Nefs-i Emmâre

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > Nefs-i Emmâre
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > Nefs-i Emmâre
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Nefs-i Emmâre  (Okunma Sayısı 8184 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« : 30 Aralık 2014, 12:58:54 ÖÖ 00 »

Nefs-i Emmâre

  Kulu, Rabbinden uzaklaştırarak kötülükleri işlemeye tahrîk eden en süflî durumdaki isyankâr nefstir. "Emmâre" çok emredici demektir. Bu sıfatı hâiz olan nefsin yegâne maksadı, hevâ ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibarettir. Şehvetin esîri, şeytanın avânesi olmuş; keyfine, zevkine, günâha düşkün olan nefstir.

  Nefsin düşkünlükleri ve aşırı istekleri demek olan şehvetlere karşı her hangi bir mücâdele göstermemek, onun arzularına tabî olarak şeytanın yoluna uyup gitmek de, nefs-i emmâre seviyesinde bulunan kimselerin ahvâli cümlesindendir.

  Aslında nefs-i emmâre, sahibine karşı şeytandan bile tehlikeli olabilmektedir. Nitekim bu hususu İbn-i Atâullâh el-İskenderî şöyle îzâh eder:

  "... Sen asıl nefsinden kork! O nefs ki senin aleyhine çalışır. Üstelik ölünceye kadar da sahibinden hiç ayrılmaz. Oysa şeytan bile hiç olmazsa Ramazan ayında insandan ayrılır. Çünkü

Ramazan'da şeytanlara kelepçe vurulur. Fakat buna rağmen Ramazan ayında da devam eden cinayet, hırsızlık ve ahlâksızlık vak'aları, şeytanın kandırmasından değil, nefsin azdırmasından ileri gelmektedir."

  Cenâb-ı Hakk'ın:

  "Muhakkak ki nefs, kötülüğü şiddetle emreder." (Yûsuf, 53) âyet-i kerîmesindeki beyânı, bu mertebedeki nefse dâirdir.

  Diğer taraftan insanın manevî âlemdeki mevkii itibariyle nefs-i emmâre, hayvanât içerisindeki zehirli yılana teşbîh edilegelmiştir. Şüphesiz ki böyle bir teşbîhle, nefsin tehlikelerine ve fecî âfetlerine dikkat çekmek murâd edilmiştir. Nitekim şâir Nev'îzâde Atâî, bu hakîkati şöyle dile getirir:

  Döndü ahlâk-ı zemîme mâre

  Şâh-ı mârânı anın emmâre

  «Her kötü ahlâk, bir yılana benzedi. Bu yılanların şahı da, nefs-i emmâre oldu.»

  Bu yüzden akl-ı selîm sahibi her mümin, nefs-i emmâre ile daimî bir cihâd halindedir. Bu cihâdda akıl ve irâde kılıcını, gaflet kınına sokmaktan daha büyük bir ziyan düşünülemez. Zîrâ nefs, pek çok ulvîliklere mazhar olan nice kimselerin, bir anlık gafletlerinden istifâde ile, ebedî hüsran ve bedbahtlığına âmil olmuştur. Ancak Allah'ın yardım edip koruduğu ihlâslı kullar bundan müstesnadır.

  Nitekim Mısır azîzinin hanımı Züleyhâ ile Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm- arasında geçen şu hâdise pek ibretlidir:

  Kur'ân-ı Kerîm'de bildirildiği üzere Yûsuf -aleyhisselâm-, büyüyüp gelişmiş, güzelliğiyle gösterişli bir genç olmuştu. Onun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ'yı değişik düşüncelere sevk etmişti.

  Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde bu hâdiseyi şöyle bildirir:

  "... Kadın, O'nun nefsinden murâd almak istedi. Kapıları sımsıkı kapattı ve: «- Sana söylüyorum; haydi beri gel!» dedi. O ise; «(Hâşâ), Allah'a sığınırım! Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir; o bana güzel davrandı. (Bana güzel bir mevkî verdi). Gerçek şudur ki, zâlimler asla felah bulmaz!» dedi."

  "Andolsun ki kadın onu elde etmeye iyice niyetlenmişti. Eğer Rabbinin işaret ve îkâzını görmeseydi, o da kadına meyletmiş olacaktı. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için (bürhanımızı gösterdik). Şüphesiz o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı." (Yûsuf, 22-24)

  Yûsuf -aleyhisselâm-, Allah Teâlâ'nın lutf u keremiyle manevî yardımlara nail olmuş ve böylece nefs-i emmâreyi temsîl mevkiindeki Züleyhâ'ya meyletmekten kurtulmuştu. Biz âciz kullar da, Cenâb-ı Hakk'a takva ile yönelerek, kendimizi nefsimizin şerrinden ve tehlikeli hâllerinden uzak bulundurmak mecburiyetindeyiz.

  Yüce Rabbimizin, akıbeti fecî olan birtakım fiillerin, daha evveliyatına ait safhalarından bile kendimizi korumamızı emretmiş bulunması, bu hikmete binâendir. Meselâ, bir erkeğin helâl olmayan bir kadına şehvetle bakması, zinaya kapı aralayacağından, men edilmiştir. Diğer bütün mezmûm fiiller için de durum aynıdır.

  Hakîkaten bu vak'a, büyük ibretlerle doludur. Zîrâ ebedî kurtuluşa bir bedel hükmündeki dünyevî imtihanları zor ve şiddetli kılan pek çok unsur, burada adetâ üstüste çakışmıştı. Şöyle ki:

  Yûsuf -aleyhisselâın-, güzelliği dillere destan olacak kadar alâka çekici, melek gibi bir genç idi. Güzelliği karşısında kadınlar parmaklarını doğradıkları hâlde, hayranlıklarından bunu hissetmemişlerdi. Şayet Yusuf -aleyhisselâm-, çirkin ve şehevî duyguları körelmiş bir ihtiyar olsaydı, ne bu imtihan bu kadar zor, ne de bu hâdise bu kadar irşâd edici olabilirdi.

  Buna mukabil Züleyhâ da, nefislerin en çok zebûnu olduğu üç vasfın; yâni servet, şöhret ve şehvetin şahikasında bulunuyordu. Şayet Züleyhâ da yaşlı veya çirkin bir kadın olsaydı, yine Hazret-i Yûsuf'un imtihanı bu derece zor olmaz ve bu hâdise, bu kadar müessir bir misâl teşkil etmezdi. Hâlbuki o da gençti, cemâl sahibiydi ve pek çok kimseyi kendisine ram edebilecek bir cazibeler meşheri halindeydi. Üstelik odanın kapısını da sımsıkı kilitlemişti. Böylece gizlilik ve tenhalığın, günâhları daha da kamçılayan hengâmında, Hazret-i Yûsuf'a şiddetli bir arzuyla:

  "- Heyte lek! yâni «- Gelsene bana!»" diye seslenerek, çirkin bir fiile teşebbüs etmişti. Mukavemet göstermekte nice irâdeleri eritebilecek böyle bir manzara karşısında, Yûsuf -aleyhisselâm-'ın bile hayli güç bir vaziyette kaldığını Yüce Rabbimiz:

  "Şayet bürhânımız (delil ve yardımımız) yetişmeseydi, o da meylediyordu." beyanıyla ifâde buyurmaktadır.

  İşte Yûsuf -aleyhisselâm-, önüne serilen bunca dehşetli cazibelerin aldatmalarına kanmamak için "maazallah" diyerek, yegâne çârenin yüksek bir takva ile "Allah'a sığınmak" olduğunu ortaya koymuştu. Bu da ilâhî yardımın tahakkuk safhasına girmesi için, takvanın bir zaruret olduğunu göstermektedir. Yâni, nefs-i emmârenin şiddetli arzularına direnebilmek, ancak takva duygularının kuvvetlenmesi sayesinde mümkün olabilmektedir.

  Hakîkaten bir erkeğin, hayatı boyunca karşılaşabileceği imtihanların en ağırlarından biri; gençlik, güzellik, servet gibi her türlü cazibe unsuruna sahip bir kadından, üstelik tenhalıkta gelen davet ve iltifata "hayır" diyebilmektir.

  Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir hadîs-i şerîflerinde; hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyametin o çetin gününde, Allah Teâlâ'nın yedi sınıf insanı, arşın gölgesi altında barındıracağını bildirdikten sonra, bu sınıflardan birinin:

  "Güzel ve mevkî sahibi bir kadının beraber olma isteğini, «- Ben Allah'tan korkarım.» diyerek reddeden genç..."(Buhârî, Ezan, 36) olduğunu ifâde buyurmuşlardır.

  Zîrâ insanın en büyük zaaflarından biri, iltifata mağlûb olarak, kendini muhafaza etme gücünü kaybetmesidir. Lâkin Hazret-i Yusuf'ta bu olmadı. Zîrâ, takvası ve terbiye edilmiş nefsinin kâmile makamında olması sebebiyle, ilâhî sıyânet onu korudu. Nefs-i emmârenin desîseleri karşısında onu güçlü kıldı.

  İbrete şayan diğer bir husus da şudur:

  Züleyha, arzusuna tabî olmadığı takdirde Hazret-i Yusuf'u zindan ile tehdîd etmişti. Hâlbuki Yûsuf -aleyhisselâm-'ın arınmış nefsi ona takvayı ilham etmekte olduğu için o:

  "Ey Rabbim! Zindan, onların beni davet ettiği şeyden daha sevimlidir." demişti.

  Ayrıca O'nun Cenâb-ı Hakk'a ilticasında:

  "Eğer onların hîlesini benden uzaklaştırmaz isen, ben onlara meyleden câhillerden olurum." diyerek, içine düştüğü vaziyetten kurtuluşun tek çâresi olan zindanı tercih etmesi, büyük bir takva nişânesiydi.

  Bu da gösteriyor ki, insanı günahlara sürükleyen bütün dünyevî cazibelerin "heyte lek" (gelsene bana) davetlerine mukavemet edebilecek yegâne güç, o anda kalbin "maazallah" diyerek sonsuz kudret sahibi olan "Allah'a sığınabilmesi"dir.

  Kur'ân-ı Kerîm'de nefs-i emmârenin âfetlerinden korunmaya karşı en güçlü silahın takva olduğu bildirilmektedir. Yine yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'de nefsin hakîkatini gösteren bir vakıa da şöyledir:

  Musa -aleyhisselâm-'a Tûr-i Sînâ'da peygamberliği tebliğ edildi ve müteakiben:

"«-Asanı at!..» (denildi). Musa (attığı) asayı yılan gibi deprenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. (Bunun üzerine:) «- Ey Musa! Beri gel, korkma! Çünkü sen emniyette olanlardansın.» diye nida olundu." (el-Kasas, 31)

  Azîz ve Celîl olan Allah, Musa -aleyhisselâm-'a, kudretini o asada göstermişti. Musa -aleyhisselâm- da, asa vasıtasıyla Allah'ın kudreti ile ünsiyet etti. Allah, O'nu peygamber olarak tâyîn edip kendisine yakınlaştırarak konuşunca ve bazı mükellefiyetler verince, O'na hitaben şöyle buyurdu:

  "- Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?" (Tâhâ, 17) Musa -aleyhisselâm- da:

  "- O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla davarlarıma yaprak silkelerim. Benim ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır." (Tâhâ, 18) şeklinde cevap verdi.

  Bunun üzerine Allah -celle celâlühû-:

  "- Yere at onu, ey Musa!" (Tâhâ, 19) buyurdu.
 
 Hazret-i Musa, derhal emri yerine getirdi:

  "Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla sürünen bir yılan değil mi?" (Tâhâ, 20)

  Bunu gören Musa -aleyhisselâm- kaçmağa başladı. Ancak:
 
"Allah buyurdu: «- Al onu! Korkma! Biz onu şimdi ilk hâline döndüreceğiz.»" (Tâhâ, 21)
 
Bazı müfessirler, Musa -aleyhisselâm-'ın asasını yere atması ile ilgili âyetin işârî açıklamasında, bunun Hazret-i Musa'nın iç dünyâsına ait bir irşad sadedinde olduğunu beyân etmişlerdir.
 
Musa -aleyhisselâm-, izafetleri, yâni fânî alâka, dayanak ve barınakları zikredince, Allah -celle celâlühû- bunların atılmasını emretti.
 
 Nefs ve nefse bağlantılı olan şeyler, büyük bir yılan olarak temessül etti. Musa -aleyhisselâm-'a nefsin hakikati gösterildi. Korktu, ürktü ve ondan kaçtı. O'na işârî olarak adetâ şöyle denilmiş oluyordu:
 
"- Ey Musa, işte bu yılan, Allah'tan başka şeylere bağlılık vasfının tâ kendisidir. Bu nefsânî vasıf, şekillenmiş bir surette sahibine gösterilince, ondan ürker ve kaçar."
 
 "Artık sen tevhîd sıfatı ile sıfatlanmışsın. Senin bir asaya dayanman, senin için kendisine dayanacağın, ondan yardım dileyeceğin ve istifâde edeceğin bir şeyin var olması, nasıl doğru ve yerinde olabilir?.. Nasıl olur da sen, o asa ile şöyle yapıyorum, ondan istifâde ediyorum ve onda benim için başka faydalar da var diyorsun?.. Tevhîd yolunda ilk adım, sebepleri terktir. Yâni mutlak tevekkül ve teslîmiyyettir. Her türlü talep ve istekten vazgeç!"
 
 Buyurulur ki:
 
"Hakk'ın nidasını işiten ve O'nun cemâlinin nurunu gören kişi, Allah'tan başka dayandığı her şeyi bırakır. Allah'ın fazl u kereminden başka hiçbir şeye dayanmaz. Bu şekilde nefsin arzularından ve desiselerinden sıyrılır."
 
Şu fânî rüya âleminin beş dakikalık sahte lezzetleri uğruna, hakîkî saadeti ve ebedî âhiret saltanatını terk ettirip insanı, âlâyı illiyyînden esfel-i sâfilîne düşüren de, yine nefs-i emmâredir.
 
 Nefs-i emmâreyle malul bir insan, kendi kurtuluşuna yarayacak hakîkatler önünde dahî, inat ve kibirle diklenmekten, etrafındakilere ucub nazarıyla bakmaktan, yalan, dedikodu ve mâlâyâni ile meşguliyetten adetâ zevk duyar. Dînen nehyedilmiş çirkinliklerden kurtulamaz. Böyleleri, kısacık dünyâ hayâtının fânî ve nefsânî lezzetleri uğruna cennet ve Cemâlullâh'ı, ebedî saadet ve selâmeti terk edecek kadar akıl, idrâk ve iz'ânı dumûra uğramış, kalb gözleri perdeli, câhil ve gafil insanlardır.
 
Nefs-i emmârede rûh-i sultanî, tamamen rûh-i hayvânînin esîri hâline gelmiş, insanlık sıfatı kaybolup, hayvanlık sıfatı hâkim olmuştur.
 


Bu gibi kimseler hakkında âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

  "Andolsun biz, cinlerin ve insanların birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağı seviyededirler. İşte asıl gafiller onlardır." (el-A'râf, 179)
 
Böyleleri, dehşetli gaflet tuğyanı içinde hâlâ Allah'ın merhametine gereğinden fazla güvenerek kendilerini avutur, günahlara devam ederler. Cenâb-ı Hakk'ın azabından emîn olmuş gibi:
  "- Canım, haramı haram bilerek işlemek küfre götürmez ya! Nasıl olsa birgün tevbe ederim!" düşüncesi içinde boş tesellîlerle oyalanır dururlar.
 
 Hâlbuki Cenâb-ı Hakk'ın îkâzı ne büyüktür:
 
"Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah'ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah'ın affına güvendirerek sizi kandırmasın." (Lokman, 33)
 
İşte bu ve benzeri düşünceler, aslında, günahların kolaylıkla irtikâb edilmesini sağlamak ve bunu normal göstermek isteyen nefs ve şeytanın sinsi fısıltılarıdır.
 

Diğer taraftan, nefs-i emmâre gafletine dalmış kimseler, âhiretlerini kurtaracak hayır ve hasenat işlerine koşmakta tembel, kötülüklerden ictinâb etme hususunda ise kayıtsızdırlar. Şayet hasbe'l-kader küçük bir hayır işleseler, bunu gözlerinde büyütüp dâima bununla övünürler. Kendilerinden zuhur eden kötülüklerden zaman zaman ve bir nebze pişmanlık duyabilirlerse de, bu nedamet, onların hâl ve tavırlarında hayırlı bir değişikliğe vesîle olacak kuvvetten mahrumdur.
 

Bu mertebedeki bir mümin, tedâvîye muhtaç bir hasta gibidir. Onun nefs-i emmâreden kurtulup nefs-i levvâmeye geçebilmesi için, manevî tedâvîde tâkib etmesi gereken en mühim usûl ise, kendini ciddî bir surette hesaba çekmektir. Kul, azamet ve celâl sahibi Rabbinin herşeyi bilmekte olduğunu, kabirdeki suâlleri, mahşerdeki hesabı, Cehennem'deki şiddetli azabı düşünmeli ve tevbeye azmetmelidir. Fakat tevbe esnasında kul, Cenâb-ı Hakk'a münâcâtını, sâdece sözle değil kalben de pişman olup büyük bir samimiyetle îfâ etmelidir. Dil tevbe ederken, fırsat düştüğünde yine o günahı işleme arzusu kalbde hâkimse, bu tevbe makbul olmaz. Bilakis bu, münafık tevbesidir ve hattâ tevbeye muhtaç bir tevbedir. Bir taraftan tevbe edip diğer taraftan da günahlara devam etmek, tevbe ile iltica edilen makamı hafîfe almak ve onunla istihza etmektir. Tevbe, gerçekten pişman olup, bir daha dönmemek üzere kötülüklerden vazgeçerek Cenâb-ı Hak'tan mağfiret dilemektir.
 

Diğer taraftan kul, nefs-i emmâreden kurtulmak için en azından zarurî olan şer'î ahkâma riâyet ederek kelime-i tevhidin ruh ve hakîkatinde derinleşmeye çalışmalıdır. Kalbde adetâ bir put hâline gelmiş bulunan ve kulu Rabbinden gafil bırakan bütün neva ve hevesler, daha "Lâ ilâhe" derken nefyedilip, Allah'tan gayrı bütün maksûdlar kalbden silinmelidir. Daha sonra da kalbin bu arınmış zemîninde "İllâllâh" hakikatini sâbitleyip, gönlün yalnızca Allah'a mahsûs kılınmasına gayret edilmelidir.

Bu şekilde kul, acziyet ve hiçliğini idrâk ederek îmânında taklidden tahkîke doğru terakkî etmeye çalışmalıdır. İmânın kalbde gerçek mânâda mekân bulup kuvvet kazanması ise, kulu sâlih amellere ve netîcede ulvî mevkîlere sevk eder.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #1 : 30 Aralık 2014, 01:03:03 ÖÖ 01 »

Nefs-i emmâresini pişmanlıkla hesaba çekip, onun çirkin hâl ve hareketlerinden kurtulmak için gayret gösterenler, nefs-i levvâmeye doğru mesafe alırlar.

  Böyle kimseler, nefs-i emmâredeki gibi "nasıl olsa Allah affeder" düşüncesiyle avunma gafletinden nisbeten arındıkları için, kendilerini tesellî edemezler. Bu sebeple de nefslerini kınar, pişmanlıkla tevbe-istiğfâr ederler. İlmiyle âmil olamadığı için pişmanlık duyanlarla, ilim ve irfan meclislerinde gözyaşı döküp tevbe-istiğfâr ettikten sonra yine aynı kötülüklere dönenler de bu sınıfa dâhildirler.

  Levm etmek, kınamak ve ayıplamak demektir. Nefs-i levvâme; yaptığı kötülüklerden, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gösterdiği ihmâl ve kusurlardan pişmanlık duyarak vicdanı muazzeb olan ve bu sebeple de kendisini şiddetle kınayan nefstir. Bu mertebede olan kişi, nefs-i emmâredeki fiillerin bâzılarından tevbe edip kurtulmuştur. Yâni gafletten bir nebze sıyrılmış ve günah arzusu azalmıştır. Ancak bu hisler yeterince olgunlaşmadığı için dayanamayıp tekrar günahlara düşmekten de kendini kurtaramaz.

  Rûh-i sultanî, hayvânî nefsin esaretinden kurtulup ondan ayrıldığı için, günahların hemen akabinden pişmanlık zuhur eder. Kul nefsini kınar ve istiğfarda bulunur. Ancak nefs, henüz mağlûb edilemediğinden tevbede tam olarak sebatkâr olunamaz. Böyle kimseler, kötülüklerden vicdanen rahatsız olsalar bile, hâriçten gelen menfî tesirleri reddedebilecek dirayet henüz kendilerinde gelişmediği için günahlardan kurtulamazlar. Meselâ arkadaşlarını kıramadığı için onlarla birlikte günâha dalmak gibi...

  Böyleleri, ekseriya yaptığı hasenat ile mesrur, işlediği seyyiât ile de mahzundur. Şehevî arzuların taşkınlıklarından kendini korumaya ve onlara direnmeye çalışmaktadır. Tevbe temayülleri kuvvetlenmiştir. Kalbin nuruyla bir miktar nurlanmış ve o ölçüde de gafletten uyanmıştır.

  Bu kimselerin, Allah Teâlâ'nın emirlerine bağlılıkta ve sâlih amellerinde çoğalma görülür. Amelleri ekseriyetle Allah içindir. Ancak ilâhî ilhamların bahşettiği huzur ve sükûna tam manâsıyla kavuşamadıklarından, Allah için yaptıkları sâlih amellerinin halk tarafından bilinmesini de içten içe isterler. Yâni nefs-i emmârenin bâzı kötü huyları devam etmekte, ancak kul bu hâlinden dolayı kendini kınamaktadır.

  Nefsin vâsıl olduğu bu merhalenin ismi, Kur'ân-ı Kerîm'deki:

  "Levvâme (pişmankâr) nefse kasem ederim..." (el-Kıyâme, 2) âyetinden gelmektedir.


  İnsanın kendi nefsini levm etmesi, yâni onu şiddetle kınaması, sırf kuru sözlerle vuku buluyorsa, bunun umulan netîceyi hâsıl etmeyeceği aşikârdır. Zîrâ "levvâme" ve "emmâre" mertebeleri arasında gayet hassas ve ince bir sınır vardır. Kişinin, nefsini azıcık levm etmesi (kınaması) sebebiyle içinde bir kibir hâli beliriyorsa, orada hâlâ gizli de olsa nefs-i emmârenin hükümranlığı devam ediyor demektir.

  Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:


  "Andolsun ki insanı biz yarattık; nefsinin kendisine fısıldadıklarını da biliriz. (Zîrâ) Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kâf, 16) buyurmaktadır.
  
Bu itibarla insan, nefsini levm ederken bile, nefs-i emmârenin gizli desîselerinden ve kendisini emniyette hissetmek gafletinden şiddetle ictinâb etmelidir.
  
Çünkü bâzı insanlar tevazuu, fıtratlarının bir îcâbı olarak değil, kendileri hakkında "mütevâzî" dedirtmenin nefsânî tatminkârlığı maksadıyla mütevâzî bir tavır takınır, nefislerini levmederler. Bu samimiyetsiz ve riyakâr hâl, aslında "tevâzuun fahrı" ndan (Tevâzuun fahri: Tevazu vasıtasıyla övünme. Meselâ, kendini gösterme meyli içinde: "- Ben fakir, âciz, ancak üç günde bir hatim indirebiliyorum." gibi ifâdeler bu kabildendir.) ibarettir.


Tevbede sebatkâr olup kötü fiillerden arınabilmek, ancak manevî terbiye ile mümkündür. Levvâme mertebesindeki nefs, şayet manevî terbiye altında ve sâlihlerle birlikte bulunuyorsa, kötü fiillerden kurtulur. Fırsat bulunca bunlara tekrar dönmez. Ancak kalbde kin, hased, kibir gibi bâzı kötü huylar kalır.

  Levvâmeden kurtulup mülhemeye geçiş, yine manevî terbiyenin mühim bir usûlü olan ittiba ya devamla olur. Yâni her hâl ve tavırda haramlardan sakınmak ve ilâhî emirlere riâyet etmek üzere, kendisine söz verdiği ve manevî terbiyede rehber bildiği mürşid-i kâmilin, manen ve her an elinden tutmakta olduğu şuuruyla ve bu gönül beraberliği duygularıyla hareket etmelidir.

  Nefsini dâima hesaba çekmeli, kendisinde hangi kötü ahlâk varsa bunların herbirini tedricî bir surette terk etmeye azmedip tevbe etmelidir. Daha sonra da bu kötü huyların tersi ve mukabili olan güzel ahlâk ile ahlâklanmaya çalışmalıdır. Meselâ kibre mağlûb biriyse, tevazu ve mahviyete bürünmelidir. Kin ve hasedle malul biriyse, mümin kardeşlerini kendisinden üstün görüp, onların kusurlarından önce kendi kusurlarıyla meşgul olmalıdır. Müminin mümin için bir ayna olduğunu, kötü gözle baktığında kötülükler; iyi gözle baktığında ise güzellikler göreceğini düşünmeli ve nefsini müminlerin güzel yönleriyle meşgul etmelidir.
  
Yine bu mertebede zikrullâha devam edip mâsiyete karşı agâh bulunmalı ve kalb âlemini muhabbetullâh nurlarıyla aydınlatmaya gayret etmelidir.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #2 : 30 Aralık 2014, 01:37:23 ÖÖ 01 »

yere at dediği asa sadedinde  bir nevi işari anlamda yani terk etmesini vaaz ettiği hadise sonrası onu yani asasını almasına müsade etmesi bana hep düşündürücü gelmiştir..

yani dünya  dair sevgi alaka bağlılık kopup bittimi tedavi gerçekleştimi..dünyaya ait nimetlerden faydalanmada sorun yaşanmıyor ..şöyle ki

insan kalbinde diri saklı ve bağlı tuttuğu sürece dünyaya dair sevgileri ..

isterse mağarada münzevi bir hayat yaşassın..yinede büyük tehlikededir..ancak kalbden bu hastalıklar atıldı mı ..sıhhat bulur insan ..isterse şehirde ve şeri şerife uygun olmak kaydı ile refah içinde yaşasa bile..

yani yunus merhumun dediği gibi

dervişlik bi lokma bi hırka olsa idi alırdık onu otuza kırka .........misali.. Cheesy



Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Elemîn
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 279


« Yanıtla #3 : 30 Aralık 2014, 04:24:48 ÖS 16 »


ES  SELAMU ALEYKUM

ATLAS KARDEŞ ,

GERÇEKTEN MÜTHİŞ , ETKİLEYİCİ VE FAYDALI BİR YAZI.  ALLAH  (CC)  RAZI OLSUN.

TEFEKKÜRLE TEKRAR TEKRAR OKUNMALI.

NEFSİN SANKİ DAMARLARINA GİRİLMİŞ  VE BENLİĞİMİZİN ULTRASONU ÇEKİLMİŞ.

ALLAH (CC)’NA EMANET OLUNUZ.




Logged

Muhammedün beşerun veleyse ke'l-beşeri, Bel hüve yâkûtetün ve'n-nâsü ke'l-haceri
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #4 : 01 Ocak 2015, 02:21:40 ÖÖ 02 »

aleyküm selam kardeşim ..amin ecmain..


Nefs-i emmâreden pişmanlık duyarak levvâmeye yükselen mümin, bu merhalede de tevbe, istiğfar, günahlardan sakınmak, manevî irşada gönül vermek ve bâzı nefs mücâhedeleriyle mülheme mertebesine vâsıl olur.
 
Bu mertebede kul, Allah'ın lutfuyla hayır ve şerri hassas bir surette ayırd edebilme ve şehevî duygularının aşırılıklarına direnebilme dirayetine kavuşur. Kalbi Allah'tan gafil kılan her şeyden uzaklaşır. Artık halk nazarındakinden çok, Hak katındaki mevkiinin endîşesiyle dolar, îmânın hakîkatleri kalbde inkişâf halindedir.
 

Nefsin bu mertebesinin "mülheme" tabiriyle ifâde olunması da Kur'ân-ı Kerîm'deki:
 

"Nefse ve onu yaratılış maksadına uygun olarak şekillendirip, ona fücur ve takvasını ilham edene andolsun!" (eş-Şems, 7-8) âyetlerinden gelmektedir.
 

Nefs-i mülheme, ilhama mazhar olan nefstir. Nefsin bu merhalesini yaşayanlar, ilâhî emir ve yasaklara güzelce riâyet bereketiyle, ledünnî hakîkatlerden, marifet ve keşiften de bir nebze nasîbdâr olmaya başlarlar. Kul, aşk ile ruhlar âlemine müteveccih bir hâle gelir, taraf-ı ilâhîden bâzı ilhamlara ve kısmen Rabbânî esintilere mazhar olacak bir kıvama ulaşır.

Lâkin bu ilham esintilerinin Rahmânî olup olmadığını anlayabilmek için, bir manevî rehberin kontrolüne mutlak surette ihtiyaç vardır.
 
Zîrâ girilen mücâhedede nefs mağlûb durumda ise de, yine boş durmayıp rûh-i sultanîyi galip mevkiinden düşürmek için gizli hîle ve vesveselerle kalbi meşgul etmeye devam eder. Bu sebeple mülheme mertebesindekilerin Cenâb-ı Hakk'a tevekkül ve teslîmiyetleri, kâmil mânâda değildir. Yâni zahirî ve fiilî kemâlât, henüz bâtında gerçekleşmemiştir.
 
Kötü ve çirkin huylar, çoğu kez fiiliyata geçmese de hâlâ mevcûddur. Zahirî sebep ve illetler âleminden hakikat iklîmine henüz geçilememiş ve bu sebeple de tereddüd, kuruntu, gönül darlıkları, vehim ve ihtiraslar tamamen atılıp, teslîmiyetin huzur ve saadetine kavuşulamamıştır. Gönüller, geçim ve ikbâl kaygıları gibi çeşitli tûl-i emellerle muzdariptir. Bugünün rızkına nail oldukları hâlde yarınki rızıkları için endişe duyarlar.

Zahiren Cenâb-ı Hakk'ın "Rezzâk" sıfatını kabul ederlerse de belki farkında olmaksızın, kalben duydukları endişeyle bu sıfat-ı ilâhiyyeye îtimadsızlık mevkiinde kalabilirler. Bu ve benzeri diğer hâllerde de; Allah'ın takdîrine rızâ, O'na teslîmiyet ve tevekkül, -henüz kalben ve tahkîkî olarak gerçekleşmediğinden-, sureta ve taklîdî bir şekilde îfâ edilmektedir.
 
Yine bu merhalede, nefsin arzu ettiği şeyleri terk edip, istemediklerini yapmak suretiyle, nefs terbiyesinde bir nebze muvaffak olunmuştur. Ancak rûh-i hayvânî mağlûb olmuşsa da rûh-i sultanîden kaynaklanan temiz huylar ve güzel ahlâk henüz tam olarak yerleşmemiştir.
 
Bunun yerleşmesi, sâdece nefsin hoşlandıklarını terk edip hoşlanmadıklarını yapmakla, yâni sırf riyazet ve mücâhede ile mümkün olmaz. Bunlarla birlikte "zikrullâh'a da ihtiyaç vardır. Fakat kalb, dünyevî endişe ve ihtiraslarla meşgul bulundukça, zikrin safâsına ve netîcede itmi'nâna eremez. Zikrullâhın âdabına riâyetle îfâ edilebilmesi için de ehlullâhın manevî irşâd ve rehberliğine ihtiyaç vardır.
 
Ne zaman ki kul, bir tedâvî ve telâfî maksadıyla değil de, derin bir zevk ve lezzet hâlinde, aşk ve vecd içinde Rabbini zikretmeye başlarsa, o an zikrin gerçek safâsına nail olur. O zaman Rabbânî ilhamlarla kâinatın sırlarına vâkıf olur, orada sergilenen ilâhî kudret akışlarına hayran kalır ve gönlü mutmain olur.
 
Cenâb-ı Hakk'ın:
 
"(Rasûlüm!) Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır." (en--Nahl, 125) buyruğundan hisse almaya başlar, sözleri güzel ve hikmetli olur.

Çünkü o, artık ilhama mazhar olmuş bir kuldur.
 
Bu minvalde mesafe alındıkça da hayvânî ruh, yâni nefs, sultanî rûhun emrine ram olmaya ve bu sayede de süflî temayüllerin iğvâsından kurtulmaya başlar. Müsamaha, sabır ve tahammül gücü artar; tevazu, kanaat ve cömertlikte yüksek bir seviye kazanır.
 
Ancak bu mertebenin âfeti de, "bir şey oldum" zannına kapılarak gaflet ile kibir ve ucuba sürüklenivermektir. Bu sebeple mülhemedeki bir mümin, dâima ilâhî müşahede altında bulunduğunu bilip, hâl ve tavırlarını tevazu ve fânîlik duygularıyla tâyin etmelidir. Öte yandan dünyâ hayâtını âhiret düşüncesinden gafil olmaksızın mütâlâa edebilecek bir görüş ufkuna ulaşarak, tefekkür-i mevt olgunluğuna bürünmelidir.
 
Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
 
 "Ölümü çokça hatırlayın! Çünkü ölümü hatırlamak, (insanı) günahlardan arındırır, dünyâya karşı zâhid kılar. Eğer siz zenginken onu anarsanız, zenginliğin âfetlerini) giderir. Fakirken onu anarsanız, hayatınızdan hoşnûd kılar." (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 47) buyurmuştur.
 
 Nefsi bu mertebeye erişmiş olan bir sâlik, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın buyurduğu:
 
"Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Henüz ilâhî terazide tartılmadan önce amellerinizi bir tartın. Hiçbir amelinizin kendisine gizli kalmayacağı Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıkmadan evvel, o büyük mahkemeye hazırlanın." (İbn-i Kesîr, Tefsir, I, 27) nasihatlerinin muktezâsını yaşama azmi içinde bulunmalıdır.


Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #5 : 01 Ocak 2015, 02:25:19 ÖÖ 02 »

 Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine lâyıkıyla uyup, men ettiklerinden titizlikle sakınmak suretiyle manevî hastalıklardan kurtulmuş, hakîkî ve kuvvetli bir îmân ile de huzur, sükûn ve itmi'nâna kavuşmuş nefstir. Kalb, zikrullâh bereketiyle şüphe ve tereddüdlerden arınmış, her an şükür ve sena halindedir.
 

Bu mertebede kötü ve çirkin vasıflar, yerini güzel ahlâka terk etmiştir. Davranış olgunluğunda zirveyi teşkîl eden ve bütün beşeriyyete numune olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yüksek ahlâkı, tarifsiz bir zevk ile güzelce yaşanmaktadır.

Kulun kalbi, sabır, tevekkül, teslîmiyet ve rızâ ile taçlanmıştır. Mutmainne, ârif-i billâh olan, takva ve yakîn ehlinin nefsidir. Böyle kimselerin gönülleri dâima Hakk'ın zikriyle meşguldür. Ahkâm-ı şer'iyyenin bâtınına da vâkıf olmuşlardır.
 
İmâm-ı Rabbânî Hazretleri:
  "
Nefs-i mutmainneye kadar yapılan ibâdetler ve kulluk taklididir. Nefs-i mutmainnede ise bunlar taklidden tahkîke dönüşür." buyurmuştur.
 
Kullukta tahkîke yükselmek ise şeriat, tarîkat, hakîkat ve marifet sıralamasındaki "hakîkat mertebesine" vâsıl olmak demektir. Erişilen bu kemâlât, mes'ûliyet anlayışında da yüksek bir hassasiyeti beraberinde getirir. Şöyle ki, şer'an âkıl-bâliğ olmayanlar, dînin hükümlerinden mes'ûl sayılmazlar. Mes'ûliyet ancak âkıl-bâliğ olanlara aittir.
 
Bunun gibi, tasavvufî yollardan birine intisâb eden bir sâlik de, seyr ü sülûkünü tamamlayıncaya kadar, masum bir çocuk gibi kabul edilerek tarîkat âdabına dâir kusurları cihetiyle hoşgörülür. Zîrâ tarîkatte sâlik, ancak seyr u sülûkünü tamamladığı anda "rüşd"e ermiş sayılır. Artık, şeriat gibi tarîkat âdabına dâir işlediği kusurlardan da mes'ûl olur.

Ancak "hakîkat" cihetine dâir kusurlarından henüz mes'ûl sayılmaz. Bu mes'ûl olmama durumu, mutmainne mertebesine adım atınca mes'ûliyete dönüşür. Zîrâ mutmainnede "hakîkat" cihetiyle de rüşde ermiş olur.
 
Bu sebepledir ki şeriatte mubah olan bâzı şeyler, tarîkatte küçük günah gibi telakkî edilir. Tarîkatte küçük günah olan şeyler ise, hakîkat ve marifette büyük günah gibi ciddî ve mühim addedilir.
 

Meselâ şeriatte, doyduktan sonra yemek israftır. Tarîkatte ise doyuncaya kadar yemek israftır. Hakîkatte, kifayet miktarını Allah'ın huzurundan gafil olarak yemek israftır. Marifette de, bütün bunlara ilâveten nîmetlerdeki ilâhî tecellîleri görmeden yemek israftır. Zîrâ Cenâb-ı Hak her şeyde kendi varlığına bir işaret sunmaktadır. Diğer bütün hususlarda da durum bunun gibidir.
 
İşte nefs-i mutmainne, Cenâb-ı Hakk'ın tevfîk ve inâyetiyle hakîkat, sekînet ve yakîne (Yakîn: Kesin ve apaçık bilgiyi ifâde eden Arapça bir kelimedir. Yakînde şüpheye yer yoktur. Kalb, bir şeyin hakikati konusunda tatmin olmuş durumdadır.

Yine yakîn, delillerin ötesine geçip inanç kuvveti ile apaçık görmeyi ifâde eder.

Kuşeyrî, yakînin üç türlü olduğunu söyler: İlme'l-yakîn: Bir şey hakkında habere dayanan bilgidir. Ayne'l-yakîn: Bir şey hakkında görmek suretiyle elde edilen bilgidir. Hakka'l-yakîn: Bir şeyi bizzat yaşamak suretiyle elde edilen bilgidir.) kavuşarak, keder ve endîşelerden kurtulmuş, bazı keşf ve ilhamlara da nail olmuştur.

Bu mertebede kalbin üzerindeki gaflet perdeleri kalkmıştır. Gönüller, öteleri ve hakîkatleri ayne'l-yakîn mertebesinde müşahede halindedir. Yâni kalb, tereddüd ve şüphelerden arınmış, gerçek bir teslîmiyetle tam bir itmi'nân ve huzura ermiştir.

Bu hâle erişen bir kul, dînî mükellefiyetleri hem zahiren ve hem de bâtınen tereddüdsüz olarak kabul edip güzel bir şekilde îfâ eder. Üstelik bu kabul ve inanış öylesine sağlamdır ki, cümle âlem bir olup inandığının zıddını iddia etseler, onda en ufak bir tereddüd hâsıl edemezler. Çünkü o, maddî ve manevî âlemi artık hakîkat penceresinden seyretmektedir.
 
Artık böyleleri, îmânları uğruna hiçbir çile ve mücâdeleden korkmazlar. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de kıssası anlatılan Firavun'un sihirbazları da, Hazret-i Musa -aleyhisselâm-'dan gördükleri apaçık mucize karşısında mutmain bir gönülle Allah'a îmân etmiş ve îmândaki kararlılıklarını canları pahasına muhafaza etmişlerdir.

Zâlim Firavun'un, îmânlarından dönmedikleri takdîrde el ve ayaklarını çaprazlama kestireceği ve kendilerini hurma ağaçlarına astıracağı tehditlerine bile asla aldırış etmemiş:
 
 "... Biz zaten Rabbimize döneceğiz. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver ve müslüman olarak canımızı al!" (el-A'râf, 125-126) diyerek büyük bir îmân heyecanı içinde canlarını seve seve feda etmişlerdir.
 
Zîrâ bu makamda gözleri perdeleyen beşerî kesâfet fena bulup, latîf duygularla hakîkat nuru zuhur etmiş olduğundan:
 
 "Ey itmi'nâna ermiş (itaatkâr) nefs!" (el-Fecr, 27) şeklindeki iltifatkâr hitâb-ı ilâhîye mazhariyet nasîb olmuştur.
 
Görüldüğü üzere, mutmainneden aşağı derecedeki nefisler, ilâhî iltifata lâyık olamamışlardır. Ancak itmi'nâna ermiş olan nefs-i mutmainne ve daha üst mertebedeki nefisler buna mazhar olabilmektedirler. Bu iltifata lâyık olabilmek ise ciddî bir cehd ve gayret sarfedip, nefsi itaat altına almakla mümkündür.
 
Mutmainneye nail olan bahtiyar kullar, sırasıyla râdıye, merdıyye ve kâmile denilen üç yüce mertebeye daha yönelmiş olurlar ki, muvaffakiyetleri nispetinde bunlarla Hakk'a yakınlık ve vuslatın zirvesine ererler.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
ozan_er
ozaner
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 223

adalet ve özgürlük dinimdir


« Yanıtla #6 : 01 Ocak 2015, 02:33:57 ÖÖ 02 »

ilginç dalsam mı acaba  çıkabilir miyiz Huh?
Logged
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #7 : 01 Ocak 2015, 02:35:36 ÖÖ 02 »

ilginç dalsam mı acaba  çıkabilir miyiz Huh?

usülü ile olduktan sonra neden olmasın..usül şart ama..
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #8 : 01 Ocak 2015, 04:15:07 ÖÖ 04 »

iman eden firavunun büyücüleri cidden çokk ilginçtir aslında ...bir çok hikmeti içinde barındırır..

malum musa a.s ile karşılaşan ve hünerlerini sergileyen o büyücüler..o bölgenin en mahir büyü sihir işlerinde ustalaşmış kimseleri idi..

ve ilginçtir...hidayetlerine ..ustalaştıkları -uzmanlaştıkları büyü sihir işi sebeb oldu...hidayet Allahdandır şüphesiz..ancak o büyücüler sahip olup meşgul oldukları büyü işinde öylesine üst seviyede idiler ki..

musa a.s sadır olan mucizeyi görünce ..sahip oldukları büyü-sihir ilmi ile mukayese ettiler..ve musa a.s dan sadır olanın büyü olamayacağına vakıf oldular..biiznillah

ve uzun soluklu küfür dolu yaşamları Allahın hidayet buyurması sonucu iman ve nefsi mutmainne makamı ile son buldu..

düşünsenize ..her türlü maddi imkan ve nefsin arzu ettiği nimetler ile çepeçevre sarılı iken onlar ..işkence içinde el ve ayakları kesilip derileri yüzülmek sureti ile bir ölüme gönül hoşnutlğu ile razı oldular..

insan düşünmeden edemiyor..son nefesde akıbetimiz ne olacak..ibretlik bir durum..



Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #9 : 02 Ocak 2015, 12:58:44 ÖÖ 00 »

İnsan düşünmeden edemiyor doğru.. ibretlik bir durum bu da doğru..

Ama, son nefeste akıbetimiz ne olacak diye kuşku ve tereddüt içeren bu ifade yanlış.

Geniş zamanlarda Rabbini anan bir kişiyi, ölürken Rabbi asla bırakmaz.

Kişi nasıl yaşar ise öyle ölür,

Nasıl ölür ise, öyle dirilir..

Güzel bir konu Allah razı olsun.

Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
Atlas
Aktif Üye
***
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 263



« Yanıtla #10 : 09 Ocak 2015, 09:40:01 ÖS 21 »

Dâima Hakk'a yönelmek suretiyle Allah ile beraber olma şuuruna erişmiş, hikmetine ve hükmüne ram olarak Rabbinden razı ve hoşnud hâle gelmiş olan nefstir. Bu mertebeye yükselen kul, kendi irâdesinden vazgeçip Hakk'ın irâdesinde fânî olmuştur.
 
Kur'ân-ı Kerîm'deki:
 
"Sen O'ndan, O da senden razı olarak Rabbine dön!" (el-Fecr, 28) âyetindeki "Sen O'ndan razı olarak" hükmünün bu makama işaret ettiği beyân olunmaktadır.
 
Bu rızâ hâli, Hak'tan gelen bütün çileli imtihanlara karşı sabır göstermek ve bu hususta O'nun irâdesini can u gönülden kabullenmektir. Âyet-i kerîmede buyurulur:
 
"Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden noksanlaştırmakla imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!" (el-Bakara, 155)
 
Bu âyet-i kerîmede ifâde buyurulan "sabredenler" zümresinden olabilmek, ancak Cenâb-ı Hakk'ın takdîrine -velev ki o takdîr, umulduğu ve beklendiği gibi tecellî etmese bile- razı olmak ve asla isyana düşmemekle mümkündür. İşte nefs-i râdıye de, ilâhî irâdenin hayır veya şer olarak tecellî eden bütün kaza hükümlerine tereddütsüz teslîm olup rızâ gösterenlerin, asla şikâyet etmeyenlerin makamıdır.
 
Bu makamın imtihanları öncekilere nisbetle daha ağırdır. Zîrâ insan manen yükseldikçe iptilâlar artar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
 
 "İnsanlar içinde en şiddetli iptilâlara uğrayanlar peygamberlerdir. Sonra da onlara yakınlık derecesine göre diğer kimselerdir. İnsan dindarlığı ölçüsünde iptilâlara mâruz kalır." (Tirmizî, Zühd, 57)
 
İnsan, ancak nefs engelini aştıktan sonra, iptilâ ve meşakkatlere lâyıkıyla sabır gösterebilecek ve onları verene karşı razı olabilecek bir dirâyete erişir. Bunlar, maneviyat yolunun cilveleridir. Onun için büyük mükâfatlar, dâima büyük mukavemet, sabır, sebat ve tahammüllerin ardından gelir.
 
Bu mertebedeki müminlerin nazarında, hayatın gam ve sürürü birdir. Zîrâ dünyâya kalben bağlanmadıkları için, hayâtın sevinç ve kederleri onlar için müsâvî hâle gelmiştir. Hayır veya şer, her ne takdîr olunmuşsa hepsini Cenâb-ı Hak'tan bilip razı olurlar.
 
 Aşağıdaki şu mısralar, bu hâli ne güzel ifâde eder:
 
Hoştur bana Sen'den gelen,
  Ya gonca gül, yâhud diken!
  Ya hil'at ü yâhud kefen
  Kahrın da hoş, lütfun da hoş!
 
Gayet kolaylıkla söylenebilen şu kıtadaki gerçeklerin yaşanmasındaki azîm güçlük, iyi kavranmalı ve takdîr olunmalıdır. Ancak râdıye makamında gerçekleşebilen bu veya benzeri sözleri, nefsinde bir varlık vehmine kapılarak veya taklîd hevesiyle, vaktinden önce ve fütursuzca terennüm etmekten sakınmak gerekir.

Zîrâ bu takdîrde onlar birer iddia mâhiyetini taşırlar ki, Cenâb-ı Hak kulunun söylediği bu sözde samimi olup olmadığını imtihan ederse, pek çok kulun bu yolda yaya kalacağından korkulur!
 
Râdıye makamındaki bir kul, esrâr-ı ilâhîye muttalî olmaya başlar. Vahdet-i ilâhîyi kâmil mânâda idrâk ederek, mânâ alemindeki kemâlâtı müşahedeye nail olur. Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının husûsî tecellîlerine mazhariyetle şereflenir. Onun şahsiyeti, hayrın, güzelin ve doğrunun feyyaz bir menbaı hâline gelir.

İlâhî emir ve yasaklara huzur ile ittibâ eder. İbâdetler halisane ve Allah için îfâ edildiğinden, asla yorgunluk vermez.

Zîrâ yorgunluk veren ibâdetlerin içyüzünde, ya mertebeler aşmak ya da keramet ve keşfe nail olmak veyahut buna benzer maksadlar vardır. Bir kimse böyle emeller peşinde olursa, o emellerle kendi kendisinin yolunu tıkamış ve bütün emeklerini boşa harcamış olur. Böyle olunca da zikri ve fikri unutturan bir yorgunluk belirir. Bunun için, seyr ü sülûkün başından sonuna kadar Allah rızâsından başka hiçbir emel beslenmemelidir.
 

Hak Teâlâ, biz kullarına şah damarımızdan daha yakındır. Mühim olan bizim de bu yakınlığı idrâk ederek Rabbimizin yakınlığına nail olabilmemizdir. Cenâb-ı Hak kullarından razı olur. Yeter ki, kulları da O'nun yolunda gayret etsin, O'nun takdîr ve kazasına rızâ göstersin, muhâtab olduğu ilâhî tecellîleri olgunlukla karşılayabilsin ve O'ndan razı olsun.
Logged

"Güneş herkesin üzerine eşit doğar ama;Gül başka, leş başka kokar.''(Mevlana Celaleddin Rumi)
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.121 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu