"Veli" ve Evliya" Terimleri

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > "Veli" ve Evliya" Terimleri
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > "Veli" ve Evliya" Terimleri
Sayfa: [1] 2 3 ... 10   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: "Veli" ve Evliya" Terimleri  (Okunma Sayısı 75274 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
FECR
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4698


Selam Hidayete Tabi Olana


WWW
« : 25 Mayıs 2014, 04:46:28 ÖS 16 »

"VELİ" VE "EVLİYA" TERİMLERİ

giriş

kelimeler ve kavramlar, bir dilin ve İnancın yapı taşları ve tuğlalarıdır. binanın sağlamlığı, dayanıklılığı ve sürekliliği kullanılan malzemenin tanınmasına ve iyi bilinmesine bağlıdır. sağlıklı toplumlar ve cemaatler meydana getirebilmenin yolu da inançlı ve kararlı insanların beraber olmalarıyla mümkündür.

insanlar çevresindeki varlıkları yorumlama ve anlamlandırma faaliyetini zihni bir süreç içerisinde yaparken, o varlıkları kelime ve kavramlarla tanımlamak mecburiyetindedirler. kelime ve mefhumlara yüklenilen biçim ve özün oluşması, sosyal hayatın içerisinde ve insanın çevresinde ona adapte edilen bir faaliyettir, insan, toplum ve tarih ikilemi içerisinde hayatını devam ettirirken, hayatın amacı hakkında sahip olduğu vahyi veya beşeri ilkeler doğrultusunda kültürünü oluşturur.

kur’an kavramlarının bir çoğu tarihi akış içerisinde çeşitli mahalli kültürlerin etkisiyle asıl anlamından koparılıp bir takım düşüncelerin ifade vasıtası yapıldığı ve hayata bu şekliyle geçirildiği tarihi bir realitedir. müslüman fert ve toplumların hayatında gerçeklik ve olumluluğu içeren İslami kavramların, bulanması ve zayıflaması, müslümanların düşüşüne neden olmuştur. öte yandan İslam'ı kendisine karşı potansiyel alternatif gören batı, İslami uyanışı durdurmak için, İslami kavramların silik, bulanık ve tereddütlere açık bir biçimde yaşamasını istemektedir.

bu yazının amacı, veli veya evliya kavramını ana kaynağa, yani kur'an'a döndürme girişiminden ibarettir. zaman içinde yerleşik kültürlerin ve İslam düşmanlarının ve cahil dostların müdahalesiyle İslami kavramların karşı karşıya geldiği karışıklık ve anlam sapması bunu göstermektedir. kavramların üstünden asırların geçmesi sonucu, güçlüyü zayıfla değiştirme, allah'ın kitabına yaklaşma yerine ondan uzaklaşma ve onu hayat sahnesinden silme yönünde menfi bir durum olmuştur.

veli kavramı ve tarihsel gelişmesi

arapça bir kelime olan vela yahut veliyye'den türeyen veli sözcüğü dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi manalara gelmektedir. çoğulu evliyadır. hukuki anlamda veli ise, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse demektir. kelime kur'an'da allah'ın ismi olarak da kullanılmıştır.

toplumda veli veya evliya kelimesi, ne lügat manası, ne de kur'an'da kullanıldığı mana ile değil; daha çok bu kelimeye sonradan kazandırılmış manasıyla kullanılmaktadır.

geleneksel anlamda veli (veya evliya); benliğini allah’ta yok etmek suretiyle bir takım üstün vasıflar kazanarak, harikulade şeyler gösterebilen büyük insan anlamında kullanılmaktadır. hatta daha da ileri gidilerek allah adına kainatın idaresini düzenlemeye yetkili kişiler olarak algılanmaktadır.

hicretin ilk asrından başlayan zühd ve takva anlayışı giderek tasavvuf! bir şekle bürünmüş ve ix. yüzyıldan sonra ise geniş ve renkli bir tefekkür meydana getirmiştir.

veli kavramının, türkler'in İslam'a girişinden sonra, İslam öncesi dinlerinden taşıdıkları şamanizm, budizm, zerdüştilik, mazdeizm, maniheizm ve hıristiyanlık gibi inançların tesiriyle istılahlaştığı görülmektedir, öyle ki allah'a yakın olduğu kabul edilen, veli diye vasfedilen bu kişilerin fevkalade kuvvet ve kudretlerle mücehhez olduğuna ve herhangi bir konuda -sağ veya ölü iken- yardımlarının söz konusu olacağına inanılmaktadır. böyle bir anlayış velinin takdis olmasıyla sonuçlanmaktadır.

yukarıdaki anlamıyla müslümanlar arasında yaygınlaşan bu veli kavramının menşe itibariyle islamiyet'le bir ilgisi yoktur. dikkatle bakıldığı zaman hıristiyanlıktaki aziz kültü gibi, müslümanlar arasında yaygınlaşan bu veli sözcüğünün İslam'dan önceki putperest kültürlerle yakın alakası vardır.1

türkler'deki veli anlayışının temelinin şamanist devirden kalma olduğu söylenebilir. eski türk şamanları incelendiğinde bunların türk veli tipine çok benzediği anlaşılır. gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri önleyen yahut düşmanlarına musallat eden, hastaları iyileştiren, göğe çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan türk şamanları bu hüviyetleriyle adeta İslam sonrası eserlerde veli veya evliya olarak tanındı.

şamanist türkler, samanların harikulade insanlar olduklarına, ruhlar ve gizli güçler ile ilişki kurup onlara istediklerini yaptırabildiklerine inanırlardı.

türkler'in veli telakkisinin oluşmasında eski atalar kültürünün de önemi vardır. ata öldükten sonra onun ruhunun üstün bir takım güçleri olduğuna inanılır ve ondan şefaat beklenir.

bu üstün ruhani güçlerle donanmış insan tipinin müslümanlık'taki veli tipiyle ilgi kurulmasında güçlük çekilmedi. kur'an-ı kerim'deki çeşitli mucizeler gösteren peygamberlerin şahsiyetini kendi din adamlığıyla benzeştirdiler.

veli veya evliya kültürünün oluşmasına sebep olan unsurlar şunlardır:

a) eski türk inançları

b) budizm ve şamanizm

c) islam öncesi kültür

d) kitab-ı mukaddes kaynaklı inançlar .

e) İslam (kur'an ve hadislerdin yanlış yorumu

x-xii. asırlarda islamiyet orta asya'da yayılırken tekkelerin çoğu eski budist manastırlarının yerine, yahut yakınlarına yapılıyor, zamanla manastırdaki azize ait menkıbeler, yerli halkla ilişkiler kurmada kolaylık olması için islam i bir hüviyete dönüştürülüyordu. bu usul hem anadolu'da hem de rumeli'de tatbik edildi. mesela hacı bektaş'ın sulucakaraöyük'te kurduğu tekke burada yaşayan hıristiyanlar'ın takdis ettiği saint charalambus'a ait kilise ve kültürü islami bir havaya büründürüldü. bu örnekler çoğaltılabilir.

bu veli (veya evliya)lerin neler yaptıklarını abdurrahman cami'ye ait nefehatu'l-uns min hazarati'l-kuds isimli eserden takip edelim:

1. yoğu var etmek, varı yok etmek.

2. gizli şeyleri açığa çıkarmak, açıkta olanları gizlemek.

3. ölüyü diriltmek, diriyi öldürmek.

4. duayı gerçekleştirmek.

5. gıyaben söylenenleri işitmek.

6. gaybten ve gelecekten haber vermek.

7. su üzerinde yürümek, mekan aşmak.

8. aynı anda muhtelif yerlerde görünmek.

9. hayvan bitki veya cansız maddelerin teşbih ettiklerini duymak.

10. havada dolaşmak.

11. vahşi hayvanları emrine almak.

yukarıda sayılan özelliklere uygun, tarihte ve günümüzde var sayılan velilere örnekler veren külliyat bir hayli yaygındır.

örnek olarak; hacı ubeydullah ahrar denilen şahıs semerkantta otururken aynı anda istanbul'u fetheden fatih'in ordusuna yardım eder şeklindeki olay bütün klasik kaynaklarda çok rahat bir şekilde anlatılır.2

bazıları da "insanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahi-binin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. bereket gittiği yerlere yağar..."3

bazıları da allah ile konuşabiliyor, hatta o'nu da emri altına alıyor: "hak teala dedi:

- ya cüneyd. ben seninim, sen benimsin. şimdiye değin sen benim dediğimi tutardın, şimdiden sonra ben

senin dediğini tutarım." 4

bir başkası "evliya'dan bazıları vardır ki, sadık müride, vefatından sonra, hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir, isterse o veli, kabrinde meyyit olsun. kabrindeyken müridini yetiştirir. müridi kabrinden onun sesini işitir. nitekim ebu'l-hasan hırkanı' beyazıd bestami'den bu şekilde feyz almıştır." 5

bazıları işi daha da ileri götürerek; "allah beni öğer, ben de onu. o bana kulluk eder, ben de o'na.

bir halde o'nu ikrar eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce inkar ederim." 6

veli (veya şeyh) ile sohbetin usulü (!}: "evvela mümkün ise güsl ile olmazsa taze bir abdestle iki rekat namaz kılmak, anlayamadığı bir şey varsa onu kendi kusuruna hami etmek, hiç bir surette şeyhin kavi, fiil ve ahvaline kat'iyyen itiraz etmemek, şeyhin kelamını hakdır diye itikad etmek... sohbet bitince çok oturmayıp hemen kalkıp izin istemek ve ellerini dizlerini öpüp geri geri gitmek..." 7

"allah u teala'nın ism-i zahirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü, hatta nisa şeklinde onların organları halinde ayrı ayrı zahir oldu. bu taifeye o kadar bağlandım ki nasıl bildireyim kendimi tutamıyordum. onların şeklindeki zuhur başka hiç bir şeyde yoktu." 8

örnekleri çoğaltmak mümkün. allah adına, din adına anlatılanların islam'la bir ilgisi olmadığı ortada olduğu halde bu eserlerin kur'an rehberliğinde yeniden okunması ve yeniden değerlendirilmesi gerekir.

2. İslam'da veli veya evliya

a) gerçek veli allahtır

kur'an-ı kerim'in bir çok ayetinde allah'ın müminlerin velisi ve yardımcısı olduğunu görmekteyiz:

«bizim velimiz sensin öyleyse bizi bağışla, bizi esirge, sen bağışlayanların en hayırlısısın.» (a'raf, 7/155)

«allah iman edenlerin velisidir.» (bakara, 2/257) }
«allah müminlerin velisidir.» (al-i İmran, 3/68) t
«göklerin ve yerin mülkü allah'ındır, diriltir ve öldürür. sizin allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur. » (tevbe, 9/116)

bu ayetlerin sayısını çoğaltmak mümkün. ayrıca aynı konudaki şu ayetlere bakılabilir: 6/51, 70, 9/74, 13/37, 29/22, 32/4, 42/31 vd.

buradaki veli kavramı; allah'ın dost, koruyan, kollayıcı, yardımcı, yakın, sahip manalarına gelmektedir. bu nedenle müslümanların yalnızca allah'ı veli edinmeleri gerekmektedir.

b) allah'tan başka veli edinmemek gerektiği

«onların allah'ın dışında kendilerine yardım edecek velileri yoktur.» (şura, 42/46)

«yoksa o'nun dışında bir takım veliler mi edindiler, işte allah, veli olan o'dur. ölü olanları da diriltir. her şeye güç yetiren o'dur.» (şura, 42/9)

«haberin olsun halis (katıksız) olan din yalnızca allah'ındır, o'ndan başka" veliler edinenler (şöyle derler):

'biz bunlara bizi allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.' hiç şüphesiz allah kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. gerçekten allah yalancı kafir olan kimseyi hidayete eriştirmez.» (zümer, 39/3)

ayrıca kafirlerin (3/28, 4/139, 4/144,3/28), yahudi ve hıristiyanlar'ın (5/51, 5/57, 5/81), şeytanların (4/7, 7/27,18/50) ve zalimlerin (45/19,60/1) veli ve yardımcı olamayacakları müminlere bildirilmektedir.

c) insan vasfı olarak veli

«iyi bilin ki allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. onlar allah'a inanmış ve muttaki olmuşlardır.» (yunus, 10/62-63)



«mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar,
namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler. allah'a ve rasulüne itaat ederler, işte allah'ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır.» (tevbe, 9/71) :

allah'ın dostları olduğu gibi şeytanın da dostları vardır. allah'ın velilerine korku ve üzüntünün olmadığını, onların muttakiler olduğunu görüyoruz.

«yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyi olmak demek değildir. asıl iyilik; allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere inanan, o'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve kölelere mal veren, namaz kılan, zekat veren ve ahidleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir, işte onlar doğru olanlardır. müttakiler de onlardır.» (bakara, 2/177)

bu ayette takva sahibinin yani velinin özellikleri sıralanmaktadır. takva iman ve davranışlardır, islam'ın yaşanması hayata geçirilmesidir. kur'an'ın rasulün hayatıyla örnek davranışlar haline, yaşayan kur’an haline gelmesidir. burada da görüldüğü gibi kur'an'dan insan davranışlarına bir yön vermesi ve hedef göstermesinin müşahhas örneklerinin anlatıldığına şahit oluyoruz.

insan tek boyutlu bir varlık değildir. o çevresiyle, birlikte yaşadığı insanlarla ve yaratıcısı ile sürekli bir ilişkiler bütünü içerisinde inanç ve hareketler sergilemektedir. buna inanma ve salih amel de diyebiliriz. kur'an bize bunun yolunu göstermektedir. mümin ve müslüman olmanın, veli olmanın yolu kur'an ve sünnete uygun yaşamaktan geçer. kur'an takva sahibi olmamızı istiyor. hatta daha da ileri giderek gerçek müminlerin takva sahiplerine önderler olmasını öneriyor. bu da yaşanan hayata yön verip islam'a uygun bir şekilde örneklik yapmakla mümkündür. allah'ın dostlarının kerameti, ihsanı, takvası, kur'an'ı yaşanan bir hayat haline getirmesidir. bazılarının anladığı gibi kainata tasarrufta bulunma, dualara icabet etme, öldüklerinde geri kalanları mezardan idare etme, mezarları üzerinde kubbeler inşa edilme şeklinde değildir.

maalesef bu anlayış diğer dinlerde olduğu gibi müslümanlarda da genel olarak yaygınlık kazanmıştır. oysa

risaletlerin hepsinde allah'ın dini böyle bir uygulamayı reddetmekte, tamamen dışlamakta ve muttaki müminlerden başka evliya tanımamaktadır.

kur'an bu konuda peygamberimize şöyle buyurmaktadır:

«de ki: ben kendime allah'ın dilediğinden başka ne bir yarar, ne de bir zarar verme gücüne sahip değilim. eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde ederdim ve bana kötülük dokunmazdı. ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.» (a'raf, 7/196)

yine kur'an'da insanların kalplerine tasarrufta bulunmak, hakka meyletmeyen kimselerin kalplerine imanı yerleştirmek ve buna benzer hususlarda peygamberlere bile yetki verilmediği (27/80, 35/22-24) halde bir takım insanlara takva adına kur'an dışı ilahi sıfatlar vermek islam'ı bilmemek ve yahutta bile bile düşmanlık etmek demektir.

kur'an-ı kerim, peygamberlerin bile sahip olduğu bütün kudret, azamet, üstünlük ve şerefin allah'a itaat edip tamamıyla onun hükümlerini uygulamaya ve kendisine ayet ayet indirileni kaldırıp haktan yüz çevirir, allah'ın kelamını değiştirmeye kalkar ve kendi sözlerini ona ilave edecek olursa; başkası üzerinde hiç bir üstünlüğe sahip olamayacağı geniş bir şekilde açıklanmıştır.

«sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, o takdirde sen, mutlaka zalimlerden olursun.» (bakara, 2/145)

«sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki allah'tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz.» (bakara, 2/120)

«de ki: onu kendi tarafımdan değiştirmek benim için imkansızdır. ben sadece bana vahyolunana uyarım. şayet ben rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.» (yunus, 10/15)

kur'an'da açıklanan bu tür ayetlerin hepsi rasulullah'ın herhangi bir muhalefeti, sapması veya ayetleri gizlemesinden korkulduğu için indirilmemiştir. bu ayetlerin indirilmesinden maksat insanlara, peygamberin allah'a olan yakınlığının sebebinin peygamberin -haşa- allah ile bazı ortak sıfatlara sahip olması veya akrabalık -oğul gibi- bağlı olmadığını göstermektedir. böylece peygamberin özelliğinin, uyarıcı, müjdeleyici olması ve allah'ın hükümlerine kayıtsız şartsız bağlanması olduğu açıklanmaktadır.

sonuç

veli olmak eşyanın tabiatını tersine döndürmek suretiyle değil, bilakis eşyanın tabiatı gereğince, sünnetullahın açığa çıkması, fıtratın gelişmesi ve allah'ın razı edilmesiyle mümkün olmaktadır.

allah kalında yalnızca takva ile insanlar birbirlerinden ileride olabilmektedirler. bu da azabından korunma ve rızasını kazanmak ile mümkündür. kim allah'a onun bildirdiği gibi inanır ve salih amel işlerse, işte kurtulanlar yalnız bunlar olacaklardır.

peygamberlerin hepsi allah'ın veli kullarıdır. onlar allah'ı razı etmişler, tevhidi hayatlarında uygulamışlar ve en güzel şahitler olmuşlardır. müminlerde allah'ın veli kullarıdır. allah inanan ve salih amel işleyen kullarını veli (dost) edinmektedir. velinin büyüklüğü buraya kadardır. bunun üzerinde bir büyüklük allah'ın belirlediğine göre kulları için söz konusu değildir.

müslümanlar da ayrıca birbirinin velisidirler. birbirine yardım eden, bağışlayan, malından yediren, koruyan, kollayan insanlardır. muhacir ve ensarın birbirlerini veli kabul etmeleri, peygamberi veli kabul etmeleri ve uygulamaları ile elimizdeki sağlam bilgiler bizler için örnek teşkil etmektedirler.

islam akaidinde bazı dini çevrelerde bilinen anlamda kişilere kutsallık izafe edilerek, hatta onları insanlık vasıflarının da üzerine çıkarmak gibi hayali tipler icat etmek anlayışına yer yoktur. kur'an'da net bir şekilde açıklanan "evliya'nın diğer insanlardan farkı; beşer tabiatının üzerine çıkması, fevkaledelikler göstermesi veya günahları bağışlaması değil, tevhidi bir inanca sahip olması, münkerden kaçınması ve marufu emretmesi, her türlü şirke, zulme, haksızlığa karşı tavır sahibi olmasıdır.

notlar:

1. e.a.westermarck, islam medeniyetinde puta tapma devrinden artakalan itikatlar, çev. ş. nazmi

coşkuner, ankara, s. 11,19-20.

2. İrfan gündüz, osmanlılar'da devlet-tekke münasebetleri, sena neşriyat, s. 43-44, ist., 1984.

3. mehmed zahid kotku, ehl-i sünnet akaidi, s. 7, seha neşriyat.

4. feridüddin attar, tezkiretü'l-evliya, erkam yayınları, s. 158, ist.

5. esseyyid abdûlhakim arvasi, rabıta-i şerife, çev. necip fazıl kısakürek. büyük doğu yayınları, s. 19, ist., 1981.

6. muhyiddin-i arabi, fususu'l-hikem, çev. m. nuri gençosman, s. 48, ist., 1981.

7. mehmed zaid kotku, tasavvufi ahlak, cilt l, s. 90, ist.

8. İmam-ı rabbani, mektubat tercümesi, 1. mektup, sönmez neşriyat, t. 6,1968, ist


ARİF ÇİFTÇİ

haksöz dergisi sayı:11 şubat 1992
Logged

osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #1 : 25 Mayıs 2014, 06:39:46 ÖS 18 »

"VELİ" VE "EVLİYA" TERİMLERİ

giriş

veli kavramı ve tarihsel gelişmesi

arapça bir kelime olan vela yahut veliyye'den türeyen

veli sözcüğü dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi manalara gelmektedir.

çoğulu evliyadır.

hukuki anlamda veli ise, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse demektir. kelime kur'an'da allah'ın ismi olarak da kullanılmıştır.



Boşuna zahmet etmişsin kardeşim. Seninle bu şekilde anlaşma, bir noktada buluşma yolunu seçecek olur isek, bu yazışmalar devam eder gider. Sen bir yazı gönderirsin, cevap olarak ben bir yazı.

İfadeleri çarpıtmak, Evliya karşıtlığını ortaya koymak için kullanılmış olan kelimeler hiç mi dikkatinizi çekmiyor.?

Yazının yukarıdaki ilk bölümündeki geçen kısmı, bütünüyle tamamını ifade ediyor. Sonucunu okumaya gerek yok.

Geleneksel ve toplumsal diye bir kavramı Kuran 'a yakıştırıyor musun .? Allah 'ın kelamı, dün, bugün, yarın ve hatta kıyamete kadar geçerli değil mi.?

Veli kelimesini manalandırdığı ifadelere bakarmısın .?

Birincisi : Anlam olarak "dost, ahbap, arkadaş, yardımcı gibi manalara gelmektedir" demiş .!

İkincisi : Evliyadır demiş ve açıklama yok.

Ve hemen ardından,

"hukuki anlamda veli ise, bir çocuğun her türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse demektir. kelime kur'an'da allah'ın ismi olarak da kullanılmıştır". demiş..

Soruyorum size, Allah 'ın ismi olarak da kullanılabilen bir kelime dost olarak nasıl manalandırılır?

Senin ifade ettiğin gibi, dost edinmeyin manasında değerlendirecek olur isek, Allah 'ı da dost edinmemek gerektiği anlamı çıkmaz mı.?

HUKUKİ ANLAMI DEMİŞ, NE DEMEKSE .?

EVLİYA kelimesine verdiği mana: 1 - Her türlü hareket ve halinden sorumlu olan kimse

                                            2- -Dost, ahbap, arkadaş, yardımcı .

Netice olarak iki mana taşıyan anlamı, işimize gelen veye gelmeyen her tarafa çekebiliriz demektir. Öyle mi.?

-Toplumsal mana,
-Evrensel mana,
-Hukuksal mana


Allah aşkı için Kuran-ı Kerim için böyle bir ifadelendirme olabilir mi.?
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
FECR
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4698


Selam Hidayete Tabi Olana


WWW
« Yanıtla #2 : 25 Mayıs 2014, 06:59:22 ÖS 18 »

Evet, bu şekilde anlaşmamız zor. Smiley

Bir kavramın birden çok anlama geldiğini bilmiyorsanız ben ne yapıyım Huh?
Biraz tefsir usulu okumuş olsaydınız böyle konuşmazdınız her halde.
Vücuh ve nezair konusunu tefsir ilminde hiç duymadınız mı acaba?
Duymadınız ise anlaşmamız çook zor.
Alıntı
Allah aşkı için Kuran-ı Kerim için böyle bir ifadelendirme olabilir mi.?
Allah aşkına hiç Kur'an tefsiri okumadınız mı? Hiç usul dersi almadınız mı?
Kur'an'da geçen zikir,salat, rabb, ilah, veli kavramlarının farklı ayetlerde hangi anlamlarda kullanıldığına bakmadınız mı?
Alıntı
Soruyorum size, Allah 'ın ismi olarak da kullanılabilen bir kelime dost olarak nasıl manalandırılır?
Ben de cevaplayım  Smiley
Esmaul Hüsna isimleri içinde "El Vali" diye ismi yok mu?
Bi zahmet araştırıverin

Rad suresi 11.ayette Allah'ın ismi Vali geçiyor. Bakıverin.

Zor dostum zor, sizinle bu konuda anlaşmamız  Smiley
Logged

osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #3 : 25 Mayıs 2014, 07:04:15 ÖS 19 »

Bakın güzel kardeşim ,

İslam, Allah 'ın ilahi adaleti, geçmişte ne ise, bu gün de, yarın da, kıyamete kadar aynı anlayış ve kavrayışı ifade eder.

Allah c.c, bir zamana bütün rahmetini boca edip, diğer zamandan kısmaz. Adem a.s 'dan başlar, kıyamete kadar bütün insanlığa aynı oranda, hiç birine iltimas, torpil geçmeden, ayırtetmeden rahmetinden istifade ettirir.

Bunun aksini düşünmek, Allah 'a noksan sıfat isnat etmek olur. Eğer Allah-û Teala, bir zamana bütün rahmetini boca edip, bu zaman insanlarınıu bundan mahrum etmiş olsa idi, bu gün güneşten, yağmurdan, hava ve sudan bu kadar yararlanma imkanımız olmazdı.

Evliya ne için var biliyor musun .?

Dün, Allah 'ın bütün peygamberlerini kabul edip, tabii olanlar, onlara biat edenler ancak gerçek kurtuluşu hakedenlerdi.

Bu gün de Allah 'ın Evliyasını kabul edenler, ona biat edip tabii olanlar gerçek kurtuluşu hakedenlerdir.

Hz. Allah bakın ne buyuruyor;

Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasası. Bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.
İsra 77

Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Kuşkusuz Rabbin, hem bağışlama sâhibi, hem de acı azâb sâhibidir.
Fussilet 43

Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: «Benden başka İlâh yoktur; bana kulluk edin» diye vahyetmiş olmayalım.
Enbiya 25

Allah'ın, öteden beri devam eden kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.
Fetih 23

Hz. Allah, bizim kanunlarımızda değişiklik bulamazsınız buyuruyor. Evliya 'yı kabul etmek ..! tabii olmak, biat etmek..

Bunların değişeceğini mi zannediyorsun.?


 
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #4 : 25 Mayıs 2014, 07:18:18 ÖS 19 »

Peki, madem öyle ben sana Allah 'ın usulü ile cevap vereyim.



“Bugün size temiz ve iyi şeyler helal kılınmıştır.
Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir.
Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir.
Mümin kadınlardan iffetli olanlar, daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere,
mihirlerini vermeniz şartı ile size helaldir.
Kim inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir.
O ahirette de ziyana uğrayanlardandır.”
Maide 5



Yukarıdaki ayet, ehli kitaptan eşler alınabileceğini ifade ediyor. Bizim yeyip, içtiğimiz onlara, onların yediği ve içtiğini bizlere helal kılıyor.

Hz. Allah Yahudi ve Hıristiyanlardan eşler alabilirsiniz buyuruyor ..!  Doğru mu .?


Peki Maide suresi 51. ayeti senin gibi tefsir edecek olursak, hani diyorsun ya, "Allah aşkına hiç Kur'an tefsiri okumadınız mı? Hiç usul dersi almadınız mı"?

Ben de sana soruyorum. Aşağıdaki tefsir sana göre ;

Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Maide .51



DOĞRU TEFSİRE BAKALIM ..

‘‘Ey İman edenler Yahudi ve Hıristiyanların Evliyalarını Evliya edinmeyin. Zira onlar kendilerinin evliyasıdır. İçinizde onların evliyalarını evliya edinenler onlardandır. Allah zalımlar toplumuna yol göstermez.
Maide 51


Soruyorum arkadaşım,

Maide suresi 5. ayeti ile, Maide suresi 51. ayetlerini alt alta koy ve manasını karşılaştır. Bir senin ifadene göre, bir de benim.


Haşa Hz. Allah kendisi ile çelişmiş olmuyor mu.?

Bir eyetinde akrabalığı emredecek, diğer bir ayette, "onları dost edinmeyin. Kim onları dost edinirse onlardandır" buyuracak ...!


TAHRİBATI, TAHRİFATI GÖREBİLDİN Mİ .?






Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #5 : 25 Mayıs 2014, 07:23:21 ÖS 19 »

İslami ıstılahta veli; Allah’ın sadık dostu ve sevgili kulu demektir. Veli, Allah’ın şeriatına bağlı, hak ve hakikate âşık kimsedir. Veli, “Kurân-ı Kerim’in hak ve hakikatini anlamış, Peygamber Efendimizin irşadı dairesinde hareket etmiş ve bu sayede ulvî derecelere yükselmiş olan Hak dostudur.”

Bu tarifler çerçevesinde milyonlarca Allah dostu vardır ki bunlar da iki kısımdır.

Bir kısmı herkes tarafından bilinen kimselerdir. Abdülkadir Geylani, Şah-ı Nakşibend, Bayezid-i Bistâmi, İmam-ı Gazali, İmamı Şarani, İmamı Şazeli, İmam-ı Rabbani ve Bediüzzaman gibi. Bunlar, Kur’an’dan aldıkları feyiz ile milyonlarca insanın irşadına vesile olmuşlardır.

Diğer kısım evliyalar ise, bilinmeyenlerdir. Hak Tealanın perde-i izzetinde mestur nice aşık, sadık ve dostları vardır ki, onları Allah’tan başka kimse bilmez. Bu Allah dostları ezelde aşk-ı ilahinin şarabını içmiş, muhabbet ve marifet-i ilahiyeye mazhar olmuş kimselerdir. Evliyaları hakkıyla tarif ve tavsif mümkün değildir. Onlar ahlak-ı ilahiye ile ahlaklanmış ve Kur’an’ın bütün hakikatlarını hayatlarına tatbik etmiş ve hayatlarını Allah rızası dairesinde geçirmişlerdir. Allah’ın en sevgili dostları olan bu zatlar, insanlık için birer manevi tabiptirler. Bunları yalnız Cenab-ı Hak bilir. Nitekim bir hadis-i kudsi de şöyle buyrulur: “Bir çok evliya vardır ki, onları benden başka bilen yoktur. Onlar benim hususi ve sevgili dostlarımdır.”

İbrahim Hakkı Hazretleri de bu hakikate işaret için;

“Harabat ehline hor bakma şakir,

Defineye malik viraneler var.” buyurarak, nice Allah dostunun ve evliyanın olduğunu ifade etmiştir.

Bütün meyvelerin ve çiçeklerin yetişmesine güneş vesile olduğu gibi, bu Allah dostlarının manevi terakki ve tealisine, yani onların marifet, muhabbet, ubudiyet, tefekkür, teslimiyet, tevekkül, ittika ve korunmalarına da vesile olan Kuran güneşi ve Peygamberimizin Sünneti dir.

Güneşten feyiz alan o meyve ve çiçeklerin renkleri ve letafetleri, kokuları ve tatları ayrı ayrı olduğu gibi, Kur’an güneşinin manevi meyveleri olan umum evliyaların da, feyizleri, irfanları, meşrepleri ve manevi dereceleri muhteliftir. Onlar, o manevi güneşten aldıkları feyiz ile neşrettikleri nurlar, zamanın ve zeminin her tarafını ışıklandırmıştır. İnsan maddi ve manevi birçok ihtiyaçlara muhtaç olarak yaratılmıştır. Bunları temin edemediği taktirde huzur ve rahat içinde yaşaması mümkün değildir. Hususen iman, marifet, ilim ve hikmet gibi manevi ihtiyaçlarını temin etmeden fikren sükünete ve kalben inşiraha nail olamaz. Bunun için mürşitlere, mücedditlere ve evliyalara muhtaçtır.

Evliyalar, Cenab-ı Hakk’ın cemal ve kemalinin tezahürlerini daima temâşa ederler. Onların bu temâşadan aldıkları zevk ve lezzet, cennetteki zevk ve sefanın çok fevkindedir. Onlar Cenab-ı Hakk’ın cemâl ve kemâline muhtelif isim ve sıfatlarına en mükemmel manada ayna olmuşlardır. Hiç şüphesiz insanlar içinde Allah’a en güzel, en geniş ve şa’şaalı bir surette âyinedarlık eden Peygamber Efendimiz (s.a.v)dır. Bu bakımdan Allah’ı en mükemmel manada tanıyan, seven ve başkalarına da sevdiren O Zât’tır. (s.a.v)

Daha sonra diğer peygamberler, mürşitler ve evliyalar gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cenab-ı Hakk’ın isimlerine okyanus gibi bir ayna iken, başka bir peygamber bir deniz, evliya bir göl ve başka biri de bir havuz mesabesindedir.

Evliyaların her birinde Cenab-ı Hakk’ın bazı esması hakimdir. Bundan dolayı bazısında heybet ve celâl, kiminde şevk ve zevk, başka birinde marifet ve fazilet, bir kısmında vakar ve sükun, bir diğerinde de ibâdet ve taat ve bir başkasında da şefkat ve merhamet galip gelmiştir.

Evliyalara Cenab-ı Hakk’ın rahmeti, lütfü ve inayeti nihayetsizdir. Onların olduğu mekanlara ve zamanlara feyz-i Rabbani, envar-ı Kur’anî tecelli eder; oralara hayır, feyiz ve bereket yağmur gibi dökülür. Onlar, Allah katında aziz ve mükerremdir; kıymetleri pek âlidir. Onları gören Allah’ı hatırlar.

Evliyaların en büyük gayesi, dünyada iman, salih amel, marifetullah ve muhabbetullah, ahirette de Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme şerefine mazhar olmaktır. Evliyaların maksudu cennet değil, cemal-i ilahidir. Zira cennet mahluk ve mahduttur. Onlar mahluk ve mahdut olana değil, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan mahbub-u hakikiye kavuşmaya ve O’nun rızasına ve rüyetine mazhar olmaya aşıktırlar. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Cennet’te bir dakika rü’yet-i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâiktir.”

Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurur:

“İşte şu sırdandır ki; “Vedûd” ismine mazhar bir kısım evliyâ: “Cennet’i istemiyoruz; bir lem’a-i muhabbet-i İlâhiye, ebeden bize kâfidir.” demişler.

“Vedûd” ismine mazhar olan muhakikîn-i evliyâ; “Bütün kâinatın mâyesi, muhabettir. Bütün mevcudatın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir.” demişler.

Yine “Vedud” ismine mazhar olan evliyadan bir zat şöyle demiş: “ Felek mest, melek mest, nücum mest, semavat mest, şems mest, kamer mest, zemin mest, anasır mest, nebat mest, şecer mest, beşer mest, seraser zîhayat mest, heme zerrat-ı mevcudat beraber mest, der mestest”

Yâni; Muhabbet-i İlâhiye’nin tecelisinde ve o şarâb-ı muhabbetten herkes istîdadına göre mestdir. Malûmdur ki; her kalp, kendine ihsan edeni sever ve hakikî kemale muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zâtlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever. Acaba- sâbıkan beyan ettiğimiz gibi- her bir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsanatıyla mes’ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve binler tabakat-ı cemâlin medarı olan binbir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbûb-u Zülkemâl, ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinat, O’nun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şâyeste bulunduğu anlaşılmaz mı?”1

Allah-u Tealanın cemal ve kemalini müşahede etmekten daha büyük bir nimet tasavvur edilemez. Ancak Allah’ı müşahede nimeti O’na olan muhabbetin derecesine göredir. Muhabbet ne kadar ziyadeleşirse lezzet de o nisbette ziyadeleşir. Nitekim bir Hadis-i Kudside şöyle buyrulur: “Evliyalarımın benim cemalimi müşahadeye iştiyakları olduğu gibi, benim de onlara iştiyakım daha şiddetlidir.”

Bediüzzaman Hazretleri de rü’yetullahı şöyle ifade eder:

“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz ikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes’udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal’in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.”2

Başka bir eserinde de şöyle buyurur:

“Her bir insan, o Hâlık-ı Zülcelal’e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır.”3

Dünya ve ahirette en yüksek mertebeye ulaşacak kimseler Cenabı Hakk’ı en ziyade sevenler olacaktır. Muhabbet, nihayetsiz cemal ve kemal sahibi olan Cenab-ı Hakk’a mahsustur. Zira, O’nun nihayetsiz olan bütün sıfatları en latif, en nuranidir. Bütün nurların nuru, bütün güzelliklerin menbaı O’dur. Sevgiye sebeb olan her güzellik, her kemâl, her cemâl O’ndadır. Hayat, ilim, kudret… gibi ezelî ve ebedî olan kemâl sıfatlar O’nundur. Bunlar ise zâtında sevilirler.

Şu kâinatta çiçeğinden bahçesine, zemininden semâsına, baharından cennetine kadar sevdiğimiz, takdir ve tahsin ettiğimiz herşey Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sının âyineleridir. Ezelden ebede bütün nimet ve ihsanlar, lütuf ve ikramlar, çok şefkatli ve pek merhametli olan O’nun hazinesinden gelmekte, O’nun kereminden akmaktadır. Öyle ise insan için “sebebsiz ve bizzât mahbub olan kemal-i mutlak sahibi, Zât-ı Zülkemal’in ve Zülcemal’in”4 sevgisine mazhar olmak ve O’nun tarafından sevilmekten daha büyük bir saadet düşünülemez.

Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şöyle ifade eder: “Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezayüd eder.”5

Allah’a kemaliyle muhabbet O’nu bütün kalp ve hissiyatıyla sevip emir ve yasaklarına ittiba etmekle olur. Allah’ı seven bir cihetle kendini sevmiş olur. Mesela Padişahı seven padişahın ihsan ve ikramlarına nail olduğu gibi Allah’ı seven de O’na dost olur O Padişahı Zülcemale dost olan da elbette ki O’nun nimet ve ihsanlarına nail olur. Böylece kendini sevmiş olur. Allah’ı sevmenin yolu ise O’nun Resulünü sevip, sünnetine ittiba etmekle olur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:

“Ey Resulüm, de ki: “Ey insanlar! Eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” 6

Bediüzzaman Hazretleri bu ayetin tefsirinde şöyle buyurur:

“ Allah’a (celle celalühü) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”

İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a’lânın yolu, Habibullah’a ittibadır ve Sünnet-i Seniyesine iktidadır.”7

Evet insanın yaratılışındaki hikmet, Allah’ı tesbih, tahmit, ,tazim ederek O’na muhabbet etmektir. Bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Beni zikredin( anın) k) ben de sizi zikredeyim”8

Zaten kafirlerden başka Cenab-ı Hakk’ı zikretmeyen ve O’nu tanıyıp itaat etmeyen hiç bir mahluk yoktur. Nitekim bir ayette şöyle ifade buyrulur: “Yedi gök, dünya ve bunlarda bulunan herkes, O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur.”9 Dağlar ve bağlar, deryalar ve çiçekler, yıldızlar ve güneşler durmadan Allah’ı zikredip anarken, zikirde ustabaşı olan ve ibadet için yaratılan insanın bundan müstağni kalması düşünülebilir mi?

Evet, Allah dostları daima Allah’ı anarlar. Onlar, daima huzurdadırlar, hiçbir an Allah’tan gafil olmazlar. Onların içi umman-ı vahdette, dışı sahra-yı kesrettedir. Onların kalplerinde aşk-ı ilahi ve muhabbet-i ilahi öyle nakşolunmuştur ki, zail olması mümkün değildir. Onlar ihtiyarsız olarak can ve cananlarından geçmişlerdir; daima hayrettedirler. Bununla beraber, acz, fakr ve kusurlarını görür, yaptıkları iyilikleri hep Allah’tan bilirler. Nefislerinin tezkiyesine çalışırlar. Herkese marufu emreder ve nehy-i münkerde bulunurlar. Yani insanlara iyiliği emredip kötülüklerden sakındırırlar. Bunu yaparken de yumuşaklık ve alçak gönüllülük gösterirler. Allah dostlarının en ulvi maksatları; insanların her türlü küfür ve isyan ve menhiyattan uzak durmaları, Allah’a bağlanmalarıdır.

Tevazu ile vakar onlarda cem olmuştur. Onlar bu aleme mükerrem olarak ayak basmışlardır. Gezdiği yerler ve bastığı topraklar onlarla iftihar ederler. Onlar temiz fıtratlarını bir takım seyyielerle lekedar etmekten son derece sakınırlar. Onların ibadetleri ne cennete girmek, ne de cehennemden kurtulmak için değil, sırf Allah’ın rızasını kazanmak içindir. Onların suretleri güzel olduğu gibi, siretleri, kalp ve ruhları da nice fazilet ve güzelliklerle doludur. Zerafet ve nezafetleri ziynetleri olduğu gibi, iffet, haya, merhamet ve edep gibi manevi güzellikleri de onların süsüdür. Bu gibi manevi güzelliklere mazhar olmak insanın kendi ihtiyarındadır. Bu ulvi meziyetlerden mahrum olmak kadar insanı hacalete düşüren hiçbir şey yoktur.

Evliyalar, insanlara karşı son derece şefkatli ve merhametlidirler. Onlardaki bu hisler fıtridir. İsyanlarından dolayı insanların cehenneme gitmelerinden son derece üzüntü duyarlar. Nitekim bir Allah dostu olan Hz. Ebu Bekir (ra) : “Ya Rabbi vücudumu öyle büyüt ki, Cehennemde hiç kimseye yer kalmasın” buyurmuştur. Yine

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurmaktadır:

“Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan kurtarmağa -lüzum olsa- dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerimin Cennet’e girmeleri için Cehennem’i kabul ederim.” 10

Diğer bir eserinde de şöyle buyurmuştur;

“Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.”11

Bu iki büyük zatın ifadeleri bunun en açık delilidir. Acaba Hz. Ebubekir (r.a.) ve Bediüzzaman Hazretlerinin şefkat ve merhameti böyle olursa, Her güzel ahlâk sahasında olduğu gibi, merhamette de en ileri olan Hazret-i Peygamber (s.a.v)’in ümmetine karşı şefkat ve merhameti nasıldır?

Zira o, dünyaya geldiği dakikada “ümmetî ümmetî” (ümmetim) dedi. Hayatı boyunca ümmetim dedi. Miraçta ümmetim dedi. Dünyadan göçerken ümmetim dedi. Mahşerde de herkes “nefsî nefsî” diyeceği zaman, yine O, “ümmetî ümmetî” diyerek dünyada ümmetine karşı şefkat ve merhametini gösterdiği gibi, mahşerde de en ileri derecede gösterecektir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde:”Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”12 buyurarak, O’nun ( s.a.v) ümmetine karşı olan şefkat ve merhametini ortaya koymuştur. Hatta kafirlerin bile hidayete gelmemelerinden dolayı bile son derece müteessir olmuştur. Bu husus bir ayet-i kerimede şöyle ifade buyrulur “Şimdi bu söze inanmazlarsa, sen onların arkalarından adeta kendini tüketeceksin!”13 Bu ayet de Hazret-i Peygamber’in (s.a.v) insanların hidayete gelerek ebedi helaketten kurtulmasına ne kadar önem verdiğini ve O’nun (s.a.v.) eşsiz şefkat ve merhametinin en açık delilidir.

Evet Allah dostu olan ve kendine Hazret-i Peygamber (s.a.v)’i rehber eden evliyalar da hak ve hakikata muhtaç olan insanları, ona ulaştırmak için büyük bir şefkat ve merhamet gösterirler. Kalplerinde kimseye kötülük beslemezler. Bütün işleri Allah içindir. Onlar bu yolda yürürken kendilerini yollarından döndürmek isteyen kimselerin ayıplamalarından çekinmez ve korkmazlar. Her işlerinde adalet üzeredirler. Şüpheli şeylerden de son derece sakınırlar.

Bu zatların en büyük maksatları Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’a itaatte hiçbir noksanlık göstermez, bu uğurda kendilerine isabet edecek her türlü eza ve cefaya sabrederler. Bütün mahlukatı ve insanları Allah için severler. Bu sevginin ehemmiyetini Hz. Ömer’ den (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle ifade buyurmaktadır:

“ Allah’ın kullarından öyle kimseler vardır ki, onlar enbiya ve şüheda değillerdir; fakat kıyamet günü Allah indindeki makamlarından dolayı onlara Enbiya ve Şüheda gıpta edeceklerdir.” Bunun üzerine sahabelerden bazıları: “Ya Resûlallah! Bunlar kimlerdir? Amelleri nedir? Bize haber ver ki, biz de onları sevelim.” dediler. Resûlullah (s.a.v) : “ Onlar bir kısım mü’minlerdir ki, aralarında hiç bir akrabalık bağı, birbirlerine itaati gerektirecek herhangi bir mal alakası olmadığı halde birbirini sadece Allah için sevenlerdir. Onların yüzleri nurdur ve kendileri de nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar korktuğu zaman bunlar korkmazlar, nas mahzun oldukları zaman bunlar mahzun olmazlar.” buyurdular ve şu ayet-i kerimeyi okudular: “Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah’ın velileri için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.”14

Bu ayetle Cenab-ı Hak, veliler için hiç bir korku, bir hüzün bulunmadığını müjde vermekte, onların dünyada da ahirette de en büyük bir teveccühe mazhar olacaklarını beyan buyurmaktadır. Onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever ve onlardan razı olur. Bununla beraber onlar, yine de korku ve ümit arası olan “beynel havfi verreca” düsturundan hiç ayrılmadan yaşar ve akibetlerinden daima endişe duyarlar.

Evliyalar, esrar-ı ilahiye ve Kur’aniyeye vakıftırlar. Onlar, yaratılışın maksat ve esrarını anlamış mümtaz kimselerdir. Bu Allah dostlarının vefatından dolayı, yerler, gökler, sema, dağlar ve bağlar, denizdeki balıklar, zaman ve mekan, hasılı bütün mahlukat ağlar ve yas tutarlar. Ehl-i küfrün ölümünü ifade eden bir ayette mealen şöyle buyrulur: “Ne gök ne yer onların üstüne ağlamadı.”15

Bu ayetin mefhum-i muhalifinden şöyle bir mana anlaşılır ki, “Ehl-i imanın Dünya’dan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor.”

“… Semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmânın zevâline mahzun oluyorlar.”16

Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Arş’ın Sa’d İbn Muaz’ın (ra) vefatıyla sarsıldığını” ifade buyurmuşlardır. İmam-ı Şarani’nin Tabakat adlı eserinde Bağdat’ta vefat eden Ahmet İbn-i Hanbel Hazretlerinin evinin etrafına binlerce yabani hayvanın toplandığı ve cenazesine altmış binden fazla kişinin katıldığı anlatılmaktadır.

Evliyaların kıymet ve derecesini anlayabilmek ve onların deryasında fener yakabilmek için “insanın fikir teknesinin çok sağlam, idrak yelkeninin çok geniş ve gönül rüzgarının devamlı olması gerekir.”

Cenab-ı Hak bizleri de peygamberin ve evliyaların yolundan giden; daima acz, fakr ve kusurunu bilen ve hüsn-ü akibetle emaneti teslim eden kullarından eylesin! Amin…

Mehmed KIRKINCI / Nükteler / www.mehmedkirkinci.com

Dipnotlar:

1 Sözler

2 Mektubat

3 Lem’alar

4 Şualar

5 Lem’lar

6 Al-i İmran suresi, 3/31

7 Lem’alar

8 Bakara Suresi 2/152

9 İsrâ Suresi 17/ 44

10 Emirdağ Lahikası

11 Tarihçe-i Hayat

12 Tevbe Suresi 9/128

13 Kehf Suresi, 18/6.

14 Yunus Suresi, 10/62

15 Duhân Suresi 44/29

16 Sözler
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #6 : 25 Mayıs 2014, 07:30:53 ÖS 19 »

Evliya

Evliya Allahü tealaya yakın ve sevgili kimseler. Arapça olan evliya kelimesi, veli kelimesinin çoğuludur. Evliyaya, “evliyaullah” da denir.Evliya, Allahü tealanın razı olduğu şeyleri yapan, O’nun sevgisini yani rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği doğru yolda bulunan zatlardır. Bunların inançlarında hiçbir bozukluk olmadığı gibi, ibadetleri de devamlıdır. Nefsin arzularından olan menfaat düşkünlüğü, bencillik, kin, hırs, insanlara kötü muamele bunlarda bulunmaz.

Evliya hakkında ansiklopedik bilgi
Evliya Allahü tealaya yakın ve sevgili kimseler. Arapça olan evliya kelimesi, veli kelimesinin çoğuludur. Evliyaya, “evliyaullah” da denir.

Evliya, Allahü tealanın razı olduğu şeyleri yapan, O’nun sevgisini yani rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği doğru yolda bulunan zatlardır. Bunların inançlarında hiçbir bozukluk olmadığı gibi, ibadetleri de devamlıdır. Nefsin arzularından olan menfaat düşkünlüğü, bencillik, kin, hırs, insanlara kötü muamele bunlarda bulunmaz. Devamlı güleryüzlü olup, dünyada kimseye düşmanlık beslemezler. Allah için çalışırlar. O’nun için uğraşırlar. Zenginlikleri varsa O’nun yolunda harcarlar, kerametlerini hiç göstermek istemezler. Cömerttirler. Kur’an-ı kerimde mealen şöyle buyruldu: “Biliniz ki, Allahü tealanın evliyası için azab korkusu, nimetlere kavuşamama üzüntüsü yoktur.” (Yunus suresi: 62)

Peygamber efendimize Eshab-ı kiramdan evliyanın ne olduğu sorulduğunda buyurdular ki:

Onlar öyle kişilerdir ki; görüldükleri zaman Allahü teala hatırlanır. Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, onlara nebiler ve şehidler imrenirler. Allah için severler. Yüzleri nurludur ve nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktuğu zaman korkmazlar, üzüldükleri zaman da üzülmezler.

Onlarla beraber bulunanlar şaki (Cehennemlik) olmaz.

Allahü tealanın lütfu ve ihsanı olarak bunlara, herkeste bulunmayan bazı haller yani kerametler verilebilir. Bir anda uzak mesafelere gitme, aynı zamanda birkaç yerde bulunmaları, hastaların bunların dualarıyla iyi olmaları, kalplerden geçen düşüncelerin açıktaymış gibi görünmesi evliya kerametlerinden bazılarıdır. Keramet haktır. Yalnız, velinin keramet göstermesi lazım değildir. Bunlar kerametlerinin açığa vurulmasından sıkılırlar, utanırlar, göstermek istemezler. Allahü tealanın verdiği nimetleri Müslümanların görmesi İslamiyete olan bağlılıklarının kuvvetlenmesi için yeri ve zamanı geldiğinde keramet gösterirler. Veli öldüğü zaman kerameti kesilmez. Bunun için Müslümanlar Allahü tealanın sevdiği bu temiz insanları vasıta ve vesile ederek, araya koyarak türbelerinin başında veya başka yerlerde dua ederler. Yalnız bu esnada dikkat edilmesi gereken önemli husus evliya vesile edilerek, Allahü tealadan istenmesidir. Evliyadan istenmez. Bunun içindir ki, mesela üç İhlas, bir Fatiha-i şerif okuyup veli zatın ruhuna hediye edilir, bağışlanır. Sonra dua ederken, veliye; “Bana şunu ver, benim şu işimi yap.” denmez. “Ya Rabbi! Bu velinin, bu mübarek zatın, bu sevgili kulunun hürmetine şu dileğimi kabul eyle.” veya “Şu işimin olmasını nasib eyle.” denir.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi



Yazışmamız devam eder gider diye bu manada ifade etmiştim.
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #7 : 25 Mayıs 2014, 07:45:35 ÖS 19 »

Evet, bu şekilde anlaşmamız zor.

Esmaul Hüsna isimleri içinde "El Vali" diye ismi yok mu?
Bi zahmet araştırıverin

Rad suresi 11.ayette Allah'ın ismi Vali geçiyor. Bakıverin.

Zor dostum zor, sizinle bu konuda anlaşmamız 


Sizce Vali ile Veli kelimelerini mana olarak bir mi anlamalıyız .?

Konuyu araştırması gereken kişi ben değilim, sizsiniz.

Ayette geçen Evliya kelimesini dost olarak tefsir ettiğinizde, ayetin manası yüz seksen derece değişiyor. Göremiyor musunuz .?
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
FECR
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4698


Selam Hidayete Tabi Olana


WWW
« Yanıtla #8 : 25 Mayıs 2014, 08:08:22 ÖS 20 »

Ben ne anlatıyorum, sen ne anlıyorsun Smiley

Kur'an'da veli-evliya kelimesi bir çok anlama geliyor. Dost anlamına da gelir. Esas önemli olan anlamı "otorite"dir. Allah Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyin derken, onları otorite olarak kabul etmeyin, onlarla dostluk kurmayın, sırlarınızı paylaşmayın diyor.
Bugün bir toplumu düşünün
Ceza kanunu İtalya'dan
Medeni hukukunu İsviçreden
Ticaret kanunu Almanya'dan
Bilmem ne kanunu Avrupadan alan bir ülke kimi ve neyi dost/veli/otorite edinmiştir acaba?
Allah Rasulu ümmetini bununla uyarmıyor mu?
Ebu Saîd Hudrî (r.a.)
Allah Resulü'nün (a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Şüphesiz ki sizler, kendinizden önce gelen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına muhakkak uyacaksınız. O kadar ki şayet onlar bir kelerin deliğine girseler, siz de muhakkak onların arkasından gideceksiniz." Biz: Ey Allah'ın Resulü! bunlar Yahudilerle Hristiyanlar mıdır? diye sorduk. Allah Resulü: "Başka kim olacak" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 4822

Demiyor mu?
Kur'an onları veli edinmeyin derken tam da bunu kast ediyor.Mesele bundan ibarettir.



Logged

osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #9 : 26 Mayıs 2014, 12:32:29 ÖÖ 00 »

Arkadaşım,

Kuran 'da Veli, Evliya kelimesi bir çok anlama gelmez. Ya Veli diye geçer, ya da Evliya..!

O zaman bir ayetten Veli anladığını, diğer ayette Evliya anlayamazsın. 

Diyorsun ki, dost kelimesini istediğim yerde, istediğim ayette kullanırım. Bu Allah 'ın kurallarına tamamen ters. Bizim kanunlarımızda değişiklik bulamazsınız buyuran Rabbim, senin ayetlerden dilediğin şekilde anlamanın, anlam vermenin de önünü kesiyor.

Öyle kafana göre yorumlayıp, manalandıramazsın.

Anlamı Otorite de,
Toplumsal mana de,
Evrensel mana de,
Hukuksal mana de..!  De, kafana göre yorumla. Kimseye yediremezsin.

Benim yazdıklarıma kafana göre anlamlar yükleyebilirsin amma, Allah 'ın ayetlerine asla.

Allah 'ı çelişkide gösteriyorsun kardeşim.

Neden MAİDE .5 ayeti ile, MAİDE .51 ayetlerini yan yana, alt alta koyup yorumlamıyorsun.?





Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #10 : 26 Mayıs 2014, 12:38:46 ÖÖ 00 »

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir.
 
Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar,

daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da namuslu olmak,

zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere, mihirlerini vermeniz şartı ile size helaldir.
 
"Kim inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir". O ahirette de ziyana uğrayanlardandır.”

Maide 5



TEKRAR TAKRAR SORACAĞIM .. 

DOST DİYE YAPILMIŞ OLAN BU TEFSİR İLE YUKARIDAKİ AYETİ BAĞDAŞTIRABİLİRMİSİN .?


Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Maide .51

Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
FECR
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4698


Selam Hidayete Tabi Olana


WWW
« Yanıtla #11 : 26 Mayıs 2014, 08:24:23 ÖÖ 08 »

Alıntı
Kuran 'da Veli, Evliya kelimesi bir çok anlama gelmez. Ya Veli diye geçer, ya da Evliya..!

O zaman bir ayetten Veli anladığını, diğer ayette Evliya anlayamazsın.  
Arkadaşım kafanız iyi mi sizin
Veli kelimesi tekil bir kelimedir. Velinin çoğulu evliyadır. Ayrı kökten gelen kavramlar değil,aynı kavramdır. VELİ tekil, EVLİYA çoğuldur.
Alıntı
Diyorsun ki, dost kelimesini istediğim yerde, istediğim ayette kullanırım. Bu Allah 'ın kurallarına tamamen ters. Bizim kanunlarımızda değişiklik bulamazsınız buyuran Rabbim, senin ayetlerden dilediğin şekilde anlamanın, anlam vermenin de önünü kesiyor.
Ben kullanmıyorum, Allah kullanıyor. Mesela zikir kelimesi kimi ayette Kur'an için , kimi ayette Tevrat için , kimi yerde kitap için,Allah'ı anma olarak geçer. Salat kelimesi kimi yerde namaz, kimi yerde destek, kimi yerde dua anlamına gelir. Hangi ayette ne anlama geldiği ayetin siyak ve sibakından anlaşılır.
Korkmayın Kur'an'ın tefsirini yine en güzel şekilde Allah yapmıştır.

Alıntı
Allah 'ı çelişkide gösteriyorsun kardeşim.

Neden MAİDE .5 ayeti ile, MAİDE .51 ayetlerini yan yana, alt alta koyup yorumlamıyorsun.?

Allah'ın ayetlerinde hiç bir çelişki yoktur. Maide 5.ayet ile 51.ayet çok açık. Siz sap ile samanı karıştırırsanız çelişki gibi görürsünüz. Benim açımdan hiç bir çelişki yoktur. Maide 5.ayette Allah ehli kitap ile yeme içime ve nikah konusunu ele alıyor. Maide 51.ayette ise onlarla velayet ilişki olunmayacağını anlatıyor. Ehli kitap eşiniz de olsa , arkadaşınız da olsa onlarla sırlarınızı paylaşmayın, onları dost edinmeyin, onları otorite edinmeyin diyor. Mesele budur.
Çelişki olmayan ayetleri bile kendine çelişki gibi göstermek de neyin nesi olur. Apaçık bu iki ayet arasında çelişki zannına kapılıyorsanız işiniz/işimiz çok  zor.
Logged

.müslim.
Daimi Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 54


« Yanıtla #12 : 26 Mayıs 2014, 12:25:24 ÖS 12 »

rabbim razı kalsın yazandan ve paylaşandan...arkadaş maide 5 ve 51 yazmış artık ne alakaysa evliyalıkla..

Öncelikle müminler ile yahudi ve hristiyanlar arasında, Allah'ın yasaklamayı uygun gördüğü dostluğun neyi ifade ettiğine değinmemiz yerinde olacaktır.

maide 5 seyyit kutup tefsiri..
5- Bugün size temiz olan yiyecekler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size ve sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. İffetli ve hür mümin kadınları -zinaya ve metreslik ilişkisine başvurmaksızın- namuslu biçimde mehirlerini verdiğiniz takdirde size helâldir. Kim iman etmeyi reddederse yaptığı ameller boşa gitmiştir, o kimse ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.

Bu seçkin toplumun psikolojik durumunu tasvir ediyor: İlkin yüce Allah'ın hitabıyla karşılaşmanın mutluluğuyla şereflenmeleri, sonra da, haram kılınmasından korkarak kendilerine şüpheli görünen cahiliye dönemindeki tüm davranışlardan kaçınıp, uzaklaşma titizlikleri. Onlar bu yüzden bu yeni sistemin kabul ettiği herşeyi öğrenebilmek için sorulara gerek duyuyorlar. Bu dönemin tarihini inceleyenler, İslâm'ın Arapların psikolojisinde gerçekleştirdiği bu büyük değişikliği göreceklerdir. İslâm onları şiddetle sarsıyor ve bütün cahili pisliklerden arındırıyor.

Cahiliyye bataklığında bulup zirvelere ulaştırdığı müslümanlara yeniden doğduklarını bildiriyor. Bunun yanısıra bu dini yaymanın güçlüğünü, dirilişin büyüklüğünü, kaydedilen aşamanın şahaneliğini ve nimetin bolluğunu hissettiriyor. Böylece amaçları, kendilerine bu bol lütufları veren ilahî sisteme uygun olsun ve ona aykırı davranmaktan kaçınsınlar. Bütün cahiliye dönemindeki alışkanlıklarına yönelik bu duyarlılık ve çekingenlik, bu derin bilincin ve bu güçlü sarsıntının ürünüdür. Bu yüzden, (haramları bildiren) ayeti işittikten hemen sonra, Allah Rasulüne "... kendilerine neyin haram kılındığını" soruyorlar.

Bunu henüz işlemeden önce, helal olduklarını kesin olarak bilsinler diye soruyorlar. Onlara şu cevap geliyor: "De ki; size temiz olan yiyecekler helal kılındı."

Bu üzerinde düşünmeyi hakeden bir cevap. Bu cevap, onların duygularına şu gerçeği nakşediyor: Onlara temiz şeyler haram kılınmaz ve temiz şeylerden alıkoymazlar. Çünkü tüm temiz şeyler onlara helaldir. Kendilerine yalnızca pis şeyler haram kılınmıştır.

Gerçekten, Allah'ın haram kıldığı herşey, bozulmamış fıtratın psikolojik olarak iğrendiği leş, kan, domuz eti gibi şeyler yada mümin kalbin nefret ettiği, Allah'tan başkası adına veya putlara kesilen adaklar veya onların yanında bir çeşit kumar olan ok ve çekme gibi şeylerdir.

Bu genellemenin ardından gelen bir ifade olan; "temiz yiyecekler"e, özellikle bambaşka temiz türleri daha eklenmektedir. Bunlar için eğitilip-yetiştirilmiş, sahipleri tarafından avı nasıl yakalıyacağı öğretilmiş, yırtıcılardan doğan, şahin, pars, arslan ve köpek benzeri av hayvanlarının tuttukları avlardır:

"Allah'ın size söylediği bilgileri öğreterek yetiştirdiğiniz eğitimli av hayvanlarının sizin için avladıkları hayvanları da yiyiniz ve üzerine Allah'ın adını anınız. Allah'tan korkunuz. Hiç kuşkusuz Allah'ın hesaplaşması çok çabuktur."

Bu av için eğitilip-yetiştirilmiş avcı hayvanların yakaladıkları avların helal olabilmesi; avcı hayvanların, avlarını, sahipleri için tutmaları yani -açken ve sahipleri yanlarında yokken kendileri için tuttukları dışında- avlandığı sırada tuttuğu avını iyice koruyup, ondan yememeleri şarttır. Eğer av sırasında tuttuğu avın etinden yerse, eğitilmemiş demektir. Bu durumda yakaladıkları av, sahiplerinin değil kendilerinindir, dolayısıyla bu avları, sahiplerine helal olmaz. Eğer yakaladığı ve yediği avın büyük bir kısmını bırakıp, henüz canlı iken sahibine getirse -söz konusu av, kesilmesi ile helal olan bir hayvan bile olsa kesim ile temiz olmaz.

Allah, müminlere, av hayvanlar ile onlara olan nimetini hatırlatıyor. Onları, Allah'ın kendilerine sağladığı bilgileri öğreterek yetiştirmişlerdir. Allah, bu hayvanları, onlara boyun eğdirmiş, kendilerine onları eğitme gücü vermiştir. Ve nasıl eğiteceklerini de öğretmiştir.

Bu, Kur'an'ın eğitim yöntemini örnek alan; bahsetmedik bir nokta, ortaya koymadık bir ayrıntı bırakmayan hikmetli metodun özelliğini ifade eden bir bölümdür.

Hatta insanın gönlünde şu gerçeğin hissini uyandırıyor. Bu, Allah'ın, herşeyi; evreni yaratan, öğreten, onları insanlara boyun eğdiren olduğu ve bütün erdemli davranışların, kazançların nerede olursa olsun O'na döneceği gerçeğidir. Mümin Allah'tan geldiğini, O'na döneceğini bir an bile unutmaz. Herşey O'nun varlığı sebebiyle vardır. Bütün nesneler ve olaylar O'nun gücündedir.

Mümin biran bile her güç durumunda, her ruhi bunalımında ve kalkıştığı her işte Allah'ın, ihsan ve yardımını göreceğinden şüpheye düşmez. Bunların tümü, aslında Allah'ın "terbiyeci" oluşu gerçeğine dayanır.

Allah, müminlere, avcı hayvanların yakaladıkları avlar üzerine Allah'ın ismini anmalarını, avcı hayvanları salarken bunu söylemelerini, bu hayvanların avını pençeleri veya dişleri ile öldürdüklerinde, onun kesilmiş gibi olacağını, Allah'ın ismini, av keserken veya avcı hayvanı avın üzerine salarken anmanın yeterli olduğunu öğretiyor.

Sonra ayetin bitiminde onlara, Allah'tan ve çabuk hesaplaşmasından korkmaları uyarısı yapıyor. Haram ve helalın tümünü, mümini hayatındaki tüm niyet ve amellerinin ekseni olan bu bilince bağlıyor. Hayatın tümünü, Allah'ın, yüceliğini idrak etmeye, gizli ve açıkta O'nun gözetiminde olduğunu bilmeye dayandırıyor. "Allah'tan korkunuz. Hiç kuşkusuz Allah'ın hesaplaşması çok çabuktur."


maide 51 seyyit kutup tefsiri..

51- Ey müminler yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez.

Bu dostluk, onların dinine tabi olmayı değil, onlarla işbirliği ve dayanışmayı ifade etmektedir. Zaten, din konusunda müslümanların, yahudilere ve hristiyanlara tabi olmaya eğilim duymaları gerçekten çok uzak bir olasılıktır. Buradaki dostluktan kast olunan, karışık bir meseleydi. Müslümanlar, çıkarların ve güçlüklerin giriftliği, gerek İslâm öncesinde, gerekse Medine'de İslâm devletinin kuruluşunun ilk yıllarında kimi yahudi gruplarla dostluk kurmuş olmaları gibi olgulardan yola çıkarak, bu tür ilişkilerin kendileri için bir sakıncası olmayacağını düşünüyorlardı. Ancak, Medine'de müslümanlar ile yahudiler arasında herhangi bir dayanışma, işbirliği ve dostluğun olamayacağı apaçık ortaya çıkınca Allah, müslümanları onlarla dostluktan men etti ve kendilerinden onlarla dostluklarını kesmelerini istedi...

Kur'an'ın ifadelerinde bu anlam, son derece belirgin ve net olarak ortadadır. Allah, Kur'an'da, Medine'deki müslümanlar ile "daru'l-İslâm"a hicret etmemiş müslümanlar arasındaki ilişkiden söz ederken şöyle buyuruyor: "(Ey müminler!) İnanıp hicret etmeyenlerle, kendileri hicret edene dek hiçbir dostluğunuz olmaz." (Enfal Suresi, 72) Doğal olarak burada kast olunan, din konusunda dostluk değildir. Zira müslüman, din konusunda müslümanın her halûkarda dostudur. Burada kast olunan dostluk, işbirliği ve yardımlaşma konusundadır. Buna göre, "dâru'l-İslâm"daki müslümanlar ile "dâru'l-İslâm"a hicret etmeyen müslümanlar arasında bu bağlamda bir dostluk kurulamaz. İşte burada ele almakta olduğumuz ayetlerde, müslümanlar ile yahudi ve hristiyanlar arasında -Medine'deki İslâm devletinin ilk yıllarında var olan, ancak sonradan- yasaklanan dostluk da bu bağlamda, yani işbirliği ve dayanışma bağlamındadır.

İslâm'ın kitap ehline karşı hoşgörüsü ayrı bir şeydir. onlarla dost olmak ayrı bir şeydir. Ancak kimi müslümanlar bu iki olguyu birbiriyle karıştırmaktadırlar. Bu da onların, metodolojik ve gerçekçi bir yapıya sahip olan dinin özünü ve misyonunu net olarak kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır. Bu din, insanlığın tanık olduğu tüm öğretilerden farklı bir yapıya sahip olan İslâmî anlayış doğrultusunda, yeryüzünde yeni bir yapılanmanın sağlanması, insanların keyfî arzularının, Allah'ın sisteminden sapmalarının, ayrıca dîne aykırı öğretiler ve tutumların karşısında bir engel oluşturması, öngörülen bu yeni yapılanmanın gerçekleştirilmesi için de hiç bir kıvırmaya yeltenilmeksizin, kaçınılmaz olarak mücadele verilmesi, bu bağlamda insanların olumlu, etkin ve yapıcı eylemlere girişebilmesi için gönderilmiştir.

Dostluk konusunda yukarıda sözünü ettiğimiz iki olguyu birbirine karıştıranların eksiklikleri, inancın özüne ilişkin sağduyudan ve de savaşın bu kitap ehline karşı izlenecek tutumun niteliğini bilinçlice kavrayabilmekten yoksun oluşlarıdır. Onlar, Kur'an'ın bu konudaki son derece net olan buyruklarından habersizdirler. Bu nedenle de İslâm'ın, tüm hakları garanti altına alınmış olarak İslâm toplumunda yaşamakta olan kitap ehline karşı hoşgörülü davranılmasını ve onlara iyilik yapılmasını isteyen buyrukları ile dostluğun sadece Allah, peygamberi ve müslümanlara özgü kılınmasını isteyen buyruklarını birbirine karıştırmaktadırlar. Onlar Kur'an'da kitap ehline ilişkin yapılan tespitleri unutmaktadırlar. Onlar Kur'an'da belirtildiği üzere, onlar İslâm toplumuna karşı savaşma noktasında birbirlerinin dostudurlar. Bu, onlar için sabitleşmiş bir olgudur. Onlar, ne müslümandan hoşlanırlar, ne de onun dini olan İslâm'dan. Müslümandan, kendi dinini terk edip onların dinine geçmedikçe de hoşlanmayacaklardır. Onlar, İslâm'a ve müslümanlara karşı savaşmakta son derece ısrarlıdırlar. Onların bu noktada içlerinde gizledikleri öfke ve kin, ağızlarından çıkan sözlerdekinden çok daha büyüktür... Burada ele aldığımız ayetlerin bitimine dek, onların nitelikleri dile getirilmektedir.

Müslüman, kitap ehline hoşgörüyle davranmaktan yanadır. Ancak onlarla, yardımlaşma ve işbirliği anlamında bir dostluk kurmasının yasaklanmış olduğunun da bilincindedir. Onun yapacağı, dinini pratize etmek ve İslâm'ın eşsiz sistemini gerçekleştirmektir. Bu noktada onun yolu ile kitap ehlinin yolu kesinlikle aynı değildir. Müslüman her ne kadar onlara hoşgörü ve sevgiyle davransa da bu, onların kendisinin dinine bağlılığını sürdürüp İslâm sistemini gerçekleştirmesinden hoşnut olmalarına, onların ona karşı savaşmak, komplolar hazırlamak noktasında birbirlerinin dostu olmaktan vazgeçmelerine yetmeyecektir.

Kafirler ve ateistlere karşı, dini yayma amacıyla bizler ile kitap ehlinin aynı kulvarda yürüyebilecekleri gibi bir sanıya kapılmamız, ne kadar korkunç bir bilgisizlik, ne kadar büyük bir budalalıktır. Kitap ehlinin, müslümanlarla savaşmak söz konusu olduğunda kafirlerin ve ateistlerin safında yer aldıklarını bile bile, böylesi bir sanıya nasıl kapılabiliriz?

Her çağda olduğu gibi bu çağda da aramızdaki saf kişiler söz konusu uyarıcı gerçekleri kavrayamıyorlar. Kur'an'ın buyruklarını, yaşanan tarihî olayları tümden unutarak, kitap ehliyle -hepimiz dine inanıyoruz diyerek- elele tutup materyalizme ve ateizme karşı birlikte mücadele verebileceğimizi ileri sürüyorlar. Oysa, kâfir olan müşrikleri göstererek "Bunların yolu müminlerin yolundan daha doğrudur." (Nisa Suresi, 51) diyenler kitap ehlinin ta kendileriydi. Medinedeki müşrikleri destekleyip müslümanlara karşı kışkırtanlar, kitap ehlinin ta kendileriydi. Yine ikiyüz yıl süren haçlı savaşlarıyla müslümanlara saldıranlar kitap ehlinin ta kendileriydi. Endülüs'te yaşanan korkunç trajedinin sorumluları onlar değil midir? Ateistlerin ve materyalistlerin de yardımını alarak, Filistin'deki müslüman arapları perişan edenler, onların yurdunu yahudilere verenler kitap ehlinin ta kendileri değil midir? Habeşistan, Somali, Eritre ve Cezayir'de kısacası her yerde müslümanların perişan olmalarının nedeni onlar değil midir? Yugoslavya, Çin, Türkistan ve Hindistan'da, kısacası her yerde, ateistlerle, materyalistlerle ve paganistlerle de işbirliği yaparak müslümanların başına binbir çorap örenler kitap ehlinin ta kendileri değilmidir?

Tüm bunlara karşın bugün aramızdan kimileri kalkıp, -Kur'an'daki kesin buyrukların tamamen tersine- müslümanlarla kitap ehli arasında dostluk ve işbirliğinin mümkün olabileceğini ileri sürüyor! Neymiş! Böylece materyalizme ve ateizme karşı dini korumuş olacakmışız!

Bunları söyleyenler, Kur'an'ı okumamış olmalıdırlar. Okuduysalar bile, İslâm'ın özündeki hoşgörü çağrısını, Kur'an'ın yasaklamakta olduğu dostluğa çağrı biçiminde yanlış anlamış olmalıdırlar.

Bu tür kimseler İslâm'ın Allah katında kabul görecek tek inanç olduğunu kavrayamamışlardır. İslâm'ın, yeryüzünde yeni bir yapılanmayı hedefleyen, dün olduğu gibi, bugün de kitap ehlinin düşmanlıklarına ve saldırılarına göğüs gerilmesini sağlayacak olan, yapıcı bir hareket niteliği taşıdığını anlayamamışlardır. Kur'an'da kitap ehline karşı takınılması istenen tutum, kesinlikle değiştirilemez. Çünkü bu son derece doğal ve alternatifi olmayan bir tutumdur.

Biz, Kur'an'ın buyruklarını yanlış anlamış ve kavrayamamış ve söz konusu kimseleri bir kenara bırakıp, Kur'an'a kulak verelim:

"Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez."

Bu çağrı Medine'deki İslam toplumuna yöneliktir. Ama aynı zamanda bu, yeryüzünün hangi köşesinde olursa olsun, kıyamete dek gelip geçecek olan tüm müslümanlara yönelik bir çağrıdır. "Ey müminler!" hitabının muhatabı durumunda olan herkese yönelik bir çağrıdır.

Yeri gelmişken bu çağrının "iman eden kimseler"e yönelik oluşunun nedenine de değinelim. Bu ayet indiği sırada, Medine'deki kimi müslümanlar ile kitap ehline -özellikle de yahudilere- mensup kimi insanlar arasındaki ilişkiler bütünüyle kopmuş değildi. Bu iki kesim arasında, birtakım dostlu:. ve dayanışma ilişkileri, kimi ekonomik ve karşılıklı ilişkiler, kimi de komşuluk ve arkadaşlık ilişkileri söz konusuydu. Medine'de araplar ile özellikle yahudiler arasında bu tür ilişkilerin bulunması, kentin İslâm öncesindeki tarihsel, ekonomik ve sosyal durumu göz önüne alınacak olursa son derece doğaldı. Bu durum, yahudilerin İslâm'a ve müslümanlara karşı komplolar hazırlayabilmelerini kolaylaştırıyordu. Onların hazırladıkları bu komploların her biri Kur'an'daki bir çok ayette (ki biz bunların kimisini bu kitabımızın daha önceki bölümlerinde açıkladık) ortaya konulup sıralandığı gibi, buradaki ayetlerde de bunlardan bir bölümü dile getirilmektedir.

Kur'an, yaşamda yeni bir düzeni gerçekleştirebilmek için inancı uğruna vereceği mücadelede müslümana gerekli bilinci kazandırmak, müslümanlar ile İslâm toplumundan olmayan, İslâm sancağının altında toplanmayan diğer insanlar arasında kesinkes bir ayrım gözetmeyi müslümanın benliğine yerleştirmek üzere indirilmiştir. Buradaki ayrım gözetme, insanlara karşı hoşgörülü davranmayı engellemek anlamında değildir. Hoşgörü, müslümanın sürekli sahip olacağı bir niteliktir. Buradaki ayrım gözetme meselesi dostluk, bağlamındadır. Müslümanın yüreğindeki dostluk duygusu, Allah'a, peygamberine ve müminlere tahsis edilmiştir. Sözünü ettiğimiz bilinci kazanmak ve istenilen ayrımı gözetmek meselesi, her yerde ve her kuşaktaki müslüman için mutlak bir gerekliliktir.

"Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur. Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez."

Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar.. Bu, çağlar üstü bir gerçektir. Çünkü bu, eşyanın doğasından kaynaklanan bir gerçektir. Onlar, hiçbir yerde, hiçbir tarihte müslümanlara dost olmayacaklardır. Nitekim geride kalan bunca yüzyıllarda, Allah'ın bu şaşmaz sözündeki doğruluğu perçinlemiştir. Onlar Medine'de peygamberimiz ve müslümanlara karşı savaşma noktasında birbirlerinin dostlarıydılar. Bu noktada, tarih boyunca da birbirlerinin dostları oldular. Bu kural, tarih boyunca bir kez de olsa delinmemiştir. Yeryüzünde meydana gelen olayların tümü, Kur'an'ı Kerim'in tek bir olay değil, sürekli bir nitelik biçiminde ortaya koyduğu tespitler doğrultusundadır. Ayette, "Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar" biçiminde bir isim cümlesi kullanılması, sadece bir ifade tarzı olarak görülmemelidir. İsim cümlesi kullanılmasının nedeni, ayetin değişmez ve sürekli bir niteliği vurguladığını belirtmek içindir.

Bu temel gerçeğin ardından, bunun sonuçları anlatılıyor... Yahudiler ve hıristiyanlar birbirlerinin dostları olduklarına göre, ancak kendilerinden olan bir kimseyi dost edinirler. Müslümanların safları arasındaki bir kimse yahudi ve hristiyanları dost edindiğinde, müslümanların safını bırakmış, kendini "İslâm" niteliğinden soyutlamış ve karşıt safa katılmış demektir. Böylesi bir davranışın, gerçek ve doğal sonucu da budur:

"Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur."

O bu tutumuyla, kendine, Allah'ın dinine ve müslüman topluma zulmetmiştir. Bu zulümden ötürü de Allah onu, kendisine dost bildiği yahudiler ve hristiyanlar kategorisine sokmuştur. Allah onu, artık doğru yola iletmeyecek, yeniden müslümanların safına döndürmeyecektir:

"Hiç kuşkusuz Allah, zalimleri doğru yola iletmez."

Bu Medine'deki İslâm toplumuna sert bir uyarıydı. Ancak, abartılı bir uyarı değildi. Sert bir uyarıydı. Ancak bütünüyle gerçeği dile getiren bir uyarıydı. Müslümanın, hem -birbirlerinin dostları olan- yahudiler ve hıristiyanlarla dostluk kurması, hem de müslüman ve mümin kalabilmesi, ayrıca -sadece Allah'ı, peygamberi ve müminleri dost bilen- müslümanlar safındaki yerini kaybetmemesi mümkün değildir... Bu mesele tam bir yol ayrımıdır...

Müslüman, kendisi ile İslâmî sistem dışında başka bir sistem benimsemiş insanlar ya da kendisi ile İslâm sancağı dışında başka bir sancak taşıyan insanlar arasında tam bir ayrım gözetme noktasında gevşeklik gösterdiği sürece, -herşeyden öce yeryüzünde diğer tüm sistemlerden farklı, eşsiz ve gerçekçi bir sistemi yerleştirmeyi amaçlamış ve de diğer tüm görüşlerden, farklı, eşsiz bir anlayışı temel almış olan- görkemli İslâmî hareket adına, kayda değer hiçbir eylem ortaya koyamaz...

Müslüman, -hiçbir kuşkuya, en küçük bir tereddüte yer kalmayacak biçimde- şunlara kesinkes ve mutlak surette kafasına yerleştirmek durumundadır: Allah'ın, Hz. Muhammed'i (salât ve selâm üzerine olsun) peygamber olarak gönderdikten sonra, insanlar için kabul edeceği tek din İslâm'dır. Allah'ın yaşamınızı kendisine göre belirlememizi istediği İslâm sistemi, eşsiz bir sistemdir. Diğer sistemlerin hiçbiri onunla eş düzey değildir. Başka bir sistemi alıp, onsuz yapabilmek mümkün değildir. Onun yerine, başka bir sistemi ikame etmek olası değildir. İnsanlığın yaşamı, sadece ve sadece İslâm'ın sistemi üzerine oturtulmadıkça, bir türlü düzelmeyecek ve kesinlikle yola girmeyecektir. Müslüman tüm çabasını, gerek öğretisel, gerek sosyal açılardan, kısacası tüm yönleriyle İslâm sistemini yerleştirebilmek için harcamadıkça, Allah katında, affedilmeyecek, bağışlanmayacak ve kabul görmeyecektir. Müslüman, bu uğurda çaba harcama konusunda hiçbir gevşeklik göstermemelidir. En ufak bir noktada bile olsa Allah'ın sistemi dışında hiçbir alternatif kabul etmemelidir. Ne inanç esasları, ne sosyal düzen, ne de yaşamaya ilişkin hükümler konusunda -Allah'ın kitap ehlinin bizden önceki şeriatlarından bizler için de geçerli olmasını uygun gördüğü hükümler hariç- İslâm sistemi ile diğer sistemleri birbirin;. karıştırmamalıdır.

Müslümanın tüm bunları kesinkes ve mutlak biçimde kafasına yerleştirmesi sonuçta, her türlü amansız engellere, ağır yükümlülüklere, ısrarlı bir direnişe, hazırlanan komplolara, çoğu kez dayanılmaz bir noktaya varacak binbir acıya karşı onu, Allah'ın insanlara uygun gördüğü sistemi gerçekleştirmek üzere gereken hazırlıkları yapmak için harekete geçmeye itecektir. Ayetlerde, gerek şirk koşanların paganizmi, gerek kitap ehlinin sapkınlığı, gerekse apaçık ateizm biçiminde olsun cahiliyyenin, yeryüzünde halen varlığını koruyan türlerinden herhangi birine mensup olan kimselerden hiç birinin gereksinim duymayacağı bir meseleden söz edilmesinin anlamı ne olabilir ki? Yine, İslâm sistemi ile kitap ehlinin ya da daha başka grupların sistemleri arasındaki farklar eğer gerçekten fazla değilse ve de müslüman söz konusu kesimlerle barış ve uzlaşma yoluyla belirli noktalarda anlaşmaya varabilecekse, İslâm'ın sistemini yerleştirmek için didinmekten söz etmenin ne anlamı olabilir ki?

Semavi dinlere mensup insanlar arasında yakınlaşma ve hoşgörü adına, Kur'an'ın belirlediği üzere, onlarla ilişkilerin bütünüyle kesilmesi ilkesini yumuşatıp sulandırmaya kalkışanlar, dinlerin anlamını kavrayamadıkları gibi, hoşgörünün anlamını da bilmemektedirler. Zira Allah katında nihaî din sadece İslâm'dır. Kitap ehline karşı hoşgörülü davranmak, inanç sistemi ve sosyal düzen bağlamlarında değil, sadece günlük insanî ilişkiler bağlamındadır. Onlar, müslümanın benliğine tamamen yerleştirdiği kimi gerçeklere ilişkin kesin bilgiyi zayıflatmaya çalışıyorlar. Ancak müslüman bilir ki Allah din olarak sadece İslâm'ı kabul edecektir. Kendisine düşen, Allah'ın İslam'la belirlemiş olduğu sistemi yürürlüğe koymaktır. Allah'ın sisteminin hiç bir alternatifi olamaz. Allah'ın sisteminde en küçük bir değişiklik bile söz konusu olmayacaktır. Tüm bu kesin bilgiler Kur'an'dan kaynaklanmaktadır: "Allah katında geçerli olan din İslâm'dır." (Al-i İmran Suresi, 19) "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmez." (Al-i İmran Suresi, 85) "Ey müminler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyiniz. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse o, onlardan olur." Bu konularda Kur'an, sözcüğün tam anlamıyla bir mihenk taşıdır. Dolayısıyla müslümana düşen, kendisinde bu kesin bilgiye ilişkin kuşku uyandırmak isteyenlerin bu bağlamdaki sözlerine kapılmamaktır.

Ayetlerin akışı içerisinde ayrıca, o gün yaşanmakta olan bir olguya değiniliyor. Zaten bu ayetler de bu bağlamda bir uyarı olmak üzere indirilmişti:

"Kalpleri hasta olanların, `Başımıza bela gelir diye korkuyoruz' diyerek onlara koştuklarını görürsün"

Bu konuda İbn Cerîr'in rivayetine bakıyoruz: "bizlere Ebû Kureyb ile İdris'in aktardıkları bir hadise göre, İdris şöyle dedi: Babamın bana aktardığına göre Atıyye bin Said şu olayı anlatmıştır: Hâris bin Hazrec oğullarından Ubade bin Sâmit peygamberimizin yanına gelerek; "Ey Allah'ın Rasulü" dedi, "Benim çok sayıda yahudi dostum var. Ama ben yahudilerle dost olmaktan Allah'a ve peygamberine sığınır ve de kendime sadece Allah'ı ve peygamberini dost bilirim". (Münafıkların başını çeken) Abdullah bin Ubeyy ise şöyle dedi: "Ben başıma bir bela gelmesinden korkan bir kişiyim. Bu nedenle arkadaşlarımla mevcut dostluğumu bozamam." Bunun üzerine peygamberimiz ise şöyle buyurdu: "Ey Abdullah bin Ubey! Ubade bin Sâmit'e karşı cimrilik edip, yahudilerle dost olmayı tercih ediyorsun. Oysa onların dostluğu senin için daha önemsizdir." Abdullah bin Ubey ise peygamberimizin bu sözünü "Kabulümdür" diyerek yanıtladı. Allah da bu olay üzerine, "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyiniz" ayetini indirdi."

İbn Cerîr dedi ki: "Hannâd, Yunus bin Bukeyr ve Osman bin Abdurrahman, el-Zuhrî'nin şöyle dediğini rivayet ettiler: Bedir savaşına katılan müşrikler yenilgiye uğrayınca müslümanlar, yahudi dostlarına; `'Bedir'in benzeri bir günü Allah size de tattırmazdan önce müslüman olunuz.'" dediler. Bunun üzerine Malik bin Sayf şöyle dedi: "Savaşmasını bilmeyen Kureyş topluluğunu yendik diye mi gururlanıyorsunuz? Şu var ki, eğer bizler kesinkes karar vererek sizlere karşı kuvvet toplayacak olursak, bizimle çarpışmaya gücünüz yetmez".. Ubade bin Samit de dedi ki: "Ey Allâh'ın Resûlü! Gerçekten de yahudilerden olan dostlarım kuvvet ve silah bakımından oldukça güçlüdürler. Ama ben yahudilerle dost olmaktan uzaklaşıp Allah'a ve Resulüne sığınıyorum. Benim, Allah ve Resulünden başka dostum olamaz" Abdullah bin Ubey ise; "Ama ben, yahudilerle dost olmaktan uzak kalamam. Çünkü onlara ihtiyacım var" dedi. Bunun üzerine peygamberimiz şöyle buyurdu: "Ey Abdullah bin Ubey! Yahudilerle olan dostluğunu, Ubade bin Samit'e yeğlemekte olduğunu görüyor musun? Oysa onların dostluğu senin için daha önemsizdir:" Buna karşılık Abdullah bin Ubey de; "Öyleyse dediğini kabul ediyorum" dedi."

İbn İshak dedi ki: "Peygamberle yapmış oldukları antlaşmayı ihlal eden ilk yahudi kabilesi Benî Kaynuka'dır. Asim Bin Ömer Bin Katâde bana şunu rivayet etti: Rasulüllah onları kuşatma altına aldı. Sonunda Resulullah'ın vereceği hükme razı oldular. Abdullah bin Ubey bin Selûl ayağa kalkarak, -Allah kendisine, olar için imkan tanıyınca- dedi ki: "Ey Muhammed! Dostlarına karşı iyi davran. Onlar Hazreç'le dayanışma içindeydiler." Rasulullah onu, duymazlıktan geldi. O yine, "Ey Muhammed! Dostlarıma karşı iyi davran!" dedi. Rasulüllah ondan yüz çevirdi. O da gelip elini, Resulullah'ın zırhının yenine soktu. Bunun üzerine Resulullah: "Bırak beni!" dedi ve öfkelendi. Çevresindekiler peygamberin öfkesinin yüzüne yansıdığını gördüler. Ardından Rasulullah: "Yazıklar olsun sana! Bırak beni!" dedi. Buna karşılık Abdullah bin Ubey şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki dostlarıma iyi davranana dek seni bırakmam. Beni, arabıyla acemiyle herkese karşı korumuş olan dörtyüz zırhsız ve üçyüz zırhlı kişiyi, sen bir gün doğumluk süre içinde biçip atıyorsun. Ben onların bana düşman kesilınelerinden korkuyorum." Bunun üzerine Rasulullah da: "Onlar senindir" buyurdu.

Muhammed bin İshak dedi ki: "Babam İshak bin Yesar'ın Ubade'den naklen anlattığına göre Velid bin Ubade bin Samit şöyle dedi: Beni Kaynuka, Rasulullah'a karşı savaş açınca Abdullah bin Ubey, onların işleriyle ilgilenmek için girişimlere başladı. Ubade bin Samit ise Rasulullah'ın yanına gitti. Avf bin Hazrec oğullarından olan Ubade'nin de tıpkı Abdullah bin Ubey gibi yahudilerle antlaşması vardı. Ancak o, yahudilerle olan antlaşmasına, Allah'ı ve Resulünü yeğleyerek: "Ey Allah'ın Rasulü! Allah'ı ve seni, onlarla olan antlaşmama tercih ederim. Kendime dost olarak Allah'ı, seni ve müminleri bilir. Kafilerle uzlaşmaktan, onları dost edinmekten uzak dururum" dedi. İşte bu olay üzerine Ubade ile Abdullah bin Ubey hakkında şu ayet indirildi: "Ey müminler! Yahudileri ve hristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar." Bu olay üzerine inen ayetler, "kim Allah'ı, peygamberini ve inananları dost edinirse bilsin ki, zafer Allah'tan yana olanlarındır" ayetiyle noktalanmaktadır."

İmam Ahmed dedi ki: "Bize Kuteybe bin Said, ona Yahya bin Zekeriyya bin Ebi Ziyade, ona Muhammed bin İshak, ona Zührî, ona da Avde'nin naklettiğine göre Üsame bin Zeyd şöyle buyurdu: "Rasulullah'la birlikte Abdullah bin Ubey'in yanına gittik. Peygamber ona; "Seni yahudilerle olan dostluktan men etmiştim" dedi. Abdullah bin Ubey de: "Esad bin Zurare onları kızdırmıştı ama, ölüverdi!" şeklinde karşılık verdi." (Ebu Davud)

Bu belgelerin tümü, müslüman toplumdaki reel duruma ve Medine'de İslâm öncesinde mevcut olan çeşitli koşullara işaret etmekte ve aynı zamanda, müslümanlar ile yahudiler arasında belirli ilişkilerin olup olamayacağı meselesine ilişkin kesin bir görüş bulunmadığını göstermektedir. Buradaki ayetlerde tamamen yahudilerden bahsedildiği, hristiyanlarla ilgili olaylardan ise söz edilmediği dikkat çekiyor. Ancak buradaki nasslar, hem yahudileri hem de hristiyanları kapsar. Zira burada, müslümanlar ile kitap ehli ve (ilerde geleceği üzere) müşrikler de dahil olmak üzere diğer cemaatler arasında, sürekli bir anlayış, sürekli bir ilişki ve sürekli bir davranış biçimi tesis edilmektedir. Gerçi peygamber döneminde, hristiyanların müslümanlara karşı tutumları, yahudilerin tutumlarından farklıydı. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de bir başka ayette bu farklılık şöyle dile getiriliyor: "İnsanlar arasında müminlerin en yaman düşmanı olarak yahudileri ve (Allah'a) ortak koşanları bulacaksın. İnananlara sevgice ve en yakın olanları ise, `Biz hristiyanız' diyenleri bulacaksın." (Maide Suresi, 82) O günlerdeki bu tutum farklılığına karşın buradaki ayette, yahudiler ile hristiyanlar aynı kategoriye sokulmaktadır. Nitekim bir sonraki ayette de onlar ile kafirler yine aynı kategoriye sokulacaktır. Bu durum, dostluk ve anlaşma bağlamındadır. Zira bu meselede, temel bir prensip söz konusudur. Bu da, müslümanın ancak müslümanla dost olabileceği, müslümanla anlaşabileceğidir. Müslüman sadece ve sadece Allah'ı, peygamberi ve müslüman cemaati dost bilmelidir. Bu konuda, diğer gruplar, müslümanlara karşı takındıkları tutumlarda farklılık olsa da neticede tümü aynı kategoridedir.

Müslüman toplum için bu konuda böylesine kesinkes ve son derece net bir kural koyan Allah'ın ilmi, sadece Resulullah'ın yaşadığı dönemi ve o dönemdeki konjonktürel durumları değil, tüm zamanları kuşatır niteliktedir. Tarihte, daha sonra yeryüzünün pek çok yerinde yaşanan olaylar, İslâm'a ve müslümanlara düşmanlık konusunda hristiyanların da, yahudilerden aşağı kalmadıklarını göstermiştir. İslâm'ı hoşgörüyle karşılayan Arap ve Mısır hristiyanlarını bir yana bırakırsak, batıdaki hristiyan camiasının, tarih boyunca bu dine karşı kin ve düşmanlık güttüklerini, -yahudilerin her zaman kurdukları komplolardan, açtıkları savaşlardan hiç de farklılık arz etmeyecek biçimde onların da İslâm'a karşı savaştıklarını, komplolar hazırladıklarını görüyoruz. Kralları müslüman muhacirlere ve İslâm'a kucak açan Habeşistan'lıların bile, çok geçmeden, yahudileri hiç de aratmayacak biçimde, İslâm'a ve müslümanlara karşı amansız bir savaş başlattıklarını görüyoruz.

Yüce Allah, tüm bunları biliyordu. Bu nedenle de, Kur'an'ın indiği dönemdeki olgulara ve o dönemin geçici konjonktürlerine bakmaksızın, kıyamete dek şurada ya da burada yaşanabilecek muhtemel olgulara önem vermeksizin, bu meselede müminler için genel bir kural koyuyordu.

İslâm'ın ve -gerçekte pek ilintileri olmasa bile- kendilerinden müslüman diye bahsedilen insanların bugün hâlâ, yeryüzünün her yanında yahudiler ve hristiyanlarca tutuşturulan savaş ateşine maruz kalmaya devam etmeleri, Allah'ın "Onlar birbirlerinin dostudurlar" biçimindeki sözünün doğruluğunu perçinlemektedir. Bilinçli müslümanlara düşen, rabblerinin bu öğüdünü iyice özümsemektir. Bunun da ötesinde, emirdeki bağlayıcılığın ve yasaklamadaki kesinliğin gereği olarak, Allah ve peygamberin dostları ile Allah ve resulünün sancağına sarılmayan diğer kamplara mensup insanlar arasında dostluk, konusunda tam bir ayrım gözetmektir.

İslâm, müslümanı, tüm insanlarla ilişkisini inanç temeli üzerine oturtmakla yükümlü kılmıştır. Müslüman gerek düşüncesinde gerekse pratikte, dostunu ve düşmanını inanç esasına göre belirlemek durumundadır. Dolayısıyla müslüman ile müslüman olmayan bir kimse arasında herhangi bir dostluk yardımlaşma söz konusu olamaz. Çünkü bu iki kimsenin, inanç bazında yardımlaşabilmeleri olası değildir. Bu iki insanın, -kimi ahmakların ve Kur'an'ı okumayanların ileri sürdükleri alternatifin tam tersine- ateistlere karşı bile işbirliğine gidebilecekleri düşünülemez. Bu iki insan arasında, ortak inanç esasları bulunmadığına göre, böylesi bir işbirliğinin gerçekleşebileceği nasıl düşünülebilir?

Kur'an'ı okumamış, İslâm gerçeğini kavrayamamış bazı insanlar ve kimi kandırılmış saf insanlar, şu türden düşünceler üretiyorlar: "Din, dindir. Yani tüm dinler aynı kefededir. Dinsizlikte, hangi ad altında olursa olsun dinsizliktir. Öyleyse dindarlar dinsizliğe karşı birlikte mücadele verebilirler. Çünkü ateizm, tüm dinleri reddetmekte ve tüm dindarlara savaş açmış bulunmaktadır!"

Oysa, İslâm düşüncesine ve de İslâm gerçeğini özümsemiş bir müslümanın düşüncesine göre, kazın ayağı hiç de böyle değildir. Bir kimse, İslâm'ı inanç olarak benimsemedikçe ve İslâm düzenini kurmak için bu inanç doğrultusunda çabalamadıkça, İslâm'ın özünü kavrayamaz.

Bu mesele, gerek İslâm'da ve gerekse İslâm'ı özümsemiş müslümanların kafasında, son derece net olarak ortadadır. Din, sadece İslâm'dır. İslâm'ın tanıdığı başka bir din daha bulunmamaktadır. Çünkü Allah: "Allah katında geçerli olan din İslâm'dır." (Al-i İmran Suresi, 19) buyuruyor. "kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o din ondan kabul edilmez." (Al-i İmran Suresi, 85) buyuruyor. Peygamberimizin gönderilmesinin ardından artık, Allah'ın İslâm dışında kabul edeceği, razı olacağı hiç bir din yoktur. Hz. Muhammed (salât ve selâm üzerine olsun) İslâm üzere gönderilmişti. Peygamber olduğu bildirilmezden önce hristiyanlığı kabul etmediği gibi, peygamberliğini öğrendikten sonra da kabul edecek değildi. Nitekim Hz. İsa'da da aynı olgu söz konusudur. O da, peygamber olduğunu öğrendikten sonra yahudiliği kabul etmemiştir.

Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra da, -ehl-i kitap olarak- yahudilerin ve hristiyanların hâlâ var olmaları, bu onların dinlerinin Allah katında kabul göreceği ya da onların dinlerinin de bir ilahî din olarak tanınması anlamına gelmez. Bunlar sadece Hz. Muhammed'in peygamberlik öncesi dönemi için doğrudur. Ama, -İslâm düşüncesi ve müslümanların anlayışına göre- Hz. Muhammed'in peygamberlikle görevlendirilmesinin ardından, artık sadece bir tek din söz konusudur: İslâm. Ayette, tevil götürmez bir biçimde bu gerçek ifade edilmektedir.

Kuşkusuz İslâm onları, inançlarını bırakıp ille de İslâm'a gelmeleri için zorlamıyor. Çünkü "Dinde zorlama yoktur" (Bakara Suresi, 256) Ancak bu, onların gittikleri yolun da bir "din" olarak görülmesi, "din" olarak tanınması anlamında değildir.

Dolayısıyla, ateizme karşı İslâm'ın söz konusu kimselerle din bağlamında ortak bir cephesi olamaz. Çünkü burada, İslâm'ın dışında olanlar, "dine mensup olmayanlar" söz konusudur. Onların din dedikleri, İslâm nazarında din değildir. Bu dinsizlik, ister kökeni semavî olan saptırılmış bir inanç, ister putçuluk üzerine kurulmuş paganizm, isterse dinleri yadsıyan ateizm biçiminde olsun hiçbir şey değişmemektedir. Bu saydıklarımızın kendi aralarında birtakım görüş ayrılıklarının, anlaşmazlıklarının olduğu doğrudur. Ancak aynı zamanda bunların tümü İslâm'a terstir. Bu nedenle bunlar ile İslâm arasında ne bir dayanışma söz konusu olabilir, ne de bir dostluk...

Müslüman, kendisine din konusunda eziyet etmedikleri sürece, -daha önce geçtiği üzere- onlara iyi muamele etmesi istendiği için ehl-i kitap olanlara karşı iyi davranır. Onlardan namuslu kadınlarla evlenebilir. -Gerçi Hz. İsa'nın ilahlığına ve Allah'ın oğlu olduğuna ya da teslise inanan bir kimsenin ehl-i kitabını yoksa müşrik mi olduğu fıkıh bilginleri arasında tartışılır ama- genel hükme göre namuslu ehl-i kitap kadınlarla nikahlanabilir. Onlara iyi muamele etme gereği ve onlarla nikahlanmanın mümkün oluşu, din konusunda onlarla yardımlaşılacağı ya da dostluk kurulacağı anlamına gelmez. Bu durum, müslümanlar nezdinde Allah'ın -Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderdikten sonra- Hristiyanlığı da bir din olarak onayladığının ve hristiyanlarla ortak bir cephe oluşturarak ateizme karşı mücadele vermelerinin, mümkün olacağının göstergesi olarak algılanamaz.

Kuşkusuz ki İslâm, gerek ehl-i kitabın, gerek müşriklerin ve paganistlerin, putperestlerin inançlarını düzeltmek için gelmiş ve onların tümünü müslüman olmaya çağırmıştır. Çünkü Allah katında kabul görecek biricik ve tek "din", İslâm'dır. Yahudiler, İslâm'a, çağrılmadıkları sanısına kapılacaklardır. Bu çağrı, onlara ağır gelecektir. Bunun içindir ki Kur'an, onları çok açık bir biçimde İslâm'a çağırıyor. Bu çağrıya kulak asmadıkları takdirde kafir durumundadırlar.

Müslüman ateistleri ve paganistleri İslâm'a çağırmakla görevlendirilmiş olduğu gibi, aynı zamanda ehl-i kitabı da İslâm'a davet etmekle yükümlüdür. Ama, ne ateistleri ve paganistleri, ne de ehl-i kitabı İslâm'a girmeleri için zorlama yetkisi yoktur. Çünkü, insanların kalplerinde inanç,zor kullanılarak oluşturulamaz. Din konusunda zor kullanmak, -bırakınız yasaklanmış olmasını- hiç bir olumlu sonuç da doğurmaz.

Müslümanın, ehl-i kitabın dininin -Hz. Muhammed'in peygamberliğinden sonra- Allah katında yine kabul görecek bir din olduğunu iddia etmesi ile ardından onları İslâm'a çağırması kesinlikle bağdaştırılamaz. Onları İslâm'a çağırmakla yükümlü oluşu ancak, onların benimsediği yolun din olmadığını ve de bu nedenle onları dine-İslam'a çağırdığını düşünmesiyle mümkündür.

Bu gözle görülür gerçek tesbit edilirse, müslümanın, yeryüzünde dini yaygınlaştırma adına İslâm'ı din olarak benimsememiş kişilerle bir dostluk, bir dayanışma ilişkisine girmesinin İslâm inancıyla mantıken de bağdaşamayacağı daha kolay anlaşılacaktır.

İslâm'da bu mesele, bir örgütlenme, organizasyon meselesi olmasının yanısıra, bir iman, bir inanç meselesidir.

Bunun bir iman ve inanç meselesi olduğunu, müslümanlar ile ehl-i kitap arasında dostluk olduğu da son derece açıktır. Çünkü mümin tüm çabasını, -İslâm'ın belirlediği ve peygamberimizin aracılığıyla bizlere iletilen- Allah'ın nizamını, tüm ayrıntılarıyla ve de insanların her türlü davranışlarını kapsayacak biçimde yaşama aktarmak, uygulamak için yoğunlaştırmalıdır. Bu durumda, bu konuda müslümanın, İslâm, din, yöntem, sistem ve düzen olarak inanmamış bir kimseyle dayanışma içerisine girip yardımlaşabileceği nasıl düşünülebilir? Bunun mümkün olabileceğini söyleyenlerin amaçları başkadır. -Bu tür kimselerin amaçlarının İslâm'a ve İslâm'ın hedeflerine zarar vermediklerini varsaysak bile, onların bu düşünceleri İslâm'ın hedefleri arasında kesinlikle yerleştirilemez.- Çünkü İslâm, inanç esasıyla temellendirilmemiş hiç bir hedefi, hiçbir eylemi -başlangıç itibarıyla olumluymuş gibi bir izlenim yaratsa da kesinlikle onaylamamaktadır. "Rabblerini inkar edenlerin iyi işleri, fırtınalı bir günde, rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer." (İbrahim Suresi, 18)

İslâm, müslümanı tüm çabasını İslâm için harcamakla yükümlü tutmuştur. Müslümanın yaşamında, günlük faaliyetlerinde en küçük bir noktada bile İslâm'dan kopukluk düşünülemez. Bunu ancak, İslâm'ın özünü ve İslâm düzeninin esprisini kavrayamamış olanlar düşünebilir. Müslümanın, hayatta İslâm nizamının dışında kalan (!) bazı noktalarda İslâm düşmanlarıyla yardımlaşabileceği ya da İslâm düşmanlarının müslümandan -dinini terk etmediği halde- hoşnut olabilecekleri düşünülemez. Nitekim, yahudilerin ve hristiyanların müslümandan hoşnut olabilmeleri için ondan ne isteyecekleri Kur'an'da da açıkça belirtilmiştir. Görülüyor ki böylesi bir yardımlaşma ve işbirliği düşüncesi, gerek inanç bakımından, gerekse pratik bakımından kesinlikle imkansızdır.

Kalplerinde hastalık bulunan kişilerden biri olan Abdullah bin Ubey bin Selûl, yahudilerle dost kalma çabasına ve sevgisine, ayrıca onlarla dayanışmasına mazeret olarak; "Bir insan olarak ben başımı belaya sokmak istemekten korkarım" diyordu. Bunlar, kalpteki hastalığın, imandaki zayıflığın göstergesidir. Dost, Allah'tır. Yardım edecek olan Allah'tır. O'ndan başkasının yardımına bel bağlamak sapıklıktır, boşa kürek çekmektir. Ne var ki İbn Selûl'ün ileriye sürdüğü mazeretler, tarih boyunca pek çok kimse tarafından yinelenecektir. Kalplerinde hastalık bulunan her münafığın düşüncesi, İbn Ubey'in düşüncesiyle aynı olacaktır. Hiçbir münafık, iman gerçeğini kavrayamayacaktır. Ama öte yandan Ubade bin Samit, yahudilerin yapıp ettiklerini görünce onlara dostluktan nefret ediyor. Çünkü kalbinde iman vardır. Bunun için yahudilerle dostluğu tamamen bıraktı. O kalbini Allah'ın' buyruklarına açarken Abdullah bin Ubey bin Selul ise onun bu tutumuna tepki olarak öfkeyle dişlerini gıcırdatıyordu.

İşte iki farklı anlayıştan, iki farklı duygudan kaynaklanan iki faklı tutum. İman eden kalpler ile imanı bilmeyen kalpler arasında, bu iki olgu tarih boyunca sürgit yaşanacaktır.

Kur'an, dinlerine düşman olan kişilerle yardımlaşanları, onlarla sıkı fıkı olanları, Allah'a içtenlikle inanıp, bağlanıp güvenmeyen münafıkları tehdit ediyor. Onları fethin yaklaşmasıyla, Allah'ın, onların tutumlarını ortaya koyacak, gizledikleri nifak tohumlarını açığa vuracak buyruğuyla tehdit ediyor.
Logged
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #13 : 26 Mayıs 2014, 02:23:48 ÖS 14 »

Ben ne anlatıyorum, sen ne anlıyorsun Smiley

Kur'an'da veli-evliya kelimesi bir çok anlama geliyor. Dost anlamına da gelir. Esas önemli olan anlamı "otorite"dir. Allah Yahudi ve Hristiyanları veli edinmeyin derken, onları otorite olarak kabul etmeyin, onlarla dostluk kurmayın, sırlarınızı paylaşmayın diyor.

Arkadaşım kafanız iyimi sizin kelimesini sana yakıştıramadım. Beni çelişkiye mi düşürmeye çalışıyorsun. Yukarıdaki ifade senin. Aşağıdaki ifade de :


Kuran 'da Veli, Evliya kelimesi bir çok anlama gelmez. Ya Veli diye geçer, ya da Evliya..!

Şimdi yorumunu yap. Kafası iyi olan kim.?

Kimin tefsirini okuyorsunuz .? Kuran 'ın tefsiri bir tek adet değil. Neredeyse 130 'a yakın Kuran tefsiri ve meali var. Hangi yazarın tefsirini okuyorsunuz .?

Bir tek Maide suresi 51. ayet tefsirindeki mana kirliliğini görebiliyor musunuz.?

Abdülbaki Gölpınarlı Meali   
Ey inananlar Yahudilerle Nasranileri dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur ve sizden kim onları dost edinirse şüphe yok ki o da onlardandır. Şüphe yok ki Allah zalim olan kavmi doğru yola sevk etmez.

Ali Bulaç Meali   
Ey iman edenler yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna hidayet vermez.

Abdullah Parlıyan meali   
Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar yalnızca birbirlerinin dostlarıdırlar. Ve hanginiz onları dost edinirse kesinlikle onlardan olur. Allah yaratılış sebebine aykırı davranan toplumlara doğru yolu göstermez.

Ahmet Varol Meali
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse o onlardandır. Allah zalimler topluluğunu doğru yola eriştirmez.

Ahmet Tekin Meali   
Ey iman nimetine kavuşanlar yahudileri ve hristiyanları kamu görevlerini icraya yetkili kılmayın. Candan dost müttefik veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostu müttefikidirler birbirlerinin tarafını tutarlar. Sizden kim onların hâkimiyetini kabul eder dost edinirse o onlardandır. Allah düşmanlarını dost edinen başlarına otorite yapan zâlim bir kavmi doğru yola sevketme lütfunda bulunmayacak.

Ali Fikri Yavuz Meali   
Ey imân edenler! Yahudî'lerle Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost ve yardımcı edinirse o da onlardandır. Allah düşmana dostluk etmekle nefislerine zulmedenleri hak yoluna eriştirmez.

Bayraktar Bayraklı Meali   
Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz. Çünkü onlar sadece birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları vekil edinirse onlardandır. Şüphesiz Allah zâlimler topluluğuna doğru yolu göstermez

Cemal Külünkoğlu Meali   
Ey inananlar! Yahudileri ve Hıristiyanları dost (sırdaş) edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalimler topluluğunu (istemedikleri için) doğru yola eriştirmez.

Diyanet İşleri Meali (Eski)   
Ey İnananlar! Yahudileri ve hıristiyanları dost olarak benimsemeyin onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.

Diyanet İşleri Meali (Yeni)   
Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğunu doğruya iletmez.

Diyanet Vakfı Meali   
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez

Edip Yüksel Meali   
İnananlar Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlarla dost olursa onlardan sayılır. ALLAH zalim toplumu doğru yola iletmez.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali   
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

Elmalılı Meali (Orjinal)   
Ey o bütün iyman edenler! Yehud ile Nesârâyı yar tutmayın onlar ancak birbirlerinin yaranıdırlar içinizden her kim onlara yardaklık ederse muhakkak onlardan ma'duddur Allah ise zulm edenleri doğru yola çıkarmaz

Hasan Basri Çantay Meali   
Ey îman edenler Yahudileri de Nasrânîleri de kendinize yâr (ve üstünüze haakim) edinmeyin. Onlar (ancak) birbirinin yaranıdırlar içinizden kim onları dost (ve haakim) edinirse o da onlardandır. Şübhesiz Allah o zaalimler güruhuna muvaffakıyyet vermez.

Hayrat Neşriyat Meali   
Ey îmân edenler! Yahudileri ve hristiyanları dostlar edinmeyin!(1) Onlar birbirinin yârânıdırlar. Buna rağmen içinizden kim onları dost edinirse artık şübhesiz o onlardandır. Muhakkak ki Allah zâlimler topluluğunu (inkârlarındaki ısrarları sebebiyle) hidâyeteerdirmez.

Kadri Çelik Meali   
Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veliler edinmeyin; onlar birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır. Allah zulmeden kimseleri doğru yola eriştirmez.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali   
Ey imân edenler! Yehûd ile Nasâra'yı dost tutmayınız. Onların bazıları bazılarının dostudur. Ve sizden her kim onları dost edinirse muhakkak o da onlardandır. Şüphe yok ki Allah Teâlâ o zalimler olan kavme hidâyet etmez.

Muhammed Esed Meali   
SİZ EY imana ermiş olanlar! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin: Onlar yalnızca birbirlerinin dostlarıdır. 72 Ve hanginiz onları dost edinirse kesinlikle onlardan olur: Bilin ki Allah böyle zalimlere 73 doğru yolu göstermez!

Suat Yıldırım Meali   
Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları velî edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları velî edinirse o da onlardandır. Allah böylesi zalimleri doğru yola iletmez.

Süleyman Ateş Meali   
Ey inananlar yahudileri ve hıristiyanları veliler edinmeyin! Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları kendine veli yaparsa o onlardandır. Şüphesiz Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.

Şaban Piriş Meali   
Ey İman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli / dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları veli kabul ederse o da onlardandır. Allah zalim topluma hidayet vermez.

Ümit Şimşek Meali   Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirinin velisidir. Sizden onları veli edinen onlardan olur. Allah ise zalimler güruhuna yol göstermez.

Yaşar Nuri Öztürk Meali   
Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları gönül dostları edinmeyin. Onlar birbirlerinin gönül dostlarıdır. Sizden kim onları gönül dostu edinirse oonlardandır. Allah zalimler toplumunu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.


Bir ayetin bir tek manası yok ki, siz de haklısınız. Birisinin yar dediğine, bir diğeri dost demiş. Birisinin Veli dediğine, bir diğeri gönül dostu demiş. Birisinin sırdaş dediğine, bir diğeri üzerinize haakim demiş...!


Sen de diyorsun ki, Veli diyelim ki istediğimiz tarafa kolayca çekelim. Çeksen de sana göre gidecek, aslına göre değil. Hiç düşündünüz mü, neden Kuran 'ın bu kadar çok tefsiri mevcut.

Hiç düşündünüz mü, Kuran 'ın bir olması gereken meali neden bu kadar çok. El ve ağız birliği edilmiş bir şekilde, BİR TEK olması gereken tefsir ve meal kirliliği, acaba ne mana ve anlam taşıyor .?

Halbuki ayetin orjinal metninde Hz. Allah "EVLİYA" buyurmuş.

İngilizcede, Fransızcada, Almancada.. Dünya üzerinde kullanılan bütün dillerde, kullanılan kelimenin karşılığını ifade etmeye yeterli olmayan tercümeler asla kullanılmaz. Kelimenin aslından başka tercüme edilmiş bir başka kelam asla kullanılmaz. Yalnızca aslı kullanılır.

Fakat her ne hikmetse bilinmez. Şu ayet her şeyi açıkça ifade ediyor.

‘‘Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye, din olarak Nuh’a tavsiye ettiğimizi, sana vahiy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve Îsa’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için şeriat yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.’’
Şura 13


Her ne kadar kabullene meseniz de Allah 'ın Evliya 'sı yeryüzünde kıyamete kadar eksik olmayacaktır. Kuran 'da geçen EVLİYA sözcüğünün yerini alabilecek başka bir karşılığı yoktur.

Kabul etseniz de, etmeseniz de Allah 'ın kuralı bu. Evliya, yol büyüğüdür, yol gösterendir, terbiye edicidir, vesile ve sebeptir.

Gerçek Evliya 'lar, Peygamber varisleridir. Kuran 'a acabasız bağlı, edilleyi şeriyeye uyumlu, kitap, sünnet, zamana uyumlu icma, kıyası fukuha prensibi ile tabii olanları yetiştirir.

De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız "BANA" uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
Âl-i İmrân .31


Eğer ki Kuran kıyamete kadar geçerli ise, bu ayet Allah 'ın Evliyası için de geçerlidir.
 
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
osisko
Derviş
Süper Aktif Üye
****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 603

Edep ya Huuu..


« Yanıtla #14 : 26 Mayıs 2014, 02:39:38 ÖS 14 »

rabbim razı kalsın yazandan ve paylaşandan...


Hak divanında öğrenirsin amma, hiç bir değeri ve kıymeti olmaz. Burada idrak edemeyene ahirette zaten ettirilecek.

Yazık, Allah hidayet versin de bu dünyada idrak et.

Karşında beni görüyorsun değil mi.? Ayeti, ayetle çürütmeye çalışıyorsunuz.

Allah 'ın ayetlerini, birilerinin yazmış olduğu yazılarla kararta bileceğini, red ve inkar edebileceğini zannediyorsun. Paylaşmış olduğun yazının her harfinden sorumlusun.

Allah ıslah etsin, gerçekten de çok yazık.

EVLİYA ' KELİMESİNİN MANA KARŞILIĞI YİNE EVLİYA 'DIR.

Başka manası yok.
Logged

"Kul 'a bela gelmez Hak yazmayınca,
Hakk bela yazmaz, kul azmayınca"..
Sayfa: [1] 2 3 ... 10   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.99 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu