizliyoruz, diyor. Bizzat Vahhabi âlimi söylüyor bunu! Krallık âlimlerini insaflı olmaya davet ediyorum. En azından Resullulah'ın (s.a.a.) hem "Kitabullah ve Ehl-i Beyt'imi” hem de "Kitabullah ve Sünnetimi bırakıyorum" dediğini söylesinler. Ama eğer Resulullah'ın (s.a.a.) zikrettiği hadisin neşredilmesini engellerseniz, bu yaptığınız bazı papazların yolundan gitmek olur. O papazlar da, semavî kitap olan İncil'de haber verilmesine rağmen Nebiyy-i Azam'ı sürekli inkâr eder, Resulullah'ın (s.a.a.) peygamber olduğunu bilmelerine rağmen bu gerçeği saklamaya çalışırlardı. Bana kalırsa bu Nebevî bir mucizedir, çünkü Resulullah (s.a.a.) diyor ki, "Sizden öncekilerin yoluna adım adım, karış karış tabi olacaksınız. Hatta bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz." O gün Yahudiler ve destekçileri Hz. Muhammed'in (s.a.a.) nübüvvetinden nasıl korkuyor ve saklıyor idiyseler, şimdi de Vahhabiler ve bazı Müslümanlar iki ağırlıktan, yani 'Sakaleyn' hadisinden korkuyorlar. Sakaleyn'in rolü neydi? Gittikleri yol neydi? Nebi'nin (s.a.a.) onları Kur'an ile bir araya getirdiği sözleri ne anlama geliyordu? İşte onlar bu soruların cevabından korkuyorlar. Tıpkı Ehl-i Beyt'in rolünden korktukları gibi, Resulullah'ın (s.a.a.) Mekke ve Medine zaferlerindeki Hâşimi ailesinin rolünün açığa çıkmasından da korkuyorlar. Bunlar gibi korktukları başka şeyler de var ve bu günümüzde de devam ediyor.

 

Burada son derece mühim bir meseleye geldik. İslam tarihine baktığımızda, Nebevî toplumun İslami yasaları ve Nebi'nin (s.a.a.) liderliğini tanıdığını görüyoruz. Sahabenin Gadir gününde (Gadir-i Hum) Resulullah'a (s.a.a.) itiraz ettiğini kimse söyleyemez. Bununla ilgili Şia, Sünni ve Vahhabi kaynakların hepsinde sahih mütevatir hadisler mevcuttur. Aynı şekilde Kur'an'ın yasalarına da kimse itiraz etmedi. Kur'an-ı Kerim, Nebi'nin (s.a.a.) beyanatıyla birlikte Müslümanların yasalarını teşkil ediyordu. Yani Nebevî Sünnet, Kur'an ile birlikte bu ümmetin düsturuydu. Sahabeden hiç kimse bu düstura itiraz etmedi. Büyük sahabelerden birinin bile İmam Ali'nin liderliğine veya Nebi'nin (s.a.a.) “Benden sonra 12 İmam vardır” sözüne itiraz ettiği şeklinde bir bilgi geçmişten günümüze tarihin hiçbir döneminde nakledilmemiştir. Bunu kabul ettiler ve iman ettiler. Resulullah (s.a.a.) 12 imam hadisini zikrettiğinde sahabeden bir kişi bile kalkıp "Neden 12 İmam?" diye sorsaydı, eminim ki bu bilgi bize nakledilirdi.

 

Resulullah'ın (s.a.a.) vefatından sonra büyük sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu noktada, Nebevî, Rabbanî, İlahî liderlik tarafından çekilen bir hat vardır. Bu hat, Nebevî ve semavi hilafeti temsil eder. Bir diğeriyse, tarihsel hilafet çizgisidir, bu çizgi asla hakikati temsil etmez. Bu tarz hilafet, dizginleri otoritenin eline teslim eden tarihi, siyasi, dönemsel bir liderliktir. İlahî veya Nebevî nass ile hiçbir bir alakası yoktur. İlahî veya Nebevî seçim ile de hiçbir alakası yoktur. Bu iki farklı hilafet tarzının sonucu olarak, ümmetin bir kısmının İslami, Şerî, İlahî hilafete inandığını, diğer kısmının ise tarihî hilafete inandığını görüyoruz. Şiddetle esef ki, burada ümmet için büyük bir problem doğuyor, Nebevî ve İlahî hilafet görmezden geliniyor.

 

Resulullah bunun için şöyle buyurmuştur "Benden sonra 12 İmam gelecektir. Bu din, On İki İmam var oldukça aziz olacak ve ayakta duracaktır." Bu çok önemli bir noktadır. Din, On İki İmam var oldukça aziz ve ayakta duracaktır ne demek hiç düşündünüz mü? Bu demek oluyor ki İlahî plan, diğer bir deyişle semavî proje, İlahî hukuki düzen 12 İmam dışında başka bir yolla korunamaz. Beğenin ya da beğenmeyin, ister tarihî hilafete inanın ister İlahî hilafete,  12 İmam dini koruyacaktır, çünkü onların vazifesi dini korumaktır. Kim onların gemisine binerse kurtulur, kim binmezse boğulup helak olur. Onların görevi hala devam ediyor, işte burada 12 İmam mezhebi çıkıyor karşımıza. Nebevî projeye inananlar, bugün dünyada en büyük İslami taifeyi temsil ediyor. Eğer Sünniliği 4 mezhebe ayırır ve Vahhabiliğin varlığını ve gücünü de hesaplarsak dünya çapında en kuvvetli ve yaygın mezhebin bu olduğunu görürüz. Sünnilerin kaynaklarını ele alacak olursak da, dünyadaki en büyük kütüphanelere sahip olduklarını görüyoruz. Ancak onların düşünsel mirası, İslami mirası 12 İmamın kalemleriyle yazılmıştır. Tefsirler açısından değerlendirdiğimizdeyse, Kur'an-ı Kerim'in tefsirlerini dört mezhep arasında kısımlara ayırırsak,  modern çağda birçok müfessirin 12 İmam taifesinden çıktığına şahit oluruz. Çağımızda, Kur'an-ı Kerim'i tefsir eden 12 İmam âlimlerinden yaşayan veya rahmetli olmuş yüzlerce müfessir var. Öyleyse Nebi'nin (s.a.a.) "Bu din, On İki İmam var oldukça aziz olacak ve ayakta duracaktır" sözleri günümüzde vuku buluyor. Bu bir gerçektir.

 

Biz kabul edelim ya da etmeyelim, ister 12 İmamı bırakıp diğer tarihsel-siyasal halifelere inanalım, bu gemi Nuh'un (a.s.) gemisi gibi eman menziline ulaşmak üzere denizdeki seyrini takip ediyor. Tıpkı Nuh'un (a.s.) kavmindeki gibi eman gemisine binenler de olacak binmeyenler de. Bu 12 İmamın gemisi de aynı şekildedir, kim o gemiye binerse kendini boğulmaktan yana güvenceye almıştır. Kim de binmezse ancak kendisine zarar verir. Bu kurtuluş gemisinin bize ihtiyacı yok, bilakis bizim ona ihtiyacımız var. Ben hayal ürünü bir şeyden bahsetmiyorum, insanoğlunun şu an örümcek ağında yuva yapması da mümkün, ancak biri Caferilik ya da 12 İmam derse bu büyük mezhebin muazzam kültürel mirasını da görecektir. İşte o zaman bu İlahî, Nebevî mucizeyi anlayacağız. Çünkü Nebi (s.a.a.) “Bu din, On İki İmam var oldukça aziz olacak ve ayakta duracaktır" buyurdu. Allah'a and olsun ki bu din ayaktadır. Caferi ya da diğer mezheplerden kim Resullah'a (s.a.a.) inanıyorsa, şuna da inansın ki bu gemi emana ulaştırır. Bu gemi dünyanın en güçlü gemisidir ve insanoğlu, eğer bu gemiyi kaçırırsa kaybedecektir, Nuh'un (a.s.) gemisini kaçıranların kaybettiği gibi.

 

Burada büyük problem vardır, o da konuşmanın başında da söylediğim gibi görmezden gelme sorunudur. Bu mezhebi görmezden gelme sorunu günümüzün problemidir.

 

Ben İmam Muhammed bin Suud Üniversitesinde iken, Allah Ehl-i Beyt mezhebini keşfetmemi diledi. Bir gün amcamın oğlunun yanına, Melik Suud Üniversitesine gitmiştim. İsim vermek istemiyorum, orada ders yapıyorlarken, hoca yeni ve önemli bir konu attı ortaya. O da 12 İmam mezhebi, yani İmam Caferi Sadık'ın mezhebi idi. Hakikat, tıpkı Ehl-i Beyt'in görmezden gelindiği gibi önemsenmiyordu. Tabi ben aşağı yukarı 1988 yılından söz ediyorum, şimdiden değil. Bugün, Ehl-i Beyt'in tüm dünya çapında yayın yapan uydu kanalları var. Benim sözünü ettiğim dönemde, bu mezhebe ait kanallar ve medya organları yoktu. Ehl-i Beyt'in mezhebini ilk öğrendiğimde şaşkına döndüm. Yetiştiğimiz Vahhabi metodu gereğince, Yemen'de ya da Suudi Arabistan'daki Vahhabi enstitülerinde, Ehl-i Beyt mezhebine asla işaret edilmiyordu. Bilakis bizim öğrendiğimize göre İbn Teymiyye, Ehl-i Sünnet Ehl-i Beyt'ten bir şey öğrenmiş değil, çünkü onlardan daha âlimdiler, diyordu! Yani İbn Teymiyye'nin sözlerine göre Ehl-i Beyt İmam Şafi ya da Malik kadar ümmete hizmet etmemiştir! Ehl-i Beyt'e ihtiyacımız yok diyor, çünkü Ehl-i Sünnet imamları İbn Teymiyye'ye göre Ehl-i Beyt'ten daha yüceler!

 

Bize Vahhabi okullarında öğretilen kültür buydu. İbn Teymiyye bizim için Resulullah'ın (s.a.a.) haklarında "Din, On İki İmam var oldukça aziz olacak ve ayakta duracaktır" dediği imamlardan daha üstündü. Biz onları dinleyip Kitabullah'ı terk ettik. Bize öğretildiğine göre, İbn Teymiyye “Şeyhu'l-İslam” idi, onun yanında Cafer-i Sadık da kim oluyordu? İbn Teymiyye “Şeyhu'l-İslam” ama İmam Muhammed Bakır'ın adı yok? İmam Cevad, İmam Hadi, İmam Rıza kimdi? Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye dururken o imamlar da kimdi! Vallahi eğer onların dediği gibi olsaydı Allah Resulü (s.a.a.) size iki emanet bırakıyorum dediğinde, biri Allah'ın Kitabı, diğeri Şeyhu'l-İslam İbn Teymiyye, derdi. Niçin "Size Allah'ın Kitabını ve Ehl-i Beyt'imi bıraktım" dedi? İbn Teymiyye bizim için hangi ara iki ağır emanetten biri oldu? Bize Vahhabi okullarında öğretilen işte buydu. İbn Teymiyye bize Ehl-i Beyt'in ilmi yok, Ehl-i Beyt'ten bir şey almıyoruz çünkü önemli değiller diyordu. İbn Teymiyye'nin düşüncesi bize Ehl-i Beyt'i ve Benî Hâşim'i görmezden gelmeyi aşılıyor. İbn Teymiyye, Hâşimiler ve Ehl-i Beyt'ten “cahililer" diye söz ediyor haşa! O zaman Resulullah (s.a.a.) "Allah Benî Hâşim'i seçmiştir" dediğinde, (Allah'a sığınırım) cahiliye düşüncesi ile mi konuşuyor! Çünkü “Allah Benî Hâşim'i seçti” hadisi sahihtir. İşin ilginç yanı, İbn Teymiyye'nin bile bu hadisin uydurma olduğunu ispat edememesidir. "Allah Benî Hâşim'i seçti, beni de Benî Hâşim'den seçti." Resulullah (s.a.a.) ümmete her namazda "Allahumme salli ala Muhammed ve Âl-i Muhammed" demeyi emretti. Bu salavatı cahillere mi yolluyoruz haşa? Ehl-i Beyt'i cahillerden saymak, cahillerin düşüncesi olabilir ancak! Bu iş, kasıtlı bir görmezden gelme ve sahtekârlıktır.

 

Az önce de bahsettiğim gibi, amcamın oğlunun yanına ziyarete gittiğimde ben Caferi mezhebini Katolik, Protestan, Ortodoks mezhepleri gibi düşünüyordum. Caferiler Hollanda ya da Roma'da yaşıyorlardı sanki! Sadece amcamın oğlu böyle değildi yani, ben de onun gibiydim. Ehl-i Beyt hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Görmezden gelme kültürü vardı. Allah bize bu uydu kanallarından Ehl-i Beyt'i anlatmamıza fırsat verdi ama onlar hala görmezden geliyor, üzerini örtüyor ve halkı aldatmaya devam ediyorlar. Çünkü özellikle Ehl-i Beyt mezhebini görmezden gelmek planlı ve üzerinde çalışılmış bir yönelimdir. Eğer onlara ben Şafii mezhebinden ya da Maliki mezhebindenim dersen saygı duyarlar, Hariciyim dersen yine saygı duyarlar, ben Zahiriyim dersen hürmet ederler. Ama ben Caferi mezhebindenim dediğin an hemen büyük tepki verir, "Euzubillah! Allah sana lanet etsin! Küfür mezhebine mi girdin, Rafızilerin mezhebine mi geçtin!" derler! Haşa Ehl-i Beyt mezhebi küfür mezhebi oldu!

 

Bu benim Vahhabilere yönelik düşmanca suçlamam değildir, bu cehalettir. Kim İbn Teymiyye'yi okursa ister istemez Ehl-i Beyt düşmanı oluyor. Bunlar benim hayatımda yaşayarak gördüğüm gerçekler. İbn Teymiyye okuduğum zamanlarda İmam Ali'den (a.s.) nefret ediyordum. Aynı şekilde Ehl-i Beyt kelimesinden de nefret ediyordum. Öyleyse konu çok açık. Ehl-i Beyt'i görmezden gelmek isteyenlere baktığımızda, bu görmezden gelmeyi gerekçelendirmek, aklayıp temize çıkarmak için Ehl-i Beyt konusunun belirsiz, muğlak olduğunu söylediklerini görüyoruz. Biz Muhammed'in (s.a.a.) ailesini bilmiyoruz diyorlar, sonra alaycı bir dille "Ebu Leheb gibi mi?" diyorlar. “O ikinci ağırlık mı? Siz Peygamber Efendimizin geride Kitabullah ile Ebu Leheb'i bıraktığına mı inanmak istiyorsunuz?” diyorlar. Biz bunları Vahhabi okullarında ders olarak gördük, birebir yaşadık.

 

Sonra bir diğeri gelip diyor ki, Muhammed'in (s.a.a.) Ehl-i Beyt'i, O'nun ümmetiydi! Yani bütün Müslümanlar Ehl-i Beyt ona göre. Muhammed'in (s.a.a.) ailesine zekât haram kılınmadı mı diye sorduğunda, evet derler! Öyleyse sizin mantığınıza göre zekâtın tüm Müslümanlara haram olması gerekir. Zekâtlarımızı Yahudilere ve destekçilerine, Kadiyanilere, Bahailere verelim öyleyse! “Hepimiz Ehl-i Beyt'iz, Resulullah (s.a.a.) herkesin dedesi, bizim de dedemiz" diyorlar. Ehl-i Beyt'i ansan hemen “Sen İlahî hakkı takip et, sen cahilsin, ırkçısın,  sen asabiye ehlisin, cahiliyeye davet ediyorsun” derler. Ben cahiliyeye davet etmiyorum, eğer bu cahillikse Resulullah (s.a.a.) nasıl buna davet ediyor! Resulullah (s.a.a.) namaz kılarken, her vakit, her daim "Allahumme salli ala Muhammed ve Âl-i Muhammed" demeyi emretti bize. Ebubekir'e, Ömer bin Hattab'a, Halid bin Velid'e namazlarında "Allahumme salli ala Muhammed ve Âl-i Muhammed" demek emredildi. Osman'a, Muaviye'ye, hepsine bu emredildi. Hepimiz namazda salavat getirmekle emrolunduk. Hangi Vahhabi namazda “Allahumme salli ala Muhammed ve ashabı Muhammed” diyebilir? Namaz dışında bile denmez bu. Kim namazda bunu zikrederse, Ehl-i Beyt'i unutur ve görmezden gelirse bu büyük bir zulümdür. Allah'tan onlara hidayet diliyorum. Allah onlara hakikati göstersin.

 

Çev: Merve Soydaş Gök
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.05 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu