Kalbin Acaip Halleri Konusuna Giriş

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Cihad > Kalbin Acaip Halleri Konusuna Giriş
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Cihad > Kalbin Acaip Halleri Konusuna Giriş
Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Kalbin Acaip Halleri Konusuna Giriş  (Okunma Sayısı 23780 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #15 : 12 Ocak 2015, 11:26:21 ÖS 23 »

Mira ve cidal etmek yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kardeşinle tartışma, onunla alay etme! Ona bir söz verdiğin zaman, sözüne muhalefet etme!45

(Aranızdaki) tartışmayı terkediniz; zira tartışmanın hikmeti anlaşılmaz, fitnesinden de emin olunmaz!46

Kim haklı olduğu halde tartışmayı terkederse, onun için cennetin en yüce yerinde bir ev bina edilir. Haksız olduğu halde tartışmayı terkeden bir kimse için ise, cennetin orta yerinde bir ev bina edilir.47

Putperestlik ve içkiden sonra rabbimin beni nehyettiği ilk şey münakaşa etmekten sakındırmak olmuştur.48

Allah (ce) hidayet verdikten sonra cedele dalan bir kavim, dalâlete sapmış demektir.49

Haklı da olsa kul, cedeli bırakmadıkça iman hakikatini kemâle erdiremez.50

Altı haslet vardır ki kimde bulunursa o, imanın hakikatine varmıştır:

1.Yaz mevsiminde oruç tutmak

2.Allah düşmanları ile savaşmak

3.Yağmurlu ve bulutlu günlerde namazı ilk vaktinde kılmak

4.Musibetlere sabretmek

5.Zorluklara rağmen abdesti yerli yerinde (tam manâsıyla)almak

6.Haklı olduğu halde münakaşayı bırakmak.51


Ömer b. Abdulaziz şöyle demiştir: 'Kim dinini husûmet ve tartışmaya maruz bırakırsa, o fazlasıyla değiştirmeye muhtaç olur!'.

Müslim b. Yesar şöyle demiştir: 'Cedelden kaçınınız! Zira o an, âlimin câhilleştiği andır. O saatte şeytan, âlimin sürçmesini bekler!'

Denildi ki: 'Allah'ın hidayet ettiği bir kavim dalâlete, ancak cedel ile saplanır!'

Mâlik b. Enes (r.a) şöyle demiştir: 'Dinde cedel yoktur'. Yine şöyle demiştir: 'Mücadele kalpleri katılaştırır, kin ve nefret doğurur'.

Lokman Hakîm, oğluna şöyle demiştir: 'Âlimlerle tartışma, sana buğzederler!'

Bilâl b. Sa'd şöyle demiştir: 'Kişiyi konuşmada fazla inatçı, cedelci veya görüşünü beğenmiş olarak gördüğün zaman bil ki onun zararı zirveye ulaşmıştır'.


Yine şöyle demiştir: 'Dilediğin bir insanla muhabbet et! Sonra onu bir defacık cedelle kızdır. O sana öyle bir iftira atar ki o felâket senin hayatını alt üst eder'.

İbn Ebi Leylâ şöyle demiştir:54 'Ben kesinlikle arkadaşımla cedel etmem! Çünkü onunla cedelleştiğim takdirde ya onu yalanlayacak veya kızdıracağım. (İkisi de mahzurludur)'.

Ebû Derdâ şöyle demiştir: 'Devamlı cedel yapman günah bakımından sana yeter'.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Her münakaşanın kefareti iki rek'at namazdır.55 Hz. Ömer şöyle demiştir: İlmi şu üç şey için öğrenme:

1.   İlmi, halkla mücadele etmek için
2.   Onunla böbürlenmek için
3.   Riyakarlık yapmak için...

Üç şey için de ilmi bırakma:

1.   İlmi öğrenmekten utanmak için
2.   İlmi kıymetsiz saymak için
3.   İlim yerine cahilliğe razı olmak için...

Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Kimin yalanı çoğalırsa, güzelliği silinir. Halkla münakaşa edenin ise mürüvveti düşer! Üzüntüsü çoğalanın bedeni hastalanır. Ahlâkı kötü olanın da devamlı canı sıkılır ve sıkıntı içinde kalır'.

Ömer bin Abdülâziz'in kâtibi Meymûn b. Mihran'a şöyle denildi: 'Sen neden arkadaşına küsüp onu terketmiyorsun?' Cevap olarak dedi ki: 'Çünkü ben onunla ne husumet ederim, ne de cedel'.

Mira ve cedelin aleyhinde vârid olan hadîsler ve rivayetler sayılamayacak kadar çoktur. Mira'nın tarifi şudur: Mira, başkasının konuşmasındaki bir eksikliği belirtmek suretiyle o konuşmaya yapılan herhangi bir itiraz demektir. Bu belirtilen eksiklik ya lâfızda, ya mânâda veya konuşanın maksadında olur. Mirayı terke etmek, muhatabın konuşmasını münker görmeyi ve konuşmasına yapılan itirazı terketmekle olur.

Bu bakımdan dinlediğin konuşma hak ise tasdik et! Eğer bâtıl ve yalansa ve aynı zamanda dinî emirlerle ilgili değilse sus! Başkasının konuşmasına tanedip itiraz etmek, bazen o konuşmanın lâfzına yapılır. Yani gramer cihetinden lâfızdaki bir eksikliği belirtmekle olur veya lûgat cihetinden veya arapçası cihetinden veya tanzim ve tertip cihetinden olur.

İtiraza sebep olan bu durum, bazen marifetteki kusurundan dolayı meydana çıkar. Bazen de dil yanılmasından ötürü sözüne itiraz edilir -durum ne olursa olsun, başkasının konuşmasındaki eksikliği belirtmenin bir faydası yoktur- veya mânâsı bakımından başkasının konuşmasına itiraz edilir, 'Senin dediğin gibi değildir. Çünkü sen filan filan yönden bu konuşmada yanıldın' denir.

Konuşmanın maksadından dolayı konuşmaya itiraz etmeye gelince, 'Şu söz haktır, fakat senin bu sözden kasdettiğin hak değildir. Senin maksadın bozuktur!' demesi veya buna benzer sözler sarfetmesi gibi... İşte bu tür mücadele, eğer ilmî bir meselede cereyan ederse, bazen ona cedel ismi verilir ve o kötüdür.

Bir müslüman a farz olan susmaktır, inat etmek ve tenkid etmek değildir. İstifade tarzında sormaktır veya itiraz etmek şeklinde değil de tariz etmede ince ve zarif davranmaktır.

Cedel e gelince, o başkasını susturmak, âciz bırakmak, konuşmasını tenkid suretiyle onun değerini düşürmek, onu kusurlu bulmak ve cahilliğe nisbet etmekten ibarettir. Mücadelenin alâmeti, hakka dikkat çekerken karşıdakinin hoşuna gitmeyecek şekilde yapılmasıdır. Şöyle ki, muhatabın hatasını açıklar. Bunu da karşımdakinden üstün olduğunu ve muhatabının da değersiz ve eksik olduğunu açığa vurmak için yapar.

Bu tür mücadeleden, sustuğu takdirde günahkar olmayacağı her tür tartışmadan kaçınmakla kurtulunabilir. İnsanı bu tür mücadeleye teşvik eden şey ise, ilmini ve faziletini göstermek suretiyle üstünlüğünü ispat etmek ile başkasının eksikliğini göstererek ona hücum etmek hevesidir! Bunların ikisi de nefsin gizli ve pek kuvvetli iki şehvetidir.

Faziletini göstermeye gelince, bu kendisini büyük gösterme kabilindendir! Bu tezkiye, kulda bulunan büyüklük davasının gereğidir. Oysa bu nitelik rubûbiyet sıfatlarmdandır! Başkasını eksik ve düşük göstermeye gelince, bu da yırtıcılık tabiatının gereğidir. Çünkü bu tabiat yırtmayı, vurup kırmayı, eziyet etmeyi ister.

İşte bu iki sıfat kötü ve helâk edicidir. Bu iki sıfatı mira ve cedel takviye etmektedir. Bu bakımdan Mira ve Cedele devam eden bir kimse, bu helâk edici sıfatları takviye etmiş olur. Bu ise kerahiyeti ihlal etmektir. Hatta -eğer içinde başkasına eziyet vermek varsa-mâsiyetin ta kendisidir.

Oysa cedel, hiçbir zaman başkasını üzmekten uzak değildir. Öfkeyi kabartmaktan, kendisine itiraz edilen kişinin konuşmasını -ister hak, ister bâtıl olsun- mümkün olduğu şekilde takviye etmeye teşvik etmekten uzak değildir! Kendisine itiraz edilen kişi aklına gelen herşey ile itiraz edeni tenkid eder.

Böylece iki tartışmacının arasında şiddet gittikçe kızışır. Tıpkı birbirine hırlayan iki köpeğin arasındaki sürtüşmenin kızışması gibi... Onların herbiri diğerini ısırmaya fırsat kollar. Ceza bakımından daha büyük ve arkadaşını susturmak hususunda daha kuvvetli çıkışlara yeltenir.

Bunun tedavisi ise, kendi faziletini belirtmeye zorlayan, başkasını kusurlu ve eksik göstermeye iten yırtıcılık sıfatını kırmaktır. Nitekim bu, kibir, ucub ve öfkenin kötülüğünü anlattığımız bahislerde gelecektir. Çünkü her illet ve hastalığın tedavisi, onun sebebini silmekle olur.

Mira ile cedelin sebebi ise bizim söylediklerimizdir. Sonra ona devam etmek de onu insanoğlunda âdet ve tabiat haline getirir! Öyle ki artık bu hastalık nefiste yerleşir. Bu hastalığa karşı sabretmek artık zorlaşır.

Rivayet ediliyor ki Ebû Hanife (r.a) Dâvûd et-Tâî'ye şöyle sordu: - Sen neden inzivaya çekilmeyi seçtin?

-Cidali terketmek suretiyle nefsimle mücadele etmek için inzivayı seçtim.

-Meclise gel! Söylenilen sözü dinle! Konuşma!

-Ben bunu yaptım! Bana bundan daha güç gelen bir mücâhede görmedim.

Hakîkat de Davud'un dediği gibidir. Çünkü başkasının yanlışını gören bir kimse, o yanlışı düzeltmeye veya belirtmeye gücü olduğu halde, orada sabretmesi cidden zordur ve bunun için de Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kim haklı olduğu halde tartışmayı terkederse, Allah Teâlâ ona cennetin en yücesinde bir ev bina eder.

Çünkü böyle bir durumda tartışmayı terketmek, nefse çok ağır gelir ve bu ağırlık en fazla mezhepler ve inançlarda insana galebe çalar. Çünkü mira ve cedelleşme öyle bir tabiattır ki kişi bundan dolayı kendisine bir sevap geleceğini zanneder ve hırsı daha da artar. O vakit tabiat ile ilâhî nizam bu hususta yardımlaşır. Oysa böyle sanması katıksız bir yanlışlıktır. Oysa insana ehl-i kıble hakkında dilini tutması daha uygun düşer.

Ne zaman bir bid'atçıyı görürse ona tenha bir yerde cedel yoluyla değil, nasihat yoluyla ve uygun bir dille söylemelidir. Çünkü cedel, karşısındaki insanın hayaline 'adamın söylediği şey, beni şaşırtmak için bir hiledir' fikrini getirebilir ve bid'atçı sanar ki bu bir sanattır. Benim mezhebimin ehlinden olan mücadeleciler de bu sanatın benzerlerini eğer isterlerse yapmaya muktedirdirler.

Böylece bid'at, cedel yüzünden onun kalbinde devanı eder ve kuvvetlenir. Ne zaman bid'atçıya nasihat etmenin fayda vermeyeceğini bilirse, o vakit bid'atçıyı terkedip, kendi nefsiyle meşgul olmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Ehl-i kıble hakkında dilini tutan bir kimseden Allah razı olsun. Ancak bildiğini en güzel bir şekilde (söyleyebilir).56

Hişam b. Urve der ki: 'Hz. Peygamber bu hadîsi yedi defa tekrar etti. Kim bir müddet mücadeleyi âdet edinirse ve halk da onu överse ve bundan dolayı nefsinin aziz olduğunu ve halk tarafından kabul edildiğini görürse, o kimsede bu helâk edici sıfatlar kuvvet bulur ve öfke, kibir, riya, makam sevgisi ve faziletten dolayı aziz olmak gibi kötü sıfatlar kendisinde toplandığı zaman onlardan kurtulmaya gücü yetmez.

Bu sıfatlarla teker teker mücadele etmek bile güç olduğu halde acaba tümüyle birden nasıl mücadele edilebilir?


45) Tirmizî
46)Taberânî, (Ebû Derdâ'darı)
47)İlim bölümünde geçmişti.
48)İbn Ebî Dünya, Taberânî, Beyhaki, (Ümmü Seleme'den)
49)Tirmizî, (Ebû Umâme'den)
50)İbn Ebî Dünya, (Ebû Hüreyre'den
51)Deylemî
52)Dedesi Huveylid b. Esed b. Abdüluzzâ b. Kusay b. Kilâb'dır. Künyesi Ebû Abdullah'tır. Kureyş'iıı, Esedî soyundan gelmektedir. Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretin 36. senesinde Cemel savaşından dönerken öldürülmüştür.
53)Bu zat Mısırlıdır. Künyesi Ebû Osman'dır
54)Adı Abdurrahman'dır, Cemâcim hâdisesinde H. 83 senesinde vefat
etmiştir.
55)Taberânî, (Ebu Umâme'den
56) İbn Ebî Dünya
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #16 : 12 Ocak 2015, 11:28:40 ÖS 23 »

Kötü söz gibi su-i zan da haramdır! Bu bakımdan başkasının kötülüklerini dil ile zikretmek haram olduğu gibi, müslüman hakkında içinden su-i zanda bulunmak da haramdır. Ben bundan kalbin kinini ve başkasının aleyhine kötülükle hükmetmesini kastediyorum. Kalbinden bir anda gelip geçen şeyler affedilmiştir.

Hatta şek ve şüphe etmek de affedilmiştir. Yasaklanan, başkasının hakkında kötü zanda bulunmaktır. Zan ise nefsin meylettiği ve kalbin yöneldiği şeyden ibarettir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır.(Hucurât/12)

Kötü zannın haram olmasının sebebi şudur: Kalbin esrarını ancak allâm'ul-guyûb olan Allah bilir. Bu bakımdan başkası hakkında kötü zanda bulunamazsın. Ancak te'vil kabul etmeyecek şekilde sana âyan beyan olursa, o zaman bildiğine ve gördüğüne inanmaktan başka seçeneğin yoktur.

Gözünle görmediğin, kulağınla işitmediğin birşeyin kalbine düşmesine gelince, o şeyi senin kalbine şeytan atmıştır. Bu bakımdan şeytanı yalanlaman gerekir. Çünkü şeytan, fâsıkların en katmerlisidir, Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.(Hucurât/6)

Bu bakımdan İblis'i doğrulamak caiz değildir. Eğer orada fesâda delâlet eden bir hayal ve bir karine varsa, onu tasdik etmen caiz değildir. Çünkü fâsığın doğru söylemesi tasavvur edilebilir. Fakat onu tasdik etmek senin için caiz değildir. Hatta ağzını koklayıp içkinin kokusunu duyduğun bir insan için ceza tatbik etmek caiz değildir; zira bu adamın ağzını içki ile çalkalayıp içkiyi dökmesi ve içmemesi veya cebren içmeye zorlanması mümkün ve muhtemeldir denilebilir.

 Bütün bunlar şüphesiz ki muhtemel delillerdir. Kalben onları tasdik etmek ve o delillerden ötürü müslüman hakkında kötü zanda bulunmak caiz değildir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşur:

Allah, müslümanın, kanını, malını ve hakkında kötü zanda bulunmayı haram kılmıştır.238

Bu bakımdan su-i zan ancak malın helâl olmasını gerektiren sebeplerle helâl olabilir. O da görme veya âdil bir delildir. Durum böyle değilse, kalbine su-i zannın vesvesesi gelirse, onu nefisten uzaklaştırmak gerekir ve nefsine 'Adamın -daha önce olduğu gibi-hali senin yanında kapalıdır. Senin ondan gördüğün şeyi hayra da, şerre de yorumlama ihtimâli vardır' demek gerekir.

Soru: Kalbine gelenin zan olduğu ne ile bilinir? Oysa insanın içinde şüpheler oynamakta, nefis daima kendi kendine bir şeyler fısıldamaktadır?

Cevap: Kötü zan olmasının alâmeti, onunla beraber kalbin daha önceki durumundan değişmesidir. Bu bakımdan kalp, az da olsa ondan nefret ederek bir ağırlık hisseder. Onu gözetmen, araman, ikramda bulunman ve ondan dolayı üzülmen gevşer. İşte bütün bunlar, kötü zan olmasının alâmetleridir.

Oysa Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Mü'minde üç şey vardır ki onlardan kurtulması için bir yol vardır. Kötü zandan kurtulmanın yolu ise şüphelendiği şeyin üzerine düşmemesidir.239

Yani ne fiilen ne de kalben onu araştırmamak ve üzerinde durmamaktır. Mü'min, kalbinde ve âzalarında ona yer vermemelidir. Kalpte yer vermesi, sevginin nefrete dönüşmesidir. Azalarda yer vermek ise, onun gereğince amel etmek demektir. Şeytan az bir hayalle bazı kere halk hakkındaki kötü zannı kalbe yerleştirir ve adama 'bu senin zeki oluşundan, zihninin süratle intikal edişinden dolayı kalbinde meydana gelmiştir' vesvesesini ilka eder ve devamla şu vesveseyi verir: 'Muhakkak mü'min Allah'ın nû-ruyla bakar! (Sen Allah'ın nûruyla bakarak bunu sezdin)'.

Oysa böyle bir insan hakikatte şeytanın gururu ve meydana getirdiği karanlıkla bakıyordur.

Âdil bir kimsenin haber verip, senin zannının da o adil kimseyi tasdik etmesine gelince, sen burada mazur sayılırsın. Çünkü sen o âdil insanı yalanlarsan bu yalanlaman adalete karşı bir cinayettir; zira adaleti yalan zannetmiş olursun, Bu da su-i zandır. Bu bakımdan herhangi birisine -yani ne haber veren âdil kimseye, ne de hakkında su-i zan yapılması gereken şahsa- su-i zan etmemeli ve ikisi hakkında da eşit bir şekilde düşünmelisin.

 İkisinin arasında düşmanlık, çekememezlik ve kindarlığın olup olmadığını araştırmak gerekir. Çünkü bunlardan dolayı da itham etmiş olabilir! Allah'ın nizâmı, âdil bir babanın evladı için şahidliğiıü itham edilmek sözkonusu olduğu için reddetmiştir. Düşman aleyhindeki şahidliği de reddetmiştir. Bu bakımdan sen böyle bir durumda duraklamasın.

Her ne kadar söyleyen adam adil olsa da onu ne yalanlamalı, ne de doğrulamalısın. Fakat nefsine 'Bahsi edilen kişinin hali, benim yanımda, Allah'ın örtüsü altında bulunuyor. Onun işi benden örtülü ve olduğu gibi kaldı ve onun işinden bana hiçbir şey keşfolunmuş değildir' demelidir. Kişi bazen zahirde adaletli olur. Onunla gıybeti yapılanın arasında herhangi bir kin de sözkonusu olmayabilir. Fakat halkın gıybetini yapmak, kötülüklerini belirtmek, bu zahirde adil görünen kişinin âdetinden olabilir.

Dinleyen de onu âdil zanneder. Oysa o âdil değildir; zira başkasının gıybetini yapan bir kimse fâsıktır. Eğer gıybet onun âde-tinden ise şahidliği reddedilir. Ancak halk arasında gıybet yapmak âdet olduğundan dolayı gıybet hususunda gevşeklik gösteriyorlar. Halkın aleyhinde bulunmaya pek aldırış etmiyorlar.240

Ne zaman bir müslüman hakkında kalbine bir kötülük gelirse, o müslümanı daha fazla gözetmen ve durumunu sorman uygun olur. Ona hayırla dua etmen daha münâsib olur. Çünkü böyle yapman şeytanı kızdırır ve senden uzaklaştırır. Bir daha da şeytan senin kalbine kötü zannı ilka edemez. Çünkü senin dua etmekle ve hakkında kötü zan yapılmak istenen adamın hakkına daha fazla riayet etmekle meşgul olmandan korkar.

Müslümanın hatasını açık bir delille bildiğinde, gizlice kendi-sine nasihatta bulun. Sakın şeytan seni aldatıp o adamın gıybetini yapmaya sürüklemesin. O adama nasihat yaptığında, onun o eksikliğini bildiğine sevinerek nasihat yapma! Çünkü böyle bir sevinç, onun sana tâzim gözüyle, senin de ona hakaret gözüyle bakmandan ve kendini ondan üstün tutmandan kaynaklanır. Senin bu nasihattan maksadın onu günahtan kurtarmak olmalıdır.

Bunu yaparken, dinin hakkında bir eksikliğin olduğunda nefsin için üzüldüğün gibi onun için de üzülerek yapmalısın ve yine adamcağızın o günahı nasihatinin tesiri olmaksızın bırakması, nasihatinin tesiriyle bırakmasından sence daha sevimli olmalıdır.

Sen bunları yaptığın takdirde nasihat, musibetten dolayı üzülmek ve müslüman kardeşine din hususunda yardım etmek ecirlerini bir arada toplamış olursun.

Su-i zannın semerelerinden biri de merakla araştırmaktır; zira kalp, su-i zanla kanaat getirmeyerek tedkik ve tahkik ister. Bu bakımdan hakkında su-i zan yapılan adamın durumunu araştırmakla meşgul olur. Bu da yasaklanmıştır. Nitekim Allah Teâlâ 'Birbirinizin gizli taraflarını araştırmayın' (Hucurât/12) buyurmuştur.

Bu bakımdan gıybet, su-i zan ve araştırmak aynı ayette yasaklanmışlardır.

Tecessüss'ün mânâsı, Allah'ın kullarını Allah'ın örtüsü altında bırakmamak, onların gizli taraflarını öğrenmeye çalışmak ve üzerlerine gerilen örtüyü yırtmaktır -eğer kendisinde gizli olsaydı kalbi ve dini için daha selâmetli olurdu- böylece gizli olan birşeyi bilmek ister.

Biz Emr-i bi'l-Ma'ruf bölümünde tecessüss'ün hüküm ve hakikatini belirtmiştik.

240) Bu büyük bir beladır. Her memlekette halkın hemen hemen tümünü içine alır. Bu durum fesadın en büyüğüdür. Ancak Allah'ın koruduğu insan bundan kurtulabilir! (İthafus-Saadc)
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #17 : 12 Ocak 2015, 11:38:05 ÖS 23 »

Rablerinin rızasını dileyerek sabahakşam O'na dua edenleri (fakirleri onlarla bir arada bulunmak istemeyen müşriklerin arzularına uyarak yanından) kovma!(En'âm/52)

Ayette bahsi geçen dileme'den gaye niyet'tir.

Hadîsler

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Amellerinin doğruluğu veya kemâle ermesi ancak niyetlere bağlıdır. İnsan için, neye niyet etmişse ancak o vardır. Bu bakımdan kimin hicreti Allah'a ve Rasûl'üne olursa, onun hicreti

Allah ve Rasûl'ünedir. Kim de dünyaya veya evleneceği bir kadına hicret etmişse, onun hicreti (niyeti) de hicret ettiğinedir.2

Ümmetimin şehidlerinin çoğu, yataklarında ölenlerdir. Düşmanla çarpışırken öldürülen niceleri vardır ki onların niyetini Allah daha iyi bilir.3

Eğer (karı-kocanın) arasının açılmasından endişe duyarsanız erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar uzlaştırmak isterlerse Allah onların arasını bulur.(Nisâ/35)

Görüldüğü gibi, Allah Teâlâ, bu ayette, niyeti (istemeyi) karı-kocanm barışmasına sebep kılmıştır.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Muhakkak ki Allah Teâlâ, suretlerinize ve mallarınıza değil, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.4

Allah Teâlâ kalplere, niyet'in yeri olmasından dolayı bakar.

Kul güzel ameller işlediğinde melekler onları mühürlü sayfalar içerisinde yükseltip götürürler ve Allah'ın huzuruna koyarlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur:

-   Şu sayfayı atınız! Zira içindeki amelle benim rızam kasdedilmemiştir.

Sonra meleklere seslenir:

-   O kul için şunu yazınız. O kul için bunu yazınız!
-   Ey rabbimiz! O bunların hiç birini işlemedi ki?!
-   İşlemedi, fakat niyet etti!5

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: İnsanlar dört sınıftır:

a)   Allah'ın, kendisine ilim ve mal verdiği kişidir ki ilmiyle malında tasarruf eder!

b)   Onun bu halini görüp de 'Eğer Allah buna verdiğinin benzerini bana verirse, ben de onun yaptığı gibi yaparım' diyenkimse.

Bu iki kişi sevapta eşittirler.

c)   Allah'ın, kendisine mal verip de ilim vermediği kişidir ki cehaletinden ötürü malını har vurup harman savurur.

d)   Üçüncünün halini görüp de 'Eğer Allah buna verdiğinin benzerini bana verseydi onun yaptığı gibi yapardım!' diyenkimse.
Bu ikisi de günahta eşittirler.6

Allah Teâlâ'nın, niyetinden ötürü kişiyi başka bir kişinin iyi veya kötü amellerine nasıl ortak kıldığına dikkat ediniz!

Enes b. Mâlik'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) Tebük seferine giderken şöyle buyurmuştur:

Medine'de bazı kişiler vardır ki orada oldukları halde, geçtiğimiz her bir derede, kâfirleri öfkelendirecek şekilde attığımız her adımda, yaptığımız her infakta kazandığımız sevabı bizimle paylaşmaktadırlar!

-   Ey Allah'ın Rasûlü! Onlar bizimle birlikte olmadıkları halde bu fazileti nasıl elde edebiliyorlar?

- Kendilerini özürleri geri bırakmıştı. Bu bakımdan onlar niyetlerinin güzelliğiyle bize ortak oldular.7

İbn Mes'ud (r.a) şöyle diyor:
Hz. Peygamber 'Kişi için, ancak neyi istemek üzere hicret etmişse o vardır' buyurmuştur. Gerçekten de bizden bir kişi hicret ederek Ümmü Kays adında bir kadınla evlendi. Bundan dolayı bu kişiye 'Ümmü Kays muhâciri' adı verildi.8

Bir haberde şöyle denilmiştir: "Bir kişi Allah yolunda öldürüldü; fakat kendisine 'merkebin ölüsü' adı verildi. Çünkü o, karşısındaki kişinin eşyalarını ve merkebini almak için dövüştüğü sırada öldürülmüştü. Dolayısla niyetine nisbet edilerek kendisine bu isim verildi".

Ubâde b. Sâmit Hz. Peygamber'den şöyle rivayet eder:
Yalnızca ganimet elde etme niyetiyle harbe katılan kimse için ancak niyet ettiği vardır.9

Ubeyy b. Ka'b şöyle anlatıyor: "Birlikte harbe katıldığımız bir kişiden yardım istedim. Bana 'Hayır! Ancak bana bir ücret verirsen yardım ederim!' dedi. Bunun üzerine ona ücret verdim. Daha sonra bu durumu kendisine anlattığımda

Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Onun için gerek dünyasında, gerekse de ahiretinde senin verdiğin ücretten başka bir nasib yoktur.10

İsrâiliyât'ta şöyle anlatılıyor: "Adamın biri bir kıtlık senesinde, bir kum yığınının yanından geçerken, kendi kendisine 'Eğer bu kum yığını yiyecek olsaydı onu halk arasında taksim ederdim' diye düşündü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onların peygamberine vahiy göndererek şöyle buyurdu:

O kuluma de ki: 'Allah Teâlâ senin sadakanı kabul edip güzel niyetine teşekkür etti. Sana, o kum yığını kadar yiyeceği sadaka olarak dağıtmışın gibi de sevap verdi'.

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kim bir iyiliğe niyet eder, fakat onu yapmazsa kendisine bir sevap yazılır.11

Abdullah b. Amr'ın rivayet ettiği bir hadîste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kimin niyeti dünya ise Allah onun fakirliğini gözlerinin arasında kılar. O dünyadan, onu en çok istediği halde ayrılır. Kimin de niyeti ahiret ise, Allah onun kalbini zengin kılar.

Kaybettiklerini onun için derler. O dünyadan, ondan en zâhid olduğu (onu en çok istemediği) halde ayrılır.12

Hz. Peygamber bir keresinde, Mekke ile Medine arasında yere batacak bir ordudan bahsetti. Bunun üzerine Ümmü Seleme vâlidemiz şöyle sordu:

-   Onların içinde istemeyerek (zorla) veya bir ücret karşılığı götürülenler vardır. (Bunlar niçin ne buyuruyorsunuz?)
-   Onlar, niyetleri üzere haşrolunurlar!13

Hz. Ömer (r.a) Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Savaşanlar, ancak niyetler üzerinde savaşırlar.İki ordu, karşı karşıya geldiğinde, melekler yere inerek insanları, yazarlar: 'Filan adam dünya için, falan adamsa gayretkeşliğinden (hamiyyetinden) dolayı dövüşüyor. Filan adam da asabiyet (ırkçılık) için dövüşüyor'.

Sakın (rastgele) 'Filan adam Allah yolunda öldürüldü!' demeyiniz! Zira Allah yolunda çarpışan kimse, (ancak) Allah'ın kelimesi (dini) en yüce olsun diye çarpışan kimsedir.14

Câbir'den rivayet edildiğine göre: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Her kul, hangi niyet üzerinde ölürse o niyet üzere haşrolunur.15

Ahmed b. Ebî Bekre'nin rivayet ettiği bir hadîste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

İki müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya geldiklerinde hem öldüren, hem de öldürülen cehennemdedir.

-   Ey Allah'ın Rasûlü! Öldüreni anladık, fakat öldürülenin suçu nedir?

-   Çünkü öldürülen de karşısındakini öldürmeye niyet etmişti!16

Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadîste de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kim Allah için koku sürerse, kıyamet gününde kokusu miskten daha hoş olduğu halde haşredilir. Kim de Allah'tan başkası için koku sürerse kıyamet gününde huzura, kokusu leşten daha kötü olduğu halde gelir.

Ashab'ın ve Âlimlerin Sözleri
Hz. Ömer (r.a) şöyle demiştir: 'Amellerin en üstünü, Allah'ın farzlarını edâ etmek, haramından sakınmak ve Allah katında niyetin doğruluğudur'.

Sâlim b. Abdullah, Ömer b. Abdülâziz'e şunları yazdı: 'Bil ki Allah'ın yardımı kulun niyeti nisbetindedir. Bu bakımdan kimin niyeti tam ise, Allah'ın ona yapacağı yardımı tamdır. Kimin niyeti de eksikse ona yapılacak yardım da o nisbette eksilir'.

Seleften bir zat şöyle demiştir: 'Nice küçük amel vardır ki niyet onu büyütür nice büyük amel de vardır ki niyet onu küçültür'.

Dâvud et-Tâî şöyle demiştir: 'İyi insanın niyeti takvâdır. Onun bütün azaları dünyaya yapışsa bile, niyeti birgün kendisini mutlaka doğruya iletecektir. Cahilin durumu ise bunun tam aksinedir'.


Süfyan es-Sevrî şöyle demiştir: 'Sizin ameli öğrendiğiniz gibi selef de amel için niyeti öğreniyorlardı'.

Âlimlerden bir zat şöyle demiştir: 'Amel etmezden önce amel için niyet edilmelidir; zira insan hayra niyet ettiği sürece hayırlı demektir'.

Müridin biri âlimleri ziyaret ederek 'Bana, kendisiyle hiç durmadan Allah için çalışabileceğim bir amel gösterir misiniz? Zira ben, gece veya gündüz üzerimden, Allah için çalışamadığım bir saatin bile geçmesini istemiyorum' derdi.

Nihayet bir âlim kendisine 'Sen isteğini elde etmişsin. Bu bakımdan gücün yettiği kadar hayır işle! Hayır işlemekten gevşediğinde veya terkettiğinde onu işlemeye niyet et; zira hayrı işlemeye niyet eden de tıpkı işleyen gibidir' dedi.

Seleften bir zat da şöyle demiştir: 'Allah'ın sizlere vermiş olduğu nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. Muhakkak ki günahlarınız bildiklerinizden daha gizlidir; fakat siz sabah akşam tevbeye devam ediniz.Allah Teâlâ bu iki vakit arasında yaptıklarınızı affedecektir!'

İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Herhangi bir günaha, kasd ve niyet etmediği halde uyuyan ve yine herhangi bir günaha atılmadığı halde uyanan göze ne mutlu!'

Ebu Hüreyre şöyle demiştir: İnsanlar kıyamet gününde niyetlerine göre haşrolunacaklardır'.

Andolsun biz sizi deneyeceğiz içinizden cihad edenleri ve (güçlüklere) sabır gösterenleri bilelim ve söylediğimiz sözlerin (doğru olup olmadığını) sınayalım.(Muhammed/31)

Fudayl b. İyaz bu ayeti okuduğunda ağlamış; sonra tekrar okuyarak şöyle demiştir: '(Ey rabbim)! Eğer sen imtihan edersen, yırtıp (gizli hallerimizi ortaya çıkarıp) bizleri rezil edersin'.

Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde, ancak niyetlerinden dolayı ebedî kalırlar!'

Ebu Hüreyre şöyle demiştir: Tevrat'ta şöyle yazılıdır: 'Kendisiyle rızamın niyet ve irade edildiği şey'in azı çoktur. Kendisiyle benden başkasının niyet ve irade edildiği şey'in de çoğu azdır'.

Bilâl b. Sa'd şöyle demiştir: 'Kul mü'min olduğunu söylediğinde Allah Teâlâ ameline bakmadan onu sözüyle başbaşa bırakmaz. Amel ettiğinde ise takvâsına bakmadan onu ameliyle başbaşa bırakmaz. Takvâ sahibi olduğunda da neye niyet ettiğine bakmadan onu bırakmaz. Eğer niyeti doğru ise, diğer hareketleri haydi haydi doğrudur'.

Amellerin direği niyetlerdir. Bu bakımdan amel, hayır olabilmesi için niyete muhtaçtır. Niyet de her ne kadar birtakım mânilerden dolayı kendisine göre amel etmek zor olsa da aslında bir hayırdır.

2) Müslim, Buhârî
3)   İmam Ahmed
4)   İmam Ahmed, Müslim ve İbn Mâce
5)   Dârekutnî
6)   İbn Mâce
7)   Buhârî
8 -   Taberânî
9)   İmam Ahmed
10)   Taberânî
11)   İbn Mâce
12)   İbn Ebî Dünya
13)   Müslim, Ebu Dâvud
14)   İbn Mübârek
15)   Müslim
16)   Müslim, Buhârî, Ebu Dâvud ve Nesâî
17)   İmam Ahmed
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #18 : 12 Ocak 2015, 11:41:49 ÖS 23 »

Niyet, irade ve kasd aynı mânâya gelen ibareler olup kalbin bir hali ve sıfatıdır. Niyet, iki şey arasındadır: İlim ve amel. İlim bunun öncüsüdür; zira ilim, onun aslı ve şartıdır. Amel ise, ona tâbidir, zira onun meyvesi ve dalıdır. Bunun hikmeti de şudur: Her amel (her hareket ve sükûn) ihtiyarî olup ancak üç şeyle tamamlanır:
a.   İlim
b.   İrade
c.   Kudret

İnsan bilmediği bir şeyi irade edemez. Bu bakımdan bir şeyi irade edebilmesi için onu bilmesi lâzımdır. İrade etmediğini ise işlemez. Bu bakımdan bir şeyi işlemesi için de onu irade etmesi gerekir. İradenin mânâsı kalbin gayesine uygun bulduğu şeye yönelmesi demektir. Bu uygunluk ya içinde bulunan anda ya da gelecekte olur. Allah Teâlâ insanı bazı işlerin kendisine veya hedefine uygun geleceği, bazı işlerle de çelişeceği bir şekilde yaratmıştır.

Bu bakımdan insan nefsine uygun gelenleri anma, nefsine zıt olan zararlı şeyleri uzaklaştırma ihtiyacı hisseder. Dolayısıyla fayda veya zarar verici şeyleri bilmek zorundadır ki faydalı olanları alıp zararlılardan kaçabilsin; zira yiyecek maddelerini görmeyen ve tanımayan kimsenin ona el uzatması mümkün değildir. Ateşi görmeyen kimsenin de ateşten kaçması düşünülemez. Bu bakımdan Allah Teâlâ hidayet ve marifeti yaratmış; bunlara zâhir ve bâtın duyulardan ibaret olan sebepleri halk etmiştir. Ancak bunları açıklamak buradaki maksadımız dışındadır.

İnsan yiyecek maddelerini gıdayı görüp tabiatına uygunluğunu bilse dahi tabiatında ona karşı bir istek bulunmadığı takdirde onu edinme ihtiyacı hissetmez; zira hasta yiyecek maddelerini görüp, tabiatına uygunluğunu bildiği halde isteği olmadığından, harekete geçirici teşvikçisi bulunmadığından faydalanma imkânından mahrumdur. Öyleyse Allah Teâlâ, insanoğlunda istek ve iradeyi yaratmıştır.

İstek ve iradeden gayem; onun nefsinde yiyecek maddelerine karşı bir iştah ve kalbinde onlara yöneltici bir kudret yaratmaktır. Sonra bu da yetmez; zira nice kimseler vardır ki yemeği görür, isteği de olur; fakat kötürüm olduğundan dolayı onu yemeye bir türlü muvaffak olamaz. Bu bakımdan insanoğlu için kudret ve hareket ettirici azalar yaratıldı ki onunla yemeği daima yeme imkânını elde etmiş olsun.

Aza ise ancak kudretle hareket eder. Kudret iteleyici ve teşvik edici bir âmili; bu âmil de ilim ve marifeti veya zan ve itikadı bekler. Bu da kişinin, nefsinde, gördüğü şeyin kendisine uygun olduğunu bilmesi demektir. Kişinin marifeti, gördüğü şeyin nefsine uygun olduğu hususunda kesinleştiği ve kendisinde bunu yapma mecburiyeti hissettiği ve kendisini onu yapmaktan alıkoyacak karşı bir kuvvet de bulunmadığı takdirde irade harekete geçer ve o şeye karşı meyil oluşur.

İrade harekete geçtiğinde kudret de azaları harekete geçirmek için faaliyete geçer. Bu bakımdan kudret iradenin hizmetindedir; irade ise inanç ve marifetin hükmüne tabidir. Bu durumda niyet, mutavassıt bir sıfattan ibaret olup, irade hedefe uygun olana rağbet ve meylin hükmüyle nefsin harekete geçmesidir. Bu uygunluk da ya içerisinde bulunan anda ya da gelecekte sözkonusudur.

Bu bakımdan ilk hareket ettirici, hedefin bizzat kendisi olup bu da iteleyici kuvvettir. İteleyici gaye, niyet edilen maksadın ta kendisidir. Harekete geçmeyi kabul etmekse kasd ve niyettir. Kudretin; azaların hareketiyle iradenin hizmetine koşması amelin ta kendi-sidir. Ancak kuvvetin amel için harekete geçmesi, bazen bir teşvikçi ile bazen bir fiil hususunda bir araya gelen iki teşvikçi ile olur.

Bazı durumlarda bu teşvikçinin her biri tek başına kuvveti harekete geçirmeye kâfidir. Bazen her biri tek başına bunu yapamaz; ancak bir araya geldikleri takdirde yapabilir. Bazen de bir tanesi kâfi gelmesine rağmen diğeri ona yardım edici ve onu takviye edici olarak harekete geçer. Böylece bu taksimattan dört kısım meydana gelir. Biz, her bir kısım için bir misal vereceğiz ve o kısmın adını söyleyeceğiz.

Bir

Bir tek iteleyici kuvvetin yalnız başına olmasıdır. Nitekim yırtıcı bir hayvanın hücumuna mâruz kalan bir insan o hayvanı her gördükçe yerinden fırlar. Bu insanı ürküten şey, yırtıcı hayvandan kaçma isteğinden başka birşey değildir. Bu insan yırtıcı hayvanı görmüş ve onun zararlı olduğunu anlamıştır. Bu yüzden nefsi kaçmaya teşebbüs edip rağbet göstermiştir. Bu teşebbüs gereğince kudreti harekete geçmiştir. Bu kişinin niyeti yırtıcı hayvandan kaçmaktır; zira ayağa kalkmakta başka bir gayesi yoktur. İşte bu niyet hâlise adını alır. Bu niyet gereği yapılan amele de, iteleyici hedefe nisbetle ihlâs denir. Mânâsı başkasının müşâreketinden (ortaklığından) ye karışmasından arınmış demektir.

İki

İki iteleyicinin bir araya gelmesidir. Öyle ki bunların her biri, kudreti tek başına harekete geçirmeye yeterlidir. Buna, duyularla hissedilen şeylerden şu misali verebiliriz: Bazen iki kişi bir şeyi kaldırma hususunda yardımlaşırlar. Oysa bunların her biri tek başına dahi onu kaldırabilirdi.

Konumuzla ilgili olarak da şu misâli verebiliriz: Bir şahıstan, fakir bir akrabası bir ihtiyacının giderilmesini ister. O da fakirliğinden ve akrabalığından dolayı ihtiyacını giderir. Sonra şunu da bilir ki eğer fakirliği olmasaydı, sadece akrabalığından dolayı; akrabalığı olmasaydı sırf fakirliğinden dolayı onun ihtiyacını giderecekti. Hatta yine anlamıştır ki zengin bir akrabası dahi gelseydi onun ihtiyacını yerine getirmek için de çalışacaktı.

Doktorun kendisine Arefe gününde yemeği bırakmasını emrettiği kimsenin durumu da böyledir. Bu kimse o gün oruç tutar ve Arefe günü olmasa bile, korunmak için yine yemek yemeyeceğini ve korunmak için olmasa dahi Arefe günü olduğundan dolayı yemeği terkedeceğini bilir. Oysa burada ikisi bir araya geldi. Bundan dolayı o da yemeği terketti. İşte burada ikinci iteleyici, birincinin arkadaşıdır. Bu duruma iteleyicilerin arkadaşlığı adını verelim.

Üç

İteleyicilerden her birinin, tek başına kaldığında iş görememesidir. Fakat ikisinin bir arada bulunması, kudreti harekete geçirmeye yeter. Bunun hissedilen şeylerde misali; iki zayıf kişinin, tek başlarına kaldıramadıkları bir yükü kaldırma hususunda yardımlaşmalarıdır. Konumuzla ilgili olarak da şu misali verebiliriz: Kişi, zengin bir akrabasının veya yabancı bir fakirin istediği parayı vermez; fakat fakir bir akrabasının istediği parayı verir. Burada kişiyi bu hayra davet eden kuvvet iki teşvikçinin bir araya gelmesisiyle harekete geçmiştir ki bunlar akrabalık ve fakirliktir.

Hem sevap kazanmak, hem de övülmek için açıktan sadaka veren kişi de böyledir. Sevap kazanma kastı tek başına bu kişiyi sadaka vermeye teşvik etmez. Diğer taraftan sadakayı isteyen fâsık olup aldığı sadakada sevap yoksa, sadece riyakârlık da bu kişiyi sadaka vermeye itelemez. Ancak ikisi bir araya geldiğinde kalbi harekete geçirebilirler. O halde, biz bu kısma müşareket (ortaklık) adı verelim.

Dört
Teşvikçilerden birinin tek başına iş görebildiği halde ikincisinin kendi başına iş görecek durumda olmamasıdır. Fakat ikincisi birinciye eklendiğinde yardım edip kolaylaştırmak suretiyle ona tesir eder. Bunun duyularla hissedilenlerde misali; zayıf bir kimsenin, herhangi bir yükü kaldırmaya gücü yeten kuvvetli birine yardım etmesidir. Kuvvetli olan, o yükü tek başına kaldırabilir; zayıf olansa onu tek başına kaldıramaz. Yardımı kolaylaştırır; hafiflemesinde müsbet bir rol oynar. Konumuzla ilgili misali; insanoğlunun sadakayı eda ettiği sırada halktan bir grubun orada bulunmasıdır.

Bu fiil, orada bulunanların görmeleri sebebiyle kişiye daha da kolay gelir. Ancak kişi, tek başına tenha bir yerde olsa dahi o fiili işlemek hususunda gevşeklik göstermeyeceğini ve yine amel sırf ibadet olmasaydı sadece riyanın kendisini bu amele zorlayamayacağını bilir. Bu bakımdan bu, niyete arızî olarak katılan bir şeydir. Öyleyse biz bu kısma muavenet adını verelim.

İkinci teşvik edici, ya arkadaş veya ortak ya da yardımcı olur. Bunların hükmünü İhlâs bölümünde söyleyeceğiz. Şimdi ise ga-yemiz; niyetlerin kısımlarını açıklamaktır. Çünkü amel, kendisini teşvik edene tâbidir. Bu bakımdan amel, niyete göre hüküm kazanır. 'Ameller ancak niyetlere göredir' denilmiştir; çünkü ameller (niyete) tabidir ve esasında hükümleri yoktur. Hüküm ancak tâbi oldukları şeye (niyete) aittir.

Çünkü, kişi, kalbiyle Allah'ı zikretmeye veya müslümanların maslahatları hakkında düşünmeye niyet ettiğinde; hadîsin bu şekilde anlaşılması hâlinde; düşünmeye niyetlenmesinin, bilfiil düşünmekten daha hayırlı olması gerekirdi.

Bazılarına göre de tercihin sebebi şudur: 'Niyet amelin sonuna kadar devam eder. Ameller ise devam etmezler'. Oysa bu izah zayıftır. Çünkü bu durumda hadîsin mânâsı 'Çok amel az amelden daha hayırlıdır' şekline dönüşür.

Oysa durum hiç de böyle değildir. Zira namazın niyeti bazen kısa bir süre, ameleri ise daha uzun süre devam eder. Oysa hadîsin mânâsının böyle kabul edilmesi durumunda şahsın niyeti amelinden (namazından) daha hayırlı olur.

Bazılar ise "Bu hadîsin mânâsı; 'Niyet mücerred olarak, niyetsiz mücerred amelden daha hayırlıdır' demektir" derler. Bu söz doğru olmakla birlikte hadîsten bu mânânın kastedilmiş olması uzak bir ihtimadir; zira niyetsiz veya gafletle yapılan amel, asla hayırlı değildir. Niyet ise, mücerred hayırdır. Oysa tercih, hayrın esasında ortak olanlar arasında yapılır.

Bilakis bu hadîsle kastedilen mânâ şudur: Her ibadet, niyet ve amele tanzim olunur. Oysa hem niyet, hem de amel hayırlardandır. Fakat taatan olan niyet amelden hayırlıdır. Her birinin maksuda etkisi olmakla birlikte taat olan niyet, yine taat olan amelden daha hayırlıdır. Gaye şudur: Kul için hem niyette hem de amelde, bir tercih vardır. O halde her ikisi de ameldir. Bu tür niyet en hayırlılarıdır. İşte hadîsin mânâsı bu söylediklerimizden ibarettir.

Niyet'in amele tercih edilmesinini ve ondan hayırlı kabul edilmesinin sebebine gelince, bunu ancak dinin maksad ve yolunu, bu yolun maksada varıştaki tesirinin son hududunu bilen; eserlerin bir kısmını diğerleriyle mukayese edip maksuda nisbetle en kuvvetlisini öğrenmek için çabalayan anlar. Meselâ 'Ekmek meyveden daha hayırlıdır' diyen kimse, bu sözüyle şunu kastetmiştir: 'Ekmek, gıdalanma maksuduna nisbetle meyveden daha hayırlıdır!'

Bu mânâyı ise, ancak gıdanın bir maksadı olduğu ve bunun da sıhhat ve hayatın idamesi olup gıdaların sıhhat ve hayatı devam ettirmede değişik tesirlerin olduğunu öğrenen; her birinin tesirini bilen ve bir kısmını diğerleriyle mukayese eden kimse anlar! İbadetler de kaplerin gıdasıdır. Maksad; kalplerin

şifası, idâmesi, ahirette felah bulması, Allah ile mülâki olmak suretiyle nimetlenip saadete ermesidir. Öyleyse maksad, sadece Allah'ın mülakatı ile saadet zevkidir. Allah'ın mülakatı ile de ancak Allah'ı seven ve O'nu ârif olarak (tanıyarak) ölen kimse nimetlenir. Allah'ı tanımayan, O'nu asla sevemez. Allah'ı uzun süre anmayan da rabbine asla yaklaşamaz. Bu bakımdan ünsiyyet (yaklaşma), ancak zikre devam etmek suretiyle gerçekleşir.

Marifet de fikrin (düşüncenin) devamıyla elde edilir. Marifetin arkasındansa zorunlu olarak muhabbet gelir. Kalp, zikir ve fikre ancak dünya meşgalelerinden kurtulduğunda devam edebilir.

Dünya meşgalelerinden de ancak dünyevî şehvetlerin, hayra meyledip onu irade edecek, şerden kaçıp ondan nefret edecek hale gelmek suretiyle kesilmesiyle kurtulabilir. Hayırlara ve taatlara ise ancak ahiret saadetinin bunlara bağlı olduğu bilindiğinde meyledilir; tıpkı akıllı bir kimsenin, selâmetinin kan aldırmada olduğunu bildiğinde buna meyletmesi gibi...

Marifet'ten dolayı meydana gelen meyletmenin esası, ancak meylin ve ona devam etmenin gereğiyle kuvvet bulur; zira kalbin sıfatlarının ve iradesinin isteklerine amelle devam etmek, o sıfat için gıda yerine geçer. Böylece bu devamlılıktan dolayı o sıfat kuvvet kazanır ve gelişir. Aynı şekilde ilim veya riyaset (baş olma) isteğine meyleden kimsenin meyli de başlangıçta zayıf olur. Eğer kişi meylinin isteğine uyar, ilimle, baş olma eğitimiyle ve bunun için gereken amellerle meşgul olursa, meyli kuvvet bulup yerleşir. Dolayısıyla bundan kurtulmak güçleşir. Eğer meylinin isteğine karşı koyarsa meyli zayıflar ve kırılır. Hatta çoğu kez ortadan kalkar.

Kişi güzel bir yüze baktığında tabiatı başlangıçta ona zayıf bir şekilde meyleder. Eğer onun arkasına düşüp tabiatın arzusu doğrultusunda çalışır; bakmaya, birlikte oturmaya ve görüşmeye devam ederse, iradesine hâkim olamayacak derecede kuvvet kazanır ve bu meyilden vazgeçmeye gücü yetmez! Eğer nefsini başlangıçta meneder, meylinin isteğine karşı koyarsa, bu hareketi, meyil sıfatını gıdasız bırakmaktır ki bu da nefse şiddetli bir engel olur!

Sonuçta zayıf düşüp kırılır, gemlenip ortadan kalkar. Bütün sıfatlar, hayırlar ve ahiret için yapılan taatlar da böyledir. Oysa kötülüklerle ahiret değil, yalnızca dünya kastedilmektedir. Nefsi zikir ve fikre, ancak uhrevî hayırlara meyledip, dünyevîlerden uzaklaşması âmâde kılar. Bu da ancak taate, ibadete devam edip günahları terketmekle perçinleşir. Çünkü azalar ile kalp arasında bir bağ vardır. Bu yüzden bunlar birbirlerinden etkilenir. Bu bakımdan bir aza yaralandığında kalp bundan acı duyar.

Sâlihlerden birinin ölümünü duyduğunda veya korkunç bir haber aldığında elem duyar. Onun bu eleminden bütün azalar etkilenir. Vücut tir tir titrer. Bet beniz atar. Kalp, arkasından gidilen bir esastır; emir ve çobandır. Azalarsa hizmetçiler, halklar ve sürüler mesabesindedir. Bu bakımdan azalar sıfatlarının kalpte perçinleşmesinden dolayı onun hizmetçisidirler. Öyleyse hedef kalptir. Azalarsa bu hedefe götürücü vasıtalardır.

 Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Vücutta bir organ (kalp) vardır ki o düzgün olduğunda vücudun diğer azaları da düzgün olur.19 Ey Allahım! Hem güdeni, hem de güdüleni ıslah eyle!20 Hz. Peygamber burada, güden'den kalbi, güdülen'den de azaları kasdetmiştir.

Onların (kurbanların)ne etleri,ne de kanları Allah'a ulaşmaz. Fakat Allah'a ancak takvâ ulaşır.(Hacc/37)

Takvâ kalbin sıfatıdır. Öyle ise bu bakımdan kalp amellerinin genel olarak azaların hareketlerinden daha üstün olduğu şüphesizdir. Sonra niyetin de kalbin amellerinin hepsinden üstün olması gerekir; çünkü niyet, kalbin hayra meyledip irade etmesi demektir.

Azaların amelleri'nden gaye; kalbi hayır irade etmeye alıştırmak, hayır meylini oraya perçinlemektir ki kalp dünya şehvetlerinden kurtulup zikre ve fikre yönelsin. Bu bakımdan ga-yesine nisbetle zorunlu olarak hayır olur; çünkü maksada ulaşma imkânı bulmuştur.

Bu tıpkı mide hastalıklarının bazen göğüs üzerine konan merhemlerle, bazen de mideye ulaşan ilaçlarla tedavi edilmesine benzer. Bu bakımdan bu durumda ilâç almak, göğsün üzerine merhem koymaktan daha hayırlıdır. Çünkü merhem, göğüs üzerine, tesirinin mideye varması için konulur. Öyleyse mideye doğrudan ulaşan ilaç, daha hayırlı ve daha faydalıdır.

İşte bunun gibi, bütün ibadetlerin tesir ve etkilerinin anlaşılması gerekir; zira ibadetlerden maksad, kalbin hallerini; azaların değil, sadece kalbin sıfatlarını daha iyileriyle değiştirmektir.

Bu bakımdan alnın yere konulmasında, alın ile toprağın bir araya getirilmesinde başka bir gayenin bulunduğu zannedilmemelidir. Bilakis âdeten böyle yapmak kalpte tevazu sıfatını perçinleştirir; zira kalbinde tevazu hisseden bir kimse, azalarını da bu tevazu ile süslerse, tevazu, o kişide gittikçe kuvvet bulur; kalbinde bir yetime karşı şefkat hisseden kimse onun başını sıvazladığı ve onu öptüğü zaman kalbindeki rikkat (merhamet hissi) daha da kuvvet kazanır.

İşte bundan niyetsiz amelin asla fayda vermeyeceği ortaya çıkar; zira yetimin başını kalben gafil olduğu halde veya bir elbiseyi sıvazlar gibi sıvazlayan kimsenin azalarında, kalbindeki rikkati perçinleştirecek hiçbir tesir uyanmaz. Tıpkı bunun gibi, kalbi dünya ile meşgul olduğu halde secdeye varan kimsenin alnını yere koyması, kalbindeki tevazuyu takviye edecek bir tesir uyandıramaz.

Bu bakımdan bunun varlığı ile yokluğu birdir. Hedefe nisbetle varlığı ile yokluğu bir olan şeye bâtıl adı verilir. Bu bakımdan 'Niyetsiz ibadet bâtıldır' denilir. Bunun mânâsı 'gafil olduğu halde yaparsa' demektir. Ancak gösteriş için veya

Allah'tan başkasının tâzîmi amacıyla yapılan amelin varlığı ile yokluğu bir olmaz. Bilakis bunun varlığı daha zararlıdır; çünkü onunla, kuvvetlendirilmesi istenen sıfat takviye edilmemiş; aksine sökülmesi istenen sıfat kuvvetlendirilmiştir ki bu da dünyaya meyletmekten sayılan riya sıfatıdır. İşte niyetin amelden daha hayırlı olmasının izahı budur.

Bununla aynı zamanda Hz. Peygamber'in şu hadîs-i şerîfinin mânâsı da anlaşılır:

Kim bir iyiliğe niyet eder; fakat onu işleyemezse, kendisine bir sevap yazılır!

Çünkü kalbin niyeti, hayra meyletmesi; hevâsından ve dünya sevgisinden vazgeçmesi demektir. Bu ise, iyiliklerin en son noktasıdır. Ancak amel ile tamamlanması onu kuvvetlendirir. Bu bakımdan kurbandan maksad, eti ile kanı değildir. Bilakis kalbin dünya sevgisinden vazgeçmesi, Allah'ın cemâlini tercih ederek O'nun yolunda dünyayı feda etmesi demektir.

Amelin yapılması hususunda bir engel çıksa bile niyet ve himmet kesin olduğunda bu sıfat hâsıl olmuş sayılır. Bu bakımdan kurbanların ne eti, ne de kanları Allah'a ulaşmaz; O'na ancak kurban sahibinin takvâsı ulaşır. Oysa biz burada takvâ'dan kalbi kastediyoruz.

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Medine'de bazı kişiler vardır ki orada oldukları halde cihadımızda bize ortaktırlar.

Bu hadîs daha önce geçmişti. Medine'deki kişilerin kalpleri, hayır iradesinin doğruluğu, mal, nefis, şehidlik arzusu ve kelimetullah'ın (Allah'ın dininin) i'âsı (yücelmesi) hususlarında cihada çıkanların kalpleri gibidir. Onlar mücahidlerden, ancak birtakım mânilerden dolayı ve sadece bedenleriyle geri kalmışlardı. Bu mâniler kalbin dışındaki sebeplere mahsustur.

Kalbin dışındaki sebepler ise, ancak bu sıfatların perçinlenmesi içindir. Bu mânâlarla, niyetin fazileti hakkında kitabımıza aldığımız bütün hadîsler anlaşılmış oldu. Bu bakımdan bu mânâları o hadîslere tatbik eden kimse onların sırlarını keşfedebilir. Ancak biz bunları yeniden tekrarlayarak kitabı uzatmak istemiyoruz.


18) Taberânî
19)   Müslim, Buhârî, (Nu'man b. Beşir'den)
20)   Daha önce geçmişti.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #19 : 13 Ocak 2015, 03:01:20 ÖS 15 »

bu yazı dizisi boyunca ..okuyarak şahit olduğunuz- olacağınız   alim ve velilerin hayat ve görüşleri konusunda dikkatinizi çekmek istediğim önemli bir nokta var !!

özellikle velilerin ..bazı sözleri ..hal-davranışları ..içinde bulunmak durumunda kaldıkları seyri sülüke dair olup ..devam eden bir süreçtir..yani..bir hal ve makamda iken elde ettikleri edinim..bilgi kavrayış ..bir üst merhaleye göre kıyasla eksiklik farklılık taşıyabilir..mutlak doğruyu kastetmediklerini ..olması gereken hal ve davranışın içinde bulundukları makama kıyasla değerlendirilmesi gerektiği hepinizin malumudur..ki bunu kendileride ifade etmekteler..

örneğin ..sülükün belli bir zaman diliminde insanlardan uzak kalmak ..gerekli- zorunlu hatta şarttır !! ama bu uzaklık nefsin pisliklerinden kalbin halk içinde düşeceği fitnelerden ..temizlenmesi halinde ..yakınlığa halka karışmaya inkilab olur..bi ömür devam eden uzlet söz konusu değildir..tıpkı ..şişman birinin perhiz yapması gibi.. Cheesy

en basit örnek budur sanırım..

ve belkide hayati öneme sahip en ama ennnnnnnnn  mühim konu niyettir..inşaa edilmesi gereken üzerine titrenilmesi gereken titizlikle önem verilmesi gereken yegane şey niyettir...

sahih halis Allahın rızasına uygun niyet..

insanların hemen hemen hepsi ki buna dinini yaşamaya gayret eden müslümanlarda dahildir...nieyete gereken önemi vermekten uzak haldeler ..bunun bir çok sebebi olmakla beraber..en acı yanı ..her şeyimiz olan kalbimizden habersiz oluşumuzdur..

kalb çok büyük arkadaşlar ...inanılmaz derecede büyük..üzerine düşüp onu mamur etmeye kalktığımızda ..onun kıymetini ve büyüklüğünü ..daha iyi idrak etme şansınıda yakalamış oluruz..ve aynı zamanda hastalıklarla çevrili..

hastayız bunu kabul etmekle işe başlamak yerinde olur..ve bu hastalıklar tedavi edilmezse küfür üzere ölme tehlikesi -Allahın rızasını kaybetme kederi baş gösterecektir..

hasta olduğunu kabul etmeyen kendisini sağlıklı zanneden kanser hastasına ..nasıl şaşılır ise ..nefsin ve kalbin kusurlarını umursamayan ve kendisini Allahın samimi hakiki kulu zannedenede öylece şaşılır ve acınır..

bakınız br ayet var ve sadece nazil olduğu zümreye hitab etmiyor..

Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi.


şeytan bizlerinde amellerini süslüyor...melun herkeze farklı yaklaşır kafiri küfürde -fıskda   iman edeni riya ucb kibir vb hastalıklar ile perişan eder ..bu perişanlığı süsleyerek salih iman-amel  miş !! gibi kişiyi avutur hatta ucba götürür...şişinirde şişinir insan ..başkalarını beğenmez ..

oysa bırakın bizim gibi hasta olanları ..islam yolunda şeriat ve sünnete uymak sureti ile gerçekleşen seyri sülükde ..hakiki Allah erleri bile bakın ne demekteler...

Ebrarın hasenatı, mukarrebînin seyyiatıdır

yani iyi temiz zannetiğimiz nice şey vardır ki..nefsi ve kalbi hastalıklarımız sebebi ile arızalı sakat kusurlu eksktir..paçavradır pisliktir..yüzümüze çarpılırda belki övündüğümüz şey haberimiz olmaz..

işte felaketin büyüğü budur..sözü fazla uzatmakda doğru olmaz ..halis süt varken ..benim sütlükahvem mide fesadı yapar  Cheesy

yani yazılanları değerlendirirken ilk satırlarda bahsettiğim noktları dikkate alırsanız sevinirim

Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #20 : 21 Ocak 2015, 08:27:13 ÖS 20 »

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'i kapsayan hisbe'nin (uyarmanın) dört rüknü vardır:
1.Muktesit (uyaran)
2.Muhtesebunaleyh (uyarılan)
3.Muhtesebunfih (yasak ve uyarmayı gerektiren)
4.İktisab (uyarmak)
Bunlar dört rükündür ve her birinin de ayrıca birçok şartları vardır.

I. Rükün

Muhtesib'in (uyaranın) birçok şartları vardır.


1.Mükellef (akıl, bâliğ) olmak
2.Müslüman olmak
3.Yeterli gücü olmak

—Birinci şart, Bu bakımdan deli, çocuk, kâfir ve aciz kimseler muhtesib (uyarıcı) olamazlar. Muhtesib'in tanımına herkes dahil olur. Her ne kadar bu hususta kendilerine izin verilmemiş ise de. Aynı zamanda fasık köle ve kadın da bu tarife dahil olmuş olur. Bu bakımdan bizim ‘şart' olarak ileri sürdüklerimizin neden 'şart' koşulduğunu ve tarifin dışında bıraktıklarımızı neden tarif dışı bıraktığımızı açıklayalım. Kişinin akıl baliğ olmasından ibaret olan birinci şarta gelince, bu şartın muhtesib hakkındaki gerekliliği apaçıktır. Zira mükellef olmayan bir kimseye hiçbir emir lazım gelmez. Biz söylediklerimizle farz oluşunun şartını kastediyoruz.

Fiilin uygulanmasının imkân ve cevazına gelince, bu ancak aklı olmayı gerektirir. Hatta mümeyyiz ve erginlik çağına yaklaşmış çocuk (her ne kadar mükellef değilse de) münkeri (kötüyü) yasaklayabilir. Şarabı dökebilir. Melahi aletlerini kırabilir ve bunları yaptığı zaman da sevaba nail, olur. Hiç kimse de onu mükellef değildir diye bu işleri yapmaktan alıkoyamaz.

Çünkü bu işleri yapmak, Allah'a yaklaştırıcı hareketlerdir. Mümeyyiz bir çocuk da bu hareketleri yapmaya yetkilidir. Tıpkı namaz kılmak, imam olmak ve Allah'a yaklaştırıcı diğer ibâdetler gibi... Bunların hükmü, idarecilik hükmü değildir ki, burada akıl baliğ olmak şart olsun. İşte bu sırra binaen biz emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmanın köle ve toplumun diğer fertlerine bile gerekli olduğunu söyledik.

Bilfiil kötüyü yasaklamakta, münkeri iptal etmekte bir nevi idarecilik ve sulta vardır. Fakat bu idarecilikte, Allah'a ortak koşan bir kimseyi öldürmek, şirkin sebeplerini iptal etmek ve böylelerin silahlarını elinden almak gibi sadece imandan istifade edilir. Çocuğun zarar görmediği takdirde böyle bir şeyi yapmak yetkisi vardır. Bu bakımdan fasıklıktan alıkoymak, tıpkı küfürden alıkoymak gibidir.

—İkinci şarta gelince, bu şartın gerekliliği de gizli değildir. Çünkü uyarmak dine yardımdır. Dinin esasını inkâr eden ve din düşmanı olan bir kimse nasıl dine yardım etmeye yetkili olabilir?

—Üçüncü şarta gelince, bu şartı İslâm âlimlerinden bir grup ileri sürerek demişlerdir ki: 'Fasık bir kimse uyarıcı olup başkasını sorumlu tutamaz. Bu âlimler İnsanlara iyilikle emreder de, kendinizi unutur musunuz?' (Bakara/44) ve 'Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında buğz bakımından çok büyüktür' (Saff/3) ayetlerini delil olarak öne sürmüşlerdir. Aynı zamanda bu grup Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadîs ile de istidlal etmişlerdir:

Gezdirildiğim gecede dudakları ateşten yapılmış makaslarla kesilen bir kavmin yanından geçtim. Kendilerine 'Siz kimsiniz?' diye sorunca 'Biz dünyada iyiliği emreder, kendimiz yapmazdık. Kötülüğü meneder, kendimiz yapardık' dediler.(22)

Yine bu grup şu rivayetle de istidlal etmişlerdir: Allah Teâlâ Hz. İsa'ya 'Nefsine nasihatte bulun! Eğer nefsin nasihati kabul ederse o zaman halka nasihat et. Aksi takdirde benden utan' diye vahyetti.

Onlar kıyas yoluyla da görüşlerini isbata çalışmışlardır. Şöyle ki, başkasının hidayeti, hidayet etmeye çalışanın hidayet olunmasının delilidir. Böylece başkasının eğrisini doğrultmak da istikamet üzere olmanın delilidir. Başkasını ıslah etmek, ıslah edicinin kurtuluşa ermesinin zekâtıdır. Bu bakımdan salih olmayan bir kimse, başkasını nasıl ıslah edebilir? Ağaç eğri ise, gölgesi nasıl doğru olabilir?

Bu grubun söyledikleri tamamıyla hayalden ibarettir, hakîkat şudur: Fâsık bir kimse muhtesiblik (uyarıcılık) yapabilir. İyiyi emreden, kötüyü yasaklayan fâsığın, yaptığının doğruluğuna delil olarak şöyle diyebiliriz: 'Acaba ihtisabda (uyarıcılıkta) bu vazifeyi yürütenin bütün günahlardan masum olması şart mıdır?' Eğer 'Evet bütün günahlardan masum olması şarttır' denilirse, bu söz ümmetin icmaını yıkmaktan başka bir şey değildir. Daha sonra bu, iktisab kapısını tamamıyla kapamak demektir. Zira Hz. Peygamber'in ashabında bile bütün günahlardan masumiyet yoktur. Nerede kaldı ki, onlardan sonra gelenlerde böyle bir vasıf bulunsun!

Peygamberlerin (Allah'ın selâmı üzerlerine olsun) bile hatalardan masum olup olmadıklarında âlimlerin ihtilafı vardır. Kur'anı Hakîm, Hz. Âdem’in günah işlediğine işaret eder. Böylece peygamberlerden bir cemaate Kur'an'da bu nisbet mevcuttur.

Said b. Cübeyr şöyle demiştir: 'Eğer ancak kendisinde hiçbir hata olmayan bir kimse emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker vazifesini yapabilir dersek, dünyada hiç kimse (peygamberlerde dâhil) hiçbir şeyi söyleyemez' dememiz gerekir. İmam Mâlik, Said b. Cübeyr'in bu sözünden hayrete düşmüştür.

İtiraz: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapan bir kimsenin küçük günahlardan masum olması şart değildir. Hatta ipekli elbise giyen bir erkek için zinadan ve içki içmekten menetme yetkisi vardır.

Cevap: Acaba içki içen bir kimsenin kâfirlerle savaşma yetkisi var mıdır? Onları küfürden menetme bakımından sorumlu tutulabilir mi? Eğer 'Hayır yapamaz!' derseler, ümmetin icmaını yıkmış olurlar. Zira İslâm orduları, devri saâdetten beri sinesinde dosdoğru insanları barındırdığı gibi, facir, içkici ve yetimlere zulmeden kimseleri de barındırmıştır. Oysa böyle kimseler ne Hz. Peygamberin devrinde ve ne de daha sonraki asırlarda savaşa katılmaktan alıkonulmamıştır. Eğer 'Evet' derseler, biz de onlara şöyle deriz: 'Acaba içki içen bir kimse, öldürmek isteyen bir kimseyi meneder mi, etmez mi? ' Eğer 'hayır' derlerse, biz devamla şunu sorarız: 'Acaba içki içen ile haram olan ipekliyi giyenin arasında ne fark vardır ki, ipekli giyen içkiden menedebilir de içkici bir kimse başkasını katiden alıkoyamaz?' Oysa katl fiili, içkiye nisbetle daha büyük bir günahtır. Niketim içki içmenin, ipekli giymeye nisbetle daha büyük olduğu gibi. Bu bakımdan ikisi arasında fark yoktur.

Eğer 'evet' deyip de bu hususta delillerini 'Bir şeyi işleyen bir kimse, onun gibi günahı işleyen başka birisini ve ondan daha aşağı olan bir günahı işleyen bir kimseyi menedemez. Ancak işlediği günahtan daha büyük bir günahı işleyen kimseyi görürse, onu meneder' diye açıklarlarsa... Onların bu sözleri de tahakküm ve delilsizlikten başka bir şey değildir. Zira nasıl içkici bir kimsenin zina ve katl yapan bir kimseyi menetmesi uzak değilse, öylece zaninin, sarhoşu içkiden menetmeni de uzak değildir.

Hatta kendisi içtiği halde hizmetçilerini ve kölelerini içmekten menetmesi nasıl uzak bir ihtimal sayılabilir? 'Bana hem bizzat bu münkeri yapmamak ve hem de yaptırmamak farzdır' demesi nereden çıkıyor? 'Mademki 'yasaklama' benim üzerime farzdır ve ben kendim yasakladığım bu hareketi işlersem acaba üzerimdeki bu farziyet nasıl düşer?' Zira kişi içmediği takdirde içmeyi yasaklaması farz olur, o halde içtiği takdirde yasaklama vazifesi üzerinden düşer demek mümkün değildir.

Soru! Bu takdirde kişinin şöyle demesi gerekir: 'Bana farz olan, abdest ile namazdır. Oysa namaz kılmasam dahi abdest alırım. Oruç tutmazsam bile sahur yemeğimi yerim. Çünkü benim için sahur da oruç da müstehabdır. İkisinin beraber olması şart değildir. Birini yaparsam görevimin birini yerine getirmiş olurum'. Fakat deniliyor ki, bunların biri diğerine bağlıdır ve biri diğerini gerektirir. Bu bakımdan başka bir kimseyi dosdoğru yola getirmek de, yola getirmeye çalışan kimsenin dosdoğru yolda olmasını gerektirir. O halde kişi önce nefsinden, sonra da nafakası kendisine düşenlerden başlamalıdır.

Cevap: Sahur oruç içindir. Eğer oruç olmasaydı sahur yemeği müstehab olmazdı. Başkası için istenilen bir şey ondan ayrılmaz. Oysa başkasının ıslahı, ıslaha çalışan kişinin ıslahı için istenmez. Nitekim nefsinin ıslahının da başkasının ıslahı için istenmediği gibi... Bu bakımdan 'başkasının ıslahı, ıslahçının ıslah olmasına bağlıdır' demek, delilsiz konuşmaktan başka bir şey değildir. Abdest ve namaza gelince, bu lâzımdır. Şüphe yoktur ki, abdest alıp namaz kılmayan bir kimse 'abdest emrini' yerine getirmiştir. Böyle bir kimsenin cezası, hem abdesti hem de namazı terk edenin cezasından daha azdır.

O halde başkasını kötülükten alıkoyan ve kendisi de kötülük yapmayan bir kimsenin cezası, kötülük yapıp fakat başkasını kötülükten alıkoyan bir kimsenin cezasından daha azdır. Nasıl böyle olmasın? Zira abdest almak, abdest için istenen bir şart değildir. Aksine namaz için istenen bir şarttır. Bu bakımdan namaz olmadan abdestin hiçbir hükmü yoktur. Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmakta ise, kişinin bizzat günahtan el çekmesi ve yaptığı işle önce kendisinin mükellef olup tatbik etme şartı yoktur. O halde bununla namaz arasında hiçbir şekilde benzerlik yoktur.

İtiraz: Bu takdirde şöyle demek gerekir ki, istemeyerek ve yüzü kapalı olarak bir kişi tarafından cebren kendisiyle zina edilen bir kadın eğer kendi isteğiyle o esnada yüzünü açarsa, adam da zina esnasında 'yüzünü açma, günahkâr olursun!' diye uyarıcılık vazifesini yaparsa ve kendisine 'sen zina hususunda zorlanmış bulunuyorsun, fakat yüzünü açmak hususunda zorlanmadın. Kendi keyfinle namahrem bir kimseye yüzünü gösterdin' dese ve şunu da eklese 'İşte ben de sana namahrem bulunan bir kimseyim. Yüzünü kapat!' Böyle bir uyarıcılığı her akıllı kimsenin kalbi şiddetle reddeder, her selim tabiat bunu 'çirkin' kabul eder.


Cevap: Hakîkat bazen çirkin görülür. Bâtıl da bazen, güzel görülür. Esas, vehimlerin ve hayallerin nefretine bakmamak, delile tâbi olmaktır. Bu bakımdan biz deriz ki, zina edenin o durumda zorla tecavüz ettiği kadına 'yüzünü açma!' demesi, acaba farz mıdır, mübah mı veya haram mı? Eğer 'farz' derseniz, zaten bizim de gayemiz budur. Çünkü günahı belirtmek ve menetmek bir görevdir. Eğer derseniz ki 'böyle söylemesi mübahtır'. O halde zina eden kişi, mübah olan bir şeyi söyleyebilir. Bu bakımdan sizin 'fâsık kimse emri bi'l ma'ruf ve nehyi anil münker yapamaz' demenizin anlamı nedir? Eğer 'haramdır' derseniz, cevap olarak şöyle deriz: Böyle söylemesi farzdır. Acaba zinaya yeltendiğinden dolayı mı haram oldu? Farzın başka bir haramı işlemekten dolayı 'haram'a dönüşmesi şaşılacak bir durumdur!

Tabiatların, zani bir kimsenin, o haram fiili esnasında, zoraki tecavüz ettiği bir kadına 'Yüzünü açma! Çünkü yüzün namahremdir' şeklindeki ma'rufu tebliğ etmesinden nefret etmesi iki sebebe dayanır:

1. Zani en önemli olanı bırakıp daha az önemli olanla meşgul olmuştur. Nasıl ki insan tabiatı önemli bir şeyle meşgul olmaktan nefret ediyorsa, tıpkı onun gibi en önemli olanı bırakıp daha az önemli olanla meşgul olmaktan da nefret eder! Faizi daimi olarak yediği halde 'gasp malı'nı yemekten sakınan, yalancı şahitlik yaptığı halde 'gıybetten' kaçan bir kimseden tabiatın nefret ettiği gibi. Çünkü yalancı şahitlik gıybetten daha kötüdür. Olan bir hâdiseyi 'doğru' olarak haber vermekten ibaret bulunan 'gıybet'ten yalancı şahitlik daha kötüdür.
Nefislerde meydana gelen bu 'uzaklık' gıybeti terk etmenin 'farz' olmadığına işaret etmez ve yine işaret etmez ki, kişi birinin gıybetini yaparsa veya haramdan bir lokma yerse, ondan ötürü cezası artmaz. Böylece kişinin ahirette kendi günahından göreceği zarar başkasının günahından göreceği zarardan daha fazladır. Bu bakımdan 'en fazlayı', 'en azla' meşgul olduğu için terk edip bir kenara çekilmek, tabiatta kötü karşılanır.

Ancak bu kötü karşılanışı 'en fazlayı' terk edişinden doğar, 'en azı' yaptığından değil... Bu bakımdan atı ve başındaki gemi gasbedilmiş bir kimse, atın geri alınması için gerekli olan çalışmayı terk edip, gemi geri almak için uğraşırsa tabiatlar onun bu hareketinden nefret eder ve o kimse 'gevşek' telakki edilir. Fakat 'gem’i elde etmek için çalışması aslında kötü bir hareket değildir. Ancak kötü hareket 'gem'i kurtarmaya önem verip de 'at'ı kurtarmayı terk etmesidir. 'En önemli' olanı terk edip 'daha az önemli' olanla meşgul olduğundan dolayı aleyhindeki nefret oldukça artar. 'Fâsık' bir kimsenin emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması işte bu yönden uzak görülmektedir ve bu 'uzak görülüş' onun yapmış olduğu dinî vazifenin asıl ve esasında olduğunu göstermez!

2. Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker bazen va'z ve nasihat yapmak sûretiyle bazen de zor kullanmak sûretiyle olur. Herkesten önce söylediklerini tatbik etmeyen bir kimsenin nasihati verimli olamaz. O halde, deriz ki: Halk tarafından fasıklığının bilindiğini bilen bir kimse, kesinlikle bilir ki, va'z ve nasihatte sözü kabul edilmez. Bu bakımdan va'z ve nasihat yoluyla emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması gerekmez. Zira bunda bir fayda yoktur. Bu bakımdan fâsıklık, onun sözünün faydasını düşürmekte tesir eder. Sözün faydası düştü mü, farz olması da ortadan kalkar.

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker cebir kullanmak yoluyla yapıldığı zaman, bundan gaye karşıdakini 'kötüyü bırakmaya mecbur etmek' demektir. Bunun tamamı, ancak 'fiil ve delil'in birliğiyle mümkündür. Kişi fâsık olduğu zaman, eğer fiiliyle karşısındaki insanı mağlup ederse de 'delil' bakımından kendisi mağlup olmuştur. Zira kendisine 'Madem bu fiil kötü bir şeydir, sen neden işliyorsun?' denilebilir. Bu bakımdan delil bakımından mağlup olunca 'fiilde galip gelmesinden' tabiatlar ürküp nefret ederler. Fakat buna rağmen tabiatların ürkmesi, onun fiilinin hak olduğunu ortadan kaldırmaz!

 Nitekim bir kişi, zalimi Müslümanlardan uzaklaştırıp zulmüne mâni olur da 'mazlum' olan babasını ihmal ederse, bu kişinin böyle hareket etmesinden tabiatlar nefret edip ürker. Fakat Müslümanlardan zulmü uzaklaştırması, bu hareketinden dolayı 'hak' olmaktan çıkmaz.

Söylediğimiz hakikatler neticesinde, fasık bir kimsenin fasıklığını bilen bir cemaate va'z yoluyla emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapması gerekmez. Çünkü kendisi bunu tatbik etmemektedir. Bu vazifenin kendisine 'gerekmediği'ni ve bunu yaptığı takdirde aleyhinde uzun uzadıya söz söylemeye kalkışacaklarını bildiği zaman biz kendisine deriz ki: 'Bunu yapmak senin için uygun değildir'.

 O halde konuşma şu noktada düğümlenir: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in iki çeşidinden biri olan 'va'z ve nasihat' uyarıcının fâsıklığından ötürü iptal olunur ve bunda adalet şart olur.

Cebrî uyarma da ise, adaletin bulunması şart değildir. Zira fasık bir kimsenin şarabı dökmesi, melahi aletlerini kırması ve benzeri haramları ortadan kaldırması, eğer gücü varsa yerinde bir harekettir ve hiçbir sorumluluğu gerektirmez. İşte buraya kadar söylediklerimiz, meselenin açıklanması hakkında insafın en son noktasıdır.

Delil olarak ileri sürdükleri ve fâsıkların uyarıcılık vazifesini menetmek için serdettikleri ayetlere gelince, bu ayetler, uyarıcılara ve nasihatçilere, iyiliği terk ettiklerinden (ve kötülüğü işlediklerinden) dolayı hücum etmektedirler. Onlara iyiyi emrediyorlar diye hücum etmiyorlar. Fakat onların, yapmadıkları halde iyiliği emretmeleri veya yaptıkları halde kötülüğü yasaklamaları ilim sahibi olduklarına işaret eder. Âlimin cezası ise, cahilin cezasından daha şiddetlidir. Çünkü ilmin çokluğuyla beraber, o kişiden hiçbir mazeret kabul edilmez.

Allah Teâlâ'nın 'Neden yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz?' (Saf/3) ayetinden muradı yalancı va'dlerdir. 'Nefislerinizi unutursunuz' (Bakara/43) ayetinden muradı ise 'uyarıcılar nefislerini unuttukları için onları tenkid etmektir'. Onlar başkasına emrediyorlar diye onları tenkid etmek değildir. Fakat Allah Teâlâ onları ilminin varlığına istidlal etmek ve aleyhlerindeki delili takviye etmek yönünden başkasının emrini zikretmiştir.

Hadîsi kudsîdeki 'Ey Meryem'in oğlu! Nefsine va'zet' sözüne gelince, bu sadece va'z yönünden emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapanlar hakkındadır. Zaten biz de; biraz önce fasık bir kimsenin durumunu bilen bir gruba va'z etmesinin pek faydalı olmadığını kabul etmiştik.

Sonra Allah Teâlâ'nın bu hadîsi kudsîde ki 'Benden utan!' sözü başkasına va'zetmenin haram olduğuna delâlet etmez. Aksine bu cümlenin mânâsı 'Benden utan! Bu bakımdan daha önemliyi bırakıp daha az önemli olanla meşgul olma!' demektir. Nitekim şöyle denir: 'Babanı koru! Sonra komşunu koru. Aksi takdirde utan!'

İtiraz: Zimmî olan kâfir için Müslüman’ı zina ederken gördüğü zaman emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmak neden caiz olmasın? Çünkü Müslüman zimmînin mü 'zina etme' deyişi esasında bir hakkın ifadesidir. Madem ki hakîkatin ifadesidir, haram olması imkânsızdır. En uygunu 'mübah' veya 'farz' olmasıdır.

Cevap: Kâfir, eğer fiiliyle Müslüman’ı bir yasaktan menederse, bunun mânâsı kâfirin Müslüman’a tasallut etmesi demektir. Müslüman’a 'tasallutu' bakımından bu tasallut önlenir. Nitekim Kur'an 'Allah Teâlâ, kâfirler için, mü'minler üzerinde herhangi bir yol kılmamıştır' buyurmaktadır.

Kâfirin sadece sözle 'zina etme!' demesine gelince, böyle demek 'zinadan alıkoymak' olduğu için kâfire yasak değildir. Ancak Müslüman’a hükmetmesini belirttiği ve Müslüman’ın 'zelil' edilmesi söz konusu olduğu için tasvip edilemez. Fasık bir kimse, her ne kadar 'zelil edilmeye' müstehak ise de, 'fasık'tan daha müstehak olan kâfir, 'fasık Müslüman’ı zelil edemez.

İşte bizim 'kâfir'i uyarıcılık ve nasihatçilikten menetmemizin amacı budur. Biz, kâfir sadece zinayı menetmek bakımından 'zina etme!' dediğinden dolayı cezaya çarptırılır demiyoruz.

Aksine bunun tam tersine deriz ki; eğer kâfirin, dinî teferruatla mükellef olduğunu kabul edersek, zina eden bir kimseyi gördüğü zaman 'zina etme!' demezse cezalandırılır. Bu meselede çeşitli görüşler vardır. Biz bunları fıkhı eserlerimizde uzun uzadıya izah ettiğimiz için buradaki gayemize izahı uygun düşmez.

—Dördüncü şart, uyarıcının imam (devlet başkanı) veya mahalli idareci tarafından yetkili kılınmış olmasıdır. Bir grup bu şartı ileri sürmüştür. Toplumun fertlerine emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapma yetkisini vermemişlerdir. Fakat bu şart fasiddir. Çünkü daha önce zikrettiğimiz ayet ve hadîsler delalet eder ki, kötülüğü görüp susan bir kimse günahkar olur. Zira Müslüman nerede kötülüğü görürse görsün, yapanı engellemesi kendisine farzdır. Ne şekilde olursa olsun, bu emir genel olarak sevk edilmiştir. O halde 'bu vazife ancak imamın izniyle yürütülebilir' şartı asılsız bir iddiadan başka bir şey değildir.

Şaşılacak noktalardan biri de şudur: Rafizîler bu şarta başka bir şart ekleyerek demişlerdir ki, 'Masum imam çıkmayınca emri bi'l ma'ruf yapmak caiz değildir!' Bu masum imam ancak (onlara göre) hak imamdır. Bu rafizîler, kabi'li hitab değildirler. Onlara kanları ve canları hakkında haklarını istemek için mahkemelere geldikleri zaman 'Size yardım etmek emri bi'l ma'ruf'tur. Sizin hakkınızı size zulmedenin elinden almak nehyi an'il münker'dir. Sizin de hakkınızı aramanız emri bi'l ma'ruf'un kapsamına dâhildir. Oysa sizin inancınıza göre bu zaman zulmü yasaklama ve hakları arama zamanı değildir. Çünkü hakikî imam daha çıkmamıştır' diye cevap verilir.

İtiraz: İyiliği emredip uyarıcılık yapmakta uyarıcının saltanat ve velayetinin isbatı vardır. Uyarılan bir kimseye hükmedişi söz konusudur ve bunun için de hak olmasına rağmen bir kâfirin bir Müslüman’ı uyarması uygun olmaz. Bu bakımdan toplumun fertlerine ancak valinin veya idarecinin izniyle uyarıcılık vazifesinin verilmesi uygundur.

Cevap: Kâfir bir kimseye gelince, onun, Müslüman’ı uyarması yasaktır. Çünkü uyarmakta, uyarıcının saltanat ve hükmedişinin azizliği ve hâkimiyeti söz konusudur. Kâfir ise zelildir. Müslüman’a tahakküm etme mertebesine çıkmaya lâyık değildir. Müslümanlar ise bu izzete (dinlerinden ve marifetlerinden ötürü) lâyıktırlar. Bu öyle bir görevdir ki, onda görevlinin izzeti söz konusudur.

Öyleyse bir Müslüman ille de izin almaya muhtaç değildir. Öğretmek ve tarif etmenin izzeti gibi.. Zira hiç kimsenin şüphesi yoktur ki, cehaletinden münkeri işleyen bir zata farz ve haramı anlatmak ve öğretmek valinin iznine muhtaç değildir. Oysa burada irşadın izzeti söz konusudur. Tarif eden kimsenin aynı zamanda cehaleti zelil ve hor göstermesi de gerekir. Böyle yapmak için, sadece dindar olmak kâfidir. Yasaklamak da dini emretmek gibidir ve ona kıyas edilir. Sonuç olarak emri bi'l ma'ruf ve nehyi anil münker'i yapmak için beş mertebe vardır.

Birincisi, tarif (cahil bir kimseye tanıtma ve bildirme), ikincisi ince konuşmak ve va'z, üçüncüsü küfür etmek ve azarlamak, dördüncüsü bilfiil menetmeye kalkışmak, melahi aletlerini kırmak, içkiyi dökmek, ipekli elbiseyi giyenin sırtından çıkarmak, gasbedilen elbiseyi gasbedenden geri almak ve sahibine vermek, beşincisi bilfiil vurmak suretiyle korkutmak ve tehdit etmektir ki, gıybet ve iftiraya devam eden bir kimse gibi yaptıklarından onu alıkoysun.

Böyle bir kimsenin dilini tutmak mümkün değildir. Böyle bir kimse, ancak vurmak sûretiyle susmaya mecbur edilir.

Bu beşinci mertebede bazen yardıma ve iki tarafın da yardımcılarını toplamaya ihtiyacı olur ve bu da karşılıklı savaşa sürükler! Diğer mertebeler ise (bu beşincisi hariç) devlet başkanının iznine muhtaç değildirler. Fakat beşinci mertebe hakkında çeşitli görüşler vardır.

Tarif ve va'za gelince, bu vazifeyi yapmak, devlet başkanının iznine muhtaç değildir. Cehaletle suçlamaya, ahmaklığa, fasıklığa, Allah'tan az korkmaya nisbet etmek ve bunlara benzer konuşmalara gelince, bu konuşma doğru bir konuşmadır. Doğruluğun da yayılması gerekir. Derecelerin en üstünü 'zâlim bir imamın yanında hak bir sözü söylemektir'. Nitekim bu durum hadîsi şerifte de varid olmuştur.(23)

 Madem ki, devlet başkanı olmasına rağmen, devlet başkanına karşı hak haykırılıyor, o halde hakkı haykırmakta nasıl onun iznine ihtiyaç hissedilebilir? Melahi aletlerini kırmak ve içkileri dökmek de böyledir. Çünkü böyle yapmak, ictihad etmeksizin hak olduğu bilinen bir işi yapmak demektir. Bu bakımdan burada da imamın iznine ihtiyaç yoktur.

Yardımcılar toplamaya ve silahlanmaya gelince, bu bazen umumi bir kitleye uzanır. İleride geleceği gibi burada çeşitli görüşler vardır. Selefi salihînin daimi bir şekilde, idarecilere karşı emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaları bu vazifeyi yapmakta idarecilerden izin almanın gerekli olmadığına icmalen taraftar olduklarına delâlet eder. Hatta iyiyi emreden herkes için, eğer vali onun böyle yapmasına razı ise ne âlâ, eğer böyle yapmasına kızıyorsa, onun kızması kendisi için münkeri işlemek demektir ve münkeri işlediğinden ötürü nehyi an'il münker vazifesi yerine getirilmelidir. Bu bakımdan valinin yaptıklarını tenkid etmekte onun iznine nasıl ihtiyaç olabilir?

Selefin devlet büyüklerine karşı çıkışları ve âdetleri buna delâlet etmektedir. Nitekim rivayet ediliyor ki, Mervan b. Hakem bayram namazından önce hutbe okudu. O esnada cemaatten biri (ayağa kalkıp) 'Hutbe namazdan sonra okunur' diye itiraz etti. Mervan ona 'O âdet terkedildi!' deyince, mecliste hazır bulunan Ebu Said el-Hudrî 'Bu kişi kendisine düşen vazifeyi yaptı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) bize şöyle buyurmuştu:

Sizden herhangi bir kimse yanlış bir şey gördüğü zaman onu eliyle düzeltmeye çalışsın. Eğer eliyle düzeltmeye güç yetiremezse, diliyle düzeltmeye çalışsın. Diliyle de düzeltmeye gücü yetmiyorsa, kalbiyle buğzetsin. Kalp ile buğzetmek imanın en zayıf derecesidir.

İşte görüldüğü gibi şerefi salihîn hadîs ve ayetlerde varid olan bu umumî tabirlerin kapsamına saltanat sahiplerinin de dâhil olduğunu anlamışlardır. O halde onlardan nasıl olur da izin istemeye ihtiyaç duyulabilir?

Rivayet ediliyor ki Abbasî halifelerinden Mehdi, halifeliği zamanında Mekke'ye gelip Allah'ın dilediği kadar orada kaldı. Kâbe'yi tavaf etmeye başladığı zaman hacıları Kâbe'den uzaklaştırdı. Bu esnada Merzuk'un oğlu Abdullah, halifenin üzerine saldırıp abasını boynuna doladı. Sonra onu silkeleyerek şöyle haykırdı:

-"Ne yaptığına dikkat ediyor musun? Acaba uzaklardan kalkıp ta buraya gelip Kâbei Muazzama'nın yanına vardıktan sonra kendisiyle Kâbe arasına girdiğin kimselerden Kâbe'ye daha müstahak olduğunu sana kim söyledi? Oysa Allah Teâlâ ; ‘ Bütün insanlar için ibadet yeri yaptığımız Mescidi Haram'dan (insanları) geri çevirenler (bilsinler ki), kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse ona acı bir azap tattırırız' (Hacc, 25) buyurmuştur. O halde bu yetkiyi sana kim vermiştir?'' Halife, kendisini silkmekte olan kişinin yüzüne baktı. Bu kişiyi onların (Abbasîlerin) azadlılarından olduğu için tanıyordu ve kendisine şöyle dedi: 'Sen Abdullah b. Merzuk musun?' Abdullah da 'Evet, ben oyum' diye cevap verdi.
Bu hâdiseden sonra Abdullah tutuklanıp Bağdad'a getirildi.

Fakat halife, halk içerisinde 'Azadlılarından olan bir kimseyi öldürdü' denmesin diye onu atlara seyislik yapmak maksadıyla bir ahırda hapsetti. Ona, ısırıcı ve toy bir atı zahmet versin diye teslim ettiler. Fakat Allah Teâlâ, (c.c.) serkeş atı yumuşak başlı yapıverdi. Ravi diyor ki; sonra Abdullah'ı bir eve kapayıp kapıyı kilitlediler.


Mehdi kapının anahtarını yanında bulunduruyordu. Üç gün sonra Abdullah'ın çıkıp evin bahçesinde gezdiğini, yeşillikten yediğini gördüler. Bu haber Mehdiye ulaştırıldı. Mehdi Abdullah'a şöyle sordu:

—Seni kim çıkardı?

—Beni hapseden çıkardı.

Bunun üzerine Mehdi korkunç bir sarsıntı geçirip bağırdı: 'Seni öldürmemden korkmuyor musun?' Abdullah başını yavaşça kaldırıp halifenin yüzüne bakarak tebessüm etti ve şöyle dedi: 'Eğer diriltmek ve öldürmek senin elinde olsaydı bunu yapabilirdin!' Mehdi ölünceye kadar Abdullah hapiste kaldı. Sonra onu hapisten çıkardılar ve Mekke'ye döndü. Ravi der ki; 'Abdullah eğer bu zâlimlerin elinden Allah beni kurtarırsa yüz deve keseceğim' diye adamıştı ve bırakıldıktan sonra bütün develerini kesti.

Hibban b. Abdullah'tan şöyle rivayet edilir: Harun er-Reşid, Devin'de sayfiye'ye çıkmıştı. Beraberinde Benî Haşim soyundan sayfiyeye gelen bir zat vardı. Adı Süleyman b. Ebî Cafer'di. Harun er-Reşid, Süleyman'a dedi ki: 'Senin şarkıcı bir cariyen vardır. Onu getir de bize şarkı söylesin'. Ravi der ki; cariye geldi, teganniye başladı. Fakat teganni bir türlü Harun er-Reşid'in hoşuna gitmedi. Harun er-Reşid, cariyeye 'Neden bir türlü ahenk tutturamıyorsun?' diye sorunca, cariye 'Çünkü elimdeki ud benim değildir' dedi. Bu söz üzerine Harun er-Reşid, hizmetçiye cariyenin özel udunu alıp getirmesi için emir verdi. Hizmetçi cariyenin udunu getirirken, yolda, yerden çekirdek toplayan bir ihtiyara rastladı. 'Ey ihtiyar yol ver!' diye bağırınca ihtiyar başını kaldırdı. Hizmetçinin elinde udu görünce onu elinden kaptı, yere çaldı, udu paramparça etti. Hizmetçi, ihtiyarın yakasına yapıştı. Orada bulunan bir evin sahibine götürdü. Ev sahibine şöyle dedi:

—Bu adam sana teslimdir, onu kaçırma. Çünkü halife onu istiyor.

—Bağdad’da bu adamdan daha fazla ibâdet eden kimse yok! Nasıl bunu ister?

Hizmetçi 'Benim dediklerimi dinlesene!' diye çıkışıp Harun'un huzuruna girdi ve şöyle dedi: 'Yolda çekirdek toplayan bir ihtiyara rastladım. 'Yol ver' dediğimde başını kaldırıp elimdeki udu gördü. Elimden udu çekip yere çaldı ve kırdı'. Bunu duyan Harun öfkelendi. Yüzü mosmor kesildi. Süleyman b. Cafer halifeye dedi ki: 'Bu öfke neden? Ev sahibine haber gönder. İhtiyarın boynunu vursun, ölüsünü Dicle'ye atıversin'. Harun 'Hayır! Bunu yaptırmam! Biz ona haber vereceğiz. Huzura aldıracağız, önce onunla bu konuda münazara edeceğiz' dedi.
Halifenin emri üzerine bir elçi, ihtiyara gelip emir'ul mü'minîn'in huzuruna gelmesini istedi.

İhtiyar da kabul etti. Elçi 'O halde bin!' dedi. İhtiyar bunu kabul etmedi. Böylece yürüyerek sarayın kapısına kadar geldi. Saray kapısında durduruldu. Harun er-Reşid'e ihtiyarın geldiği haber verilince yanındakilere 'Ne dersiniz? Biz önümüzdeki münkerâtı kaldırıp da ihtiyarı buraya öyle mi getirtelim, yoksa içinde münker bulunmayan başka bir odaya mı çekilelim?' diye sordu.

Onlar da 'Başka bir odaya çekilmemiz daha iyi olur' dediler. Böylece içinde münker bulunmayan bir odaya çekildiler. Sonra da ihtiyarın getirilmesini emretti. İhtiyarın yeninde içinde çekirdekler bulunan kese vardı. Hizmetçi ona 'Şu keseyi yeninden çıkar ve öylece huzura gir' dedi. İhtiyar 'Benim bu geceki yiyeceklerim bu çekirdeklerdir. Onları nereye bırakırım?' dedi. Hizmetçi 'Biz sana akşam yemeğini veririz korkma!' diye karşılık verdi.

İhtiyar 'Sizin yemeğinize ihtiyacım yok' dedi. Münakaşa uzadı. Harun, hizmetçiye 'Ne istiyorsun ondan?' diye bağırdı. Hizmetçi 'Onun yeninde çekirdekler var. Ben ona çekirdekleri bırak da öyle huzura gir dedim' dedi. Halife 'Bırak atmasın, zararı yok' dedi.

Ravi der ki: İhtiyar, Harun'un huzuruna girip selâm verdi ve oturdu. Harun, ihtiyara sordu:

—Ey ihtiyar! Seni yaptığına zorlayan ne idi?
—Ne yaptım?
—Ne mi yaptın?

Harun 'Benim udumu kırdın' demekten utandı. Fakat ihtiyara birkaç defa 'Ne yaptın?' diye tekrar edince ihtiyar şöyle dedi:

—Ey Harun! Ben babandan ve dedelerinden işittim. Minberin üzerinde şu ayeti okuyorlardı: 'Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor. Zinadan, fenalıktan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor'. (Nahl/90) Ben ise münkeri gördüm ve onu tağyir ettim.

— Evet! Bundan böyle münkeri tağyir et! Allah'a yemin ederim! Allah bundan başkasını söylemiş değildir.
İhtiyar, Harun'un huzurundan çıkınca, halife, bir kişinin eline para dolu bir kese verdi ve ona dedi ki: ''İhtiyarın arkasından git! Eğer rast geldiği kimselere 'Ben emir'ul mü'minîn'e şöyle dedim, o da bana böyle dedi' diyorsa ona bir şey verme! Eğer hiç kimse ile konuşmadığını görürsen bu keseyi kendisine ver". İhtiyar saraydan çıktığı zaman, yere gömülmüş bir çekirdek gördü, onu yerden çıkarmaya çalıştı ve hiç kimse ile konuşmadı.

Keseyi getiren ihtiyara yaklaşıp 'Emir'ul mü'minîn'in emridir. Bu keseyi al!' dedi. İhtiyar keseyi getirene dedi ki: 'Git ona söyle! Bu malı nereden almışsa, oraya iade etsin! Bana lazım değil'.

Rivayet ediliyor ki, bu zat, konuşmasını bitirdikten sonra yine yerden almaya çalıştığı çekirdeğe döndü ve şu şiiri okumaya başladı:

“Ben dünyayı görürüm ki; kimin elinde ise, fazlalaştıkça onun için üzüntü ve gam olur.

Dünyaya ikram edenleri, dünya küçük düşürmekle rezil eder.

Dünyayı rezil gören kimseye de dünya ikramda bulunur.

Sen bir şeyden müstağni olduğun zaman onu bırak. Sadece muhtaç olduğun bir şeyi edin.”

Süfyan es-Sevrî der ki: Abbasî halifelerinden Mehdi hicretin 166. senesinde hacca geldiğinde, Cemret'ul-Akâbe'ye taş attığını gördüm. Halk da sopalarla dövülüp sağa,sola Cemre'den uzaklaştırılıyordu. Onun yanında durdum ve kendisine dedim ki: "Ey güzel yüzlü! Eymen, Vail'den, o da Abdullah'ın oğlu Huddame Kitabî'den bize şu hadîsi nakletmektedir:

'Hz. Peygamber'i gördüm.

Kurban bayramı gününde Cemret'ul-Akâbe'ye bir devenin sırtında olduğu halde taş atıyordu. Bu esnada uzaklaştırmak için ne kimse dövülüyor, ne kimse kovuluyor, ne kimse cezalandırılıyor, ne de kimseye 'uzaklaş uzaklaş' diye bağırılıyordu'.(24) İşte sen taş atıyorsun. Halk, senin huzurunda sağa sola kovulmakta ve dövülmektedir". Bunun üzerine Mehdi yanındakine 'Bu kimdir?' diye sordu. Y

anındaki 'Bu Süfyan es-Sevrî'dir' dedi. Bunun üzerine bana dönerek 'Ey Süfyan! Eğer (babam) Mansur olsaydı sana böyle konuşma imkânını vermezdi' dedi. Ben bunun üzerine ona şöyle dedim: 'Eğer Mansur (kabrinde) gördüğünü sana haber verseydi, muhakkak sen de şimdi yaptığından vazgeçerdin'.

Ravi der ki: Bu konuşmadan sonra Mehdiye denildi ki: 'Süfyan sana 'Ey güzel yüzlü' dedi, 'Ey mü'minlerin emiri' demedi'. Bu söz üzerine Mehdi 'O halde Süfyan'ı bulup getirin' emrini verdi. Bütün araştırmalara rağmen gizlenen Süfyan bulunamadı.

Me'mun'dan şöyle rivayet ediliyor: Halkın arasında iyiliği emreden ve kötülüğü meneden bir kişinin olduğunu haber alan Me'mun, böyle bir vazife için görevlendirmediği bu kişiyi huzuruna çağırdı. Kişi huzuruna geldiğinde Me'mun ona dedi ki; 'İşittiğime göre, sen kendini emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmaya ehil görmüşsün. Oysa biz, sana böyle bir vazife vermiş değiliz'.

O esnada Me'mun, bir kürsü üzerinde oturmuş, bir kitap mütalaa ediyor veya bir kıssaya bakıyordu. Konuşma esnasında kitabı unuttu. Böylece haberi olmaksızın kitap ayağının altına düşüverdi. Huzurda bulunan uyarıcı 'Ayağını Allah'ın isimlerinin üzerinden kaldır! Sonra istediğini söyle!' dedi. Me'mun adamın ne demek istediğini anlayamadığı için 'Sen ne diyorsun?' diye bu sözü üç defa tekrar ettirdi ve yine de anlamadı.

Bunun üzerine nasihatçi Me'mun'a dedi ki: 'Ya sen kitabı kaldır, ya izin ver de ben kaldırayım!' Bunun üzerine Me'mun baktı bir de ne görsün, kitap ayakları altında... Kitabı derhal kaldırıp öptü ve mahcup oldu ve sonra konuşmaya devam etti:

—Sen neden uyarıcılık ve nasihatçilik yapıyorsun? Oysa Allah Teâlâ bu vazifeyi biz ehli beyt’e vermiş ve şu ayeti bizim hakkımızda inzal buyurmuştur: 'Onlar o mü'minlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler. İyiliği emrederler ve kötülükten alıkoyarlar' (Hacc/41).

—Ey mü’minlerin emiri! Doğru söyledin! Sen nefsini vasıflandırdığın gibi saltanat sahibisin. Yeryüzünde hükümdarsın: Ancak bizler de bu hususta senin yardımcıların ve memurlarınız. Bu vazifeyi Allah’ın Kitabı’nı bilmeyen Hz.Peygamberin Sünneti'nde cahil olan bir kimse yaparsa menedilir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: 'Erkek ve dişi bütün mü'minler birbirlerinin yardımcılarıdır; iyiliği emrederler, fenalıktan alıkoyarlar, namazı gereği üzere kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Peygamber'e itaat ederler'. (Tevbe/71)

Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Mü'min, mü'min için taşları birbirine geçen binalar gibidir. Bir kısmı diğer kısmını, takviye eder.(25)

İşte sen yeryüzünün hâkimi oldun. Bu da Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber'in Sünneti'dir. Eğer sen bu Kitab ve Sünnet'e itaat edersen, onların hürmeti için sana yardım eden bir kimseye teşekkür etmelisin. Eğer onları dinlemezsen, onların emrettiği şeylere itaat etmezsen, senin işin Allah'a aittir, aziz veya zelil olman O'nun elindedir. O amel bakımından iyilik yapanın ecrini zayi etmeyeceğine söz verip şart koşmuştur. İşte ey emir'ul-mü'minîn şimdi diyeceklerini söyle!

Bu söz üzerine Me'mun, onun konuşmasına hayret edip son derece memnun olarak dedi ki:

— Senin gibi bir kimse için iyiyi emretmek elbette caizdir. Bu bakımdan yaptığın vazifeye bizim emrimizle devam et ve yaptıklarını bizim görüşümüzle yapmış ol!

Böylece adam, vazifesine devam etti.

Bütün bu hikâyeleri buraya derletmekte, idarecilerden izin almaksızın nasihatçilik ve uyarıcılık yapmanın caiz olduğuna delil vardır.

Soru: Baba evladını, efendi kölesini, koca eşini, hoca talebesini ve sultan halkını mutlak mânâda uyardığı gibi acaba çocuk babasını, köle efendisini, kadın kocasını, talebe hocasını halk idarecisini, mutlak bir şekilde nasihat edip uyarabilir mi veya ikisinin uyarıcılığı arasında bir fark var mıdır?

Cevap: Uyarıcılıktaki velayetin esası bellidir.

Fakat iki grubun uyarıcılığı arasında tafsilatta fark vardır. Biz bunu çocuk ile baba hakkında düşünelim. Biz uyarıcılık için daha önce beş mertebe saymıştık. Evladın birinci ve ikinci mertebe ile babasına karşı uyarıcılık vazifesi ve yetkisi vardır. Bu mertebeler de; onların bilmediğini tarif etmek, sonra da incitmeden va'z ve nasihatte bulunmaktır. Fakat evlat hiçbir zaman küfretmek, azarlamak, tehdit ve bilfiil dövmek sûretiyle babasına karşı uyarıcılık yapamaz. Bunlar dördüncü ve beşinci mertebelerdir. Fakat babanın öfkelenmesine ve üzülmesine sebebiyet verecek şekilde üçüncü mertebenin babaya tatbik edilip edilmeyeceği hususu düşünmeye değerdir.

Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #21 : 21 Ocak 2015, 08:28:11 ÖS 20 »

Bu şu demektir: (Mesela) babasının udunu kırmak, içkisini dökmek, ipekliden dokunmuş elbisesinin iplerini çekmek, evinde haram maldan gördüklerini, kimden gasbetmiş veya çalmışsa sahiplerine geri vermek veya Müslümanlardan toplanan vergilerden (eğer o verginin sahiplerini biliyorsa) sultan tarafından kendisine verilen maaşı ve ikramiyeyi sahiplerine geri vermek, onun duvarında nakşedilen canlı resimleri iptal etmek, onun evinin tahtalarına oyulmuş resimleri iptal etmek, onun evindeki tahtalara oyulmuş resimleri kazımak, evinde kullanılan altın ve gümüş tabakları kırmak gibi.. Kişinin bu saydıklarımızı yapması babasının zatıyla ilgili değildir.

 Fakat vurmak ve sövmek bunun tam tersinedir. Yalnız buna rağmen bu saydıklarımızı yaptığı zaman babası üzülür ve bundan ötürü öfkelenir, ancak evladın yaptığı doğrudur. Babasının öfkesinin kaynağı, bâtılı ve haramı sevmesidir. En açık fetvaya göre, bu hakkın babaya karşı evlat için sabit olmasıdır. Hatta evlada böyle yapmak gerekir. Burada münkerin çirkinlik derecesine bakmak da uzak bir ihtimal değildir. Eziyet ve öfkenin miktarını dikkate almak da böyledir. Eğer babanın işlediği münker fahiş ise ve bundan dolayı öfkesi de buna yakın bir derecedeyse (öfkesi pek fazla şiddetli olmayan bir babanın içkisini dökmek gibi) burada durum apaçıktır.

Eğer münker ve öfke şiddetliyse, yani billurdan veya camdan yapılmış veya herhangi bir hayvan sûretinde yapılmış bir kabı varsa, bu kabı kırmakta pahalı bir malın zayi edilmesi söz konusudur. Bu durumda (münkerin basit olmasına rağmen) kap sahibinin öfkesi çok şiddetli olur ve bu günah, içki ve benzeri günahların ayarında da değildir. Bütün bu sûretlerde düşünme imkan ve ihtimali vardır.

İtiraz: Kitap ve Sünnet'te emri bi'l ma'ruf tahsis edilmeksizin umumi bir şekilde varid olduğuna göre, siz evlat babasını azarlamak, vurmak ve bâtılı terk etmekte sıkıştırmak sûretiyle emri bi'l ma'ruf vazifesini yapamaz hükmünü nereden çıkarıyorsunuz? Kur'an'da 'Anne, babana öf bile deme, onlara eziyet verme' yasağı ise, hususi bir yasaktır ve ana, babanın çirkin fiilleri yapmaları ile ilgili olmayan bir konuda bu emir varid olmuştur.

Cevap: Umumdan istisnayı gerektiren hususî emirler, baba hakkında varid olmuştur. Zira cellâdın zina meselesinde ceza olarak babasını öldürme yetkisi yoktur. Babasına had tatbik edildiği zaman, o sahada çalışmaya da yetkisi yoktur. Hatta kâfir olan babasının öldürülmesine müdahale etmesi de caiz değildir. Babasının elini kesmesi de caiz değildir. Bu hususta birçok haberler gelmiştir ve bu haberlerin bazısı icma ile sabit olmuştur.

Madem belli bir cinayete karşı hak ettiği cezayı uygulayarak babasına eziyet etme yetkisine sahip değildir, o halde işlenmesi umulan bir cinayeti menetmek maksadıyla babasını cezalandırmak sûretiyle eziyet vermesi elbette caiz olmaz. Aksine eziyet vermemesi daha evladır.

Bu tertibe aynı zamanda köle ile efendisi, kadın ile kocası arasında da riayet etmek uygundur. Çünkü bunlar da, hakkın lüzumunda evlada yakındırlar. Her ne kadar kölelikle edinilen mülkiyet, nikâhla edinilen mülkiyetten daha kuvvetli ise de..,

Fakat haberde şöyle denilmiştir: 'Eğer herhangi bir mahluka secde etmek caiz olsaydı muhakkak kocasına secde etmesi için kadına emir verirdim'.(26) İşte bu hadîs-i şerif karı, koca arasındaki hakkın daha kuvvetli olduğuna delalet eder.

Sultan ile halkına gelince, buradaki durum evlat meselesinde kinden daha şiddetlidir. Halk sultana karşı tarif ve nasihat vazifesini yapabilir. Üçüncü mertebeye gelince, halkın bunu sultana uygulayabilip uygulayamayacağı hususunda ihtilaf vardır.

Sultanın hazinesinden malları almak için saldırmak ve o malları sahiplerine geri vermek, sultanın sırtındaki ipekli elbisesinden ipleri çekmek, onun evindeki içki kaplarını kırmak, sultanın heybetini yıkıcı ve milletin gözündeki haşmetini yok edici olduğu için mahzurlu olur ve düşünmelidir.

Sultana karşı bu şekilde hareket etmek hakkında yasak varid olmuştur. Nitekim kötülüğe karşı susmak hakkında yasak emri olduğu gibi... Bu bakımdan burada da iki mahzur çarpışmaktadır.

Burada durum, münkerin fahişliğine ve gizliliğine, sultana saldırmaktan ötürü onun haşmetini düşürücü hareketin derecesine bakmaktan kaynaklanan ictihada bağlıdır. Bu ise, kontrol altına alınması mümkün olmayan ve takdiri güç olan bir ictihaddır.

Talebe ve hocasına gelince, bunların arasındaki emir daha hafiftir. Zira muhterem olan, ilim sahibi olan hocadır. İlmi ile amel etmeyen bir âlime hürmet edilmez. Bu bakımdan talebe, hocasından öğrendiği ilmin gereği gibi hocasına karşı uyarıcılık görevini yerine getirebilir.

Hasan Basrî'ye şöyle soruldu:

—Evlat babasına karşı uyarıcılık görevini nasıl yerine getirebilir?

—Babası öfkelenmedikçe evlat va'z ve nasihate devam etmelidir. Babası öfkelendiği zaman susmalıdır.

—Beşinci şart, kişinin uyarıcılığa güç yetirebilmesidir. Aciz bir kimsenin uyarıcılığının ancak kalbi ile buğzetmek şeklinde olacağı gizli bir şey değildir. Zira Allah'ı seven herkes Allah'a karşı yapılan günahtan nefret edip kalben onu çirkin görür.

İbn Mes'ud (r.a) diyor ki: 'Kâfirlerle ellerinizle cihad ediniz. Eğer onların yüzüne karşı öfkenizi göstermeye gücünüz yetiyorsa, hiç değilse onu yapınız'. Bil ki, uyarıcılık farziyeti, sadece hissî acizliklerden ötürü kalkmaz. Hissî acizliğe eğer uyardığından dolayı bir zarara uğrayacağı da eklenirse, işte o zaman uyarıcılığın farziyeti üzerinden kalkar. Bu da acizlik mânâsındadır. Kişi uyarıcılıktan dolayı kendisine dokunacak bir çirkinlikten korkmayıp, fakat uyarıcılığının fayda vermeyeceğini bildiği zaman da durum böyledir. O zamanki duruma bakmalıdır. Bunlardan biri alıkoyduğu halde alıkoymasının fayda vermemesidir. İkincisi ise uyarıcılıktan dolayı doğacak bir çirkinlikten korkmasıdır. Bu iki mânâ itibarıyla dört durum meydana gelir.

Birinci durum: İki mânânın bir arada bulunmasıdır. Konuşmasının fayda vermeyeceğini ve eğer konuşursa dövüleceğini biliyorsa bu durumda uyarıcılık vazifesi kendisi için farz değildir. Hatta bazı yerlerde veya çoğu zaman da durum bu ise, uyarıcılık o zaman da haram olur. Evet, ancak bu takdirde gereken şey, münkerin işlendiği yerlerde hazır bulunmamaktır. Görmemek için evinde uzlete çekilmelidir.

Evinden önemli veya farz olan bir ihtiyacı için çıkmalıdır. Eğer fesadı işlemeye zorlanmazsa veya zulüm ve münkerlerde sultanlara yardım etmeye zorla sevk edilmezse, bu takdirde memleketini terk etmesi ve diyarından hicret etmesi gerekmez. Eğer fesadı işlemeye veya zâlimlere yardım etmeye zorlanırsa, hicret etmeye de gücü varsa, bu takdirde hicret etmek kendisine gerekir. Zira zorlamak, özür sayılmaz.

İkinci durum: İki mânânın birden yok olmasıdır. Söz ve fiiliyle münkerin ortadan kalkacağını ve hiç kimse tarafından kendisine bir kötülük yapılmayacağını biliyorsa, bu takdirde uyarıcılık kendisine farz olur. İste kayıtsız ve şartsız kudret bu demektir.

Üçüncü durum: Uyarıcılığın fayda vermeyeceğini biliyor, bununla beraber, kendisine herhangi bir zararın dokunmasından da korkmuyorsa, bu takdirde faydası olmadığı için, uyarıcılık vazifesi kendisine farz olmaz. Ancak İslâm'ın şiarını belirtmek için halka dinin emirlerini hatırlatmak bakımından uyarması müstehabtır.

Dördüncü durum: Üçüncü durumun tam tersidir. Uyarmasıyla münkerin ortadan kalkacağını biliyor, fakat bununla beraber kendisine nahoş bir hakaretin dokunacağını da biliyorsa, mesela fâsık bir kimsenin kadehine taş atıp kırmak ve şarabını dökmek gibi veya fasıkın elindeki udunu ansızın çekip almak, yere çarpıp kırmak ve onu bu münkeri işlemekten alıkoymak gibi..

Fakat bununla beraber fâsığın kendisine saldırıp vuracağını biliyorsa, bu takdirde uyarıcılık ne farz ne de haramdır. Sadece müstehabtır. Zâlim bir sultana karşı hak bir söz söylemenin fazileti hakkında naklettiğimiz hadîs, bunun müstehab olduğuna delalet etmektedir, Fakat şüphe yoktur ki, burası korkunun 'zannedildiği' yerdir.

Burada uyarıcılığın müstehab olduğuna, Ebu Süleyman Daranî'den gelen şu rivayet de delâlet eder: Ebu Süleyman der ki: 'Halifelerin birinden, bir konuşma dinledim. Ona karşı çıkmak istemedim ve biliyordum ki, karşı çıktığım takdirde öldürüleceğim.

Fakat beni bu konuşmayı yapmaktan ölüm menetmedi. Ancak o zaman bir grup insan arasında bulunuyordum. Halka mücahid görünmek zihniyetinin bana galip gelmesinden ve böylece fiilimde ihlâssız olduğum halde öldürülmüş olmaktan korktum!'

Soru:'Allah yolunda mallarınızı harcayın ve elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!'(Bakara/195) ayetinin mânâsı nedir?

Cevap: Tek Müslüman’ın büyük bir kâfir topluluğun üzerine saldırıp onlarla çarpışmasının helâl olduğunda hiçbir kimsenin şüphesi bulunmamaktadır, velev ki bu kimse kesinlikle öldürüleceğini bilse bile... Bu kişinin böyle yapmasının, çoğu zaman bu ayete ters düştüğü sanılır. Oysa hiç de zannedildiği gibi değildir. Aksine tehlike Allah için infakı terk etmektir.

Berra b. Azib der ki: "Tehlike, günah işleyip sonra 'benim tövbem kabul olunmaz' kanaatidir".

Ebu Ubeyde der ki: Tehlike bir günahı işleyip artık helâk oluncaya kadar herhangi bir hayır işlememek demektir'.

Madem ölünceye kadar kâfirlerin saflarına dalıp onlarla savaşmak caizdir, o halde uyarıcılıkta da böyle hareket etmek caizdir. Fakat eğer kişi kâfirlere saldırmakla onlara hiçbir zarar veremeyeceğini biliyorsa (iki gözü kör bir kimsenin kendini kâfirlerin içine atması gibi) veya aciz bir kimsenin kâfirlerin içine daldığında kesin olarak öldürüleceğini veya cesaretini göstermekten ötürü kâfirlerin kalplerini korkutacağını ve diğer Müslümanlar hakkında da 'Müslümanlar ölümden perva etmiyorlar, onlarda Allah yolunda şehidlik sevgisi vardır' inancını düşmanda bırakacağını ve bu inanç ile şevket ve savletlerinin kırılacağını biliyorsa, o takdirde bu caiz olur.

Uyarıcı da böyledir. Hatta uyarıcının uyarmasının münkeri kaldırmakta müsbet tesir yapacağı söz konusu ise, uyarıcı için nefsini dövülmeye ve öldürülmeye arz etmek müstehab olur. Yine uyarmasının fâsıgın nüfuzunu kıracağını, diyanet ehlinin kalbini takviye edeceğini bildiği takdirde, her şeyi göze alıp uyarıcılık yapmak müstehabdır. Fakat zorba bir fasığı kılıcı ve kadehi yanında olduğu halde görürse, eğer 'şarap içme!' dediği takdirde, kadehini kafaya dikip kellesini kılıçla vuracağını biliyorsa, burada uyarıcılık için ben şahsen hiçbir çıkar yol görmemekteyim. Bu helâk olmanın ta kendisidir. Çünkü uyarmaktan gaye, dinde görünür şekilde müsbet tesir yapmaktır. Dine nefsini feda etmektir. Nefsi faydasız bir ölüme atmak ise, mânâsız bir harekettir. Hatta böyle yapmanın haram olduğunu kabul etmek daha uygundur.

Uyarmak, münkeri iptal ettiği veya uyarıcılığının faydası görüldüğü takdirde müstehab olur. Bu da ancak gelen tehlikenin sadece uyarıcının şahsına ait olması şartıyla caiz olur. Eğer uyarıcı bilse ki, uyarmasından ötürü, beraberindeki (arkadaşları veya) akrabası veyahut dostları da zarar görecekler, bu takdirde uyarması caiz değildir. Aksine haramdır. Çünkü bu münkeri kaldırmaktan aciz olmak demektir.

Ancak bu münkerin kaldırılmasına çalışılmadığı takdirde ikinci bir münkerin işlenmesine yol açacağını ve burada hiçbir kuvvet sahibi olmadığını biliyorsa iş değişir. Ancak ('uyarıcılık yaparsam o münker bozulacaktır' şeklinde) bir bilgiye sahipse, fakat onun bu uyarması, uyarılanın dışında başka bir münkeri yapmaya sürüklüyorsa, bu takdirde, en açık fetvaya göre uyarıcılık helâl değildir. Çünkü maksat, mutlak mânâda dinen yasak ve çirkin olanların kaldırılmasıdır. İster Zeyd'den, isterse Amr'dan olsun.

Bu şöyle anlatılabilir: Mesela bir insanın beraberinde helâl, fakat bir pisliğin içine düşmesiyle pis olan bir meşrubat vardır. Uyarıcı bilir ki, eğer bu harici pislikten ötürü pis olan bu meşrubatı dökersem bunun sahibi şarap içecek veya çocuklarına helâl içecek bulamadığından şarabı içirecektir. İşte bu takdirde, haricî pislikten dolayı pislenmiş olan fakat aslında helâl olan meşrubatı dökmekte hiçbir mânâ ve fayda yoktur.

Şöyle denilebilir; o pislenmiş meşrubatı döktüğünden dolayı bir münkeri iptal etmiş oluyorsun. Ama şarabın içilmesine gelince, onu da kullanma kudreti yoktur. Bu ihtimali birçok kimse savunmuştur. Fakat uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü bu meseleler fıkhî meselelerdir. Buralarda ancak zanna göre hüküm verilebilir.

Tağyir edilmiş münkerin dereceleriyle tağyir ve uyarıcılığın sirayet ettiği münkerin dereceleri arasını ayırmak, uzak bir ihtimal değildir. Çünkü kişi, başkasının koyununu yemek için kestiği zaman, uyarıcı da onu koyunu kesmekten menettiği zaman, bir insanı kesip yiyeceğim biliyorsa burada uyarıcılık mânâsız kalmaktadır.

Evet! İnsan kesmekten veya insanın azalarından birini kesmekten menettiğinde, uyarılarının o adamı başkasının malını almaya sürüklediğini biliyorsa, burada uyarmanın bir anlamı vardır.

İşte bunlar, haklarında ictihad edilecek inceliklerdir. Uyarıcı bir kimse, bütün bu inceliklerde ictihadına tâbi olmalıdır. Bu inceliklerden ötürü deriz ki; avam tabakasından olan bir insan için ancak belli ve açık konularda uyarıcılık yapmak doğrudur. Şarap içmek, zina etmek ve namazı terk etmek gibi... Fakat günah oldukları ancak ictihadla bilinecek şeylere gelince, halktan bir kimse eğer bu konuya dalarsa, ifsad edip bozacağı, düzeltip yapacağından daha fazla olacaktır. İşte 'uyarıcılık ancak valinin tayiniyle sabit olur' diyen bir kimsenin görüşü bu noktada kuvvetli görünür, zira çoğu zaman uyarıcılığa marifetinin veya diyanetinin kusurluluğundan dolayı ehil olmayan bir kimse ortaya atılır, onun uyarıcılığı birtakım mefsedet ve melanetlere yol açar. Eğer Allah Teâlâ dilerse bu hususta perdeyi aralayacağız.

Soru: Siz kesinlikle 'uyarıcılıktan bir kötülük geleceğini veya uyarıcılığın fayda vermeyeceğini biliyorsa' dediniz. Acaba bu kesin bilgi yerine böyle olacağını sanıyorsa durum nedir?

Cevap: Bu hususlarda galip zan, ilim ifade eder. Ancak ilimle zan çarpıştığı zaman, aralarındaki fark belirir. Zira yakînî ilim zanna galip gelir. Başka yerlerde de ilim ile zan arasında ayrım yapılır. Kesinlikle uyarıcılığın fayda vermeyeceğini bildiği zaman uyarıcılığın farziyeti kendisinden düşer. Eğer galip zannına göre 'fayda vermiyor' kanaati veya Tayda verme' ihtimali söz konusu ise, bununla beraber bir kötülük de beklenmiyorsa, bu takdirde uyarmanın farz olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştir. Fakat en açık fetvaya göre 'Bu takdirde uyarmak farzdır'. Zira zarar diye bir şey bulunmamaktadır, üstelik fayda da umulmaktadır.

Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker hakkında rivayet edilen diğer şeyler de her halükârda bunların yapılmasının farziyetini ifade eder. Biz ancak hususî yoldan fayda vermeyeceği bilinen şekilleri istisna ederiz. Bu istisnalar ya icma veya zahirî kıyasla olur. İş kendisi için değil, memur için kast olunur. Bu bakımdan amir, memurdan ümitsiz olduğu zaman işte hiçbir fayda yoktur. Ümitsizlik olmadığı takdirde farziyetin düşmemesi tarafını savunmak daha uygundur.

Soru: Olacağı kesin ve zannı galible bilinmeyen, fakat olup olmamasında şüphe olan veya zannı galibe göre, uyarıcılık yapana hiçbir kötülük dokunmayacaksa, fakat dokunacağı muhtemel ise, bu ihtimal uyarıcılığın farziyetini ortadan kaldırır mı? Yoksa kesinlikle bir kötülüğün kendisine isabet etmeyeceğini bildiği anda mı kendisine uyarma vazifesi farz olur veya zannı galible bir kötülüğün kendisine isabet edeceğini bildiği zaman hariç, her durumda mı uyarıcılık vazifesini yapmak kendisine farz olur?

Cevap: Eğer zannı galible uyarıcılıktan zarar göreceğini biliyorsa, uyarıcılık yapması kendisine farz değildir. Aksi takdirde farzdır. Sadece zarar göreceği ihtimali var ise bu takdirde farziyet ortadan kalkmaz. Çünkü uyarıcının zarar görmesi, her zaman mümkündür. Eğer zarar görüp görmeyeceği hususunda şüphelenirse, görüp veya görmeyeceği tarafını tercih eden bir delil mevcut değilse, burada düşünmek gerekir. Bu bakımdan burada şöyle demek ihtimali vardır. Uyarıcılık hakkındaki nassların umumi oluşu hasebiyle uyarıcılıkta aslolan farz olmasıdır, ancak bir mekruhun varlığıyla farziyet düşer.

Mekruh da beklenilir bir şey olmalıdır. En açık fetva da budur. Buna rağmen şöyle demek de muhtemeldir: Kişi 'uyarıcılıkta zarar olmadığını' bildiği zaman uyarıcılık kendisine farz olur veya böyle bir zanda bulunduğu takdirde farz olur. Fakat emri bil ma'rufu gerektiren umumi nassların delâletlerine bakmak hasebiyle birinci ihtimal daha sıhhatlidir.


Soru: Uyarıcılıktan ötürü zarar görmenin beklenilmesi, korkaklık ve cesaret derecesine göre değişir. Kalbi zayıf, korkak bir kimse uzak bir ihtimali sanki görüyormuş ve ondan tirtir titriyormuş gibi yakın görür. Cesaretli ve atılgan bir kimse ise, gelebilecek zararı, güzel ümitlerden ibaret olan tabiatının hükmü olarak uzak görür. Ancak olup meydana geldikten sonra olacağına inanır. O halde hangisine güvenmek gerekir?

Cevap: Güven, ancak mûtedil tabiat, sâlim akıl ve sağlam mizaca olur. Çünkü korkaklık, hastalıktır. Kalpte bir zafiyettir. Sebebi ise kuvvetteki kusur ve tefritten ileri gelir. Tehevvur ise, kuvvetteki ifrat ve fazlalıktan ötürü itidal durumundan çıkış demektir. Bunların ikisi de eksiklik sayılır. Kemâl ise ancak şecaatla tabir edilen itidaldedir. Korkaklık ve cesaretin her ikisi de, bazen aklın eksikliğinden, bazen de ifrat ve tefritten dolayı mizacın bozukluğundan kaynaklanır. Çünkü mizacı korkaklık ve cesaret sıfatında normal olan bir kimse, bazen kötülüğün çıkacağı noktaları kavrayamaz ve böylece cesaretinin sebebi cahilliği olur.

Bazen de kötülüğü kaldırmak noktalarını kavrayamamaktadır. Bu takdirde cehaleti korkaklığına sebep olur. Bazen de denemeler yoluyla şerrin geliş noktalarını, iteleyici sebeplerini bilir. Fakat şecaatli bir kimseye, yakın bulunan şerrin yaptığını, uzak bulunan bir şer de, kalbindeki bir zafiyetten dolayı atılganlık kuvvetinde gevşeklik meydana getirip kendisini yapmaktan alıkoyma hususunda aynı şeyi yapar.

O halde iki tarafa da iltifat edilemez. Korkak bir kimseye gereken vazife (hastalığını ortadan kaldırmak sûretiyle) korkaklığını kaldırmaya çalışmaktır. Korkaklığın illeti ise, cehalet veya zayıflıktır. Cehalet deneme ile zayıflık da korkutucu fiili zoraki bir şekilde yapa yapa normal bir hâle getirmek suretiyle ortadan kalkar. Zira yeniden münazara ve vaaza başlayan bir kimse tabiatının zayıflığından dolayı bazen bu vazifeyi yerine getirmekten korkar. Ama devam ettiği veya âdet haline getirdiği zaman, o zafiyetten kurtulur. Eğer zafiyet kalbi istila etmesi bakımından zaruri bir tabiat ve sökülmesi mümkün olmayan bir durum hâline gelirse, bu takdirde zayıfın hükmüne tâbidir.

Nasıl ki hasta bir kimse, bir kısım vecibe ve vazifelerini ihmal hususunda mazur sayılıyorsa, böyle bir kimse de mazur sayılır. Bu sırra binaen şöyle deriz: Bir görüşe göre, deniz seyahatinden çok korkan bir kimse için farz haccı yapmak gayesiyle deniz seyahati farz olmaz. Fakat deniz seyahatinden fazla korkmayan bir kimseye farzdır. İşte emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in farziyeti hakkında da durum böyledir.

Soru: Umulan kötülüğün tarifi nedir? Zira bazen insanoğlu bir kelimeyi kötülük sayar, bazen bir vuruşu, bazen de uyarılanın aleyhinde dedikodu yapmayı kötülük kabul eder. Oysa dünyada hiçbir şahıs yoktur ki, uyarılsın da uyarana bir nebze eziyet vermesi umulmasın. Bazen de uyaranı saltanat sahibine ihbar eder.

Bazen de uyarıcının şerefine halel getirecek şekilde bir mecliste onu tenkid eder. Bu bakımdan uyarıcılığın ve nasihatçiliğin farziyetini düşüren kötülüğün haddi ve tarifi nedir?

Cevap: Burada da engin bir düşünce vardır. Bu çok geniş ve uygulama şekilleri oldukça çoktur. Fakat bizler yayılmış kısımlarını birleştirmeye ve onları zapt u rapt altına almaya gayret edeceğiz. O halde deriz ki, mekruh matlubun zıddıdır. Halkın dünyada istedikleri dört maddede toplanır:

1.Nefisteki istekleri ilimdir.
2.Bedendeki istekleri sıhhat ve selâmettir.
3.Maldaki istekleri servettir.
4.Halkın kalbindeki istekleri ise nüfuzdur.

Bu bakımdan insanların istek ve amaçları ilim, sıhhat, servet ve nüfuz'dur. Nüfuz'un mânâsı da (servetin mânâsı paraya sahip olmak olduğu gibi) halkın kalbine sahip olmaktır. Çünkü halkın kalbi dünyevî hedeflerin tahakkukunun vesilesidir. Nitekim paraya sahip olmak, hedeflere varmanın vesilesi olduğu gibi. Nüfuz'un mânâsının tahkiki ileride gelecektir ve yine

Mühlikât bölümünde kalbin nüfuza meyletmesinin sebebi de açıklanacaktır. İnsanoğlu bu dört şeyi nefsine, akrabasına ve kendisiyle ilgili bulunan kimselere ister ve bu dört şey uğrunda iki şeyi de çirkin görür:

1.Meydana gelen ve mevcut olanın giderilmesini çirkin görür.

2.Hazırda olmayan ve beklenilen şeyin olmamasını çirkin görür. Yani olması beklenen şeyi engelleyen şeyleri çirkin görür.

Bu bakımdan zarar, ancak mevcut olanın ortadan kalkması veya beklenenin geciktirilmesinde söz konusudur. Çünkü beklenilen, oluşu mümkün olan bir şeyden ibarettir. Oluşu mümkün olan sanki olmuştur. Onun imkânını ortadan kaldırmak sanki oluşunu ortadan kaldırmaktır.

Bu bakımdan mekruh sadece iki kısma dönüşür:

a. Birinci kısım, beklenilenin oluşuna engel olunmasından korkmaktır. Böyle bir korkunun asla emri bi'l ma'ruf'un terkinde ruhsat sebebi sayılması uygun değildir. Biz, istenilen dört şeyin misallerini gösterelim:

—İlim: Bunun misali hocasının kendisi hakkındaki müsbet durumunu değiştireceğinden, dolayısıyla tâlim ve terbiyesinden vazgeçeceğinden korktuğu takdirde onunla ilgili bir kimseye karşı uyarıcılık vazifesini terk etmesidir.

—Sıhhat: Hastalığını kontrol etmek için yanına gelen doktorun sırtında mesela ipekli elbise gördüğü halde, doktorun geç gelmesinden ve bundan dolayı da beklenilen sıhhatin gecikmesinden korkarak uyarıcılık vazifesini doktora karşı terk etmesidir.

—Mal: Maaşını keseceği ve kendisine iyiliklerde bulunmayacağı korkusuyla kendisine yardım eden bir kimseye karşı (sultan veya sultanın arkadaşlarına yapıldığı gibi) uyarıcılık vazifesini terk etmesidir.

—Nüfuz: Gelecekte yardımını umduğu ve nüfuzundan bir şeyler beklediği bir kimseye karşı uyarıcılık vazifesini, gelecekte yardımını keseceğinden korkarak terk etmesidir.

Bütün bu durumlarda uyarıcılığın farziyeti düşmez. Çünkü bunlar yasaklanan birtakım fazlalıklardır. Fazlalıkların elde edilmesine zarar demek mecazîdir. Hakiki zarar, hali hazırda var olan bir şeyin yok olmasıdır. Bundan ancak ihtiyacın gerektirdiği bir şey istisna edilir ki bu şeyin yok olmasında, münker ve çirkine karşı susmanın mahzurundan daha fazla bir mahzur vardır.

Nitekim hâli hazırda kemirici bir hastalıktan dolayı doktora muhtaç olduğu, sıhhat bulması da doktorun tedavisinden umulduğu ve doktorun gecikmesinde hastalığın gittikçe şiddetleneceği, uzayacağı ve bazen de ölüme götürmesi ihtimali olduğu gibi.

İlimden gayem; benzeriyle suyu kullanmayı terk etmenin ve toprakla teyemmüm etmeye gitmenin caiz olduğu zann demektir. Bu bakımdan bu sınıra vardığında uyarıcılığın ve nasihatçiliğin terkine ruhsat verilmesi uzak bir ihtimal değildir.

İlimde olmasına gelince... Adamın dinin önemli meselelerinin cahili olması gibi.. Buna rağmen sadece bir öğretmen bulabilmiştir. O öğretmeni bırakıp başka birisine gitmeye de gücü ve takati yoktur ve uyarılan kişinin o öğretmene gitme yolunu yüzüne kapatacağını da bilir. Çünkü o öğretmen uyardığı adama bağlıdır veya onun sözünü dinler. Bu takdirde dinin önemli şeylerini terk etmek mahzurlu olur. Uyarmaktan vazgeçmek de mahzurlu olur.

Bu mahzurların birinin diğerine tercih edilmesi uzak bir ihtimâl değildir. Tercih işlemi de dinin önemli şeyleriyle ilgili olduğu için ilme olan ihtiyacının büyüklüğüyle, işlenilen münkerin kötülüğüne göre değişir.

Malda ise, çalışmaktan ve dilenmekten acizdir, tevekkülde de kuvvetli bir nefse sahip değildir, kendisine nafaka veren şahıstan başka kimse de yoktur, eğer o şahsı uyarırsa rızkını kesecektir. Bu sefer rızkını elde etmek için haram bir şeyin ardına düşmeye mecbur olacak veya acından ölecek bir kimse gibidir. Bu kimse için de hakkında durum şiddetlendiği zaman, susmasına ruhsat verilmesi uzak bir ihtimal değildir.

Nüfuza gelince, uyarıcıya kötü bir kimsenin eziyet vermesidir. Bu kimse ancak sultandan aldığı bir nüfuz ile o kötünün şerrinden emin olabilir. Oysa sultanın nüfuzundan yararlanmak da ipekli giyen veya içki içen ve sultanın yakını olan bir kimse vasıtasıyla mümkündür. Eğer bu içki içen veya ipekli giyeni uyarırsa, o da aracılık yapıp kendisine vasıta olmaz. Dolayısıyla nüfuzu elde etmekten de mahrum kalır.

Böylece o şeririn eziyeti de devam eder. İşte bu durumlar olduğu zaman bunları istisna etme uzak bir ihtimal değildir. Fakat bütün bu durumlarda yapılması gereken şey uyarıcının ictihadına bağlıdır. Hatta uyarıcı bu hususta kalbinden fetva istemelidir. Mahzurların birini diğeriyle karşılaştırmalıdır. Nefsinin hevasına göre değil, İslâm'a göre tercih yapmalıdır.

 Eğer İslâm'a göre susmak tarafı ağır basarsa, susmasına mudarat denir. Eğer nefsinin hevasma göre susmak tarafı ağır basarsa susmasına müdahene (yağcılık) denir. Bu bâtınî bir iştir. Ancak ince bir bakışla buna vâkıf olunur. Fakat murakâbe eden Allah Teâlâ basirdir. O halde her dindara bu hususta kalbini murakâbe etmek ve Allah'ın her türlü güce sahip olduğunu bilmek gerekir.

Böylece bu sükût ya dindendir veya nefsinin hevasındandır. Her nefis, işlemiş olduğu kötülük veya hayrı Allah nezdinde hazır olarak görecektir, velev ki bu işledikleri kalbinden geçirilmiş bir fikir veya gözüyle süratli bir şekilde yapılmış bir bakış olsun. Zulüm olmaksızın ve cefaya uğramaksızın bütün bunları Allah'ın divanında hazır görecektir. Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir.

b. İkinci kısma gelince, hazırda olanın yok olup kaldırılmasıdır. İlim hariç diğer dört şey hakkında susmanın caiz olması hususunda bu muteber bir mazerettir. İlmin ise yok olmasından ve kaldırılmasından korkulmaz. Ancak kişinin kusur yapmasıyla olursa durum değişir. Aksi takdirde hiç kimse başkasının ilmini yok etmeye muktedir değildir. Her ne kadar başkasının sıhhatini, selâmetini, servet ve malını yok etmeye muktedir ise de...

Bu da ilmin şerefli olmasının sebeplerinden birisidir. Çünkü ilim dünyada devam eder. Sevabı ise, ahirette devam eder. Hiçbir zaman ilmin sonu gelmez.

Sıhhat ve selâmete gelince, bunların yok olması dövülmekledir. Bu bakımdan uyarıcılıktan dolayı kendisine elem ve eziyet verecek şekilde dövüleceğini bilen bir kimseye uyarmak gerekmez. Her ne kadar daha önce dediğimiz gibi bu şekildeki uyarma müstehab ise de... Madem ki vurmak sûretiyle acıtmakta hüküm budur, o halde yaralamak herhangi bir azasını kesmek ve öldürmekte bu hüküm daha da açıktır.

Servete gelince, kişi bilir ki, uyarıcılık ve nasihatçilik yaptığı takdirde evi tahrip edilip elbiseleri paramparça edilecektir. Böyle olacağını bilmek de uyarma farziyetini ortadan kaldırır. Sadece müstehab olmak ciheti kalır. Zira dinine dünyasını feda etmekte sakınca yoktur. Dövülme ve yağmalanmanın her birinde asgari bir sınır vardır ki, bu pek önemli bir şey değildir. Meselâ malından bir tane alınması veya bir tokat vurulması gibi...

Âzami olarak da bir sınırı vardır ki onu dikkate almak gerekli olur. Bunun ortalama bir sınırı da vardır ki, şüphe ve ictihadı gerektiren bir yerde olur. Dindar bir kimseye bu hususta ictihad gerekir ve mümkün olduğu kadar dinî tarafını tercih etmelidir.

Nüfuza gelince, onun yok olması, uyarıcıya elem vermeyen bir şekilde vurmak veya bir cemaatin içerisinde küfretmek veya mendilini boğazına dolayıp şehirde gezdirmek veya yüzü siyaha boyayıp dolaştırmakla olur. Bütün bunlar elem vericidir. Bunun da birçok dereceleri vardır. En ağırı 'mürüvvetin düşüşü' denen durumdur. Yalınayak başı kabak şehirde gezdirmek gibi..

Böyle bir durum, kişinin uyarıcılık hususunda susmasını caiz kılar. Çünkü dinen mürüvvetin korunması emrolunmuştur. Uyarıcıya bu muameleyi yapmak ise çeşitli darbelerle bedende yapılan elemden çok daha üzücüdür. Birkaç paranın kaybolmasından da daha acıdır. İşte bu bir derecedir. İkinci derece 'katıksız nüfuz' ve 'yüksek rütbe' diye tabir olunur.

Çünkü yeni elbiselerle çıkmak süstür. Atlara binmek de öyle.. Bu bakımdan eğer kişi uyarıcılık yaptığı takdirde, emsalinin giymeyi âdet edinmediği elbiseler içerisinde yaya gezmeye zorlanacaksa, bu düşünmeye değer bir durumdur. İşte bunlar birtakım meziyetlerdir. Bunları korumaya devam etmek güzel bir şey değildir. Ama mürüvvetin korunması güzeldir. Bu bakımdan böyle akıbetlere düçar olmasın diye uyarıcılık vazifesinin düşmesi uygun değildir.

Dil ile hakarete uğrayacağından korkması da bu mânâdadır. Bu hakaret ya huzurunda ve yüzüne cehalet, hamakat, riya ve iftiraya nisbet edilmekle, dil ile kendisine saldırıda bulunmakla veya bulunmadığı bir zamanda gıybetin her çeşidiyle saldırıya uğramakla olur. Bunlar uyarıcılığın farziyetini düşürücü değildirler. Çünkü burada ancak nüfuzun fazla gerekmeyen kısımları ortadan kalkar.

Eğer kınayıcının kınaması, fâsığın gıybet yapması, küfretmesi ve azarlaması veya uyaranın derecesinin fâsığın ve ona benzer kimselerin kalbinden düşeceği ihtimaliyle uyarıcılık vazifesi terk edilirse, bu takdirde hiçbir vakit uyarıcılık farz olmaz.

Zira uyarıcılık hiçbir zaman bu gibi hareketlerden ayrılamaz. Meğerki kötü görülen ve uyarmaya vesile olan gıybet olsun ve eğer bu yapılan gıybeti tenkid ederse gıybetçi, gıybet edilenin hakkında susmayacağı gibi bu sefer uyarıcıyı da gıybet edilene nisbet edip gıybete sokacağını bilirse bu takdirde uyarıcılık haramdır. Çünkü bu uyarıcılık günahın artmasına sebep olur. Eğer uyarıcılıktan dolayı gıybet edilenin yakasını bırakıp sadece uyarıcının yakasına yapışacağını biliyorsa, bu takdirde uyarma kendisine farz değildir.

Çünkü gıybet edilenin gıybeti günah olduğu gibi, uyarıcının gıybetini yapmak da günahtır. Fakat bu takdirde kendi nefsini Müslüman kardeşlerinin nefsi yerine gıybet oklarına hedef yapması ve nefsini feda etmesi bakımından uyarıcılık yapmak müstehab olur. Nassların umumiliği uyarıcılığın farziyetinin çok kuvvetli ve susmanın da tehlikesinin çok büyük olduğuna delâlet etmektedir. Bu bakımdan ancak dinen tehlikeli olan bir şey uyarıcılığı bırakmayı ruhsatlı hâle getirir.

Mal, can ve mürüvvetin şer'an önemi ise açıktır. Nüfuzun ve dünyevî büyüklüğün meziyetleri, süsün dereceleri, halkın övülmesinin istenmesine gelince, bütün bunlarda tehlike diye bir şey yoktur.

Ama bu tip kötülüklerin çocuklarının veya akrabalarının başına geleceği korkusundan dolayı uyarıcılığı terk etmesine gelince, bu kendi nefsine isabet edeceğinden korktuğundan daha hafiftir. Çünkü kişinin kendi işinden dolayı eziyet görmesi, başkasının işinden dolayı eziyet görmesinden daha şiddetlidir.

Fakat bu durumlar, dinî yönden incelendiği takdirde kendinin başına gelmesinden daha üstün kabul edilmelidir. Çünkü kişi kendi haklarında müsamahakâr davranabilir. Fakat başkasının hakkından taviz verip müsamaha göstermeye yetkisi yoktur. Bu bakımdan uyarmasından ötürü çocukları ve akrabaları için böyle bir tehlike söz konusu ise susması uygundur. Zira uyarmasından dolayı onların ziyan olan hakları, eğer dövülmek ve yağma edilmek gibi haksızlıkla ziyan olursa, buna yol açan uyarıcılığı yapmamalıdır. Çünkü bir münkeri kaldırmak, ikinci bir münkerin işlenmesine yol açmış olur.

Eğer onların hakları günah yoluyla ortadan kalkmıyorsa, bu takdirde Müslüman’a eziyet vermek olur ve bu da ancak onların rızasını almak sûretiyle yapılabilir. O halde nasihatçinin uyarması, yakınlarının üzülmesine sebep olduğu takdirde onu terk etmelidir. Zengin akrabaları olan bir zahid gibi... Bu zahid eğer sultana karşı uyarıcılık vazifesini yaparsa (malı olmadığından) kendisi için malının ziyan olma korkusu yoktur.

Fakat akrabalarının mallarını gasbederek kendisinden intikam almaya kalkışabilir. Bu bakımdan kişinin uyarması, akraba ve komşularına zarar getiriyorsa, uyarmayı terk etmelidir. Çünkü Müslümanlara zarar vermek haram ve mahzurludur. Nitekim münkeri görüp susmanın mahzurlu olduğu gibi... Evet! Uyarması sebebiyle akraba ve komşularının can ve mallarına gelen zarar veya şereflerine dokunan zillet derecelerine göre değişir.

Soru: Herhangi bir kimse, azalarından birisini kesmek isterse, onu menetmek ancak onunla döğüşmekle mümkünse ve bu boğuşma da çoğu zaman onun ölümüne sebep olursa, acaba azasını kesmek istediğinden dolayı kendisiyle mücadele yapılır mı?

Eğer siz, 'evet, bundan dolayı onunla harbedilir' derseniz, bu imkânsızdır. Çünkü böyle yapmak bir azanın helak edilmesinden korkarak bir nefsi telef etmek olur. Aynı zamanda telef edilmesi engellenmek istenilen o aza da onunla beraber telef olup gider.

Cevap: Amacımız azasını korumak değildir. Aksine, münker ve günahın yolunu kapatmaktır. Onu uyarıcılık uğrunda öldürmek ise, günah değildir. Fakat ona azasını kesmek imkânını vermek günahtır. Bu tıpkı bir Müslüman’ın servetine saldıran bir kimseyi, ölümüne sebebiyet verecek şekilde engellemeye çalışmak gibidir.

 Böyle yapmakla, biz bir Müslüman’ın malından olan bir dirheme karşılık, diğer bir Müslüman’ın canını feda etmek caizdir demiyoruz, aksine zulmü önlemek amacıyla caizdir diyoruz.

Çünkü bir Müslüman’ın canını bir dirheme feda etmek mümkün değildir. Fakat Müslümanların mallarını almaya çalışmak günahtır. Günahı kaldırmak için onu öldürmek ise günah değildir. Çünkü burada amaç günahları defetmektir.

İtiraz: Öyleyse biz, kişinin tek başına kaldığı takdirde bir organını keseceğini biliyorsak, günah kapısını kapatmak için derhal onu öldürmemiz uygun olur.

Cevap: Bu kesin olarak bilinmez! Ayrıca günahın vehmedilmesiyle Müslüman’ın kanını akıtmak caiz değildir. Fakat biz hâlihazırda azasını kesmeye başladığını gördüğümüz zaman mâni olmaya çalışırız. Mâni olduğumuzda karşı gelirse onunla kavga ederiz. Eğer kavgada ölürse bizi bağlayıcı olamaz. Bu bakımdan her günahın üç durumu vardır:

1.Sonu gelen günah kısmından olmaktır. Günahın bu kısmının cezası, had veya tazirdir. Bu had ve taziri cemiyetin fertleri değil, idareciler tatbik edebilir.

2.İkincisi, günahın hazır bulunması ve sahibinin de işlemesidir. İpekli elbise giymesi, ud'u elinde tutması, şarabı eline alması gibi... Böyle bir günahı mümkün olan şekille engellemek farzdır. Fakat şu şartla ki, bu günahtan daha fahiş veya en az onun gibi bir günaha sebebiyet vermiyorsa... Bu günahı engelleme yetkisi, toplumun bütün fertlerine aittir.

3.Üçüncüsü, münkerin beklenir olmasıdır. İçki meclisini süpürmek, süslemek ve gülleri demet yapmak sûretiyle içki masası hazırlayan, fakat henüz içkiyi getirmeyen bir kimse gibi... İşte bu kimsenin durumu şüphelidir. Zira çoğu zaman günah işlemesine bir mâni çıkar ve işleyemez. Bu bakımdan fertler, gelecek zamanda içki içmeye hazırlanan bir kimseye ancak va'z ve nasihat yoluyla engel olabilir.

Azarlamak ve vurmak ise, fertler için caiz değildir. Sultan da ancak daimi bir âdet ve gelenekle bu kimsenin o günahı işleyeceğini bildiği zaman onu azarlayıp dövebilir. Çünkü bu adamın günaha götürücü sebebe tevessül ettiğini, günahın işlenmesine ancak günah işleyenin beklemesinden başka bir çare olmadığı bir durum söz konusudur. Bu da gençlerin kadın hamamlarının kapılarında (hamama girip çıktıkları zaman) kadınlara bakmak için beklemeleri gibidir.

Bu gençler her ne kadar, geniş olduğundan dolayı girip çıkan kadınların yolunu daraltmıyorlarsa da, onları oradan kaldırmak sûretiyle uyarıcılık yapmak caizdir. Onları orada bekledikleri için azarlamak ve dövmek sûretiyle menetmek de caizdir. Bunun incelemesi yapıldığı zaman sadece burada durmanın bile günah olduğu anlaşılır. Her ne kadar günahkârın gayesi beklemenin arkasından gelen bir şey ise de...

Nitekim yabancı bir kadınla, hiçbir şey olmasa da tenha bir yerde bulunmanın günah olduğu gibi... Çünkü bu tenhalık, günahın işleneceği zannedilen bir durumdur. Günahın işlenmesinin zann olunduğu yer ise, günahın ta kendisidir.

Zannın yerinden gayemiz, çoğu zaman insanoğlunun orada günaha girmeye maruz kaldığı yer demektir. Şöyle ki, insanın öyle bir yerde günahtan çekinmeye gücü yetmez. Bu bakımdan bu durumda uyarıcılık, hazır bulunan bir günahtan ötürü yapılmış olur, gelecek bir günahtan ötürü değil...

22) Kitab'ul-İlim'de geçmişti.
23) Ebu Dâvud, Tirmizi, İbn Mâce
24) Tirmizî, Nesâî, İbn Mâco
25) Müslim ve Buhârî
26) Nikâh bölümünde geçmişti.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #22 : 21 Ocak 2015, 08:32:11 ÖS 20 »

Derecelerin her birinde âdâbın tafsilatını zikretmiştik. Şimdi ise, onun tümünü ve kaynaklarını zikredeceğiz. Bu bakımdan deriz ki, uyarıcının tüm âdâbının kaynağı uyarıcıda bulunan üç sıfattır:

1.İlim
2.Takva
3.Güzel Ahlâk

İlim: Uyarıcı uyarmanın yerlerini, hududunu, mecralarını ve mânilerini bilmeli ki, uyarma hususunda ilahî nizamın hududunda durabilsin.

Takva: Uyarıcıyı belli bir muhalefetinden menetmek için gereklidir. Çünkü her bilen ilminin gereğince amel etmemektedir. Aksine çoğu zaman uyarıcılıkta sınırı aştığını, şer'an yetkili olduğu hududu geçtiğini bildiği halde ve buna rağmen herhangi bir gaye onu aşırı gitmeye zorlar.
Uyarıcının sözü, va'z ve nasihati makbul olmalıdır. Çünkü uyarıcılık yaptığı zaman, eğer makbul konuşmalar yapmazsa fâsık kendisiyle alay eder. Fasığın onun sözünü hafife alması, ona karşı bir cüretkârlık olur!

Güzel Ahlâk: Güzel ahlâk, yumuşak ve şefkatli davranmak için lâzımdır. Uyarıcılık esnasında güzel ahlâk esastır ve bu durumun sebeplerindendir. Güzel ahlâk olmazsa, ilim ve takva tek başına burada yeterli değildir. Çünkü öfke kabardığı zaman, kişinin tabiatında güzel ahlâk sayesinde onu hazmetmek olmadıkça onu durdurmak için sadece ilim ve takva kâfi gelmez...

Kısacası, takva ancak güzel ahlâkla tamamlanır. Ancak güzel ahlâk sayesinde şehvet ve gazap kontrol altına alınır. Ancak güzel ahlâk sayesinde uyarıcı Allah indinden kendisine isabet eden musibete karşı sabredebilir. Eğer güzel ahlâk yoksa kişinin namusuna veya malına veya nefsine sövmekle veyahut da dövmekle bir leke sürüldüğü zaman, kişi uyarıcılığı unutur, Allah'ın dininden gafil olur, kendi nefsiyle meşgul olmaya başlar. Hatta güzel ahlâk olmadığı takdirde başlangıçta, çoğu zaman uyarıcılığı dünya mertebelerini ve nam yapmayı elde etmek için yapar.

İşte bu üç sıfat sayesinde uyarıcılık, Allah'a yaklaştırıcı ibâdetlerden olur ve yine bu sıfatlar sayesinde uyarıcılıkla münkerât defedilir. Eğer bu sıfatlar yoksa münker defedilemez. Aksine bu sıfatlar olmaksızın yapılan uyarma (çoğu zaman şer'î hududa bu hususta tecavüz edildiği için) münkere dönüşür.

Bu edeplere Hz. Peygamberin şu sözü delâlet eder: İyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı ancak emrettiği ve yasakladığı hususta şefkatli olan, emrettiği ve yasakladığı hususta hâlim olan, emrettiği ve yasakladığı hususta fakîh olan kimse yapabilir.(30)

Bu hadîsi şerif, uyarıcının mutlak mânâda değil, sadece emrettiği veya yasakladığı konuda fakîh olmasının şart olduğuna delâlet eder. Hâlimlik de böyledir,

Hasan Basrî şöyle der: 'Sen iyiyi emredenlerden olduğun zaman, insanların en iyi şekilde iyiliğe yapışanı ol. Aksi takdirde helâk olursun!'

Kişiyi fiilinden ötürü, o fiilin benzerini yaptığın halde kınama!

Çünkü kınadığı şeyin benzerini yapan bir kimsenin aklıyla alay edilir!

Biz bundan iyiyi emretmek, fasıklıktan dolayı yasak olur demek istemiyoruz. Fakat uyarıcının fasıklığı, insanlara göründüğü takdirde sözünün tesiri kalplerden düşer demek istiyoruz.

Çünkü Enes'ten şöyle rivayet edilir: Biz Hz. Peygamber'e

—‘Biz iyiyi tamamen işlemedikçe emredemez miyiz? Kötülükten tamamen sakınmadıkça menedemez miyiz?' diye sorduk. Bizim suâlimize karşılık Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
—Siz iyiliğin tamamını işlemezseniz dahi iyiliği emrediniz. Siz kötülüğün tamamından sakınmasanız dahi kötülükten sakındırınız.(31)

Selefin biri çocuklarına şöyle vasiyette bulundu: 'Sizden herhangi biriniz iyiyi emretmek istediği zaman, nefsini, sabra alıştırsın ve Allah'tan gelen sevaba güvensin. Çünkü Allah'tan gelen sevaba güvenen bir kimseye kötülük dokunmaz'.

Hâl böyleyken anlaşılır ki, nefsin sabırlı olması da uyarıcılığın âdâbındandır ve bu sırra binaen de Allah Teâlâ sabrı, iyiyi emretmekle eşit tutup Lokman Hekîm'in şu tavsiyesini hikaye ederek şöyle buyurmuştur:
Yavrum! Namazı gereği üzere kıl! İyiliği emret ve fenalıktan alıkoy. Bu hususta sana isabet edecek eziyete katlan. Çünkü bunlar kesin olarak farz kılınan işlerdir.(Lokman/17)

Uyarıcılığın edeplerinden biri de alâkaları azaltmaktır ki, korkusu çoğalmasın ve mahlûkattan tamahı kesilsin, dolayısıyla yağcılık ortadan kalksın. Zira bir şeyhin bir kedisi vardı. Komşusu olan kasaptan kedisi için her gün etin sinirlerinden bir şeyler alıyordu. Bir ara kasapta bir münker gördü. Bu durum karşısında evine girdi. Önce kediyi evden kovdu. Sonra kasabın yanına gelip uyarıcılık vazifesini yaptı.

Buna karşılık kasap 'Ben bundan sonra senin kedine hiçbir şey vermeyeceğim' dedi. O da 'Ben kediyi kovduktan ve senden tamahımı kestikten sonra gelip uyarıcılık yaptım' dedi ve hakîkat de bu satın dediği gibidir. Bu bakımdan halktan tamahını kesmeyen bir kimse uyarıcılık yapamaz. Kim halkın kalbi kendisinden hoş olsun ve mutlak mânâda halk kendisini övsün düşüncesinde ise ona uyarıcılık vazifesini yerine getirmek hakkıyla müyesser olamaz.

Ka'b'ul Ahbar, Ebu Müslim Havlanî'ye şöyle der:
—Kavminin arasında senin derecen nasıldır?
—Güzeldir...
—Fakat Tevrat şöyle diyor: Kişi iyiliği emrettiği ve kötülüğü yasakladığı zaman, kavminin yanında onun derecesi oldukça kötüleşir.
-Tevrat doğru söylemiş, Ebu Müslim de yalan,..

Uyarıcılıkta şefkatli ve merhametli olmanın farziyetine Me'munun kendisine va'zedip söz ile kendisini azarlayan vâize karşı getirdiği delil delâlet eder. Me'mun vâize şöyle der: 'Güzellikle git; zira Allah Teâlâ senden daha hayırlısını (Hz. Musa'yı) benden daha şerlisine (Firavuna) gönderdiği zaman, ona şefkatli davranmayı emrederek şöyle buyurmuştur: 'Varın da ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki, nasihat dinler yahut da korkar'. (Taha/ 44)

Bu bakımdan uyarıcı ve nasihatçi bir kimse şefkat hususunda, Allah'ın peygamberlerine uymalıdır. Çünkü Ebu Umame şöyle rivayet eder: Genç bir delikanlı Hz. Peygambere geldi ve dedi ki: 'Bana zina etmek için izin verir misin?' O daha sözünü bitirir bitirmez, her taraftan halk 'sus' diye bağırdılar. Fakat Hz. Peygamber 'Onu bana yaklaştırınız' dedi. Bunun üzerine delikanlıya yol verildi. Hz. Peygamber de kendisine yaklaşmasını söyledi. O da yaklaştı. Hz. Peygamber'in huzurunda oturdu. Sonra peygamber kendisine sordu:

—İster misin annenle başkası zina etsin?
—Ey Allah’ın Rasûlü! Allah canımı sana feda etsin. Annemin zina etmesini istemem.
—İşte halk da senin gibi, anneleri için zinayı istemez. Acaba sen kızının zina etmesini ister misin?
—Canım sana feda olsun! Bunu da istemem.
—İşte senin gibi halk da kızlarının zina etmesini istemez. Acaba sen kız kardeşinin zina etmesini ister misin? (32)

İbn Avf der ki: Hz. Peygamber gencin teyze ve halasını da bu şekilde zikretti ve genç Hz. Peygamberin her sualine karşılık 'Canım sana feda olsun, istemem' diye cevap verdi. Hz.

Peygamber de 'İşte halk da böylece istemez' diye ekledi. Bundan sonra Hz. Peygamber mübarek elini gencin göğsüne koyarak şöyle dua etti:”Ya Rab! Kalbini tertemiz kıl! Günahını affet! Tenasül uzvunu zinadan koru!”

Süfyan b.Uyeyne sultandan gelen hediyeleri kabul etti. Buna karşılık Fudayl şöyle dedi: 'Süfyan, onlardan hakkının altında bir şey almıştır'. Sonra Fudayl, Süfyan ile başbaşa kalıp onu bu yaptığından dolayı kınadı. Süfyan ona cevap olarak dedi ki: 'Ey Ebu Ali! Eğer biz salihlerden olmasak dahi salih kimseleri severiz'.

Hammad b. Seleme der ki: Eşyem'in oğlu Sıla'nın yanından etekleri yerlerde sürünen biri geçti. Sıla'nın arkadaşları onu şiddetle azarlamak istediler. Sıla onlara 'Onun yakasını bırakın! Ben sizin yapacağınız vazifeyi yaparım' dedi. Sonra o kişiye şöyle dedi:

—Yeğenim! Senin yanında bir ihtiyacım vardır.
—Amca nedir senin ihtiyacın?
—Benim ihtiyacım yerde sürünen etekleri biraz kaldırmaktır.
—Olur! Başım ve gözümün üstüne!

Sonra genç yerde sürünen eteklerini kaldırdı. Bunun üzerine Sıla arkadaşlarına dedi ki: 'Eğer siz onu azarlasaydınız 'Hayır ben sizin dediğinizi yapmam. Sizin dediğiniz baş göz üstüne olmasın' diyecek ve size küfredecekti.

Zekeriya el-Gilabî'nin oğlu Muhammed der ki: "Bir gece Abdullah b. Muhammed b. Âişe'nin yanına vardım. Akşam namazından sonraydı. Camiden çıkmış evine gidiyordu. Bir de yolunda Kureyş soyundan içip sarhoş olmuş bir delikanlının durduğunu gördüm. Aynı delikanlı bir kadının yakasına yapışmış, onu kenara çekiyor, kadın da 'imdat!' diye bağırıyordu. Kadının bağırması üzerine halk gencin başına üşüştü. Bu esnada 'İbn Âişe' gence bakıp tanıdı.

Halka 'benim yeğenimin yakasını bırakın' dedi. Sonra gence 'Yeğenim! Benim yanıma gel!' diye bağırdı. Buna karşılık genç utandı, İbn Âişe'nin yanına geldi. İbn Âişe onu kucakladı, sonra ona dedi ki: 'Haydi benimle gel!' Genç onunla gitti. Kapısına kadar vardı. İbn Âişe onu içeri aldı.

Sonra hizmetçilerinden birine 'Bu genç senin yanında uyusun' dedi; 'ayıldıktan sonra hâdiseyi kendisine bildir. Fakat benim huzuruma getirmeden bırakma'. Genç ayıldığı zaman, hizmetçi ona hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Genç ondan utanarak hüngür hüngür ağladı. Gitmek istedi. Fakat hizmetçi, İbn Aişe'nin kendisini görmek istediğini bildirdi. İbn Âişe huzuruna gelen gence şöyle hitap etti: 'Sen nefsin ve şerefin için utanmadın mı?

Hangi soy ve soptan olduğunu bilmiyor musun? Allah'tan kork ve yaptıklarından vazgeç!' Bunun üzerine, başı eğik genç hüngür hüngür ağladı, sonra başını kaldırarak şöyle dedi: 'Kıyamet gününde sorumlu olan bir sözle Allah'a söz veriyorum. İkinci bir defa içki içmeyeceğim ve yaptıklarımdan hiçbirini artık yapmayacağım ve yaptıklarımın tamamından tevbe ediyorum'. İbn Âişe gence yaklaşmasını söyledikten sonra gencin başını öpüp 'Çok güzel yaptın evladım' diyerek onu takdir etti".

Bu hâdiseden sonra genç, İbn Âişe'nin meclisinden ayrılmadı ve ondan hadîs yazdı. Gencin böyle ıslah olmasına İbn Aişe'nin şefkatli davranışı sebep oldu. Sonra İbn Âişe dedi ki: 'Halk iyiyi emreder, kötüyü yasaklar. Fakat onların iyisi kötülük olur. Ey cemaat! Her işinizde şefkatli davranmaktan ayrılmayınız ki, bu sayede istediğiniz hedefe varabilesiniz!'

Fetih b. Şahref dedi ki: ''Adamın biri bir kadıncağızın yakasına yapışıp onunla zina etmek istiyordu ve bir elinde bıçak vardı. Ona yaklaşan bir kimseyi o bıçakla öldürmek tehdidini savuruyordu. Adam pehlivan yapılı bir kimseydi. Halk bu manzarayı seyrederken elindeki kadın da bağırmaktaydı. O esnada Bişr el-Hafî geçiyordu. Adama yaklaştı. Omzunu adamın omzuna değdirdi. Kişi derhal bayılarak yere düştü ve Bişr savuşup gitti.

Seyirciler adama yaklaştılar. Bir de ne görsünler adam ter içinde kıvranıyor. Elinden kurtulan kadın da yoluna devam etti. Adama 'Senin halin nedir?' diye sordular. 'Bilmem! Fakat bir ihtiyar benim omzuma sürtündü ve bana dedi ki: Allah Teâlâ sana ve senin yaptığına bakmaktadır. Utanmaz mısın?' Onun sözünden ötürü dizlerim tutmaz oldu ve şiddetli bir şekilde ondan korktum. O kişinin kim olduğunu da bilmiyorum'.

Ona dediler ki: 'O Bişr el-Hafî'dir'. Bunun üzerine adam 'Vay benim yüzümün karası! Bugünden sonra o bana nasıl bakacak?' diye hayıflandı. O günden sonra şiddetli bir sıtmaya tutuldu ve yedinci gününde Allah'ın rahmetine kavuştu".

İşte dindarların uyarı hususunda âdetleri böyleydi. Biz bu hususta 'Allah için buğzetme ve Allah için sevme' bölümünde ve Sohbet Âdâbında birtakım haberler ve eserler nakletmiştik. Onları tekrar ederek sözü uzatmak istemiyoruz, İşte buraya kadar söylediklerimiz uyarıcılığın derece ve âdâbı hakkındaki görüşlerin tamamıdır. Keremiyle muvaffak kılan Allah'tır. Bütün nimetlerine karşı hamd sadece O'na mahsustur.

30)Irakî hadîsi bu şekliyle görmediğini söylemektedir. Ancak Beyhakî Şuab'ul-İman!da benzerini rivayet etmektedir.
31)Taberânî
32)İmam Ahmed
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #23 : 21 Ocak 2015, 08:35:25 ÖS 20 »

Kulun, günün başlangıcında hakkı tavsiye etmek üzere nefsiyle anlaştığı bir vakti olduğu gibi günün sonunda da bir saati olmalıdır ki o saatte nefsi muâhaze etmeli, durumlarını muhasebeye çekmelidir. Nitekim dünyada, tüccarlar ortaklarıyla her sene veya her ay veya her gün bu şekilde hesap görürler. Tüccarlar dünyaya harîs olduklarından ve ellerinden kaçması kendileri için daha hayırlı olan bir şeyin kaçmasından korktuklarından dolayı böyle yaparlar.

Oysa o dünyalığı elde etseler bile, ancak az bir müddet ellerinde kalabilir. O halde, akıllı bir kimse ebedî saadet ve şekavetin tehlikesiyle ilgili olan konularda nefsini nasıl hesaba çekmez? Bu umursamamazlık ancak gaflet, mahrumiyet ve az tevfîke mazhar olmaktan kaynaklanır. Böyle bir felaketten Allah Teâlâ'ya sığınırız.

Ortakla hesaplaşmaya oturmanın mânâsı; sermayenin tedkik edilmesi, kâr ve zarara bakılması demektir ki kendisi için fazlalık, eksiklikten görünsün. Eğer kâr olursa onu alır, ortağına teşekkür eder. Eğer bir zarar olursa ortağını kefil kılar. İleride o zararı kapatmayı ona yükler. İşte farz borçlarında ve o borcun kârı olan nafilelerde ve zararı olan günahlarda da kulun sermayesi böyledir. Bu tür ticaretin zamanı, bütün gündür.

Bu, kötülüğü emreden nefisle yapılmış bir anlaşmadır. Bu bakımdan önce nefsini farzlar için hesaba çekmelidir. Eğer nefis farzları gereği gibi edâ etmişse, bu hareketten dolayı Allah'a şükür ve nefsi onun benzerini yapmaya teşvik etmelidir.

Eğer nefis farzları terketmişse, farzların kazasını nefisten istemelidir. Eğer nefis eksik olarak onları edâ etmişse, eksikleri nafilelerle kapatmaya nefsi zorlamalıdır. Eğer nefis herhangi bir masiyeti irtikâb etmişse, nefsi cezalandırmak, azap vermek ve kınamakla meşgul olmalı ki nefis eksiklikleri te-lafi etsin. Tıpkı tüccarın, ortağına karşı bir habbenin (para birimi) ile bir kıratın (para birimi) hesabını sorduğu gibi...

Dolayısıyla fazlalık ve eksikliğin giriş noktalarını korur ki onların hiç birinde zarar etmesin. Nefsin zararından ve hilesinden de böyle korunması gerekir. Çünkü nefis aldatıcıdır. Bu bakımdan nefisten önce, bütün gün konuştuklarının hesabını sormalıdır. Kıyamette başkasının eline geçecek hesabı bizzat kendisi, nefsiyle görmelidir. İşte bakışını, kalbine gelenleri, düşüncelerini, kalkışını, oturuşunu, yemesini, içmesini ve uykusunu böylece tedkik etmelidir.

Hatta susuşunu, duruşunu kontrol etmelidir. Nefis, bütün vâcib vazifelerini bildiği ve kendi kanaatine göre bu husustaki vâcibleri edâ etmeye kudretli olduğu kesinleştiği miktarda da onun için hesap olur. Böylece nefsin aleyhindeki geri kalan kısım kendisine görünür. Bu bakımdan ortağın açığını kalbine ve defterine yazdığı gibi, bunları nefsin aleyhine tesbit edip kalbinin sahifesine yazmalıdır. Sonra nefis borçludur. Ondan, borçlarını alması mümkündür.

O borçların bir kısmını onu kefil kılmak suretiyle alır. Bir kısmını da geri vermek suretiyle. Bir kısmını da ondan ötürü nefse ceza vermek suretiyle alabilir. Bu alış şekillerinin hiçbiri, hesabı tedkik etmeden ve geri kalanı, vâcib olan haktan ayırmadan mümkün değildir. Bu hâsıl oldu mu bundan sonra nefisten istemek ve almak ile meşgul olmalıdır. Sonra nefsi bütün hayatından ötürü, gün gün, saat saat görünür ve görünmez bütün azalar hakkında hesaba çekmesi uygundur.

Tevbe b. Samt nefsini hesaba çeken bir zattı. Birgün hesap etti, altmış yaşında olduğunu gördü. Bu senelerin günlerini hesap etti, yirmibirbinbeşyüz (21.500) gün olduğunu gördü. Bir çığlık kopararak şöyle dedi: 'Vay hâlime! Sultanlar sultanının huzuruna yirmi birbin (21.000) günah ile varacağım! Acaba her günde onbin (10.000) günah varsa ne olacaktır?' Bunları söyledikten sonra düşüp bayıldı. Yanına varıp baktıklarında ölmüş olduğunu gördüler.

Nefsini, alıp verdiği nefeslerden, her saatta kalbi ve azalarıyla yapmış olduğu günahlardan hesaba çekmesi gerekir.

Eğer kul, her işlediği günaha karşılık evine bir taş atsa, kısa bir müddette evi taş ile dolardı. Fakat günahlardan korunmak konusunda ihmalkârlık yapar. Oysa (sağ ve solundaki) melekler onun yaptıklarını aleyhine kaydederler. Allah onun yaptıklarını teker teker sayar. Oysa o unutmuştur.

29) Beyhâkî, Şuab'ul-İman
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #24 : 21 Ocak 2015, 08:40:57 ÖS 20 »

Kişi nefsini hesaba çektiğinde günah işlemekten ve Allah hakkında kusur yapmaktan nefsi sağlam değilse, onu ihmal edip başıboş bırakması uygun değildir; zira eğer kişi nefsini ihmal ederse, günahları işlemek nefis için kolaylaşır.

Nefis, günahlara alışır. Artık bir daha onu günahtan menetmek zorlaşır. Bu da nefsin helâkine sebep olur. Nefsi kınaması ve cezalandırması uygundur. Bu bakımdan şüpheli bir lokma yediğinde, karnı aç bırakmak suretiyle onu cezalandırmalıdır.

Mahrem olmayana baktığında gözünü bakıştan menetmek suretiyle cezalandırmalı ve böylece bedeninin her azasını şehvetten menetmek suretiyle cezalandırmalıdır. Ahiret yolunun yolcuları bu âdete sahip idiler.

Nitekim Mansur b. İbrahim'den şöyle rivayet edilmiştir: Âbidlerden biri bir kadınla konuştu. Elini kadının baldırınadeğdirecek kadar işi ilerletti. Sonra pişman oldu. Ceza olarak elini kuruyuncaya kadar ateşin üzerinde bıraktı.

Rivayet ediliyor ki İsrailoğulları'nın içinde havrasında ibadet eden biri vardı. Böylece uzun bir zaman ibadet etti, Birgün dışarıya çıkınca gözüne bir kadın ilişti. Kadına vuruldu ve kadının yanına inmek istedi. O esnada, Allah daha önce geçmiş ilâhî bir inayetiyle onun yardımına yetişti ve dolayısıyla kendi kendisine şöyle sordu: 'Yapmak istediğin bu hareket nedir?' Böylece kendine geldi.

Allah Teâlâ onu korudu, dolayısıyla pişman oldu. Ayağını havraya çekmek istediğinde kendi kendisine şöyle dedi: 'Bu ne uzak, ne uzak! Bir ayak ki Allah'a isyan etmeyi istediği halde dışarı çıkmıştır, o benimle beraber havraya mı dönecektir? Allah'a yemin ederim, bu katiyyen olmaz'. Böylece ayağını havranın kapısına asılı olduğu halde dışarıda bıraktı. Ayak çürüyüp düşünceye kadar yağmurlar, rüzgârlar, kar ve güneş altında kaldı. Bundan ötürü Allah Teâlâ'ya şükretti ve Allah Teâlâ semavî kitabların birinde bu kişiden bahsetti.

Cüneyd-i Bağdadî şöyle demiştir: İbn Kurtenî'den dinledim, şöyle diyordu: "Bir gece cenabet oldum. Gusletmek ihtiyacını duydum. Gece de oldukça soğuktu. Nefsimde guslü geciktirmek isteğini hissettim. Böylece nefsim sabah oluncaya kadar gecikmemi, suyu ısıtmamı veya hamama gitmemi bana telkin etti. Ben de nefsimi bir türlü yenemiyordum. Bu durumdayken şöyle bağırdım: '

Yazıklar olsun! Ben hayatım boyunca Allah'a ibadet etmiş olayım, benim üzerime bir hak farzolsun ve o hakkı edâ etmek azmini kendimde göremeyeyim. Nefsimde duraklama ve gecikme bulayım!' Böylece sırtımdaki gömleğimin içinde yıkanacağıma ve gömleğimi sıkmayıp güneşte kurutmayacağıma dair yemin ettim".

Hikâye olunuyor ki Gazvan30 ile Ebu Musa el-Eş'ari (r.a) bir yolculukta bulunuyorlardı. Bu esnada bir cariyenin nâmahrem bedeni gözüktü, Gazvan ona baktı. Bundan ötürü gözü çanağından fırlayacak gibi oldu. O da gözünü elleriyle kapadı ve şöyle dedi: '(Ey göz) sen sana zarar verene çokça bakıcısın!'

Seleften biri bir kadına, bir kere baktı. Bu hatadan dolayı hayatı boyunca soğuk su içmemeyi nefsine ceza olarak verdi. Nefsini sıkıntıya sokmak için sıcak su içip duruyordu.

Hikâye ediliyor ki; Hasan b. Ebî Sinan bir köşkün yanından geçerek şöyle demiştir: 'Acaba şu köşk ne zaman inşa edilmiştir?' Bu sözünden sonra başladı nefsini kınamaya... Nefsine hitaben dedi ki: 'Seni ilgilendirmeyen konuları soruyorsun! Allah'a yemin ederim, sana ceza olarak tam bir sene oruç tutmayı tatbik edeceğim!' Böylece bir sene oruç tuttu.

Mâlik b. Deygam şöyle demiştir: 'Ribah Kays31 ikindi namazından sonra gelip babamdan sual sormak istedi, uyuyor dedik. Bu sözüme karşılık olarak 'Bu saatten sonra uyku ha! Bu uyku zamanı mı?' dedi. Sonra dönüp gitti. Biz arkasından bir adam göndererek 'Onu senin için uyandıralım mı?' dedik. Gönderdiğimiz adam geldi ve bize şöyle dedi: "O benden herhangi birşey dinlemeyecek kadar meşgul bulunuyor. Mezarlığa girerken ona yetiştim.

Nefsini kınayıp şunları söylüyordu: "Sen 'şu saat uykunun vakti midir?' dedin? Acaba böyle demek senin vâzifen mi? Kişi istediği zaman uyur. Sen onun uyku zamanı olmadığını nereden bileceksin? Bilmediklerini ne diye konuşuyorsun? Allah'ın benim üzerimde bir va'di vardır. Onu hiçbir zaman bozmayacağım. Uyku için bir sene yere yatmayacağım. Ancak bitab düşürücü bir hastalık veya akılsızlık hâli bundan müstesna! Bunu da sana kötülük etmek için yapıyorum. Ey nefis! Utanmıyor musun? Ne zamana kadar kınanacaksın? Hâlâ da dalâletinden uyanmayacak mısın?"

Sonra benim yanında olduğumu sezmeksizin ağlamaya başladı. Onun bu durumunu görünce kendisini haliyle başbaşa bıraktım!"

Temîm ed-Dârî bir gece uyuya kalıp teheccüd namazını kılmadı. O gece yattığının cezası olarak bir sene boyunca bütün geceleri uykusuz geçirerek ibadet etti.

Hz. Talha'dan şöyle (r.a) rivayet ediliyor: Günün birinde bir kişi gitti. Elbisesini çıkardı. Kızgın kumlara yattı ve nefsine şöyle dedi: 'Tat! Cehennem ateşi, hararet bakımından, daha şiddetlidir. Gece leş gibi, gündüz de tembel mi duruyorsun?' O bu haldeyken Hz.Peygamber ansızın bir ağacın gölgesinde göründü.

Bunun üzerine Hz. Peygamber'e gelip (halini şöyle) ifade etti: 'Nefsim bana galebe çaldı da ondan böyle yaptım!' Bu cevap üzerine, Hz. Peygamber ona şöyle dedi:

Seni yapmış olduğun hareketten kurtaracak bir çare yok mu? Senin için göklerin kapıları açıldı. Allah seninle meleklerine karşı iftihar etti.

Sonra ashâb-ı kirâm'a hitaben şöyle buyurmuştur: 'Kardeşinizden azıklanın!' Bu söz üzerine, ashabdan bir kişi Talha'ya 'Ey falan! Benim için dua et!' dedi. Bu manzara karşısında, Hz. Peygamber, ona hitaben 'Onların hepsini duanın kapsamına al!' dedi. Bu emir üzerine Talha (r.a) şöyle dua etti: 'Yârab! Takvâyı onlar için azık yap! Onların işini hidayet üzerinde topla!'

Bunun üzerine, Hz. Peygamber de (s.a) şöyle dua etti: 'Ey Allahım! Onu dosdoğru kıl!' Bu manzara karşısında kişi de 'Ey Allahım! cenneti onların dönüş yeri yap!' dedi.32

Huzeyfe b. Katade el-Meraşî şöyle anlatıyor: Bir kişiye 'Şehvetlerinde nefsine ne gibi bir muamele yapıyorsun?' diye soruldu. Cevap olarak dedi ki: 'Yeryüzünde, benim nezdimde, ondan daha fazla nefret ettiğim bir nefis yoktur. Bu bakımdan ben nasıl onun isteklerini ona veririm?'

İbn Semmâk, Dâvud-u Tâi evinde can çekişirken, Dâvud'un huzuruna varıp 'Ey Dâvud! Hapsolunmazdan önce nefsini hapsettin. Azap olunmadan önce nefsine azap çektirdin. İşte bugün, çalıştığın zatın sevabını görürsün' dedi.

Vehb b. Münebbih'ten şöyle rivayet ediliyor: Adamın biri bir zaman âbidlik yaptı. Sonra Allah'a bir ihtiyacı başgösterdi. Dolayısıyla yetmiş cumartesi kalktı, (ibadet etti), her cumartesi onbir hurma yiyor. Sonra Allah Teâlâ'dan ihtiyacını istiyordu. Allah ona ihtiyacını vermedi.

Böylece nefsine dönerek şöyle dedi: 'Senden geldim! Eğer sende hayır olsaydı muhakkak ihtiyacın sana verilirdi!' Bunun üzerine yanına bir melek indi ve ona 'Ey Adem'in oğlu! Senin şu saatin geçmiş ibadetinden daha hayırlıdır. Allah Teâlâ senin ihtiyacını yerine getirdi' dedi.

Abdullah b. Kays şöyle anlatıyor: "Biz bir savaşta bulunuyorduk. Düşmanla karşı karşıya geldiğimizde, gaibden gelen bir ses 'Düşmana karşı saf tutmaya kalkın' dedi. Fırtınalı bir günde düşmanla karşı karşıya geldik.

O anda önümde bulunan bir kişi, nefsine hitap ederek şöyle diyordu: 'Ey nefsim! Ben falan ve filan savaşta bulunmadım mı? Sen orada bana helâk olur, aile efradın kimsesiz kalırlar deyip de kendine itaat ettirerek o savaştan kaçmadın mı? Ben falan falan savaşta orada da aynı vesveseyi verdin, ben de sana uyarak geri döndüm. Allah'a yemin ederim, bugün seni Allah Teâlâ'ya arzedeceğim. Ya seni alır veya salıverir!'

Ben kendi kendime 'Bu kişiyi bugün gözetleyeceğim' diye karar verdim. Dolayısıyla onu gözetledim. Bir ara İslâm orduları düşmana saldırdılar. O kişi de ön saflarda bulunuyordu. Sonra düşman tarafından hücuma geçildi. Müslümanlar geri çekildiği halde o yerinden kıpırdamadı. Bu durum birkaç defa tekrarlandığı halde o yerinde durup savaşıyordu. Allah'a yemin ederim, o düşüp şehid oluncaya kadar bu minval üzere devam etti.

Bedeninde ve bineğindeki yaraları saydım. Altmış veya daha fazla mızrak darbesi bulunuyordu".

Biz Ebu Talha (r.a) el-Ensârî'nin namaz içinde kalbi bahçesindeki öten kuşla meşgul olup kaç rek'at kıldığını bilmediğinden, bunun kefareti olarak bahçesini sadaka verdiğini ve yine

Hz. Ömer'in her gece kamçısıyla ayaklarını döverek 'bugün ne yaptın?' diye sorduğunu daha önce zikretmiştik.

Mecma'dan33 şöyle rivayet ediliyor: Hazret bir gün başını kaldırıp baktı. Bu arada gözü bir kadına ilişti. Bundan dolayı nef-sine, dünyada kaldıkça, başını kaldırmamayı adadı.
Ahnef b. Kays, geceleyin çıradan ayrılmıyordu. Parmağını çıra ateşine tutup nefsine 'Filan gün filan işi yapmaya seni zorlayan neydi?' diye sorardı.

Vuheyb34 b. Verd gördüğü birşeyi nefsinde hor telâkki edince göğsünün üzerinde bulunan kılların bir kaçını yoldu. Dolayısıyla canı acıdı. Sonra nefsine şöyle hitap etti: 'Rahmet olasıca! Ben ancak senin için hayrı irade ettim'.

Muhammed b. Bişr35 Dâvud-u Tâî'yi iftar zamanında tuzsuz ekmek yerken gördü. 'Tuz da yeseydin olmaz mıydı?' diye sordu.

Dâvud 'Nefsim beni bir seneden beri tuz yemeye davet ediyor. Dâvud dünyada kaldıkça nefsine tuzun zevkini tattırmayacaktır' dedi.

İşte isabetli fikir sahiplerinin nefislerini cezalandırmaları böyleydi. Hayret edilecek nokta şudur: Sen köleni, cariyeni, aile ve çocuğunu, onlardan sâdır olan kötü ahlâktan ve kusurlarından ötürü cezalandırıyorsun.

Eğer onları affedersen durumlarının senin kontrolünden çıkmasından ve sana karşı gelmelerinden korkuyorsun! Oysa en büyük düşmanın olan nefsini ihmal ediyor, sana en şiddetli saldırganlığı yapan ve ailenin saldırganlığından daha büyük zarar veren nefsi ihmal ediyorsun.

Çünkü aile efradının gayeleri, sana dünya maişetini bulandırmaktır. Eğer düşünürsen anlarsın ki maişet, ahiret maişetidir ve ahirette sonsuz ve daimî nimet vardır. Ahiret maişetini ise senin için bulandıran sadece nefsindir. Bu bakımdan nefsin başkasından daha fazla cezaya müstehaktır.

30) Ashâb-ı Kirâm'dan Gazvan isimli birisi bilinmemektedir; ancak Tabiînden Gazvan b. Utbe b. Gazvan el-Mazinî vardır ve babası meşhur bir sahabî'dir. Muhtemelen burada o kasdedilmektedir. (İthaf'us-Saade)
31) Adı Ebu Mehasır Riyali b. Amr'dır.
32) İbn Ebî Dünya, (hadîs-i munkatı veya hadîs-i mürsel)
33) Adı Mecma b. Samganî et-Teymî'dir. Muttakî bir zattır."
34)   Abdulvehhab Ebu Umeyye el-Mekkî. Vuheyb künyesiyle şöhret bulmuştur.
35)   Kûfelidir, güvenilir ve hafız bir zat idi. H. 203'de vefat etmiştir.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #25 : 21 Ocak 2015, 08:43:45 ÖS 20 »

İhlâs'ı karıştıran âfetlerin bir kısmı açık, bir kısmı ise gizlidir. Ancak bazıları, açık olmasına rağmen zayıf, bazıları da gizli olmasına rağmen kuvvetlidir. Gizlilik ve açıklıktaki derecelerin değişikliği ancak bir misal ile anlaşılır. İhlâs'ı karıştıran şeylerin en belirgini riyadır. Bu bakımdan riya ile ilgili bir misal verelim:

I. Derece

Namaz kılan kimse ibadetinde ne kadar muhlis olursa olsun, şeytan onun kalbine âfetini sokar. O namaz kılarken bir cemaat kendisine baktığında veya içeri herhangi bir kimse girdiğinde şeytan ona 'Namazını güzel kıl da burada bulunanlar sana vekar ve sülûk gözüyle baksınlar. Seni hafife alarak gıybetini yapmasınlar' der. Böylece azaları huşûa kavuşup, hareketten kesilir ve kıldığı namazı elinden geldiği kadar güzelleştirmeye bakar. Bu durum müridlerle mübtediler için gizli değildir.

II.   Derece

İkinci derece, müridin bu âfeti anlayıp ondan sakınmasıdır. Bu bakımdan bu hususta şeytana itaat ve iltifat etmez. Namazına eskisi gibi devam eder. Bu sefer şeytan hayır kisvesine bürünerek ona şöyle der: 'Sen öndersin! Herkesin gözü üzerindedir. Senin yaptığın örnek olur; halk sana uyar. Dolayısıyla eğer güzel yaparsan, onların amellerinin sevabı kadar sevap da sana yazılır.

Eğer kötü yaparsan günah defterine geçer. Öyleyse bunların yanında amelini güzelleştir. Belki de huşû ve ibadetin güzelliği hususunda sana uyarlar'.
Şeytanın bu desisesi birincisinden daha engindir. Bazen birincisiyle kanmayan bununla kanar. Bu da riyanın ta kendisi olup ihlâsı iptal eder; zira bu kişi huşu ve ibadetin güzelliğini hayır olarak görüyorsa; bu hayri, niçin başkası için (cemaat içerisinde) terketmeye razı olmuyor da tek başına olduğu zaman terkediyor?

Bu kişinin yanında başkasının nefsinin, kendi öz nefsinden daha aziz olması mümkün değildir. Bundan dolayı da bu katıksız bir kandırmadır. Ancak ona uyan kimse nefsinde müstakim olmuş, kalbi nûrlanmış bir kimsedir; nûru başkasına aksetmiş olup bundan dolayı sevap vardır. Önderlik taslayan kimsenin hareketi ise katıksız nifak ve gururdur. Kendisine uyan sevap sahibi olduğu halde kendisi bu kanışından dolayı sorumludur ve esası olmayan bir vasıf ortaya koyduğundan dolayı ceza görecektir.

III.   Derece

Üçüncü derece, bir önceki dereceden daha ince olup kulun bu hususta nefsini denemesi ve şeytanın hilesine karşı uyanık olmasıdır. Tek başına bulunduğu sıradaki durumu ile cemaat içerisindeki durumu arasındaki değişikliğin riyanın su katılmamış cinsinden, ihlâsın ise tek başına kıldığı namazının cemaat içerisindeki namazıyla aynı olması demek olduğunu bilmesidir.

Böylece âdeti olmadığı halde halkın görmesi için huşûa bürünme hususunda hem kendi nefsinden, hem de rabbinden utanır Bubakımdan böyle bir kimse tek başına kılarken, namazını, nefsine yönelip cemaat içerisinde kılıyormuş gibi güzelce edâ eder.

Cemaat içerisinde de tıpkı bu şekilde namaz kılar. İşte bu derece de engin riyadandır; zira tek başına kılarken namazını güzelce eda etmesi, cemaat içerisinde güzel namaz kılmayı âdet edinmek içidir. Bu durumda, ikisi arasında hiçbir fark yapmamış olur. O halde, tek başına olduğunda da, cemaat içerisinde de bu kimsenin iltifatı in-sanlaradır. İhlâslı olması ise, namazını hayvanların görmesi ile insanların görmesi arasında fark görmemesidir.

Bu kimsenin nefsi, halk arasında âdâbına riayet etmeksizin namaz kılmaya razı değildir. Diğer taraftan bunu riyakâr bir şekilde yapma hususunda da nefsinden utanmaktadır ve bu sıfatın, tek başına kıldığı namaz ile cemaat arasındaki namazının aynı olmasıyla ortadan kalkacağını zanneder. Oysa durum böyle değildir; çünkü bu riya sıfatının kalkması, ancak, tenhada ve cemaat içinde cansızlara iltifat etmediği gibi, insanlara da iltifat etmeyişine bağlıdır.

Oysa yukarıda bahsi geçen zorlama ise, tenhada da cemaat içerisinde de himmeti halk ile meşgul olan kimseden çıkmıştır. Bu da şeytanın gizli hilelerindendir.

IV. Derece

Dördüncü derece ki daha ince ve daha gizlidir namazda olduğu sırada insanların kendisine bakmasıdır. Bu durumda şeytan 'Halk için huşûa bürün' diyemez; zira kişi bunun hile olduğunu bilmektedir. Bu bakımdan şeytan ona 'Allah'ın azamet ve celâlini düşün! Düşün ki sen kimsin ve kimin huzurunda bulunuyorsun? Kalbin kendisinden gafil olduğu halde Allah'ın ona bakmasından utan!' der.

Şeytanın bu sözleri ile kalbi huzura erer, azaları huşûa bürünür ve kişi bunun, ihlâsın ta kendisi olduğunu zanneder. Oysa bu, hile ve aldanışın ta kendisidir; zira kişinin huşûa bürünmesi, Allah'ın celâline bakmasından ileri gelseydi, bu durum yalnızca cemaat içerisinde kıldığı namazlar için geçerli olmayıp tek başına kıldığı namazlar için de geçerli olurdu. Bu âfetten emin olmanın alâmeti, kişinin, tek başına olduğunda bu düşünceye sahip olmasıdır.

Cemaat içerisinde olduğu gibi tek başına bulunduğunda da namazlarını bu şekilde eda etmeye alışmıştır. Bu düşüncenin oluşmasında başka şeyler rol oynamaz; tıpkı hayvanın hazır bulunmasının bu düşüncenin oluşmasından etkili olmadığı gibi...

Bu şekilde hallerinde insan ile hayvanın görmesi arasında fark bulunmayan kişi İhlâsın duruluğundan hariç sayılır. Bu kişinin içi riyanın gizli şirkiyle kirlidir. Bu şirk âdemoğlunun kalbinde kapkara bir karıncanın kapkara bir gecede kapkara bir taş üzerinde bıraktığı izden daha gizlidir.

Nitekim bu hususta haber vârid olmuştur.41

Şeytandan, ancak ince düşünceli, Allah'ın koruması, tevfik ve hidayetiyle saadete eren kimseler kurtulur. Aksi takdirde şeytan, Allah'ın ibadetine yönelenlerin yakasını bırakmaz. Bir an bile yoktur ki onları, hareketlerinin her birinde riyaya zorlamasın. Hatta gözlerine çektikleri sürmede, bıyıklarının kırpılmasında, cuma günü sürülen kokuda, giyilen elbisede bile yakalarını bırakmaz; zira bunlar muayyen vakitlerde yapılan belirli sünnetlerdir.

Nefsin bu sünnetlerde de gizli bir payı vardır; çünkü halkın bakışı bunlara bağlıdır. Tabiat bunlara ünsiyet verir. Bu bakımdan şeytan kişiyi bunu yapmaya teşvik ederek 'Bunlar terkedilmesi uygun olmayan sünnetlerdir!' der.

Kalbin bu sünnetlere karşı gizlice kabarması, o gizli şehvetten ötürüdür veya öyle bir şekilde karışıktır ki bıından dolayı ihlâs hududunu aşar. Kişi bu âfetlerden bütün gün sağlam kalmadıkça hâlis değildir. Bilakis mâmur, nazif, imareti güzel bir camide itikâfa giren kimsenin tabiatı bu camiye alışır.

Bu bakımdan şeytan onu burada itikâfa girmeye teşvik eder; ona itikâfın faziletlerini sayar. Bazen de gizli muharriğin onu camiin güzel suretine alıştırmasıdır. Tabiatının onunla ferahlık hissetmesidir. Bu da iki camiden birinin veya iki yerden birine, diğerinden daha güzel olduğu için meyletmesiyle anlaşılır.

Bütün bunlar tabiatın karışıklıklarıyla ve nefsin bulanıklıklarıyla karışmaktır ve İhlâsın hakîkatini iptal edici şeylerdir. Hayatıma yemin ederim ki hâlis altına karışan nikelin de değişik dereceleri vardır. Bir kısmı altına galebe eder. Bir kısmıysa altından daha azdır; fakat kolayca farkedilir. Bir kısmı da vardır ki ancak basiret sahibi sarraflar tarafından anlaşılabilecek şekilde incedir.

Kalbin hilesi, şeytanın desisesi, nefsin habaseti ise bundan daha engin ve daha incedir.

'Âlimin iki rek'at namazı, bir cahilin bir senelik ibadetinden daha üstündür!' denilmiştir.

Burada amellerin âfetlerinin inceliklerini basiretiyle sezen âlim kastedilmektedir ki bu sayede kurtulabilsin; zira cahil ibadetlerin zâhirine bakıp onunla aldanır. Tıpkı köylünün karışık altının kırmızılık ve yuvarlaklığına bakıp da aldanması gibi... Oysa o altın karışıktır. Tam ayarlı altının bir kırat'ı ki basiret sahibi sarraf onu tercih eder ahmak cahilin tercih ettiği tam bir altından daha hayırlıdır.

İşte ibadetlerle ilgili şeyler de böyle değişir. Hatta daha şiddetli, daha korkunçtur. Çeşitli amellere karışan âfetlerin giriş yerlerinin kontrol altına alınması ve sayılması mümkün değildir. Bu bakımdan misal olarak söylediklerimizle yetinilmelidir. Zeki kimse, azdan çoğu anlayabilir. Ahmak kimseye ise ne kadar anlatılsa fayda vermez. Bu bakımdan tafsilatın hiçbir faydası yoktur.


41) Hz. Ebubekir'in, Hz. Âişe'nin, İbn Abbas'ın ve Ebu Hüreyre'nin hadîsle-rinden değişik ibareler ve fazlalıklarla rivayet edilmiştir. Kitab'u1-İlim'de de geçmişti.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #26 : 28 Ocak 2015, 04:22:11 ÖS 16 »

Gelişine Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi


Çocukların terbiyesindeki yol, işlerin en önemli olanlarındandır. Çocuk ebeveyninin yanında emanettir. Onun tertemiz kalbi nakış ve sûretten boş, berrak ve soyut bir cevherdir. Bu mübarek kalp, kendisine nakşedilen herşeye kabiliyetlidir. Ne tarafa meylettirilirse oraya meyleder. Eğer kendisine hayrı öğretirsen, hayr üzerinde büyür. Dünya ve ahirete sahip olur, annesi ve babası da sevabında ortak olurlar. Ona edep veren ve öğreten de ortak olur. Eğer şerre alıştırılır, hayvanlar gibi ihmal edilirse, şakî olup helâk olur. Günah da onun terbiyesiyle mükellef olanın üzerindedir. Onun velisi sorumludur. Nitekim Allah Teâlâ (ce) şöyle buyurmuştur:

Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır.(Tahrîm/6)

Madem ki edep, çocuğu dünya ateşinden koruyor, onu ahiret ateşinden koruması daha evlâdır. Çocuğun korunması; ona edep öğretmek, ahlâkını tertemiz yapmak ve güzel ahlâkları tâlim ettirmek, kötü arkadaşlardan korumak, fazla nimetlere dalmayı kendisine âdet ettirmemek, süs ve lüksü kendisine sevdirmemek demektir. Çünkü böyle olduğu takdirde büyüyünce bunların peşine düşmek sûretiyle hayatı zâyi olup, ebediyen helâk olur. Hatta başlangıçta onu gözetim altında tutmak, onu sâlih, dindar ve helâlyiyen bir kadının sütüyle ve dadılığı ile büyütmek daha uygun olur.

Çünkü haramdan meydana gelen sütte bereket yoktur. Haram sütle çocuk beslendiği takdirde çocuğun çamuru necasetten yoğrulmuş olur. Böylece tabiatı pisliklere uygun olana meyleder! Çocukta erginlik alâmetleri görüldüğü zaman, onu güzelce murakabe etmek gerekir. Bunun başlangıcı, hayânın başlangıçlarının belirmesidir. Çünkü çocuk, çekildiği ve utandığı zaman, bir kısım fiilleri terkettiği an, aklın nûru onun üzerinde doğmuştur ki, bir kısım şeyleri çirkin görür ve bir kısmına muhalefet eder.

Çocuk öyle bir hâle gelmiştir ki, birtakım şeylerden utanmaktadır. Bu ise, Allah Teâlâ'nın çocuğa vermiş olduğu bir hediyedir. Bu durum, çocuğun ahlâkının normale döndüğünü, kalbinin saflığa kavuştuğunu gösterir... ve bu durum çocuğun bülûğ çağında aklının kemâle ereceğini de müjdeler. Bu bakımdan utangaç bir çocuğu başı boş bırakmak uygun değildir. Aksine ona utanması ve utanmaması gereken şeyleri öğretmek sûretiyle onun edebine yardım etmelidir.

Çocuğa ilk galebe çalan sıfat yemeğe karşı oburluktur. Bu bakımdan çocuğu bu hususta eğitmek gerekir. Mesela 'yemeği sağ elinle ye! Yemeğe başladığın zaman bismillâh de! Yemeği kendi, tarafına düşen kısmından ye! Arkadaşlarından önce yemeğe başlama! Gözünü dikerek yemeğe ve yemek yiyenlere bakma! Yemekte pek acele etme! Güzelce çiğne! Lokmaları arka arkaya atıştırma! Elini ve elbiseni kirletme!' diyerek edep kurallarını öğretmek gerekir.

Bazen yavan ekmek yemeye alıştırmalıdır ki çocuk katığın bulunmasını şart görmesin! Çocuğun yanında çok yemeyi kötülemelidir. Yani çok yiyen bir kimseyi hayvanlara benzetmeli ve böyle bir kimseyi çocuğun huzurunda küçümsemelidir. Yine çocuğun yanında edepli ve az yiyen bir kimseyi övmelidir. Çocuğa yemek hususunda arkadaşını kendi nefsine tercih etmeyi sevdirmelidir.

Yemeğe düşkün olmamayı çocuğa öğretmelidir. Hangi yemek olursa olsun, kaba yemeklerle kanaat etmeyi çocuğa öğretmelidir. Çocuğa renkli ve ipekli değil de beyaz elbiseleri sevdirmelidir. Çocuğun yanında renkli elbiselerin ve ipeklilerin kadınlar ve kadınımsı erkekler için olduğunu söylemelidir. 'Gerçek erkekler ise, böyle elbiselerden sakınırlar' demelidir ve bunu defalarca çocuğun yanında tekrar etmelidir.

Ebeveyni ne zaman çocuğun sırtında bir ipekli veya renkli elbise görürse o elbiseyi kötülemelidir. Zevke dalan ve israfa alışan çocuklardan çocuğunu korumalıdır. Pahalı elbiseler giymekten çocuğu muhafaza etmelidir, Çocuğun keyfine göre konuşan insanlarla oturup-kalkmayı menetmelidir. Çünkü çocuk, yetişmesinin başlangıcında ihmal edildi mi, çoğu zaman kötü ahlâklı, yalancı, hasedçi, hırslı, nemmam (kovucu), ısrarcı, fuzulî konuşan, fuzulî gülen, hilebaz ve hayâsız olur.

Kişi çocuğu bu kötü ahlâktan ancak güzel terbiye ile koruyabilir. Sonra çocuk Kur'an'ı ve bir kısım hadîsleri, iyi insanların hikâye ve durumlarını öğrenmelidir ki kalbinde sâlih kimselerin sevgisi yeşersin. Çocuk aynı zamanda aşktan ve aşk ehlinden bahseden şiirlerden ve gazellerden korunmalıdır. Edebin zerâfet ve tabiatın inceliğinden olduğunu iddia eden ediblerden uzak tutulmalıdır. Çünkü böyle bir edebiyat çocuğun kalbinde fesad tohumlarını geliştirir.

Ne zaman çocukta güzel bir ahlâk, iyi bir fiil görülürse, bundan dolayı çocuğu mükâfatlandırmak, çocuğa ikramda bulunmak, çocuğu sevindirecek şekilde davranmak gerekir. Onu insanlar arasında bu fiilinden dolayı övmelidir. Eğer bazı durumlarda, çocuk bu yaptığına muhalefet ederse, göz yumulması uygun olur. Çocuğun perdesini yırtmamalı, ayıbını dışarıya vermemelidir. Ona, başkalarının da buna cesaret edeceğini belli etmemelidir. Hele çocuk bunu örtmek istediği zaman... Örtülmesi için gayret gösterildiği zaman, bu yöne daha da dikkat edilmelidir. Çünkü bunu çocuğa belli etmek, ona cesaret verir.

Hatta sonunda çocuk böyle şeylerin açığa çıkmasından artık perva etmez olur. Böyle bir durumda bu fiil, ikinci bir defa çocuktan çıkacak olursa, gizlice çocuğu azarlamak ve bu fiilin çok büyük bir kabahat olduğunu söylemek uygun olur. Çocuğa 'Sakın böyle birşeye bir daha kalkışma, halk seni görür rezil olursun!' diyerek sakındırmalıdır. Fakat her zaman çocuğu azarlamak doğru olmaz. Çünkü çocuğa çokça azarlamak, azarlamanın tesirini yok eder. Çirkin fiillerde bulunmayı ona kolay gösterir.

Konuşmanın onun kalbinde tesiri kalmaz. Baba, çocuğuyla konuşmasının heybetini korumalıdır. Bu bakımdan çocuğunu arada sırada azarlamalıdır. Anne ise, çocuğu babasıyla korkutmak ve bu şekilde çirkinliklerden uzaklaştırmalıdır. Çocuğu gündüz uyumaktan menetmek uygun olur. Çünkü gündüz uykusu tembelliğe sevkeder. Çocuğu gece uykusundan menetmemelidir.

Çocuğun âzâlarının katılaşıp bedeninin yağ tutmaması için yumuşacık yataklardan menetmelidir ki çocuk rahata alışmasın. Aksine çocuğu yatağın, elbisenin ve yemeğin az ve kaba olanına alıştırmalıdır. Çocuğun gizlice yaptığı herşeyden onu menetmelidir. Çünkü çocuk gizlice yaptığı birşeyi çirkin kabul ettiği için böyle yapar. Bu bakımdan çocuğu bundan menetmek, çirkin davranışları terketmeyi öğretmek demektir. Günün bir kısmında yürümeye, hareketler yapmaya, sportif faaliyetlerde bulunmaya alıştırmalı ki çocuk tembelliğe alışmasın.

Bütün bu hareketler esnasında avret yerlerini açmamaya, normalin üzerinde hızlı yürümemeye, ellerini gevşek bırakmamaya, göğsünün üzerine koymaya çocuğu alıştırmalıdır. Çocuğu, ebeveyninin servetiyle veya yemeklerinin, elbiselerinin, kitaplarının, kalem veya divitinin bir kısmıyla, akran ve yaşıtlarına karşı böbürlenmekten menetmelidir.

Çocuğuna, kendisiyle muaşeret edene karşı ikramda bulunmayı, tevâzu göstermeyi, onlarla beraber olduğu zaman incelik ve zerafet göstermeyi öğretmelidir. Eğer çocuk, ihtişam sahibi kimselerin evlâdı ise, çocuğun gözünde muhteşem görünen birşeyi başkasından almaktan çocuğu menetmelidir. Çocuğa yüceliğin almakta değil, vermekte olduğunu öğretmelidir. Başkasından almanın çirkin, hasislik ve terbiyesizlik olduğunu söylemelidir.

Eğer çocuğun anababası fakir ise, çocuğuna tamahkârlığın, başkasından birşey almanın zillet olduğunu ve böyle yapmanın köpeklerin âdetinden olduğunu öğretmelidir. Çünkü köpek, bir lokma için beklemekte ve ona karşı kuyruk sallamaktadır! Kısacası çocuğuna altın ve gümüşün sevgisini, onlara karşı tamahkârlığı çirkin gösterip, yılan ve akreplerden sakındırmaktan daha fazla bunlardan sakındırmalıdır. Çünkü altın ve gümüş sevgisinin âfeti ve onlara karşı gösterilen tamahkârlık, çocuklar için zehirden daha zararlıdır. Hatta büyükler için de böyledir.

Çocuğuna oturduğu yere tükürmemeyi, sümkürmemeyi ve başkasının huzurunda gerinmemeyi öğretmelidir. Başkasına sırtını çevirmemeyi, ayak ayak üstüne atmamayı, el ayasını çenesinin altına koymamayı, başını dirseğine dayamamayı öğretmelidir. Çünkü böyle yapmak, tembelliğin delilidir. Çocuğuna oturma şeklini öğretmelidir. Fazla konuşmaktan çocuğu menetmelidir. Çocuğuna fazla konuşmanın kişinin hakirliğine ve hayâsızlığına delâlet ettiğini ve fazla konuşmanın düşük insanların âdeti olduğunu belirtmelidir.

Esasında çocuğunu -ister doğru isterse yalan olsun- yemin etmekten menetmelidir ki çocuk, küçüklüğünde böyle birşeye alışmasın. Çocuğunu arkadaşından önce konuşmaya başlamaktan menetmelidir. Ancak sorulan sorunun cevabı ve soru kadar konuşmaya alıştırmalıdır. Başkası konuştuğu zaman, onu ciddiyetle dinlemeyi, eğer kendisinden yaşlı ise hür-metle kulak vermeyi çocuğuna telkin etmelidir.

Kendisinden yaşlı olanlar için kalkıp, yerini vermeyi ve onların huzurunda edeble oturmayı çocuğuna telkin etmelidir. Çocuğunu fuzulî konuşmaktan, çirkin konuşmaktan, lânet etmek ve küfür etmekten menetmelidir. Böyle konuşanlarla oturup-kalkmaktan çocuğunu sakmdırmalıdır. Çünkü bu çirkin şeyler, şüphesiz kötü arkadaşlardan insana sirayet eder! Çocukların terbiye edilmesinin esası ve temeli, kötü arkadaşlardan korunmalarıdır.

Çocuğuna, öğretmeni tarafından dövüldüğü zaman fazla bağırmamasını ve başka bir arkadaşından bu hususta yardım istememesini öğretmesi gerekir. Hocasının dövmesine karşı sabretmeyi çocuğuna telkin etmeli ve böyle yapmanın erkekliğin alâmeti olduğunu, fazla bağırmanın köle ve kadınların âdeti olduğunu çocuğuna söylemelidir. Çocuk mektepten dönünce ona oyun oynayarak mektebin yorgunluğundan kurtulması için izin verilmesi gerekir.

Fakat burada çocuğun oyun ile yorulmamasını gözetmelidir. Çünkü çocuğu daima oyundan menetmek ve öğrenmeye mec-bur tutmak çocuğun kalbini öldürür, zekasını dumura uğratır. Hayatını altüst eder. Hatta çocuk böyle bir sıkılıktan kurtulmak için, çeşitli hileli yolları denemeye mecbur olur.

Anne ve babanın çocuğa, öğretmene itaat etmeyi öğretmesi gerekir. Kendisinden yaşça büyük olanlara -ister yakınları olsun, ister olmasın- hürmet etmeyi, onların huzurunda oynamamayı çocuğa telkin etmelidir. Çocuk erginlik yaşına vardığı zaman, tahâreti ve namazı terketmesine göz yummamalıdır. Mübarek Ramazan-ı Şerifin bazı günlerinde çocuğa oruç tutmayı emretmelidir.

Çocuğu ipeklinin her çeşidini giymekten ve altın kullanmaktan sakmdırmalıdır. Çocuğa muhtaç olduğu şer'î sınırları öğretmeli, hırsızlıktan, haram yemekten, hainlik, yalan ve fuhşiyattan ve çocuklarda çoğu zaman bulunan çirkin fiillerden sakındırmalıdır. Ne zaman ki çocuk, çocukluk devresinde bu şekilde gelişirse, bülûğ çağına yaklaştığı zaman bu işlerin sırlarını bilmesi mümkün olur.

Çocuğa yemeklerin ilaç olduk-larını, onlardan maksadın insanın onlar vasıtasıyla Allah'ın iba-detine güç yetirmek olduğunu ve dünyanın temelsiz olup bâki ol-madığını, ölümün dünya nimetlerinin sonunu getireceğini, dünyanın istikrar yeri değil de geçit evi olduğunu, âhiretin geçici değil, daimî ev olduğunu, ölümün her saatte insanoğlunu beklediğini, akıllı bir kimsenin dünyasından çok, âhireti için azıklanan bir kimse olduğunu ve böyle bir kimsenin gittikçe

Allah nezdinde derecesinin büyüdüğünü ve böyle kimse için cennet nimetlerinin git-tikçe genişlediğini öğretmelidir, Çocuğun gelişmesi sâlih bir şekilde olduğu zaman, bu konuşmalar çocuğun kalbine yerleşir, semere ve meyve verir. Taşın üzerine işlenen nakış gibi silinmez bir şekilde kalır. Eğer çocuğun büyümesi bunun aksine olursa, ço-cuk oyuna alışır, çirkin konuşmaya, yemek, elbise, süs ve böbür-lenmeye alışır, onun kalbi artık hakkı kabul etmekten kaçınır.

Tıpkı duvarın kuru toprağı kabul etmediği gibi... Bu bakımdan çocuğun terbiyesine başlangıçta ihtimam göstermek gerekir. Çünkü çocuk hem hayra, hem de şerre kabiliyetli olarak ya-ratılmıştır. Ancak ebeveyni onu iki taraftan birisine meylettirirler. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Her çocuk fıtrat üzere doğar. Ancak annesi-babası onu ya-hudi veya hristiyan veya ateşperest yapar.60 Buhari

Sehl et-Tüsterî der ki: "Ben onüç yaşında iken gece ibâdetine kalkıyor, dayım Muhammed b. Suvar'ın namazına bakıyordum. Dayım bir gün bana dedi ki: "Seni yaratan Allah'ı anıp hatırlamaz mısın?" Ben ona 'Nasıl hatırlayayım ve anayım?' diye sorunca şöyle dedi: "Yatağına girdiğin zaman kıpırdamaksızın üç kere şöyle de: Allah benimledir. Allah beni görür. Allah şahiddir". Ben bu dersi birkaç gece tekrar ettim.

Sonra kendisine haber verdim. Bu sefer bana dedi ki: "Her gece yedi defa söyle!" Bunu da tatbik ettim. Sonra haber verdim. Bana dedi ki: "Her gece onbir defa söyle!" Ben onun dediğini yapınca, bu sözlerin zevki kalbime girdi. Bir sene sonra dayım bana dedi ki: "Sana öğrettiklerimi koru ve kabre girinceye kadar onlara devam et. Bu hem dünyada ve hem ahirette sana fayda verecektir". Ben uzun seneler buna devam ettim. Bunun zevkini kalbimde gördüm. Sonra dayım bir gün bana dedi ki:

"Ey Sehl! Allah'ın beraber olduğu, baktığı, şahid olduğu kimse


Allah'a isyan eder mi? O halde günahlardan uzaklaş ve sakın?" Bu bakımdan ben kendi nefsimle başbaşa kalıyordum. Beni mektebe gönderdiklerinde 'Himmetimin dağılmasından korkuyorum' dedim. Fakat yakınlarım öğretmene, benim bir saatte gidip ondan öğrenmemi, sonra dönüp gelmemi şart koştular. Böylece mektebe gittim. Kur'an'ı öğrendim. Altı veya yedi yaşındayken Kur'an'ı hıfzettim.

Bütün sene oruç tutuyordum. İftarlığım da arpa ekmeğiydi ve bu da on iki sene devam etti. Ben onüç yaşında iken zor bir mesele ile karşı karşıya kaldım. Ailemden beni Basra'ya göndermelerini, bu meselemi orada bulunan âlimlerden sormama izin vermelerini istedim. Böylece Basra'ya geldim. Âlimlere meselemi sordum.

Hiçbiri bana şifâ verici bir cevap vermeyince Abadan'da bulunan ve Ebu Habib b. Ebî Abdullah Abadanî adlı bir kişiye gidip meselemi kendisine sordum. O bana gereken cevabı verdi. Ondan faydalanmak için bir müddet onun yanında kaldım. Sonra memleketim olan Tuster şehrine döndüm. Bir dirheme bir mikyal arpa alır, öğütür, pişirir, tuzsuz ve katıksız olarak her gece bir ûkiyesini yer ve bütün seneyi böyle geçirirdim...

Bu dirhem bana bir sene yetiyordu. Sonra ben üç gün üst üste oruç tutup üçüncü gecede iftar etmeye başladım. Sonra beş, sonra yedi, sonra yirmişbeş güne çıkardım ve buna yirmi sene devam ettim. Sonra çıkıp yeryüzünde seyyah olarak gezdim. Sonra memleketim olan Tuster'e döndüm. Allah Teâlâ'nın dilediği zamana kadar bütün geceyi ibâdetle geçirdim".

Ahmed der ki: 'Sehl et-Tüsterî'nin ölüp Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir gece yediğini görmedim'.

Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #27 : 28 Ocak 2015, 04:30:01 ÖS 16 »

Her insan, nefsinin ayıplarının câhilidir. Ne zaman büyük günahları terkedinceye kadar nefsiyle az bir mücahedede bulunsa zanneder ki nefsini tertemiz yapmış, nefsi tertemiz olmuş, ahlâkı güzelleşmiş ve artık mücahede etmekten müstağnidir! Mâdem ki durum budur, o halde güzel ahlâkın alâmetini belirtmek gerekir.

Çünkü güzel ahlâk, imanın ta kendisi, kötü ahlâk ise münâfıklığın ta kendisidir. Allah Teâlâ mü'min ve münafığın sıfatlarını Kur'an'da zikretmiştir. O sıfatların tamamı güzel veya kötü ahlâkın meyveleridir. O halde biz onlardan bir kısmını, güzel ahlâkın alâmeti bilinsin diye zikredelim.

Ayetler

Felaha ulaştı o mü'minler ki onlar, namazlarında huşû içindedirler. Onlar boş şeylerden yüz çevirirler. Onlar zekâtlarını verirler ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri, yahut câriyeleri hariç (bunlarla ilişkilerinden dolayı da) onlar kınanmazlar kim de bu helâlden başkasını ararsa, işte onlar haddi aşanlardır ve onlar emanetlerine ve verdikleri söze riayet ederler. Onlar namazlarını gereği üzerine devamlı kılarlar. İşte (Firdevs'e) vâris olacaklar onlardır.(Mü'minûn/1-10)

(...) Tevbe edenler, ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın sınırlarını koruyanlardır; o mü'minleri müjdeler(Tevbe/112)

Mü'minler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. Onlara Allah'ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır ve rablerine tevekkül ederler. Namazlarını kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan verirler. İşte gerçek mü'minler onlardır.(Enfal/2-4)

Rahman'ın o kulları ki yeryüzünde tevâzu ile yürürler. Cahiller kendilerine lâf attıkları zaman 'selâm' derler. Gecelerini rablerine secde ederek O'nun divanında durarak geçirirler:

'Rabbimiz cehennemin azabını bizden uzaklaştır, doğrusu onun azabı sürekli bir azaptır' derler. Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır! Ve harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında dengeli olur ve onlar Allah ile beraber başka tanrıya yalvarmazlar. Allah'ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler.

Kam bunları yaparsa cezasını bulur. Kıyamet günü onun için azap kat kat yapılır ve o azabın içinde hor ve hakir olacak kalır. Ancak tevbe edip inanan ve sâlih amel yapanlar, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere değiştirecektir.

Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Kim tevbe eder ve sâlih amel yaparsa, o makbul bir kimse olarak Allah'a döner. Onlar yalan ve boş laf (konuşanlar)a rastladıklarında vekar ile geçip giderler ve kendilerine rablerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman onlara karşı sağır ve kör davranmazlar ve 'Rabbimiz! Bize gözler sevinci eşler ve çocuklar lûtfet ve bizi korunanlara önder yap' derler. İşte onlar, sabretmelerine karşılık saraylarda ödüllendirilecekler ve orada bir sağlık dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. Orada ebedî kalacaklardır. Ne güzel karargâh ve ne güzel makamdır orası! De ki: 'Duanız (ibadetiniz) olmadıktan sonra rabbim sizi ne yapsın? (size haber verdiklerimi) yalanladınız. Bu yüzden cezalandırılmanız gerekecektir'.(Furkan/63-77)

Bu bakımdan durumu kendisine mübhem ve müşkil olan bir kimse nefsini bu ayetlerin mihengine vursun. Bu sıfatların varlığı güzel ahlâkın alâmetidir. Bütün bu sıfatların yokluğu ise, kötü ahlâkın alâmetidir! Bir kısmının bulunması, bir kısmının bulunmaması ise, güzel ahlâkın bir kısmının varlığına bir kısmının yokluğuna delâlet eder. Bu bakımdan kişi, bu sıfatların olmayanlarını elde etmeye ve olanlarını da korumaya çalışmalıdır.

Hadîsler

Mü'min bir kimse, kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sever.47

Rasûlullah (s.a), mü'mini birçok sıfatlarla nitelendirmiştir ve bütün o sıfatlarla güzel ahlâka işaret ederek şöyle buyurmuştur:

Kim Allah'a ve son güne iman ediyorsa, misafirine ikramda bulunsun.48

Kim Allah'a ve son güne inanıyorsa komşusuna ikramda bulunsun.49

Kim Allah'a ve son güne iman etmişse hayrı söylesin veya sussun.50

Hz. Peygamber, mü'minlerin sıfatlarının güzel ahlâk olduğunu söyleyerek şöyle buyurmuştur:

Mü'minlerin iman yönünden en kâmilleri ahlâk yönünden en güzel olanlarıdır.51

Mü'min bir kimseyi susmuş ve vakarlı gördüğünüz zaman ona yaklaşınız. Çünkü öyle bir mü'min hikmeti telkin eder.52

İşlediği hayır kendisini sevindiriyor, işlediği kötülük kendisini üzüyorsa, muhakkak o mü'mindir.53

Hiçbir müslümana, kardeşine eziyet verici bir bakışla bakması helâl değildir.54

Hiçbir müslüman için başka bir müslümanı korkutmak helâl değildir.55

Sohbet edip yanyana oturan iki kişi ancak Allah'ın emanetiyle bir araya gelip otururlar. Öyle ise onların birisine kardeşinin istemediği bir sırrını ifşa etmek helâl değildir.56

Âlimlerden biri güzel ahlâkın alâmetlerini şöyle belirtmiştir: 'Güzel ahlâk, kişinin çok hayâlı, eziyet vermeyen, sâlih, doğru sözlü, az konuşan, çok ibadet eden, az hata yapan kimse olmasıdır. Fuzulî konuşması pek az, hayır ve sılayı rahim yapar, vakarlı, çok sabırlı, çok şükredici, Allah'ın hükmüne râzı ve halîm olmasıdır. Şefkatli, iffetli, ince hisli olmasıdır. Lânet edici, küfürbaz, kovucu, gıybet yapıcı, aceleci, hasedci, cimri, gözüne ve diline sahip olma-yan değildir.

Allah için sever, Allah için buğzeder, Allah için razı olur, Allah için öfkelenir. İşte güzel ahlâk budur. Hz. Peygamber'den (s.a) mü'minin ve münâfığın alâmeti sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

Muhakkak ki mü'min bir kimsenin himmeti namaz kılmak, oruç tutmak ve ibâdet yapmaktadır. Münâfık bir kimsenin himmeti hayvan gibi yemek ve içmektedir.57

Hâtim el-Esamm şöyle demiştir: 'Mü'min bir kimse düşünce ve ibret almakla meşguldür. Münâfık bir kimse ise, hırs ve uzun emelle meşguldür. Mü'min bir kimse Allah'tan başka herkesten ümidini kesmiştir. Münâfık bir kimse Allah'tan başka herşeyde ummaktadır. Mü'min bir kimse Allah'tan başka herşeyden emindir. Münafık bir kimse Allah'tan başka herşeyden korkar.

Mü'min bir kimse dinini değil, malını fedâ eder. Münâfık bir kimse ise malını değil, dinini fedâ eder. Mü'min bir kimse güzellik yapar ağlar, münâfık bir kimse kötülük yaptığı halde güler. Mü'min bir kimse yalnızlığı sever. Münâfık ise halk ile karışmayı sever. Mü'min bir kimse tohumu eker, bitmemesinden korkar. Münâfık bir kimse tohumu söker, başağı umar. Mü'min bir kimse siyaset için emreder, yasaklar ve ıslah eder, münâfık bir kimse ise riyaset için emreder, yasaklar ve ifsâd eder!'

Güzel ahlâkın denenmesinde kullanılan en iyi sistem, eziyete karşı sabır göstermek, cefaya karşı göğüs germektir. Bir kimse başkasının kötü ahlâkından şikayet ederse, onun bu şikayet edişi, kendisinin kötü ahlâklı olduğuna delâlet eder. Çünkü güzel ahlâk, eziyeti sineye çekmektir.

Hz. Peygamber (s.a) bir ara beraberinde Enes b. Mâlik olduğu halde yürüyordu. Bir bedevî arkasından yetişti ve onu şiddetle geri çekti. O ara Hz. Peygamber'in sırtında necran ma'mûlü bir kürk vardı. Kürkün kenarları kaba ve sertti. Enes der ki: "Hz. Peygamber'in boynuna baktım, bedevinin şiddetli çekişinden dolayı kürkün kenarı etine iz yapmıştı.

Bedevî şöyle dedi:

Ey Muhammed! Senin nezdinde bulunan Allah'ın malından bana ver!

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) dönüp bedevinin yüzüne baktı. Güldükten sonra ona mal verilmesini emretti.58

Kureyşliler Hz. Peygamber'i fazlasıyla eziyet edip dövdükleri zaman, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Ey Allahım! Kavmimi bağışla, onlar bilmiyorlar.

Denildi ki, Hz. Peygamber'in bu duası Uhud'da olmuştur ve bunun içindir ki Allah Teâlâ, Hz. Peygamber hakkında aşağıdaki ayeti inzâl ederek şöyle buyurmuştur:

Gerçekten sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin. (Kalem/4)

İbrahim b. Edhem bir gün sahraya çıktı, bir askerle karşılaştı. Asker kendisine 'Sen köle misin?' dedi. İbrahim 'Evet' dedi. Asker 'Mâmur yerler nerede?' dedi. İbrahim (kabristanı işaret ederek) 'İşte!' dedi. Asker 'Ben mâmur yerleri istiyorum!' deyince, İbrahim 'İşte mâmur yerler kabristandır' dedi. Onun bu sözü askeri oldukça kızdırdı. Asker onun başına kırbaçla vurdu ve kendisini gerisin geriye şehre çevirdi.

Arkadaşları karşılayıp hâdiseyi sorunca, asker kendilerine İbrahim'in söylediklerini haber verdi. Onlar askere dediler ki: 'Bu, Edhem'in oğlu İbrahim'dir'. Bunun üzerine asker, atından inip el ve ayaklarını öperek kendisinden özür diledi. Sonra İbrahim'den 'Sen neden askere ben köleyim de-din?' diye soruldu. İbrahim "O benden 'sen kimin kölesisin' diye sormadı, 'sen köle misin' diye sordu. Ben de Allah'ın kölesi olduğum için 'evet' dedim.

Fakat o benim başımı kırbaçlayınca ben Allah Teâlâ'dan kendisi için cennet istedim". Bunun üzerine kendisine şöyle soruldu: 'Nasıl olur? O sana zulmetti, sen ona cennet istiyorsun'. İbrahim 'Ben onun eliyle bana dokunan eziyetten ötürü mükâfât göreceğimi biliyorum. Bu bakımdan benim ondan nasibimin hayır olup da onun benden nasibinin şer olmasını istemedim!' dedi.


Ebu Osman Hayri 59 bir ziyafete davet edildi. Davet eden zat onu deniyordu. Davet edenin evine vardığı zaman, kendisine 'Benim vaktim yoktur. Lütfen geri gidiniz' dedi. Bunun üzerine Ebu Osman geri döndü, biraz ilerledikten sonra davet eden ikinci bir defa onu çağırarak 'Hocam, gel!' dedi. Ebu Osman geri dönünce ilk söylediği gibi söyledi. Üçüncü bir defa onu çağırdı ve kendisine 'Vaktin icabı olarak geri dön, git!' dedi.

Bunun üzerine Ebu Osman geri döndü... Kapıya vardığı zaman davetçi birinci sözünün benzerini tekrarladı. Bunun üzerine Ebu Osman tekrar döndü. Sonra dördüncü defa geldi ve yine davet sahibi onu geri çevirdi.

Birkaç defa tekrar edinceye kadar böyle yaptı. Bütün bunlara rağmen Ebu Osman bozulmadı ve tınmadı. Bu durumu gören davet sahibi, Ebu Osman'ın ayaklarına kapanarak şöyle dedi: 'Hocam! Seni denemek istedim. Senin ahlâkın ne güzelmiş!' Buna karşı Ebu Osman şu cevabı verdi: 'Bende gördüğün bu ahlâk var ya, köpek ahlâkıdır. Çünkü köpeği çağırdığın zaman gelir, kovduğun zaman gider'.

Yine şöyle rivayet ediliyor: Birgün Nisabur'un bir çarşısından geçiyordu. Üzerine çarşıya bakan bir evden bir mangal dolusu kül döküldü. Bunun üzerine bineğinden indi, şükür secdesine kapandı.

Sonra elbiselerinden külü silkti ve hiçbir şey söylemedi. Kendisine 'neden sen onlara çıkışmadın?' denildiği zaman dedi ki: 'Ateşe müstehak olan bir kimse kül ile kurtulursa kızmaya hakkı yoktur'.

Rivayet ediliyor ki Ali b. Mûsa er-Rıza'nın annesi siyah olduğundan dolayı rengi siyaha çalıyordu. Nisabur'da kapısında bir hamam vardı. Hamama girmek istediği zaman, hamamcı hamamı kendisi için boşaltıyordu. Bir gün hamama girdi. O girdikten sonra hamamcı kapıyı kilitledi. Bir kısım ihtiyaçlarını görmek için dışarı çıktığında bir köylü hamama gelip kapıyı açtı ve hamama girdi. Elbisesini çıkardı ve yıkanmaya gitti. Ali b. Mûsa er-Rıza'yı gördü. Siyah olduğundan dolayı hamamın hizmetçilerinden biri olduğunu zannetti ve ona 'Kalk! Bana su getir!' dedi.

Bunun üzerine Ali (k.s) kalktı, onun bütün emirlerini yerine getirdi. Hamamcı geri dönünce köylünün elbiselerini gördü ve Ali b. Mûsa er-Rıza ile konuşmasını dinledi. Bunun üzerine korkarak hamamı terkedip kaçtı. İkisini hamamda başbaşa bıraktı. Ali (k.s) hamamdan çıkınca hamamcının nerede olduğunu sordu. Kendisine denildi ki: 'Cereyan eden hâdiseden korkup kaçtı'. Bunun üzerine Ali (k.s) 'Kaçması gerekmezdi. Günah, suyunu (menisini) siyah bir cariyenin rahmine dökenindir' dedi.

Rivayet ediliyor ki Ebu Abdullah el-Hayyat, dükkânının kapısında otururdu. Onun ateşperest bir arkadaşı vardı. O ateşperest, Ebu Abdullah'ı siftah ettiriyordu.

Ebu Abdullah ona herhangi birşey diktiği zaman ateşperest, Ebu Abdullah'a kalp (sahte) paralar veriyordu. Ebu Abdullah da onun kalp paralarını olduğu gibi alır, paraların kalp olduğunu yüzüne vurmaz ve geri de çevirmezdi. Günün birinde Ebu Abdullah bir ihtiyacını karşılamaya gitti. Ateşperest gelip de kendisini göremeyince ücreti çırağa verdi. Dikilmek için bıraktığı elbiseleri istedi, verdiği para yine sahteydi.

Çırak paraya baktığı zaman sahte olduğunu anlayarak, ateşpereste geri verdi. Ebu Abdullah geldiği zaman talebe kendisine hâdiseyi anlattı. Bunun üzerine Ebu Abdullah çırağa İyi bir iş yapmamışsın. O ateşperest bir seneden beri bana bu şekilde para veriyordu. Ben de buna karşı sabreder, kendisinden paraları alır, o paralarla başka bir müslümanı kandırmasın diye kuyuya atardım' dedi.

Yûsuf b. Esbât güzel ahlâkın alâmetlerinin on haslet olduğunu söylemiştir:

1.Arkadaşlarıyla az ihtilâf etmek,

2.İnsaflı olmak,

3.Arkadaşlarının ayıplarını aramaktan vazgeçmek,

4.Görünen günahları güzel mânâlara hamletmeye gayret göstermek,

5.Arkadaşlarının mâzeretlerini kabul etmek,

6.Arkadaşlarının eziyetlerine tahammül etmek,

7.Kendi nefsini kınamak,

8.Başkasının ayıplarını değil, kendi ayıbını öğrenmeye çalışmak,

9.Büyüğe ve küçüğe karşı güler yüzlü olmak,

10.İster kendisinden büyük, ister küçük olsun herkes ile yumuşak konuşmak.
Sehl'e güzel ahlâkın ne olduğu soruldu. 'Onun en azı eziyete göğüs germek, karşılık vermeyi bırakmak, zâlime rahmet istemek, af dilemek ve ona şefkat göstermektir' dedi.

Ahnef b. Kays'a 'Sen hilmi kimden öğrendin?' diye soruldu. 'Kays b. Âsım'dan öğrendim' dedi. 'Onun hilm derecesi nedir?' diye sorulunca, cevap olarak şöyle demiştir:

"Bir ara evinde oturuyordu. Cariyesi, üzerinde kebap bulunan ve ateş dolu bir mangal getiriyordu. Mangal elinden Kays'ın küçük bir oğlunun üzerine düştü ve çocuk yanarak öldü. Bu manzara karşısında cariye dehşete kapıldı.

Cariyeyi teskin etmek için 'Senin korkmana gerek yok. Seni Allah rızası için âzad ediyorum' dedi".


Çocuklar Veysel Karanî'yi gördükleri zaman taşa tutarlardı.

Veysel Karâni onlara 'Kardeşlerim! Eğer mutlaka bana taş ata-caksanız bari küçük taşları atın da bacaklarımı kanatıp da beni namaz kılmaktan alıkoymasın' derdi.

Adamın biri, Ahnef b. Kays'a sövdü. O cevap vermedi, adam onun arkasını takip edip küfretmeye devam ediyordu. Ahnef, ma-halleye yaklaştığı zaman durdu ve söven adama şöyle dedi: 'Eğer senin küfürlerin bitmediyse kalanları da söyle burada bitsin ki ka-bilenin cahilleri senin küfrettiğini duyup da sana eziyet vermesin-ler'.

Rivayet ediliyor ki Hz. Ali (r.a), bir köleyi çağırdı. Köle kendi-sine cevap vermedi. İkinci ve üçüncü defa çağırdı yine cevap ver-medi. Bunun üzerine kalkıp kölenin yanına geldi. Baktı ki köle, sırt üstü uzanmış yatıyor.

-Ey köle! Çağırdığımı duymuyor musun?

-Evet, duyuyorum.

-O halde neden bana cevap vermiyorsun?

-Senin ceza vermeyeceğinden emin olduğum için tembellik yaptım.

-O halde git! Sen Allah rızası için hürsün.

Bir kadın Mâlik b. Dinar'a 'Ey riyakâr!' diye bağırdı. Mâlik kadına şöyle dedi: 'Ey kadın! Basralıların kaybettiği ismimi sen buldun!'

Yahya b. Ziyad el-Hârisi'nin ahlâksız bir kölesi vardı, Yahya'ya 'Bu köleyi neden besliyorsun!?' diye sorulunca 'Ondan gördüklerime tahammül edip hilm sıfatını öğreneyim diye tutuyorum!' cevabını verdi.

İşte buraya kadar söylediklerimiz, riyazet sûretiyle uysallaştırılmış nefislerdir. Dolayısıyla bu nefislerin ahlâkları normalleşmiştir. İç âlemleri hile ve hasedden durulmuştur. Böylece Allah Teâlâ'nın takdirine rıza göstermek meyvesini vermeye başlamıştır. Bu ise, güzel ahlâkın en son zirvesidir. Çünkü Allah Teâlâ'nın takdirini hoş görmeyip ona rıza göstermeyen bir kimse, kötü ahlâkın en alt derecesine düşmüştür.

İşte bahsi geçen bu kahramanların -söylediğimiz gibi- zâhirlerinde güzel ahlâkın alâmetleri belirmiştir. Bu bakımdan nefsinde bu alâmetleri göremeyen bir kimsenin, nefsine aldanması uygun değildir. Onu güzel ahlâklı sanması hiç de yerinde bir hareket değildir. Aksine böyle bir kimse için en uygunu riyazet ve mücahede ile meşgul olup nefsini güzel ahlâk derecesine çıkarmaktır. Çünkü güzel ahlâkın derecesi, yüce bir derecedir. Ona ancak mukarrebin ve sıddîklar ulaşmışlardır.

47)Müslim, Buhârî
48)Müslim, Buhârî
49)Müslim, Buhârî
50)Müslim, Buhârî
51)Daha Önce geçmişti.
52)İbn Mâce
53)İmam Ahmed, Taberânî, Hâkim
54)İbn Mübârek
55)Taberânî
56)Daha önce geçmişti.
57)Irâkî aslına rastlamadığını söylemektedir.
58)Müslim, Buhârî
59) Adı Sa'd b. İsmail'dir, Nişabur'da otururdu. Şâh el-Kirmânî ve Yahya b. Muaz er-Râzî ile arkadaşlık yapmıştır. H. 298 senesinde vefat etmiştir.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #28 : 28 Ocak 2015, 04:35:55 ÖS 16 »

Kalplerin Hastalıklarının Tedavisinde Şehvetlerin Terkinin Çıkar Yol Olduğuna Dair Şer'î Deliller

İbret gözüyle bizim söylediklerimizi düşündüğün takdirde basiretin açılacaktır. Sana kalplerin, hastalıkları ve ilaçları, ilim ve yakîn nûru ile görünecektir. Eğer bundan âciz
isen, hiç olmazsa taklid edilmeye lâyık olan bir kimseye inanma ve tasdik etme fırsatını kaçırmamalısın. Çünkü ilmin derecesi olduğu gibi imanın da derecesi vardır. İlim imandan sonra gelir.

Size 'Kalkın!' denilince kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.(Mücâdele/11)

Bu bakımdan şehvetlere muhalefet etmenin Allah'a giden yegâne yol olduğunu tasdik eden, fakat sebebine ve sırrına muttali olmayan bir kimse, iman edenlerdendir. Ne zaman şehvetin daha önce zikrettiğimiz yardımcılarına muttali olursa, o vakit ilim sahiplerinden sayılır. Allah Teâlâ bu iki gruba da en iyiyi va'detmiştir. Buna iman etmeyi gerektiren ayetler, hadîsler ve âlimlerin sözleri ise sayılamayacak kadar çoktur!

Ayetler

Kim de rabbinin makamından korkmuş ve nefsini kötü he-veslerden alıkoymuşsa, onun barınağı da cennettir.(Nâziât/40-41)

Bunlar o kimselerdir ki Allah kalplerini takvâ için imtihan etmiştir.(Hucurât/3)

Ayetin 'o kalplerden şehvetlerin sevgisini çıkarmıştır' anlamına geldiği söylenmiştir.

Hadîsler

Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

Mü'min bir kimse beş şey arasında kıvranmaktadır: 1. Kendisini kıskanan bir mü'min, 2. Kendisine buğzeden bir münâfık, 3. Kendisiyle dövüşen bir kâfir, 4. Kendisini dalâlete götüren bir şeytan, 5. Kendisiyle çekişen bir nefis!43

İşte görüldüğü gibi Rasûlullah, nefsi, sahibiyle çekişen bir düşman olarak belirtmiştir. Bu bakımdan kişiye nefisle mücadele etmek farzdır.

Rivayet ediliyor ki, Allah Teâlâ Hz. Dâvud'a vahyederek şöyle buyurmuştur: 'Ey Dâvud! Arkadaşlarını şehvetlerden sakındır; zira dünya şehvetleriyle ilgili bulunan kalpler benden perdelidir'.

Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: 'Görmediği bir va'd için hazır şehvetini terkedene cennet vardır!'

Peygamberimiz (s.a) cihaddan gelen bir kavme şöyle buyurmuştur:

'Sizlere merhaba! Siz küçük cihaddan büyük cihada döndü-nüz!' Denildi ki: 'Büyük cihad da neymiş?' Şöyle buyurdu: 'Nefisle cihad etmektir'.44

Mücâhid odur ki, Allah'a ibadetinde nefsiyle mücâhede eder.45

Eziyetini nefsinden uzaklaştır. Allah'a karşı olan günahta nefsinin hevâsıyla anlaşma! Aksi takdirde nefis, kıyamet gününde senin hakkında davacı olur. Bu takdirde senin bir kısmın diğer bir kısmına lânet okur. Eğer Allah seni affedip günahını örterse, o zaman başka!46

Ashab'ın ve Âlimlerin Sözleri

Süfyan es-Sevrî şöyle der: 'Nefsimden daha katı birşey ile boğuşmadım. Bazen bana taraftar gözüküyor, bazen de aleyhime dönüyor!'

Ebu Abbas el-Mevsilî nefsine derdi ki: 'Ey nefis! Dünyada padişahların çocuklarıyla beraber nimetlenmiyorsun. Allah'ın kullarıyla beraber âhiret için de çalışmıyorsun. Sanki cennet ile cehennem arasında hapsedilmişsin. Ey nefis! Utanmaz mısın?'

Hasan Basrî şöyle demiştir: 'Serkeş hayvan senin nefsinden daha fazla kuvvetli bir geme muhtaç değildir!'

Yahya b. Râzî şöyle demiştir:

'Nefsinle, riyazet kılıçlarıyla cihad et! Riyazet de dört şekilde yapılır: Az yemek, az uyumak, az konuşmak ve insanların eziyetine tahammül göstermekle... Az yemek şehvetleri öldürür, az uyku iradenin durulmasını sağlar, az konuşma belâlardan kurtarır, eziyete göğüs germek ise, insanı hedefine götürür.

Kul için, cefa anında hilim göstermekten, eziyet sırasında sabır göstermekten daha zahmetli bir durum sözkonusu değildir. Nefiste şehvetlerin ve günahların iradesi harekete geçtiği, fazla konuşma isteği kabardığı zaman, ona karşı az yemenin kılıçlarını, teheccüd ve az uykunun kınından çekip, sükût ve az konuşmanın erleriyle darbeler indirdiğin, zulüm ve intikamdan kesilinceye, diğer insanlar arasında emin olup, şehvetlerinin karanlığından berraklaşıp, âfetlerin tehlikelerinden kurtuluncaya kadar bu darbelere devam ettiğin takdirde nefis nâzik, nûranî, hafif ve rûhanî olur, hayırlar meydanında cevelân eder, taat ve ibâdet yollarında yürür, tıpkı meydanda koşan safkan at gibi, tıpkı bahçede gezintiye çıkan padişah gibi...'

Yine şöyle demiştir: İnsanın düşmanları üç sınıftır:
1.   Dünyası
2.   Şeytan
3.   Nefsi

Dünyadan ancak zühd vasıtasıyla korunur ve sakınır. Şeytandan muhalefet etmek suretiyle, nefisten de şehvetleri terketmek suretiyle korunabilir'.

Hukemâdan biri şöyle demiştir: 'Bir kimsenin nefsi kendisine galebe çalar, onu istila ederse, o şehvetlerin kuyusunda esir olur, hevâsında hapsedilir. Elleri bağlı, şehvetlerin elinde zelil olur. Şehvetler onu istediği istikamete çeker. Onun kalbini faydalardan meneder'.

Câfer b. Humeyd şöyle demiştir: 'Âlimler, ve hekimler ittifak etmişler ki nimete ancak nimeti terketmek suretiyle varılabilir'.

Ebu Yahya el-Varrak şöyle demiştir: 'Azalarını şehvetlerle razı eden bir kimse, kesinlikle kalbine pişmanlıklar ağacını dikmiştir'.

Vuheyb b. Verd şöyle demiştir: 'Yavan ekmekten başka şeyler şehvettir'. Yine şöyle demiştir: 'Kim dünya şehvetlerini seviyorsa zillet için hazırlansın'.

Rivayet ediliyor ki, Mısır Azîzi'nin hanımı -Hz. Yusuf (a.s) yer-yüzünün hazinelerine sahip olduktan sonra- bir merasim gününde, yolunun kenarında oturarak, memleketin oniki bin ileri geleninin arasında binici olarak merasime iştirak eden Hz. Yusuf'a şöyle haykırdı: 'Padişahları günahtan ötürü köle yapan, köleleri de ibâdet ve taatlerinden ötürü padişah yapan Allah'ın şanı yücedir! Muhakkak ki hırs ve şehvet padişahları köle yapmıştır. Müfsidlerin cezası budur. Muhakkak ki sabır ve takvâ, köleyi padişah yapmıştır!' Buna karşılık olarak -Allah Teâlâ'nın haber verdiği gibi- Hz. Yusuf şöyle dedi:

Doğrusu kim (Allah'tan) korkar ve sabrederse, muhakkak ki Allah, muhsinlerin mükâfatını zayi etmez.(Yusuf/90)

Cüneyd-i Bağdâdî der ki: "Bir gece uyanıp virdlerimi yapmaya kalktım. Fakat daha önceki virdlerimden hissettiğim zevki bir türlü bulamadım. Uyumak istedim olmadı, oturdum. Bir türlü rahat edemedim. Sonra dışarı çıktım. Baktım ki bir kişi abasına bü-rünmüş, yolun kenarında uzanmakta... Beni farkettiği zaman şöyle dedi:

-Ey Ebu Kasım! Şu saatte mi bana gelecektin?

-Efendim! Daha önce bir randevumuz yoktu.

-Evet! Doğru söylüyorsun. Fakat ben Allah Teâlâ'dan diledim
ki benim için senin kalbini harekete getirsin.

-Senin duan kabul olundu. Söyle bakalım ihtiyacın nedir?

-Ne zaman nefsin hastalığı, nefis için ilaç olur?

-Nefis, hevâ ve isteğine muhalefet ettiği zaman...

Bu sefer kendi nefsine dönüp şöyle dedi: 'Ey nefsim! Dinle! Ben bu cevabı sana yedi defa verdiğim halde benden dinlemek isteme-din. İlle Cüneyd-i Bağdâdî'den dinleyeceğim dedin.

İşte dinledin'. Sonra savuşup gitti ve kim olduğunu da bilemedim".

Yezîd Rakkaşî der ki: 'Dünyada iken soğuk suyu benden uzaklaştırın, bu takdirde umarım ki ahirette ondan mahrum olmam'.

Adamın biri, âdil halife Ömer b. Abdulaziz'e 'Ben ne zaman konuşayım?' dedi. Ömer şöyle dedi: 'Nefsin konuşmayı istediği zaman sus! Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: "Cennete müştak olan bir kimse mutlaka dünyada şehvetlerinden fedakârlık etmelidir".

Mâlik b. Dinar pazarda gezerken nefsinin çektiği birşey gördüğü zaman, ona şöyle hitap ediyordu: 'Sabret! Allah'a yemin ederim, bu şeyi nezdimde şerefli olduğun için sana yedirmiyorum'.

Âlim ve hakîmler ittifak ettiler ki ahiret saadetinin yolu, nefsi hevâsından alıkoymak ve şehvetlere muhalefet etmektedir. Bu bakımdan buna böylece inanmak farzdır.

Şehvetlerden terkedilen ve terkedilmeyen kısımların ayrıntılarının bilgisine gelince, bu ancak bizim daha önceden söylediklerimizi kavramak suretiyle elde edilir. Riyâzetin sırrı; kabirde olmayan bir şeyle nefsin ferahlaması, zaruret miktarıyla yetinmesidir.

Bu bakımdan kişi yemek, evlenmek, elbise, mesken ve muhtaç olduğu herşeyde ihtiyaç miktarı ve zaruretin gerektirdiği oranla yetinmelidir. Çünkü kişi, bunların birinden zevk alırsa, ona alışır. Öldüğü zaman ondan dolayı dünyaya yeniden gelmeyi temenni eder. Oysa dünyaya yeniden gelmeyi, ancak ahiretten hiçbir şekilde nasibi olmayan bir kimse temenni eder.

Bundan kurtuluş ancak kalbin Allah'ın marifeti, sevgisi, Allah hakkında düşünmesi ve Allah'a iltica ile meşgul olmasıyla mümkündür. Buna güç yetirmek de ancak Allah'ın inayetiyle olur. Dünyadan zikre mâni olan şeyleri uzaklaştırmak ile yetinmelidir. Bunun hakikatine kuvvet ve kudreti olmayan bir kimse, hiç olmazsa bu duruma gelmek için gayret gösterip yaklaşmalıdır. İnsanlar bu hu-susta dört gruba ayrılır:

1.Kalbi Allah'ın zikriyle müstağrak olmuş bir kişi. Yaşamın zarurî kısımları hariç, dünyaya hiç de iltifat etmez. Bu kişi sıddîklardandır. Bu mertebeye ancak uzun riyazetle ve uzun bir zaman şehvetlere sabretmekle varılabilir.

2.Dünyanın kalbini istilâ ettiği bir kişi. Öyle istilâ etmiş ki artık onun kalbinde Allah'ın zikrine yer kalmamıştır. Allah'ı, sadece nefsin hatırlaması kabilinden anar. Yâni kalbiyle değil, diliyle zikreder. Böyle bir kimse helâk olanlardandır.

3.Hem din, hem de dünya ile meşgul olan bir kişi. Fakat din kalbine galiptir. Bu kişi, muhakkak ateşe girer. Ancak ateşten çabuk kurtulur. Kurtuluşu, zikrin kalbine galip geldiği nisbette gerçekleşir.

4.Din ve dünya ile birlikte meşgul olan bir kişi. Fakat dünya onun kalbine daha galiptir. Bu kişinin ateşte kalması oldukça uzundur. Fakat sonunda ateşten çıkar. Çünkü onun kalbinde

Allah'ın zikrinden bir kuvvet vardır. O kuvvet, zikri onun kalbinin özüne yerleştirmiştir. Her ne kadar dünya zikri, bu kalpte daha galip ise de...Ey Allahım, rezil olmaktan sana sığınıyorum. Çünkü sığınak ancak sensin! Bazen kişi diyebilir ki 'Mübah şeylerden faydalanmak mübahtır. Durum böyleyken mübah şeylerden faydalanmak nasıl olur da Allah'tan uzaklaştırmaya sebep olur?'

Bu hayâl, zayıf bir hayâldir. Hatta dünya sevgisi her hatanın başıdır. Her hasenenin (sevabın) yanmasına sebeptir. İhtiyaç miktarından fazla olan mübah da dünyadandır ve bu, insanın Allah'tan uzaklaşmasına vesile olur. Bu husus Zemm'id-Dünya adlı bölümde sözkonusu edilecektir.

İbrahim Havvas der ki: "Bir ara Lukam dağında (Şam'ın en yüksek dağıdır. Âbid ve sâlihlerin sığınağı idi) bulunuyordum. Orada bir nar gördüm, canım çekti, ondan bir tane alıp parçaladım, ekşi olduğunu görünce bıraktım. Yere serilmiş bir kişi gördüm. Onun üzerinde eşek arıları toplanmışlardı. Ona 'Sana selâm olsun' dedim. O da 'Ey İbrahim! Sana da selâm olsun' diye karşılık verdi! Ona dedim ki: 'Sen benim İbrahim olduğumu nerden bildin?' Cevap olarak dedi ki: 'Allah'ı tanıyan bir kimseye hiçbir şey gizli kalmaz'. Ona dedim ki: 'Senin Allah ile hâlinin ve durumunun ne olduğunu görüyorum.

Öyleyse neden Allah Teâlâ'nın seni şu eşek arılarından korumasını istemiyorsun?' Cevap olarak bana dedi ki: 'Ben de senin Allah ile hâlinin ne olduğunu görüyorum. Sen neden nara olan tutkundan seni korumasını kendisinden dilemedin? Çünkü nar yemenin elemini insan ahirette duyacaktır. Eşek arılarının ısırmasının elemini insan bu dünyada duyar'. Bu sözlerden sonra onu bırakıp gittim".

Sırrî es-Sakatî dedi ki: -Kırk seneden beri nefsim bir lokma ekmeği pekmeze daldırıp yemeyi arzu ediyor. Fakat bunu ona yedirmedim'.

Ahiret yoluna sülûk için kalbin ıslahı, ancak mübah şeylerden tıkabasa yemekten sakınmaya bağlıdır. Çünkü nefis, mübahların bir kısmından menedilmediği zaman, bu sefer mahzurlu ve haram şeylere yönelir. Bu bakımdan dilini gıybetten, fuzulî konuşmaktan korumak isteyen bir kimsenin Allah'ın zikrinden ve dinin önemli işlerinden başka konuşmamak için dilini zorlaması gerekir ki konuşma arzusu ölsün ve ancak hak ile konuşabilsin.

Bu bakımdan böyle bir kimsenin sükût etmesi de konuşması da ibâdettir. Ne zaman ki göz, her güzel şeye bakmayı âdet edinirse helâl olmayanlara bakmaktan da korunamaz. Diğer şehvetler de böyledir. Çünkü insanoğlu helâli ne ile istiyorsa aynı şeyle haramı da ister. Bu bakımdan şehvet birdir. Oysa kula, şehveti haramdan menetmek farzdır.

O halde kul şehvetlerin ancak zarurî kısmıyla yetinmeye nefsini alıştırmazsa, şehvetler ona galebe çalar. İşte bunlar mübahların âfetlerindendir. Bunun arkasında bundan daha büyük âfetler vardır. Şöyle ki, nefis dünyadan faydalanmakla sevinir, dünyaya meyleder. Çılgınca dünyaya dadanır. Dünya ile sarhoş olur ki sarhoşluğundan gözünü açamayan bir sarhoş gibi dünya ile ağzına kadar dolar. İşte dünya ile bu şekilde sevinmek, öldürücü bir zehirdir. Damarlara sirayet eder. İnsanın kalbinden korku ve üzüntüyü, ölümü hatırlamayı ve kıyametin dehşetlerini çıkarır. İşte kalbin ölümü bu demektir.

Öldükten sonra huzurumuzda hesap vereceklerini ummayıp da dünya hayatına razı ve onunla emniyet içinde olanlar ve ayetlerimizden gafil bulunanlar...(Yunus/7)

(Mekkeliler) dünya hayatı ile sevindiler. Oysa ahiretin yanında dünya hayatı ancak bir yol azığıdır.(Ra'd/26)

Biliniz ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda bir övünme, mal ve evlât yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki, onun bitirdiği nebat, çiftçilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. İşte hayatı bu şekilde olan kimse için ahirette şiddetli bir azap, mü'minler için ise Allah'tan bir mağfiret ve bir rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka birşey değildir.(Hadîd/20)

Bütün bunlar dünyayı zemmetmektedir. Bu bakımdan biz Allah Teâlâ'dan, dünyadan uzak kalmayı isteriz. Kalp erbabının kuvvetlileri, dünyanın nimetleriyle kalplerini denemişler, kalple-rinin katılaştığını görmüşlerdir. Allah'ın zikrinden ve son günden etkilenmekten uzaklaştığını müşahede etmişlerdir.


Bir de kalplerini üzüntü hâlinde denemişler, bu sefer kalplerini yumuşak, ince, berrak, zikirden etkilenecek kabiliyette görmüşler ve kurtuluşun üzüntüde, ferah ve sevginin sebeplerinden uzaklaşmakta olduğunu anlamışlardır. Bu bakımdan kalplerini dünya zevkle-rinden menetmişler. Kalplerini şehvetlerin helâl ve haramına sabretmeye alıştırmışlardır.

Yine bilmişler ki, şehvetin helâli hesaptır. Haramı ise ikab ve azaptır. Şüpheli kısımları ise itabdır. İtab ise, azabın bir türüdür.

Bu bakımdan kıyamet arasatında hesaba çekilen bir kimse muhakkak azaba uğrar. Bütün bunları bildikleri için nefislerini azaptan kurtardılar. Şehvetlerin esaretinden kurtulmak, Allah'ın zikrine alışıp ibâdetle meşgul olmak suretiyle hürriyete, dünya ve ahirette daimî mülke vardılar.

Doğan kuşuna ne yapılıyorsa onlar nefislerine onu tatbik ettiler. Doğan kuşunun eğitilip, yırtıcılık ve vahşilikten kurtulması, sahibine itaat etmesi istendiği zaman, önce karanlık bir evde hapsedilir.

 Uçmaktan ümidi kesilinceye kadar gözleri bağlanır. Daha önce başı boş uçma alışkanlığını unutuncaya kadar bu durum devam eder. Sonra sahibine alışıncaya kadar yavaş yavaş et yedirilir... Öyle bir alışkanlık kazanır ki sahibi kendisini çağırdığı zaman derhal gelir.

Ne zaman sahibinin sesini işitirse derhal dönüş yapar. İşte nefis de halvet ve uzlete çekilip alışkanlıklarından kurtulmadan Allah'a yakınlaşamaz. Halvette iken Allah'ı medh u senâ edip zikretmeye alıştırılır ki Allah'ın zikrine meyletme alışkanlığı, dünya ve diğer şehvetlerle olan alışkanlıklarının yerini alsın. Bu durum, başlangıçta müride gayet ağır gelir. Sonuçta ise, mürid tıpkı süt emen çocuk gibi zevk almaya başlar.

Süte karşı şiddetle zaafı olduğu halde memeden kesilir. Oysa memeden kesildiği zaman, bir saat sabredemez, dehşetli bir şekilde ağlayıp üzülür. Süt yerine kendisine takdim edilen yemekten şiddetle kaçınır. Fakat sütten menedildiği zaman süte karşı sabretmekten dolayı yorgunluğu çoğalıp açlık kendisine galebe çaldığı zaman, zoraki bir şekilde yemeye başlar. Sonra yemek kendisine tabiîleşir.

Eğer yemeye alıştıktan sonra meme verilirse kabul etmez, memeyi terkeder... Sütten tiksinir, yemeğe iyice alışır. Binek hayvanı da başlangıçta eğerden, gem ve binilmekten ürker. Zorla buna alıştırılır. Önce zincir ve kayışlar vasıtasıyla kabul etmekten kaçındığı eğere daha sonra alışır. Öyle ki eğer yerine konduğu zaman artık o hayvancağız, bağlamaksızın eğerin altında durur. Nefis de tıpkı bu şekilde kuşun ve binek hayvanının terbiye edildiği gibi terbiye edilir.

Nefsin terbiye edilmesi, dünya nimetine bakmaktan, onlara alışıp sevinmekten menedilmesidir. Hatta ölümle elinden gidecek şeylerle sevinmekten menedilmesidir.

Zira nefse denilmiştir ki, 'İstediğini sev, muhakkak ondan ayrılacaksın'. Bu bakımdan nefis birşeyi sevdiğinde, muhakkak o sevdiğinden ayrılacağını bildiği zaman, artık onun ayrılmasından dolayı üzülmez.

Kalbini kendisinden ebediyyen ayrılmayacak şey ile meşgul eder. O da Allah'ın zikridir. Çünkü Allah'ın zikri kabirde de insana arkadaşlık yapar, ondan ayrılmaz.


Bütün bunlar önce birkaç gün sabretmekle tamamlanır. Zira ömür, ahiret hayatının müddetine nisbeten azdır. Sefer, sanat ve benzerlerini öğrenip bir sene veya uzun zaman faydalanmak için, bir ay zahmet çekmeye razı olmayan akıllı bir kimse göremezsin. İnsan ömrünün tamamı, âhiret hayatına nisbet edildiği zaman bir ayın, dünya ömrüne nisbeten azlığından daha az görünür.

Bu bakımdan sabretmek ve mücahedede bulunmak lâzımdır. Gece yolculuk yapanlar sabah olduğu zaman, gece yolculuğundan memnun olurlar. Uykusuzluğun sersemliği de onlardan geçmiş olur.

Nitekim Hz. Ali (r.a) bunu böyle söylemiştir. Her insan için mücâhede ve riyazetin yolu durumlarının değişik olması nedeniyle değişik olur. Esası ise, herkesin sevinmesine vesile olan dünya sebeplerini terketmesidir. Bu bakımdan mal veya rütbe veya vaazının halk tarafından kabul edilmesi veya hüküm vermek, idarecilikte aziz olmakla veya ders okutmakla övünen bir kimseye, herşeyden önce övünmesine sebep olan şeyleri terketmesi gerekir.

Çünkü kişi, bu vazifelerin birinden menedildiği takdirde ve kendisine 'her ne kadar sen bu işten menedildiysen de bundan ötürü ahiretteki sevabın azalmaz' denildiği zaman, eğer bunu hoş görmez, bundan dolayı üzülürse, şüphesiz ki böyle bir kimse dünya hayatıyla sevinmiş ve ona bel bağlamış kimselerdendir.

Böyle yapması ise, kendisini helâk eder. Sonra kişi, sevinç sebeplerini terkettiği zaman halktan uzaklaşıp tek başına kalmalıdır. Kalbini murakabe etmeli ki kalbi Allah'ın zikrinden başka birşeyle meşgul olmasın, nefsinde beliren şehvet ve vesveseyi kontrol etmeli ki onun maddesini kökünden sökebilsin! Çünkü her vesvesenin bir sebebi vardır. O vesvese, ancak o sebebin ve ilginin kesilmesiyle kesilir. Kişi bu durumu hayatının sonuna kadar devam ettirmelidir. Çünkü cihadın sonu ancak ölümle biter



43)Ebubekir b. Lâl
44)Beyhakî
45)Tirmizî
46)Irâkî rivayeti bu ibare ile görmediğini kaydetmektedir
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.121 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu