Hama Olayı ve Suriye İhvanı – 2.Bölüm -(B)

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > GÜNDEMDEKİLER > Dünyadan > SURİYE > Hama Olayı ve Suriye İhvanı – 2.Bölüm -(B)
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > GÜNDEMDEKİLER > Dünyadan > SURİYE > Hama Olayı ve Suriye İhvanı – 2.Bölüm -(B)
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Hama Olayı ve Suriye İhvanı – 2.Bölüm -(B)  (Okunma Sayısı 1177 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
medine düşleri
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 134


« : 28 Ekim 2014, 10:43:45 ÖÖ 10 »

KÂFİRLERLE BARIŞ VE ANLAŞMA YAPILABİLİR Mİ?
KÂFİRLERLE DEĞİL BARIŞ; İTTİFAK VE TAKİYE BİLE CÂİZDİR
Bu husus (İslam devletinin, kâfirlerle sulh-barış ve anlaşmalar imzalamanın cevazı hususu) vuzuha kavuştuktan sonra, İslam inkılâbının Suriye ile vâki muahedesi anlaşması muvacehesinde Hama’dan yana tavır koymamasının esbab-ı mucibesine -ârtık- geçebiliriz:
İSLAM İNKILÂBININ, HAMA’DAN YANA TAVIR KOYMAMASININ ‘BİRİNCİ’ ESBAB-I MUCİBESİ?
İslam İnkılabı’nın ‘Hama’ kıyamı-olayı vesilesiyle Suriye’ye karşı ve Hama’dan yana tavır koyma-masının esbab-ı mucibesi, ‘iki’ ana esas’a dayan¬maktadır: 1) Hukuk-u şer’iyye nokta-î nazarından. Ki, ahd’e vefa’nın vacib; ğadr ve ihanetin ise, ha¬ram olduğu kesindir. 2) Siyaset-i şer’iyye ve maslahat-ı İslamiyye nokta-i nazarından. Ki, İslam devle¬tinin hayatiyeti ve bekası büyük ölçüde buna bağlı bulunduğu malûmdur. Bu iki ana unsur’un ayrı ayrı dayanakları ve izahları vardır, ezcümle:
1) ‘Kitabullah’ olan Kur’an-ı kerim’den: İslam fıkhının ve hukukunun en büyük kaynağının Kur’an-ı kerimolduğu, bütün mü’minler tarafından bilâşek ve’ş-şübhe kabul edildiği ma’lûmdur. Onun için, her hususta ilk başvurulacak ‘hüküm’ merciinin ‘O’ ola¬cağı tabiîdir. Binâen-aleyh; (her konuda olduğu gibi) bu hususta da en büyük ‘söz sahibi’ olan Yüce Kur’an‘a kulak verelim:
“Muhakkak ki; iman edip de hicret edenler ve (hicretten sonra da) mallarıyla, canlarıyla Allah yo¬lunda cihad edenler ve (o muhacir mü’minleri) barındırıp da yardım edenler; işte onlar (Muhacirlerle-Ensar)birbirinin velileridir (dostları-koruyucularıdır). İman edip de hicret etmeyenlere gelince: Hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiç¬bir şey ile velâyetiniz (koruma yükümlülüğünüz) yoktur.(Bununla beraber) şayet onlar (da), ‘din’ hu-susunda sizden yardım isterlerse; ‘sizinle arala¬rında misâk(anlaşma) bulunan bir kavim aleyhin¬de olmamak üzere’, onlara yardım etmek boynu¬nuza borçtur. Muhakkak ki Allah, yaptıklarınızı (ve yapacaklarınızı) gören’dir.” (Enfal: 72)
İşte; Kur’an-ı Kerim, bu yüce ayetiyle konumuza kesin bir açıklık getirmiş bulunmaktadır. Zirâ; dikkat edilirse, ayette ‘müminler’ 3 gruba ve sınıfa ayrılmıştır: a) Hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihâd eden müminler. b) (Allah yo¬lunda cihâd ile birlikte) muhacir mü’minlere barı¬nak (yer, yurd, iş ve mesken) hazırlayıp da (her hu¬susta) yardımcı olan müminler. c) Hicret etmeyip (islamî devlete iltihak etmeyip) de ‘kâfir’ bir kavim (devlet) içersinde (güçsüz olduğu halde) yaşayan müminler… Bu üç sınıf‘mü’minler‘den, ilk ‘iki’ sınıfın, yani ‘muhacirlerle-ensarın’ birbirlerinin veli¬leri oldukları, yani birbirleri hakkında ‘velâyet’ (koru¬ma ve korunma) haklarının bulunduğu beyan edilmiş; ‘üçüncü’ sınıf olan (hicret etmeyen) ‘mü’minler’ hakkında ise, böyle bir şeyin olmadığı, yani ‘velayet’ (koruyup kollama ve dostluk) hakkının bulunmadığı bildirilmiştir.
Ancak; hicret etmeyen bu mü’minler, (başka ko¬nularda değil, yalnız) ‘din’ hususunda ‘yardım’ tale¬binde bulunurlarsa; onların bu taleplerine icabet et¬mek ve onlara yardım elini uzatmak ‘güçlü’ mü’minler (İslamî devlet) üzerine İlahî bir vecibedir; borç ve yükümlülüktür, fakat, bu ‘borç’ ve yükümlülük; önemli bir şart’a bağlıdır. Ki o da; ‘sizinle aralarında misak(sulh, barış ve anlaşma) bulunan bir kavim (dev¬let) aleyhinde olmamak..’şartıdır.
Şu halde; ‘hicret etmeyen’ mü’minler, başka hu¬suslarda ‘yardım’ isterlerse, onlara yardım edilmesi vacib değildir; (hangi tür kâfir kavim içerisinde bulu¬nurlarsa, bulunsunlar…) İslam devleti ile herhangi bir barış ve anlaşması bulunmayan kâfir bir kavim (devlet içerisinde oturan mü’minler, (başka değil, sırf) ‘din’ hususunda‘yardım’ talebinde bulunurlarsa, İslamî Devletin (gücü yettiği takdirde) onlara ‘yardım’ etmesi İlahî bir ‘borç‘dur. Fakat İslam devleti ile sulh ve barış halinde bulunan ‘kâfir’ bir kavmin (devletin) içerisinde yaşayan mü’minler,‘din’ hususunda (bile) tebââsı bulundukları ‘kâfir kavmin (devletin)’ aleyhi¬ne olmak üzere İslam devletinden yardım isterlerse, İslamî devletin onlara yardım etmesi ‘borç’ ol-madığı gibi, ‘caiz’ de değildir. Bu husus, mezkûr ayette, ‘sarahaten’ belirtilmiştir. Çünkü İslam dini, baştan başa ‘güven’ ve ‘itimad’ dinidir. Ahd’e vefa, anlaşmalara riayet; ğadr ve ihanetten sakınmak İslam’ın prensiplerindendir. Abdullah İbn-i Abbas (r.a.) da, bu ayetin tefsirinde ‘ahd’e vefa‘ya dikkat çekmiş, sulh ve barış halinde bulunulan bir kavm’e karşı ‘ğadr’ ve‘ihanette’ bulunmanın ve ‘anlaşmala¬ra aykırı davranmanın caiz olmadığını söyleyerek; “sizinle aralarında belli bir müddete kadar bir mu¬ahede bulunan kâfirlerden bir kavim aleyhinde sizden yardım isterlerse; siz, zimmetinizi (taahhüdünüzü) bozmayınız. Ahitleştiğiniz kişilerle yeminlerinizi(anlaşmalarınızı) bozmayınız” (68) demiştir. Merhum Seyyid Kutub ise, (Enfal: 61 ayetinin tefsirinde) sulh ve barış isteyenlerle barışın cevazı ve ona vefanın gerekliliği üzerine “barış yap” başlıklı bir makale yazarken, mezkûr (Enfal: 72) ayetin tefsirinde de “Küfür diyarında oturan müslümanların din husu¬sundaki yardım taleplerine koşmalı” dedikten sonra da “…ancak, bu hareket (yardım), müslümanların diğer bir devletle olan anlaşmasını bozmamalıdır. Velev ki bu devlet, din ve âkidelerinde o (müslüman) insanlara tecavüz etse dahi… Burada asıl olan; İslam cemiyetinin (devletinin) kendi maslâhatını, faaliyet planını ve üzerine terettüb eden anlaşmaları korumasıdır… Birinci derecede gözetilmesi lazım gelen husus budur…” diyerek, bu hususta güzel bir makale de serd etmektedir (69).
Böylece; İslam İnkılâbının Suriye’ye karşı tavır almamasının-alamamasının temel esbab-ı mucibesi, anlaşılmıştır sanırım. Ayırca; şu ayetlere de ba¬kalım:
-“Şunlar ki; Allah’ın (her nevi) ahdini yerine ge¬tirirler ve misâklarını (sözlerini-anlaşmalarını) boz-mazlar…” (Ra’d: 20); “…Ahiret saadeti (olan) adn cenneti (işte onlar içindir)…” (Ra’d sûresi, ayet: 22,23); “şunlar ki, (her çeşit hakk olan) misak’dan (anlaşmalardan) sonra Allah’ın (her türlü) ahdini bozarlar; …ve (böylece) yeryüzünde fesâd (anarşi) çıkarırlar.. İşte bunlar… Lâ’net onlara.. Kötü yurt (olan Cehennem ve ğayya) da onlara…” (Ra’d: 25)
-“Şunlar ki; emanetlerine ve ahidlerine (sözleşmelerine) riâyet ederler (Onlar, felâha kavuşmuş mü’minlerdir)…” (Mü’minûn: Cool
İşte; bütün bu Ayet-i Kerimeler ‘ahd’e vefâ’, ‘akid-misak-musalaha ve va’de riayet’ edilmesini; an-laşmalara uyulmasını; ğadr ve ihanet edilmemesi¬ni kat’i bir surette emretmektedir. (Bu takdirde; İslam İnkılabı, Allah-u Teala’nın yüce emir ve nehiylerini mi nazar-ı itibara almalı idi, yoksa; cühelâ’nın, “boş vermeli ahd-ü misakı ve anlaşmaları!..” şek¬lindeki lağviyâtını mı’?… Bunun takdirini de gerçek mü’minler yapsın!…)
-II) Sünnet-i Rasulullah (s.a.v.)’den:
Ahd’e vefa etmenin, ğadr ve ihanette bulun¬mamanın İslamî bir vecibe olduğu (Kur’an-ı Kerim’le sabit olduğu gibi) Yüce Resülün (s.a.v) kesin sünnetiyle de sabittir: “Ahidlere vefalı olmak gerekir”, “Ahd’de (anlaşmada) ğadr ve ihanette bulunmak caiz değildir; bu, azabı gerektirir.” (70), “Münafık emanete ihanet eder, ahdine ğadr eder.” (71), “Ahdinize-misakınıza riayet edin”, “ahd’e vefakar olun, muahedeli olanı öldürmeyin, malını telef etmeyin.” (72), “Emaneti olmayanın imanı da yoktur, ahdi olmayanın dini de yoktur.” (73)… anlamlarında daha bir çok hadis-i şerif, bu hu-susu gayet beliğ ve bariz bir şekilde açıklığa ka¬vuşturmuş bulunmaktadır.’ Ki; bu hadislerin, Kur’an-ı Kerimin mezkûr ayetlerinin müeyyidi, tefsiri ve izahı oldukları ma’lûmdur.
Bu hususta, ‘fiilî uygulama’ cihetiyle büyük bir ehemmiyeti haiz olan, hiçbir te’vile, hatta tefsire ma¬hal bırakmayacak kadar bir sarahat arzeden ve ünlü ‘Hudeybiye muahedesi’ vesilesiyle vukua gelmiş bulunan ve tevatüren bizlere intikal eden tarihî iki olay vardır: a) Ebu Cendel olayı, b) Ebu Basir olayı.. Ki; birçok konuda olduğu gibi, konumuzla alakalı hu¬susta da ‘kesin hükme medâr’ olan bu olayları ilgili kaynaklardan şu şekilde hülasa edebiliriz:
“Resülüllah Sallallahü aleyhi ve sellem efendi¬miz, yaklaşık 1400 civarındaki Yüce Ashabıyla birlik-te Hicrî 6. yılda Mekke’ye ‘umre’ kastiyle hareket ederler. Fakat Mekkeli müşriklerin karşı koymaya kalkışmaları üzerine; Umre tavafının gelecek yıla te’hir edilmesine karar verilir. Bu vesile ile de (râcih kavle göre) 10 yıl süreyle geçerli olan meşhur ‘Hu¬deybiye anlaşması’ imzalanır. Anlaşmanın bir mad¬desinde ise; “Mekkeli bir erkek (müslüman biri de ol¬sa),-Medine’ye (müslümanlara) sığınırsa; o, tekrar Mekkelilere (müşriklere) geri verilecektir. Fakat. Medine’den (müslümanlardan) bir kimse, Mek¬ke’ye (müşriklere) sığınırsa; o kimse, Medinelilere (müslümanlara) geri verilmeyecek, iade edilmeyecektir.” hükmü bulunur…
Başta Hz. Ömer olarak, eshâbın büyük çoğunluğu tarafından “Sübhanellah! İslam camiasına iltica eden bir müslüman, müşriklere nasıl iade edilebi¬lir?” denilerek, mezkur maddeye itirazlar edilir. Der¬ken müşriklerin elinde esir (mahpus) olarak bir sürü işkencelere ma’ruz bırakılmış bulunan ve müşriklerin barış hey’etinin başkanlığını yapan Süheyl’in oğlu olan Ebu Cendel denen Müslüman, ayaklarındaki bukağılarla (zindandan kaçıp) seke seke ve nefes ne¬fese kendisini müslümanların içerisine atar. Bunu gören Süheyl de, anlaşma henüz imzalanmadığı hal¬de, tasarı halindeki mezkûr maddeye dayanarak Ebu Cendel’in derhal kendilerine iade edilmesini talep eder. Resülüllah (s.a.v) efendimizin direnmelerine ve ricalarına rağmen; Süheyl, Ebu Cendel’in iade edilmesinde ısrar eder. Eshabın tansiyonu ise, ol¬dukça yükselmiş; bütün-nazarlar işin serencamına çevrilmiştir. Bu kadar kritik ve heyecanlı atmosfere rağmen, büyük şefkat ve merhamet timsali olan ve kâfirlere karşı ‘ta’viz’ vermesi aslâ mümkün olmayan Resülüllah (s.a.v) efendimiz de, İslamî siyaset ve maslahat gereği olarak Ebu Cendel’in iade edilmesini-bil’mecburiye-kabul etmiştir. Eshabın büyük itirazlarıyla birlikte, Ebu Cendel(r.a.)’in feryad-u fiğanları ve “Ey cemaat-i müslimin! Müslüman ola¬rak size geldiğim halde, şimdi ben müşriklere ia-de mi olunuyorum? Benim uğradığım şu (acıklı) felaketi görmüyor musunuz?…” diye, bütün imanlı gönülleri yaralayan âh-u enînleri karşısında; Allah’-u Teala’nın Yüce Resülü (Ebû Cendel için yüreği en çok yanan, O olduğu halde..): “Ya Ebâ Cendel! sabret.. Allah’dan ümid-vâr ol!., diyerek, Ebû Cendel’i iade etmekten başka bir yol-ve çare bulamamışlardır.
Hz. Ömer’in bütün hayatı boyunca unutamâdığı; her tahattur ânında, kendini levmetmekten ala-madığı; “Sen, Allah’ın hak peygamberi değilmisin? Bizler hakk üzere, düşmanlarımız da bâtıl üzere bulunmuyorlar mı? Sen bize fetih’den bah¬setmiştin, hani fetih (böyle mi olur.)?” şeklindeki, Ebû Cendelin iâde olunması ve aleyhde imiş gibi görünen maddelerin kabullenmesi yüzünden vâki olan itirâzlarına ve serzenişlerine karşı,Allah’ın yüce Resülü, şanlı Peygamber (s.a.v.); “Evet ben, muhakkak ki Allah’ın hak Peygamberiyim! ve ben, (Ebû Cendel’i iâde etmekle ve mezkur maddeleri ka¬bullenmekle) Allah’a isyan etmiş değilim. Şübhe yok ki Allah, benim nâsırımdır-yardımcıdır ve fetih-zafer de yakındır!..” cevabını vererek, bir sürü sitemler-itirâzlar ve serzenişler arasında ‘İhram’dan çıkılıp’ Medine’ye avdet emrini vermişlerdir. Yüce Resül, böylece; kendinden sonra gelecek ve gerçek vâris olan imamlara-önderlere (İslamî devlet ve hükümetlere) çok önemlibir strâteji tesbiti dersi ver¬mişlerdir. (74).
Ve…; İkinci olay: Yüce Resül (asm) ve Şanlı Eshab’ı (R.Anhüm), Hudeybiye’den Medine’ye âvdet ederler, derken… Müşrikler tarafından (Mekke’den) Ebû Bâsir adında bir Müslüman, firâr ederek Medi¬ne’ye gelir; Allah’ın Resulüne ve Müslümanlara iltica eder. Mekkeli müşrikler de iki kişi göndererek Ebu Bâsir’in ‘Hudeybiye anlaşması gereği’ kendilerine iâ¬de edilmesini Yüce Resül’den taleb ederler. Hz. Peygamber de, anlaşmaya riâyet ederek Ebû Bâsiri (% 100 öldürülme ihtimâli olduğu halde) onlara iade eder. Ebu Bâsir yol’da onlara bir hîle uygulayarak, kendi kılıçlarıyla birini vurup öldürür. Ölüm’den kurtu¬lan diğeri ise, koşarak Medine’ye gelir ve Yüce peygamber’e (asm) Ebu Bâsirin durumunu anlatır. Bu arada Ebu Basir de elinde kılıç Mescide girer ve “Ya Resülüllah! Sen, va’dini yerine getirdin; beni on¬lara iade ettin, sonra Allah beni onlardan kur¬tardı”,der… Bunun üzerine, Resülüllah (s.’a.v.) efen¬dimiz Ashab’a dönerek: “Şu anası helâk olası Ebu Basire hayret olunur. Bu adam, harb kışkırtıcısıdır. Eğer bunun fikrine yardım eden bu¬lunsa (o, fırın karıştırır gibi) harbi ateşleyecek; ve böylece sulh-barış bozulacak’, buyurur. Resülüllah’ın bu sözlerinden kendisinintekrar müşriklere iade edileceğini anlayan Ebu Basir, hemen huzur-u risaletten ayrılarak, Deniz Sahiline kadar firar edip “İs” denilen yerde karar kılar. Durumu öğrenen Ebu Cendel de, 70 Müslüman ile Mekke’den kaçıp Ebu Bâsir’in yanına gelir ve Mekke’lilerin kervanlarını teh¬dit etmeye başlarlar… ilâahir… (75).
İşte; İslamî bir çok hükümlerin, bil’hassâ devletle¬rarası (beyn-el-Milel) hukuk açısından birçok pren¬siplerin istinbatına; insanî muaşeret, tebliğ ve ihtilâtların neticesinde istikbaldeki fütuhatların doğması¬na vesile olanHudeybiye anlaşmasında, konumuzla alakalı şu hususlar ehemmiyet arz etmektedir: 1) Müslümanların İmamı (İslam İnkılabı; devleti), gerekli gördüğü takdirde kâfirlerle anlaşmalar imzalayabi¬lir. 2) İslam’ın siyaseti, maslahatı ve istikbali açısın¬dan hayırlı gördüğü (ta’viz imiş gibi görülen) mad¬deleri onaylayabilir. 3) İslam’ın varlığı, hükümleri¬nin devamı; müslüman ferdlerin ve toplumların – özel ve maddî-hayatlarına tercih edilir. İslam, ferdler için feda edilmez; ferdler İslam için feda edilir. Bunu idrak edemeyecek kadar ‘sığ’düşünen bir müslümanın bulunabileceğini, tasavvur-bile-etmek istemiyoruz.
Evet, gerçek Müslüman; İslâm için, İslâm’ın varlığının devamı ve hükümranlığı için canını ve tüm varlığını seve seve feda eden kişidir. Şahsi varlığını ve hayatını esâs alarak, onu İslâm’ın hayati¬yetine ve hakimiyetine tercih eden kişi, zaten gerçek bir müslüman değildir., olamaz da!.. Onun için de, Resülüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hu¬deybiye Anlaşmasiyle; a-) Ebû Cendel’i göz göre göre İslâm’ın istikbaline feda etmiştir, b-) Ebu Basiri de aynı sâik ve düşünceyle kafirlere iade etmiştir, c-) Müşrikler’den yakasını (Allah’ın yardımıyla) kurta¬ran Ebu Bâsiri, kezâ.. bir kez daha kafirlere teslim et¬meğe niyet etmiştir.(Fakat, Ebu Bâsir firâr ile kurtul¬muştur.). 4-) İslâm ümmetinin ‘imamı’ (İslâmî dev-let), anlaşmaya kesinkes riâyet eder; sağdan-soldan gelen, gelecek olan tüm (ne kadar samimi de ol¬salar) itirazlara, tenkidlere ve kınamalara asla itibar etmez. Ancak, gelen itirazların yersizliğini izah etme¬ye ve samimi müslümanları ikna etmeye çalışır; böylece samimi olanlar itmi’nân-ı kalbe ve kanaat-ı tamme‘ye kavuşmuş olurlar. Ondan sonra da, itiraz¬ları na-tenkidlerine ve kınamalarına devâm edenler olursa; kesinkes onlar, ‘muslih’ rolüne bürünmüş‘müfsidler’ olduklarını isbâtlamış olurlar. (Bakınız, Bakara: 10,11,12).
İşte; Daha önce gösterdiğimiz Kitab’ullah‘daki sarih hükümler ve burda ibraz ettiğimiz sünnetteki açık prensibler ve uygulamalar muvacehesinde İslam İnkılabı’nın Suriye ile akd ettiği anlaşmalara riayetkar bulunması, Hama’dan yana tavır koyma¬ması İslami vecibe ve farizalar muktezasıdır. Buna rağmen, İslâm İnkılâbını hala (bu noktadan) tenkide, ithama ve levm’e devam edenler bulunursa; bunların bu tavırları ya,mürekkeb bir cehalete; veya ‘marazı’ bir ‘ihânete’ hami olunabilir, başka değil…
III-) İcmâ-i Ümmetten: Gayr-i Müslimlerle akd edilmiş olan muâhedelere-anlaşmalara riâyet edil¬mesi, vefâdâr olunması,ğadr ve ihânet yapılmaması hususunda Kitab ve Sünnette kat’i kesin hükümler bulunduğu gibi; icma-i ümmet de dahi bu husus, Ki¬tab ve Sünnetin paralelinde ve onları açıklayıcı mahi¬yette bir kat’iyyet kazanmış;ahde vefa edilmesinin gerekliliği, ğadr ve ihanetin haramlığı üzerinde itti¬fak edilmiştir. (Zâten, Kitab ve Sünnete aykırı bir icmâ’nın inkâdı tasavvur olunamaz!..) Bu hususu şu şekilde hülâsa edebiliriz: “…musâlâha süreli de olur, süresiz de olur. Bu, imam’ın re’yine bağlıdır. Musâlâha şartlarına riâyet şarttır. Gadr, asla caiz değildir. Ahd’e vefâ etmemek büyük tehdidi ve azabı gerektirir. Müslümanlar, değil anlaşma ha¬inde bulundukları bir kavmin hukukuna, o kav¬min eman verdiği (diğer) bir kavmin hukukuna bile tecavüz edemezler. Müsâlâha (anlaşma) karşılıksız olacağı gibi; bir şey almak veya ver¬mek suretiyle (mal vs. karşılığında-mukabilinde) de olur. (Müslümanların gücü, durumu musâlâha’nınhükmünü; yapısını değiştirir. “Müsâlâha”da masla¬hat, siyaset ve zaruret nazara alınır; ulul emr (İmam veya İslâmî devlet) nasıl uygun görürüse, öyle yapar…” ilââhir… (76)
(Devamı: Gelecek Sayıda)
DİPNOTLAR
30) Geçen konular için, ilgili kitapların, örneğin, Hama ah!; Suriye dosyası gibi kitabların alâkalı bölümlerine bakınız…
31) Suriye Dosyası, sah. 132, 133
32) Suriye Dosyası, sah. 134
33) Hama ah…, sah. 36, 41
34) Hama ah…, sah. 43, 54
35) Suriye Dosyası, sah. 133, 139, 142, 154
36) Sııriye Dosyası, sah. 134-138
37) Suriye Dosyası, sah. 155
38) Suriye Dosyası, sah. 155, 163, 175, 178, 225
39) Suriye Dosyası, sah. 169
40) Suriye Dosyası, sah. 169, 170 –
41) Suriye Dosyası, sah. 170, (242-244- H.Algar’ın notu.)
42) Suriye Dosyası, sah. (243-H.AIgar’ın notu.)
43) Hama Ah… sah. 55-165 (Katliam günlüğü)
44) Hama Ah… sah. 156, 157, 185, vd…
45) Suriye Dosyası, sah. (243-H.A1gar’ın notu,)
46) Suriye Dosyası, sah. 154, 155, 156, 160
47) Bu tiplerin bazıları, birara; partisiz hareketin havarî¬liğini yaparken, bir ara partizanlık havariliği ve parti liderine “biât” dâiliğini yapacak kadar bir istikrarsızlık-tutarsızlık; yeni zamların kitablara yansıtılması- yansıtılmaması husu¬sundaki suâle karşı; (kendisi yayıncı olduğundan olsa ge¬rek) ‘yayınevleri yansıtabilir, kitabevleri ise yansıtamaz” di¬yecek kadar ve daha pek çok komiklik ve cehâlet örneğini sergilemektedir. Bazıları ise; çanak yalayıcılığı yaptıkları Suudî-Amerikan yönetimini ‘İslamîlikle; bazıları ise, Mişel Eflâk’ın karargâh kurduğu Saddam rejimini ehl-i sünnet vel-cemâât diye, nitelendirecek kadar bir inhiraf örneğini arzetmektedirler. llh.,
48) Yaklaşık anlamlarla, bakınız: Bakara (2): 41,174; Mâide (5): 44; Nahl suresi, ayet: 95; Al-i l’mrân (3): 77,187, 199; Tevbe (9): 9 ilââhir…
49) Bakara (2): 42
50) Al-i l’mrân (3):-185; Bakınız, yaklaşık mâ’nâ ile: Tev¬be (9): 38; Yûnus (10): 23; Kasâs (28): 60, 61; Hadid (57): 20; Nisa (4): 77; Ra’d (13): 26; Mü’min (40): 39; llh….
51) Bakara (2): 159; yaklaşık, Ai-i Imran (3): 187; llh…
52) Buhari (Tecrid: 1/98; (Arapçası): Kitab’ul-ilim/34); Buhari (M.Vehbi): 1/79; Müslim: Tercüme) 10/662, 664) (Arapçası): K.llim/13; Riyâz’us-Sâlihin(Tercüme): 1389. had.; Ibn-i Mâce (Arapça): Mukaddime/26; (Türkçesi): 1/(Mukaddime) sah. 81, 82; Terğib ve Terhib: 1/164-191; Tirmizi (Arapça): İlim/5; (Tercüme): 4/401; ve Müsned-i İbn- i Hanbel: 2/162,190 gibi kaynaklarda rivâyet edilen “…(Ahir zamanda, gerçek) bir alim kalmayınca halk, câhilleri (kendilerine ilim ve fetvâ sorma yönünden) baş (öncü) edi¬nirler. (Dinî mes’eleler) o câhillere sorulur, (onlar da) ilimsiz olarak hemen fetvâ verirler (verdikleri bu yalan-yanlış fetvâlarla, böylece) hem kendileri sapıtır (hem de, soran¬ları doğru yoldan çıkartıp) saptırırlar.” hadislerine ve ben¬zerlerine işâret.
53) Ömer Faruk Abdullah kardeşimizin ‘Suriye Dosyası’ sayfa 226-238’lerde (Hudeybiye’ye benzer bir mantıkla) İslam Inkılabı’nın Suriye ile anlaşmalı durumundan dolayı biraz aşırı olan sitemlerinin fazla olan dozajını, Sayın Hamid Algar ilâve ettiği ve düştüğü dipnotlarla asgari düzeye indirmeye çalışmıştır.
54) İmam-ı Ali, İmam-ı Hasan- İmam-ı Hüseyin ve diğer ehl-i beyt İmamlarından (Allahın selâmı üzerlerine olsun…) bahsetmeyi ve Onların en yüce ve en şerefli yolu olan mübarek nebevî yollarında bulunmayı, sünnet dışı- sünnîlik harici (Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat’ın ğayrisi) diye nitelendirecek kadar bir cehâlet veya gaflet bataklığına ğark olmuş; “Aşûrâ-Kerbel┠gibi.. Yüce İslam Peygamberinin Yüce Neslinin, fecereler tarafından tamamen yok edilmek istenmesi fecââtına karşı gözlerini-kulaklarını kapatmayı, Yezîd’in ve avânelerinin fahrî avukatlığını yap¬mayı (hâşâ) Sünnîlik (?) kabul edecek kadar basitleşen bir zihniyetin çoğunluğu teşkil ettiği -maalesef- bahtsızlığını yaşıyoruz…
Hz.Ebu Hânife’nin; İmam-ı Zeyd, İmam-ı İbrahim, İmam-ı Muhammed (Nefs’üs-Zeki Bin-i Abdullah) (Allah-u Teala hepsinden razı olsun) gibi mübârek sımalarına ‘biât’ edecek, Emevîlere karşı kıyamlarını, Resülüllah (s.a.v.)’ın Bedir’deki Ebu Cehil ve adamlarına karşı kıyamlarına ben¬zetecek kadar ihtiram duyduğu; İmam-ı Mâlik’in de kıyâmlarının kudsiyetine ve biât edilmesine fetvâ ver¬diği; İmam-ı Şafiî’nin aşırı? muhabbeti ve delil kabul edişi yüzünden şiî, hatta rafızî(?) diye damgalandığı ve bunun için de meşhur “eğer, Âl-i Muhammedi (ehl-i beyti) sev-mem rafızîlikse, iki cihân şâhid olsun ki; ben râfızîyim” dediği (Bakınız: M.Ebu Zehrâ-lslâm’da Fıkhî Mezhebler Tarihi, sah. 266, 366, 388, 399; Ebu Hânife-Sah. 37,38,46, 193; Prof. Subhî es-Sâlih-lslâm Mezhebleri ve Müesseleri: Sah. 94, 95; İbn-i Kesir-El’Bidâye ve’n-Nihâye: 10/84 vs…) ehl-i beyt-i Resülüllah(s.a.v.)’ın yüce yoluna karşı ger¬çek müslümanlar aslâ lâkayd kalmamalı (mezhebsizlik ile mezhebi din edinme marazına kapılmadan) o yüce nesli kendileri için rehber ittihâz edinmelidir…
Bahusus; Ahzâb: 33 ile Şûra: 23 ayetlerinde belirtilmiş bulunan ‘tathir’ (günahlardan temizlenmiş) ve meveddet (sevgi beslenilmesinin) beyan buyurulduğu (lakin, mezheb taassubuna kapılmışlar tarafından tersyüz edilmek iste-nen) Ehl-i Beyt’in konuyla ilgili pozisyonları, mezkur ayetle¬rin tefsirlerinde geçen hadislere ve asıl hadis kaynaklarına bakılınca; ‘ayetlerin, hadisle tefsir edilmesi” usûlü göz önüne alınıp, kişilerin özel görüşleri -tefsir- te’vil ve tahrif gibi durumları da hesaba katılarak temelden mese¬leler ele alınınca, (durum) daha iyi anlaşılmış olur. Bunun için; İbn-i Kesir: 12/6521-6522; 13/7097-7200; Mecmâu’t- Tefasir (Tefsir-i Hazin ve Beyzâvî): 5/115, 116; I. Sûyutî- ‘Dürr’ül-Mensur 5/198; lbn-i Hacer-i Heytemi-Mecmâu’z- zevâid: (cüz:) 9/121, 169,199; I. Tahâvî-Müşkil’ul-Asâr: (Cüz): 1/338; Müslim: 10/278; Tirmizi: 5/322; 6/314; Ve, Tefsir-i Râzi ile “Keşşâf” tefsirin ilgili -mezkûr- ayetlerin tef¬sirlerine bakınız… Ayrıca “Ehl-i Beytim, Nuh’un gemisine benzer; Ona dahil olan kurtulur, girmeyen boğulur” (Kenz’ul-Ummal: 6/216; Mecmâu’z-zevâid: 6/ÎB8; Hil- ye’tü’l-Evliya: 4/306; “Ehl-i Beytin (imam-ı Ali, İmam-ı Ha¬san, İmam-ı Hüseyin…’in) hakkı temsil ettiği, onları sev¬menin imanın; onlara buğzun ise küfür ve nifak’ın ala¬meti olduğu ve velayet hakkının onlarda olduğu…” (Tir¬mizi: 266-282, 304-315; Müslim: 10/243-255, 274-278; ve diğer hadis kitaplarının ‘menakib’ bablarında geçen bu tür hadisler ehl-i beyt’e bağlılığın ehemmiyetini göstermekte¬dir.;
Hele; İbn-i Hanbel: 3/17; Tirmizi: 315; Hakim: 3/14; Feyz’ül-Kadir: 3/14; vs. de nakledilen şu hadis: “Ben size baha bilçilmez iki emanet bırakıyorum. Biri Allah’ın ki¬tabı, diğeri ise, ehl-i beytim… bunlar (Kur’an-ı Kerim ve
Ehl-i Beytim) Hiç bir zaman birbirinden ayrılmazlar; (taa..,) kıyamet günü havuz başında birlikte bana gelinceye kadar. Eğer onlara bağlı kalırsanız, hiçbir va¬kit yolunuzu şaşırmazsınız.” ve daha niceleri…; Ehli¬beyt yolunun, “mutlak necat yolu olan resûlüllah’ın (dolayısıyla Eshabın ve Kur’anın) yolu olduğunu kesinkes ortaya koymaktadır. Ki, işte; İslam inkılabının; yolu budur!..
55) “Ey iman edenler ! … Siz’den olan ulul-Emr’e (imama) İtâât edin!” (Nisa (4):’ : 59 (Müslim: 8/706); Ve Ali-imran : 152’de İtaat halinde zaferin; aksi halde hazimetin olacağı, “Uhud” harbi örneğiyle ders verilmektedir. (Tecrid:8/ 397; Zübde: 508) örnek; “Hudeybiye” ile de bil-fiil isbatlanmıştır. Ki, itirazlara rağmen İmama (Resülüllah’a) İtaat ve emirlerini mutbaat – muvafakat edilmesi ile (Zahiren, taviz ve hezimet zannedildiği halde) neticesi büyük zaferler ve fetihler husule getirmiş; fetih suresi ile de bu husus tescil edilmiştir. (8/586- 592; İbn-i Esir- Kâmil Fit- Tarih: 2/191, 192 Siyret-i İbn-i Hişam (Tere.): 3/434- 452; Asr-ı Saadet (M. Şibli) 1/305- 311; 5a İslam Tarihi (A. Koksal – medine devri): 6/195- 240
56) Bakara Suresi, 2): 193’e bakınız…
57) “Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş ve her kim ki bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Ve kim emir’e (ulul’emr’e itaat ederse bana itaat etmiş; kim de emr’e (imama) isyan ederse bana isyan etmiş olur” (Nisa suresi, ayet: 80’e telmih-işaret) Müslim: 8/706 Buharı – Zübde: 498; Tecrid :8/349: ¡.Hanbel 2/244;” Müslüman bir kimseye sevdiği ve sevmediği (her) hususta (İmamı- ulul’emr’i) dinleyip itaat etmek gerekir. Meğerki kendisine ma’siyet emredile…( o zaman ) dinlemek ve itaat olmaz…” gibi… daha bir çok hadis-i.şerifleriyle Yüce Peygamberimiz efendimiz (a.s.m.) islami otorite olan İma¬ma ( Devlet-i Islamiye’ye ) itaati emretmekte, anarşiyi ifade eden başıboşluktan da nehyetmektedir. Mezkur vb. hadisler için bakınız: Buhari (tecrid): 8/384 vd.: 12/292; Zübde 1049 vd. 1056; (Arapça): Ahkâm/1,4; Cihad/109; Müslim (Tere.): 8/708- 718; 9/12,13,18 vd. .(Arapça): İmare/32,33- 56; ibn-i Mace (Tere.): 8/21,22;Ebû Davud (Tere.): 3/349 vd.; Müsned-i İbn-i Hanbel: 1/273, 297, 310; 310; 2/244, 253, 313, 342, 386, 416, 417, 511, vs…
58) Bir imama biat edildikten sonra, başka biri gelir onunla çekişirse o ( sonradan) gelenin boynunu! (Müslim (Tere.) 9/9, (Arapça):İmare /46; Taç: 3/85 İbn-i Mâce (Tere.): 10/168, (Arapça): Fiten: 9;” İki halifeye (ima- ma)Biat edilirse, onlardan (sonradan çıkan) ikinciyi öldürün! “Müslim (Tarc.): 9/25, (Arapça): lmâre/61; Neseî (Tere.): 7-8/211, 212,( Arapça): Biy’at/25 ilâahir. Hâdis-i şerifleri ışığı altında, İslam Uleması da ” İki Halife’nin (tam müstakil İslâmî iki devletin ) Bir zamanda bulunamaya¬cağını; İslâm diyarı ne kadar genişlesin iki ayrı halifeye biât’ın câiz olmadığını ve bir imam varken (haberleri ol¬sun, olmasın) ikinci bir imamın biat istemesinin, halkın da ona biat etmesinin haram olduğunu (olsa olsa federe-eyalet devlet tipinin caiz olup, yinede) tek halife’ye tabi olunmasının gerekliliğini” ifade etmişlerdir: Müslim (Tere.) :9/6, 7,25; ibn-i Mâce (Tere.): 8/22, 23; Ahkâm’us Sultaniyye: 10,11; İslâm’da Devlet İdaresi: 138-149; İslâm Peygamberi: 1/460- 462; Mukaddime: 1/550: Bu cümleden olarak Bediüzzaman Said-i Nursi (R.A.) Hz.leri istikbâlde ” Cemâhir-i müttefika-i Amerika “(Birleşik Amerika Cum- huriyetleri) tipi Cemahir-i Müttehide-i İslamiyye’nin (İslâm Cumhuriyetleri Birliğinin) kurulacağı ümidlerini, çok önce¬lerden dile getirmişlerdir. (Hutbe-i Şamiyye, sah. 26- El yaz¬ma) merhum İmam Humeyni (Rıdvanullahi Aleyhi )de konu¬ya dikkat çekmiştir. (Vasiytname: 110-113).
59) H. lslâmiye ve I. Fıkhiyye Kamusu: 3/ 358 vd., 387, 390, 411 vd.; Ahkâm-ı Sultaniye: 18,19, 20; Islamda Devlet İdaresi: 145-147; El- Bidayet’ül.MüçtehL : 1/ 582, 583; İslâm’da Hükümet: 429- 449, 495- 500; El-Hidaye: 1/678- 670; Fıkh’ıs Sîre:; 370 Risale- Hamidiye: 448-450;…
60) Adnan Sadeddin’in ise El- Muctema’ya verdiği be¬yanat için bakınız; Dünya Müslümanlarından sesler”: 1/15- 16
61) Adnan Sadeddin ise Mişel Eflak’ın tercih ettiği Irak Baas Rejimi’nin yöneticilerin ‘Dindar ve İnançlı İnsan- lar’ olduklarını savunmaktadır.
62) Bakınız; Mâide (5) 1; Bakar (2): 177; Al-i -Imran (3): 76, 77 Enfal (Cool: 56- 62, 72; Tevbe (9): 4,7,12; Ra’d (13): 20, 25; Nahl (16): 91, 92; Isra (17) 34; Mü’minun (23): 8; Mümta- hine (60): 8, 9;
63) Resülüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin Medine’ye Hicret etmelerinden sonra Yahudilerle; Hicre¬tin 6. yılında ise de Mekkeli Müşriklerle (Hudeybiye diye meşhur) anlaşmalar yaptığı tevatürle bilinmektedir. Örnek için, bakınız; Buhari Zübde: 449, 457- 463; (Tecrid): 8/120, 153- 184 449-477;. 10/240-249; Müslim (A.Davudoğlu): 8/581-592; Hayat’us- Sahabe (H. Müslümanlık): 1/153- 156; Siyer-i Kebir İmam-ı Muhammed): 1/148; İbn-i Esir: 2/190,191; İslam Tarihi (A. Koksal): 1/137-,142, 6/195-240; Tarih-İ Taberi (Tere.): 2/443; Asr-ı Saadet: 1/21’4, 305-311 vd. Sîret-i lbn- 1 Hişam (Tere.) : 2/172-176; 3/434-452; Kısas-ı Enbiya: 1/173-175; lih…
64) El-Bidaye’tül – Müçtehid ve Nihayet’ül Muktesid (Tere.): 1/582, 583 (Arapça): 1/313, 314k; Hukuk-u lslamiy- ye ve Istaiâhat-ı Fıkhîyye Kamusu: 3/358- 3.61, 387- 411; İslâm Hukukunda Dike Kavramı: 34-49; El- Bedaiû’s – Sanâi :7/109; El- Mebsut (Çağrı yay.): 10/89; İslâm’da Devlet ldâresi: 137- 258; EJ-Hidâye: 1/678-680; Fıkh’is Siere: 227,228,321,343; vs…
65) Sîret-i İbn-i Hişam: 2/172; İslam Tarihi (A.Köksal): 1/137-142; İslam Peygamberi: 1/136- 153; Asr-ı Saadet: 1/213,214;
66) İslam Peygamberi: 1/144-153 İslam’da Devlet İda¬resi: 406; Muğnil- Muhtaç: 4/221; Fıkh’is Sîre: 252, 253, 339, 409; İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri: 38-45; Ilaahir…
67) Değişik yönlerden bakınız; Ali- İmran suresi, ayet:28; Nisa Suresi, ayet: 98; Nahi suresi, ayet: 106;
Mümtahine suresi, ayet: 8,9; Ayrıca konuyla alâkalı olarak bakınız ; El-Bedâi: 7/109, 175-190; Gursr ve Durer:4/18- 26; Tefsir-t Razı: 8/190 mecmâ’ut- Tefasir( Hazin- Beyzâvî Neseî): 1/408; İbn-i Kesir: 3/1209 ; Üsdül- Gâbe’den nak¬len, İman -Küfür Sınırı: 144 vd; Müslim 8/466; Zübde; 507 Tecrid: 8
68) ibn-i Kesir (Tere.): 7/3390 (Arapça) 4/40: Benzer ibâre için bakınız; Hak Dini Kur’an Dili: 4/2437; Meemâ’ut- Tefasir (Hazin – Beyzâvî – Nesefi): 3/74;
69) Fî- Zılâl’il -Kur’an (Tere.): 7/71-79, 98-102
70) Siyer-i Kebir: 1 /148; El- Hidaye: 1/678; ibn-i Hanbe!: 3/129, 183 4/421, 424; Buhari- Zübde: 532: Tecrid: 8/477; Müslim: 8/461-465,592, llh…
71) Buhârî (Tecrid): 1/44, 45 (Arapça): lman/24; Maza- lim:7; Müslüm (Tere.): 1/311 (Arapça): İman/106; Ebu Da- vud (Arapça): Sünnet/15: Tirmizi (Tere.): 4/386,387 (Arap¬ça): İman: 14; Neseî (Tere.): 7-8/572 (Arapça): 20; Müsnedi Ahmed Hanbel:2/189, 198: Riyaz’us – Salihin (Tere.) 687. ve 688 no’lu hadisler…
72) Yaklaşık anlamlar için, bakınız: Buhâri (K.Sitte seri- si-Arapça): Cizye /5,8,12,13; Cihad/102,174; Tecrid: 8/464; Zübde: 527; Ebu Davud (K.Sitte serisi): K.Et’ime: 32; K. cihad/162,163-168; Müslim Tere.): 8/461-465; Buluğ’ul- Meram (S.Yolları): 4/101-152; Darimi (Arapça): Siyer/61; Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel: 1/262,263,278; 7129, 183; 4/421, 424; ve şâir…
73) Sünen-i Beyhaki: 9/230-231; vs….
74) Lâtif bir nükte-i tevafuk: Hz. Ömer’in bu samimi, fa¬kat sonu nedamet-âlûd itirazlarına benzer bir tenkid ve iti¬razı bu zamanda İslam İnkılabına yönelten (Suriye Dos¬yası sah. 226-238) (Hz. Ömer’in adaşı olan) Ömer Faruk Abdullah kardeşimiz ve benzerleri de Hudeybiye’nin neti¬cesine benzer bir fetih ve zafere şahid olacak (ve oluyor da…), (samimi olanlar), bu tenkidlerinden dolayı (yine sami¬miyetle) nadim olacaklardır, inşaallah…
75) Bakınız, Buhari Zubde: 449 vd. 1457-463; (Tecrid): 8/143-190; 10/240-254, (Arapça): Müslim (Tere.) 8/586- 592; Siyer-i İbn-i Hişam (Tere.): 7434-452; İslam Tarihi (A.Köksal): 6/195-240; Kısas-ı Enbiya: 1/173-175; lbn’ul- Esir-El’Kâmil Fit’-Tarih (Tere.): 2/190,191; Hayat’us-Saha- be (H.Müslümanlık): T/153-156; Asr-ı S,aadet, 1/305-311 vd.; Kitab’ut-Haraç (I.Ebu Yusuf) : 312-316; İslam Pey¬gamberi: 1/177-186; Mecmâ-ut’-tefasir (Hazin): 6/23-28; İbn-i Kesir (Arapça): 7/327-341; (Tere.): 13/77323- 3780;…
76) Hukuk-u islamiyy’e ve lstılahat-ı Fıkhiyye Kamusa:- 3/386-389; El-Hidâye (Tere.): 1/678- 680 (Arapça): 2/103; El-lsabe: 4/24; Bidayet’ül-Müştehid ve Nihayet’ül-Muktesid (Tere.): 1/313, (Arapça): 1/582-583; Isiam Hukukunda Ülke Kavramı: 34-49; Gurer ve Durer (Tere.): 2/10,11; Hak Dini Kur’an Dili: 7/4905; Kitab’ul.-Emvâi (Tere.): 193-216; İslâm’da Devlet İdaresi: 95-97, 400-420; Tefsir-i İbn-i Kesir (Tere.): 3/689; 4/1781; 7/3390; 8/42*34-4237; 9/4569-4574, 4732;’10/5548; Fi Zilal’il-kur’an (Terc.)O 1/334; 3/386-388;. 7/71-79, 98-102,160-190 _8/540-545; 9/237-240; 10/304;
* NOT: Bu yazı DAVET Dergisi’nin Nisan 90 sayısında yayınlanmış olan  Hama Olayı ve İran İslam İnkılabı başlıklı yazıdır.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.238 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu