Kurban ali şeriati yorumu

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Kurban > Kurban ali şeriati yorumu
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler ve Konular > Kurban > Kurban ali şeriati yorumu
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Kurban ali şeriati yorumu  (Okunma Sayısı 7931 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5128



WWW
« : 02 Ekim 2014, 01:27:55 ÖÖ 01 »



Arkadaşlar, değerli dostlar...
Biliyorum sanal ortamda uzun yazılar okunmaz itibar görmez. Ayrıca bunu mutlaka okuyu- paylaşın tarzı ısrarları şık bulmam. Ama sizlerden ricam kurban bayramından önce mümkünse gece yatarken atamız ibrahimi İbrahim yapan ve kurban ibadetinin ruhuna erişmeye çalışan bu kitaptan alıntıyı okumanızdır.
(Birçoğunuzun bildiği okuduğu ama bilenler için güzel bir hatırlatma bilmeyenler okumayanlar için güzel bir vesile olur inşallah)


Senin İsmail'in kimdir? Veya nedir?

 Makamın mı ? Onurun mu? Mevkiin mi? Statünmü? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi? Ma'sükun mu? Ailen mi? İlmin mi? Rütben mi? Sanat ve maharetin mi? Ruhaniyetin mi? Alimliğin mi? Elbisen mi? Adın mı? Nâmın mı? Şöhretin mi? Carim mı? Ruhun mu? Gençliğin mi? Güzelliğin mi...?

Ben nereden bileyim? Bunu sen kendin bilirsin. Her ne ve kim ise onu sen kendin Mana'ya getirmeli ve Kurban için seçmelisin. Ben sadece onun alâmetlerini sana söyleyebilirim. Seni iman yolunda zayıflatan, "gitmek"te olan seni "kalma"ya çağıran, seni "sorumluluk" yolunda şüpheye düşüren, seni kendine bağlayan ve alıkoyan, gönül bağlılığı, mesaj, işitmene, hakikati, itiraf etmene izin vermeyen, seni firara çağıran, seni maslahatçı izah ve yorumlara sürükleyen ve aşkı, seni kör eden herşey... İbrahim'sin ve İsmail'i zaafın seni İblis'in oyuncağı haline getirebilir. Hayatında, şeref, saygınlık, iftihar ve faziletin doruklarında birtek şey vardır ki onu elde etmek için zirveden inebilir onu kaybetmemek için bütün İbrahimî kazanımlarını yitirebilirsin:

O, İsmail'indir. İsmail'inin, bir şahıs veya bir şey olması mümkündür; bir durum, bir konum, bir zaaf noktası, olması imkan dahilindedir! Fakat İbrahim'in İsmail'i, İbrahim'in oğlu idi!

Ömrünün sonunda hareket, uğraş, mücadele, savaş, cihad, toplumun cehaletiyle kavga, Nemrud'un zulmü, putperest önderlerin bağnazlığı, yıldıza tapmacı hurafe ve hayati işkencelerle mücadele dolu bir asırdan sonra ömrünün sonuna gelmiş yaşlı bir adam.... fanatik, bağnaz, putperest ve daha da ötesi put yontan bir babanın evinde özgür,aydın ve isyancı bir genç...!

ve kendi evinde kısır, mutaassıp, soylu bir kadın: Sara Artık o, Tevhid elçiliğinin ağır yükü altında, zalim ve cahil şirk düzeninde aydınlık ve özgürlüğün sorumluluğu'nun getirdiği bir yüzyıllık işkenceye göğüs germek gibi bir durum içinde, zulme alışmış bir kavim içinde ve karanlık çağda yaşlanmıştır ve tektir; nübüvvetinin zirve noktasına, yine beşer olarak kalmıştır. Büyük İlahî risaletinin sonunda bir "Allah kulu" olarak bir oğlunun olmasını çok arzulamıştır. Fakat hanımı kısır, kendisi ise yüzünü aşmış bir ihtiyar. Onunki umutsuz bir arzudur aslında. Hasret ve ye's ruhunu yiyip bitiriyordu. Allah, bütün bir ömrünü kendi yolunda geçiren bu emin Rasûlü ve vefalı kulunun yaşlılık, umutsuzluk, yalnızlık ve ıstırabına merhamet ediyor, "iftihar" ve "aselet''i olmadığından kumasının bile kıskançlığını üzerine çekmeyen siyah bir kadından Sara'nın cariyesinden bir evlat bahşediyordu, O da bir oğlan çocuğu! İsmail! İsmail, İbrahim için, sadece bir baba için oğlun ifade ettiği şey değildi, Bir ömür beklentinin sonu idi. Bir asırlık acı ve ıstırarın mükafatı Macera dolu bir hayatın meyvesi Yaşlı bir babanın tek genç oğlu Acı bir umutsuzluktan sonra tatlı bur umut İbrahim'in İsmail'i vardı.

 Senin İsmail'in ise "kendin" olabilir, "ailen" olabilir veya mesleğin, servetin, haysiyetin, ne bileyim herhangi bir şeyin olabilir. İbrahim için oğlu var idi, üstelik de öyle bir baba için öyle bir oğul! Artık İsmail, İbrahim'in ağarmış kaşlarının altında mutluluktan parlayan gözleri önünde yetişmekte, canını oğlunun bedenine bağ
 layan bir babanın şefkat yağmurları ve aşk güneşi altında kanatlanmaktadır. Baba hayatını geniş ve yanık çölünde sadece sevinçli, taze fidanına gözlerini dikmiş bir bahçıvan gibi adeta oğlunun yetişmesini görmekte, aşk okşayışını ve umudun sıcaklığını ruhunun derinliklerinde hissetmektedir. Sıkıntı ve tehlikeler içinde geçinen uzun ömründe İbrahim, -Gide'in deyimiyle her anını zevkle geçirmesi gerektiği- hayatının son günlerini "İsmail" e sahip olma zevkiyle geçirmektedir. Bir oğul düşünün ki baba gelişini yüz yıl beklemiş, O ise babanın hiç beklemediği bir anda gelmiş olsun! İsmail, artık verimli bir nihai olmuştur. İbrahim'in ruhunun genci, İbrahim'in hayatının biricik semeresi, İbrahim'in bütün bir aşkı, umudu ve zevk aşısı! "İbrahim! kendi ellerinle bıçağı İsmail in boğazına daya ve kes! o mesajın şokuna geren babanın korkusunu kelimelerle vasıflayabilmek mümkün mü? Vasıflayabilseydik  veya olayı  görseydik bile hissedemezdik; derdin ölçüsü, hayele sığmaz. İbrahim, Allah'ın mütevazı kulu, beşer tarihinin âsî insanı, koca bir ömründe ilk kez korkudan titremekte, çelik yapılı risalet kahramanı erimekte, tarihin o büyük putkıranı yıkılmakta, mesajı tasavvur ettikçe korkmakta; fakat, ferman Allah'ın buyruğudur. Savaş! en büyük savaş, kendi içinde savaş: Cihad-ı Ekber! Tarihin en büyük savaş fatihi artık mağlub, zayıf, korkak, perişan ve biçare! Savaş İbrahim'in içinde Allahla İsmail arasında savaş.

Zor bir "seçim"! Hangisini seçmek istersin İbrahim?! "Allah"ı mı, "kendi"ni mi? "Fayda"yı mı, "değeri" mi, "bağımlılığı" mı yoksa "kurtuluş"u mu? "mashalaf'ı mı? "hakikat"i mi? "Kalmayı mı, gitmeyi" mi? "Mutluluğu" mu "kemali" mi? "Zevki" mi, "sorumluluğu" mu? "Hayat için hayat" ı mı, "ilgi ve sükûneti" mi, "akîde ve cihad"ı mı? "İçgüdüyü mü bilinc"i mi? "Duygu"yu mu, "imanı" mı, "babalığı" mı, "Peygamberliği" mi? "Aşı ve bağlı" mı, "mesaj"ı mı?....

Sonuç olarak "İsmail"ini mi yoksa "Allah'ın"ı mı ? Hangisini seçiyorsan seç İbrahim! Toplum içinde bir asırlık İlahî risaletin; bir ömür Tevhid nübüvveti, halk önderliği, şirke karşı cihad, Tevhid binasını kurma, cehaleti yok etme, gururu mahvetme, zulmü ezme, bütün cephelerden  zaferle çıkma ve bütün sorumluluklardan başarıyla çıkmanın sonunda kendi hevesini gütmeksizin, kendi nefsine uyarak yoldan bir adım dahi sapmaksızın, her insandan daha Rabbani olup Tevhid ümmetini inşa ederek ve insan imametini ilerleterek, her yer ve zamanda iyi bir imtihan vererek koca bir ömür geçirdikten sonra... Evet bütün bunlara rağmen sakın ha gururlanmayasın,  oturtup  dinlenmeyesin; kahraman olduğunu, yenilmez ve kusursuz olduğunu sanmayasın. Yüzyıllık cihad zaferleri seni aldatmasın. Sakın ola kendini masum görmeyesin. Düşüş tehlikesinden kendini korunmuş bilmeyesin. Cinlerle şeytanların vesvesesinden uzak olduğunu zannetmeyesin. Daima "insan olma" yi hedef alan görünmez eller karşısında kendini "çelik beden" olarak hissetmeyesin. Bilmelisin ki gözlerinin çukurları korkunç okların nüfuz yollarıdır. Cihangir Rüstem'i kocattığını sanmayasın. Efsanevî Simurg seni senden daha iyi tanır ve bilir ki sen hâlâ felakete maruz kalabilir, nüfuz edilebilir bir insansın; tepeden tırnağa çelikten yapılmış elbiseler içine büründüğünden çelik vücutlu olduğunu sanırsın. Sen bilmezsin; ama o hâlâ seni okla vuracak, yaralayacak, zehirleyecek bir delik veya kapı olduğunu bilir. Bilir ki dünyaya baktığın yerden seni vurur, kör eder. Ey çelik, kurşun işlemez vücutlu adam! Dünyayla bağ kurduğun yerden, dünyaya bağlandığın kökten, dünyaya baktığın pencereden dünyayı gözünde karartır. Ey kahraman! Durup dikilmiş, savaş türküleri söyleyen kahraman! Seni alt üst eder, süründürür, kanını emer. Simurg, Rüstem'le dosttur. Senin düşüşün de ortaktırlar Rüstem'le Simurg. Ey İbrahim! Tarihin en görkemli muzaffer kahramanı! Ey kurşun işlemez vücutlu! Ey çelik ruhlu! Ey Uli'1-azm Peygamberi! San- ma ki bir asırlık İlahî risaletin nihâyetinde sona varmışsın! İnsanla Allah arasında fasıla yoktur. "Allah insana şah damarından daha yakındır". Fakat insanın Allah'a giden yolunda ebediyet fasılası vardır, sonsuzluk vardır! Sen ne sandın?! Sen risalette kemalin zirvesine eriştin; fakat "kulluk"ta henüz tam değil, eksiksin.
 Ey "Allah'ın Halili"! Ey Tevhid'in yeryüzündeki kurucusu! Ey Musa, İsa ve Muhammed'in yolunun açıcısı! Ey insanî görkem, ululuk, izzet ve kemâlin mazharı! İbrahim olmuşsun, ama "kul olmak" daha zordur! "Mutlak özgür", mutlak özgürlük olmalısın! Hiç kahramanlık türküsü okuma; zira insan "zirve"de dahi daima düşüş tehlikesiyle karşı karşıyadır. Doruklara çıkıp düşmek daha tehlikeli, daha fecî'dir. "İsmail'ini öldür"! "Kendi ellerinle kurban et"! Candan sevdiğin evladını, gönlünün meyvesini, ciğer pareni, gözünün nurunu, ömrünün semeresini, bütün bir bağını, zevkini, varlık bahaneni, seni hayata bağlayan bu dünyada tutan her şeyi, senin var olma, yaşama ve kalmanın anlamını, oğlunu, hayır, İsmail'ini kurbanlık koyun gibi kendin bizzat tut, yere yatır, kıpırdamaması için el ve ayağını, kendi el ve ayağının altına alarak bastır, saçlarını kavra, başını sağlamca tut, yere bastır ve geriye doğru bük ki şah damarı ortaya çıksın, bıçağın keskin ağzını yiyince oynamasın, boyun derisi toplanmasın ve kurbana zahmet vermesin! Şah damarını kes. Tepinmediğini hissedinceye kadar ayağının altında tut. Sonra kurbanlığının soğuk bedeninden kalk ve öylece dur. Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"! "Hakikat''in senden istediği şey, işte budur. Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı". Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"! Ey "İsmail'in babası" Uzun risâlet yolunun sonunda "yol ayrımı"na gelmiştir artık İbrahim!

Bütün vücudu feryâd etmekte : İsmail! "Hak" ise başına vurmakta: "boğazla"! Seçim yapması gerek! İçinde "hakikat''le "menfaat" savaşmaktadır. Canıyla bağlandığı menfaat... İmanıyla bağlandığı hakikat...! Hakikat, onun kendi ölümünü istemiş olsaydı kolaydı. İbrahim yıllardır hak yolunda "can"ını feda etmiş, ruhunu ortaya koymuştur. İşte bu, İbrahim'i "Hakk'ın özgür kulu" olduğu konusunda emin kılmıştır. Bu ise İbrahim için bir "bencillik", bir "zaaftır! Güzel ruhlar, iyi insanlar için iyi/güzel olan, İlahîRabbânî ruh, ulu insan İbrahim için çirkin ve kötüdür.43 İbrahim'in mektebinde "ahlakın izafîliği"nin nasıl ve nereye kadar olduğuna bir bak! Ey "canını feda eden", İsmail'i de feda et! 'Tereddüt", ne kadar can yakıcı, ne kadar tehlikeli bir şey! Ve sonuçta "tevil"! Öyle bir an ki insanın imanı davet ediyor, gönlü ise istemiyor. "Sorumluluk", onu kolayca gönülden sökülemeyecek bir şeyi "gönül'e kökletme"ye çağırıyor, o ise "kaçış yolu" arıyor. "Yanlış yorumlar" dan daha kötüsü de "doğru yorumlar" olsa gerektirir. Yani bir "hakikat''i ayaklar altına almak için başka bir "hakikat" e dayanmak! Ne büyük bir faciadır ki batıl, bir eline kılıç olarak aklı, bir eline ise kalkan olarak "Şeriat"ı almaktadır. İşte burada Kur'an şirk sancağının destekçisi olurken Ali de silahsızlandırılmaktadır. "Hüseyin Ümmeti", "Yezid akıbeti"yle karşılaşıyor! Yorum! Bunun en kötü türü : Aklî yorum! En fecîsi: Şer'î yorum! "Sorumluluk"tan kaçış! — "İsmail'ini kurban et"! — Bu ifadenin bizim anladığımız mânâda kullanıldığı nereden malum ki?

— "Zebh" kelimesinden maksadın, lügat manası olduğu ve me cazi manada kullanılmadığı nereden belli? Nitekim örneğin şöyle denilmektedir: "Nefsini öldür". Bundan murad da "nefsin vesvese sinden uzak dur" veya, "nefsin kölesi olma" gibi anlamlardır. Ya da "mutu kable en temûtû" (Ölmeden önce ölünüz) ma'sum ölüm ikinci ölüm (Arapçada: temûtû), hakîkî manasında ölüm; birinci ölüm (mutu) ise mecazî manasında ölümdür. Burada iradî bir ölüm sözkonusu: "Kendinizi öldürün". Açıktır ki burada ölümden maksat şudur: bencilliği, egoizmi kendinizden uzaklaştırın, üzerinizden atın". Böylece sabit olmuştur ki bu beyanda "mevt" (ölüm), bildiğimiz gerçek "mevt" (ölüm) manasında değildir. Dolayısıyla "öl" emri gerçek manada öl demek değildir. — "İsmail'in" tamlamasındaki "sen" zamirinin, özellikle bana râcî olduğunu ve bu hitapta muhatabın ben olduğunu nereden bi lebiliriz? Burada hitabın, hitab-ı âm (genel hitâb) olmadığını nere den bilebiliriz? Mecazen hitâb-i hâs (özel hitâb) şeklinde eda oldu ğu nereden bilinebilir? Nitekim meanî ve beyân ilminde bu konu ele alınmıştır ve ayetlerde, rivayetlerde, şiirlerde bir kaç madde bu noktada delil olarak getirilebilir. — "İsmail" lafzından muradın, bu İsmail, benim oğlum İsmail olduğu nereden belli ki? Muhtemeldir ki diğer manalardan kinaye dir. Başka bir mânâya delalet edebilir. İsmail kelimesinin bir manâ veya sıfatın ismi ya da müştak (türemiş) bir lafız olma ihtimali de vardır. Sözlük manasında kullanılmış olma ihtimali de çok uzak gö rünmemektedir. Bu ifadede aleniyyet de olmamış olabilir. -"Zibh-i İsmail" terkibinde, İsmail kelimesinin muzafun iley (tamlayan) olmadığı, muzaf in (tamlayan) yerine kullanıldığı, muzaf in aklî karineyle hazfedildiği nereden belli ki? Bu kaide Arap dilinde yaygındır. İlahî kelâmda da şu kabil gelmiştir: "Seele'l-karye". Bu, "seele ehle'l-karye" demektir. Burada da "Zebh-i İsmail"den maksat "Zebhu alâka-i İsmail" (İsmail sevgisini boğazlama) olabilir. —Varsayalım ki sayılan bu ihtimallerin tamamı merduddur. Yani bu muhtemel mânâların hepsinin muhal olduğunu farzedelim. Buna göre Allah'ın sözünü lafızların zahirinden zihne ilk çağrışım
yapan mânâyla telakki edelim ve o lafızlardan hiç biri için o mümkün mânâlardan hiç birine kail olmayalım. Şimdi bu durumda dahi Bârî Teâlâ'nın emrini inşâ, hükmünü icra zamanının o saat olduğunu nereden bilebiliriz ki? Bu hükmün nassında onunla amel zamanı o hükümle muayyen ve mukayyed olmamıştır. Bu aklî ilke açıktır : Şeriatın tayin etmediği, vahiyle nas kılınmayan şeyi, aklın tayinine havale edip mükellefin de mevcut gereklere, şartlara, maslahatlara, zaman ve mekana, imkanlara, sebep ve gereçlere göre seçmesi gerek! Nitekim Kitab'da cihad hükmü gelmiştir; ama cihadın şeklini fertler, vaziyete, ahval ve şeraite, aklın gereklerine göre belirlerler veya Sünnet'te "ilim talep etmek" emredilmiştir. Her mü'mine ilim talep etmek farzdır, görevdir. Herkes ilim aramaya memurdur, ancak hiç kimse, bu teklife uymak farz olduktan hemen sonra fasılasız ilim aramaya girişmekle mukayyad değildir. Eğer insan ölüm döşeğinde, yarı canlı hale düştüğü ömrünün son dakikalarında dahi bu farzı yerine getirirse, emre itaat etmiş olur. Tıpkı Hacıyı, hayatın içinde mukeyyed kılan "Hacc" hükmü gibi. insanlar, Hacc ibadetlerini,  hayatlarını  serbestleştirdikleri zamana bırakırlar. Bunun şer'ân bir mahzuru da yoktur. Zira bu, boynundan atman gereken bir borçtur, boynunun borcu; ne zaman atarsan at! Çünkü bu mü'minin, Hacc konusunda dünyada değil, kıyamette sorumlu olduğunu, Şeriat'ın hükümlerinin ölümden önceki hayatta kemâli, eğitim ve öğretimi, fikrî eğitimi duygu eğitimini tahsil etmek için değil. Ölümden sonra sevap ve mükafat için olduğunu sanmaktadır.

 Esasen "İsmail'i boğazla" emir fiilinin usûl ilmi açısından emri inşâî olduğu nereden bilinebilir? Bilakis güçlü, hatta en güçlü bir ihtimal ve yakîne yakın bir zanla bir "emr-i irşadî" olması uygundur. Şu anlamda ki "zekat verin" ayeti gibi de değildir. Halk, hiç ara vermeden hemen zekâtı ehline vermekle görevlidir. Çünkü emir Mevlevîdir, İlahîdir; yani Mevla'nın kuluna emridir. Dolayısıyla onun "inşa"sı, yani icad ve encamı, kölesine farzdır. Hemencecik de emre itaat etmesi gerek. Bu belki şu ayetteki durum gibidir : "... o malları hakimlere aktarmayın" (Bakara, 188) Bârî Teâla bizi bu emirle irşad etmek istemiştir: Yetimlerin mallarını hakimler vesilesiyle yemek Hz. Hakk'ın nazarında çirkin bir fiildir. Bunun için bu ayette emir, irşâdîdir. Emr-i İrşâdî Eğer Sâri, bu emri vermeseydi bile aklın hükmüyle onu yapmak gerekli olan emirdir. Başka bir ifadeyle emr-i irşâdî, Şâri'nin o emir vesilesiyle insanı aklın hükmüne yönelten emirdir. Bundan dolayı eğer diğer ihtimal, tefsir ve tevilleri atarsak, yakîn ölçüsünde şunu söyleleyebiliriz; Hz. Bârî Teâlâ'nın bu hükümden muradı şu noktayı beyan etmektir: esasen kulluk ve ilahî itaat makamında evlâda alaka/sevgi bir hiçtir ve bunun hasıl ettiği mânâ, şu küllî hakikattir: Hak karşısında mutlak mütevekkil olmak, tam bir teslimiyyet içerisine girmek ve bütün her şeyden vazgeçmek, hayatımızın en aziz sevgi ve bağlarının Hakk'a ittisale ve Hakk'la iştigale engel teşkil etmemesi gerek. Evlâda karşı aşırı ilgi/sevgi, kulu kendisiyle meşgul eder, Allah'ı zikretmekten alıkoyar, İsmail İbrahim'in aşırı iliği/sevgi odağı olmuş ve Vahiy dilinde İbrahim "kes" sözüyle bundan nehyedilmiştir. Bu nehiyden murad da nehy-i irşâdîdir, yani İbrahim'in dikkatini şu hususa çekmektir: Senin İsmail'e karşı aşırı sevgin, ruhunu ve kalbim tamamen Hakk'ın aşkına vermene, Allah'tan başkasına muhabbet beslemekten uzak durmana engel teşkil eder. Yeri geldiğinde ispat edildiği üzere "İsmail'i boğazlamak"tan murad İsmail sevgisini boğazlamak olmaktadır. Bu, haberî olarak "Mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir" ayetinde kastedilen mânâ ile aynı mânâyı ifade eder. —Bütün bu aklî ve şer'i vecihleri, ayet ve rivayetlere istinad etmeyi, kelam ve usul ilminin ölçütleriyle istidlalde bulunmayı, aklî ve naklî delillerle delillendirmeyi bir kenara bırakırsak elimizdeki ölçütlerle esasen bu amel, şerî mübîne aykırıdır! Şu halde ma'siyeti ve haram fiili emretmek asla Bârî Teâlâ'ya isnad edilemez. Evet "yorum"! Sorumluluk ağırlaştığı, insanın canının istediği şeye uymadığı vakit "kaçış yolu" bulmak. Fakat hakikat, "hayatın kenarı"nda bulunduğu zaman, bir çokları hakprest kesilir. Kazanç esnasında, pazarda, dertsiz, tasasız, iyi ve güzel yaşamda "hayırlı işler"! yaparken insanlar hakka razı edilir. "Hakikat", "yaşamın mecrası"na yerleştiğinde iş, su ve ekmek getiren bir sermaye olduğunda ve sonuçta meslek resmî bir meslek, alış veriş tezkeresi, su verdiğinde, ekmek, nâm ve unvan verdiğinde, herkes hem hakperest ve mutaassıb mü'min kesilir, hem de bu yolda hizmetler inşa etmeyi ve eserler sahibi olmayı arzular. Fakat hak, "hayatın karşısı"nda yer aldığında ve hakperestlik zahmet vesilesi olduğunda, başağrısı, zarar ve tehlikeye yol açacak olduğunda... omuzlara çok ağır bir sorumluluk yüklediğinde, yol yokuş, taşlık olduğunda, uçurumlardan düşme tehlikesi bulunduğunda, pek çok harami tuzakları yollarda pusu kurduğunda, hava tufanlı/dumanlı, gece karanlık ve korkunç olduğunda, yoldaşlar az olup her adımda da gittikçe azaldığı ve sonuçta tek başına kaldığında! Seni vadide kalmaya çağıran her şeyden gönlü arındırdığında, geceye alışmış, vadiye yerleşmiş ve hepsi yanyana durmuş bir topluluk ve kabileyle uyumlu ve hemhal olduğunda, evet bütün bunlar sözkonusu olduğunda, Hakk'ın mesajı sana gönlünü nâm, ekmek, can ve aşk İsmail'inden arındırman ve öyle yürümen gerektiğini söylüyor. Kalbin vesvesesi ise "kal, şu anki durumunu muhafaza et ve öyle yap" der. Burada hem bilgin, vukûfiyetli, hem de sorumlu olan insanın son hilesi "yorum"dur. Mevcut durumu muhafaza edebilme ve öylece kalabilmenin yolunu bulmak. Fakat vicdanım da öyle uyuşturabilme, içindeki serzeniş sesini boğabilme yolunu bulabilmek; dini dünyayla uyumlu hale gelerek bozulacak şekilde tahrif edebilmenin yolunu bulmak, diğerleri gibi İsmail'ini de koruma, fakat diğerleri gibi Hakkı inkar (küfür), Allah'a isyan ve halka hıyanetle suçlanmama yolu. Şarab içme, fakat şerbet niyetiyle, deva niyetiyle içmenin yolu. Yorum, yani hak olmayana hak verme şekli. Sen adını ne koyarsan koy. Fıkhî izah, şer'i yorum, aklî, örfî, ahlakî, ilmî, psikolojik, sosyolojik, diyalektik, aydınca vb. tevil....

Ne dersen de. Fakat Hacc'da, üstelik de büyük İbrahim'in hayat serüveninde, tüm denemelerden mutlak sadakat, takva, ilim, amel, ıstırap, acı, cihad ve hakperestlikle başarıyla çıkmış o ihtiyar İbrahim'in macera- sının geçtiği yerde Allah onun adını "İblis'in tevili" koymuştur. Bu malûm "nereden bilinebilir ki"lerden biri İbrahim'in güçlü aklına, saf ve sarsılmaz sadâkatine de musallat olur: "Bu mesajı ben rüyamda işittim; nereden bilebilirim ki..."! İblis kalbine "evlat sevgisi"ni atar ve aklına "mantıklı delil" üfler. Bu, birinci aşamadır: "İlk taşlama"yı yap! Emri yerine getirmekten kaçınır ve İsmail'ini korur.
 
— "İbrahim, İsmail'ini kes"!

Bu kez daha açık, daha keskin bir mesaj...! İbrahim'in içinde savaş kızışır. Tarihin büyük kahramanı, perişanlık, tereddüt, korku ve zaafa tutulmuş bir biçaredir artık! Tevhid'in büyük risâlet sancaktan, İblis'in oyuncağı mı ne? Allah'la İblis arasındaki çekişmede iyice ufalanmış, iliklerine kadar dert ve ateş basmıştır. Beşerî vücut, insanî varlığın derinliklerinde çelişki, akıl ve aşk, şuur ve vicdan, hayat ve iman! Kendin ve Allah! Beşer, hayvan ile insan, tabiatla Allah, içgüdüyle bilinç, yerle gök, dünya ile Ahiret, bencillikle Allah'a bağlılık, gerçeklikle hakikat, lezzetle fazilet, kalmakla gitmek, şühud ile ğaybet, imek (bûden) ile olmak (şoden), esaret ile necat, kayıtsızlık ile sorumluluk, kendine düşkünlük ile Allah'a düşkünlük, şirk ile Tevhid, "benim için" ile "bizim için" ve nihayet "olan" ile "olması gereken" arasında aracı halka. İkinci gün., "sorumluluğun" "arzu ve isteğin" cazibesi üzerindeki ağırlığı, önceki günden daha fazla hissedilmekte... İsmail tehlikeye düşmüş, onu korumak daha da zorlaşmıştır. İblis'in İbrahim'i kandırmak için daha çok zeka, mantık ve maharet kullanması gerekmektedir. "Adem"e verdiği o "yasak meyve"den İbrahim'in de yemesini istiyor, İblis. İbrahim: insan, bu zıtların bileşkesi varlık, aydınlıkla karanlığın, Ahura ile Ehrimen'in savaş cephesi, "çamur" ile "ruh"un; "kötü kokan balçık" ile "Allah'ın ruhu"nün bileşimi, bu "nefs"!

"Ona fücurunu ve takvasını ilham etti" (Şems, Cool Ve "sen" bir tereddüt, bir "titreyiş", bir "seçim" ve işte busun! İlgi, bağ ve sevgiyi mi, mesajı mı?

—Ey Allah'ın Rasûlü! Ey sorumlu! Ey halkın mesajcısı! Sen İsmail'inin babası olarak kalmak mı istiyorsun?
 —Ama... nasıl olur? İsmail'imi mi boğazlayacağım? Hemde kendi ellerimle mi?
—evet! Evet, halk karşısında İsmail'i feda etmelidir; akîde sorumluluğu, şefkat/duygu sorumluluğundan daha üstündür. — "Mesaj"ın daveti mi yoksa "baba" zevki mi? İblis, kalbine "evlat sevgisi"ni atıyor, aklına ise "mantıkî" delil üflüyor.
 — "Fakat.... ben bu çağrıyı, bu mesajı rüyamda duydum. Nere den bilinebilir ki..."? Bu ikinci aşamadır. "Orta taşlama"yı yap Emri ifa etmekten kaçınıyor ve İsmail'i koruyor. "İbrahim! İsmail'ini kes"! Daha açık ve daha kafi... "Tevil" işi daha da zorlaştı. Hakikatin açıklığı ve sorumluluğun baskısı daha açık, kaçış imkanı bırakmayacak denli daha ağır. İbrahim, öylesine darlığa, öylesine sıkıntıya düşmüştür ki mesajdan şüphe etmenin artık izah edilebilir bir yanı olmadığını, mesajdan kaçmak için teviller yapılamayacağım, bir takım tevillere girişmenin, şüphe duymanın ihanet olacağını hissetmeye başlıyor. "Rüşd" ile "ğayy" arasındaki sınır, karşısında öyle kesin ve açık bir şekilde belirmiştir ki İblis'in gücü ve dehasının, etkilenip boş izahlara girişmesine yol açacak sahte bir iş olmadığını anlamıştır. İbrahim, bu mesajı inkar etmede İblis'in rolünün olduğunu, İblis'e itirafta bulunduğunu hissediyor... Uçurumun kenarında! İbrahim'in düşüşü! Putkıran İbrahim'in, Ulil-azm Peygamber, İslam'ın banisi, halkın önderi... İbrahim'in, "Tevhid"in doruk noktasından "şirk"in en alçak bataklığına! düşüşü... Daha ne diyeyim? Şirk mi? Hayır! olamaz! Şirk çok tanrılılık; Allah'la birlikte başkasına veya başkalarına tapmaktır. Ve İbrahim, Kur'an'ın ibadet, tevhid ve şirk hakkında kullandığı dille, Allah yerine İblis'e tapma uçurumunun kenarındadır. İşte İblis, Mina cephesinde açıkça Allah'ın karşısında durmuştur. Hiçbir hileyle her ikisiyle birlikte yanyana gelinemez. Ve her ikisinden birden uzaklaşılamaz da. Ne "birlikte yaşama", ne de "tarafsızlık"! Ah! Bu ne çetin, ne korkunç bir öykü! İnsan, evrenin bu Allah -benzeri (hüdâgûne) varlığı, kainatı emri altına alabilecek bu insan, ne kadar da güçsüz! İçinde Allah'ın ruhunu taşımakta, ama "zaaf "la yoğrulmuş!44 Hiçbir makamda düşüşten korunmuş değildir! Uçurumun üzerinde tıpkı yeni yürümeye başlalayan çocuk gibi, daima kendini kontrol etmelidir! Bilinç Masum Tehvid Peygamberlerinin sonuncusu Hatemü'l-Enbiya dahi kendini korumasaydı sarsılabilir düşebilir, yaptıklarını heba edebilirdi. O bile şirkten masum değildir! İbrahim, Sahib-i azm Peygamberlerin babası, insanlık tarihinde putkıran ve şirk katili! Ömrünün son merhalesinde, insanî gücünün zirvesinde, İlahî izzet ve onurunun tepe noktasında, bir tek "evlat sevgisi" onu İblis uçurumunun kenarına sürüklemiştir! Tevhidin en güçlü kahramanı, Allah'ın Peygamberlerinin babası, yüz yıl İbrahim olarak yaşadıktan sonra, tepeden tırnağa İlahî alâmet, iftihar ve yakîn elde ettikten sonra, artık İblis'in perişan oyuncağı! Senin için artık hiçbir yol kalmamıştır. Allah ve şeytan iki yanında durmuşlar. Hangisini seçersin. İbrahim!? İbrahim'in üzerinde hüccet tamamlanmıştır. Şüphe yok ki mesaj, hak mesajdır. Kuşkusuz mesajdan şüpheye düşmek şeytanîdir. Mesajdan şüphe İblisî bir şüphedir.

Yine de "mantıkî delil" getirebilir. Mantıkî delili de öyledir. Fakat vicdanı onu kuşatmış, emri altına almıştır. Hakikatin aydınlığı, açıklığı ve sıcaklığını tutuşmuş ateş parçası gibi fıtratının derinliklerinde bütün bir varlığıyla hissetmekte, idrak etmektedir. "Hakikat", aklî delillere muhtaç olmayacak kadar sarih, güçlü ve yakîndir. Hakikat adamı, hakikati tıpkı güneşin parlaklığı gibi hisseder, kendi var oluşunu bulup idrak ettiği gibi, Hakkın varlığını da vicdanında hisseder. Hakperest insan hak bulucu bir koku alma duyusuna sahiptir. Asla yanılmaz güçlü bir duyudur bu. Tıpkı bal ansının, yüzlerce fersah mesafeden, binlerce dağ, tepe, ova, karanlık tufan gibi engeller arasından, sayısız yollan, bozuk dağ yollarını, görünmez kara ve deniz yollarını o yön bulucu gizemli gücüyle aşarak kendi kovanını bulduğu gibi hakşinas insan da aynı şekilde hakkın peşine düşer, geceler, tufanlar, tuzaklar, komplolar, binlerce vesvese, başdöndürücü hokkabazlık arasında hakkın yönünü teşhis eder. Tarihin hak perestlerinin önderi olan İbrahim de o uzun ömrünü hakperestlik içinde geçirmiş, hakk içinde hakkla büyümüş olgunlaşıp pişmiş, meyve vermiştir. Böyle bir insan olan İbrahim, peki nasıl olur da Hakk'ın hakk mesajını tanıyamaz ve İblis'in vesvesesini teşhis edemez? Her ne kadar dost onun için bir ateş yakmışsa da düşmanın tutuşturduğu yangın ve alevden daha korkunç ve daha yakıcı....! Her ne kadar şimdi düşman, üzerindeki bu yangını soğutmaya, kırmızı güle dönüştürmeye çalışıyorsa da... Dostla düşmanın Hakla batılın ölçütü, seninle yaptıkları şeye göre değildir. Bu ikisinin başka bir ölçütü vardır, benim ve senin kar ve zararından daha öte bir şey . İbrahim, artık ne yapması gerektiğini biliyor. Mesajın anlamını yakînen kavramıştır. Bilmektedir ki ta başından beri, o şüpheler şeytanın işiydi. Umutsuzluk içinde bir ömür boyu bekleyişten sonra bir evlada kavuşmuş olan bir babanın tarif edilemez aşkı, onu bilinçsizce, bu tür yorum ve tereddütlere sürüklüyordu. Bu yorum ve tereddütlerle kaçış yolu bulmak emelindeydi. Allah'ın karşısında durmaksızın ve haktan yüz çevirmeksiz, İsmail'i kendisi için koruyabilmenin yolu....
Fakat artık her şey açık ve aydın, dert verici, ıstırap verici! Vah vah, ne korkunç bir facia! İbrahim, mesuldür, evet, bunu artık iyice anlamış vaziyettedir. Fakat bu sorumluluk bir baban tasavvur edemeyeceği kadar acı ve çetindir. Üstelik de İbrahim gibi yalnız, yaşlı bir babanın tasavvur edemeyeceği kadar....!

Hem de İsmail gibi biricik oğlunu kesme konusunda! Keşke İsmail tarafından İbrahim boğazlansa, kurban edilseydi, ne kadar da kolay! Ne kadar da zevk verici! Fakat hayır, genç İsmail ölmeli ve yaşlı İbrahim hayatla kalmalı, tek başına üzgün ve yüreği dağlı... Kanlı yaşlı ellerle! İbrahim ne zaman mesajı düşünse, teslimiyetten başka bir bir şey aklına gelmez. Artık en küçük bir tereddütü yoktur. Mesaj, Allah'ın mesajı; çağrı, Allah'ın çağrısıdır. İbrahim, evet tarihin bu büyük âsîsi, Allah karşısında tam bir teslimiyet içine girmiştir. Ama ne zaman emrin ifasını, İsmail'inin kesilmesini düşünse, çaresizlik ve acz, onu öyle bir baskı altına almaktadır ki fanus gibi kendi üzerine katlanmaktadır. Keder, temizlik ve peklik aynası olan açık benzini deri parçası gibi yakmakta, morartmakta ve soldurmaktadır. Dağ gibi dert yükü altında kemiklerinin kırıldığını duyar gibidir. Zaaf, çaresizlik ve korku sultasının, İbrahim'in bütün bir vücudunu sardığını, derdin İbrahim'de neler yaptığını gören İblis, onun içine hırs ve tama, atmaya çalışır. İblis'in işidir bu: Adem'in yeryüzüne inişinden beri Ademin çocuklarına tuzak kurmakla meşgul olan kinci düşman İblis, nerede bir insan kokusu alsa hemen orada bitiverir. Her kimde korku, zaaf, tereddüd, ye's, haset, bencillik, şuursuzluk, hatta bir şeye aşırı sevgi ve bağlılıktan bir eser görse he men harekete geçip işe koyulur. İblis için iyi şeyler bile kötülük kaynağı olabilir, senin yolunun üzerine oturma fırsatı bulup seni kendine çağırabilir. Sorumluluktan uzaklaştırabilir, gönlündeki hak mesajın aydınlık ve açıklığını karartıp bozabilir. İblis, evlat sevgisini bile kötüye kullanabilir. "Şüphesiz, mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir" (Enfal, 28) Nedir fitne? "Deneme/deney ocağı"! "Akîde yolunun şeddi"! İsmail şimdi İbrahim'in tek aşkı, İblis karşısında tek zaaf noktası... Artık İsmail'e sahip olduğu için İbrahim'in yüreği hoplamaktadır. Mesaj, hak mesajdır. Fakat onun yüreğim "İsmail'e sahip olma" zevkinin yerini "onu kaybetme" derdi doldurmuştur. Gam, öfkeli bir sırtlan gibi İbrahim'in canına çöreklenmiş, onu içten içe kemirmektedir. Gam kokusu İblis'i mest etmekte, sevinçten uçurmaktadır. Keder, insanoğlunu, İblis'in yağlı pençesi ve keskin dişlerine lokma yapmaktadır. İblis tekrar umutlandı, kederli İbrahim'in içine hırs ve tama' atmanın gayretine düşürdü, İbrahim'in peşine düşerek "şuurunun bilinçsiz" derinliklerinde gizlice aktı ve ikinci kez söylediği şeyi tekrarladı. İblis'in mantığı her zaman birdir, aynı şeyin tekrarıdır. Yüzlerce renk ve düzen olsa da: — "Bu mesajı, rüyamda...."! Fakat hayır yeter, yeter artık İbrahim! İbrahim kararını verdi, seçimini yaptı İbrahim'in seçiminin hangisi olduğu belli. Peki hangisi? "Allah'a kulluğun mutlak özgürlüğünü"! "İsmail'i kesmek" İbrahim'i kendisine kulluğa çağıran son bağı! Önce olayı çocuğa açmaya karar verdi. Oğlunu çağırdı, oğlu geldi.

Baba, "kurbanlığım" tepeden tırnağa süzdü! İsmail, büyük kurban! Şimdi Mina'da kayalık bir köşede, baba ve oğul başbaşa konuşmakta!... Saçı-sakalına ak düşmüş, bir asırdan uzun bir ömrü acılarla geçirmiş bir baba ve nazik, yeni açmış bir çocuk! Yarımadanın göğü, ne desem, dünyanın göğü, bu manzarayı görmeye dayanamaz. Tarihin işitip de kaydetmeye gücü yoktur. Yeryüzünde baba ile oğul arasında böyle bir konuşma asla hayal bile edilemez. Böyle samimi ve böylesine müthiş bir konuşma! Baba, sanki hikayeyi anlatacak, ruhunun muzdarib ve acılı dalgalanmalarını o ğluna açacak gücü kendinde bulamıyor. Hatta ben seni kendi ellerimle kesmeye memur edildim diyerek konuyu dile getirmeye kadir değildir. Nihayet kalbini Allah'a açar, dişlerini sıkar ve şöyle der: "İsmail, ben rüyada seni kestiğimi gördüm "! Bu kelimeleri ağzından öyle hızlı çıkarır ki konuşması çabucak biter, kendisi bile duymaz, anlamaz. Konuşmasını bitirdi. Ve öylece sesiz kaldı, İsmail'e bakmaktan ürkmüş korkulu bakışlar ve müthiş çehreyle! İsmail meseleyi anladı, babasının acıklı yüzüne yüreği yandı ve onu teselli etti: — "Baba! Hakk'ın emrini yerine getirmede tereddüt etme, teslim ol. Beni de bu işte teslim olmuş bulacak ve İnşallah sabredenlerden olacağımı göreceksin."! İbrahim bu sözler üzerine, hayret verici bir güç bulmuştu kendinde. Artık sadece hakperestlik gücüyle harekete geçen bir iradeye ve sadece mutlak özgürlüğe sahipti. Kesin kararlıkla ayağa kalktı. Bu kalkış öyle eritici, öyle çevik bir kalkıştı ki İblis'i hemen umutsuzluğa gark etti. Mutlak özgürlükten başka bir şey olmayan ve hakperestlik gücünün dışında başka hiç bir şeyin kımıldatamadığı bir iradeye sahip olan Tevhid delikanlısı İsmail de Hakka teslimi yette öyle yumuşak, öyle ram olmuştu ki adeta "sessiz ve çok sabırlı bir kurban"! Baba bıçağı tuttu, keskinleştirmek için tarif edilemez bir güç ve hışımla taşa sürtüyordu. Hayatta en kıymetli gönül bağına karşı babalık şefkatini böyle ortaya koyuyordu. Çocuğuna gösterebildiği tek muhabbet buydu o anda. Aşkın ruha bahşettiği güçle, önce kendini içte öldürdü, kendi can damarını kesti ve içi kendinden boşalarak Allah'a aşkla doldu. Sadece Allah diye nefes alan bir canlı! Sonra Allah'ın verdiği güçle ayağa kalktı. Rahat, sessiz ve itaatkar duran genç kurbanını kurban yerine götürdü. Toprağa yatırdı ve çabucak altına aldı. Yanağını taşa koydu, başından tutarak saçından bir tutam kadarını avucunun içine aldı. Biraz geriye doğru çekti. Şah damarı dışarı çıktı. Kendini Allah'a havale etti. Bıçağı kurbanının boğazına dayadı ve bastırdı, öfkeli bir bastırış, korkunç bir çabuklukla. Yaşlı adamın bütün çabası henüz kendine gelmeden, göz açmadan, görmeden "Onun her şeyi"nin bir anında işin bitmesi ve kendisinin kurtulması içindi. Fakat... Ah! Bu bıçak! Bu bıçak... kesmiyor! İncitiyor... Bu ne acımasız bir işkence böyle! Bıçağı hışımla taşa vuruyor! Yaralı bir aslan gibi kükrer, dertle, ıstırapla, hışımla kendi üzerine kıvrılır adeta, korkar, babalığından dehşete düşer. Şimşek gibi atılır, bıçağı kaptığıyla öylece itaatkar, ram ve sakin bir şekilde duran hiç kımıldamayan kurbanının üzerine ikinci kez hücuma geçer. Bir de ne görsün: bir koyun! Ve bir mesaj "Ey İbrahim! Allah İsmail'in boğazlanmasından vazgeçmiş;

onun yerine kesmen için bu koyunu göndermiştir. Zira sen buyruğu yerine getirdin"! Allahü Ekber! Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dinî gelenek ve ibadetti. İbrahim'in milletinde, insan yerine koyun kurban etmek vardır! Bundan daha da anlamlısı: İbrahim'in İlahının diğer tanrılar gibi kana susamamış olmasıdır. Aç olanlar, ete aç olanlar, Allah'ın kullarıdır! Bundan daha manidar olanı; Allah'ın başından itibaren İsmail'in kesilip kurban edilmesini istememesiydi. O istiyordu ki İbrahim, İsmail'in kurban edicisi olsun. Öyle de oldu; ne yürekli bir insan Artık İsmail'i katletmek boşunadır, saçmadır ! Allah başından beri İsmail'in Allah'ın kurbanı olmasını istiyordu. Öyle de oldu nitekim: ne kadar sabırlı bir insanmış. Artık İsmail'in öldürülmesi beyhudedir! Burada sözkonusu olan "Allah'ın ihtiyacı" değildir. Her yerde sözkonusu olan "insanın ihtiyacı"dır. Budur, hakîm, şefkatli, merhametli, insanı seven Allah'ın "hikmeti". O, İbrahim'i İsmail'ini kurban etmek gibi yüce bir makama çıkarıyor, İsmail'i kurban etmeksizin! İsmail'i de "Allah'ın büyük kurbanı" olmak gibi üstünzirve bir dereceye yükseltiyor, ona hiçbir zarar vermeden! Çünkü bu dinin öyküsü, işkence, insanın kendine eziyet etmesi, kan ve tanrıların kana susamışlığının öyküsü değil, "insanın kemâli" nin öyküsüdür. İçgüdü zincirinden, dar egoizm zindanından kurtuluşun öyküsüdür. Ruhun yükselişi, aşkın miracı ve beşeriyet iradesinin mucizevî iktidarının; her bağ ve kayıttan, seni "hakikat karşısında sorumlu bir insan" olarak esir ve aciz kılan tüm zincirlerden kurtuluşun öyküsüdür. Ve nihayet, "şehadet'in yüce doruk noktasına erişmek, tıpkı İsmail gibi. Ve şehâdetten daha da öte, daha da yüce... —Bu, beşeriyet sözlüğünde henüz adı olmayan bir şey— İbrahim gibi! Bu öykünün sonu nedir? Koyun kurban etmek. Bu en büyük insanlık trajedisinde Allah'ın kendisi için istediği şey nedir? Bir kaç aç için koyun kesmek! Ve şimdi sen, ey İbrahim gibi Mina'ya ulaşmış insan! Kurbanlığını getirmiş olmalı, ta başından İsmail'ini Mina'da kurban etmek için seçmiş olmalısın. Senin İsmail'in kimdir? Nedir? Kimsenin bilmesine gerek yok. Sen kendin bilmelisin ve tabiî ki Allah Senin İsmail'inin, çocuğun olması mümkündür. Bu, tek evladın olmaya da bilir. Çocuğun olabileceği gibi karın, kocan, işin, şöhre tin, şehvetin, gücün, iktidarın, mevkiin, makamın da olabilir. Senin gözünde, İbrahim'in gözünde İsmail'in sahip olduğu yere sahip olan kimsenin veya şeyin ne olduğunu ben bilmem tabiî ki! Sorumluluğun gereğini yerine getirmene, hakikat için çalışma na engel olan, özgürlüğünü kısıtlayan, seni kendinle başbaşa kal maya, nefsinle, hevânla birlikte olmaya çağıran zevk bağı olan,  tıp kı toplum zincirinin, senin sağlam yerini bağlaması gibi yürümene izin vermeyen, İsmail'ini koruman için İblis'le işbirliği yapan, hak mesaja karşı kulağını sağırlaştıran, anlayışını, aklını bozan, kalbini çirkinleştiren, seni iman fermanı karşısında isyana, ağır ve zor so rumluluk yükü altından kaçmaya yönelten.... seni koruyan ve  kur banını koruyan her şey ve herkes ! Bunlar İsmail'in özellikleridir. Sen kendin onu, kendi yaşamında bul ve al, Allah'a yöneldiğin şu an Mina'da kurban et.

Koyunu, hemen ilk baştan seçme, bırak onu Allah seçsin ve İsmail'ini kesmek yerine sana takdir etsin, bağışlasın. Böylelikledir ki Allah kestiğin koyunu kurban olarak kabul eder. İsmail yerine koyunu kesmek, "kurban kesmek" iken koyun olarak koyun kesmek, olsa olsa "kasap"lıktır!

Ali Şeriatı Hacc kitabı kurban bölümünden alıntı.

home.arcor.de/islam_kadin/.../hacc.pdf

http://home.arcor.de/islam_kadin/downloads/hacc.pdf



Logged
MMustafa
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 55


« Yanıtla #1 : 19 Şubat 2015, 09:26:23 ÖS 21 »

Hay Allah senden razı olsun kardeşim, ben de bu kitabı arıyordum.
Logged
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5128



WWW
« Yanıtla #2 : 20 Şubat 2015, 08:46:46 ÖS 20 »


 amin cümlemizden inşallah.
O'nun razı olacağı yolda amellerde olabilme duası ile...
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.944 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu