Peygamber Sonrası Dönem Değerlendirmesi

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > İSTİŞARELER (İstişare Platformu) > Tarih (Moderatör: Yonetim) > Peygamber Sonrası Dönem Değerlendirmesi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > İSTİŞARELER (İstişare Platformu) > Tarih (Moderatör: Yonetim) > Peygamber Sonrası Dönem Değerlendirmesi
Sayfa: 1 [2]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Peygamber Sonrası Dönem Değerlendirmesi  (Okunma Sayısı 24838 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5127



WWW
« Yanıtla #15 : 05 Haziran 2014, 10:37:58 ÖS 22 »


Emevilerin zaferi (Mekke’nin İkinci Fethi)





Serdar Kaya • 4 Haziran 2014 •


Abdülmelik bin Mervan, Irak’ın fethinin hemen ardından, (muhtemelen 691 yılının Kasım ayında) Mekke üzerine bir ordu gönderir. Ordunun başında (sonradan Haccac-ı Zalim adıyla meşhur olacak olan) Haccac bin Yusuf vardır. Abdülmelik, bir yandan da, Fars bölgesindeki valiler ile görüşüp onları kendi yanına çekmeye devam eder.

Haccac’ın ordusu Mekke’ye yaklaştıkça Abdullah bin Zübeyr’e bağlı birliklerle çatışır ve bu çatışmaların hepsinden galip ayrılır. Mekke tarafı ise, sürekli kaybeder ve geri çekilir. Haccac, 692 yılının Ocak ayında Taif’e varır ve kısa bir süreliğine oraya yerleşir. 25 Mart 692 tarihinde ise Mekke’ye yönelir ve şehri kuşatma altına alır. İkinci Mekke Kuşatması, ilkinden dokuz sene sonra bu şekilde başlamış olur.

İkinci Mekke Kuşatması (692)

Mekke’yi kuşatma altına alan Haccac, karargâhını (şehrin hemen doğusundaki) Arafat Dağı üzerine kurar. Mayıs ayında hac mevsimi başladığında, haccı da o idare eder. Ancak, Kâbe, onun kontrolünde değildir. Bu nedenle, askerlerinin hac yapabilmeleri için Abdullah bin Zübeyr’den Kâbe’ye giriş izni ister. Abdullah bin Zübeyr, buna izin vermeyince de, (tıpkı dokuz sene önceki ilk kuşatmada olduğu gibi) mancınıklarla Mekke’yi taş yağmuruna tutar. [1] Bu saldırı esnasında Kâbe yeniden hasar görür. Haccac, saldırıyı, ancak, orada bulunan (ikinci halife Hz. Ömer’in oğlu) Abdullah bin Ömer‘in araya girmesi üzerine durdurur. Neticede, dışarıdan gelen hacılar dışında o sene her iki taraf da hac yapamaz. Zira, Haccac’ın ordusundakiler Kâbe’ye, Abdullah bin Zübeyr’in tarafındakiler ise Arafat’a gidemezler. Ancak Mekke’ye gelmiş bulunan çok sayıda hacı, Emevi ordusunun yaptıklarına şahit olunca Abdullah bin Zübeyr’e destek olmak ister ve hac mevsimi sona erdikten sonra Mekke’yi terk etmez.

Ne var ki, kuşatma altı aydan fazla sürer. Dolayısıyla da, şehirde kıtlık başgösterir. Mekke’de savunma yapanlar, aç kalınca, binek hayvanlarını kesip yemek zorunda kalırlar. [2] Kuşatmanın yedinci ayında, açlık artık dayanılmaz hale gelir ve insanlar kendilerine eman veren Haccac’a sığınmaya başlarlar. Bu şekilde, toplamda 10.000 civarında insan Mekke merkezini terk ederek teslim olur. Teslim olanlar arasında Abdullah bin Zübeyr’in çocukları dahi vardır.

Abdullah bin Zübeyr’in sonu
.....

DEVAMI (TAMAMI)
http://serbestiyet.com/emevilerin-zaferi-mekkenin-ikinci-fethi/


Logged
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5127



WWW
« Yanıtla #16 : 13 Haziran 2014, 10:11:18 ÖS 22 »


Haccac’ın Kâbe’ye bugünkü şeklini vermesi


Serdar Kaya • 8 Haziran 2014 •


Kâbe, hem birinci hem de ikinci Mekke kuşatmasında tahrip olur. 683 yılındaki birinci kuşatmanın ardından tamamen, 692 yılındaki ikinci kuşatmanın ardından ise kısmen yeniden inşa edilir. Bu inşalar keyfi olarak yapılmamakla birlikte, kimi önemli farklılıklar içerir.

Kâbe’nin 605 yılındaki inşası

Kâbe’nin 605 yılında (yani Hz. Muhammed’in İslam öncesi hayatı esnasında) gerçekleşen inşası, bu konuda önemli bir tarihi örnek teşkil eder. 605 yılında, Kâbe’de bir yangın çıkar. Kâbe o gün itibariyle ahşaptan olduğu için, tamamen yanar. [1] Mekkeliler, Kâbe’yi yeniden inşa etmek üzere harekete geçerler. Şehrin takriben 85 kilometre batısındaki Cidde’de o günlerde bir Bizans gemisi karaya vurmuştur. Bu geminin ahşabı, yeni Kâbe’nin yapımında kullanılır. [2]

Yeni Kâbe, eskisinden farklıdır. Şöyle ki, eski Kâbe, yine küp biçiminde olsa da, insan boyunu çok fazla aşmayan, çatısız, ahşap bir yapıdır. Yeni Kâbe’nin yüksekliği ise, öncekinin takriben iki katı kadar olur. Yapımında ahşabın yanı sıra, taş da kullanılır. Yapının tavanı ise, hurma dallarıyla örtülür.

Bu Kâbe’nin yapımında (o tarihte henüz 35 yaşında olan) Hz. Muhammed’in de emeği bulunur. Hacerü’l-Esved’i Kâbe’nin doğu ucuna koyma şerefinin kime ait olacağı konusunda tartışma yaşandığında Hz. Muhammed’in bu soruna nasıl bir çözüm getirdiği hakkındaki meşhur anlatı da, bu inşa sürecinin son kısmına aittir. [3]

Mekke’nin fethi

11 Ocak 630 tarihinde müslümanlar Mekke’yi fethederler. Fethin hemen ardından, o gün itibariyle 25 yaşında olan yeni Kâbe’nin içindeki ve etrafındaki (360 tane olduğu rivayet edilen) putların tamamı kırılır. Bunun dışında, Hz. Muhammed, Kâbe’nin içine girer, ellerini İsa ve Meryem’in tasvir edildiği fresklerin üzerine koyar ve elleriyle işaret ettiği bu freskler haricindekilerin tamamının temizlenmesini ister. [4]

Kâbe’nin yapısında ise, herhangi bir değişikliğe gidilmez. Hacerü’l-Esved de aynen korunur.

Birinci Mekke Kuşatması (683)

683 yılında Emeviler, Birinci Mekke Kuşatması’nı gerçekleştirirler. Husayn bin Nümeyr komutasındaki Şam ordusunun mancınıklarla fırlattığı taşlar ve çıkan bir yangın sonucunda, Kâbe büyük hasar görür. Kimi duvarları yıkılır. Hacerü’l-Esved ise kırılarak üç parçaya ayrılır.

Suriye ordusunun sene sonunda Mekke’yi terk etmesinin ardından, Abdullah bin Zübeyr, zaten büyük hasar görmüş olan Kâbe’yi tamir etmek yerine yeniden inşa etmeye karar verir. Bu kararın bir nedeni de, annesi (ve birinci halife Hz. Ebu Bekir’in kızı) Esma’nın, Aişe’den naklettiği bir hadistir. Bu hadise göre, Hz. Muhammed, Mekke’nin fethinin ardından Aişe’ye, Kâbe’nin aslında orijinal şeklini korumadığını söylemiş, hatta insanların İslam’a yeni girmiş olmamaları durumunda Kâbe’yi yıkıp İbrahim’in inşa ettiği ilk şekliyle yeniden yaptıracağını söylemiştir.

683 yılındaki kuşatma esnasında Kâbe’nin kısmen yıkılınca, Abdullah bin Zübeyr, bu tahribatın böyle bir yeniden inşa için iyi bir fırsat sunduğunu düşünür. Mevcut Kâbe’nin 78 yıllık kısa geçmişine ve ağır hasarlı durumuna rağmen, bazı insanlar Kâbe’yi yıkma fikrinden yine de çekinirler. Hatta, Abdullah ilgili çalışmayı başlattığında, başlarına bir şey geleceğinden korkarak oradan uzaklaşanlar olur. Ancak daha sonra herhangi bir şey olmadığını görünce, geri dönerek ona yardımcı olurlar.

Abdullah, Kâbe’nin sadece duvarlarını değil, temelini dahi ortadan kaldırır. Bu yapıldığında, zeminde, “deve kadar büyük” ifadesiyle tasvir ettikleri kocaman taşlar görürler. [5] Ardından, Abdullah, Kâbe’yi, Hz. Muhammed’in takriben 50 sene önce izah ettiği şekilde yeniden inşa ettirir. Bu yeni Kâbe’nin belki de en önemli farklılığı, zemininin kuzeybatıya doğru takriben iki metre daha geniş olmasıdır. Bir başka deyişle, 684 yılının Kâbesi, Hatim duvarı [6] ile bitişiktir.

Bunun dışında, yeni Kâbe, 14 metre yüksekliğindedir. Duvarları taşlar ile örülmüştür ve bir tavanı da vardır. Abdullah, zemine diktirdiği üç yüksek sütun ile bu tavanı destekler ve böylelikle, tavanın bütün yükünün sadece duvarlara binmesini engeller. Ayrıca, Kâbe’nin kuzey ucuna, tavana çıkan ahşap bir merdiven yaptırır. Yeni Kâbe’nin (biri giriş, diğeri de çıkış için kullanılacak) iki de kapısı vardır. Bu kapılardan biri, bugünkü kapının olduğu yerdedir. Diğeri ise, bu kapının çaprazındaki köşededir.

Abdullah, bunlara ek olarak, kırılan Hacerü’l-Esved’in parçalarını yapıştırır, taşı gümüş bir mahfaza içine koyar ve yeniden eskiden bulunduğu yere yerleştirir. [7]

İkinci Mekke Kuşatması (692)

Emevi ordusu dokuz sene sonra (bu sefer Haccac bin Yusuf komutasında) yeniden Mekke’yi kuşatır. Ordu, şehri yine mancınıklarla taşlar ve Kâbe yine zarar görür.

Kuşatma bu kez Emevilerin zaferiyle sonuçlanır. Dolayısıyla, Kâbe’yi tamir etmek de Emevilere düşer. Kâbe’yi, (halife Abdülmelik bin Mervan’ın direktifleri doğrultusunda) Haccac tamir ettirir. Ancak, Haccac, tamirin bir parça ötesine geçerek, Kâbe’yi İslam öncesi haline yaklaştırır. İlk olarak, Kâbe’nin kuzeybatıya bakan duvarını yeniden geriye çekerek Hatim Duvarı ile Kâbe’nin arasını yeniden açar. Bu duvara bitişik olan ahşap merdiven yerine de, taştan, yeni bir merdiven yaptırır. Abdullah’ın açtığı ikinci kapıyı da taşla ördürerek kapattırır. [8] Birinci kapının ise alt kısmını (eskiden olduğu gibi) yerden yükselterek, ancak merdiven ile girilebilecek hale getirir.

Kâbe, Haccac’ın verdiği bu şekli, bugüne dek korur. Aradan geçen yüzyıllar içinde Kâbe çeşitli afetlerden zarar görse ve zaman zaman bakım altına alınsa da, neticede hep Emevilerin öngördüğü bu mimari esas alınarak onarılır. [9]

Müteakip tamirler

TAMAMI VE DEVAMI İÇİN
http://serbestiyet.com/haccacin-kabeye-bugunku-seklini-vermesi/

Logged
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5127



WWW
« Yanıtla #17 : 13 Haziran 2014, 10:15:29 ÖS 22 »


Sonuç


Serdar Kaya • 12 Haziran 2014 •


Ne yapmak istedim?

Bu yazı dizisinde, ilk müslümanların Hz. Muhammed’in ölümünden sonra yaşadıkları ihtilafları, bu ihtilafları çözümleme adına izledikleri (ve izlemedikleri) yolları ve ihtilafların çözümü adına başvurdukları şiddetin niteliğini ve boyutunu göstermeye çalıştım. Ancak, bu tarihî bir analiz değildi. Bir tarihçi gibi olayların derinliğine inmek yerine, tam tersi bir yol izleyerek, çalışmayı mümkün mertebe kaynakların büyük ölçüde aynı doğrultuda olduğu alanlarla sınırladım. Örneğin, Kufe’de Hüseyin’e biat eden insanların sayısının 12.000 mi, 16.000 mi olduğu üzerinde hiç durmadım; “10.000′den fazla” diyerek daha güvenli bir alanda kalmayı tercih ettim. Bu derece güvenli bir tavrın mümkün olmadığı durumlarda ise, ya konuyu tamamen es geçtim, ya da bir dipnot düşerek ilgili ihtilafı belirttim. Zira, amacım, Hz. Muhammed sonrası dönemin netlik kazanmamış noktalarına ışık tutmaya çalışmak ya da tarihçilerin alanına giren tartışmalara katılmak değil, ilgili dönem hakkında (gerek bilgi eksikliği, gerek yaygın dini önkabullerle düşünme, gerekse mezhepsel bağnazlık nedeniyle) Türkçe yazında maalesef nadir rastlanan objektif bir değerlendirme sunmak ve ardından da, bu tablonun ne anlattığını ve ilgili döneme dair güncel kanıların gerçeklerle ne derece örtüştüğüne dair bir kıyasta bulunmaya imkân tanımaktı.

Tarihî olayları incelerken, öncelikle Taberi ve Belazuri gibi önde gelen ilk dönem tarihçilerin metinlerinden yola çıktım. İslam öncesi dönem ve Hz. Muhammed’in hayatta olduğu yıllar için ise, İbn-i İshak‘ı dikkate aldım. İkincil kaynaklar arasında ise, öncelikle Encyclopaedia of Islam‘ın birinci ve (daha çok da) ikinci volümüne başvurdum. Türkiye Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklopedisi‘ndeki ilgili maddeleri de okuduysam da, hatalı ve subjektif metinlerle sıklıkla karşılaştığımdan ve bu yeni ansiklopedinin Encyclopedia of Islam’ın ötesinde herhangi bir ciddi katkısına rastlamadığımdan, atıfta bulunurken daha temkinli davrandım. Olayları mümkün mertebe duru ve anlaşılır bir şekilde aktarabilmek için, detayları ve anekdotal bilgileri dipnotlarda sundum. Bu tercih, dipnotları pek çok okuyucu için özellikle ilginç kıldı.

Böyle bir inceleme, yaygın olarak yapılan kimi yanlışları tespit etmenin yanı sıra, ilgili döneme dair tasavvurların güncel algıları nasıl etkilemekte olduğu konusunda yol gösterici olması itibariyle de önemli. Zira, üçüncü halife Osman bin Affan döneminde başlayan ihtilaflar, devletin bölünmesi noktasında 692 yılında bitse de, sosyal ve kültürel boyutları itibariyle halen devam ediyor. Günümüzün İslam dünyasında (şii ve sünni olmak üzere) birbirleriyle irtibatları sınırlı olan iki müstakil kollektif hafıza mevcut. Çeşitli alt grupları ve bazı sentezleri de bulunan bu iki kollektif hafıza, hem gerçek hem de hayali öğeler içeriyor. Tarafların, kendi subjektif çerçevelerini destekleme kaygısıyla gerçekleri seçici olarak benimsemeleri (ya da zaman zaman abartmaları ve hatta çarpıtmaları) istisnadan ziyade kural durumunda. Şii söylem, yenilmişliğin ve ezilmişliğin acılarıyla ve (hem ağıtsal hem de destansı) duygusallığıyla şekillenirken, sünni söylem ise, (gerektiği yerde eleştirdiğini düşündüğü) muzaffer Emevi perspektifinin ne denli içinden konuştuğunun çok fazla farkında değil.

Bu çalışmada, gerek bu perspektiflere gerekse ilgili dönemin aktörlerine hem mesafeli hem de nötr kalmaya çalıştım. Çeşitli acımasızlık, fanatizm, bedevilik ve tecavüz gibi rahatsız edici örnekleri dahi mümkün olduğunca yargıda bulunmadan aktarmamın nedeni buydu.

Ortaya çıkan tablo

Yazı dizisi, yaşanan ihtilafları ve çatışmaları aktarsa da, ilgili hadiseler üzerinden çok fazla değerlendirmede bulunmadı. Çünkü, amaç, bir değerlendirme ortaya koymaktan ziyade, üzerinden değerlendirmeler yapılabilecek bir tablo sunmaktı.

Bu tablo, farklı boyutları itibariyle incelenebilir. Örneğin, bir müslüman gruptaki erkekler başka bir müslüman gruptaki kadınları (ve özellikle de cariye statüsüne dâhil edilenleri) ganimet kılmayı nasıl gerekçelendirebildiler? İslam öncesi döneme uzanan bu uygulama, İslamiyetle birlikte herhangi bir değişime uğradı mı? Kocalarını öldüren erkeklerle birlikte yaşamak zorunda kalan kadınlar neler hissettiler? Böyle bir tecrübe bazı kadınlar için kurtuluş, bazıları için kabus, bazıları için ise bir kâbustan diğerine geçiş mi oldu? Bu konular gerektiği ölçüde anlaşılmış ve değerlendirilmiş değil.

Bunun dışında, Kâbe’nin (tamir amaçlı dahi olsa) yıkılmasını ya da Lat’ın kırılmasını insanlar için korkutucu kılan faktörler; Muhtar’ı, Mus’ab’ı ve Abdullah bin Zübeyr’i meşru görmedikleri bir güce biat etmektense öleceklerini bile bile huruca kalkışmaya yönelten dini ve kültürel arkaplan; ya da geçmişe dair (Kubbetü’s-Sahra gibi) öğelerin farklı bağlamlarda yeniden inşası gibi pek çok konuda detaylı incelemelerde bulunmak mümkün.

Yaşanan ihtilaflar, muhtemelen daha epey bir zaman sona ermeyecek olan İslam ve demokrasi tartışması çerçevesinde ele alınmaya da müsait. Şöyle ki, üçüncü halife Osman bin Affan döneminin ortalarından itibaren, Emevilere karşı çıkanlar, haksızlık ve zorbalıkla mücadele ettiklerini düşünüyorlar. Muaviye’nin ölümünün ardından ise, bir hanedanın halifeliği ele geçirmesine müsaade etmeyip şura sistemini geri getirme isteği de ön planda.

Bu noktada, ilgili çatışmaların müslümanlar arasında gerçekleşiyor ve kimi dini öğeler de içeriyor olmasından hareketle, bütün bu hadiseleri dini ihtilaflardan ibaret görme hatasına düşmemek de ayrıca önemli. Yaşananları biraz daha dikkatle incelemek, güç ve çıkar arayışı, adalet talebi, acımasızlık, düşman addedilenlere duyulan güvensizlik ve etnik aidiyet üzerinden duyulan yakınlık gibi bir dizi gayet tanıdık faktörü de görebilmeyi mümkün kılıyor. Bu faktörlerin tanıdık olması, insan tabiatının farklı yönlerini yansıtmaları ve dolayısıyla da her dönemde güncel olmaları ile ilgili: (1) Arapların Acemleri algılayış şekilleri, (2) devlet görevlerine atamalar yapılırken akrabaların kayırılması, (3) gelir dağılımındaki bazı adaletsizliklerin de katkısıyla gerçekleşen 656 Medine isyanı, (4) kabileler arasındaki dostluk ve düşmanlıklar, (5) Şam’ın Mekke’ye, Mekke’nin de Şam’a güvenmemesi, ama diğer yandan hem Şam’ın hem de Mekke’nin kendi içinde ayrışmalar yaşaması… Sayısı çoğaltılabilecek bu gibi örnekler, belli sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve psikolojik arkaplanlara sahip olan ve benzerlerine her devirde kolaylıkla rastlanabilen türden gelişmeler.

Ne var ki, müslümanlar arasında yaşanan her ihtilaf ya da çatışmaya derhal dini bir hüviyet atfetmek ve konuyu sadece o çerçeveye indirgemek, halen sıklıkla yapılan bir hata. İlgili hatanın, bazen konuya olan yabancılıktan, ama belki ondan çok önce, hakkında çok şey bilinmeyen grupları sadece en belirgin özellikleriyle algılamaktan ileri geldiği söylenebilir. Türkiye özelinde ise, bunlara ek olarak bir de Araplara yönelik ırkçı tavırların dikkate alınması gerekli.

Araplara yönelik ırkçılık

Araplara yönelik ırkçılık, Türkiye’de hem dindar hem de seküler kesim içinde yaygın. Zira, Aleviler, gayrimüslimler ya da eşcinseller hakkında çirkin ve aşağılayıcı sözler sarf etmenin yanlış olduğu artık yavaş yavaş anlaşılsa da, Araplar’a yönelik küçük düşürücü ifadeler henüz ayıplanmıyor – ki bu da muhtemelen ırkçılığın yanlışlığının halen prensip değil, ezber seviyesinde algılanıyor olması ile ilgili.

Türkiye’nin dindar kesiminin Arap kimliğine yönelik olumsuz tavrı, ekseriyetle, İslam’ı en doğru anlayan ve İslam’a en çok hizmet edenlerin Türkler olduğu yönündeki temelsiz (ve arogan) bir tavırda ifade buluyor. Bu tavrın seküler Türklerdeki karşılığı ise, Arapları birbirlerini yiyen ilkel bedeviler olarak nitelendirmek. Bu ilkellik atfı, Arapları en basit seviyede bir entelektüel ilgiyi dahi hak etmeyen bir kitle olarak görmeyi de olağanlaştırıyor. Örneğin, dizinin Kerbela başlıklı yazısına sosyal medya üzerinden gelen bir tepki şöyleydi: “allahın arabı 1500 sene önce taht kavgasına düşmüş bana ne bundan (sünni kökenli bir ateistim)”
Twitter

Böyle bir tepkiye doğrudan bir cevap verebilmek zor. Ama bu tepkinin içerdiği varsayımları nazara verme adına birkaç soru sormak iyi olabilir:

1. Tarihe insanlığın ortak mirası olarak bakmak mı gerekir, yoksa farklı milletlerin tarihleri arasında bir hiyerarşi kurmak ve hiyerarşinin alt basamaklarına yerleştirdiğimiz milletlerin tarihleriyle ilgilenmemek daha mı doğru olur?

2. Iraklı bir araştırmacının Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri hakkında yazdığı bir yazıya bir başka Iraklı, “allahın türkü 600 sene önce taht kavgasına düşmüş bana ne bundan” diyecek olsa, böyle bir tepkiyi ne derece makul (ve nezih) buluruz?

3. Arap kültür ve medeniyetinin Türklerinkinden daha az zengin olduğundan neden bu kadar eminiz?

4. Böyle bir yorum yapan bir insan neden ateist olduğunu belirtme ihtiyacı hisseder? Şiilerle sünniler arasındaki ayrışmaya temel teşkil eden hadiselerden biri konusunda taraf tutmadığını dile getirme amacıyla mı? Şayet sebep bu ise, “bana ne bundan” demek, objektiflik midir? Avrupa’daki mezhep savaşları hakkında yazılmış bir yazıya biri çıkıp da, “allahın batılısının kavgasından bana ne” gibi bozuk imlalı bir tepki verse ve sonra da parantez içinde herhangi bir Hıristiyan mezhebine mensup olmadığını (ya da inançsız olduğunu) belirtse, bu kişi hakkında ne düşünürüz?

5. Kerbela gibi sosyolojik ve kültürel manada derin izler bırakmış olan tarihi olaylara “bana ne” diyerek sistemli bir şekilde yabancı kalırsak, içinde yaşadığımız toplumu (ve aslında dünya nüfusunun takriben dörtte birini şu ya da bu derecede etkileyen kimi gerçeklikleri) anlayabilmemiz mümkün olur mu? Bu, kişisel inançtan bağımsız bir konu değil mi?

Sonsöz

İslam dini, 610 ila 632 yılları arasında doğdu. Ancak, bu 22 yıllık dönemi sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için, öncesi ve sonrası hakkında da bilgi sahibi olmak gerekli. Zira, 610 yılı önemli bir milat olsa da, her şeyin başı değil. Bir başka deyişle, ilgili 22 yıla dair gerçekliklerin önemli bir kısmı 610 öncesinde de zaten mevcuttu. Örneğin, kadınların savaş sonrasında ganimet kılınması ya da hırsızların ellerinin kesilmesi gibi uygulamalar, İslam’ın getirdiği yenilikler arasında yer almıyor.

632 sonrası ise, öncesindeki dönemlere dair birden fazla anlatı ortaya çıkarmış olması itibariyle önemli. Bu anlatıların herbirinin, önceki dönemlerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair kaygılarla da şekillenmiş olması ise, 632 sonrasını daha da önemli kılıyor.

Bu yazı dizisi, bu kritik dönemin ilk 60 yılını ele aldı ve bu şekilde sadece ilgili yılları değil, bu yılların öncesini ve sonrasını da aydınlatmaya çalıştı.

http://serbestiyet.com/sonuc/

Logged
Sayfa: 1 [2]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.635 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu