Alak Suresi

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Tefsir Sohbetleri > Alak Suresi
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Alak Suresi  (Okunma Sayısı 641 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
24 Eylül 2010, 06:51:05 ÖS 18
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« :»

Nüzul ayet sırasına göre ilk beş ayetini işlediğimiz Alak suresinin aktarımda bulunduğum çalışmada ki kalan kısmını tefsir bölümünde paylaşmayı uygun gördüm...

İlk beş ayet ilgili aktardığım kısımların linki aşağıdadır.

>>>Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
1. Oku Rabbinin adına...
<<<

>>>Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
ki,yarattı.
<<<

>>>Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
2. Yarattı insanı alak’tan.
<<<

>>>Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
3-5. Oku!.. Kalemle öğreten; insana bilmediğini öğreten rabbin en büyük kerem sahidir.
<<<

>>>Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Kalemle öğreten, insana bilmediğini öğreten.
<<<

Devamı olan ayetler gelecek...


« Son Düzenleme: 24 Eylül 2010, 06:53:06 ÖS 18 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
24 Eylül 2010, 06:57:55 ÖS 18
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #1 :»

Devamla...

6-7. Gerçek, insan azar, kendini kendine yeterli görürse.


İnsanın azması, hırçınlık ya da taşkınlık etmesi olarak tanımlanan Tağa, kelimesinin Kur’an’daki yeri çok önemlidir. Nuh tufanını anlatan ‘su taştığı’ –tuğyan ettiği – zaman’ (69/11) ayetinde olduğu gibi, bu fiil Arapça’da ‘kurumuş bir sel yatağında, yeni yağan yağmurla kabararak, suyun her zamanki olağan düzeyinin çok üstüne çıkmasını’ anlatır. Bu ise, haddi aşan, hiçbir engel tanımayan, kimsenin kendisini durduramadığı, kendi iktidar ve gücüne son derece güvenerek küstahlaşan bir insana tam anlamıyla uyar. Fiil aynı zamanda dinamik bir eylem ve hareket olgusunu anlatan ‘istekbara’ (kibirlendi, büyük oldu) fiilinin eş zamanlısıdır. Tuğyan (taşkınlık, azgınlık) çoğu kez “küfr”, “zulm”, fesad”, “nifaq”, “tekzib” gibi kavramlarla ilişkili olarak, birbirlerini tanımlar şekilde kullanılır.

Kalem Suresinde, fakirlere hisse ayırmadan bahçe ürünlerini devşirmek isteyen bahçe sahiplerinin, miskine hakkını vermedikleri için ürünleri yok edilir. Bahçe sahipleri ürünlerinin yok edilişini görünce, kendi eylemlerini şöyle tanımlarlar:

- 68/3 1 "Yazıklar bize, gerçekten bizler azgınmışız" dediler.
- 5/6 8 De ki: "Ey Kitap Ehli, Tevrat'ı, İncil'i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz." Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun tuğyanlarını ve inkârlarını arttıracaktır. Sen de kafirler topluluğuna karşı üzüntüye kapılma.
- 53/5 1 Semud'u da. Böylelikle (o halklardan kimseyi) bırakmadı. 53/5 2 Daha önce Nuh kavmini de. Çünkü onlar, daha zalim ve daha azgındılar.
- 89/1 1 Ki onlar, şehirlerde azgınlaşmışlardı. 89/1 2 Böylece oralarda fesadı yaygınlaştırmış-arttırmışlardı.'89/1 3 Bundan dolayı, Rabbin, onların üzerine bir azab kamçısı çarpıverdi.
- 91/1 1 Semud (halkı) azgınlığı dolayısıyla yalanladı;
- 79/3 7 Artık kim taşkınlık edip-azarsa, 79/3 8 Ve dünya hayatını seçerse, 79/3 9 Şüphesiz cehennem, (onun için) bir barınma yeridir.  79/4 0 Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan sakındırırsa, 79/4 1 Artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir.


Son pasajda geçen “Allah korkusu”, tam anlamıyla ‘tuğyan’ın karşıtı olarak kullanılıyor. ‘Korkmak, sakınmak’ anlamına gelen ‘hafe’ fiili ise Kur’an’da ‘taqva’nın (daha doğrusu aynı kökten gelen ‘ittiqa’ fiilinin) eş anlamlısı olarak kullanılır. Aşağıdaki ayette ‘ittiqa, tağa’nın karşıtı olarak kullanılacaktır.

- 38/49-50…55-56 Bu, bir zikr'dir. Şüphesiz muttakiler için, elbette varılacak güzel bir yer vardır. Adn cennetleri; kapılar onlara açılmıştır… Bu (böyle işte); gerçekten azgınlar için de muhakkak varılacak kötü bir yer vardır. Cehennem; onlar oraya girerler; ne kötü bir yataktır o.

Yeryüzünde büyüklenerek (ala) memleketin başına geçen Fir’avn, ilahlığını ilan eder (26/29). Halkını fırkalara ayırır, içlerinden güçsüzlerin oğullarını boğazlar ve kadınlarını sağ bırakır. Onun bozgunculardan olması (müfsidin) kendisine Musa peygamberin gönderilmesine neden olur;

- 35/1 5 Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır.

Bu gerçeğe rağmen insanın müstağni oluşu, Allah’a karşı olumsuz bir tavrı anlatır. Kavram, insan için kullanıldığında, mahlukluğunu unutarak, Yaratıcısı Allah’tan herhangi bir isteği ve ihtiyacı olmayan kişiyi hatırlatıyor. Artık o kişi, tek başına ayakta kalabilecek kadar zengin, mutlak olarak kendi kendine yeterli, her şeyden bağımsız, sınırsız bir güç ve iktidar sahibidir. Ancak bir ilahın sahip olabileceği bu durum (gani), Fir’avn örneğinde olduğu gibi, insanın ilahlık iddiasından başka bir şey değildir. Zaten Fir’avn’ın azgınlığına yol açan ilahlık taslama ve büyüklenme (‘uluvv) de buradan kaynaklanıyordu (79/24). Söz konusunu iki kavram (tağa – istiğna) bu surede, insan tabiatının bu niteliğini belirlemek için birbirlerini tamamlar şekilde birlikte kullanılıyor:

- Gerçekten insan azıyor, kendini müstağni görerek (96/6-7).
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
25 Eylül 2010, 08:19:48 ÖS 20
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #2 :»

Devamla...

- Gerçekten insan azıyor, kendini müstağni görerek (96/6-7).

Aşağıda verilen ayette ise “istiğna”, “ittiqa”nın karşıtı durumundadır.

- 92/5-10 Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa, Ve en güzel olanı doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız.  Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse, Ve en güzel olanı yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.

“Tağa” ve “istiğna” fiillerinin karşıtı olarak işlenen “ittiqa” fiili, Allah’a karşı olumlu, güzel bir tavrı ifade eder. Buna surenin onbir ve onikinci ayetlerinde değinilmesi, anlam bütünlüğü içinde konuların işlenişini gösterir. “Tağa” ve “istiğna” kavranılan, hemen hemen eş anlamlıları olan “bağa”, “ata”, “istekbera”, “batıra” ve “cebbera” fiilleriyle birlikte  cahiliye toplumunun niteliklerini ve yapısını anlatır. Cahiliye toplumu için hayat sadece bu dünya hayatıdır. Toplumsal yapı, kişisel zenginlik ve iktidarı çoğaltmak için sınırsız bir rekabet üzere kuruludur. Zenginliği oluşturan mal- sermaya yığılımı, kişiye sonsuzluk (ölümsüzlük, 104/1-3), iktidar ve önünde durulmaz bir güç sağlar. Bu, sadece birkaç sermayedarın değil; onların peşinde koşan onlara gıpta eden geniş halk yığınlarının da idealidir. Müstekbirlerle mustaz’aflar arasında gelişen bu toplumsal ilişkiye Kur’an’da sık sık değinilir. (35/31-33). Artık böyle bir toplumda “ahiret”e iman yoktur.

- 90/5-7 O, hiç kimsenin kendisine asla güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? O: "Yığınla mal tüketip-yok ettim" diyor. Kendisini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?

- 18/34-38 (İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer)leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: "Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm." Kendi nefsinin zalimi olarak (böylece) bağına girdi (ve): "Bunun sonsuza kadar kuruyup-yok olacağını sanmıyorum" dedi. "Kıyamet-saati'nin kopacağını da sanmıyorum. Buna rağmen Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulacağım." Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: "Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli ayağı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkar mı ettin?" "Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam." 

- 75/36 İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor?


Devam edecek...
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
28 Eylül 2010, 01:15:32 ÖS 13
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #3 :»

Devamla...

8. Dönüş gerçekten rabbinedir.

“Bu dünya hayatından başka bir hayat yok; ölürüz ve yaşarız” (45/24)  diyen cahiliye inancı, karamsarlık (zulumat) içinde sadece bu dünya hayatı üzerine kuruludur. Buna rağmen onlar, sona ermeyecek bir hayat (hulud) düşüncesine sahiptirler ve buna ulaşma çabasındadırlar. Ancak, sonsuzluk kavramı yine bu dünya hayatıyla ve onun mal – sermaya yığılmasından oluşan tükenmeyecek zenginliğiyle ilgilidir. Kur’an, olaya çok açık bir şekilde değinir:

- Yazıklar olsun diliyle çekiştirip duran kişiye ki, malı toplar ve onu tekrar sayar. Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanır (104/1-3).

Cahiliyyenin gelecek bir hayat için hiçbir şeye inanmamasına karşı, Rasulün getirdiği ilahi mesaj, tam anlamıyla “ölümden sonra diriliş” akidesi üzerine kuruludur:

- 8/67 Geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor
- 34/7 İnkâr edenler dediler ki: "Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size?"
- 84/13-14 Çünkü o, (dünyada) kendi yakınları arasında sevinçliydi. Doğrusu o, (Rabbine) bir daha dönmeyeceğini sanmıştı.
- 102/8 Sonra o gün, nimetten sorguya çekileceksiniz.

Hüküm gününde Rabbine döneceğini bilerek, “Allah korkusu” insanın tüm benliğini sarmalı ve eylemlerini belirlemelidir, işte bu konumda “taqva” anahtar kelimedir. Sure, “taqva” (Allah korkusu) kavramının oluşum sürecini anlatmaya başlıyor:

9-12. Gördün mü! Men ediyor bir kulu namaz kılarken. Gördün mü! O doğru yolda olduysa veya takvayı emrettiyse!...

Devam edecek...
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
29 Eylül 2010, 01:05:33 ÖS 13
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #4 :»

Devamla...

9-12. Gördün mü! Men ediyor bir kulu namaz kılarken. Gördün mü! O doğru yolda olduysa veya takvayı emrettiyse!...

Namaz (salat) sadece Rasulullah Muhammed’in (s.) getirdiği dine özgü değildir. Ondan önceki rasuller ve mü’minler de namaz ile emrolunmuşlardır:

- 21/72-73 Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık. Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
- 19/31 "Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet (emr) etti."

İbrahim peygamber, zürriyetini, kıraç bir bölgede inşa edilen Beyt el-Haram’a, salatı (namazı) ikame etmeleri için yerleştirir. Onların namazı ikame edenlerden olması için Rabbine dua eder. (14/37-40). Hacc Suresinde bununla ilgili olarak salat’ın şekli özellikleri açısından temel rükunları açıklanır:

- 22/26 Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, KIYAM edenler, RÜKU' edenler ve SECDE edenler için Evimi tertemiz tut."

Zekeriyya peygamberin temiz bir soy için Rabbine duası ve bu duaya icabet; kendine özgü, biçimsel bir nitelikte yapılıyor:

- 3/38-39 Orada Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin" dedi. O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: "Allah, sana Yahya'yı müjdeler..."

Dua, çağrı anlamına geldiği gibi, kulluğun bir anlatımı olduğu için “ibadet” anlamını da içeriyor. Bu açıdan yukarıdaki ayette dua, salat ile hemen hemen eş anlamlı olarak kullanılıyor. Ancak salat ile hemen hemen eş zamanlı olarak kullanılıyor. Ancak salat, duanın özel bir şeklidir. Bu duruma, “o kıyamda namaz kılıyor” ifadesiyle açıklık kazandırılıyor. Başka bir deyişle namaz kılıyorken kıyamda duruş (kaim), Allah’a duanın özel bir şekilde yapılmasıdır.
Maide suresinde geçen: “5/91 Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister." ayetinde ise salat, zikr ile birlikte, aynı kapsamda kullanılıyor.
Tesbih için de bu durum geçerlidir (24/41).
İsra suresinin sonlarında ise namazdaki kıratın niteliğine değiniliyor (17/110).
Böylece fiil olarak “salla”, isim olarak “salat” şeklindeki kullanım, “zikr”, “tesbih” ve kıraat”ı (bunlara bağlı olarak tazim, tekbir, hamd vb) içeren, biçimsel olarak kıyam, rüku, secde düzenine sahip olan duanın özel bir şeklini anlatır.4 Kavramın sahip olduğu özel düzeni, sıralaması, zamanlaması ve hazırlığı (11/114, 4/102-103, 4/43). Böyle bir salat’ın ne için yapılacağı hemen önem kazanır:

-Beni anmak (zikr) için namazı ikame et! (20/14).

Hz. Musa’ya vahyedilen ayetle, “salat”ın, Allah’ın zikri olduğu açıkca görülüyor. Ancak bu zikr, daha önce açıklandığı gibi, özel bir düzen ve disipline sahiptir. Rabb’e gösterilen ta’zimi, teveccühü, saygıyı anlatır. Allah’ın zikredilmesi, O’nun büyüklüğünün, kudretinin ve egemenliğinin açıklanması, bildirilmesidir. Bu ise, mevcut düzenin iktidarına sahip, ilahlığını ilan eden fir’avn’ın otorite ve egemenliğini inkardır. Zikr’in bu önemine şöyle değiniliyor:

- 20/42 "Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın.

Bu durum Resulullah’ın çağı, hatta tüm çağlar için de geçerlidir. İran Şahı Enuşirvan o dönemde, dünya ekonomisi ve siyaseti üzerine etkin bir güce sahiptir. Şah Enuşirvan’ı övmek, ta’zimde bulunmak, gücünü ve kudretini zikretmek için Şair Antere şu dizeyi söyler:

“Salat eder, yönelerek ona her yönden
Yeryüzünün kralları. Çünkü o, onun imamıdır”
5

Antere, Şaha olan övgü ve saygıyı, “salla” fiilinin geniş zaman kullanımı olan “tusalli” ile ifade ediyor. Gerçekten şiirde anlatılan salat, necelik ve biçim olarak İslam’daki salat’tan pek farklı değildir. Ama nitelik olarak çok farklıdır. İnsanların yüzlerini çevirerek yöneldikleri nokta anlamına geldiği gibi, “kıble” kelimesinin de eş anlamlısı olan “imam”, Ka’be yerine şahtır. İbadet ise, Allah’a kulluk yerine şaha kulluktur. Cahiliye için geçerli olan bu salat kavramı, Resulullah’ın örneğinde Tevhidi bir esas üzerine ikame ediliyor:

- Rabbin için namaz kıl ve (önünde) saygıyla dur! (108/2).6
-…Artık yüzünü Mescid-i Haram’a çevir! Bulunduğunuz her yerde yüzlerinizi ona çevirin!.. (2/144)

Alak suresinin bütünlüğü içinde “salat”, ‘ikra’ emrinin bir uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü dua (çağrı – sesleniş) ve ‘kıraat’, namazın vazgeçilmez ilkelerindendir. Namazda, Allah’ın vahdaniyeti O’na şirk koşulmaksızın zikredilir. O’nun yüce İsmi övgüyle tesbih edilir. Cahiliye bunun, Allah’ın yanında zikrettiği ilahların egemenliklerinin inkarı olduğunu bilir ve hemen tavrını ortaya koyar:

- 39/4 5 Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa O'ndan başkaları anıldığında hemen sevince kapılırlar.
- 96/9 Engellemekte olanı gördün mü? 96/1 0 Namaz kıldığı zaman bir kulu.
- 72/1 9 Şu bir gerçek ki, Allah'ın kulu (olan Muhammed,) O'na dua (ibadet ve kulluk) için kalktığında, onlar (müşrikler,) neredeyse çevresinde keçeleşeceklerdi. 72/2 0 De ki: "Ben gerçekten, yalnızca Rabbime dua ediyorum ve O'na hiç kimseyi (ve hiç bir şeyi) ortak koşmuyorum."


Namaz ile, sosyal ve siyasal düzene hakim olan ‘uluhiyyet’e iman açıklanmaktadır. Namazın sosyo-ekonomik ve siyasal ilişkileri belirleme ve düzenleme etkinliği şu ayetlerde açıkça görülür:

- 29/4 5 Sana Kitap'tan vahyedileni oku ve namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, çirkin utanmazlıklar (fahşa)dan ve kötülüklerden alıkoyar. Muhakkak ki Allah'ın zikri en yücedir. Allah, yaptıklarınızı bilir.
- 11/8 7 Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın."

Bir mü’minin yolculukta, ölüm anındaki vasiyeti için şahit tutulan iki kişinin adaletine ancak ‘namazdan sonraki’ tutumları, münafıkların toplum içinde teşhirini sağlar (5/58, 4/143). Savaş anında bile namazın nasıl kılınacağı bildirilir (4/102-103). Namazın siyasi içeriği ve buna bağlı olarak Müslümanların siyasal bağımsızlıklarının ortaya konulması Cuma günü (Kongre günü), ikame edilen namazda açıkça görülür. Siyasal ve ekonomik bağımsızlığın teşekkülü ve korunması açısından imamın kıldırdığı namazın zekat ile birlikte ele alınışını unutmamak gerekir. Tevbe suresinde olduğu gibi, müşriklerin İslam’ın egemenliğini tanımalarının ölçüsü namaz kılmaları ve zekat vermeleridir (9/5). Olayların bu boyutlara ulaşabileceğinin bilincinde olan müşrik(ler), oku emriyle (elçilik) birlikte, onun uygulamadaki önderliğini de salat ile gerçekleştiren (imamet) Rasulü elbette namazdan alıkoyar!..

4 Yalancı peygamber Tuleyha'nın bir sözü: "Allah'ı ayakta zikredin. Allah'ın, yüzünüzü topraklara sürmenize ve secde ederken aldığınız anlamsız şekillerle ne işi var." "innallahe la yasnau' bita'rifi vucuhikum ve kubhi edbarikum şey'en Fezkurallahe eiffeten kiyamen fe inne'r rağvete es-sarih (Belazuri, Futuh'ül Buldan, Mısır 1932 s.106).
5 Dize Arapça olarak şöyledir:
"Tusalli nahvehu min kulli feccin Muluk'ul ardı ve'h-ve leha imam." (Antere, Divan dize:16)
6"Nehara", göğüs durdu, gögüsledi anlamındadır. Fiile işteşlik anlamını veren "tenahara" türevi ise, karşı karşıya durdu, göğüs göğüse karşılaştı demektir. Fiil kurban edilen bir devenin "göğüs duruşunu ayakta duruşunu" anlatır. Ayetteki "inhar" fiilinin kökünde bu anlam vardır.

Devam edecek...
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
29 Eylül 2010, 06:43:05 ÖS 18
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #5 :»

Devamla...

Buraya kadar ‘salat’ kavramı, kelimenin herhangi bir terkip içinde kullanılmayan durumu “salla” fiili üzerinde incelendi. Bundan başka kelime terkipler halinde de kullanılıyor. Bu durum genelde iki şekilde söz konusudur: Birincisi; kelime isim halindedir ve önüne kendisi üzerinde etkin ve yaptırım gücü olan bir fiil alır. ‘Akimû es-salat’. ‘hafizu ala es-salevat’ gibi. Bu kullanımda ‘salat’, namaz kavramında incelenen şekil ve muhtevayı korur. Fiil, böyle bir salat’ı kılmayı, korumayı, başlamayı, devamı vb. anlatır. İkincisi ise “salli ala” veya “sallu ala” deyiminde olduğu gibi, ala harf-i cerri (ön edat) ile kullanımıdır. Örnek ayetlerde görüleceği üzere “salla ala” deyimi, rahmet ve sukunet (rahatlık, güven) kavramları ile ilgili olarak kullanılıyor. Bu durumda deyim –“salla ala fulan” ifadesinde olduğu gibi-, birine esenlikler (rahmet), iyilikler (hay) diledi; salatın bir zikr, bir dua olduğu hatırlanırsa, rahmet ile (üzere) andı, hayr ile (üzere) dua etti gibi anlamlara geliyor:

- 2/157 Rablerinden bağışlanma (salat) ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır.
- 9/103 Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir sükûnet ve huzurdur.' Allah işitendir, bilendir.
- 33/56 Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.


Allah’ın rahmet ve hayr ile andığı (salat ettiği) Nebi’ye (s.) rahmet ve hayr üzere davranmak ve teslim olmak, ona imanın bir gereğidir. Çünkü o “huda” üzerindedir ve “takva”yı emretmektedir.

Çöl insanı “doğru yol” düşüncesine büyük önem verir. Onlar için çölde yolu bilmek ya da uçsuz – bucaksız kumlar arasında kaybolmak ölüm – kalım meselesidir. Kervanların yerine selametle ulaşabilmesi için “doğru yol”u, bir takım doğal işaretlerin – Kur’an bunlara da ayet(ler) diyor- konumlarını, kullanımlarını ve yerlerini bilmekle, öğrenmekle bulabilir. Bundan dolayı insanlar “huda” ve “yol” (sırat, sebil, tariq vb) kavramları üzerine kurulan düşünce sistemine sahiptirler. Bu kapsamda ‘huda’ kelimesi çöl bedevisine “çölde (ve denizde) yol göstermeyi” anlatır.

- 6/97 O, karanın ve denizin karanlıklarından yolunuzu bulmanız için size yıldızları var edendir. Bilebilen bir topluluk için biz ayetleri birer birer (bölüm bölüm) açıkladık.
- 43/10 Ki O, yeri sizin için bir beşik kıldı ve doğru yolu bulursunuz diye onda size (birtakım) yollar var etti.
- 16/15 Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz.


Kelimenin bu somut kullanımı içinde, cahiliyyede çöl yollarını bilen, insanları ve kervanları varacakları yere selametle ulaştıran kişiye “hadi”, böyle bir kişinin bildirdiği doğru ve emin yola “huda” deniyor. Bu durumun karşıtı ise “dalal”dir. Kur’an’da ise ‘Hadi bizzat Allah’tır. Öyle bir yol gösterici ki her şeyi bilir, asla yanılmaz, güvenilecek yegane “Hadi”dir. Kavram, somut olarak karada ve denizde doğru yolda gitmekle ilgiliydi. Ama şimdi, insanın tüm hayatı boyunca izlemis gereken yolla ilgilidir. Ve bu yol onu ateş dolu bir uçuruma sürüklemez.

- 92/13-14 Gerçekten, son da, ilk de (ahiret ve dünya) bizimdir. Artık sizi, 'alevleri kabardıkça kabaran' bir ateşle uyardım.
- 20/123-124 Dedi ki: "Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz ordan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz." "Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz."
- 6/71 De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde  şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?"  De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk."
- 7/52 Andolsun, biz onlara bir Kitap getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık.
- 72/1-2 De ki: "Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: -Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyandıran bir Kur'an dinledik" "O (Kur'an), 'gerçeğe ve doğruya' yöneltip-iletiyor. Bu yüzden ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız." 


Okunan ayetler, “huda”nın, kitap, ilm, rahmet ve rüşd (doğru yol, doğru yön) kavramlarıyla birlikte oluştuğunu gösteriyor. Cahiliye, ilahi mesajın bu bildirisine karşı tavrını hemen koyacaktır. Mü’min Suresinde, Fir’avn alinden olup imanını gizleyen Mü’min bir kişinin: “Allah elbette müsrif bir yalancıyı doğru yola iletmez (la yehdi) (40/28) gerçeğini hatırlatmasına karşı Fir’avn hemen müdahale eder.

- 40/29 "Ey Kavmim, bugün mülk sizindir, yeryüzünde hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Allah'tan dayanılmaz bir azab gelecek olursa bize kim yardımcı olabilecek?" Firavun dedi ki: "Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum."

Bu yöndeki tağuti eğilimlere karşı şu hatırlatma yerindedir:

- 2/120 Sen onların dinlerine uymadıkça, yahudi ve hristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

Devam edecek...
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
02 Ekim 2010, 03:33:21 ÖS 15
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #6 :»

Takva kelimesinin türetildiği “vaqa” fiili, sakladı, korudu, savundu, biri(leri)ni (azab ve eziyet)den korudu anlamınadır. Bir savaşta, düşmanın yaralayıcı ve ölümcül saldırılarından korunmayı ve sakınmayı anlatan bu fiilin, çöl insanın hayatında etkin bir yeri vardır. Ancak her an doğru yol (huda) üzerinde olan bir kişi, insanların tüm varlıklarını taşıyan kervanları, uçsuz bucaksız çöllerde, selametle gideceği yere ulaştırabilir. Bu kişi, bir takım işaretlerden, verilerden yararlanmayı bildiği için doğru yol üzerindedir. Aynı zamanda, kervanların çölde kaybolmasına, yakıcı güneşe ve çapulcuların saldırılarına karşı “korunma ve savunma” için Emretme yetkisini elinde bulundurur. Onun “korunma ve savunma (takva)” ile ilgili emirler, kervan için hayati öneme sahiptir. Teslimiyet içinde hemen uygulanır. Karşı bir tavrın doğuracağı sonuç bellidir.

“Huda”, “takva” ve “emretme” kelimelerinden oluşan bu anlamsal yapı, Kur’an’ın akide yapısı içinde de hiçbir değişikliğe uğramıyor. Ancak, nitelikleri ve objeleri büyük bir değişiklik gösteriyor. Önceki örneklerde görüldüğü gibi, huda ancak Allah’ın hudasıdır, vahydir. Vahyin bildirdiği doğru yol üzerinde olan Rasul, insanlara cehennemin azabından korunmak için gerekli emirleri verme yetkisine sahiptir. Böylece, ‘taqva’, doğrudan Hüküm Günü inancıyla ilgili bir nitelik kazanıyor. Aşağıda ayette, “İttika – Allah – İkab”dan oluşan üçlü kelime sistemi ‘taqva’nın, Allah korkusu üzerine kurulu Kur’ani yapısını açıkça gösterir.

- 2/2 4 Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. 
- 5/2 Ey iman edenler, Allah'ın şiarlarına, haram olan ay'a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram'a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup-sakının. Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

Kur’an’ın bildirdiği akidede korkunun merkezi yalnız Allah’tır. İnsan veya yaratıklar merkez olamaz. Allah’tan korkmayıp insanlardan korkulursa, kelimenin kendisi veya “haşiye”,7 “hafe”,8 “rahabe” gibi eş anlamlıları kullanılarak gerekli uyarı yapılır. (33/37). Bununla birlikte, kelimenin, zaman geçtikçe, üzerine oturtulduğu bu “uhrevi” anlamı kaybederek, soyut bir dindarlık (zühd) anlamı kazandığını belirtmekte yarar var.

Rasul’ün taqva ile emredici vasfı, salat (20/132), zekat (19/55), maruf (7/199), kitaba sarılma (7/145) hakkındaki emir ve uygulamalarıyla daha da açığa kavuşturulur. Bu, cahiliyenin küfr, şirk (34/33), Allah’tan başkasına kulluk (39/64), münker (9/67), cimrilik (57/24), fuhşiyat (24/21) üzere kurulu emirlerinin tam anlamıyla karşıtıdır. Takva, Rasul’ün emirlerinde yaptırım gücünü oluşturuyor. Onun emirlerine karşı koyma durumunda ‘zebaniler’ çağrılacaktır. Ancak inanmayanlara karşı, onların anlayabileceği (!) bir yaptırım gücü nasıl oluşturulur? Onları korkutmak ve caydırmak için (turhibune bih, 8/60) gerekli kuvvet ve araçlar nedir? Bedr’i, Hayber’i, Mekke’nin fethini takva ile birlikte gerçekleştiren güç ne idi?

“Babalarının kulluk ettiklerini terk etmeyi, sermayeyi diledikleri gibi kullanmamayı emredici bir namaz (salat) uygulaması” (11/87) yukarıdaki soruların cevabına bir başlangıçtır. Bu sürecin bir sonraki aşaması Müzemmil Suresi’nde ele alınacaktır.

Surenin bütünlüğünde, Rasulün elçilik (risalet) misyonuyla birlikte, tebliğ edilen mesajı uygulama görevi ve emretme yetkisine sahip olduğu gerçeğini görüyoruz. Bu durum Rasulün “imamet” (önderlik, tatbikçi) vasfını ortaya koyar. Rasul, getirdiği ilahi mesajı sadece okuyup geçen bir kimse değildir. Aynı zamanda onun bir uygulayıcısı, gerçekleştiricisi ve sonuçlandırıcısıdır (te’vil). İmamete sahip olan bir risalet vakasıyla karşılaşan azgınlar elbette tağuti egemenliklerini sürdürebilmek için tavırlarını ortaya koyacaklardır.

13-14 Gördünmü? Yalanlasa ve yüz çevirse!.. Bilmiyor mu ki Allah görüyor.
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
04 Ekim 2010, 08:05:51 ÖS 20
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #7 :»

Devamla...

13-14 Gördünmü? Yalanlasa ve yüz çevirse!.. Bilmiyor mu ki Allah görüyor.

Cahiliyyenin bu iki tavrı ‘huda üzere olma’ ve ‘takva’ ile tamamen karşıttır. Bu karşılık huda’yı yalanlama ve emredilen takva (Allah korkusun)dan yüz çevirme şeklinde ortaya çıkıyor ki bu durum diğer ayetlerde şöyle beyan edilir:

- Ne doğruladı ne de namaz kıldı. Fakat yalanladı ve yüz çevirdi. Sonra çalım satarak arkadaşlarına doğru gitti. Yazıklar olsun sana!... Yazıklar olsun!... (75/31-35)
- … Bu yüzden Rabbin azap kırbacını çarptı. Gerçekten Senin Rabbin gözetlemekteydi (89/13-14)

15-18. Hayır!.. Vazgeçmezse alnından yakalarız! Yalancı günahkar alnından!.. O zaman kurulunu çağırsın! Biz de güçlüleri çağıracağız.


Devam edecek...
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Ekim 2010, 11:43:22 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #8 :»

Devamla...

15-18. Hayır!.. Vazgeçmezse alnından yakalarız! Yalancı günahkar alnından!.. O zaman kurulunu çağırsın! Biz de güçlüleri çağıracağız.

“Nadiye” kelimesi “kurul” olarak tercüme edildi Anlam olarak “en-nediyy”; sürekli toplantıların yapıldığı meclis, kavmin gündüz toplantısı, yüksek kurulu; “en-nadiye”, işlerin zorlaştığı zaman, olağanüstü bir durum üzerine kavmin temsilcilerinin toplanarak durumu görüştüğü, müzakere ettiği, kararlar aldığı danışma kurulu veya danışma meclisidir. Üyeleri kavmin ileri gelenleri, eşraf ve büyüklerinden teşkil edilen temsilciler veya vekilleridir (mele’). Ortak kararlar, antlaşmalar buradan çıkar, yasama burada yapılır, yürütmeye burada konulur. Yasama, yürütme ve yaptırım gücünü, üyelerin “mal ve oğullar”ından (sermaye ve ordu) oluşan ortak bir kuvvet sağlar (68/14-15). Böylece nedve, mevcut sosyal düzenin sosyo-ekonomik işlerini ve ilişkilerini düzenleyen, emretme gücüne sahip siyasal bir organıdır.9 Mele’nin nedvede aldığı kararlara, verdiği emirlere, mevcut sosyo-ekonomik ve siyasal yapıyı korumak doğrultusunda uyulmalıdır. Hz. Musa’yı öldürme işini görüşmeleri (ye7temirun, 28/20), Hz. Musa’nın amacına ulaşamaması için Fir’avn’a onun tututlanmasını teklif etmeleri (7/110,127) mele’nin işlevini açıkça göstermektedir. Dolayısıyla toplantılar (nadiye) münker üzere yapılıyordu (29/29).

Müstekbirler şimdi nedve’yi (meclis) olağanüstü toplantıya çağıracak kadar önemli bir durumla karşı karşıyadırlar. Çünkü namaz öyle bir mahiyette uygulanıyor ki, “münker”den ve “fuhuş” (fahşa)dan alıkoyduğu gibi (2945), babalarının kulluk ettiklerini terk etmeyi ve malı diledikleri şekilde kullanmamayı da emrediyor. Namaz aynı zamanda, elçilik görevini biçimsel olarak içindeki “kıraat”la gerçekleştiren bir araçtır. Rasul, bir tatbikatçı, bir imam olarak namaz kılıyor, doğru yol üzere takvayı emrediyor. Tüm bunlar, mevcut siyasal düzenin hiç de göz yumabileceği gelişmeler değildir. Elbette bir müstekbir, böylesine namaz kılan bir kulu engelleyecek, gücü yetmeyince de “nadiye”yi çağıracaktır. Ama nutukları bir şey var: Hesap Günü…

- Onlara: “Ortaklarını çağırın!” denir. Çağırırlar. Ama kendilerine cevap veremezler; azabı görürler (28/64).
- Ey inananlar! Kendinizi ve ehlinizi öylesine bir ateşten koruyun ki yakıtı insanlar ve taşlardır. O ateşin başında gayet katı, şiddetli; Allah’ın kendilerine buyurduklarına karşı gelmeyen ve emredileni yapan melekler vardır (66/6)


19. Hayır!... Ona itaat etme, secde et ve yaklaş!

- Onlara ne oluyor da inanmıyorlar! Kur’an onlara okunduğu zaman secde etmiyorlar! (84/20-21)



………………………………………

1
"İsm kelimesi, yükselmek, yüce olmak, yücelmek anlamlarına gelen S-M-V kökünden türemiştir. Aynı kökten türeyen "sâmâ" karşılıklı öğünmeyi, şeref ve izzette yarışmayı; "sumâ" ise iyi ve güzel şöhreti, ismi, ünü anlatır. İsim sahibi olmak, kudretin, yüceliğin, izzetin ifadesidir.
2 Daha önce Kur'an'dan söz edilmediği halde, olay herkes tarafından bilindiği ve meşhur olduğu için "O" zamiri ayette Kur'an'a işarettir. Benzer durum Kadir suresinde de görülebilir. Kur'an'ın inzal vakıası o kadar meşhur ve biliniyor ki; sure, Kur'an'dan daha önce söz etmeden "Biz indirdik 'O'nu': Kadir gecesinde" ayetiyle başlıyor.
3 “Tevil” kelimesi yorum, tefsir anlamına geldiği gibi, A’raf Suresinde kıyametin vukua gelmesiyle ilgili olarak “onun te’vili geldiği gün (onun gerçekleşmesi geldiği gün, gerçekleştiği gün)” (7/53) şeklinde kullanımı; gerçekleşme, vakıa haline gelme anlamını içeriyor.
4 Yalancı peygamber Tuleyha'nın bir sözü: "Allah'ı ayakta zikredin. Allah'ın, yüzünüzü topraklara sürmenize ve secde ederken aldığınız anlamsız şekillerle ne işi var." "innallahe la yasnau' bita'rifi vucuhikum ve kubhi edbarikum şey'en Fezkurallahe eiffeten kiyamen fe inne'r rağvete es-sarih (Belazuri, Futuh'ül Buldan, Mısır 1932 s.106).
5 Dize Arapça olarak şöyledir:
"Tusalli nahvehu min kulli feccin Muluk'ul ardı ve'h-ve leha imam." (Antere, Divan dize:16)
6"Nehara", göğüs durdu, gögüsledi anlamındadır. Fiile işteşlik anlamını veren "tenahara" türevi ise, karşı karşıya durdu, göğüs göğüse karşılaştı demektir. Fiil kurban edilen bir devenin "göğüs duruşunu ayakta duruşunu" anlatır. Ayetteki "inhar" fiilinin kökünde bu anlam vardır.
7 “Haşiye”, insanın durumunu etkileyen şiddetli bir terörün tüm benliği saracak şekilde hissedilmesini, idrak edilmesini anlatır. Taqva ile eş anlamlıdır ve özellikle (21/48-49)’da görülebilir.
8 “Havi” genel olarak, tabii olan korku ve savunma hissini ifade eder. Musa Peygamberin, sihirbazlar karşısında duyduğu korkuya (hifeh) karşı: “Korkma (La tehaf)! Gerçekten sen üstünsün” (20/65-68) uyarısı gelir. Ayetler aynı zamanda “havi” için gönderilir (14/14, 26/135 gibi).
9 Peygambere, hicretten önceki suikastın planlanması ve ortak bir kuvvetle uygulamaya koyma kararının da “dar en-nedve”den çıktığını hatırlayalım.

Kaynak: İlk Mesajlar / M.Ali Baltaşı Araştırma Yayınları
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Ekim 2010, 11:55:58 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
hakanalper
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 160
Nerden: Kayseri
bana gelince; düşmanlarmdan daha fazla ya$ayacagm!


WWW Offline
« Yanıtla #9 :»

Allah r.o Rahmetli abi ..

Konuyla direk alakadar degil aslında.. ama alak suresi uzerinde celbi muhabbet denen bir tesir oldugu ifade edilir.. bu ifadenin ekserisi medyumat üzerinedir..

mesned olarak ya da kaynak olarak nereden geliyor acaba..

yani hangi olaya veya hangi ayete baglayarak bunu iddia ediyorlar acaba..

muhakkak ki her ayetin - surenin zahiri manasından baska batını faydaları da olasıdır.. (nazar-şifa) vb..

ama bu..?
Logged

İz telâkkavnehu bi elsinetikum ve tekûlûne bi efvâhikum mâ leyse lekum bihî ilmun ve tahse... Nur-15
05 Ekim 2010, 05:07:33 ÖS 17
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #10 :»

Sevgili Hakan Alper, hatırladığım kadarıyla çocukluğumda annesinin sütünü emmeyi reddeden çocuklara Amme suresi okurdu nenelerimiz, fayda ettiğini de inanırlardı. Bu tamamen psikolojik bir durum. Ne Amme suresinin içeriğinde, ne anlamında ne de vesair başka şeylerde çocuk-anne-süt ilişkisini bulamazsınız. Sadece yurdum insanının Amme ile emme arasındaki bağ ve bağlantı kurması üzerine uydurduğu bir şey olması muhtemeldir.
Gelelim sizin Celb-i Muhabbet ile Alak suresini alakalandıran batıni sorunuza? Anladığım kadarıyla bu da bir önceki gibi Alak-Alaka-İlgisini çekme vs kurgulamalarının neticesinde ulaşılan bir şeydir.
Bendeniz acizane Kur'an'ın hem apaçık ve anlaşılır olduğuna, hem de hasta ruhlara şifa dışında baş ağrısı, diş ağrısı, göz ağrısı ya da değmesi gibi rahatsızlıklara iyi geldiğine inanılan ayetlerin asla o maksatla inzal edilmediğine iman edenlerdenim. Hele hele batıni yorum diye bir sürü deli saçması şeyleri Kur'an'a ve anlamına yapıştırmaya çalışları Rabbimin hesap günü hesaba çekeceği ve cezalandıracağına inanıyorum.
Derin muhabbetlerimle...
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.162 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu