QUA, VADİS, ÜMMET ?

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > QUA, VADİS, ÜMMET ?
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an Kavramları > QUA, VADİS, ÜMMET ?
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: QUA, VADİS, ÜMMET ?  (Okunma Sayısı 2256 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Maveraî..
Haymatlos..
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 472


Elhamdulillâhi alâ kulli hâl sivel kufri veddalâl


« : 01 Ocak 2012, 08:44:39 ÖS 20 »


'Elif, Lam, Ra... İşte bunlar sana apaçık bir kitabın ayetleridir (harfleridir)' Yusuf/1

Sahip olduklarımıza dair...

Tercihlerimiz çoğu kez bize kim olduğumuz sorusunun cevabını verir.
Tercihlerimizin verdiği cevapların doğruluğu ancak ve ancak onlara sahip olabilme ölçümüzle mümkündür. Sahip olmak, istemenin sonucudur. İstemek ardından sahip olmak, bu iki eylem, sahip olmanın sonunda noktalanmaz, bir üçüncü isteği doğurur; sahip olduğunu kaybetme korkusu.

Pekala; 1.) İstemek, 2.) Sahip olmak 3.) Sahip olduğunu kaybetme korkusu' olarak şıklandırabiliriz.

Başlığımız Müslümanlar, konumuz din (İslam) olduğu için, bu şıklandırmayı; dinin mensubu olmak (istemek), din içerisinde var olmak, dindar olarak kendini tanımlama (sahip olmak), kendi varlığı ile bütünleştirdiği dinin zarar görmesinden ve kendi kimliği olan dindarlığın zarar görmesinden korkmak (kaybetme korkusu) olarak örnekleyebiliriz.

Çoğu kez istemek ve sahip olmanın masumiyetini, kaybetme korkusu ile zalimleştirebilir insan. Ve bunu yaparken çoğu kez kendi verdiği zararın dışardan gelecek zararlardan büyük olabileceğini düşünemez. Karşılaştığımız zorluklar (kaybetme korkusu) biz de histeri nöbetine yol açacağı için var olan potansiyelimizi de bu etki ile göremeyebiliriz.

Günümüz Müslümanlarına baktığımızda, bu handikaplara rastlamamak neredeyse mümkün değil. Sadece günümüz değil, miladi 610 vahyin nüzulü ile başlayıp miladi 632 vahyin son bulması ile biten sürecin hemen ardından başlayan bu sancılı dönem bugünlere gelene kadar kah zarar görerek kah kendine zarar vererek hemen hemen 1400 yıl gibi uzun bir sürece yayılmıştır.

Rasulullah dönemi Müslümanları, cevap bulma konusunda Rasulullah'a danışma, buna ek olarak yaşananları konu alan vahiyden yardım alma gibi kolaylıklara sahiptiler. Ayrıca fetihlerin, yayılmacılığın, öteki ile karşılaşmanın, zaman içerisinde değişen-gelişen olayların da muhatabı olmadıkları için günümüz Müslümanlarından çok daha nasipliydiler. ....?

Günümüz Müslümanlarının sorunlarına yoğunlaşırken, dış etkilerin etkisinde sahip olduğunu kaybetme ya da ona zarar verme yapılan hataların başında gelmektedir. Bu nedenle var olma çabası içinde yapılacak ilk eylem sahip olduklarının farkında olmaktır. Bunun hemen akabinde geçmişe bakıp deneyimlerden sağlam bacak edinmek de Müslüman için yapılacaklar işler listesinin başında gelmektedir. Bu nedenle sorunların tespitine ve geçmişine ait meseleler için 'İslam düşüncesinin üç temel başlığı; Selefiye, Kelamiye, Sufiye bunların yanı sıra günümüze damgasını vuran 'ılımlı İslam' gibi konu başlıklarını irdelemek gerekir.

Açıklamakta fayda var; bu çalışma Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında ya da doğu-batı arasında başarı-başarısızlık gibi konulara değinecek ama temel almayacak zira tema 'Müslümanların sahip oldukları, sahip olduklarının farkında olup olmadıkları, değişen ve gelişen dünya ya cevap üretme çabası içerisinde kendilerini var etme çabası bu çaba ile birlikte yitirdikleri' yani özetle sorunların çözümü için durum tespiti.

Konu başlıklarımızdan ilkine geçmeden önce, kısaca değinelim...
İslam dinini seçen her bireyin dini içerisinde aynı potansiyeli gösteremeyeceğini, bunun bir eksiklik değil fıtrattan kaynaklanan bir farklılık olduğunu her şeyi bir sebep üzere yaratan Allah'ın her sorumlu bireye de farklı görevler yüklediğini belirtelim. Örneklemek gerekirse; 'Rasulullah dönemi Müslümanları içerisinde Ashabı Suffa'yı oluşturan sahabenin, bir kısmının günlük işlerde çalışıp kazanç elde etmesi, bir kısmının tebliğ ve irşad ile görevlendirilmesi, bir kısmının ise ibadete devam etmek sureti ile manevi destek sağlaması'. Demek ki Müslüman dünyasını oluşturan her bireyden aynı potansiyeli beklemek hata olur, her birey kendisi için oluşturulmuş boşluğu doldurmak için görevlendirilmiştir.

SELEFİYE

İslam düşüncesinin yapısını oluşturan ekollerden biri de Selefiye'dir. Kelime anlamı olarak Arap dilinde 'önceki' anlamına gelir. Selefiye mezheb olarak ise sahabe, tabiun ve tebe-i tabiin izinden gidenler, onların inanç ve düşüncelerini takip edip asla ve asla onları aşmayanların oluşturduğu ekoldür. Belirtmekte fayda var, burada geniş bir Selefiye incelemesi yapmayacağız sadece İslam düşüncesinin ana başlıklarından biri olarak ele alıp, kısaca değineceğiz.

Selefiler, Kur'an ve hadis ile birlikte sadece ilk üç nesli (sahabe, tabiun, tebau't-tabiin) söz ve davranışlarını kutsal saymış, bunların tümüne 'nakil, nas, haber' demişlerdir. Nakil ve nassı dokunulmaz kabul ederler. Kuran'ın tefsir edilmesine tümden karşı olmasalar dahi onlara göre dokunulmaz olan nass ve nakil ayrıca üç nesil ile birlikte din tamamlanmıştır. Bu tamamlanan din aynı zamanda ilimdir. Bu sayılanların dışındakiler ilim değildir. Dinin tamamlanmış olmasına, tefsir ilmine de uzak durmalarına kanıt olarak; 'Bugün dininizi tamamladım' (Maide/3) ayetini göstermişlerdir.

Selefi alimlerden İbn Kayyım'ın 'Mümine gerekli olan şey ilim ve imandır. İlim ve imandan kasıt ise Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği, sahabenin öğrendiği ve tabiunun da anladığı ve benimsediğidir.' sözleri 'ilim' tanımlaması açısından düşündürücüdür.

Selefin yolu çoğu kez akıl ile birleşmez nass, nakil, rivayetlere o kadar kutsiyet katar ki sadece onunla hareket eder, sadece onu referans olarak alırlar. Rey ve kıyas asla kullanmadıkları yöntemlerdir, hatta Ahmed b. Hanbel 'Zayıf hadis kişilerin rey ve kıyaslarından daha muteberdir' sözleri ile durumu özetler.

Bu noktalarda Selef'in iki özelliği ortaya çıkmaktadır. Tevil ve bid'atı red. Tevil (yorum) onlar için nass, nakil ve rivayetin mahiyetini değiştirmektir. Bid'at ise ana kaynakların (sahabe, tabiun, tebau't-tabiin) yapmadıkları uygulamalar olduğu için yine karşı çıkmışlardır. Rasulullah dönemin de uygulanmadığı halde sonradan gelişen ve dinin mahiyetinden ayrılmayan bid'at-ı hasene dahi red edilmiştir. Selefiye, hadisi ele alırken zahiri manayı ve lafzi manayı seçmiş bu nedenle her türlü yeniliğin, din dışı olmadığı halde karşısında durmuştur.

İslam düşünce yapısı içerisinde sahip olduğunu kaybetme korkusu ile bu denli ketumlaşan başka bir oluşum yoktur. Bu iyi niyet, dinin varlığını korumak açısından etkili olduğu kadar dinin olumsuz yönde eleştirilmesi adına da oldukça etkili olmuştur. Bu dönemler de gelişen Kelamiye ve Sufiye bu ekol tarafından oldukça eleştirilmiştir. En uç örnekler bir birlerini zındık, kafir ilan etmeye kadar gitmiştir. Hatta Kelamcıları eleştirmek adına, felsefe ve mantık gibi okumalar yapmanın helal ve mübah olmadığını savunmuşlardır. Sufileri, zühd namına dünyayı terk etme, ilim (nakil, nass, rivayet) tahsilini terk etme, nefsi arındırma yollarını aşırı bularak seçmeleri nedeniyle şeriat dışı ilan etmişlerdir.

Görüldüğü üzere Selefiye, dini ana kaynaklarından devam ettirme, onu koruma noktasında tercih ettikleri üslubun olumlu yönlerinden hem faydalanmış, hem de faydalanmasını sağlamıştır. Buna mukabil daha dışarı açılmadan kendi içlerinde mensubu oldukları dinin savunuculuğu adına bir birlerine düşmek açısından oldukça zarar verici olmuşlardır. Bu Selefiye için eleştiri değil, tespittir. Bunun yanısıra salt Selefi kalmayan Kelamiye, Sufiye'den esinlenen Selefiler de olmuştur.

Başta dört mezhep kurucuları ve Kütüb-i Sitte müellifleri olmak üzere en mümtaz temsilcileri şunlardır: İbn Kuteybe, Tahavi, Herevi, İbn Cevzi, İbn Kudame, İbn Teymiye, İbn Kayyım, Ali Kari. Ayrıca son dönem Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü kurucuları: Cemalettin Afgani, M.Abduh, Muhammed İkbal, Mehmet Akif, Mevdudi, Seyyid Kutub gibi isimlerdir. Çağdaş Selefiye Hareketi ekolü savuncuları zaman içerisinde kazandıkları tecrübeler sayesinde ilk dönem ekolcüleri kadar sert olmamışlardır. Nitekim tefsire soğuk bakan savunucuları olduğu halde Seyyid Kutub etkili bir tefsir yazmıştır.

KELAMİYE

Akla birinci derecede önem veren ekoldür. Kelam ilmi İslam fırkaları içinde akla en büyük değeri verdiği için akılcı (rasyonalist) bir yapıya sahiptir. Mutezile kaynağından beslenir lakin Mutezile kadar uç görüşleri olmamıştır. Temelleri, Vasıl b. Ata tarafından atılan ekol sonraki dönemlerde Eş'ari ve Maturidi tarafından Ehl-i Sünnet bünyesine ithal edilmiştir.

Akılcı olan bu ekol de bahsi geçen akıl, hissi ve madde aleminin ötesinde bulunan hususları inceleyen nazari ve spekülatif bir akıldır.

Kaynak olarak aklı alan ekolün 'Aklı olmayanın dini de yoktur, Allah kendisi için akıldan daha değerli varlık yaratmamıştır' zayıf hadisleri gibi dayanak noktaları vardır.

Genel prensipleri;

a.) Akılla nakil çatışırsa akıl evvel, nakil onunla münevveldir.

b.) Şeriat, akla aykırı olmaz.

c.) Aklen caiz olan şey naklen de caizdir.

d.) Dinin temelini oluşturan şey akıldır.

Kelam, Selefiye gibi sadece nassları ele alarak yaklaşmamış, nass ve nakile aklı da oldukça etkili bir şekilde işlemiştir. Naslarda geçen her hangi bir hükmü bilmek onun 'mot a mot' kabul edilmesini gerektirmez o hükmün aklın süzgecinden de geçmesi gerekir görüşünü savunmuşlardır.

Kelamiye, nass ve nakilde harfe dahi dokunmadan lafzi manalar ile ilerleyen kalıpçılığa, bu kalıpçılıktan oluşan hurafeler ve yanlışlıklara karşı bir duruş olarak aklı birinci plana alması dinin arındırılması açısından olumlu yönde etkili olmuş olsa dahi akılcılığın getirdiği fitneden olumsuz yönde nasiplenmesi gibi olumsuz etkileri doğurmuştur.

Kelam'ın kendi içindeki zararlı gelişmelere dur demek kadar dışarıdan gelen etkilere de cevap bulma açısından olumlu etkileri olmuştur. Selef'in açık kapı olarak bıraktığı dışarıya karşı savunma yapma noktasında uzak durulan ilim ve felsefe alanlarını bu ekol, elinden geldiğince kapatmaya çalışmış, kısmen başarılı olmuştur. Gelişen ve değişen dünya ile birlikte ortaya çıkan yeni akımlar; Pozitivizm, Materyalizm, Sekülerizm, Nihilizm, Septizim gibi İslam'a aykırı akımları karşılamak yine bu ekolün vazifesi olmuştur.

F.Razi, Seyfuddin Amidi, Ebu Hanife (fıkhen), Gazali (sonradan Sufiye'ye yaklaşmıştır), İbn Tumart, Şehristani, Kadı Beydavi, Tusi gibi şahsiyetler bu ekolün isimleridir.

SUFİYE

Sufiye (Tasavvuf), İslam dininde ki manevi ve ahlaki değerleri birinci plana almıştır. Zühd ve takva hayatını benimseyen, kendi içerisinde değişen zamanla birlikte değişikler gösteren bu ekolün ilk isimleri Sülemi, Kuşeyri, İbrahim Edhem'dir.

Tasavvuf, nass ve nakili kaynak alır ama ondan önce keşf ve ilhama önem verir. Doğrudan vasıtasız elde edilen bilgiye yani keşf ve ilhama dayanır. Tasavvufi bilgilerin bir diğer özelliği ise sırri ve batıni olmasıdır. Tasavvufçulara, mistik denilmesinin bir sebebi de budur.

Keşf ve ilhama birinci derecede önem veren Tasavvufçuların dinin bireyi nefis ve kötülükten arındırma, Allah'a korku yerine aşk ile yaklaşma gibi olumlu etkileri olsa dahi, İslam'ın pratiğini pasifize etme, insanı melekleştirmeye çalışırken fıtratıyla oynama, gibi olumsuz etkileri de olmuştur.

Tasavvufçular içerisinde Muhammed Resul'ün İslam ahlakından sapmayan sufiler olduğu gibi çok uç noktalara varmış olarak; 'Veliler bilgilerini, Peygamber'e vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan almışlardır. (İbn Arabi), Bana kalbim, Rabbimden haber verdi ki' gibi cümleler kurmuşlardır.

Sufiye de Selefiye gibi ilme önem vermez. Hatta bazı sufilerin namaz surelerini dahi bilmedikleri, kitaplarını gömdükleri rivayet edilir. Buna mukabil İslam ahlakının yaygınlaştırılması açısından ne Kelamiye ne de Selefiye, bu ekol kadar başarılı olamamıştır.

İbn Arabi, Celaleddin Rumi, Yunus Emre, Gazali (son dönem), Abdülkadir Geylani gibi şahsiyetler bu ekolün önde gelen isimleridir.

Sonuç olarak ...

İslam dinine talip olma, sahip olma, kaybetmekten korkma güdümleri ile yol alan ve kendisini Müslüman olarak tanımlayan her birey, muhatabı olduğu kendisi, kendisi gibi düşünenler ve kendisi gibi düşünmeyenler arasında yürüttüğü bu yolculuğu elbette ki 'en iyi niyetler' ile sonlandırma hevesindedir. Lakin, bu iyi niyetlere gelişen ve değişen dönem ile birlikte iyi niyetin amelini bozan akideler de eklenmiştir. Bu konuda tek fail ilan etmek oldukça büyük bir haksızlık olur. Bu üç failli (birey, bireyin içinde bulunduğu topluluk, bireyin dışında kalan topluluk) konu belki de eşit oranda zarar ve kar sağlayarak yani varlığındaki gücüyle hemen hemen aynı etki ile bu günlere gelmiştir.

Şimdilerde günümüz Müslümanlarına baktığımızda (asla ve asla sınıflandırmak, ötekileştirmek, etiketlemek, yaftalamak amaçlı değil de durum tespitine yönelik çalışmamızda; Kim nedir? Ne yapar? sorularına cevap verip, doğru tanımlamalarda bulunmak adına)

a.) Müslüman olan, fakat sosyal hayatına İslam pratiğini dahil etmeyen, bir nevi pasifize özelliği açısından bu günlerde moda olan Sufiye ekolünün sadece kısmi yönlerinden beslenen, etliye sütlüye dokunmayan, konformist bir yaşamı tercih edenler, zorlama durumlarında Kelamiye'nin akılcığını yine kısmen tercih edenler. Yine gelenekten kaynaklanan bir güdü ile Sufiye'nin lafzi yaklaşımından kısmen faydalananlar. Dünya ve sosyal yaşamı birinci plana alarak dini onun üzerine bina etmeye çalışanlar.

b.) Müslüman olan, bu tercih içerisinde salt olarak Selef'e bağlı kalan, aklı ikinci plana iten, günümüz tehlikeli tanımı 'ılımlı İslam' eleştirilerini haklı çıkaran, dini sahip olduklarını kaybetme korkusu ile zarara uğratan, kendisini yenileyemediği için dini çağın dışına 'farkında olmadan' itenler.

c.) Müslüman olan, sahip olduğunun farkında olan (?) kendine göre öteki olana cevap üretme çabası içerisinde ana kaynaktan uzaklaşarak fakında olmadan heteredoks bir din anlayışı geliştiren, Kelam'ın akılcılığından olması gerekenden fazla beslenen, dini bilgilere kısmen sahip olup dünyevi bilgilere tümden sahip olma çabası içerisinde, Celaleddin Rumi'nin 'pergel metaforundan' gerekli öğretiyi almamış, sağlam bacağını dinin temel ritüellerine dayatmadığı halde, sahip olmadığı halde kendini sahip ilan ederek bir de üstüne savunma çabası içine girenler.

Şıkları çoğaltmak elbette ki mümkün, lakin üç başlıkta çok yaymadan tespitlerde bulunmak daha toparlayıcı.

İlk grupta (a şıkkı) bahsettiğimiz tercihleri çok fazla ele almayacağız, onları İslam dışı olarak kabul ettiğimiz için değil. O tercihi yapanlar yaşam içerisinde Müslüman bireylerin çektiği sancılara muhatap, ortak olmadığı için ve kendileri sisteme uygun 'rahat' çözümler getirebildiği için. Belirtmekte fayda var, dönem ile popülerite kazanan ve artık tehlikeli olmaya kadar giden, insanları konuşturmayacak boyutlara ulaşan 'ötekileştirme' yakıştırmasından burada nasiplenmek istemiyoruz. Niyet 'ötekileştirmek' değil durum tespiti. Zaten sık sık her paragrafta değinilen niyet şerhi, yaptığını sürekli olarak açıklama çabası 'ötekileştirmenin' yapıldığına dair eleştiriler almamak ve zehirlenmemek adına yapılan bu çaba 'ötekileştiriyorsun' ithamlarının ne denli tehlikeli olmaya başladığının kanıtı.

İkinci grupta (b şıkkı) bahsettiğimiz tercihler ise günümüz Müslümanları içerisinde kendi içlerindeki bölünmenin sebebi ve kendileri dışındaki gruplar (farklı dini gruplar, ideolojik gruplar) tarafından yöneltilen eleştirilerin haklılık kazanmasına sebep olan grup. Bu grup tercihleri ötekileştirme işini sadece dışarısı için değil kendi içlerindekiler için de başarabilenlerin oluşturduğu gruplardır. Ötekileştiriyorsun, yaftasına en layık olan grup olarak ele alacağımız grubun, temele sahip olmadaki sahip olduğunu korumaya çalışmasındaki kullandığı 'lafzi' olandan kurtulamama handikapı hem Müslümanlara hem de İslam dinine en büyük zararı vermektedir.

'Ilımlı İslam' eleştirilerine bu grubun farkında olmadan oldukça etkisi olmuştur. Zira, dini genel ahlak ve kuralları içerisinde değil de kısmi olarak ele alan, bu şekli ile tebliğ, yer yer teşhir yapan bu grup mensupları İslam'ın genel duruşundan bihaber olduğu için kendi despot duruşlarını dine yamamışlardır. Sonuç olarak kendileri geri çekilince ortada 'Haşa zalim bir Allah' imajı kalmıştır. Din adına davet edici Peygamber'in sahih sünnetinden ziyade 'sert' fıkıh alimlerinden beslenen, uydurma rivayetlere dayanan, cahiliyenin alasını yaşayan yine bu gruptur. İrşad'a ihtiyacı olduğu halde, irşad yapan bu grup oldukça ironiktir. Genel Kuran ve Peygamber ahlakından yoksun 'dini koruma siyasetini' dinin kendi dili, hatta dinin bir nassı olarak kabul eden bu grup dine dışarıdan gelen zararlardan daha fazla zarar vermektedir. Özellikle bu grup içerisinde, bir yöntem olarak gelişen 'Cemaat, Tarikat' yapılanmaları eksik bilgi ve dejenerasyon neticesinde 'Cemaatçilik, Tarikatçılık' halini almış, kan kaybetmeye devam etmiştir.

Son grupta (c şıkkı) ele alacağımız Müslümanlar birinci grup kadar etkisiz, ikinci grup kadar zarar verici olmasa dahi hallerini değiştirmediği, farkında olmadığı zaman ilk iki gruptan daha vehim neticelere ulaşabilir.

'Dünyevi bilgiye' sahip olma çabasına talipli olmada birinci sıraya yerleşen bunun yanı sıra bu tercihin bir sahip olduğunu koruma siyaseti olduğuna inanan bu grup, güttüğü siyasetin olumlu taraflarından faydalanır ve faydalandırır. Diyalog açısından, kendini ifade etme açısından, ikinci grubun zararını minimuma çekmek açısından başarılı olduğunu kabul etmek lazımdır. Ancak bu grubunda faydadan zarara gitmesi 'dur' noktasını bilmemesiyle mümkün olabilir. Yani ikinci grubun teşhisinde değindiğimiz 'dünyevi ve dini' bilginin eksikliğine rağmen bu grup dünyevi bilgiye sahip dini bilgiden oldukça uzaklaşmıştır. Bu noktada uzaklaşma seviyesine 'dur' diyemez ise ikinci gruptan çok daha zararlı olabilir.

Muhatabı olduğu dünyevi bilgilere fazlaca sahip, buna mukabil dini bilgiden uzak kalmış bu grubun dünyevi bilgi içerisinde eriyip gitmesi, en yakın görünen zarar olarak öne çıkarmaktadır. Celaleddin Rumi'nin 'pergel metaforu' öğretisi bu grup için en toparlayıcı etkiye sahiptir. Sağlam bacağınız din üzerinde, gezebilir bacağınız dünya üzerinde ise sorun yok, ama iki bacak da hareket halinde ise işte o zaman durum vahimdir.

Düşünsenize Nevton fiziğine, Quantum fiziğine bilgi düzeyinde sahip, bunlar ile dine vurgu yapan Müslüman bireyler Kuran ve Sünnet açısından bir o kadar eksik bilgiye sahipler. Felsefenin ve felsefecilerin (İslam Felsefecileri de dahil) etkisinde evlerinin yolunu şaşıracak kadar kendini kaybeden Müslüman bireyin Kur'an tanımlarına kısmen dahi sahip olmaması ya da Kur'an'ı Rasulullah'ın yaşantısından değil de her hangi bir felsefecinin yaklaşımından çıkartmaya çalışmak ne kadar doğru? Adet olduğu üzere yine açıklayalım, dünyevi bilgiden yoksun Müslüman bireyler zaten arzu ettiğimiz bireyler değil ama dünyevi bilgi içerisinde eriyip dini bilgiden uzaklaşan bireyler de en az onlar kadar arzu etmediğimiz bireyler.

Mistik olanı efsunlu bulan, felsefik olanı cazibeli bulan bu tarz yaklaşımların etkisi altında dini koruyacağım çabası içerisinde dünyevi başarının peşinde koşmak, İslam olmuş birey için ne kadar gerekli? Bu biraz da kendini kaybediş değil mi?

Bu bahsettiğimiz grubun her daim 'moderniteye karşı ayaktayız' sloganları yürüdüğü yolda kaybettikleri ile susmuyor mu? Başarı nedir sorusuna verilecek olan cevap, Özgürlük nedir? sorusuna verilecek cevap dini cevaplardan çıkıp dünyevi ve maddesel cevaplara dönüşmüş ise ipin ucu oralarda bir yerlerde kaçmıyor mu?

Çoğu kez 'özgürlük' gibi sınırlarını belirlemenin mümkün olmadığı bir çatı modelde var olmak yerine İslam vurgusunda bulunarak İslam'ın temel ritüellerinden 'hoşgörü' yaklaşımını çatı model alarak, ana kaynağa bağlı, ortodoks bir yapılanma içerisinden cevap üretmek ya da çözümsüzlüğü ortadan kaldırmak mümkün değil mi?

Neden özgürlük değil de hoşgörü?

Müslüman kendini yitirmeye, kelimelerin büyüsü ile başlıyor da ondan. Her oluşumun bir dili, bu dile bağlı kelimeleri vardır. Dünyevi, modern, postmodern sistemlere aşina ola ola onların dillerini benimseyen birey zaman içerisinde kendi dilini kaybeder. Kullandığı dil ona sahip olmaya başlar. Çözümü hep o dilden aramaya başlar. Tüm bunların üstüne kendi dilinin yetersizliğinden (yetersiz olduğu için değil öyle belletildiği için) kaynaklanan bir kompleks, sahip olduğunu koruma çabasının yok olması, sahip olmadığına benzeme hareketini doğurmuyor mu? Özgürlüğe bu denli düşkünlük, bir şeylerin normal olmadığını göstermiyor mu? Müslümanın 'özgürlük' kelimesine yüklediği anlam ile genel kalıpların kabul ettiği 'özgürlük' aynı şeyler mi? Aynı değiller ise 'Neden hoşgörü değil de özgürlük?

Öteki dünyanın kelimesi, başarı hem elde edilme şekilleri açısından hem de anlamı açısından Müslüman bireyi dili, dilin kelimelerinin etkisi ve anlamı noktasında kendine çekmiyor mu? Klişe olarak Müslüman bireylerin diline yerleşmiş 'Müslüman Doğu dünyası neden başarısız?' Bu soruyu ilk soran biz değiliz. Yukarıda Selefiye ekolü içerisinde saydığımız isimlerden M.Abduh ve ekolü de hemen hemen aynı soruyu sormuştur. İslam dünyası Batıya oranla neden başarısız? Cevap olarak 'İslam hatalı olamaz, öyle ise hata biz de; biz Kur'an'ı yanlış yorumladık diyerek dini gelenekten ayrıştırma, bid'atlardan temizleme çabası içine girmişlerdir. 1800'lü yıllarda gelişen bu akım dönem için olumlu yönde etkili olmuştur ancak mesele tümden çözülmemiş, cevaplanmamış soru işaretlerine bir de kıyasa bağlı kompleksler eklenmiştir. Halen bu durumun devam etmesi İslam'ın yanlış yorumlanmasından olduğu kadar Müslümanın kendi dilindeki 'başarı' kelimesi ile dünyevi dilin kendi dilindeki 'başarı' kelimesinin anlamlarının farklı olmasından kaynaklanıyor.

Müslümanlar kendi dilleri ile konuşup, kendi kaynaklarını cevap bulmak için kullanmadıkları dünyevi olanın kaynağını ve dilini tercih ettiği sürece hem o dil içinde kendini yitirecek hem de büyük bir kaybediş yaşayacaktır. Maalesef ki bu kaybediş eğer gerçekleşirse işte o zaman 'ılımlı İslam' adına en büyük örneği oluşturacaklardır.

Kur'an ayetleri içerisinde müteşabih kabul edilen, 'hurufu mukatta' dediğimiz harfler vardır. Surelerin başında bulunan (Elif,Lam,Mim) bu harfler sureye girmeden önce dikkati çekmek açısından önemlidir. Manasına dair bir çok görüş vardır. Kelimeleri oluşturan harflerin varlığına vurgu olması açısından da önemlilerdir. Zira harfler kelimeleri, kelimeler ise dili oluşturur. Dil ise döndükçe kalbe, yaşama yön çizer. Yukarıda üzerinde durduğumuz 'yaşarken diline sahip çık' temasının kaynağı belki de Kur'an'ın bu harflerinde gizlidir.

Üzerinde durduğumuz üçüncü grup dünyevi, öteki ve modern olana muhatap olma konusunda saydığımız gruplardan en yakın olanı ise ki; öyle, burada en büyük görev üçüncü grupta şıklandırdığımız tercihi yapanlara düşmektedir. Bir bacağı sağlam basmayı başarabilirse, bu grup tüm çözümsüzlüklerin çözümü olabileceği gibi çürük bir bacağı seçerse tüm çözümsüzlüklerin nedeni dahi olabilir. Ötekinin dilini kullanabilen bunun yanı sıra kendi dilini temel alabilen bireyler Müslümanların yaşam içerisinde kaybettiklerini geri kazanmaları açısından oldukça ümit vaad ediyorlar.

Selef'in nass ve nakilinden, Kelam'ın akılcılığından, Sufiye'nin ilhamından yeterli ölçüde edinip 'diline' de sahip olduktan sonra 'Neyim? Kimim?' sorusuna verdiği yanıt doğru olacağı gibi 'Nereye gidiyorsun?' sorusuna vereceği cevap da doğru olacaktır.

Diline sahip olmak ise kullanılan kelimelere ve bu kelimelerin anlamlarına bağlıdır. O dilin kelimelerinin, harflerinin kaynağı da Kur'an'dır.

' Elif, Lam, Ra... İşte bunlar sana apaçık bir kitabın ayetleridir (harfleridir)' Yusuf/1

                                        CEMİLE BAYRAKTAR
                                      www.derindusunce.org
Logged

Aynayım, bakanlar beni değil ancak kendini görür..
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines
Bu Sayfa 0.934 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu