AKp 12 Eylül Anayasına gerçekten karışı mı?

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler > Ülkemizden > AKp 12 Eylül Anayasına gerçekten karışı mı?
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: AKp 12 Eylül Anayasına gerçekten karışı mı?  (Okunma Sayısı 137 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
04 Ağustos 2010, 01:38:09 ÖS 13
Üye Bilgileri
Qani
Aktif Üye
***

Mesaj Sayısı: 317
Nerden:

Offline
« :»

Generallerin ve İslamcı cemaatlerin ortak ürünü: 12 Eylül faşist anayasası - Dr. Mustafa Peköz

12 Eylül 1980’de Amerika’nın çocukları tarafından yapılan darbeyle, Anadolu’da ve Mezopotamya’da karanlıklar dönemine girildi. İnsanlığa dair ne varsa yok edilmek istendi, toplumun bütün muhalif kesimlerine yönelik saldırılar en üst boyuta çıkartıldı. Resmi rakamlara göre 3 milyon insan hakkında soruşturma açıldı, 750 bin insan işkencelerden geçirildi, yüzlerce insan işkenceli sorgulardan katledildi, yüz binlerce insan tutuklandı, cezaevleri jenosit kamplarına dönüştürüldü, 52 insan idam edildi. Çocuk yaşta tutuklanmalar bu dönemde başladı.

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen darbe, bu topraklarda yaşayan devrimcileri, ilericileri, demokratları hedefliyordu, Kürtleri yok etmek için özel bir plan hazırlanmıştı, darbe öncesi Alevilere yönelik uygulanan saldırılar, askeri güçlerin denetiminde kesintisizce devam etti. Yani gerçek anlamda Türk egemen sınıfların rejimine karşı olanlar hedef tahtasına oturtulmuştu.

CIA tarafından çok önceden hazırlanan darbe planında, sol adına ne varsa yok edilmesi talimatı verildi. Tersine, İslamcılar da büyük bir müttefik olarak görüldü. Onların desteklenmesi için hazırlanan projeler çok kapsamlı olarak uygulanmaya konulmuştu. Darbe lideri Kenan Evren, Diyanet İşleri Başkanı gibi vaazlar vermeye başlamıştı. İslam onlar için bir kurtuluştu. Devrimci güçlerin etkisini silmek için toplumsal yaşam İslam’a göre düzenlenecekti. Böylece Türkiye’nin politik İslamcı güçleriyle 12 Eylül darbecileri arasında tam bir ittifak oluşturuldu.

12 Eylül 1980 askeri darbecileri iktidarlarını süreklileştirmek için çok kapsamlı yasal değişiklikler yaptılar. Sistemi 100 yıl yönetecek bir anayasa çıkarmaya karar vermişlerdi. İki kesimin gündeminde demokrasi, insan hakları, özgürlükler kesinlikle yoktu. Bunların düşünülmesi dahi yasaklanmıştı. Ama tersten anayasanın ruhunu oluşturan Türk-İslam Sentezi üzerinde tam bir düşünce birliği oluşturulmuştu. Böylece darbeci generallerle İslamcı cemaatler arasındaki ittifak, aynı zamanda 12 Eylül Faşist Anayasanın ruhunu oluşturdu.

Cemaat lideri gibi davranan ve darbeciler adına ‘dini tebliğ’ler sunan Kenan Evren 12 Eylül anayasasına ‘evet’ oyu almak için cemaatlerle pazarlık yaptı ve şu teminatı verdi: “Siz bizim aleyhimize çalışmaz ve yardımcı olursanız, biz de size zorluk çıkarmayız, hatta işinizi kolaylaştırırız...” Bu, ittifakta iki kesim arasında stratejik ilişkilerin ana temasını oluşturdu. Cemaatler, faşist darbeci anayasaya ‘evet’ demek için çalıştılar. Darbeciler de vermiş oldukları sözü tutarak, sitemi bütünlüklü olarak İslamcı cemaatlere teslim etmeye başladılar. İslamcılığın bugünkü politik gücü, generallerin eseridir.

Atatürkçülüğü ve laikliği elden bırakmayan 12 Eylül 1980 askeri darbe lideri Kenan Evren ve 4’lü generaller, Aydınlar Ocağı tarafından geliştirilen ‘dinci olmayan dindar devlet’ anlayışını devlet politikası haline getirerek sistemin bütün alanlarında uyguladılar. Bu politika ekseninde devletin bütün stratejik kurumlarına ‘Türk-İslam Sentezcileri’ atandı.

Dönemin Diyanet İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığına atanan emekli bir general olan Mehmet Özgüneş 1982’de, devlet dairesindeki memurlar için yaptığı açıklamada, ‘dini eğitim gören erkeklerin sakal bırakabileceklerini, kadınların görev yerlerinde başlarını bağlayabileceklerini’ belirtiyordu. Bugün İslamcıların uğruna en çok mücadele verdikleri konulardan biri de bu karardır.

12 Eylül 1980 askeri darbe döneminde ‘Aydınlar Ocağı’ Yönetim Kurulu Üyesi ve Milli Güvenlik Konseyi’ sözcüsü Muharrem Ergin, şunları söylüyor: "Hazırlayacağımız anayasa gelecek 100 yıla cevap verecektir. İçeriği bunun için önemlidir. Bir huzur ve sükûn müessesesi olarak dinin cemiyet hayatındaki yeri büyüktür ve İslâm, Türklüğü koruyan çok önemli bir manevi silahtır."

9-10 Mayıs 1981'de ‘Milli Eğitim ve Din Eğitimi’ adı altında yapılan seminerlerde, “Devletin zorunlu din eğitimi vermesi ve laikliğin zorunlu din eğitimi ile çelişen yönünün bulunmadığı” savunulur. 1981 yılında, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Em. General Suat İlhan, devletin resmi görüşü haline getirtilen Türk-İslâm sentezine ilişkin olarak şunları yazmaktadır: “Türk ve İslam medeniyetlerinin sentezini gerçekleştirmiş ve bu sentez medeniyete dayalı dünyanın en uzun ömürlü ve en büyük imparatorluklarından birisinin kurucusu olmuştur. Bu imparatorluğun devlet düzenini ve yapısının üstünlüğü, büyüklüğü her yeni incelemede biraz daha su yüzüne çıkmaktır. İstiklal Harbi, Türk-İslam sentez medeniyetinin yücelttiği Osmanlı İmparatorluğu'nda bu sentez medeniyetin kendi kendisini yenileme gücünü yitirip yenik düştüğü noktadaki savaştır. İstiklal Harbi ve inkılâplar, Türk-İslam sentez medeniyetinin batı medeniyeti ile yeni bir senteze ulaşması amacına yöneliktir…”[1]

Milli Güvenlik Konseyi, hazırlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu onaylayarak, Din Kültürü ve Ahlak derslerinin ‘zorunlu’ hale getirilmesine karar verir: “Her şeyden önce dinin sadece bir vicdan meselesi olduğu ve vicdanlarda hapsedilerek ferdi davranışlarda ve toplum hayatın da hiçbir yankısının olmadığı fikri isabetli değildir... Birtakım dini emir ve kuralların canlı bir şekilde yaşanmakta olması, dinin toplumdan ayrı tutulamayacağını göstermektedir.”[2] Bütün bu verilerin ortaya koyduğu gerçek şu; toplumun İslamlaştırılması politikası ve faaliyeti, sadece İslamcı partilere ya da cemaatlere ait bir fikir değil, aynı zamanda laiklik adına darbeler yapan generallerin savunduğu ve uyguladıkları temel bir politika olmuştur.

İslamcı hareketin bugünkü toplumsal gücünün oluşması esasen generallerin izlemiş olduğu politikalarla doğrudan ilişkilidir. Onun altyapısını bizzat generaller oluşturdu. Toplumun İslamlaştırılması politikası özellikle çocuklar ve gençler üzerinde uygulanmaya konuldu. Amaç, yeni bir İslamcı kuşak yaratmaktı. Generallerin hazırlamış olduğu anayasa ile Türkiye’de din eğitimi ilkokul-ortaokul ve liselerde zorunlu hale getirildi. Darbe lideri Kenan Evren, devlet denetimine alınan Kuran kurslarında çocukların dini eğitim alınması için çıkarttıkları yasaları savunurken şunları belirtiyor: “Din eğitimi çocuklara aile tarafından verilmez. Aslında aile bu eğitimi vermeye çalışsa bile, yanlış, eksik veya kendi bakış açısından öğretebilir; dolayısıyla bu uygunsuzdur… Size çocuklarınızı yasadışı Kuran kurslarına göndermemenizi daha önce de söylemiştim. Şimdi bunu anayasa hükmü haline getirdik. Artık din, devlet tarafından devlet okullarında öğretilecek. Şimdi biz laikliği çiğniyor muyuz, yoksa ona hizmet mi ediyoruz? Tabii ki hizmet ediyoruz. Laiklik Türk insanını dini eğitimden mahrum bırakıp, onu din istismarcılarının eline teslim etmek değildir…”[3] İslamcılar, generallerin bu politik yönelimini bildikleri halde çok bilinçli olarak gizlemeye çalışmaktadırlar. Generallerin ‘laik’ devleti, toplumun İslamcılaştırılması için yürüttüğü dinsel faaliyeti, anayasal güvenceye alarak, tarikatlara veya cemaatlere önemli bir güvence vermiş oldu.

Hatta, generallerle İslamcı liderler arasındaki ittifak öyle bir boyutta gelmişti ki, okul kitaplarında çocuklara ‘Allah için cihat’ verilmesi anlatılıyordu.. Örneğin lise 2. sınıf kitaplarında şunlar yazılıydı: “İnancımıza göre vatanımızda hür ve huzur içinde yaşamak için gerektiğinde savaşmak da Allah’ın emridir. Bunun dinimizdeki adı cihat”tır. Bu nedenle “...Allah yolunda ölmekle devlet yolunda ölmek bir tutulmuştur...”[4] Bu konuşmadan hemen sonra “din yolunda cihat etmeyen vatanını sevmez”[5] olarak ifade edilen düşüncelerle öğrencilerin İslam’a yönelmesi sağlanıyordu. İslam’ın ideolojik-politik temellerini oluşturan bu görüşler devletin stratejik eğitim kurumlarında ders olarak verilmesi, 12 Eylül darbeci generallerinin almış olduğu bir karardı.

Bir başka önemli bir nokta, ordu karargâhlarında da şeriat propagandası kesintisizce devam etmiştir. Ankara Mamak Tümen Camisi İmamı’nın verdiği vaazda şunları söylüyor: “Bir müminin birinci vazifesi, şeriat-ı garrayı Muhammediyeyi ihya etmek, diriltmektir. Eğer o şeriat yürürlülükten kaldırılmışsa, onu yürürlüğe koymak için cihat etmektir. Kuran nizamını tekrar yürürlüğe koymak için fiilen mücadele etmek zorundayız. Bunu hapis ya da idam korkusuyla yapmaktan kaçınanlar, Allah katında büyük cezaya çarptırılacaklardır.”[6] İslamcılara devletin ve hattan ordu karargâhlarının bütün kapıları sonuna kadar açılmıştı. Askeri kışlalar cemaatlerin önemli bir örgütlenme alanı olmuştu. İslamcılarla generaller arasındaki ittifak, hemen her alanda uygulanmaya konulmuştu. Özellikle sisteme muhalif olanların yok edilmesinde tam bir irade birliği oluşmuştu.

Bu bakımdan Türkiye’de generaller tarafından yapılan gerçekleştirilen 3 askeri darbe özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından yana olan herkesi hedeflerken, İslamcı hareketin gelişmesine temel bir zemin oluşturdu. Darbeci generaller, hemen her fırsatta İslamcılara açık destek verdi. Aynı şekilde her üç darbe de, İslamcı cemaatler tarafından doğrudan veya dolaylı olarak desteklendi.

1960’ta gerçekleştirilen askeri darbeden sonra oluşturulan Milli Birlik Komitesi Başkanı ve daha sonra Cumhurbaşkanı olan Genelkurmay Başkanı Cemal Gürsel, “İslâm çalışmamızı ve mükemmele ulaşmamızı emreder” cümlesini kullanır. Erzurum'da ise şöyle der: "Geriliğimizden dini sorumlu tutanlar yanılıyorlar. Hayır, geriliğimizin nedeni dinimiz değil, dinimizi bize yanlış tanıtanlardır. İslâm dünyadaki en kutsal, en yapıcı, en dinamik ve en güçlü dindir...”[7] 1966-1973 yılları arasında dönemin Genelkurmay Başkanı ve daha sonra Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay, “…milliyetçi-mukaddesatçı, Türkçü-İslamcı örgütlenmelere bağlı, şiddet eylemcilerine karışmayan İmam -Hatip okullarının yaygınlaştırılmasına destek”[8] vermek gerektiğini belirtir. Bir başka konuşmasında ise şunları söyler: “Bugünkü (1968-1969) -laik- okullar birer anarşi yuvası haline geldi. Bu -laik- okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez. On yıl sonra bunların hepsi işbaşına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam-Hatip Okullarını bir alternatif olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu -İmam Hatip- okullarda yetiştireceğiz.”[9] Kürt Coğrafyasında Özel Kontra savaşını örgütleyen Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, “1.Din Şurası’nı toplama başarısını gösteren Diyanet İşleri Başkanlığına” gönderdiği kutlama mesajında, “Bizden laik olmamızı isteyen Batılılar önce kendileri laik olsunlar” diyor.[10]

Peki, Erdoğan, bu gerçekleri bilmiyor mu? Yapılan üç askeri darbenin de İslamcı cemaatlerin ihtiyacına yanıt verdiğini, onlarla ittifak içinde hareket ettiğini gayet iyi biliyor. Kendisinin bizzat bağlı olduğu İskender Paşa Dergâhı’nın, darbeci generallerinin hazırlamış olduğu anayasayı desteklediğini işine gelmediği için açıklamıyor.

Bugün mazlum rolüne bürünen AKP liderlerinin bildiği ama sürekli gizlemeye çalıştıkları gerçek budur: İslamcı cemaatler, sadece 12 Eylül 1980 askeri darbesini değil, ordu tarafından gerçekleştirilen bütün askeri darbeleri desteklediler. Birkaç örnekle bunu somutlaştıralım. Örneğin Said Nursi’nin avukatlarından ve cemaat içindeki etkinliği ile tanınan Bekir Bek, Yeni Asya gazetesinin 10 Şubat 1971 tarihli sayısında, ordunun verdiği muhtıra üzerine yaptığı değerlendirmede şunları belirtir: “Bu ses tarihimizin sesidir. Bu ses sanki Mohaç’tan gelen sestir. Bu ses Malazgirt’ten yükselen bir sestir. Bu ses hürriyet ve istiklalimizin, bu ses din ve imanımızın, şerefimizin ve hasiyetimizin bekçileri şerefli paşalarımızın, erlerimizin tek kelimeyle Mehmetçiğimizin sesidir... Bu ses, sağa da sola da gelişi güzel yumruk sallayanların değil, tehlikenin nereden geldiğini bilen, gören ve onun üstüne yürüyen ve onlara son defa ‘Hizaya gel’ komutunu verenlerin sesidir...”[11] 12 Mart 1971 askeri darbesini, bu kadar içten ve coşkulu karşılayan, destekleyen başka bir siyasal çevre bulmak her halde zordur.

12 Eylül 1980 Askeri darbesini destekleyen Gülen, şöyle diyor: “Onun süngüsü, yüz defa iniltimizi dindirdi ve ateşimize su serpti. Yakın tarihimizde dahi kaç defa onda mazinin tebessüm eden çehresini ve yıldırımlaşan celadetini gördük... Eğer, atik davranıp da yıllardan beri hazırlanan karanlık emellerin önüne geçilmeseydi, bütün bir millet olarak inkisar içinde ağlamadan başka çaremiz kalmayacaktı. Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam...”[12] Camide vermiş olduğu bir vaaz da ise “Kenan Evren’e laf söyleyenin dişlerini kırarım” diye insanları tehdit ediyordu.

Aynı şekilde 12 Eylül darbecilerinin Kürt bölgelerinde yaptığı bütün saldırıları ve katliamları desteklerken de şu cümleleri kullanıyor: “Devlet kesinlikle orada hakim olmalı. Dişlerini kırmalı” diyor. Gülen’in her söylediğini doğru gören ve her sözünü kabul ettiğini söyleyen Bülent Arınç’ın yanıt vermesi gereken bir soru var. Gülen, hem askeri darbeyi destekledi, hem de faşist anayasaya ‘evet’ için kampanya yürüttü. Peki, her şeyine doğru yaptı, bir bildiği vardır dediği Gülen için ne diyecek? Aslında Arınç birazcık dürüst davransa, 12 Eylül 1982 Anayasasına, kendisinin de ‘Evet’ oyu verdiğini söyler.

Kadirilik Cemaati’nin lideri Haydar Baş: “...1982 Anayasasını savunuyoruz. Devleti savunuyoruz… ‘soğuk savaş’ dönemlerinden kalma bir antikomünist çizgiyi savunuyoruz... Demokratik mücadele, demokrasinin kural ve kurumlarını çiğneyerek yapılamazdı. Oysa daha ilk günden izinsiz yürünmüştü ve demokrasinin temel kurumlarına başkaldırılmıştı.”[13]

Bir kez daha AKP’ye hatırlatmakta yarar var. Erdoğan’ın ve AKP’li kadroların çok önemli bir kesimimin bağımlı olduğu Zahit Kotku’nun yönettiği İskender Paşa Dergâhı ve Erbakan’ın liderliğini yaptığı Milli Görüş geleneği ile askeri darbeciler arasında her zaman bir işbirliği olmuştur. Her iki gelenek de darbecilerle sürekli kalıcı ilişkiler içinde oldular. Örneğin, 1971’lerin darbeci generallerinden Muhsir Batur ve Özel Harp Dairesi Başkanı General Turgut Sunalp, kapatılan MNP Genel Başkanı Erbakan’ın tekrar İslami bir parti kurması için İsviçre’de özel olarak ziyaret edip ikna ettiler. Erbakan geldi ve MSP’yi kurdu. Erdoğan ve Arınç da, darbecilerin istemiyle kurulan MSP’de yıllarca çalıştılar, yöneticilik yaptılar. Erdoğan hiç merak edip de, İsviçre’de kendisini ziyaret eden generallerle neler konuşulduğunu, doğal lideri Erbakan’a sordu mu? Nasıl gizli bir işbirliği içinde olduklarını öğrenmeyi denemiş midir? Denemediği kesindir. Çünkü kendisi de, 27 Nisan Muhtırasını veren eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile ünlü Dolmabahçe’de ‘yaptığı gizli pazarlık görüşmesini’ halen kamuoyuna açıklamadı. Generallerle gizli ilişkiler içinde olmak, İslamcı politikacıların ve cemaatlerin önemli özelliklerinden birisidir.

Bir başka örnek, İskender Paşa Dergahı’nın lideri Zahit Kotku. Hem 12 Eylül 1980 askeri darbecilerini çok açık olarak destekledi ve anayasaya ‘evet’ oyu verilmesi için vaazlar verdi. Özal, Kotku’dan feyz ve talimat alan biridir. Askeri cunta, Özal’a Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığını önerdiğinde, Özal iki kişinin fikirlerine başvurdu. Birincisi Kotku, diğeri ise Demirel oldu. İkisi de onay verdi ve “şimdiye kadar herkes İslam’ı, toplumda yaygınlaştırmak istiyordu. Oysa asıl sorun, devleti İslamlaştırmaktır...”[14] diyen Özal’a ekonomimin bütünü teslim edildi. Sadece Özal değil, Eyüp Aşık, Ekrem Pakdemirli gibi cemaatlerle ilişkili yüzlerce bürokrat devletin üst kurumlarında görevlendirildiler. Bir başka tipik ama önemli bir örnek vermek istiyorum. Darbeci generaller, demokrasi ve özgürlük adına ne varsa yok ederlerken, binlerce kitap yakarlarken, filmleri imha ederlerken, 1402 sayılı darbeci yasa ile ilerici-demokrat binlerce öğretim üyesinin görevine son verilirken, Erdoğan’ın da kişisel olarak çok iyi tanıdığı ve yakınlığı olduğu, İskender Paşa Dergâhı’nın ölmeden önceki lideri ve aynı zamanda Kotku’nun damadı olan Esat Coşan, 12 Eylül generalleri tarafından Ankara üniversitesinde görevlendirildi. Bunları çoğaltmak mümkün.

Özellikle 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerine bakıldığında askerlerin devlet stratejik kurumlarında görevlendirdikleri bürokratların çok önemli bir kısmı İslamcı kadrolardır. Darbeci generaller hazırladıkları yasalar ve anayasalar, Türkiye’nin İslamcılaştırılmasına esasta bir zemin oluşturdu. Aynı şekilde, hemen her zaman generallere bağlılıklarını göstermiş olan politikacılar, başbakanlar, cumhurbaşkanları da, toplumun İslamcılaştırılması gerektiğini belirtmişlerdir.

Bunların hiçbirinin, demokrasiyle, insan haklarıyla, laiklikle, özgürlüklerle, milletin egemenliğiyle ilişkisi olmamıştır. Tersine, çok açık olarak ifade ettikleri gibi, demokrasiyi istememişlerdir, özgürlüklere karşı çıkmışlardır. Halkın iradesine hiç güvenmemişlerdir. Bütün değişiklikleri kendi politik çıkarları için yapışlardır.



İSLAMCI AKP ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ YAPMIYOR
İKTİDARINI GÜÇLENDİRİYOR


Türkiye gerçekten demokratikleşiyor mu? Buna dair ne tür veriler var? AKP gerçekten demokratik bir anayasa mı istiyor? Bu sorulara verilecek yanıt sorunun kavranmasında ana halkayı oluşturacaktır.

Türkiye hala, 12 Eylül 1980 darbeci generaller tarafından konulmuş ve topluma zorla dikte ettirilmiş bir anayasa ile yönetilmektedir. 1983’ten günümüze kadar kurulan bütün sistem partileri, generaller anayasasının temel ilkelerini olduğu gibi benimsediler. Anayasaya özünü veren, onun politik içeriğini açıklayan başlangıç bölümü ve ilk dört maddedir. Peki, bu dört maddenin özü nedir?

Tam 16 kez değiştirilmesine rağmen, başlangıç bölümü ile ilk 3 madde üzerinde hiçbir değişiklik yapılmış değil. AKP’nin hazırladığı ve referanduma sunulacak olan ‘Anayasa Değişikliği’ paketinde de bu maddeler bulunmuyor.

Başlangıç bölümünde şunlar yazılı; “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda… Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı…”
Madde 1.– Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde 2.– Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde 3.– Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.
Madde 4.– Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Darbeci generaller ve İslamcı cemaatler tarafından oluşturulan ‘askeri faşist anayasa’nın ruhunu veren yukarıdaki inkârcı asimilasyoncu temel maddelerdir. Bu maddelere dair herhangi bir değişiklik yapılmadığı sürece, Türkiye’de demokratikleşmesi, özgürlüklerin geliştirilmesi ve darbecilerin anayasasının özünde hiçbir değişiklik söz konusu olmayacaktır.

Sistemin temel unsurları haline gelen Kemalistler, İslamcılar, generaller ve faşistler her türlü demokratikleşmeye kapalı olan ırkçı ve şovenist anayasayı savunmakta ve desteklemektedirler. Sistem bakımından en önemli halkayı oluşturan bu maddeler üzerinde ortak hareket etmektedirler.

12 Eylül 1980’de askeri darbeler yapan generallerin politik yönelimleriyle cemaatlerin ve İslamcı AKP lideri Erdoğan’ın söylemleri yüzde yüz örtüşmektedir. Darbeci General Evren’in ‘Asmayalım da besleyelim mi’ sözüne benzerini Erdoğan binlerce kez kullandı. Örneğin Kürt gerillalarının cenazelerine yapılanları insanlık dışı uygulamaları yeterli görmemekte, hatta daha fazlasını istemektedir. AKP döneminde cezaevinde bulunan politik çocuk sayısı, 12 Eylül’de darbesi döneminde cezaevinde bulunan çocuklardan 4-5 kat daha fazladır.

Darbeci generaller her yere ‘ne mutlu Türküm diyene’ yazdırıyordu, Erdoğan bunu daha ileri götürerek, ‘tek bayrak, tek millet, tek vatan’ demeyenleri ülkeden kovacaklarını söyledi. Kenan Evren, ‘1961 Anayasası bize bol gelmişti, 12 Eylül anayasası ile bunu daralttık’ dedi. Erdoğan, daralan ve artık her yeri yamalı bohça haline gelen anayasayı, sadece kendisine giydirecek bir tarzda düzenlemek istiyor.

İslamcı AKP hemen hiçbir dönem, demokrasiden yana olmadı. Tersine Erdoğan, demokrasiye karşı olduğunu söyledi. Milletin iradesinin koca bir yalan olduğunu belirtti. Şunları söylüyor: “Demokrasi amaç mı araç mı? Ha burada bizim kesin bir ayrılığımız var. Biz diyoruz ki, demokrasi amaç değil, araçtır... Türkiye’de demokrasiyi biz yazmadık. Bize karşı olduklarını söyleyenler yazdı. Bizim için demokrasi bir amaç değil, tramvay gibi bir araçtır.”[15] Demokrasi ‘küfür düzenidir’ diyen Humeyni ile Erdoğan’ın ortak buluşma noktası demokrasiye karşı olmalarıdır. İkisi de demokrasiyi esasen düşman olarak görmektedirler. Erdoğan, demokrasiyi esas hedefe yani şeriat düzenine varmak için bir araç olarak görmektedir. Yaptığı bir başka konuşmada şöyle diyor: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir demek koca bir yalan.” Erdoğan özünde ne ‘milletin hâkimiyetine’, ne de anayasal değişikliklere inanıyor. Çünkü demokrasiye karşıdır.

Bir başka nokta; AKP yeni kurulmuş bir parti değildir. Esas koca yalan budur. 40 yıllık Milli Görüş geleneğinin devamcısıdır. 12 Eylül darbecilerin anayasasına açık destek veren bir gelenekten geliyor. Başbakan Erdoğan, Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Ali Şahin, Abdulkadir Aksu gibi yöneticileri İslamcı kadrolar olarak kesintisizce politik sürecin içerisinde yer almış olup, darbeci, ırkçı ve şovenist anayasayı sürekli savunmuşlardır. Kendisini yeni bir politikacı gibi göstererek işin içinde sıyrılmak isteyen Erdoğan, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah ve Fazilet Partisinde çalışmış, il başkanlığı ve belediye başkanlığı yapmış biridir. Özellikle 1980 yılları öncesinde Akıncı gençler liderliğini yaparken, sopalarla grevlere saldıran biridir. CIA tarafından örgütlendirilen ‘komünizmle mücadele stratejisi’ içerisinde görev almıştır.

Peki, İslamcı AKP ve kadroları, bu kadar gürültüyü neden koparıyor. Yanıtlanması gereken soru budur. AKP’nin, anayasanın bazı maddelerine ilişkin yapmak istediği değişiklikler için ‘Evet’ oyu istemesinin ülkenin demokratikleşmesiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü referanduma sunulan maddelerin hiçbirinde, sistemin demokratikleştirilmesi, toplumun hak ve özgürlüklerinin geliştirilmesi bulunmuyor.

Ekonomik ve politik olarak bir güç haline gelen, çok ciddi bir toplumsal taban oluşturan İslamcı politik hareket, 1980’den itibaren sistem kurumları içerisinde örgütlenerek önemli bir güç haline geldi. 2002 yılı seçimlerinden sonra iki seçim kazanan ve mecliste tek başına iktidar olan İslamcı AKP, ABD ve AB’nin desteğiyle de, iktidar gücünü pekiştirdi. Devletin stratejik kurumlarını bütünlüklü olarak ele geçirdi. Cumhurbaşkanlığı, Milli Güvenlik Genel Sekreterliği, MİT Müsteşarlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, İl Valileri ve Emniyet Müdürlerinin tamamı, Eğitim ve Sağlık Merkezleri, YÖK, DPT, Bakanlıkların Genel ve İl Müdürlükleri, Devlet denetimindeki Bankalar gibi kurumların tamamı İslamcı güçlerin eline geçti ve 200 bine yakın İslamcı kadro, devlet kurumlarına yerleştirilmiş bulunuyor.

AKP bakımından sorun olabilecek ordu ise ABD tarafından susturuldu. Özellikle ABD’nin Genelkurmaya vermiş olduğu desteği çekmesi, AB’nin AKP’yi ekonomik olarak desteklemesi, generallerin darbe yapmasını engellediği gibi aynı zamanda gücünü önemli oranda kırdı. 8 yıl içerisinde AKP, sistem içerisindeki iktidar gücünü pekiştirdi.

87 yıllık Kemalist rejim etki gücünü kaybederken, İslamcı güçler tersten güçlenmeye başladı ve sistem içerisinde ikili bir iktidar durumu oluştu. Bir yanda 87 yıllıdır tek başına iktidar olan ancak şu aşamada savunmaya geçen Kemalist sistemin geleneksel iktidar gücü ile son yıllarda sistem kurumlarını önemli oranda ele geçiren ve artık her yönüyle bir güç olan İslamcı hareket. Bu iki güç sistem içerisindeki güç ilişkilerini dengelemiş durumdadırlar. Mevcut sistem kurumlarında özellikle yargı çok önemli bir işleve sahiptir. İktidar dengesinin oluşmasında yargı kilit bir rol oynamaktadır. İslamcı AKP, iktidar gücünün etkinleşmesinin önündeki en büyük engel olarak, rejimin klasik statükocu yapısının korunmasından yana olan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Sayıştay ve Hâkim Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) gibi kurumları ele geçirmek istiyor. Özellikle anayasanın bunlara ilişkin maddelerin değişmesini esas almaktadır. Bu maddelerin referandumla değişmesi demek, İslamcı iktidarın gücünün fiilen resmileşmesi anlamına gelmektedir. Bunun için Anayasa referandumundan ‘Evet’ çıkması AKP bakımından son derece önemlidir. Erdoğan’ın esas amacı budur. Bu gerçeğin çok iyi bilince çıkması gerekir.

Buna karşılık ‘Hayır’ cephesinin başını çeken iki güç ise CHP ve MHP’dir. Bunlar ise Kemalist sistemin geleneksel yapısının devamından yana tutum almaktadırlar. Dahası sistemin ikili iktidar ilişkilerinde özellikle yargının mevcut yapısının korunarak, İslamcıların iktidar gücünü frenlemeye, Kemalist yapının devamını sağlamaya çalışmaktadırlar. CHP ve MHP arasında küçük bazı farklılıklar olmakla birlikte, esasta ikisi de aynı noktada buluşmaktadır: klasik faşist rejimin sürekliliğiniden yana tutum almaktadırlar. Her iki parti de, toplumsal demokratikleşmeyle ve özgürleşmeyle hiç şekilde ilgilenmemektedirler. Tersine, ırkçı, şovenist ve milliyetçi politikaları ön planda tutarak, toplumun farklı kesimleri arasında çelişkileri derinleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle referandumda ‘Hayır’ oy kullanılması, esas olarak statükocu güç dengelerinin korunmasına yöneliktir.

‘Evet’ ve ‘Hayır’ kampanyası tamamen sistem içi politik çelişki ve çatışmalarla ilgilidir. Mevcut tabloyu özetleyecek olursak:
• Referanduma sunulan yeni bir anayasa söz konusu değildir. Sadece darbeci-inkârcı anayasasının birkaç maddesidir.
• 7 Kasım 1982 yılında yürürlüğe giren faşist darbeci Anayasa, sistem güçlerini temsil eden hem Evet hem de Hayır Cephesi tarafından savunulmaktadır.
• Anayasanın esas değiştirilmesi gereken maddelerin hiçbiri gündeme alınmadı.
• Referanduma sunulan maddelerin hiçbirinde ülkenin demokratikleşmesi, hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi söz konusu değildir.
• Kürtleri ve diğer azınlıkları ilgilendiren anayasal düzenlemelerin yakın gelecekte dahi gündeme alınmasına dair bir çalışmanın olmadığı çok açık olarak ifade edildi. AKP-CHP-MHP bu konuda tam bir irade birliği oluşturmuş buluyorlar.
• Referanduma sunulan maddeler, rejimin iki farklı gücünün iktidarını dengelemeye yönelik bir amaç taşımaktadır. Başkada hiçbir özelliği bulunmamaktadır.
• Evet-Hayır oylaması madalyonun iki yüzüdür. İkisi de aynı özelliğe sahiptir. Aralarında bir fark söz konusu değildir. İkisine verilecek oy, asimilasyoncu, inkârcı, anti demokratik politikanın devamından yana oy kullanmaktır.
• ‘Evet- Hayır’ biçiminde oy kullanmak, çok açık olarak, Kemalist generallerle, İslamcı cemaatlerin ortak ürünü olan ırkçı, şovenist içerikli 12 Eylül Anayasasını doğrudan veya dolaylı olarak onaylamaktır.


DOĞRU POLİTİK TAVIR: NE EVET, NE HAYIR, BOYKOT’TUR

17. kez değiştirilmesi için referanduma sunulan anayasanın politik niteliğinde herhangi bir değişiklik olmadığına göre, rejimin farklı politik kurumları arasındaki çıkar çatışmasına hiçbir şekilde ortak olmamak gerekiyor.

Söz konusu maddeler toplumsal değişim ihtiyacına yanıt vermediği için kendimizi ‘Evet-Hayır’ ikilemi içerisinde tutmak zorunda değiliz. Mevcut değişikliğin toplumun farklı kesimlerinin taleplerine yanıt vermediği çok açıktır. Bu nedenle toplumsal demokratikleşmeye hizmet etmeyen bir referandumda oy kullanmak anlamsızdır. ‘Evet-Hayır’ biçimindeki oy, toplumda bilinç bulanıklığı yaratacaktır. Bu bakımdan en doğru politik tutum BOYKOT’TUR.

Peki, boykot politik olarak neyi ifade eder. Boykot, sistem içi rekabetin dışında kalan, toplumsal demokratikleşmeyi ve özgürleşmeyi esas alan, üçüncü bir alternatifin var olduğunu ortaya koyar. Bu bakımdan Türkiye’nin gerçek anlamda ilerici, demokrat, sosyalist, insanlıktan, barıştan yana olup savaşa karşı çıkan, Anadolu’da ve Mezopotamya’da yaşayan halkların özgürce bir arada yaşamasını destekleyen, özgürlüklerden, demokrasiden yana olan herkesin, üçüncü bir alternatif olduğunu göstermeleri bakımından, referandumu BOYKOT etmelidirler. Boykot’un güçlü olması demek, toplumsal değişimin çok hızlı bir şekilde örgütlenmesi ve demokrasi güçlerinin yürüttüğü mücadelenin bir üst boyuta çıkması anlamına gelir. Boykot’un güçlü çıkması, önümüzdeki dönemde Tekel işçilerinin direnişlerinin yarattığı bilinç sıçramasının Türkiye’nin her yanına yayılması demektir. Açlığa, yoksulluğa karşı üçüncü alternatifin yani demokrasi güçlerinin çok daha büyük bir umutla toplumun ihtiyacına cevap verebilecek gerçek bir muhalefetin örgütlenmesi demektir.

Boykot, özellikle Kürt toplumsal mücadelesi bakımından çok özel ve kritik bir dengeyi oluşturmaktadır. Kürtler, bu toplumun en önemli demokratik güçleridirler. Demokrasinin gelişmesi, toplumun demokratikleşmesi için bütün olanaklarını kullanmaktadırlar. Ezilen, inkâr edilen bir ulus olarak kendi varlığını ortaya koymak için yıllardır mücadele ediyorlar. Önemli bedeller ödeyerek bugünkü örgütlü bilinçli toplumsal güce ulaştılar. Generallerle- İslamcı cemaatlerin ortak ürünü olan bugünkü anayasa, Kürtlerin varlığını tamamen inkâr eden, Kürtleri Türk olarak gören, ırkçı ve inkârcı bir anayasa olma özelliğini korumaktadır. Kürtlerin verdiği mücadelenin en önemli halkalarından biri, Türklerle eşit anayasal olanaklara ve güvenceye sahip olmaktır. Bu çok doğal insani bir taleptir. Türk siyasal rejimi, Kürtlerin en sıradan politik talebini dahi kabul etmemekte ve buna dair en küçük bir adım atmamaktadır. Referanduma sunulan söz konusu maddelerinin hiçbirinde Kürtlere dair tek bir talep söz konusu değildir. Kürtlerin parlamentodaki temsilcisi olan DTP-BDP’nin önerdiği hiçbir madde, gündeme alınmadı. Hatta Erdoğan, ırkçı, şovenist, inkârcı politikaları kararlılıkla savunduğunu göstermek için BDP ile görüşmüyor. Savaşı derinleştirmek için asker mevzilerine gidip çok açık destek veriyor. Yani, her koşulda tasfiye, imha, inkâr, yok etme ve öldürmeyi esas alıyor.

İslamcı AKP yürüttüğü kirli savaşa, bir kez daha Kürtleri alet etmek istiyor. Yani Kürtleri kendi tasfiye planlarının içine çekmek istiyor. Bunu 29 Mart 2009 seçimlerinde denedi başarısız oldu. DTP-BDP yüz belediye başkanlığını kazanarak oyunu bozdu. Sonra ‘Kürt açılımı’ dendi, arkasında tasfiye planı çıktı. Gelen barış elçilerini milyonların sahiplenmesiyle bu oyun da bozuldu. Tasfiye ve imhadan vazgeçmeyen İslamcı Erdoğan ve AKP, bu kez referandum oyununu kullanmak istiyor. Kürtlerin hiçbir talebine yanıt vermemesine rağmen sanki Kürtler için önemli değişiklikler varmış gibi yansıtarak, BDP’nin almış olduğu boykot kararını kırmaya ve zayıflatmaya çalışmaktadır.

AKP bir bakıma 29 Mart 2009 belediye seçimlerinde almış olduğu yenilginin rövanşını almak istiyor. Kürt toplumunun mevcut gerçeği çok iyi görmesi ve uygulanmaya konulan yeni tasfiye planını kesinlikle boşa çıkarması gerekir.

Kürtler, demokratik özerkliği yaşama geçirme kararı aldılar. Bunun bir başka politik anlamı da, artık Kürtler kendi kararlarını kendileri verecekler, kendi gündemlerini kendileri oluşturacaklar ve en önemlisi de, bundan böyle Kürt toplumunun muhatabı da, demokratik özerklik temelinde kurulacak olan Kürt kurumları olacaktır. Yani Ankara ile fiilen ilişkilerinin kesilmesi, Diyarbakır’dan yönetilmeleri gündeme gelecektir. Bu bakımdan referandumda BOYKOT kararının güçlü çıkmasını, politik olarak birkaç boyutta yorumlamak mümkündür. Birincisi, Kürtler kendi irade beyanlarını ve temsil yetkilerinin kimde olduğunu bir kez daha tescil etmiş olacaklar. İkincisi Kürtler politik gündeminin değiştiğini, bundan sonra kendi gündemleri ekseninde politik karalarını alacaklarını açıklamış olacaklar. Üçüncüsü, Kürtlerin kendi politik kurumlarıyla yönetilme sürecine gireceklerinin ilk adımı olarak değerlendirilecektir. Dördüncüsü, ayrılmayı veya birlikte yaşamayı Kürtler kendileri belirleyecektir. Beşincisi, silahların susması ve demokratik çözümün esas alması konusunda Ankara’ya güçlü bir mesaj verecektir. Sorunu muhataplarıyla görüşmeleri için bir kararlılık ortaya konulmuş olacaktır.

Devlet, Kürt illerinde Boykot’un güçlü çıkmasının politik sonuçlarının ne olacağını çok iyi okuyor, biliyor. Bunun için, Kürtlerin sandık başına gitmesi için bütün gücünü kullanıyor. Bölgede başta AKP ve askerler olmak üzere, ‘gidin oyunuzu kullanın kime kullanırsanız kullanın’ diyor. Çünkü ‘Evet’ oyu da ‘Hayır’ oyu da devletin hanesine yazılacaktır. Kendileri için fark etmiyor. Ama BOYKOT ise tersten, devletle kopuşun politik sürecinin ilk adımı olacaktır. Kürt illerinde referandumda boykotun güçlü çıkması, fiilen ikili bir iktidar durumunu ortaya çıkaracaktır. Bir yanda devletin yıllardır sürdürdüğü iktidar yapısı, diğer yandan Kürtlerin oluşturmaya başladığı ve gelişme eğilimi içerisinde olan ‘Demokratik Özerklik’ yapısı. İkili iktidar durumu arasındaki ilişki toplumsal sürecin en önemli halkasını oluşturacaktır. Bu bakımdan, Batı illerindeki propagandaların içeriği ile Kürt illerindeki içeriği nitelik ve içerik bakımın çok farklı olacaktır. Devlet, Doğuda ve Batıda ortaya çıkacak referandum sonucunu farklı okuyacaktır. Bunun çok net olarak görülmesi ve anlaşılması gerekir.

Ayrıca Kürtlerin uygulamak istedikleri ‘Demokratik Özerklik Projesi’ esasen Türk toplumunun da özgürleşmesinin çok önemli bir halkasını oluşturacaktır. Bu modelin Türk toplumu tarafından benimsenmesi, aynı zamanda kendi kendini yönetmeleri bakımından çok önemli bir halkayı oluşturacaktır. Bunun bütünlüklü uygulanma şansı olmamakla birlikte, küçük belediyeler düzeyinde dahi pratik bir model olarak uygulanma şansları olabilir.

Boykot kararı, toplumsal değişimi ve sistemden politik kopuşu sağlamak bakımından önemli bir halkayı oluşturmaktadır. Mevcut sistemin ikiyüzlü madalyonunu temsil eden ‘Evet-Hayır’ cephesine verilecek her oy, sistemin devamına oy vermektir. Bu gerçeğin bilincinden olarak hareket etmek gerekiyor.


dipnotlar:
[1] Resmi İstikamet Türk-İslam Sentezi, 2000.’e Doğru Dergisi, 25.01,1987.
[2] PARLAR Suat, Silahlı Bürokrasinin Ekonomi Politiği, İstanbul, Biblioteque yay., 1996, syf:184
[3] EVREN Kenan Kenan Evren’in Anılar, Cilt-4, M İstanbul, illiyet yay., 1991, syf: 309.
[4] Türkiye’de Ders Kitapları ve Tarih Ders Programı, Ankara, eğitim sendikası yay., syf: 88-90.
[5] age, syf: 90.
[6] POYRAZ Ergün, Milli Nizam Partisi’nden Fazilet Partisi’ne İhanet Belgeleri, M Ankara, K yay., 1998, syf:74.
[7] Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce, İslamcılık, Cilt :6, İstanbul, İletişim yay., 2004, syf: 658.
[8] BORAN Tanıl-CAN Kemal, Devlet-Ocak-Dergah, İstanbul, İletişim yay., 1994, syf: 59.,
[9] Aktaran ÖZAKINCI Cengiz, İblisin Kıblesi, İstanbul, Otopsi yay., 2005, syf: 17-18.
[10] Aktaran ÖZAKINCI Cengiz, İrtica 1945-1999, İstanbul, Otopsi yay., 1999, syf: 169.
[11] Yeni asya gazetesi, 10 Şubat 1971.
[12] ÇAKIR R., age, syf: 100.
[13] Aktaran ÇAKIR R., age, syf: 75.
[14] KONGAR Emre, 21. yüzyılda Türkiye, İstanbul, Remzi yay., 1998, syf: 620-621.
[15] Milliyet gazetesi,14.07.1996.
Logged
11 Ağustos 2010, 09:26:39 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
feryad
feryad
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 54
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

  bütün  DARBELERİN  HEDEFİ MÜSLÜMANLARDIR...
 sağcı ve solcuların ,ırkçıların ve komunistlerin ve faşistlerin ipleri   Askerlerin elindedir ve onların PİYONLARIDIRLAR
 Askerin en büyük korkusu  Müslümanların İKTİDAR olmasıdır Çünkü Müslümanlar İKTİDAR olduğu zaman Amrikanın ve İsrailin bu bölgedeki  elleri çıkarları söküp atılmasıdır..
 3.dünya halkları kendi ordularınca İŞGAL  altındadır  Musaddık.
Logged

bu dünya imtihan yeriyse....
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.063 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu