Son Mesajlar

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > Son Mesajlar
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

  İslami Düşünce Platformu > Son Mesajlar
Sayfa: [1] 2 3 ... 10
 1 
 GENEL (Bilgi Platformu) / Sağlık / Kanserle Yaşam ve Savaş
 : Dün 17:17:15 
Başlatan Mustafalar - Son mesaj Gönderen: Mustafalar
Kanserde Beslenmenin Rolü
Kanserle Yaşam ve Savaş (Kanserden Korkma)
Herkese Merhaba,
Kanser hastalığı ile tanışmamız ve bu yolda ilerlerken araştırmalarımızın sonucunda edindiğimiz tecrübeleri anlatmak istedik.
Çünkü kanser hastaları ve yakınları son derece yalnız, çaresiz, umutsuz durumda. Çoğu kimseden net bilgi alınamıyor. Yada alın gidin yapacak bir şey yok deniliyor.
Yada can havli ile umut tacirlerin eline düşüyor. Hem maddi hem de manevi yalnızlık içerisinde çırpınıp duruyoruz. Biz bunu yaşadık ve hala yaşıyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor.
Kanseri en iyi çeken ile yakınları çok iyi bilir. Allah kimsenin başına vermesin.
Kanserle ilk tanışmamız 1985 yılında dedemle başladı. Cilt kanseri olup uzun bir tedavinin sonucun da 1989 yılında hakkın rahmetine kavuştu.
İkinci kanser vakamız Canım Babam. 2001 yılında Akciğer kanserine yakalandı. Bir yıl süren ilaç ve kemoterapi tedavisi sonucu 2002 yılında o da hakkın rahmetine kavuştu.
2003 yılında Amcam cilt kanserine yakalandı. Belki de bu bizim için araştırma adına bir başlangıç oldu. İncir meyvesi ile hazırlanan destek bir karışımla amcam bu illetten kurtuldu.
2007 yılında annem rahim kanserine yakalandı. 2008 Ocak ayında ameliyat olarak rahim, yumurtalık ve tüpler alındı. Kontrollerimizi yaparak 2013 Temmuz ayına kadar sorunsuz geldik.
Temmuz ayında çekilen Pet BT de Karaciğer de metastaz(yayılım) geliştiği vurgulandı acilen ameliyat ve kemoterapi tedavisi yapılması gerektiği vurgulandı.
Bu durum bizim irkilmemize ve tekrar ciddi boyutta araştırmaya itti. Türkiye de hatta yurt dışında bile bir çok konu da araştırma ve analiz yaptık. Bir çok bilimsel makaleyi inceledik.
Kanseri değişik yollarla desteklerle yenen çok insan olduğunu gördük. Bizde bu yöntemleri denemeye başladık. Allaha şükürler olsun çok iyi sonuçlar almaya başladık.
Araştırmalarımızda ve edindiğimiz tecrübelerde şunları önemle vurgulamak istedik.
1. Beslenme son derece önemli. ( Kanser de Önemi çok büyük )
2. Moral ve Motivasyon
3. Doğru Tedavi
4. Alternatif Destek Tedavi
Beslenme neredeyse kanserle savaşta en önemli yapı taşı niteliğinde ve
öyleki yediğiniz içtiğiniz le kanser hücrelerini besliyor olabileceğimiz vurgulanmaktadır.
Beslenmede asıl önemli olan yediğiniz ve içtiğinizin doğal ve organik olması.
Beyaz ekmek yerine tam buğday unlu ekmek tüketilmesi tavsiye edilmektedir.
Şeker tüketiminin azaltılması ve hazmı zor yiyecekler ve içecekler tüketilmemeli konusunda uzmanların uyarıları bulunmaktadır.
Uzmanlar Sebze ağırlıklı beslenmeyi vurgulamaktadırlar. Beslenmede en önemli kaynaklardan bir tanesi zeytin yağı. Zeytin yağı içerisindeki squalene maddesi sadece zeytin yağı ve köpek balığı kıkırdağı içerisinde var görünüyor. Günde en az 100 gr tüketilmesi kanserle savaşta size katkı sağlayacağı konusunda bilgileri bulabilirsiniz. C vitamini kanserle savaşta yine katkısı küçümsenemeyecek şekilde.
Kanser hastası en günde 3 kez olmak üzere duruma göre 3-10 gr arası kullanması tavsiye ediliyor. Fazla alım da çok da önemli değil sadece ishal yapıyor. Zaten büyük boşaltımımızın(dışkılama) günde en az 2 defa olması gerektiği vurgulanıyor. Benzer şekilde D vitamini. Keten Tohumu yağı yoğurtla beraber tüketildiğinde ortaya bir protein çıkarttığı ve kanserle savaşta yardımcı olduğu vurgulanıyor.
Kanser hastaları zaman içinde kanser hücrelerinden dolayı kansız kalabiliyorlar. Carvacrol maddesi vücutta antibiyotik etkisi yarattığı gibi kan hücreleri sayısını hatırı sayılır derece de arttırdığı vurgulanmaktadır. Bağışıklık sistemini güçlendirmektedir. Kanserle savaş ta önemli rol üstlendiği vurgulanmaktadır. Yabancı sitelerde kanser üzerine Carvacrol ilgilli bir çok yazı bulabilir inceleyebilirsiniz.
Vücuda kimyasal olarak ağır sanayide işlenmiş ürünler kullanmamalıyız. Örnek olarak şampuan yerine saf ve doğal zeytin yağı sabunu kullanmalıyız. Kıl deliklerinden bütün kimyasallar vücuda
emildiği söylenmektedir. Daha doğrusu vücudumuza girenlerin doğal olmasına dikkat etmeliyiz. Kanser hastalarının ve sağlıklı insanların kesinlikle kabız olmamaları gerektiği vurgulanmaktadır.
Kabız olunduğu durum da boşaltım sorunu var demektir. Dolayısıyla toksinler ve atıklar vücudumuzda beklemekte anlamına gelmektedir. Dolayısıyla vücudun asidik hale geldiği vurgulanmaktadır.
Asidik ortam kanser hücrelerinin çoğalması ve gelişmesi için zemin hazırladığı bu sebeple vücudumuz bazik yani alkali olmasına özen göstermemiz vurgulanmaktadır.
Vücudu Alkali yapmak için Karbonat ta kullanabilirsiniz. Fazla karbonat kullanımı yine ishal yapmaktadır. İnternette kullanımı ile ilgili olarak bilgiler bulabilirsiniz.
Günde en az 2 defa büyük boşaltım işleminin yapılabiliyor olması gerektiğini vurguluyor uzmanlar. Keza en az 5 ve üzeri idrarınızı da yapmanız gerektiği vurgulanıyor.
Annemin kanı HGB 5 kadar düştü ve kansızlık oluştu. Yaklaşık bir ay gibi bir sürede Carvacrol sayesinde kan 14.56 seviyesine yükseldi. Biz ailecek ve bilhassa annem bahsettiklerimizi harfiyen kullandık. Kemoterapiyi kendi kararımızla kullanmadık. Annemin bütün tetkik ve tahlillerinin önceki ve sonraki hallerinin raporları elimizde mevcut. İyice araştırılırsa Tümör vb. hastalıklar bir iki günde oluşmuyor ki bir iki günde iyileşmesini bekleyelim. Aylar, yıllar içerisinde dokular etkilere maruz kalarak başkalaşarak bozularak deforme olarak bu hale geliyorlar. Araştırın bu konu ile ilgili bir çok Türkçe ve yabancı kaynak bulursunuz. Önemli olan hastalık farkedildikten sonra artık bir şeylerin yolunda gitmediğini vücut alarm sinyalleri veriyor anlamına geldiğini yorumlamak gerekiyor. Örneğin otomobilinizde su veya yağ kalmadığında yada herhangi bir arıza ışığı yandığında kendini korumaya alıp artık sizi servise götürülmesi gerektiğini ikaz ediyor. Mantık aynı. Hastalıklarda da aynı mutlaka doktora gidilip teşhis çok önemli. Sonrasında doktorun tedavisine ek olarak kendiniz de takviye edip iyileşme sürecini zamana bırakmak gerekiyor görünüyor. Tecrübe edilmeyen kulaktan dolma yöntemlerde yola devam etmek sorun olabilir. Piyasada bir çok sahte umut taciri var. Milletin duyguları ile oynuyor. Bu yüzden sizlerin de araştırdığınız ve tecrübe ettikleriniz varsa lütfen insanlık adına bu gibi forumlarda paylaşalım. İllaki herkesin duygularının istismar edilmesine, parasıyla rezil rüsva olmasına, umut tacirlerinin eline düşmesine gerek yok. Allah rızası için lütfen paylaşın ve paylaşılmasında yardımcı olun.
Maalesef büyük şehirlerde doğal ve sahte olmayan ürün bulmak neredeyse samanlıkta iğne aramakla eş değer. Annemin bu hastalığı sebebiyle Allahın da yardımıyla aradıklarımızı çok şükür saf ve doğal olarak bulabilmekteyiz. HTT(hypericum triquetrifolium turra) türü kantaron yağından da çok olumlu sonuçlar aldık. Piyasada doğalını ve usulüne uygun hazırlanmışını bulmak nerdeyse yok gibi bir şey, piyasada olanların çoğu gelişigüzel ve doğru kantaron değil. Türkiye de çok fazla farklı türü var. Çoğu da birbirine beziyor. Yine makalelere göre mantar, parazit, virüs ve bakterileri kaynaklı hastalıklarda göre son derece etkili görünüyor. Allaha şükür biz bulabildik ve bulabiliyoruz. Fikir alışverişi için mustafalar61@gmail.com adresine iletebilirsiniz.
Bu anlattıklarımız sizde bir çağrışım yaptıysa ve araştırmacı yapınız varsa zaten araştırır ne demek istediğimizi anlarsınız. Bahsettiğimiz konularla ilgili internette çok bilgi olduğunu görürsünüz. Bir örnek verecek olursak, http://www.geocities.ws/kansertedavisi/ Bütün kanser hastalarımızı Allah şifa versin , sağlıklı insanlarımızın da sağlığını daim etsin. Sağlıcakla kalın.

 2 
 GÜNDEMDEKİLER / SURİYE / Korsan İsrail: Suriye’deki savaştan memnunuz
 : 19 Mayıs 2018, 02:54:25 ÖS 14 
Başlatan Ahirzaman - Son mesaj Gönderen: Ahirzaman
Siyonist rejimin en önde gelen gazetelerinden Haaretz, Suriye’deki savaşın varlığından memnuniyet duyduklarını dile getirdi.

Siyonist gazete, aralarında, kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu yüzbinlerce sivilin hunharca öldürüldüğü Suriye’deki savaşını, İsrail’in çıkarları doğrultusunda olduğunu ifade etti.

Suriye’nin, İsrail’in en büyük düşmanlarından olduğunu itiraf eden gazete bakın neler yazdı:

“Suriye’de yaşanan olaylar İsrail’in lehinedir. Yıllardır İsrail’in en büyük düşmanlarından olan Suriye, bu savaş sayesinde büyük ölçüde zayıfladı ve güç kaybetti.”

Siyonist rejim Genelkurmay Başkanı Benny Gantz’ın sözlerini de hatırlayan gazete, “Suriye’deki savaşı hangi taraf kazanırsa kazansın bu İsrail’in zararına olacaktır. Biz Suriye’deki savaşın devam etmesinden yanayız” dedi.

 3 
 GÜNDEMDEKİLER / GÜNDEM / Emperyalizm ve Siyonizme direnmek
 : 19 Mayıs 2018, 02:52:09 ÖS 14 
Başlatan Ahirzaman - Son mesaj Gönderen: Ahirzaman
Bu hareketlerin nihai hedefi, Direniş Cephesinin büyük bir basamağını ve İkinci Dünya Savaşı’nın galibi emperyalist güçler tarafından dayatılan politik mimariden bağımsızlığın modeli İran İslam Cumhuriyeti’ni zayıflatmak ve çökertmekti
Emperyalist ve Siyonistler (son günlerde bunlara Hindu Naziler ve Vehhabi gericiler de eklendi) geçtiğimiz son yüzyılın çoğunda dünyanın başına bela kesildiler. Habis planlarını cazip dilleriyle sunan bu güçlerin yöntemleriyse ürkünç derecede vahşidir.

 

Emperyalistler, hükümetlerinin sorun yarattığı ya da teslim olmadığını düşündükleri ülkelerdeki meşum gündemlerini ilerletmek için bir dizi araç kullanırlar. Geçmişte kullanılmış bazı metotları şu şekilde sıralanabilir:

 

1. CIA / M16 tarafından tasarlanmış, emperyalist-Siyonist taleplere boyun eğmeyen liderlerin suikasta uğratılmasını da içeren askeri darbeler;

 

2. Hedeflenen ülkenin doğrudan askeri işgali (genellikle karşılık veremeyecek ve galip gelemeyecek küçük ülkelerde);

 

3. Ülkenin ekonomik gücünü kırpmak için yaptırımların kullanılması

 

4. Ve özellikle son dönemlerde terörist vekil güçlerin yaratılması, silahlandırılıp desteklenmesi.

 

Geçmişte emperyalistlerin tercih ettikleri operasyon biçimi “sorun yaratan” yabancı lider karşısında sonu hep suikastla biten askeri darbeler örgütlemekti (Başbakan Liyakat Ali Han, Pakistan, 1951; Başkan Jacobo Arbenz, Guatemala, 1954; Başkan Ngho Dinh Diem, Güney Vietnam, 1963; Başkan Salvador Allende, Şili, 1973). Önderin öldürülmemesi durumunda bile (Muhammed Musaddık, İran, 1953; Başkan Sukarno, Endonezya, 1966) emperyalistlerin politik, ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet amacıyla ülke doğrudan ya da dolaylı biçimde ordu tarafından ele geçirilip kontrol edilmiştir. Post-kolonyal dönemdeki bağımsız ülkelerin çoğundaki sivil kurumların -ordunun aksine- istikrarsız ve güçsüz olmaları yüzünden, emperyalist ülkeler -ABD, Britanya, Fransa vs.- bu ülkelerdeki ordularla her zaman yakın ilişki içerisinde olmuş ve onlar aracılığıyla faaliyet yürütmüşlerdir.

 

Bazı örneklerde doğrudan askeri eyleme de başvurulmuştur. 1960'lardaki Vietnam ve son dönemlerdeki Afganistan, Irak ve Libya bu türden müdahalelere örnektir (emperyalistler ve müttefikleri halen Afganistan'da olmakla birlikte direnişi bastırmakta başarısız olmuşlardır). Irak, Libya ve Suriye'deki acı tecrübelerinden sonra emperyalistler ve müttefikleri taktik değiştirdiler. Artık tekfirci terörist gruplar gibi vekil güçler yaratmak suretiyle Müslümanları kendi iç problemleriyle meşgul ettirme yoluna başvuruyorlar. Bu tekfirciler ABD'nin 1970'lerde Guatemala, El Salvador ve diğer Latin Amerika ülkelerinin başına bela ettiği ölüm mangalarının İslam dünyasındaki muadilleridir, fakat dini bir çarpıtma ile.

 

Tekfircilerin yaratılıp desteklenmesi iki amaca hizmet etmiştir. İlk olarak emperyalist güçlere safdil kamuoylarını kendi varlıklarını tehdit eden bir “dış tehdidin” mevcudiyetine ve bununla yüzleşmek için askeri eylemin gerekli olduğuna ikna etmek (onlarla burada savaşmadan önce orada savaşmalı) için bahane yaratmıştır. İkinci olarak da bu türden grupların icadı Müslümanları mezhebi hatlar üzerinden bölerek İslam toplumlarını zayıflatmaktadır.

 

Geçmişte, farklı düşünce ekollerine mensup Müslümanlar, İslam'ı anlamadaki farklı yorumlara sahip olmaları nedeniyle büyük problemler yaşamıyordu. Bugün bunların savaşlara ve ölümlere yol açacak tartışmalı meselelere dönüşmelerinin sebebi sadece onları destekleyen güçleri göz önüne almamız durumunda anlaşılabilir.

 

1997 yılında ABD'de, Siyonist Yahudiler ve Hıristiyan fundamentalistlerden oluşan bir grup neo-con “Yeni Amerikan Yüzyılı için Proje” (PNAC) başlıklı bir manifesto yayımladılar. Bu metin çok geniş kapsamlıydı ve sonuç bildirisi de pişkinlik derecesinde yüzsüzdü. Belge, ABD için temel hedefi “rekabetçi yeni büyük güçlerin ortaya çıkışına engellemek” şeklinde ortaya koyan bir gündem belirlemiş ve “Amerikan silahlı kuvvetleri için 4 temel misyon oluşturma” çağrısı yapmıştı. Bunlar şu şekilde tanımlanıyordu:

 

1. Amerikan anayurdunu savunmak,

 

2. Aynı anda birden fazla büyük savaşa katılabilmek ve tartışmasız galibiyet elde etmek,

 

3. Kritik bölgelerde “jandarma” görevi üslenmek,

 

4. Amerikan güçlerini devrimleri askeri açıdan kendi lehine çevirebilecek şekle döndürmek.

 

Bu temel misyonlara ABD ordusu için “yeterli gücün ve uygun bütçenin ayrılması” ile ulaşılabilirdi ancak.

 

Hiçbir belirsizlik bırakmamak ya da yanlış anlaşılmalara yol açmamak için neo-conlar misyonlarının hedefini de telaffuz etmişlerdi. Bu “Avrupa, Doğu Asya ve Ortadoğu'nun kilit bölgelerini savunmak ve Amerikan üstünlüğünü korumak” idi.

 

Bu belgede bahsi geçen bölgeler -Ukrayna'dan Güneydoğu Asya ve Müslüman Doğu'ya dek-  1997 tarihinden itibaren büyük kargaşalar tecrübe ettiler. Bu makalenin amacı nedeniyle tartışmamızı Müslüman Doğu ile sınırlandıracağız.

 

Neo-conlar meşum gündemlerini gerçekleştirmek için Amerikan anayurduna yapılacak “Pearl-Harbor türünden” -savaş yorgunu Amerikalıları bitimsiz savaşlara ikna etmek amacıyla- bir saldırıdan da söz etmişlerdi. 11 Eylül saldırıları ile bu gerçekleşti. 11 Eylül'ün resmi versiyonu geniş ölçüde gözden düşmüşse de biz kendimizi küçük ayrıntılarıyla ve Amerikan müesses nizamında kimin ne zaman ne bildiğiyle meşgul etmeyeceğiz. Amacımız açısından önemli olan şey bu saldırıların neo-conların sonu gelmeyecek savaşlar başlatma gündemleri için kullanılmış olmasıdır.

 

Neo-conlar George W. Bush rejimindeki önemli pozisyonlara çoktan yerleşmişlerdi bile. Bu figürlerin bazılarının isimlerini vermek gerekirse: Dick Cheney (Başkan Yardımcısı), Donald Rumsfeld (Savunma Bakanı), Paul Wolfowitz (Savunma Bakanı Müşteşarı), Richard Perle (Savunma Politikası Kurulu Başkanı), William Kristol (sağkanat Siyonist dergi Weekly Standart'ın editörü) ve pek çok diğer Siyonist neo-con.

 

11 Eylül saldırılarından yaklaşık bir hafta sonra Wesley Clark (dört yıldızlı emekli Amerikalı general ve NATO güçlerinin 1999 yılındaki komutanı) üst düzey yetkililerle görüşmek için Pentagon'a gittiğini ifşa etmişti. Clark, Rumsfeld ve Wolfowitz ile görüştükten sonra “Genelkurmayda benim için çalışan bazılarına bir merhaba demek için aşağı kata indim ve generallerden biri beni içeri çağırdı” diyor.

 

Clark'ın anlattığına göre general ona “Kararı aldık, Irak ile doğrudan savaşa gireceğiz” demiş. Saddam Hüseyin'in el-Kaide ile ilişkisi olduğu yönünde bir bilgiye ulaşıp ulaşmadıklarını sorduğunda Clark'a bu konuda yeni malumatları olmadığı cevabını vermiş. General, Clark'a “Sadece Irak ile savaşma kararı aldıklarını” söylemiş ve eklemiş: “Tahminimce teröristler hakkında ne yapacağımız bilmiyoruz, fakat iyi bir ordumuz var ve hükümetleri devirebiliriz.” Ardından da “Eğer elinizdeki tek alet çekiçse her problem bir çivi gibi gözükmek zorunda” diyor.

 

Clark sonra da Pentagon'da görüştüğü bu generale göre ABD'nin beş yılda devireceği yedi ülkeyi sıralıyor: “Irak, sonra Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran ile bitireceğiz.”

 

11 Eylül sonrasında Müslüman Doğu'da gerçekleşen hadiseler neo-con gündemin uygulandığını gösteriyor. Saddam Hüseyin'in Baasçı rejimi devrildi (2003) ve ardından diktatör asıldı (Aralık 2006). Bu hak ettiği bir kaderdi fakat Irak toplumu da paramparça oldu. Mezhepçiliğin konu olmadığı ülke birden çok yoğun mezhepçi şiddetin en ciddi sorun olduğu yere dönüştü. Irak'ta 2004 yılında kendisine el-Kaide diyen örgüt, görünüşte Amerikan işgali karşısında savaşmak ama gerçekte -tıpkı 2001 Ekim'indeki Amerikan işgalinden önce Afganistan'da faaliyet yürüten orijinal el-Kaide gibi- Amerikan gündemini ilerletmek için zuhur etti.

 

Pek çok Müslüman saf bir şekilde Üsame bin Ladin'in Amerikalılarla savaştığına inanıyor. Bu Sovyet güçlerinin Afganistan'dan çekilmesinden sonrası için doğru olabilir (ki bu bile şüphelidir), fakat bu tarihten önce o Amerikalılarla çalışıyordu. Mesela 1989 Aralık'ında Üsame bir CIA uçağıyla Afganistan'dan Pakistan'a taşınmış ve Pakistanlı politikacı İmran Han İslamabad'daki Amerikan elçiliğinde kendisiyle görüşmüştü.

 

Afganistan ve Irak'ın ABD tarafından işgal edilmesinden bu yana (2001 ve 2003) Pentagon listesindeki diğer ülkelerde de büyük kaos yaşandı: Somali, Sudan, Libya, sınırlı ölçüde Lübnan ve Suriye. Doğru, emperyalistler ve Siyonistler meşum hedeflerine tam olarak varamadılar fakat bu denemedikleri için değildi.

 

Beşar Esad hükümetini düşürme amacıyla Suriye'yi hedefleme nedenleri Siyonist İsrail karşısındaki Direniş Cephesi ile ilintilidir. Hizbullah ve aynı zamanda Filistinlilere yardım Suriye yoluyla gönderilebilmektedir.

 

Eğer Suriye denklemden dışarı çıkarılabilseydi Direniş Cephesi ciddi bir şekilde zayıflatılmış olacaktı. Dolayısıyla Esad'ı devirmeye ve Suriye'yi harap etmeye bu denli çaba gösterilip yatırım yapılmasının sebebi çok şaşırtıcı değildir.

 

Emperyalistler, Siyonistler ve onların Arap müttefikleri hedeflerine ulaşmada, Suriye'nin yıkımında kısmen başarılı oldular. Bu hareketlerin nihai hedefi,  Direniş Cephesinin büyük bir basamağını ve İkinci Dünya Savaşı'nın galibi emperyalist güçler tarafından dayatılan politik mimariden bağımsızlığın modeli İran İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatmak ve çökertmekti. İslam Devrimi dünyadaki tüm ezilen halklara kendi ayakları üzerinde durma ve küresel zorbalara, emperyalist ve Siyonistlere teslim olmama örneği sunuyor. Kendine güvene ve öz saygıya dayalı bu bağımsızlık örneği ve istikamettir emperyalist ve Siyonistlerin ortadan kaldırmak istediği. Zira İslam Devrimi'nin süregelen varlığı ve giderek artan gücü onların sömürgeci politikalarına son verecek güçtür.

 

Pek çok Müslüman Batının tekelci şirket medyasının yalan ve çarpıtmalarını kınamasına rağmen yine de çoğu, Batının propagandasına, özellikle de Suriye konusunda naifçe aldanmıştır. Esad herkesin en ideal lideri olmayabilir fakat Suriye halkını bekleyen alternatif o derece tüyler ürperticidir ki şu ana dek onun yanından ayrılmamayı tercih etmektedirler. Maalesef bazı Müslümanlar da Bedevilerce yönetilen Suudi Arabistan gibi -ki artık Siyonist İsrail'in açık bir müttefiki olmuştur- belirli ülkelerin mezhepçi propagandalarının kurbanı olmuştur.

 

Bizler emperyalistlerin bu amaçları için niçin tekfirci grupları seçtiklerini de sormalıyız kendimize. Ulusçuluk, sosyalizm, Baasçılık, Berbericilik ve diğer “izm”lerin acı meyvelerini tadan Müslümanlar, problemlerinin çözümünün yabancı ideolojilerde değil de İslam'ın öğretilerine dönmekte yattığını anladılar. Müslümanlar ülkelerinden ayrılan kolonyalist güçlerin bağışladığı aldatıcı bağımsızlığa tanık oldular. Bu vahşi bir aldatmaydı. Sadece İslam Devrimi gerçek bağımsızlığı sunuyor ve onun bu örnekliği tüm dünyadaki grup ve halklara, özellikle Lübnan'da Hizbullah, Filistin'de Hamas ve İslami Cihad'a ve Güney Amerika'ya ilham veriyor. İşin doğrusu İslam Devrimi'nden önce Filistin mücadelesi milliyetçi kalıba saplanıp kalmıştı. Siyonistlere bir tehdit oluşturmuyordu, Filistin halkı ve davasına zarar verir hale gelmişti. 1987'de İslami Cihad ve Hamas sahneye çıktığında bu durum Filistin'de Birinci İntifadaya yol açtı ve Filistin mücadelesi kendi doğal İslami şekline kavuştu. Filistin'deki İslami Direniş o günden bu yana Siyonist işgalciler karşısında dikkate değer başarılar elde etmiştir.

 

Emperyalist ve Siyonistler sadece Direniş Cephesinden korkuyorlar ve bu nedenle de onu yok etmek istiyorlar. Bununla birlikte, bölgedeki gelişmeler Direniş Cephesinin giderek güçlendiğini ve İslam düşmanlarının komplolarının ifşa edilerek yenilgiye uğratıldığını gösteriyor. “Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmran, 54)

 4 
 GÜNDEMDEKİLER / SURİYE / Suriye füzelerinin Golan Tepeleri’ndeki gizli Siyonist üslere verdirdiği zayiat
 : 19 Mayıs 2018, 02:50:42 ÖS 14 
Başlatan Ahirzaman - Son mesaj Gönderen: Ahirzaman
Suriye füzelerinin Golan Tepeleri’ndeki gizli Siyonist üslere verdirdiği zayiat hakkında yeni ayrıntılar


Sahadaki kaynakların bildirdiğine göre Siyonist rejimin pek çok tecrübeli uzmanı da Suriye Ordusunun bu füzeli cevabı esnasında bu karargâhlarda faaliyet yürütmekle meşgul idiler. Bu merkezlerdeki onlarca İsrailli subay ve uzmanın öldüğü ve Siyonist rejimin ciddi zayiat aldığı yönünde haberler geliyor

Siyonist rejimin Suriye karşısındaki saldırıları karşısında niçin tepki verilmiyor? Bu soru geçen günler ve haftalarda farklı medya kanallarında ve sanal mecralarda türlü yorum ve analizler ile birlikte sürekli dillendiriliyordu.

 

Salı gecesi Şam'ın güney bölgeleri Siyonistlerce ikinci kez vurulduğunda bu eleştiriler daha da şiddetlendi ve bazıları Siyonistlerin savaş meydanında daha da cesaretlenmesi yüzünden endişelerini dile getirdiler.

 

Her ne kadar Siyonistlerin saldırılarının devamı endişesi anlaşılır olsa da Suriye sahasındaki gerçekliğin çok fazla bilinmemesi, bazılarının çok aceleci ve heyecanlı bir şekilde davranmalarına ve Direniş Cephesinin Siyonistlerin bu saldırılarına cevap verme programını öngörmediği algısının kamuoyunda oluşmasına yol açtı.

 

Unutmamalıdır ki Suriye Ordusu bir ay önce Şam bölgesinin işgal edilmiş kısımlarının boşaltılması ve terörist unsurlar ile ailelerinden oluşan 30 bin kişilik grubun kuzeydeki bölgelere intikali gibi büyük bir operasyon gerçekleştirmişti. Bu operasyonun sonucu olarak da Suriye'nin başkentinin %99'unda emniyet sağlanmıştı.

 

Sahadaki kaynakların bildirdiğine göre Suriye ordusu müttefikleriyle birlikte Siyonistlere karşılık vermeye dönük kapsamlı ve eksiksiz bir program çizmiş, fakat verilecek cevabı, başkenti hiçbir surette tehlikeye atmamak için teröristlerin intikalinden sonraya bırakmıştı.

 

Terörist gruplarla yapılan 7 yıllık savaşın ardından Şam'a huzurun gelmesi ve Suriyeli güçlerin başkenti tamamen kontrol altına almalarından sonra Suriye Ordusu ve Direniş Cephesinin ortak operasyon odasında belirlenen özel programın icrası için geri sayım başlamış oldu. Zira artık Şam'da terörist kalmamıştı ve ordunun binlerce askerinin elleri, her türlü dış saldırıya karşılık vermek için serbest kalmıştı.

 

Siyonistler, Perşembe gününün ilk dakikalarında Kuneytra'daki (Baas ve Han Ernebe kasabaları) mevzileri ikinci kez hedef aldıklarında kararlı bir cevapla karşı karşıya geleceklerini muhtemelen beklemiyorlardı. Fakat gidişat 180 derece değişmiş ve Suriye Ordusunun özel cevap programı uygulanma aşamasına geçmişti.

 

Suriye Ordusunun birimleri ilk adımda İşgal Edilmiş Golan'daki askeri ve gizli istihbarat karargâhlarına 53 füze ateşlediler ve bu irade keskinliği Siyonistleri şoka soktu.

 

Siyonist rejim aldığı darbeleri telafi etmek için 7 savaş uçağıyla Suriye'ye saldırdı ve birkaç füzeyle Şam ve Kuneytra'yı hedefledi; Siyonistler ikinci aşamada savaş uçaklarının sayısını artırdılar ve Şam ve Kuneytra'ya ilaveten Humus'a da saldırdılar.

 

Suriye Ordusu birimleri ikinci aşamada İşgal Edilmiş Golan'daki (Cebelü'l-Şeyh) Siyonist mevzileri 12 taktik füze ile vurdu ve Siyonist rejim ordusuna ağır zayiat verdirdi.

 

İşgal edilmiş topraklara yapılan füze saldırısının ikinci aşamasıyla eşzamanlı olarak Siyonist rejim savaş uçaklarının sayısı da 28'e ulaştı ve Şam, Kunaytra ve Humus ikinci kez saldırıya uğradı.

 

Toplamda Siyonist rejimin savaş uçakları ve füze birimi yaklaşık 60 karadan karaya füzeyi (ezcümle Spike Nlos 109) Suriye topraklarına fırlattı fakat ordunun hava savunma sistemi bunların yaklaşık 42 tanesini takip edip yok etmeyi başardı.

 

Elde edilen bilgilere göre sadece 8 ya da 10 adet Siyonist füzesi Suriye ordusunun hava savunmasını geçerek bir silah deposuna ve bir hava savunma bölgesine isabet etti ve bunun sonucunda da sınırlı bir hasara yol açtı.

 

 

Peki Golan'daki Siyonist mevzilere ateşlenen yaklaşık 65 füzenin akıbeti ne oldu?

 

Siyonistler Demir Kubbe adlı savunma sistemlerinin Suriye füzelerini takip edip yok ettiğini iddia ediyorlar, fakat sahadaki gerçekler ve elde edilen bilgiler başka bir şey anlatıyor.

 

Çatışmanın ilk saatlerinde Siyonist rejimin İşgal Edilmiş Golan'daki 10 hassas ordu ve istihbarat karargâhının hedeflendiği ilan edildi sadece. İki gün sonra ise Siyonistlere vurulan öldürücü darbeler hakkında yeni bilgiler elde edildi ki bu durum girdikleri şoku ve medya ve istihbarat açısından mutlak bir sessizliğe gömülmelerinin nedenini açıklıyor.

 

Mashreghnews'in bildirdiğine göre İşgal Edilmiş Golan'ın “Kuzey” adlı bölgesi Siyonist rejimin stratejik merkezlerinden biri sayılıyor ve burada bir dizi hassas ve gizli askeri-istihbari karargâh yer alıyor. Bu merkezlerin özel rollerinin ani istihbaratın analiz edilmesi olduğu kaydediliyor.

 

Saha kaynaklarının bildirdiğine göre Suriye Ordusunun sarsıcı cevabı ve Golan'daki “Kuzey” adlı bu çok gizli istihbarat karargâhlarına onlarca füze fırlatması Siyonist rejime istihbarat alanında dikkate değer bir zarar verdi.

 

Suriye ordusunun füze birimi tarafından ateşlenen bu füzelerin çoğu stratejik “Kuzey” istihbarat karargâhındaki hedeflere isabet kaydetti.

 

Sahadaki bir kaynağın bildirdiğine göre Siyonist rejimin bu önemli karargâhında Suriye topraklarının 85 kilometre derinliğindeki ordu birliklerinin ve terörist güçlerin yer değiştirmeleri ve mevzileri gözlemlenerek analiz ediliyor ve gerekli gördüklerinde bu bilgiler kendi kuvvetleri ya da himaye ettikleri terörist gruplarla paylaşılıyordu.

 

Sahadaki kaynakların bildirdiğine göre Siyonist rejimin pek çok tecrübeli uzmanı da Suriye Ordusunun bu füzeli cevabı esnasında bu karargâhlarda faaliyet yürütmekle meşgul idiler. Bu merkezlerdeki onlarca İsrailli subay ve uzmanın öldüğü ve Siyonist rejimin ciddi zayiat aldığı yönünde haberler geliyor.

 

Perşembe gecesi sahada meydana gelen bu gelişmeler Siyonistlerin, Golan'daki hassas merkezlerinin hedefleneceğini beklemediklerini ve 3 buçuk sene önce Hizbullah'ın sınır bölgelerindeki İsrail mevzilerini vurması türünden bir cevap öngördüklerini, dolayısıyla gafil avlandıklarını gösteriyor

 5 
 GÜNDEMDEKİLER / SURİYE / Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması
 : 19 Mayıs 2018, 02:49:05 ÖS 14 
Başlatan Ahirzaman - Son mesaj Gönderen: Ahirzaman
Peder Daniel’le Suriye’de röportaj: “Suriye’de hiçbir zaman bir halk ayaklanması olmadı”

 Bir hafta boyunca suyumuz yoktu, neyse ki kar yağıyordu. Bize biraz badem, kiraz, incir ve üzüm sunan bir bahçemiz vardı. Bodrumda kutular içinde mısırlarımız da vardı, onlardan yedik. Bir Pazar sabahı kapı açıldı, bir adam içeri girdi ve "bitti" dedi. Adamın ismi Ruhullah’tı, yani “Allah’ın Ruhu”!

 

Belçika'daki Postel manastırından Peder Daniel Maes (78), 2010 yılından beri, Suriye'de başkent Şam'ın 90 kilometre kuzeyindeki Kara kentinde bulunan, altıncı yüzyıldan kalma Mar Yakub manastırında yaşıyor. Arada geçen yıllarda birkaç defa seminerler vermek için kendi ülkesine dönmüş, ancak Suriye'de yaşamaya devam ediyor.



 Kısa süre önce Peder Daniel'le bir röportaj yaptım. Aşağıda onun hikâyesini sunuyoruz. Peder Daniel bana, 2010 yılında neden Suriye'ye gittiğini ve oraya ilk varışında nasıl bir kültür şoku deneyimlediğini anlattı. Ayrıca Suriye'de hiçbir zaman bir halk ayaklanması olmadığını izah etti, kimyasal saldırıların etrafında dönen propagandaya değindi, bizzat Suriyeliler tarafından anlatılan yürek burkan hikâyeler aktardı ve Hizbullah, Suriye Ordusu ve Rusya'dan aldıkları büyük desteği övdü.

 

 

***

 

 

Ahenkli bir toplum



 Uluslararası ekümenik toplantılardan biri esnasında, bir zamanlar Ortadoğu'nun en ünlü manastırlarından biri olan Mar Yakub manastırının vakıf kurucusu Rahibe Agnes-Meryem'le tanıştım. Onun tevazusundan ve çalışmasından çok etkilendim ve bundan sonra birkaç defa kendisini Belçika'da konuşmaya davet ettim. Konuşmaları oldukça başarılıydı. Bir noktada bana, “Ben sizi pek çok defa ziyaret ettim. Siz ne zaman bizi ziyaret edeceksiniz?” diye sordu. İşte o zaman Suriye'ye gitmeye karar verdim.



 Bir Arap ülkesiyle hiçbir zaman temasım olmamıştı, bu yüzden epey önyargım vardı. İnsanın Müslüman bir ülkede çok dikkatli olması gerektiğini düşünüyordum. Yaşadığım deneyimi birkaç kelimeyle ifade etmek gerekirse, bu benim için bir kültür şokundan başka bir şey değildi. Karşılaştığım misafirperverlik inanılmazdı ve gençlerin çoğu, farklı tipten, bütün yaşam tarzı, mezheplerden ve dinlerden – Şii, Sünni, Ortodoks, Katolik ve tüm olası inançlardan – insanlar bir bütün halindeydi. Ülkeye bir bütün olarak bakıldığında, hayat ahenkliydi; bu kadar ahenkli bir toplum hiç görmedim.



 Hıristiyanlara misafirperverlik gösterildiği gibi her şey bundan ibaret de değildi: Müslüman ve Hıristiyanlar arasında bir ayrım yapılmıyordu. Sanıyorum bütün Şam'da kilitli olan tek bir kapı bile yoktu. Bir akşam Şam'da bir turizm ofisi olan Hıristiyan bir kadınla tanıştım. Bana şunları söyledi: "Pek çok ülkede ve yerde bulundum. Brüksel'de bulundum, Paris'te bulundum. Geceleri güven içinde dışarı çıkabileceğiniz Şam gibi bir şehir yoktur."



 Güzel bir kadındı ve sokaklarda güven içinde dolaşabiliyordu. İlave olarak hastanelerde tedavi, ilaçlar hariç (hepsi de Suriye'de yapılıyordu!) bedavaydı, bir üniversite programını takip etme maliyeti ise 20 euro kadardı. Bir bütün olarak, müreffeh, güvenli, misafirperver ve ahenkli bir topluma tanık oldum. Irak'tan gelen bir milyon kadar mülteci ve Bosna'dan gelen belli sayıda mülteciye de vatandaş gibi muamele yapılıyordu.

 

 

Suriye'de sivil bir ayaklanma gerçekleşmedi



 Yalan yağmuru başlar başlamaz, bu yalanlara karşı hakikatle mücadele etmeye başladım. Bir gazeteci, Suriye'deyken “ekmek istediğini, fakat bunu yerine kurşun aldığını” iddia etti – adeta sivil bir ayaklanma olduğunu kanıtlamaya çalışır gibi. Size söyleyeyim, ben savaştan önce Suriye'deyken, 10 somun ekmek bir euro'nun onda biri kadardı. Ben bu yalanlara karşı savaş verdim. Batı, bu ülkeyi öldürmek için bir sebep “bulmaya” çalışıyordu.



 Bir Cuma akşamı Kara'daki papaza gittik. Ara ara hastalar için dua etmek üzere farklı yerlerdeki Hıristiyan ailelere giderdik. Bir noktada yiyecek almak için papaz evine gittik; yolda yürüyorduk ve ana yol üzerinde büyük cami vardı, orada bir grup genç insan gördük.



 Bu kişiler bağırıyor, haykırıyor ve Esad karşıtı ve Suriye karşıtı pankartlar taşıyordu. Papaz bize daha sonra onların Suriyeli olmadığını söyledi. Ülke dışından gelmişler. Düzenledikleri “gösteri”yi videoya çekiyor ve bunun için El Cezire'den cömert bir ödeme alıyorlardı. Sözde sivil ayaklanma buydu. Neyse ki henüz her şeyin en başındaydık, yoksa bugün hayatta olmazdık. Papaz evine giderken bu insanların yanından geçmek çok rahatsız edici bir histi.



 O tarihte bu kadar organize olunduğunu bilmiyorduk. Arkadaşlarımızdan, aynı şeyin başka yerlerde de olduğunu duyduk. Köylerimizde baş belası insanlar istenmediği için, bu genç insanlar grubu köydeki hiç kimse tarafından desteklenmiyordu. Buna rağmen büyümeyi başardılar. Oluşum büyüyerek kundaklama saldırılarına ve silahlı şiddete yöneldi. Papaz da saldırıya uğradı, soyuldu ve yabancı aksanıyla konuşan maskeli adamlar tarafından boğulmaktan zar zor kurtuldu.

 

 Örgütlü ve silahlı “muhalefet” şimdi ipleri eline alıyordu. Humus ve Kuseyr'de Hıristiyan ve ılımlı Müslüman ailelerden çocuklar, hükümet karşıtı eylemlere katılmamaları durumunda tehdit edildi ve hatta öldürüldü. Yerel başpiskopos Jean-Clément Jeanbart'un dediği gibi: "Eğer Halep haklı bu silahlı çetelere enerjik bir şekilde direnmese ve orduya yardım etmeseydi, şehir tek bir günde isyancıların eline geçerdi.”



 Bir ayaklanma, yahut bir “iç savaş” YOKTU; içeride, bunun olması için bir sebep yoktu.

 

 

Kimyasal silah propagandası



Ağustos 2013'teki kimyasal silah saldırısının etrafındaki hikâye bir rezillikti. Tek bir gazeteci bile buradaki çarpıklıklardan bahsetmedi ve eleştirel sorular sormadı. Ağustos 2013 başlarında Lazkiye'de 11 köy saldırıya uğradı. İnsanlar öldürüldü, evler tahrip edildi ve çok sayıda çocuk kaçırıldı. Onların bulunmasına yardım etmeye çalıştık. İsim ve cinsiyetlerinin yazılı olduğu ve kayıp mı, kaçırılmış mı, yoksa öldürülmüş mü olduklarını belirten bir liste derlendi. Medyada buna ilişkin tek kelime görülmedi.



 Obama 2012 yılında, medyanın yoğun ilgisi altında, kimyasal silah kullanımının bir “kırmızıçizgi” olduğunu ilan etmişti. Bir başka deyişle Suriye'yi işgal etmek veya ülkeye askeri olarak saldırmak için bir sebep olacaktı ki bu, “uluslararası toplum”un sabırsızlıkla beklediği bir şeydi. Suriye, BM'ye ve kuruluşlarına, isyancıların düzenlediği ve Halep'teki bir hastanedeki hemşireler tarafından da teyit edilen kimyasal saldırıların kanıtlarını içeren onlarca mektup sundu. Tek bir mektuba bile yanıt verilmedi ve tek bir saldırı bile soruşturulmadı.



Şam'a resmi bir araştırma komisyonu gönderildi ve onların sağ-salim vardığı esnada, Guta yakınlarında burunlarının dibinde kimyasal zehir kullanılan dev bir saldırı düzenlendi. Batılı devlet başkanları, vahşet karşısında duydukları ürpermeyi anında ifade ederken, daha komisyon soruşturmaya başlamadan bunun emrinin Esad tarafından verildiğini varsaydılar. İlave olarak devlet başkanları, 200 ile 1000 arasında değişen çok farklı ölü rakamları verildi. Besbelli ki kurbanların sayısını belirlemeye kıyasla, suçlunun kim olduğu (Esad) konusunda kendi aralarında anlaşma noktasında daha iyiydiler.



 Saldırının hemen sonrasında yayınlanan ve çok sayıda ölen çocuk gösteren 35 profesyonel video dünyanın her yerine ulaştı. Ancak temel bağlam noktası dışarıda bırakılmıştı: aileler çatışmalar nedeniyle bu bölgeyi çok uzun süre önce terk etmişti. Ve hiçbir yerde bir anne veya bir yetişkin görülmüyordu! Lazkiye'den anne-babalar kaçırılmış çocuklarını tanıdı. Bazıları resimlerde farklı pozisyonlarda yatıyordu.



 Bu fotoğraf ve videolarda hiç anne-babanın görülmemesi nasıl mümkün oldu? Hatta saldırıdan bu kadar kısa zaman sonra bütün bu belgesel kanıtları nasıl yayınlayabildiler? Neden bu masum çocukların bedenleri tek bir odada düzgün bir şekilde yan yana konulmuştu? Ve her şey bir yana, neredeyse boşalmış bir Ortadoğu köyünde bu çocuklar nasıl bulunabiliyordu? Bu soruların sorulacağı yerde, herhangi bir soruşturma yapılmadan suçlamalar ortaya atıldı ve bu durum benim gözümde bunun bir tezgâh olduğunu açık hale getirdi.



 Bu yalanlara karşı yürüttüğüm çabalarda, insanların söylediği veya düşündüğü şeyin tarafsız olmadığını ortaya koymaya çalışıyorum. Şu soruyu sormak önemli: Katilin tarafında mısınız yoksa hakikatin ve masum sivillerin tarafında mı?



Ayrıca şu an itibariyle herkes, Irak'taki kitle imha silahları hikâyesinin bir yalandan başka bir şey olmadığını biliyor: kitle imha silahı diye bir şey yoktu. Şimdi bize Esad'ın kendi halkını öldürdüğünü mü söylüyorlar? Bir parça beyni olan herkes bütün bunların bir tezgâhtan ibaret olduğunu, bu iddiaların tutarlı tarafının olmadığını kolaylıkla anlayacaktır.



 Suriye halkı, katillerinin kim olduğunu biliyor: teröristler. Koruyucularının kim olduğunu da biliyor: Suriye ordusu ve müttefikleri. Bu yüzden gazetecilere şunu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum: siz buradaki insanların katillerinin ve koruyucularının kim olduğunu bilemeyecek kadar ahmak olduğunu sanacak kadar ahmak mısınız?



 Bugüne kadar Suriye'nin her yeri, Esad'ı ve Putin'i öven afişlerle dolu – gerçeklik bu.

 

 

Yürek burkan hikâyeler



 Suriye'den pek çok hikâyem var. Size birkaç tanesini anlatacağım. Mayıs 2016 başlarında onlarca Suriyeli ve Lübnanlı, şehitler için düzenlenen bir etkinlikte bir araya geldi. İnsana dokunan hikâyeler vardı. Kollarında bebeği olan bir kadın vardı, gözünden yaş akıyordu ve gülümsüyordu. Sevdikleri, teröristler tarafından öldürülmüş. Bu insanlar Avrupalı bir yabancı olarak beni çok nazik karşıladılar, fakat kendinizi utanmaktan alıkoyamıyorsunuz.



 Favad'ın Müslüman ailesi de oradaydı. Humus'un Hıristiyan mahalleleri, medyanın insanları öldüren, evlerini yağmalayan ve yıkan sözde isyancılar tarafından “özgürleştirdiğini” bildirdiği ilk yerler arasındaydı. Gerçekte 130 bin Hıristiyan buralardan sürüldü; Müslümanlar da “kurtarma”nın korkunçlukları nedeniyle çok ızdırap çekti. Favad'ın babası, tek oğlunun Humus Üniversitesi'nde öğrenci olduğunu anlattı. Bir gün eve dönmemiş, kaçırılmış. Tüm aramalar sonuçsuz kalmış.



Bir süre sonra aileye bir telefon gelmiş: "Oğlunu tekrar görmek ister misin?" Baba, oğlunu geri almak için her şeyi vereceğine ve her şeyi yapacağına söz vermiş. Birkaç gün sonra, birileri kapıyı çalmış. Kapıyı açmışlar ve plastik bir çanta üzerinde oğullarının resmini görmüşler, arkasından bir araba hızla uzaklaşmış. Çantanın içinde oğullarını cesedi, parçalar halinde bulunuyormuş. Baba başlangıçta öfkeden delirmiş. Sonra cenazeye katılmış. Baba, çok güçlü bir inançla konuşmaya devam ediyordu: "Oğlumuzu öldürenleri affediyoruz. Favad aşkına ve Allah aşkına affedelim. Barış için ödememiz gereken bedel budur."



 Kendilerini kaybolmuş, acıdan bitap düşmüş hissediyorlardı.

 

 

Suriye ordusu ve Hizbullah tarafından kurtarılan Kara'daki deneyimimiz



 2012'den bu yana, 25 bin sakinli kasabamız, tuhaf sakalları olan ve ağır silahlar taşıyan kişilerle hızla kalabalıklaşıp 80 bin kişinin yaşadığı bir yer oldu. On binlerce silahlı terörist Kara'ya saldırdı ve orayı saldırılar düzenlemek için bir üs olarak kullandı. Ancak oradan hareketle yalnızca iki ya da üç küçük saldırı düzenleyebildiler.



 Çocuklar da dahil olmak üzere Müslüman ailelerle birlikte kilisenin bodrumunda saklandık ve dışarıya herhangi bir yaşam belirtisi vermedik. Müslümanlar bizimle ilgilendi, biz de onlarla ilgilendik ve çocukları elimizden geldiği kadar eğlendirmeye çalıştık. Dört elle onları bir şeylerle meşgul ettik. Aynı zamanda onları korkudan uzak tutmaya çalıştık; bizim için ise korkacak vakit yoktu.



İçeriye bazı mobilyalar taşıdık, mobilyaların arkasında Müslüman kadınlar uyuyordu. Biz diğer tarafta uyuyorduk. Bütün bir hafta boyunca suyumuz yoktu, fakat neyse ki kar yağıyordu. Bize biraz badem, kiraz, incir ve üzüm sunan bir bahçemiz vardı. Bodrumda kutular içinde mısırlarımız da vardı, onlardan yedik. Birlikte yaşamak, gözlerimizi açan bir deneyim oldu.



 Bir Pazar sabahı kapı açıldı, bir adam içeri girdi ve "bitti" dedi. Adamın ismi Ruhullah'tı, yani “Allah'ın Ruhu”!



Hizbullah Kara'daki bu teröristlere karşı verilen savaşa çok yardım etti. Önce yardım sunmak için oradaydılar; Suriye ordusunun yanında, Suriye halkını korudular. Bizim hâlâ hayatta olmamız başka türlü izah edilemez. Kara, Kasım 2013'te oldukça tehlikeli bir yerdi.



 Hizbullah başlangıçta, Siyonistler onların eşlerini ve çocuklarını öldürüp evlerini yıktığı için kurulmuştu. Onlar, direnişçiler olarak Hizbullah'a katılmış, insanlarına hizmet etmek ve onları korumak isteyen genç idealistler, ama aynı zamanda, aynı türden vahşi saldırıların benzer şekilde tehdit ettiği insanlara da yardım etme yemini etmişler. Ayrıca, Suriye düşseydi, Lübnan da birkaç günden fazla ayakta kalamazdı. Bu genç insanların idealizmi esin vericiydi. Onlar Şiiler ve çoğunluğu Sünni olan Suriyeli askerlerle birlikte çalışıyorlar. Hıristiyanlarla da birlikte gayet iyi çalışıyorlar. Bu çok mutlu edici bir deneyimdi. Nüfusu ve dolayısıyla bizi korumaya devam ediyorlar.



 2013 yılı sonuna doğru ordu ve Hizbullah, kasabayı teröristlerden temizledi. Terörist gruplar birbiri ardınca kaçtı. Tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz, fakat Suriye ordusu ve müttefikleri üstünlük sağladı. O dönemde hâlâ küçük isyancı grupları kalmıştı. Fakat kısa süre sonra bazı sakinler geri döndü, iş yerleri yeniden açıldı ve insanların moralleri yükseldi. Bazı sakinler yeniden inşaya yardım etmek için geri döndü. Bahçemiz bir düzeyde hasar görmüştü, ancak restore etmek için çalışıyoruz. 

 

 

Rusya devrede



 Rusya'ya da çok minnettarız. Eğer Rusya 2015'te gelmeseydi bugün burada olmazdık ve Suriye artık var olmazdı. Rusya, yaptığını söyler ve söylediğini yapar. Ruslarla doğrudan etkileşimimiz olmadı. Kuzey Halep'in onlarla daha fazla teması oldu. Fakat Rusya'dan gelen insani yardımlarla dolu kamyonlar gördük. Bir dağıtım organize edildi.



 Kuşkusuz Rusların burada bulunmak için kendi sebepleri var. ABD de kendi gündemi için orada; onlar kendi hedeflerine Suriye'yi yıkarak ve kuklaları göreve getirerek ulaşmak istiyorlar. Tıpkı son 25 yılda, 20 milyon ölümle sonuçlanacak şekilde yaptıkları gibi. Rusya ise ülke için ve aynı zamanda kendi güvenliği için istikrar meydana getirmek amacıyla elinden gelen her şeyi yapmak istiyor.



 Ülkenin kendi hükümetini ve başkanını seçmesi gerektiği fikrini destekliyorlar. Ülkenin istikrarını, bütünlüğünü ve egemenliğini korumak istiyorlar. Ve eğer Rusya'nın bütün bunlarda bir gündemi varsa da, benim burada ABD'yi mi yoksa Rusya'yı mı istediğim konusundaki seçimimi kolayca yapabilirim. Ruslara ancak kıymet veriyoruz. Söylediğim gibi, onlarla kişisel temasımız olmadı. Fakat Suriye vatandaşlarından gördüklerimiz ve duyduklarımız temelinde, yeterince şey biliyorum.



 Kabul etmeniz gerekir ki, Putin tam bir sanatçı. Rusya, ABD'ye karşı uçuşa yasak bölgeler getirdi! Bu, ABD'nin yapmak istediği şeyin – yani Suriye ordusu lehine değil, teröristler lehine uçuşa yasak bölgeler getirmenin – tam tersi. Ve her ne kadar sözde uluslararası toplumun daha fazla gücü varsa da, Rusya bunu yapabilmeyi çok daha iyi başarıyor. Rusya, kendi siyasal çıkarları için IŞİD kuklalarını koruyan ve taşıyanlardan katbekat daha iyi.

 


Kara'da şu andaki durum: toplumdan ve kiliseden gelen destek



 Başlangıçtan bu yana, Rahibe Agnes-Meryem üç merkez kurdu: Cerama'da (Şam), Kara'da (Manastır) ve Tartus'ta. Çok sayıda konteyner elimize ulaşıyor, fakat organize değillerse bu yardımlarla hiçbir şey yapamazsınız. Pek çok hastaneye gönderilen çokça tıbbi malzeme var; her yerde insanlar tıbbi yardıma ihtiyaç duyuyor. Bu yardımları ve başka türden yardımları organize etmek için gece-gündüz çalışıyoruz. Tıbbi yardımları, giysileri ve yiyecekleri depo odamıza alıyoruz, ardından seçip organize ediyoruz. Hızlı bir şekilde önce yiyecekleri konteynerlerden çıkarıyoruz (son kullanma tarihleri nedeniyle). Her şeyi düzgün bir şekilde kutulara koyuyoruz ve her kutuda ne olduğunu ve ne kadar olduğunu yazıyoruz. Ardından bu kutular gönderiliyor.



 Trajik bir durum bu: Teröristler, sponsorları tarafından silahlandırılıp her türlü ihtiyaçları karşılanırken, Suriyeliler tıbbi yardıma ihtiyaç duyuyor. Teröristler çok sayıda hastaneyi, bütün bir hastaneler dizisini yıktı. Neyse ki İsveç, Kızılay'la işbirliği içinde, bize her türlü teçhizatı olan büyük bir hastane sundu. Burası mükemmel ve modern bir klinik ve bunun için onlara minnettarız. En başından beri, Dorcas isimli Hollandalı kuruluştan da büyük yardımlar aldık.



İlave olarak Rahibe Agnes-Meryem, yüzlerce gönüllünün ve bazı ücretli işçilerin yardımıyla, geçen yılın Eylül ayından beri Halep'te sıcak yemek sunuyor. İki ay boyunca haftada beş gün, bölgeden ürünler kullanılarak – ki bu aynı zamanda bölgenin işgücünü destekliyor – 25 bin sıcak yemek. Mucizevi olan şey, iki aylığına öngörülen şeyin bugüne kadar devam etmesi!



 Yeniden inşaya çok vurgu yapıldı. Bu ay ben de bu işlere döndüm. Çocuklu aileler başka yerlere taşındı, bir gelecek ve emniyet istediklerini, belirsizliklerden uzak olmak istediklerini söylediler. Ancak kalanlar da oldu; bunların başında da çokça fikri olan ve Kara'nın yeniden inşası için çok çaba sarf eden bir grup coşkulu genç geliyor. Her gün kız kardeşlerimizden biri köydeki 35 kadın için yaratıcı el işi atölyesini kuruyor, buradan kadına bir gelir sağlanıyor. El işi ürün ülke dışına satılıyor veya oradaki tanıdıklara gönderiliyor. Pek çok kişi bize bu çalışma için teşekkür etti.



 Biz mantar da yetiştirdik; insanların bir gelir elde etmesini sağlayan pek çok başka küçük faaliyet de var. Kasabada bir engeli olan ve kendilerini tecrit etmiş insanlar vardı, fakat onları Paskalya için manastıra davet ettik; bu hepimiz için eşsiz bir deneyimdi. Bundan sonra kendilerini topluluğun parçası olarak hissettiler ve çalışmaya da başladılar; şimdi topluma entegre olmuş durumdalar. Ayrıca insanların halı yapımında çalışabildikleri bir halı fabrikamız var. Halk muhtemelen halı beklemiyor! Fakat biz yurttaşların bir gelir elde etmesi için onları satmaya çalışacağız. Sahip olduklarımız için gerçekten şükretmemiz gerekir.



 Bağ ve bahçelerimizi restore etmek için de çalıştık. Bu bölgede dünyanın en iyi kirazları yetişiyor. Eskiden Suudi Arabistan'a sandıklar dolusu kirazlar gönderildi. Ne yazık bunların çoğu tahrip edildi. Fakat binlerce fidan ve küçük ağaç diktik.

 

 

Suriye için umut

 


 Ülke çok daha fazla bütünleşmiş hale geldi. Şehitler için düzenlenen etkinlikte, Aleviler, Katolikler, Şiiler, Sünniler, Hıristiyanlar ve diğerleri arasındaki birlik açıkça görülebiliyordu. Biz tek bir aile haline geldik ve bu aile gitgide daha büyük ve daha güçlü hale geliyor. Bazı kişiler insanları öldürebilir, altyapıyı yıkabilir, fakat bir ülkenin diz çökmesi gerçekleşmeyecektir.



Şunu düşünün: Bir Alevi olan Başkan Esad, Suriye'nin %70'lik Sünni nüfusu dahil her kesim tarafından destekleniyor. Bir tek bir aile olarak birlikte yaşıyoruz. Aynı toplum için çalışıyoruz ve bu çok güçlü bir toplum.



 Umut var. Dayanışma büyüyecek ve ahenkli bağlar hâlâ yerinde. Her ülkenin kusurları vardır, fakat bütün sefaletin içinde kahramanlar vardır. Burada da kahramanlar ve kutsal insanlar var. Hem Müslümanların hem de ötekilerin arasında. 



 Aynı zamanda tek kutuplu bir dünyadan çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiş var ve Suriye için bu yıl ilerleme kaydedeceğimizi umuyorum. Yıllar süren bir savaşın içinden geçtik, fakat birliğimiz yalnızca daha güçlü hale geldi.

 

 

***

 

 

Peder Daniel son olarak bana, Suriye'de yaşadığı deneyimleri anlatma fırsatı verdiğim için teşekkür etti. Kara'da kendisini ziyaret den iki gazeteci hatırlıyor. Bunlardan biri ilk olarak, "siz bir Esad taraftarı mısınız?" sorusuyla başlamış. Peder şu cevabı vermiş: "Eğer yüksek sesle, Belçika Başbakanı Michel'i öldüren teröristlere karşı olduğumu söylesem, bu beni bir Michel taraftarı veya Belçika rejiminin paralı bir destekçisi yapar mı?" Gazeteciler aynı zamanda ona “iç savaş” hakkında sorular sorma eğiliminde oluyor, o ise hiçbir zaman böyle bir şeyin olmadığı yanıtını veriyor. Bana gülerek "Onlar belli bir tablo çizmek istiyor. Gaddar diktatör hakkında hikâyeler duymak istiyor. Bu röportajların hiçbir zaman yayınlanmadığından kesinlikle eminim" diye anlattı. Onlara duymak istedikleri cevapları vermemiş. Hakikati anlatmış.

 6 
 GÜNDEMDEKİLER / SURİYE / Suriye rejim değişikliği: 70 yıllık proje
 : 19 Mayıs 2018, 02:45:38 ÖS 14 
Başlatan Ahirzaman - Son mesaj Gönderen: Ahirzaman



 

Ben Suriye’de şiddet olayları baş göstermeden iki yıl önce İngiltere’deydim. Üst düzey İngiliz görevlilerle buluştum, bana Suriye’de bir şey için hazırlandıklarını söylediler. Bu ABD’de değil İngiltere’de oldu. İngiltere, Suriye’yi istila etmek için silahlı adamlar eğitiyordu.


 


 

 

Washington's Blog / Global Research

 

 

“Suriye diktatörü” Beşşar Esad'ın iktidardan uzaklaştırılma düşüncesinin onun 2011 yılında patlak veren protestolara katılanlara karşı vahşi bastırma eylemlerinden kaynaklandığını düşünebilirsiniz.

 

Ancak gerçek ise bu uzaklaştırılma eyleminin 70 yıllık bir plan olduğu…

 

CIA Suriye'de 1949 yılında sağ kanat bir darbeyi destekledi. Bir CIA ajanı, hakkında birçok kitap yazdığı darbeye bilfiil katıldı.

 

Clark Üniversitesi, Tarih profesörü Douglas Little şunları söylüyor:

 

Son olarak gizliliği kaldırılan kayıtlar, 30 Kasım 1948'de, CIA ajanı Stephen Meade'nin ordu destekli bir diktatörlüğün imkanını tartışmak için gizlice Albay Zaim'le en az 6 kez irtibata geçtiğini teyit ediyor.  [“Cold War and Covert Action: The United States and Syria, 1945-1958,” Middle East Journal, Kış 1990, s. 55]

 

***

 

1949 gibi erken bir dönemde bu yeni bağımsızlığını kazanmış Suriye Arap Cumhuriyeti, CIA'nin örtülü operasyonlardaki ilk deneyim duraklarından biriydi. 

 

CIA gizlice 1949 yılında sağ kanat askeri darbeyi teşvik etti.

 

ABD'nin darbe girişiminde bulunmasının nedenleri nelerdi? Biraz açıklayalım:

 

1945 yılının sonlarına doğru, ARAMCO (Arap Amerikan Petrol Şirketi) S. Arabistan'dan Akdeniz'e doğru giden boru hattı TAPLINE (Trans Arabian Boru Hattının) inşasıyla ilgili planlarını açıkladı. ABD'nin yardımıyla ARAMCO; Lübnan, Ürdün ve S. Arabistan üzerinden geçecek hattın güvenliğini garanti altına almıştı. Suriye üzerinden geçiş ise Parlamentoya takılmıştı.

 

Bir başka ifadeyle Suriye, karlı petrol boru hattı yatırımının önündeki en tek engeldi.

 

(Gerçekte CIA, bu tür bir örtülü operasyonu en başından beri gerçekleştirme peşindeydi.)

 

1956 yılında NSA ve CIA görevlileri Suriye'de ABD Destekli anti-komünist bir darbeyi hayata geçirmek için “Dağılma Operasyonu” adlı bir harekâtı başlattıklarını duyurdu.

 

1957 yılında CIA, kod adı “Arma Operasyonu” olan başka bir darbe planladı. Darbe komplosu ortaya çıktıktan sonra ABD, Suriye hükümetini devirmek için başka araçlara başvurdu.

 

Darbe komplosu ortaya çıkarıldıktan sonra ABD yönetimi ve ana akım medya, Suriye hakkında “Sovyet uydusu” ifadesini kullanmaya başladı. Bir istihbarat raporu, Sovyetler Birliği'nin 120 üçten fazla Mig savaş uçağının Suriye yönetimine teslim ettiğini iddia etti. Raporu hazırlayan Kennet Love adlı istihbarat görevlisi, daha sonra aslında 123'den fazla uçağın söz konusu olmadığını hatta hiç Mig uçağının teslim edilmediğini itiraf etti. Eylül 1957 yılında Amerika Birleşik Devletleri, Akdeniz'e donanmasını gönderdi, arkasından Suriye'nin birkaç komşusunu silahlandırdı ve Türkiye sınırlarına 50.000 askerden oluşan birlikler yerleştirerek Türkiye'yi kışkırtmaya çalıştı. Dönemin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, provokasyonlara karşı intikam almak için Eisenhover Doktrini'ni yardıma çağırdı ve onun bu niyeti daha sonraki bir askeri raporda teyit edildi. Hiçbir Arap ülkesi Suriye'yi provokatör olarak tanımlamıyor ve bu askeri konuşlandırmaları çekilme olarak görmüyordu.

 

1957 yılında da Amerikan Başkanı ve İngiliz Başbakanı kendi aralarında Suriye'de rejim değişikliğine karar verdi. Tarihçiler darbe girişiminin deşifre edildiğini ve durdurulduğunu belirtiyor.

 

12 Ağustos 1957 yılında Suriye ordusu, Şam'daki ABD elçiliğini kuşattı. Suriye, tarafsızlık siyaseti güden Cumhurbaşkanı Şükrü Kuvvetli'yi devirmek ve yerine Batı yanlısı bir kişiyi getirmek için başlatılan bir darbe girişimini başarısızlığa uğrattığını öne sürüyordu. Suriye karşı istihbarat birimi şefi Abdülhamid Sarrac, üç ABD diplomatının bu işe karıştığını ifade etti. 12 Ağustos'ta Sarrac, hızlıca Stone ve diğer CIA ajanlarını sınır dışı etti, işbirlikçilerini tutukladı, ABD elçiliğini gözetim altına aldı.

 

***

 

Daha da önemlisi Suriye, Batı yanlısı yönetime sahip Irak'ın petrol sahalarını Türkiye'ye bağlayan Ortadoğu'daki en önemli petrol ana arterlerinden birini kontrol altına aldı. 

 

***

 

Rapor, gerekli olan korku miktarının bir kez yaratıldığında, Irak ve Ürdün'de askeri müdahaleye bahane yaratmak için sınır çatışmaları ve olayları düzenleneceğine dair bilgileri içeriyordu. Raporda Suriye, “Komşu ülkelere yönelik komploları, sabotaj ve şiddet olaylarını destekleyen taraf olarak sunulmalı” deniyordu.  “CIA ve SIS (İngiliz istihbaratı), gerilimi tırmandırmak için psikolojik ve eyleme dönük alanlarda bütün kapasitesini kullanmalı” ifadesi de raporda yer alıyordu.

 

***

 

Plan, Özgür Suriye Komitesi (Hmmm…. Bu isim hiç yabancı gelmiyor) adlı yapıyı fonlamaya, Suriye içerisinde paramiliter uzantıları olan siyasi grupların hareket kabiliyetini artırmak için silahlandırmaya çağırıyordu. CIA ve M16 istihbarat örgütleri, Güney'de Şiilerin bir kolu olan Dürziler[1] tarafından gerçekleştirilecek iç ayaklanmaları teşvik edecek, Mezze hapishanesinde bulunan siyasi tutukluların serbest bırakılmasına ve Müslüman Kardeşlerin Şam'da bir ayaklanma gerçekleştirilmesine katkı sağlayacaktı.

 

1983 yılında yayınlanan CIA belgeleri, ABD'nin şu eylemlere giriştiğini gösteriyor:

 

Gizlice Suriye'ye karşı, Suriye yönetimine düşman olan komşuları Irak, İsrail ve Türkiye tarafından eşzamanlı askeri tehditleri organize etmek.

 

***

 

En azından Suriye yönetiminin izlediği politikalarında ılımlı da olsa bir değişiklik meydana getirmek için Suriye'ye karşı sıkı bir askeri tehdidin gerçekleştirilmesi meselesine dikkat edilmesi gerekiyor.

 

CIA belgeleri, CIA'in 1986 yılında ülke içerisinde mezhebi gerilimi tırmandırarak yönetimi devirme planları içerisinde olduğunu gösteriyor.

 

Neo-conlar bir kez daha 1991 yılında Suriye'de rejim değişikliği planları yapıyor. General Wesley Clark -ki kendisi Kosova'da NATO'nun bombardıman kampanyasına kumanda eden kişidir- şunları söylüyor: “İş yine bana düştü, 1991'de Paul Wolfowitz'le bir görüşme yaptım.”

 

***

 

“1991'de Wolfowitz, Petagon'un üçüncü adamı olarak Savunma Politikalarından sorumlu yardımcılık görevini yürütüyordu. Ulusal Eğitim Merkezi'nin komutanlığını yaptığım sırada onu görmeye gittim.

 

Ve ona ‘Sayın Bakan, Çöl Fırtınası Operasyonu'ndaki birliklerin performansından mutlu olmalısınız' dedim.

 

O da bana ‘Evet, ama tam değil. Zira Saddam Hüseyin'i devirme görevimiz olduğu halde bunu yapmadık. Ama Fars Körfezi krizinden bölgede yani Ortadoğu'da ordumuzu kullanabileceğimizi ve Sovyetler'in bizi durduramayacağını öğrendik. Önümüzde, bir sonraki süper güç gelip bize meydan okumadan önce Ortadoğu'yu Suriye, İran, Irak gibi Sovyet yanlısı rejimlerden temizlemek için yaklaşık 5-10 sene var.'”

 

Aşağıdaki videoyu 3.07'den itibaren dinleyin.

 

https://www.youtube.com/watch?time_continue=2&v=TY2DKzastu8

 

 ***

 

1996'da ABD ve İsrailli neo-conlar Suriye'ye karşı uygulanması gereken eylemler sadedinde şunları savundu:

 

Zayıflatma, kuşatma ve hatta Suriye'yi eski haline geri götürmek...

 

General Clarke, 2001 yılında Pentagon'un Suriye'de rejim değişikliğini yeniden planladığını söyledi:

 

11 Eylül olaylarının ardından Pentagon'a uğramıştım. 11 Eylül'den yaklaşık on gün sonra Pentagon'a gittim ve Savunma Bakanı Rumsfeld ve müsteşar Wolfowitz oradaydı. Genelkurmay'da daha önce benim için çalışan bazı personele selam vermek için merdivenleri inerken generallerden biri beni odasına davet etti. Bana “Efendim, biraz gelirseniz sizinle bazı şeyler konuşmak istiyorum” dedi. Ben de onlara “Siz çok meşgulsünüz” dedim. O, “hayır, hayır” dedi. “Irak'a girmeye karar verdik” şeklinde konuştu. Bu, yaklaşık 20 Eylül civarıydı.

 

***

 

Sonra aynı şahsı birkaç hafta sonra yeniden görmeye gittiğimde Afganistan'ı bombalıyorduk. Ona “Hala Irak'a girme kararı geçerli mi?” diye sordum. O da bana “Bundan da kötü” dedi. Masasına uzanmıştı. Birkaç kağıt aldı ve Savunma Bakanı'nın ofisini kastederek “Bunları bugün yukardan aldım” dedi. Ve “İçinde bulunduğumuz an beş yıl içerisinde 7 ülkeyi nasıl aldığımızı anlatıyor. Irak'la başlayacağız ardından Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan gelecek. Finali de İran'la yapacağız.” Dedi.

 

https://www.youtube.com/watch?time_continue=2&v=9RC1Mepk_Sw

 

***

 

Michel Chossudovsky'nin notu:

 

Irak ve Suriye'nin yeniden bölünmesi önerisi, geniş ölçekte yedi bağımsız devlete bölünen Yugoslavya Federasyonunu model almaktaydı: Sırbistan, Hırvatistan, Bosna Hersek, Makadenyo (FYRM), Slovenya, Montenegro, Kosova. Mahdi Darius Nazemroaya'ya göre Irak'ın üç ayrı ülkeye bölünmesi, Ortadoğu haritasını yeniden çizme sürecinin parçasıydı.

 

Bölünme haritası Yarbay Peter tarafından hazırlandı. Bu harita 2006 Haziranı'nda Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayınlandı. Peters, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Savaş Akademisi'nden Albay rütbesi ile emekli oldu.

 

Her ne kadar harita, Pentagon'un doktrinini resmi olarak yansıtmasa da NATO Savunma Koleji'nde üst düzey askeri görevliler için verilen eğitim programında kullanılmıştır. (Bkz. Ortadoğu'yu Yeniden Çizme Planları: Yeni Bir Ortadoğu Projesi- Mahdi Darius Nazemroaya- Global Research Kasım 2006). (Harita'nın telif hakları Yarbay Ralph Peters'a aittir, 2006).

 

13 Aralık 2006'da ABD diplomatik yazışmaları Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin, Suriye yönetimini devirmede bir fırsat olarak kullanmak için nasıl Esad yönetiminin zayıf olduğu bir anı kolladığını aktarmaktadır. Amerikan elçiliğinde maslahatgüzarlık görevini yürütmekte olan William Roebuck sızıntıyı şöyle özetlemekte:

 

Biz, (Suriye Lideri) Beşşar Esad'ın zayıf noktalarının -ister gerçek isterse algısal olsun- ekonomik reform adımları arasındaki çelişkiler, yolsuzluklar, Kürt sorunu, rejime yönelik İslami aşırılıkçıların giderek artan varlığından kaynaklanan tehditler gibi bazı sorunlara karşı nasıl yanıt vereceği noktasında yattığına inanıyorduk. Bu sızıntılar söz konusu zaaf noktalarının kullanılmasına yönelik ilişkin değerlendirmelerimizi ve bu fırsatların ortaya çıkma ihtimalini güçlendirebilecek şekilde ABD yönetiminin gönderebileceği sinyaller, yapabileceği açıklamalar ve icraatlar olabileceğine ilişkin önerilerde bulunuyordu.

 

Roebuck, ABD'nin S. Arabistan ve Mısır'la daha koordineli bir şekilde Sünnilerle Şiiler arasındaki mezhebi gerilimi tırmandırarak Suriye hükümetini istikrarsızlaştırması gerektiğini ileri sürüyordu.   Camii inşası ve iş aktivitesi şeklinde Suriye'de İran nüfuzunun arttığına ilişkin ilgiler ve Sünnilerin Şiileştirilmesi konusundaki abartılı korkuların teşviki de buna dâhildi.

 

ABD Suriye muhalefetini fonlamaya 2006'da, muhalefeti silahlandırmaya ise 2007 yılında başladı.

 

Fransa Dışişleri eski Bakanı Roland Dumas İngiltere'nin Suriye'de 2009 başlarında gizli eyleme geçtiğini aktarıyor. Fransız TV'sine konuşan bakan şunları söyledi:

 

Ben Suriye'de şiddet olayları baş göstermeden iki yıl önce İngiltere'deydim.

 

Üst düzey İngiliz görevlilerle buluştum, bana Suriye'de bir şey için hazırlandıklarını söylediler. Bu ABD'de değil İngiltere'de oldu. İngiltere, Suriye'yi istila etmek için silahlı adamlar eğitiyordu.

 

https://www.youtube.com/watch?v=jeyRwFHR8WY

 

Nafeez Ahmed şunları ifade ediyor:

 

Özel istihbarat şirketi Stratfor'dan sızan ve içinde Pentagon görevlileriyle buluşma kayıtlarını içeren e-mailler, 2011 yılı itibarıyla İngiliz özel kuvvetlerinin Suriyeli muhaliflere verdiği silahlı eğitimin iyiden iyiye başlatıldığını gösteriyor. Amaç Esad rejiminin “içerden” “yıkılması”nı sağlamaktı.

 

Bir de buna bakın..

 

Gerçekte ABD, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da rejim değişiklikleri gerçekleştirmeye çalıştı ve bunun için eyleme geçti

 7 
 GÜNDEMDEKİLER / SURİYE / Suriye’deki savaş ilk günden bu yana bir ABD müdahalesiydi
 : 19 Mayıs 2018, 02:44:41 ÖS 14 
Başlatan Ahirzaman - Son mesaj Gönderen: Ahirzaman




Ancak 2011 yılında, ilk provokatörler Suriye caddelerine çıkmadan öncesinde de ABD durumun içindeydi. New York Times gazetesinde yayımlanan 2011 tarihli bir makalede, ABD’li grupların, isyanların büyümesine yardım ettiği itiraf ediliyor. (https://www.nytimes.com/2011/04/15/world/15aid.html)


ABD liderliğinde Suriye'de gerçekleşen füze saldırılarının ardından Batı medyası, ABD müdahalesinin gerektiği koşullar içinde bulunulduğuna dair yayın yapmaya devam etti.

 

Ancak 2011 yılında, ilk provokatörler Suriye caddelerine çıkmadan öncesinde de ABD durumun içindeydi.

 

New York Times gazetesinde yayımlanan 2011 tarihli bir makalede, ABD'li grupların, isyanların büyümesine yardım ettiği itiraf ediliyor. (https://www.nytimes.com/2011/04/15/world/15aid.html)

 

“Geçen haftalarda çıkan mülakatlara ve WikiLeaks tarafından elde edilen Amerikan diplomatik bağlantılarına göre, Mısır'daki 6 Nisan Gençlik Hareketi, Bahreyn İnsan Hakları Merkezi, Entsar Qadhi (Yemen'de bir gençlik lideri) benzeri, bölgeyi kasıp kavuran isyanlarla doğrudan ilgili grup ve kişiler; Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü, Ulusal Demokrasi Enstitüsü, Özgürlük Evi Örgütü gibi yapılar tarafından eğitildi ve maddi olarak desteklendi.

 

Ortaya çıkan bağlantılara göre, bu grupların çalışmaları, ABD ve yönetimlerinin ABD tarafından zayıflatılmaya çalışıldığından şikâyetçi olan Ortadoğulu liderler arasındaki gerilimi artırdı.”

 

Bu provokatörlerin, henüz “Arap Baharı” öncesinde, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da finanse edilmelerinin amacı, hedefteki hükümetlerin gücünü zayıflatmak ve bölgede ABD'ye bağlı devletlerin kurulması için yollar açmaktı. ABD destekli militanlarla karşı karşıya gelen ülkeler, sonra doğrudan ABD müdahalesine maruz kaldılar – 2011 yılında, Libya'da görüldüğü gibi.

 

2011 yılındaki ABD destekli ilk karışıklıklardan sonra ABD, Suriye'de savaşan militanları silahlandırdı ve maddi destek sağladı.

 

Aynı New York Times gazetesinde 2013 yılında yayımlanan bir makale “Suriye'deki İsyancılara Hava Yolu ile Silah Aktarımı CIA Yardımı ile Genişliyor” başlığını taşıyor. (https://www.nytimes.com/2013/03/25/world/middleeast/arms-airlift-to-syrian-rebels-expands-with-cia-aid.html)

 

“Hava Yolu trafiği verileri, çeşitli ülkelerdeki görevliler ve isyancı komutanların hesaplarının sağladığı bilgilere göre, geçen aylarda Körfez ülkeleri ve Türkiye, CIA'dan gelen destekle, Suriye'deki muhalif militanlara askeri desteğini büyük ölçüde artırdı, Beşar Esad'a karşı gerçekleşecek bir ayaklanma için silah ve ekipman aktardı.

 

Verilerin gösterdiğine göre, hava yoluyla yapılan silah aktarımı, 2012'nin ilk aylarında, küçük bir ölçekte başladı ve geçen sonbahara kadar, aralıklarla devam etti. Geçen yılın sonlarında ise sürekli ve çok daha yoğun bir akış hâline geldi; 160'tan fazla Ürdün, Suudi Arabistan ve Katar stilinde askeri kargo uçağı, Ankara'daki Esenboğa Havalimanına iniş yaptı, daha az sayıda uçağın Türkiye ve Ürdün'de başka havalimanlarına inişler yaptığı da biliniyor.”

 

ABD'nin Şam'a karşı yürüttüğü vekâlet savaşının başarısız olacağının anlaşılması ile beraber, ABD ve müttefiklerinin Suriye'ye, Libya'da gerçekleştirdikleri gibi doğrudan bir müdahale ile girmelerini meşrulaştırmak için pek çok girişim yapıldı.

 

“Koruma Sorumluluğu” doktrininin güçlendirilmesi, 2013 yılında Guta olayı ile başlayan sahte “kimyasal saldırı” iddiaları ve ABD'nin bölgede kara birliklerini konuşlandırmasını (Şimdilerde Suriye'nin doğusunda yaptığı gibi) meşrulaştırabilmesi için IŞİD'in kurulması, bu girişimler arasında gösterilebilir.

 

ABD'nin şu anki Suriye'ye müdahale “niyeti”, Suriye'deki çatışma durumunun başlangıçtan bu yana bir ABD müdahalesi olduğunu örtbas etme girişimi.

 

 

İlk günden çok öncesi

 

Suriye'deki ABD destekli rejim değişikliği için yapılan en yeni girişimden önce dahi ABD, Suriye ve müttefiklerine yönelik şiddetli yıkım kampanyaları düzenliyor.

 

Deneyimli gazeteci Seymour Hersh, 2007 yılında “Yeniden Yönlendirme: Yönetimin Yeni Politikası Terörizm Savaşında Düşmana Fayda mı Sağlıyor?” başlıklı bir makale yayımladı. (https://www.newyorker.com/magazine/2007/03/05/the-redirection)

 

“Bush yönetimi, Büyük oranda Şii olan İran'ı zayıflatmak için Ortadoğu'da yürürlükte olan önceliklerini yeniden şekillendirmeye karar verdi. Yönetim, Lübnan'da Hizbullah'ı -İran destekli Şii bir örgütlenme- gizli operasyonlarla zayıflatmak için, Sünni olan Suudi Arabistan yönetimi ile işbirliği içinde. Ayrıca ABD, İran ve müttefiki Suriye'yi hedef alan gizli operasyonlar içinde yer alıyor. Bu faaliyetlerin yan ürünü olarak, İslam'ın militan vizyonunu benimsemiş, ABD'ye düşmanlık ve el-Kaide'ye sempati besleyen aşırı Sünni gruplar destekleniyor.”

 

2011 yılında ABD, Suriye'yi istikrarsızlaştırmak ve Şam hükümetini devirmek amacıyla bölgedeki -pek çoğunun el-Kaide ile açıkça bağlantısı bulunan- militan grupları silahlandırmaya başladığında Hersh'in sözlerinin kehanet niteliği ortaya çıkacaktı.

 

Makale, daha geniş bir çatışma örgütlemeyi ve yönetmeyi açıkça amaçlayan -2007 yılında dahi var olan- hazırlıkları da ortaya seriyor.

 

Ayrıca ABD Ulusal Arşivi'nden çıkarılarak yayımlanan CIA belgeleri (https://www.cia.gov/news-information/press-releases-statements/2016-press-releases-statements/cia-releases-declassified-documents-to-national-archives.html) Suriye hükümetini devirmek amacının on yıllar öncesine kadar gittiğini gösteriyor.

 

1983 tarihli, eski CIA görevlisi Graham Fuller imzalı, “Suriye'yi Sıkıştıracak Gerçek Gücü Ortaya Koymak” başlıklı belgede şunlar ifade ediliyor:

 

“Suriye şu anda ABD'nin hem Lübnan hem de Körfez'deki çıkarları -Irak'taki boru hattının kapatılması ile savaşın [İran-Irak] Irak'ta uluslarasılaşmasını tehdit ediyor-  açısından kilit bir noktada duruyor. ABD, Esad'a [Hafız] yönelik baskıları, düşman üç sınır ülkesinden -Irak, Türkiye ve İsrail- gizlice ve eşzamanlı olarak askeri tehditler oluşturarak- artırmayı göz önüne almalı.”

 

Belgede ayrıca şunlar da ifade ediliyor:

 

“Şayet İsrail, Irak'tan bir girişimle eşzamanlı olarak Suriye'ye karşı gerilimi yükseltirse Esad'ın üzerindeki baskılar hızla tırmanacaktır. Türkiye'den gelecek bir hamle de onu psikolojik olarak da daha fazla baskı altına sokacaktır.”

 

Belgede hem o zaman hem de şimdi, ABD'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da uyguladığı etkinin oranını ortaya koyuluyor. Aynı zamanda İsrail ve NATO üyesi Türkiye gibi ülkelerin ABD'ye ve çıkarlarına itaatlerini, bu devletler tarafından alına kararların çoğunlukla, kendi milli çıkarlarından ziyade Wall Street ve Washington'ın çıkarları temelinde olduğunu göstererek bu devletlerin algılanan itibarını zayıflatıyor.

 

Belgede ayrıca, Suriye'nin kuzeyine Türkiye tarafından başlatılacak tek taraflı bir askeri saldırı için üretilmiş pek çok bahane sıralanıyor. Belgede deniyor ki:

 

“Türkiye, Suriye'nin kuzeyindeki terörist kamplara karşı tek taraflı bir askeri saldırı girişimini göz önünde bulundurmalı ve bu konuda Suriye'ye karşı tehdidkâr bir diplomatik dil kullanmakta tereddüt etmemeli.”

 

1983 tarihli bu CIA belgesi, ABD'nin bölgedeki politikası üzerine yazılmış, 2011 öncesi “aktivistlerin” ABD destekli olduğunu ortaya koyan daha güncel metinlerle karşılaştırıldığında sonuçlar, ABD'nin Suriye'deki amaçlarının devamlılığının yanı sıra; 2011'de başlayan hareketleri ‘'kendiliğinden” gelişen tepkiler olarak yansıtan, bu “kendiliğinden” gelişen tepkilerin ABD tarafından sömürüldüğünü iddia eden yaklaşımların riyakârlığını gösteriyor. 

 

 

Döngüyü kırmak

 

Bugün, Suriye'deki durum Rusya'nın da çatışmaya dahil olmasının sonucu. Rusya'nın bölgeye girişi 2013 yılında ABD'nin müdahalesini engellemek amaçlı bir anlaşmaya aracılık etmesi ile başladı ve 2015 yılında Rus ordusunun -Şam'ın isteği üzerine- Suriye ulusu içinde varlığını inşa etmesi ile devam etti. Bugün, Rusya'dan gelebilecek bir misilleme tehdidi, ABD'nin seçeneklerinin etrafını sarıyor, Amerika'nın özel çıkarlarını darmadağın ediyor ve ABD'yi gittikçe artan bir çaresizliğin derinliğine götürüyor.

 

Yakınlarda ABD tarafından gerçekleştirilen füze saldırıları ve ABD'nin Suriye'nin doğusundaki geçici varlığı; 2011 yılında Suriye hükümetinin çabucak ve kolayca düşeceği varsayımıyla başlamış bir çatışmanın ortasında jeopolitik bir tükenme hâlini yansıtıyor.

 

Washington'ın hedeflerini başarmaktaki yetersizliği, onu gittikçe daha çaresiz bir durumda bırakıyor. Bölgede otoritesini yeniden sağlamaya çalışıyor, yoksa “uluslararası düzen”in geri dönüşsüz biçimde düşüşüyle yüzleşecek. Ancak, düşüşte ve çaresiz bir hegemonya, yine de tehlikelidir.
Tony Cartalucci


New Eastern Outlook

 8 
 İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) / Oruç / Ramazana Dair
 : 19 Mayıs 2018, 10:55:51 ÖÖ 10 
Başlatan Maveraî - Son mesaj Gönderen: Maveraî

📌 Ramazan’da Nasıl Hareket Edelim?

1    Ciddi bir muhasebe.
2    Derin bir tövbe.
3    Şuurlu bir istiğfar.
4    Güzel bir helalleşme.
5    Bilinçli bir niyet.
6    Makul bir hedef.
7    Sarsılmaz bir istikamet.
8    Sadık bir dost.
9    Vahdet sağlanmış bir hane.
10  Sağlam bir sabır.


📌 Neye Sabır Edeceğiz?

✔ İbadetlerin külfetine,
✔ Günahların cazibesine,
✔ İmtihanların zorluğuna,
✔ Eziyetlerin ağırlığına,
✔ Hayırların istikrarına.


📌 Ramazan’ı Nasıl İhya Edelim?

✔ Dışarıdan, içeriye dönerek.
✔ Düzensizlikten, nizama kavuşarak.
✔ Zaafiyetlerden arınıp, iradenin hakkını vererek.
✔ Zayıflıklardan kurtulup, kuvvetli ve güçlü olmaya azmederek.
✔ Değersizlikten, ulvi hedeflere kilitlenerek.
✔ Duyarsızlıktan, mükellefiyetlere yürüyerek.
✔ Cimrilikten, cömertliğe alışarak.
✔ Beşeri yargılardan, ilahi telkinlere kavuşarak.
✔ Üzerimizdeki her türlü hakkı, yerine getirme adına gayret göstererek.
✔ İbadetin beyni olan duadan, çokça nasiplenerek.. 

“Ebedi Hayatı Kazanmanın Büyük Bir Fırsatı Ramazan”! **HOŞ GELDİN**

(Alıntı)

 9 
 GENEL (Bilgi Platformu) / Felsefe / 'Düşünür beyinler' den dökülen İnciler
 : 17 Mayıs 2018, 05:29:02 ÖS 17 
Başlatan Maveraî - Son mesaj Gönderen: Maveraî
"Yeni günü, geçmiş günü ile aynı olan kayıptadır..."
 
         Muhammed bin Abdullah&Amine

 10 
 GENEL (Bilgi Platformu) / Felsefe / 'Düşünür beyinler' den dökülen İnciler
 : 17 Mayıs 2018, 05:23:04 ÖS 17 
Başlatan Maveraî - Son mesaj Gönderen: Maveraî
"Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır..."

                                                                (Eflatun)

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.251 Saniyede 17 Sorgu ile Oluşturuldu