Tufandan Önceki Son Gemidir...

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Cihad > Tufandan Önceki Son Gemidir...
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Cihad > Tufandan Önceki Son Gemidir...
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Tufandan Önceki Son Gemidir...  (Okunma Sayısı 1363 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
İSRA
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 213


Zalim zulüm eder, Kader adalet eder..


« : 29 Ocak 2017, 01:46:40 ÖS 13 »


Hangi insan?...

Bu soruda kastedilen nedir? Öncelikle bunun cevabını kendimize vermemiz gerekiyor.

Dünyada yaşayan sistemin dayattığı, gönüllü kul olma ve itaat kültürüne uygun yaşamayı tercih etmiş, iki ayaklı beşer olarak mı yaşayacağız yoksa sisteme başkaldırmayı, irade sahibi olmayı, olanı değil olması gerekeni sürekli arayan ve eşref-i mahlûkat kavramının sınırlarında kalmayı tercih eden varlıklar olarak mı yaşayacağız?

Olması gereken ve olma sürecine girmesi gereken insanın üç özelliği vardır:
''İlk olarak; bilinçli, öz varlığının bilincinde olan varlıktır. İkinci olarak; seçme yeteneği vardır. Üçüncü olarak; yaratıcı özelliği vardır. İnsanın bütün diğer özellikleri bu üç ana özellikten kaynaklanır.[1]

Başkaldırma bilincine ulaştıktan sonra; itaat eden insanın itaati ise, istenmiş, iradi bir itaattir.[2] Çünkü inzivada ancak filozof, şair, zâhit ve âbit yetiştirilebilir ama Müslüman yetiştirilemez... Tam ve kâmil bir Müslüman ancak ve ancak inanç ve cihatla yetiştirilebilir.[3]

Bizleri itaat kültürüne yönelten Marksizm, Egzistansiyalizm, Nihilizm, Materyalizm, İdealizm, Hint İrfanı, Hristiyanlığın Ahlaki Zühdü, Batının Maddeci Hümanizmi ve diğer bütün ideolojilere karşı dayanağımız ne olmalıdır?...
Öze dönüş dayanaklarımızdan biri olabilir. Peki hangi öze dönüş?...


Hangi öze dönüş?...

Öncelikle, öze dönüşün sağlıklı olabilmesi için, zihnimizde bu kavramın taşıdığı önemi idrak edip gerçek anlamı ile anlamlandırmak gerekir. Buradaki öze dönüşten kasıt, geçmiş denilen mezarlığa dönüşmüş bir yığın köhnelik değildir. Şuanda da var olan, yaşayan bir Klasizm, şuanda da hissedilebilen ve onunla iç içe yaşadığımız olgu, kendisine dayandığımız ve kültürümüzü oluşturan geçmiş.

Öze dönüş ile ilgili yapılan yanlışlardan biride bu hususta oluşmuş hastalığımıza reçeteleri dışarıda, bünyemize uygun olmayan yerlerden ikame etme yanlışlığı. Afrika’da Aime Cesaire’nin söylediği mi, Frantz Fanon’un Fransa’da söylediği mi, yoksa İran’da bulunan Ali Şeriati’nin söylediği mi? Çünkü onların özü ile, 'bir Müslüman olan Ali Şeriati’nin özü' onların kendileri ile bizleri oluşturan özler birbirinden çok farklıdır.

Öze dönüş, ontolojimiz için çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu durum batının sosyolog fabrikasının tekeline bırakılmayacak kadar değerli bir kavramdır. Batı 18. yüzyıldan itibaren sosyologların, psikologların, yazarların ve sanatçıların hatta devrimcilerin ve hümanistlerin yardımıyla medeniyetin tek olduğunu ve bunun da batının icat edip dünyaya takdim ettiği medeniyet biçimi olduğunu empoze etmektedir.[4] Batı bunu da yine bilimsel bir metod olan 'Sordel Diyalektiği' ile yapmaktadır.

O da şudur: “Batılı, doğulunun kültür, tarih ve şahsiyetini yadsımamalıdır. Çünkü bu durumda doğulu savunmaya geçer, batılı öyle bir şey yapmalıdır ki; doğulu kendisinin olumsuz olduğuna, kendisinin ikinci sınıf ırk, batınınsa birinci sınıf ırk olduğuna inansın. Batı emperyalizmi, özellikle zengin tarihsel birikim ve medeniyet geçmişine sahip toplumları kendi pazarı haline getirmek için yaptığı ilk iş, mevcut nesli, tarihinden yani özünden koparmak olmuştur.

Sorumuzu bir daha tekrar edecek olursak öze dönüşün çerçevesi ve içeriği nasıl olmalıdır?...

Öze dönüş ırka olursa; Rasizm olur, Nazizm olur, bir tür ahmakça Cahiliye Şovenizmi olur.[5] Ben ırka dönmek istemiyorum. İnsanları kana ve toprağa tapmaya sürüklemek istemiyorum.

124.000 peygamber gelip bu mağrur ve kötü düşünceli beşeri, mutlak güzellik sahibi Allah’a kulluğa davet etmişlerdir. İnsan kulak vermiyor...

Söz ettiğimiz öze dönüş, bizzat toplumun ruh ve vicdanındaki mevcut öze dönüştür.[6] Bu, canlı bir özdür. Hâlâ yaşayan, hayat ve hareket sahibi bir öz.[7] Acaba bu öz, dini bir öz müdür? Evet, İslam’i bir özdür. Peki, hangi İslam?...


Hangi İslam?...

Pavlus: ”Acıktığınızda Allah’ı arayın, ekmeğinizin alınmasına şükredin ki; sizi son akşam yemeğinin sofrasının başında, Tanrınız Mesih’in yanı başında oturtsun.” diye vazeder. Kiliselerin, Hristiyan halkı bir zamanlar kendisine itaat eden uysal koyunlar haline gelmesi için kullandığı en önemli ruhani söylemidir.

Bugün tüm İslam coğrafyasına 'Doğu Mistisizmi' adı altında yutturulmaya çalışılan tam da budur. Salt ruhi, ahlaki ve metafizik mesajlarla dolu, sosyal ve siyasal hayata dair tek çözümü olmayan batı dininin karşısında
'tek dayanağımız olan İslam Dini' aslında ne demektedir?

Ebuzer, inanılmaz bir öfkeyle şöyle feryad eder: ”Evinde yiyecek ekmeği bulunmayan bir kimse, nasıl olur da kılıcı çekip halkın üzerine yürümez şaşarım.”
Peygamberimiz ise, kesin bir dille ilan eder ki: ”Geçimi olmayanın, ahireti de yoktur.” Bakınız, İslam dini ile dünya birbirinden ayrılmaz ve ayırt edilemez bir şeydir.

Batı emperyalizmi, din hayattan ayrıdır diye bir laf attı ağzımıza. Bizlerde bunu bir güzel çiğnemeye ve yutmaya devam ediyoruz. Çünkü, batı, cübbesini başına çekmiş olan bir İslam’dan hoşlanır. Varlık sahasını tekdüze, mükerrer, tehlikesiz ve etkisiz bir halde ev ile mescit arasına sıkıştırmış bir İslam beğenir.[8]

Oysa İslam dininin ilk ortaya çıktığı dönem dikkatle incelendiğinde, İslam’ın beşeriyet ile olan ilişkisi, itaat kültürüne olan mesafesi ve muktedirleşmeye olan bakış açısı apaçık ortadadır.

Bu dinin peygamberi, kendisini, Zerdüşt, Mani, Mazdek ve Konfüçyüs gibi saraylara atmak için çıkmadı. Sarayın şairleri, nedimleri ve efendileri arasında oturmak için gelmedi, orayı yıkmak viran etmek için geldi. İslam peygamberi dünyaya gözlerini açar açmaz, Fars âteşkedesinin sönmesi ve Medayi’nin sarayının burçlarının yıkılması, İslam’ın bu dünyaya ve bu topluma bakış açısını ve misyonunun ne olduğunu ifade etmektedir.[9]

Peki İslam’ın temel ilkelerinden olan bu isyan ahlakını nasıl başaracağız?... Ellerinde zikir kitapları, ekranda cennetten yer satan şaman kılıklı ruhanilerle mi? Tabii ki hayır! Bu safdillik olur! Bu isyan ahlakının ateşini yakacak ve bizleri uzun uykumuzdan uyandıracak olan suru üfleyecek İsrafil kimdir? Şüphesiz ki aydın. Peki, hangi Aydın?...


Hangi aydın?...

Aydın denildiğinde, doğu toplumlarını kendi medeniyet ve üretimlerinin pazarı haline getirmek için oluşturdukları sözde entelektüeller yani onaylayıcılar akla gelmektedir. Batıyı taklit eden modernistler oluşmalı ki, içeride batının yoldaşları oluşsun. Bu engelleri ortadan kaldıracak modernistler, yenilikçiler ve taklitçiler üretmek için aydınlar kullanılmaktadır.

Peki suskun bir milletin, gamlı kabristanına suru üfleyecek olan aydından kastımız nedir?... Tabii ki derdimize derman olacak olan aydın; kendisini dinin dar meydanından Marksın, Sartre’nin, Bilim, Felsefe, Demokrasi, Liberalizm ve Hümanizmin kucağına atarak, dinin dışındaki, İslam’a yabancı dünyaya atmak için dört nala koşmakta olan aydın değildir.[10]

Aydın, Fransa devriminin burjuva kültüründe değil; İslam’ın Adem Felsefesinde derin, uyumlu ve anlamlı dünya görüşü, Materyalizm değil; Tevhidi Dünya Görüşünde sınıfsız, Kapitalizm ve burjuva karşıtı toplumu, Marksizmde değil; Tevhidi, ümmette, mizanda ve adalette, faizciliğin ve tefeciliğin reddinde, emeğin ve mülkün Allah’a ve onun halifesi insana ait oluşunda arayan aydın, derdimize derman olacaktır.

Gerçek aydın, genel kabule ve günün beğenisine göre düşünmez. Görüş ve düşüncelerini fethetme ve zapt etme düşüncesinde olmadan önce, kendi sosyal haysiyetini geri plana atma pahasına olsa bile, düzeltme düşüncesindedir.[11]

Toplumun özünden çıkan bir aydının eylemi konuşmaktır. Ateşli sözlerden oluşan kurşunları düşmanın kara ordusuna yağdırmak, uyuyanları uyandırmak, cehalet gecesinin kara çadırını yırtıp yakmak ve düşünce alevi ile geceyi ateşe vermek, kışı ısıtmak, tek kelimeyle, 'mesajı halkın kulağına iletmektir'.

Kendi sorumluluk bilincine varan aydın, batı ile zaman kaybetmeksizin mücadele başlatmalıdır.

Batıcılıkla mücadele için batıyı tanımak gerekir. Şahsiyet kaybına maruz kalmış zillete düşmüş, maymunca ve şımarık tiksindirici hareketlere sahip, her türlü kültürel ve manevi muhtevadan eksik, gelinlik ve tuvaletler içinde gelincikler haline gelmiş ve yeni tüketimden başka hüneri olmayan kız ve erkek çocuklarımızın, erkek ve kadınlarımızın, adet olduğu üzere alafranga oldukları Avrupa’yı taklit ettiklerini söylüyoruz.[12]

Bunlar bizzat kendi kendileri hakkında, kapitalizmin eski ve yeni sömürgeciliğin lüksünün bahtsız kurbanları oldukları yargısına sahiptirler.[13]

Batı ile mücadelede diğer bir sorun olan ve en önemli hastalıklarımızdan bir tanesi de şudur: Boynumuza geçirilen zincirlerden sadece birine odaklanmak. Batı o zincirlerden birini gevşettiğinde ya da tamamıyla çözdüğünde, batıya karşı müthiş bir zafer edasıyla diğer zincirleri bir aksesuar gibi tarifsiz bir hazla taşıyoruz.

Ellere vurulmuş olan zincirleri kırmak bizzat erdem değil midir? diye sorulduğunda hiç tereddütsüz derim ki: Hayır asla!
Önce şunu sorarım; senin ellerinden bu zincirleri kim çözdü?...
Eğer senin ellerini bir komplo kurup suçsuz bir insanın kanına sokmak için çözdülerse, yine de ellerinin serbest kalışıyla övünecek misin?...[14]

Yine önemli bir hastalık olan ve batının İslam coğrafyasını atomu parçalara ayırdığı gibi farklı yapılara böldüğü bu dönemde, boynumuza geçirilen bu zincire karşı da, en büyük dayanağımız tevhidin gerçek anlamına sarılmak olmalıdır...

Tevhide inanmak, aynı zamanda beşeri birliğin alt yapısını, insan sınıfları arasındaki birliğin alt yapısını ve insanın tabiat çizgisinde tekâmül ettiği varlık âlemindeki genel birliğin yapısını da ortaya koyar.[15]

Batı ile mücadelenin en önemli ayağını oluşturan Kapitalizm ile ona karşı atılan sloganlar miadını doldurmuştur. İvedilikle, batıdan ikame olmayan, yeni, İslam’i bir iktisat modeli üzerine çalışmalar başlatılmalıdır. Peki, bu yapının batıdaki iktisatçılıktan farkı nedir?...

Farkı şudur ki; İslam’da hedefimiz iktisat üstüdür. İslam’da hedef, insan türünün tekâmül ve yücelişidir. Bu esas değil, hedeftir. Esas, maddi hayattır.

İslam’da, Tanrı sadece maddi görüngelerde ve tabii görüngeler yoluyla aranır, ahlak, takva ve tekâmül sadece zengin bir toplumda, ileri ve muktedir bir ekonomide bulunabilir...![16]

Ayrıca öyle bir sistem oluşturulmalı ki, kapitalizme kendisini İslam’i biçimde süsleyeceği bir çıkış yolu fırsatı vermeyelim. Ekonomik sistem öyle bir sistem olmalı ki, haddini aşan ve aşmak isteyen herife, kanuni ve pratik fırsat ve imkân tanımamalı; ona bu imkânı verip de, sonra ahlaki açıdan onu kontrol etmeye çalışmak değil.. Yani alt yapısı kapitalizm, istismar ve sömürü; üst yapısı ahlak, adalet ve takva olan bir yapıyı kurmak doğru olmaz.[17]

Müslüman milletlerin bağımsızlık hareketleride 'bir düşünce usulünü takip ettikleri ve felsefi, iktisadi, ahlaki, milli, toplumsal, siyasi v.s alanlarda açıkça ifade ettikleri bir inanç ekolüne sahip oldukları zaman' başarıya ulaşacakdır.

Temel nokta, bu inanç ekolünün binasının 'İslam’ın bize sunduğu malzemeyle' inşa edilmesi ve planının hazırlanmasında 'Kur’an’ın kurtarıcı mukaddes talimatlarından' doğrudan ilham alınması gerektiğidir.[18]

Geçiş döneminde bulunduğumuz bu çağda; anlık tüketen, çabuk sıkılan, onlarca zindanın zincirlerini boynunda taşıyan ve idrakleri beton binalar arasında sıkıştırılmış bir nesli, eski kavramlar, argümanlar ve metotlarla diri tutmamızın zor olduğunu görmemiz gerekmektedir...

Artık, batının topyekûn hücumlarına karşı göğsümüzü siper etmeyi bırakıp, yeni kavramlar, yeni argümanlar ve yeni siyasal-sosyal çözümlerle karşı hücuma geçmeliyiz.

Aksi halde, tarihi bir dönemeçte bulunduğumuz bu anı kaçırdığımızda, bir sonraki nesil “hakikat nedir, batıl hangisidir, acaba İslam’ın aslı bu mudur, İslam onların bahsettiği bu mana mıdır, yoksa başka bir hakikat mi vardır, o hakikat hangisidir?” merakını da taşımıyacaktır...

KAYNAKLAR:
[1], [2], [3]: Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı
[4], [5], [6], [7]: Ali Şeriati, Öze Dönüş
[8], [9], [11], [15]: Ali Şeriati, İkbal ve Biz
[10], [14]: Ali Şeriati, Aşina Yüzlerle
[12], [13], [17]: Ali Şeriati, İslam ve Sınıfsal Yapı
[16], [18]: Ali Şeriati, Yeni Çağın Özellikleri


Abdülkadir Üstündağ
Logged

İlâhi ente maksûdî ve rızâke matlûbî..
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.048 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu