Müddessir Suresi

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Tefsir Sohbetleri > Müddessir Suresi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Müddessir Suresi  (Okunma Sayısı 1902 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
06 Ekim 2010, 11:22:27 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« :»



Rahman – Rahim Allah’ın Adıyla
1. Ey örtünüp (saklanan)!...
2. Kalk! Uyar artık!...
3. Rabbini tekbir et!...
4. Ve kişiliğini temizle!
5. Ve (azaba götüren) kötülükten uzaklaş!
6. Ve çoğalmasını umarak yardımda bulunma!
7. Ancak Rabbin için sabret!...
8. (Kalk) Borusu çalındığı an…
9. İşte o gün ‘zorlu bir gün’dür.
10. Kafirler için (hiç de) kolay değildir.
11. Beni baş başa bırak yalnız yarattığım o kişi ile.
12. Ve ona bağışladım; nice mal,
13. Ve göz önünde oğullar,
14. Ve ona öyle geniş bir imkan sağladım.
15. Yine hırsla ister ki daha da arttırayım.
16. Fakat hayır!... O, ayetlerimize karşı (bilerek) inatçı biri kesildi.
17. Onu (zor) bir yokuşa sardıracağım.
18. Çünkü o, düşündü ve karara vardı.
19. Yazıklar olsun! Nasıl bir karara vardı;
20. Yazıklar olsun! Nasıl bir karara vardı;
21. Sonra (çevresine) göz attı;
22. Sonra kaşlarını çattı ve (öfkeyle) somurttu.
23. Ve ardından sırt çevirdi ve kibirlendi.
24. Ve dedi ki: “Bu ancak (geçmiş zamanlardan) söylenegelen (etkili) bir kandırmacadır.
25. Bu ancak bir beşer sözüdür!”
26. Onu “çılgın aleve” atacağım.
27. Sana ne anlatabilir, “çılgın alev” nedir?
28. Ne öldürür, ne ondurur?
29. Beşerin üzerine parlayan;
30. Ondokuz üzerindedir.
31. Meleklerden başkasını ateşin bekçileri kılmadık ve onların sayısını ancak bir sınav yaptık kafirler için (sonuçta.) Kitap verilenler ikna olurlar ve iman edenler kuşkuya düşmezler; Kalplerinde hastalık olanlar ve kafirler sorabilir: “Allah bu örneklemeyle ne murat etti”? İşte böyle, Allah dilediğini (dileyeni) saptırır ve dilediğine (dileyene) hidayet eder. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilemez. İşte bu(nlar) sadece beşer için hatırlatmadır.
32. Hayır! Hayır! Ay’ı düşünün!..
33. Ve geçip gittiği zaman geceyi düşünün!
34. Ve ağarmaya başladığı zaman sabahı düşünün!
35. Elbette bu (çılgın alev) korkunç bir (felakettir).
36. Bir uyarıdır; beşer için,
37. Öne geçmek ya da geri kalmak isteyen her biriniz için.
38. Her kişi elbette ettiğine karşılık rehin tutulacaktır.
39. Ancak! Doğrunun dostları
40. (Cennet) Bahçelerinde sorgularlar
41. Suçluları;
42. “Çılgın aleve” sizi ne sürükledi?
43. Derler ki: “Namaz kılanlardan olmadık,
44. Ve yoksulu doyurmadık,
45. (Suça) dalanlarla birlikte (suça) karıştık,
46. Ve din Gününü yalanladık.
47. Kesin (bilgi) bize (ölümle) gelinceye dek.”
48. Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.
49. Neler oluyor onlara? Hatırlatmadan yüz çeviriyorlar?
50. Yaban eşekleri gibi
51. Aslandan (ürkerek) kaçışan
52. Evet! Onların her biri, kendisine “neşredilmiş sahifeler” verilmesini ister…
53. Hayır! Hayır! Onlar “sonuçtan” korkmuyorlar.
54. Hayır! Hayır! Bu bir hatırlatmadır.
55. Dileyen O’nu hatırlar.
56. Ve hatırlamazlar –meğer ki Allah dileye! O “Uluhiyet Bilincinin Kaynağı”dır ve “Mağfiretin Kaynağı”dır.

« Son Düzenleme: 06 Ekim 2010, 11:24:22 ÖÖ 11 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
08 Ekim 2010, 10:20:30 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #1 :»


Müddessir Suresi, özellikle Resulullah'ın tebliğ görevini ve toplumsal işlevini gözler önüne seren bir girişe sahiptir. Ancak, hitabın, 'Ey Rasul!' ya da 'Ey Nebi!' gibi olmaması bilakis, 'Ey Muddesir' şeklinde daha soyut ve genel bir hitabın yapılması dikkat çekicid bir noktadır. Rasul'ün henüz bi'setin başlangıcıda olması, kelimenin sözlük anlamı ve Rasul'ün bi'setten önceki durumu, böyle bir hitabın ne kadar uygun seçildiğini gösterecektir. Belki böylece, uyarı görevinin bilincinde olanlar için (7/164) Hz. Peygamber'in şahsında güzel bir örnekleme yapılmaktadır. Bu bağlamda Nebi'nin risaletten önceki durumuna yeri geldikçe Kur'an'da değinilir. Doğal olarak bu anlatımlar (kıssa) Kur'an'ın hedefleri ve kapsamı içinde yapılır.

Hz. Peygamber, İlahi vahiy gelmezden önce de çağdaşları gibi bir beşerdir, yemek yer, sokaklarda gezer (25/7). Vahiy gelinceye kadar ömrünü insanlar arasında geçirmiştir (10/10). Kitap nedir, iman nedir bilmemiştir (42/52). Ve bu zaman zarfında peygamberlik ya da tebliğci gibi bir iddia sahibi de olmamıştır ve böyle bir olay için beklentisi de yoktur (28/86). Bundan dolayı, bu konularla ilgili bir araştırması veya yazı yazması söz konusu değildir (29/48). Ayrıca -Ehl_i Kitap kültürü gibi- herhangi felsefi ya da mektebi bir eğitim görmemiştir, bilgisizdir (4/113). Bir başka deyişle 'ümmi'dir. Bu noktada çağdaşlarıyla aralarında bir ayrıcalık yoktur (7/157, 62/2). Muarızları Rasul'ün (s.) bu durumunu bildikleri halde ona getirdiği haberle ilgili olarak çeşitli isnatlarda bulunacaklardır (16/103, 25/5, 10/15 vb) Bu iftiraların birini Müddesir Suresi'nin 1/-25 ayetlerinde göreceğiz.

Peygamber, risaletten önce eminliği, doğruluğu, alçak gönüllülüğü, toplumun zayıf üyelerine karşı ilgisi ve onları koruma çabaları ile hatırlanır. Hılf el-Fudul'da (Erdemliler Birliği) olduğu gibi. (Bu birlik toplantısı bile Mekkeli ileri gelen bir kişinin evinde yapılmıştır). Ancak çok azı müstesna, çağdaşları arasında bu gibi özelliklerin pek yeri yoktur. Cahiliyye toplumunda kişiyi hatırlatacak değerler, mal, sermaye, oğullar, içki ve kadından oluşan cahiliyye toplantıları ve çağının en önemli yazın ve aydınlar eylemi olan şiirdir. İleri gelenler (mele') açısından, diğer hatırı sayılır kişiler dururken Hz.Muhammed böylesi bir risalet için akla gelebilecek (43/31) ve peygamberliğe layık biri değildir (38/8, 25/7-8).

Doğmadan önce babasını ve çocukken annesini kaybetmesinin ötesinde bu cahili ölçülere göre Hz. Muhammed (s.) yetimdir, yani yaşadığı toplumda tek başınadır (93/6-7). Zaten bu durum büyükler için hiç önemli değildir. Gücü olmayanlar silinip gitmeye, yok olmaya mahkumdur. Cahiliyye ile bağdaşmayan kişiliğinden dolayı Hz. Rasul (s.), yalnızlığa yönelir. Issız dağlar arasındaki mağarada tek başına kalmaya başlar. Kendisi için Hanif olma arayışı ve çabaları ön plandadır.1 Ancak toplumsal açıdan içinde yaşadığı toplumdan uzaklaşmış, onlardan saklanmıştır. Adeta unutulmuştur. Belki Muhammed fıtratı gereği, cahiliyeye karşı bireysel olarak direnmektedir, ama yükleneceği görev ve işlevi açısından bu nereye kadar sürebilir? İçinde yaşadığı toplumdan soyutlanmak ve sadece inzivaya çekilmek ne derece geçerlidir? Hesap günü için Allah'a sunulacak bir gerekçenin olması gerekmez mi? (7/164)

Hz.Muhammed'in, ilahi vahiy ile ilk karşılaşmasında da bu durumu sürdürdüğü gözleniyor. Bir başka deyişle vahyin olağanüstü azameti karşısında düştüğü tereddüt ve korku, onu yine bir kaçışa ve örtünmeye yöneltmiştir.

(Hz.Muhammed'in (s.) eşi Hatice'ye (r) şunu söylediği aktarılır: "kendimden korktum" (leqad khaşitu ala nefsi)2
İşte bu anda 'ey müddessir' hitabının seçilmesi, elçinin durumunu gayet tutarlı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kelimenin türetildiği, 'dessera' fiili, 'silindi', 'yok oldu', 'pas tuttu', 'harap oldu' anlamındadır. Bu konuda bir hadis şöyle geçer: 'Kılıç pas tuttuğu gibi, kalp de paslanır' (inne el-qalbe yedsuru kema yedsuru el-seyf). Bu kelimenin kullanıldığı bazı terkipler ise şöyledir: 'fulan desur el duha', örtündü (yetedessera) ve uyudu anlamında, sabahın uyuşukluğunu üzerinden atamayıp, bir türlü kalkamamış uyuya kalmış kişiyi anlatır.3 Dessera fiili ise örtün, büründü anlamına sahiptir.4 Bu kapsamda Alah'ın nimeti sayesinde Hz.Muhammed'in cahiliyye toplumu karşısında içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtuluşunun, ihtiyaç ve çaresizliğinin giderilişinin (93/1-8), toplumdan ve tarihten neredeyse silinip gidecek olan adının yücelişinin (94/4) bir bakıma başlangıcıdır, Müddessir Suresi.

Bu arada Hz.Muhammed (s.) ile Hz.Musa'nın (a.s), risaletten önceki benzerlikleri dikkat çekicidir. Hz. Musa da Mısır'dan kaçtıktan sonra uzun yıllar Medyen'de kalmış ve kendi halinde ailesiyle birlikte yaşarken Tur'da ilahi vahye mazhar olmuştu.

Vahiy karşısında gösterdiği ilk tepki ve tereddütler, Hz.Muhammed'den farklı değildi (20/11-35, 26/17).


Hz.Rasul'ün (s.) korku, örtünme ve saklanma durumunu anlatan ilk ayetle "Kalk!..." emrini veren ikinci ayet arasındaki gerilim açıktır. "Kalk!... Uyar!..." emri genel anlamda Allah'ın uluhiyyetine inanan bir eylemin -ki üçüncü ayet bu konuya değinir- toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzar (uyarma) ise hayati öneme sahip bir haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır.5 Kavramda gizlilik yerine açıklık ana öğedir, dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir, bilakis herkestir. Kelimenin sahip olduğu açıklık ve genellik hayati öneme sahip haberin içeriği çok önemli oluyor. Bu içeriğe tevhidi bir anlam kazandıran ve bu içerikteki haberin doğrulanması ve duyurulmasını isteyen üçüncü ayettir.

Allah'ın uluhiyyetini yapılacak uyarının ilk ve vazgeçilmez öğesidir. İnzarın nasıl yapılacağı muhatapların nasıl belirleneceği gibi diğer genel öğeler yeri geldikçe eylem sürece içinde somutlaşacaktır. Bu konuda bir kaç örnek verilebilir.

-...(insanları) uyarın ki Benden başka ilah yoktur!... (16/2)
- Bu insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki 'O Tek bir ilahtır ve akıl sahipleri öğüt alsınlar (14/52).
- Bu Kur'an bana sizi ve ulaştığı kişileri uyarmam için vahyedildi (6/19)
- İnsanları onlara azabın geleceği gün ile uyar (14/44)

Uyarının Allah'ın uluhiyyeti ile başlaması ve bu konudaki vurgunun yoğunlaştırılması, vahyin başlangıcından beri devam etmektedir. Alak suresi'nin ilk ayetlerinde, Kalem Suresi'nin ilk bölümlerinde, Müzemmil Suresi'nin sekiz ve dokuzuncu ayetlerinde de bu konu işlenmektedir. Kur'an'ın iniş süreci boyunca Allah'ın uluhiyyeti üzerinde yapılan açıklamalar önemini ve yoğunluğunu hiç bir zaman yitirmez. Konu farklı açılardan kapsamlı bir şekilde işlenir, gerekli tekrarlar ile akıllara iyice yerleştirilmesi sağlanır. Kişi ve toplumun tevhidi bir dünya görüşüne inanması için tüm koşullar sağlanır. Bu yöntem diğer peygamberlerde farklı değildir. Hz. Peygamber'in (s.) kalbini pekiştirmek için anlatılan kıssaların (11/120) ana konusu tarihi bir bilgi veya ayrıntının verilmesinden ya da hikaye anlatılmasından öte, Allah'ın uluhiyeti inancını, akidesinin esası edinen bir sistem oluşturmaktadır. Örneğin Nuh (a.s)'ın Fir'avn'a karşı yaptığı tebliğ, Fir'avun'dan kurtarıldıktan sonra İsrail oğulları ile mücadelesi Allah'ın vahdaniyeti üzerinedir (20/49-55, 7/138-141).

Uyarıcıdan istenen, herşeyden önce Allah'ın üstün, aşkın yüceliğine inanması ve bunu dile getirmesidir. Bu başlangıç hem kendisi, hem de uyaracağı kişi ve kişiler için, yani tüm insanlar için geçerlidir. İnzar yöntemi açısından bakıldığında bu emrin önemi bir kat daha artar. Çünkü ölçü, yalnızca Allah'ın uluhiyyetine inanmak, O'nun bilincinde olmaktır.

Bir bakıma Kur'an'da, Allah'ın üstün yüceliğine inananlar ile haksız yere yeryüzünde büyüklük taslayanlar arasındaki mücadele ve bunun karşılıklı yöntemleri anlatılır. Böyle bir mücadelenin başlangıcında, tebiğattan önce yeryüzü büyükleri açısından uysal,6 sönük, toplumdan uzak, tek başına -belki- saklanarak bir hayat süren 'müddessir', kıyam edecek ve Allah'ın üstün yüceliğine inanan ve bunu haber veren bir uyarıcı olarak kendini büyük bir mücadelenin tam ortasında bulacaktır.

Böylesi zorlu bir mücadele için kişiliğin 'tebliğat' amacına yönelik eğitimi ve olgunlaşırılması gerekir. Eğitim ile ilgili esasların ilk bölümü Müzemmil Suresi'nin başlangıç ve son bölümlerinde verilmişti. Şimdi ise Kur'an'ı tertil üzere okumakla edinilen bilginin -ki en önemlisi Allah'ın uluhiyyetidir (Müzemmil 8-9'uncu ayetler)- hemen hayata geçirilmesi için dinamik bir yapı içinde esaslar veriliyor.

1. Ey örtünüp (saklanan)!...
2. Kalk uyar artık!...
3. Ve Rabbini tekbir et!
4. Ve kişiliğini temizle!
5. Ve (azaba götüren) kötülükten uzaklaş!
6. Ve çoğalmasını umarak iyilikte bulunma!
7. Ancak, Rabbin için sabret!

Yukarıdaki emirlerin bir amacının haber ile habercinin kişiliği arasında uyum ve bütünlüğün sağlanması olduğu açıktır. Her şeyden önce uyarıcının düşünce ve davranışları, getirdiği haber ile uyum ve bütünlük içinde olmalıdır. Haber –bir başka deyişle vahiy- habercinin kişiliğini, düşünce ve davranışlarını yoğurmalı, olgunlaştırmalıdır.
Böylece Hz. Aişe’nin (r.a) deyimiyle Kur’an ahlakı oluşur ve Kur’an’a bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber’in hayatının en güzel ve gerçek bir şekilde anlatıldığını görürüz. Hz. Rasul’ün şahsında yapılan bu güzel örneklemede vahyin amacı dışına taşan ayrıntılar, hikayeler yoktur.

Dördüncü ayette ‘kişiliğini’ olarak çevirdiğimiz ‘Siyab (elbiseler), kişinin ‘bedenini’ örten  bir elbise ve çoğu kez daha geniş kapsamda mecazi olarak örtenin bir elbise ve çoğu kez daha geniş kapsamda mecazi olarak örtenin ‘kişiliğini’ veya örtenin ‘kalbini’ hatta ruhsal durumunu anlatır.7 Bu açıdan kişinin giydiği ile şahsiyeti arasında bir ilişki vardır. Bu konuda Zemahşeri iki deyim aktarıyor: “Tahir es-siyab’ (elbiseleri temiz olan), üstün bir ahlak sahibi, kötülüğü, kabahati ve lekesi olmayan kişiyi anlatır, ‘denis es-siyab’ (elbiseleri veya etekleri lekeli) deyimi ise bozuk ahlaklı, kötü ve lekeli bir kişiliği olan şahsı anlatır. Diğer yandan, Kur’an’da ‘tahhara’ fiil kalıbı mecazi olarak, muhatabın kişiliğini pislikten temizlemek, olgunlaştırmak, ona iyi bir şahsiyet kazandırmak anlamında kullanılmaktadır.

- Allah’ın kalblerini temizlemek istemediği kişiler, işte onlardır!... (5/4)
- Fakat (Allah) sizi temizlemek ister… (5/6)
- … Ey Meryem! Allah seni seçti ve seni temizledi (tahharaki) (3/42)


Kişiliğin ve kalbin temizliği o kadar önemlidir ki, böylece arındırılan kişilikler bölüm bölüm inen Kur’an’ı ele alır, yani üzerinde çalışır, inceler, okur! (56/79)

Beşinci ayette geçen “er-rucz” kelimesi için “Put, Evsan”,8 veya “Sanem”9 anlamları da aktarılıyor. Ancak kelimenin A’raf Suresi 134. ayetindeki okunuş ve anlamını hüccet olarak görenler, kelimeyi bu ayette “er-ricz” olarak okuyor ve dolayısıyla “Azap”tan ya da “Azaba götürenden uzaklaş” anlamını veriyorlar. 10 Böyle bir okuyuş ve yorumun azaba götüren kötülüklerin başında gelen put ve putçuluğu içine alan daha kapsamlı bir anlama sahip olduğunu düşünebiliriz.

Altıncı ayet, uyarıcının getirdiği habere karşı samimiyetini ortaya çıkaracak ahlaki bir ilkeyi açıklar. Aynı zamanda, “Çok daha fazlasını alabilmek için vereceksin” veya “sütünü sağmak için önce besleyeceksin” şeklinde sonu korkunç bir sömürü ve istismara varan düşünceye karşı koyuşu hatırlatır. Diğer yandan ayette zikredilen bu ilke, uyarı eyleminin Allah’tan başka her şeyden- yani kişi, toplum ve kurumlardan- bağımsız olabilmesi için ön şarttır. Uyarının karşılığı herhangi bir şekilde Allah’tan başka mercilerden beklenir ve alınırsa uyarının onların güdüm ve denetimine gireceği açıktır. Bu ise sadece kendisine teslim olmamız istenen ilahi iradenin yanında, diğer beşeri iradelere ve yönlendirmelere teslimiyeti kaçınılmaz kılar. Büyük öneminden dolayı bu konuya, Kalem Suresi’nin ilk ve son bölümlerinde değiniliyordu.

- “Gerçekten senin için kesintisiz bir ecir vardır (…) yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır bir borç altında mı kalıyorlar? (68/3-45)

Tebliği eyleminin ekonomik ve siyasi açıdan herhangi bir kişi, zümre veya kurumun denetimine girmeden sadece Allah’ın iradesine göre yapılmasını sağlayan bu emrin, dolayısıyla Allah’ın rızasına yönelik bir amacı vardır. Bu amaç uyarıcının kendi kişiliğinde olduğu gibi, muhataplarının kişiliğinde de Allah’ın rızasının ve bunun tecelli edeceği ahiret gününü hatırlatmanın en etkili yollarından biridir.

- “Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz ve sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. (79/9-10), Bkz. 92/17-20).

Bu mücadeleyi verirken Allah için sabırdan başka bir yol yok.


1 İ.Hişam, Siret'un Nebebiyye, c.1 s.249
2 Muslim, Bed'ul-Vahy, N.252
3 Zemahşeri, Esas'ul Belağai
4 R. el-İsfehani, Mufredat.
5 Hamidullah, İslam Peygamberi, c.II s.126
6 H. Atay, Büyük Lugat, "D-S-R" maddesi.
7 M.Esed, The Message of Qur’an
8 Muslim, Bed’ul-Vahy, N.257
9 Ebu Zer as Huccet’ul-Kıraat, s.733
10 Ebu Zer as Huccet’ul-Kıraat, s.733

Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
14 Ekim 2010, 09:22:01 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #2 :»


8. (Kalk) Borusu çalındığı an…
9. İşte o gün, zorlu bir gündür.
10. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.


Ahiret hayatı, Allah’ın değişmez ve kesin sözü ile İslam inancının vazgeçilmez bir şartıdır. Biz insanlara gayb olan, bir başka deyişle şu an sahip olduğumuz algılama ve tecrübe etme gücümüzün sınırları ötesindeki bu “gerçeğin” (Hak) veya “olgu”nun (vakı’a) anlatılması için Kur’an’da kullanılan anlatım tekniğinin üzerinde durmakta yarar vardır.

Ahiret ile ilgili anlatım tekniğini belirlemede, insanların şu dünyada sahip olabilecekleri tecrübe ve müşahedeler, bu konunun insan idrakinin ötesindeki içeriği ve niteliği, Kur’an’ın iniş seyri içinde düşüncenin olgunlaştırılmasına yönelik önemli etkenler olarak karşımıza çıkar.

Her şeyden önce “O Gün” Allah’ın sözüdür. O, sözünden asla dönmez. Bu nedenle hayat sadece bu dünya hayatı değildir. İnsan için ölüm ve genelde “Dünya’nın sonu” bizler için bir yokluk veya hiçlik değildir. Aksine dünya hayatından, ölüm ile başlayan ahiret hayatına geçiş, insanın tecrübe ve müşahede ettiği herhangi bir olayın ve olgunun ötesinde bambaşka bir değişimdir. (14/48). Kur’an’da, bu değişim ve sonuç hakkında bize fikir ve inanç verebilmek için yaşadığımız bu âlemdeki tecrübe ve müşahede ettiğimiz gerçeklere, olgulara dayanan örneklemeler (mesel) (47/15) ve benzetmeler (müteşabihat) (2/25) kullanılır. Böylece Ahiret inancının olgunlaşmasını sağlamak için, zihinleri karıştıracak zor ve karmaşık anlatımlar yerine, insanların kendi lisanları çerçevesinde kullandıkları anlatımlar yerine, insanların çerçevesinde kullandıkları anlatım teknikleri ile karşılaştırabileceği örnekler verilir. Böyle bir tekniğin kullanılması, Ahretle ilgili haberlerin manevi ya da soyut olmasını gerektirmez, asli gerçeğini ortadan kaldırmaz, aksine bunları tasdik ve teyid eder.
Bilindiği üzere, biz tiyatroda “bir temsil” seyrederken, anlatılmak istenen ana düşünceleri, mesajları anlamak ister, hiçbir an sahnenin, olayın geçtiği tarihin, sanatçıların asli gerçeğine takılmayız. Bir başka deyişle, gerçek hayatta A olan kişi temsilde B’yi canlandırırken seyircilerin müşahede ettikleri, algılayabildikleri rolleri oynar ve konuşur. B ile ilgili fikirler, mesajlar, seyirciye verilir ve seyircinin bu düşünceleri algılayabilmesi sağlanır. Bu iletişimde seyirci için B rolündeki A’nın asli gerçeğinin ne olduğu önemli değildir. Örneğin; B, tarihte yaşamış bir kişidir ama düşünceleriyle yaptıklarıyla o anda sahnede seyircilerin karşısındadır. Hem de gerçek A kişisi olarak. Böylece, seyirciye ya da dinleyiciye belki o ana kadar farkında olmadığı B ile ilgili gerçekler, olgular temsil yoluyla canlandırılarak ulaştırılır.

Ancak, Kur’an’da bu tür anlatım tekniği ile verilen örneklemeler salt seyirlik değildir. Kur’an mesajının içeriği ve hâkim üslubu, muhataplarını ister olumlu ister olumsuz muhakkak hareket geçirecek niteliktedir. İçerik yönünden, Ahiret ile ilgili anlatımlar genel olarak şu başlıklar altında toplanabilir:

- Allah’a dönüş.
- Hesap kavramı.
- Allah’ın rızası ve azabı.
- Nimet, mutluluk, sevinç ile ıstırap, sıkıntı, dehşet gibi konuların işlenmesi.


Bu konuların anlatım biçimini belirlemede, muhatapların düşünce yapısı önemli bir öğe olarak karşımıza çıkmaktadır. Tam bir tesbit yapmak kolay olmasa da, iniş sürecinin başlarında ana fikirler yalın ve öz bir şekilde ifade edilmektedir. Bununla birlikte (örneğin; Allah’a dönüş için Alak/8, Hesap kavramı için Fatiha/3, Allah’ın rızası ve azabı için Fecr/25-30’a bkz.) müşahhas, canlı, zaman zaman geliştirilmiş tasvir ve anlatımlar, eşit yoğunlukta olmaksızın karşı tezleriyle birlikte kullanılır. Betimlemeler öz ve kısadır. Muhatapların durumuna göre konu belirlenir; böylece muhataplar ana fikirden uzaklaştırılmaz, ayrıntılara boğulmaz.

Bu arada şuna değinmekte yarar var: Ahretle ilgili olarak –ki hiçbir beşerin bu dünyada hakkında bilgi sahibi olmadığı gayb’dır – Kur’an’da verilen bilgilerle yetinmeyerek, konuları çeşitlendirmek, tamamlamaya çalışmak, söylentilere dayanır. Efsanelere dayanma ve hayalcilik, maddeci bir zihniyet ve bunlara eklenen filolojik yetersizlikler, sonuçta, garip abartmalar ve tekrarlarla dolu tumturaklı tasvirleri, ayrıntılar üzerindeki ısrarları ve mücessemci bir anlayışı ortaya çıkarır. Doğal olarak ortada mesajın ana fikri diye bir şey kalmaz.
Hâlbuki Kur’an’da Ahiret, bizim şu anda sahip olduğumuz idrak sınırlarının ötesinde bir “vakıa” olarak tasvir edilmektedir. Bundan dolayı Ahiret ile ilgili olgular – örneğin cennet, cehennem ve meleklere edebi bir kişilik kazandırılarak konuşturulmakta, canlandırılmakta, diyaloglara yer verilmektedir. “Gerçek”, insanın algılama sınırlarına indirgenebilmektedir, muhataplar karşılarında düşünebilecekleri örnekler ve benzetmeler bulabilmektedir.

İlk dönemlerde, Ahiret ile ilgili konularda tasvirler ve tasvirlerde kullanılan elemanlar (dekor, aktör, mekanlar vb.) canlıdır, değişiktir, gerektiğinde ayrıntılıdır. Somut anlatımlar kullanılarak konu üzerindeki dikkatler toplanır, ilgili konuların tasdik ve teyidi sağlanır. Amaç, Ahiret hakkında o ana kadar herhangi bir düşüncesi veya kaygısı olmayan muhatapları uyarmaktır.

Hicret’e yaklaştıkça Ahiret hakkındaki anlatımların nasıl olgunlaştırıldığını Kitab’da izlemek mümkündür. Ayrıntılı somut tasvirlerin yoğunluğu azaltılarak, yerine daha soyut temsiller getirilir. Önceki dönemlerde kullanılan öğeler, biçim ve içerik, “tekrar” ele alınmaz. Böylece söz kalabalığının önüne geçilir. Tasviri öğeler daha az ve kısadır. Örneğin, hicrete yakın dönemlerde inen Rad Suresi’nin 35. ayeti, cennet tasvirine “mesel” kelimesi ile başlar (Ayrıca bkz. 47/15). Bu ayette mücerred anlatıma doğru bir yöneliş vardır: “Muttakilere va’dedilen cennetin örneği (mesel): Altlarından ırmaklar akar…” (13/35)

Bu yön, Medine döneminde inen surelerde daha çok hissedilecektir ve “İlahi rıza” üstün bir değere sahip olacaktır. “…Allah’ın rızası ise (hepsinden) daha büyüktür.” (9/72). Bu durum, Hz. Peygamber (s.) Medine’de vasat ümmetin imamı haline geldiği zaman, uhrevi akidenin ne kadar olgunlaştığını gösterir. Gerçekten ahiret tasvirine son noktayı koyan İslam için bu amaç her şeye bedeldir.

Gaybe ait haberlerin en önemlisi “Allah’a dönüş” oluşturmaktadır. Alak Suresi’nin 8. ayetinde bu gerçek yalın ve öz bir şekilde ortaya konulmuştu. “…Gerçekten dönüş Rabbi’nedir.”

Alak Suresi’ndeki bu anlatım mutlak, yani geneldir. Hem bu alemi, hem de Ahreti kapsayacak bir anlatımdır. Kendini kendine yeterli gören (müstağni) insanın kaçamayacağı, değiştiremeyeceği gerçek kaderinin hatırlatır. Karşılaşacağı tüm olaylar ve sonuçlar, bu dönüşün sonucudur. Müddesir Suresi’nin bu bölümü de “O güne” başlangıcı, insan idrakine indirgenebilecek bir anlatımla ifade ediyor.

8. (Kalk) Borusu çalındığı an…
9. İşte o gün, zorlu bir gündür.
10. Kâfirler için (hiç de) kolay değildir.


Bu bölümde yukarıda değindiğimiz özellikleri bulmak mümkündür. Ana fikri ortaya koymak için kısa, kalıcı ve etkileyici bir üslup, tasvirde kullanılan öğe, insanların özellikle önemli günlerde kullandığı “(Kalk) Borusu”. Böyle bir kalkış veya toplanış ve bununla ilgili tüm öğeler-panik, şiddet, sıkıntı, dehşet v.b yeri geldikçe çeşitli açılardan ve farklı elemanlarla tasvir edilecektir. Örneğin, Arapça’da dehşet ve sıkıntı dolu bir günü mecaz olarak anlatan ibarenin yer aldığı Müzemmil Suresi’nin 17. ayetini hatırlayabiliriz.

…Küfrederseniz, çocukların saçlarını ağartacak bir günde kendinizi nasıl korursunuz?

Müzemmil Suresi’nin 17. ayeti ile birlikte Müddessir Suresi’nin 10.ayeti, iniş seyri açısından, “küfr” kavramının işlendiği ilk ayetler olarak karşımıza çıkıyor. Hitabın çoğul olması ve böylece küfür olayının toplumsal ölçekte ele alınması önemli bir konuyu gündeme getirecektir. Böyle bir toplumsal gücü oluşturan bireylere karşı izlenecek tutum, ortaya konulacak tavır önemli olmaya başlıyor. Çünkü bu surenin ilk bölümlerinde ortaya konulan uyarıcı kişilik, kişinin sadece kendisine yönelik değildir. Bir başka deyişle uyarmakla problemi çözemez, bilakis uyarı, kendisi ile birlikte ulaşabileceği her kişi için geçerlidir. Bu uyarıda, kavramın bir gereği olarak gizlilik yerine açıklık esastır. Zaten 11. ayet ve sonrası anlatılan olaylar, açık bir uyarının kaçınılmaz bir neticesi olarak ortaya konulmaktadır. Nitekim Alak Suresi’nde, kamuoyunun gözleri önünde “namaz kılan” bir kulun engellenmesi işleniyordu. Kalem Suresi’nin sonunda ise “zikr’i duyan” kafirlerin Hz.Peygamber’e nasıl öldüresiye baktıkları betimleniyordu. Bunlar “uyarı” eyleminin ilk andan itibaren her kişiye yönelik yapıldığını gösterebilecek verilerdir.

Diğer yandan bu ayetler, uyarıcı, kafirlere göreceli olarak henüz birey durumunda iken, onun ne yapması gerektiği hususuna dolayısıyla değinmektedir. Müzemmil’in ilk ve son bölümlerinde bu konuyla ilgili önemli ilkeler açıklanmıştı. (bkz. Müzemmil/20). Uyarıcı, görevini yerine getirirken, karşılaşacağı durum iki çeşittir. Ya olumlu ya da olumsuz. İşte kâfir olumsuz tavır içindedir. Şimdi uyarıcının böyle bir olumsuz tavra göre takınması gereken tavır gösterilmektedir.

11. Beni baş başa bırak yalnız yarattığım o kişi ile,
12. Ve ona bağışladım; nice mal,
13. Ve gözler önünde oğullar,
14. Ve ona öyle geniş bir imkân sağladım,
15. Yine hırsla ister ki daha da arttırayım.
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.053 Saniyede 18 Sorgu ile Oluşturuldu