Kenan Evren: 'Bir sağdan bir soldan astık'

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler (Moderatör: Yonetim) > Kenan Evren: 'Bir sağdan bir soldan astık'
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Kenan Evren: 'Bir sağdan bir soldan astık'  (Okunma Sayısı 269 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
31 Temmuz 2010, 04:07:00 ÖS 16
Üye Bilgileri
TaLiA
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2663
Nerden:

WWW Offline
« :»


Kenan Evren: 'Bir sağdan bir soldan astık'


Kenan Evren 12 Eylül'de sağcı solcu ayrımı yapmadıklarını o kadar çok dengeyi gözetmeye dikkat ettiklerini anlatarak 'Bir tane sağdan bir tane soldan astık' diye konuştu. İşte 24 TV'de yayınlanan o belgesel:

Logged

Ne BeYaN-i HaLe Cu'ReT, Ne FiGaNa TaKaTiM VaR.Ne ReCa Yi VaSLa GaYReT, Ne FiRaHa KuDReTiM VaR...
12 Eylül 2010, 02:18:15 ÖS 14
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #1 :»

İşte Sayılarla 12 Eylül Askerî Darbesi'nin Karanlık Yüzü:

1 milyon 683 bin kişi 'fiş'lendi.

650 bin kişi gözaltına alındı.

Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

7 bin kişi idam istemiyle yargılandı.

517 kişiye idam cezası verildi.

259 kişinin idam dosyası Yargıtayca onandı.

49 kişi idam edildi.

71 bin kişi 141, 142 ve 163'ten yargılandı.

98 bin 404 kişi 'örgüt üyesi' olmak suçundan yargılandı.

388 bin kişiye pasaport verilmedi.

14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı.

30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.

300 kişi 'kuşkulu bir şekilde' öldü.

171 kişinin 'işkenceden öldüğü belgelerle kanıtlandı.

14 kişi cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için yaptıkları 'açlık grevi' sonucu yaşamını yitirdi.

30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.

1402 sayılı yasa nedeni ile 3 bin 854 öğretmenin ve 120 öğretim görevlisinin işine son verildi.

1402 sayılı yasa nedeniyle 9 bin 400 kişi kamu görevinden atıldı ya da sürüldü.

47 yargıç görevden atıldı.

7 bin 233 devlet görevlisi bölgeleri dışına sürüldü.

937 film 'sakıncalı' bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 667 derneğin faaliyeti durduruldu .

İstanbul'da gazeteler toplam 300 gün yayımlanmadı.

13 büyük gazete için 303 dava açıldı.

31 gazeteci cezaevine konuldu.

Gazeteciler hakkında toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

Gazetecilere toplam 3 bin 715 yıl hapis cezası verildi.

300 gazeteci saldırıya uğradı.

3 gazeteci öldürüldü.

49 ton gazete, dergi ve kitap, sakıncalı olduğu için imha edildi.


Bu karanlık sayfa hiç unutulmayacak… Sorumluların yargılanması talebinden asla vazgeçilmeyecek!

HAKSÖZ-HABER
« Son Düzenleme: 12 Eylül 2010, 02:20:26 ÖS 14 Gönderen: erbaiin » Logged
12 Eylül 2010, 02:39:26 ÖS 14
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #2 :»

12 eylülün utanç verici karakutusu olan Diyarbakır cezaevinde kalmış Orhan Miroğlu ile Taraf gazetesinin dün yaptığı ropörtaj ;


Diyarbakır Cehenneminden Çıkış...

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap



Röp: Sibel Oral / Taraf

Mektuplara sanıyorum 1980 Askerî darbesinden yaklaşık 3 yıl sonra izin verildi. Bu izin çıkmadan önceki sürecin de çok sancılı olduğunu hem sizden hem de diğer mahkûmlardan biliyoruz. Diyarbakır Cezaevi'nin o zamanki durumundan kısaca bahsedebilir misiniz?

5 Eylül 1983'te bu cezaevinin işkence ve zulme dayanan sistemi çöktü. 1980, ama özellikle 81 ve 82 yıllarında ise bu cezaevi insanlığa karşı işlenen suçların mekânıydı. Resmî kayıtlara göre 34 kişi hayatını kaybetti. Ama bu sayı aslında çok daha fazla. Bu cezaevi hakkında devletin arşivlerinde tutulan belge ve kayıtları henüz bilmiyoruz. Mağdurların anlatımları var ama zulüm mekanizmasında yer alanların itirafları, beyanları ve anlatımları henüz yok. Deliren, ölümcül hastalıklara yakalanan insanlar vardı ve bu insanlar farklı koğuşlarda tutulmaya başlanmıştı. İşkence, arada bir başvurulan bir şey değil, sürekli yapılan bir uygulamaydı. Kâğıt ve kalem yasaktı. Kitaplar da öyle. Gazeteler alınıyordu, ama okunması yasaktı, sayfaları bile açılmadan gardiyana teslim ediliyordu. Açlıkla terbiye ediliyorlardı mahkûmlar. 70 kişilik koğuşa bazen üç-beş ekmek veriliyordu. Gece gündüz askerî eğitim yapılıyordu, o kadar ki yürümeyi bile unutmuştuk ve bu eğitimle beraber 60'a yakın marş ezberletilmişti.

Geçen yıl sizinle yaptığımız söyleşide Diyarbakır Cezaevi'ni "Etnik hınç ve öfkenin mekânı" olarak tanımlamıştınız. Biliyorsunuz şimdilerde müze olması sözkonusu...

Müze olmayı fazlasıyla hak eden bir hafıza mekânıdır Diyarbakır Cezaevi. Zaman zaman yıkılması gündeme geliyor. Ama bu vahim bir hata olur. Bu cezaevi hakkında alınacak kararların, mağdurlar ve sivil toplumla müzakere edilmeden alınması haksızlıktır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Diyarbakır konuşmasında yıkılacağını söyleyince üzüldüm. Ama daha sonra bu kararın gözden geçirilebileceğini ifade etti. Meclis bir komisyon kurmalı ve buranın müze haline getirilmesi için hazırlıklara girişilmeli. Buna kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum.

"Yazmak; bu çürümeye, hiç olmaya karşı bir direniş biçimiydi belki..." Açıkçası bu çok etkileyici bir cümle, tutsaklığınız dolayısıyla dışarının sizinle tek bağının yazmak olması mektupları bu kadar önemli hale getiriyordu değil mi?

Evet, yazının dışında, dışarıdakilerle bir iletişim imkânı yoktu. Görüş süresi birkaç dakikayı geçmiyordu. Mektuplar dışarıda sizi umutla bekleyen sevdiklerinize kendinizi hissettirmenin ve insanî manada var olmanın ispatı gibiydi. Ranzaya uzanıp dışarıda sizi umutla ve merakla bekleyenlere, içlerini ferahlatacak en güzel cümleleri yazabilmek için saatlerce düşünmenin tadı hiçbir şeyde yok. O anda, yazdıklarınızın dışarıdakilere umut ve direnç verebileceğini düşünürsünüz. Çünkü analar, babalar, eşler, çocuklar, dışarıda; bizler içeride zor zamanlardan geçiyorduk. Ve mektuplara yazılan her kelime, bu zor zamanlara dayanma gücü veriyordu.

Yüzleşme ya da tanıklık edebiyatı bundan birkaç yıl önce pek fazla ilgi görmüyordu Türkiye'de... Son yıllarda bence biraz da sizin etkinizle konuşuluyor, ilgi görüyor gibi...

Tanıklık edebiyatı ve yüzleşme konuları son birkaç yılda hayatımıza giren konular. Ermeni sorunu, Süryanilerin Seyfo'su, askerî darbeler, Dersim ve 12 Eylül gibi yüzleşme konuları tartışılıyor ve toplum bu tartışmalar üzerinden yeni bir tarih bilinciyle buluşuyor. Bu tartışmalar olağanüstü önemli. Ama yine de daha yolun başında sayılırız. Bu konuda yazılmış ve tanıklık edebiyatı olarak adlandırabileceğimiz metinlerin, geniş yığınlara ulaştığını söylemek çok zor. Başlangıç için belki iyi şeyler oluyor, ama çok yeterli değil. Bir merak olduğu muhakkak. Bu merakı doyuracak nitelikli çalışmalara ihtiyaç var. Kolay olmayacak bu da. Henüz Diyarbakır Cezaevi'ni anlatan bir sinema filmimiz bile yok. Hikâyesi yok, romanı yok. Ama tam da zamanı ve belki de edebiyat ve sanat ürünleri bakımından birkaç yıl içinde, ciddi bir patlama yaşayabiliriz diye düşünüyorum. Büyük oranda normalleşmeye ve demokratikleşmeye bağlı bir çok şey. Hep söylerim, mağdurların anlatımı var, ama zalimler hâlâ karanlıklarda..

Mektuplara bakıldığında sürekli olarak bahsettiğiniz tek şey yaşam sevgisi. Bu kadar ağır koşullara rağmen gerçekten yaşama sevincinizi kaybetmediniz mi, yoksa aileyi mutlu etmek adına söylenen pembe bir yalan mıydı tüm bunlar?


Yok hayır pembe bir yalan değildi kesinlikle. Ağır koşullar ne olursa olsun, umut yaşamaya devam ediyor. Üstelik daha güçlü olarak. Umut olmasa, özgürlüğe inanç olmasa akıl sağlığını yitirebilir insan. Otuzunda bile değildim tutuklandığımda. Daha beni dışarıda bekleyen yaşanmamış bir hayatın farkındaydım hep. Cezaevinde mahkûmlar biraz da aldıkları cezalara göre düşünülür. İki sınıfa ayrılırlar. Bir gün dışarı çıkma ihtimali olanlar ve idam veya müebbet cezası nedeniyle bu ihtimalin az çok dışında kalanlar. Ben 15 yıl ceza almıştım. İdam cezası henüz kalkmamıştı o tarihte ve koğuş arkadaşlarımın önemli bir bölümü idam mahkûmuydu. Hayata bakışımızda farklılıklar olsa da, bir gün özgür kalacağımıza dair duyduğumuz inanç arasında hiçbir fark yoktu. Umutlu insanlardı arkadaşlarım. Ve sanki yarın bir haber gelecek, tahliye olacaklar gibi de içleri kıpır kıpırdı. Bir mahpus için sigara iyi bir dosttur içeride. İdare, sigara bile içmeyi eziyete dönüştürdüğü ve bize karşı silah olarak kullandığı için, toplu karar alıp sigarayı bıraktığımızı hatırlıyorum. Çoğu idam ve müebbet mahkûmu olanlar sigara içmediler bu karara uyup. Yani koşullar ağırlaştıkça, sizi çürütmek isteyenlere inat, yaşama sevincine daha fazla sarılıyorsunuz .

Annenize ve babanıza karşı olan sevginizin boyutları gerçekten etkileyici. Mektuplarda başlangıçta hislerinize gitgide mahcubiyet ekleniyor, onlar için bir şey yapamıyor oluşunuzun acısını duyuyoruz. Bir mahkûm için bu nasıl bir duygu?

Bir mahkûm eğer özellikle gençlik yıllarında yaşıyorsa bu mahkûmiyeti, annesi ve babası için dışarıda düşündüğü her şeyi, içerde de düşünmeye devam eder. Onları mutlu etmek ve üzmemek.

Oysa ben bunu başaramamış biriydim. Siyasî tercihlerim yüzünden bayağı üzmüştüm onları. Tutuklanmam ve böyle namlı bir cezaevine düşmem ise daha beter bir durum olmuştu. Yalnız kaldıklarını biliyordum. Ellerim kollarım bağlıydı tabii, onların acısını, üzüntüsünü hafifletecek bir şey yapmak fiili olarak imkânsızdı belki. Ama ben yasak kalktıktan sonra kelimelere ve onları mutlu etmeye yarayacak mektuplara sığındım. Bunun çok etkili olduğunu biliyordum. Yazdığım 150 civarında mektubu, zaman zaman eve gelen ve okuma yazma bilen herkese okutmuştu annem..

Biraz da içerideki atmosferi anlamak adına soruyorum bu soruyu; babanıza sıklıkla kitap siparişleriniz oluyor. Siparişlerinizi takip ettiğimizde hepsinin fazlaca nitelikli yayınlar olduğunu görüyoruz. Sadece siz mi yoksa diğer mahkûmlar da bu kitaplardan yararlanıyorlar mıydı?

Kuramsal olanlardan değil, ama roman ve hikâye türü kitaplardan tabii ki koğuş arkadaşlarım da yararlanıyordu. Daha ilk yılda, küçük bir kitaplığımız olmuştu. Bir kitap eğer beğenilmişse bütün koğuş okuyordu. Yani kırk-elli defa hatta daha fazla okunan kitaplar da oluyordu..

Kitaptaki mektuplarda avukatınıza karşı bir sitem var özellikle savunmanızı oluştururken yazdıklarınızda. Nedir bu sitemin sebebi?


Davayı, gerektiği gibi ve hak ettiği kadar izlemedi, tembellik yaptı biraz. Galiba ne yapılırsa yapılsın sonucun değişmeyeceğine inanmıştı. Belki de haklıydı bilemiyorum. Ama içeride siz her şeyin eksiksiz yapılmasını istiyor ve arzu ediyorsunuz tabii. Sonra yanlış tahminlerde bulundu ve bu tahminleri, daha sonra annemi bayağı üzdü..

Biraz da diğer kitaplarınızdan ve politikadan bahsedelim; Her Şey Bitti Ana'ya Söyleyin kitabınız normal şartlar altında okuyucunun sinirlerini hırpalayan ve yer yer okunması neredeyse imkânsızlaşan bir kitap. Bu kitabı yazmanın önemi bir yana, o sürecin yıpratıcılığını biraz anlatabilir misiniz?


1988'de tahliye olduğumda savaş sürüyordu, hem de tüm şiddetiyle. Dağa çıkan Kürt gençlerinin zaman zaman anlatılan hikâyeleri basında filan yer almıyordu, ama halk arasında anlatılıyordu tabii. Her şeyin tabu olduğu yıllar. Dağa çıkanın bütün ailesinin "terörist" sayıldığı, medyanın eksiksiz bir biçimde savaş kışkırtıcılığı yaptığı dönemler. Savaş en çok kadınları ve dolayısıyla anneleri vuruyordu. Büyük bir yas ve acı söz konusuydu keşfedilmesi ve paylaşılması gereken. Analarla söyleşi fikri böyle doğdu. Ama analarla oturup bu acıları konuşmak hiç kolay olmadı. Kürtçe biliyor olmam önemli bir avantajdı belki.

Ortak dil; bir sıcaklık, bir yakınlık yaratıyordu kendiliğinden. Oturup saatlerce konuşuyorduk ve bazen hikâyenin bir yerinde durup beraberce ağlıyorduk. Hikâyeleri ham halinden çıkarmak için çalıştığım zamanlarda da bana anlatılanlardan çok etkilendim. Hikâyeleri yeniden düzenlediğimde, evde bazen çocuklarla beraber ağladığımız zamanlar çok oldu.

Ape Musa'nın öldürüldüğü gün yanındaydınız ve yaralandınız hatta sizin de öldürüldüğünüz düşünüldü. Dijwar kitabı da bu olayın ardından yazıldı ve kitap sizi kurşunlayan itirafçının adını aldı. Tüm bunlara rağmen yakın zamanda bir konuşmanızda o itirafçı için çok üzüldüğünüzü, artık kimliksiz biri haline geldiğini ve yaşayan bir ölü olduğunu vurguladınız. Bu kadar iyi yürekli ve bağışlayıcı olabildiğinizi mektuplarda da görüyoruz. Sanıyorum bunun çocukluktan beri yetiştirilme şeklinizle bir ilişkisi var?

Belki... Ama asıl sebep, hümanist düşünceye gençlik yıllarından beri kendimi yakın hissetmem. Gençlik yıllarımda sosyalist fikirlerden hoşlanan biriydim. Sosyalizm benim için bir çeşit hümanizmdi. Sosyalist felsefe okumaları hep klasik edebiyat okumalarıyla beraber gitti o yıllarda. İnsanlığın ortak değerlerine ulaşmamda klasik edebiyatın olağanüstü faydaları oldu.

Klasik edebiyat, insanın içindeki yıkıcılığı besleyen ve harekete geçiren şeyin, aslında siyasal ve toplumsal şartların içinde oluştuğunu anlatıyordu. Kötülüğün yaratıldığı bataklık...

Dijwar kod adlı zavallıdan geleni de dahil, karşılaştığım kötülükleri anlama çabası belki, beni kinden, kısasa kısas bir nefretten uzak tuttu diyebilirim.. Dijwar samimi bir itirafçıydı. Onunla ilgili daha sonraları çok şey öğrendim. PKK'ye katıldığı zamanda da bir kimliği yoktu Dıjwar'ın, bir kimliksiz olarak mezrada yaşadığı söyleniyordu. Cinayeti işledikten sonra, kimliği yeniden değişmişti belki de. Kimliksiz, sadece kod adıyla yaşayabilen bir insan. Diyarbakır Cezaevi'ndeki mekanizma böyle yüzlercesini üretti. Bu mekanizmayı yaratanları bağışlayamam, buna hakkım olmadığını düşünürüm. Ama zavallı bir tetikçiyi toplumun vicdanına teslim edebilirim belki..

Aktif siyaseti bırakmış olsanız da, halen Kürt siyaseti içinde okunan ve sözü geçen bir aydın olarak özerkliğin dahi konuşulabildiği şu günlerde, Kürt siyasetinin gelmiş olduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?


Fazla değişmedi ve geçmiş siyasi pratikleriyle yüzleşmeyi öğrenemedi Kürt siyaseti.

Talepleri, siyasî gücü ve etkinliği, Kürt toplumundaki saygınlığı, bu konularda birçok şey söylenebilir. Ama benim Kürt siyaseti konusunda, bugünün şartlarında en önemli bulduğum şey değişmeyi gündemine almasıdır. Şiddet pratiğini sorgulamadan bu değişimin yaşanabileceğine ihtimal vermiyorum. Bu bakımdan, PKK ve yasal Kürt siyaseti arasındaki siyasî hukuku, siyasî aktörler konuşmada epey geç kaldı diye düşünüyorum. Kürtlerle ve Türklerle yeni bir hukuku konuşmak, ya da yeni bir toplumsal sözleşme demek, Kürt siyasetinde daha fazla sivilleşme ve değişimin içselleştirilmesi demek. Kürtler'in 'geri kalanına' ve Türk toplumuna güven vermenin yolu buradan geçiyor. Aslında siyasî manada büyümenin imkânları da bu iç muhasebenin sonuçlarına bağlı.

Taraf Gazetesi
« Son Düzenleme: 12 Eylül 2010, 03:08:47 ÖS 15 Gönderen: erbaiin » Logged
12 Eylül 2010, 03:02:19 ÖS 15
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #3 :»

Derin Düşünce sitesi yazarlarından Cemile Bayraktar'ın 12 Eylül Dönemi mağdurlarından Cafer Solgun ile yaptığı röportaj ;


15 yaşında işkence gördüm 12 Eylül’de!…
Cafer Solgun ile Ülkenin Toprağından Acı Sökmek

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap


Cemile Bayraktar / DerinDüşünce.org

Röportaj dahi olsa, kendimce yaptığım her çalışmanın başına, kısa bir paragraf girmeye çalışırım. Ya da sonuna bir cümle eklerim, kendimce toparlamaya çalışırım. Ancak ‘ 12 Eylül Darbesi ‘ başlığında, Cafer Solgun ile yaptığım röportaj özelinde, öyle ‘ acılar ‘ okudum ki, ne giriş yapacak kelimem, ne de sonuç çıkacak kuvvetim kalmadı. Ne diyeyim; saçlarına yıldız düşmüş anneler gibiyim, gibiyiz… Artık bitsin!
 
C.B: Cafer bey, sizi zaten daha önce yaptığımız çalışma nedeniyle tanıyoruz. Ancak hafızaların tazelenmesi açısından, bize kendinizden bahseder misiniz? 12 Eylül dönemi ve bugüne dair kendinizi tanıtabilir misiniz?

C.S: Dersimliyim. Aleviyim. Bazı çevreler solcu olmayı neredeyse ulusalcı, devletçi, statükocu olmakla eşdeğer hale getirdiler uzun zamandır; ama eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalet değerlerini savunmak, ölçüsü ve ölçütü özgürlük olmak manasında solcuyum. Öğrenim hayatım liseli bir genç iken “içeriye” atılmam sebebiyle yarım kaldı. İlk olarak, Ülkücülerin işlediği bir cinayeti protesto etmek için okulumuzda (Çağlayan Lisesi) düzenlenen boykota katıldığım için tutuklandım. 1978 yılıydı, 15 yaşındaydım ve İstanbul 2. Şube (İstanbul Sirekeci’deki Sansaryan Han’da idi) ile 1. Şube’de (Gayrettepe’de idi) bir hafta süreyle işkence gördüm. Bu yaşadığım ilk işkence tecrübesiydi; ama maalesef sonuncusu olmadı… Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin önemli dönemlerini “içeride” karşıladım. Toplam 17.5 yıl hapis kaldım. Bunun 7.5 yılı, 12 Eylül cuntası dönemini içermektedir. Bu 7.5 yılım 1980 Mart, 1987 Ağustos yılları arasında İstanbul Davutpaşa Sıkıyönetim Cezaevi ile sonradan açılan Metris Sıkıyönetim Cezaevi’nde, daha sonra açılan Sağmalcılar Özel Tip (Hücre Tipi) Cezaevi’nde ve sonradan tekrar Metris’te geçti. Çıktıktan sonra 12 Eylül faşizminin yaratmak, şekillendirmek istediği toplum modelini kabullenemediğim ve elbette değerlerimi koruduğum için mücadeleme devam ettim. O dönem henüz 12 Eylül’ün etkileri devam ettiğinden yeni yeni başlayan sosyalist yayınlar içerisinde en etkilisi olan Yeni Çözüm dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptım. Yasal, demokratik alanda gençliğin örgütlenmesi ve mücadelesi içerisinde yer aldım. Daha sonra, gelişen Kürt hareketi ile ilişkili olduğum iddiasıyla 1993 yılında tekrar tutuklandım. Sürgünler nedeniyle çok sayıda cezaevinde kaldım. 2002 Kasım ayında tahliye oldum. Gazetecilik yaptım. Öyküler ve araştırma kitaplarım yayınlandı. Sivil toplum alanında Türkiye’nin demokratikleşmesine yönelik etkinlikler ile Kürt sorunu ve Dersim ile ilgili sivil inisiyatifler içerisinde yer aldım. 2007 yılında arkadaşlarımla birlikte Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği (Yüzleşme Derneği) adında bir dernek kurduk ve halen çalışmalarını sürdürmektedir.

C.B: 12 Eylül dönemini o zamanlar nasıl okuyordunuz, ideolojiniz, fikirleriniz daha çok hangi tarafa yakındı?


C.S: Solcu bir genç idim. Dolayısıyla 12 Eylül darbesini faşist bir cunta olarak anladım. Öyleydi de. Fakat tabii ki darbenin etki ve sonuçlarını doğru anlayacak, tahlil edecek derinlikli bir bilincim yoktu; bu, zamanla oluştu. Darbeyi devrimci mücadelenin gelişiminin önünü kesmek için egemen güçlerin başvurduğu bir “çare” olarak görmüş ve direnme kararı almıştık. Ama direnişimiz, darbecilerin dayatmaları nedeniyle tamamen bir insanlık onurunu ve inançlarını, değerlerini koruma anlamı ifade ediyordu. Bugünden geçmişe baktığımda, kuşkusuz günümüzdeki kadar derinlikli olmasa da 12 Eylül algımızın ve ona karşı direnme kararlılığımızın, temelde doğru olduğunu düşünüyorum. Zamanla anladığım en önemli gerçek ise, 12 Eylül öncesi yaşanan kanlı karmaşanın “öngörülen”, planlanan bir süreç olduğudur. Bununla bağlantılı olarak, bütün topluma karşı bir “şekillendirme” amacı taşıyordu. Nitekim 12 Eylül, daha önce gerçekleşen darbeler içerisinde kendi anlayışını en çok kurumlaştıran darbedir. Yeni bir anayasa getirmiştir. Üniversitelerin başına YÖK’ü getirmiştir. Yargıyı yeniden düzenlemiştir; HSYK bir 12 Eylül kurumudur. Çalışma yaşamını düzenleyen yeni uygulamalar getirmiştir. Din derslerini “zorunlu” hale getirmiştir vb. Yani söz konusu olan sadece “devrimci mücadeleyi” engellemek, tasfiye etmek değil; bir bütün olarak ülkeyi ve toplumu Kemalist bir mantıkla yeniden kurgulamaktı.

C.B: Bugüne geldiğimizde siyasi düşüncelerinizde herhangi bir değişiklik oldu mu?


C.S: Gerek 12 Eylül’ü algılama biçimimde, gerekse de siyasi anlayış ve düşüncelerimde özde bir değişiklik yok; ama bir “olgunlaşma” olduğu da kesindir. Ama “olgunlaştım” derken kastımın “değişmedim” demek olmadığını özellikle vurgulamak isterim. Bence olgunlaşmış olmak, en önemli değişimdir…

C.B: O günden bugüne zihinsel değişimler yaşadık, bunu neye bağlıyorsunuz? Ya da değişim olduysa bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?


C.S: Hayat, en büyük öğretmendir. Kuşkusuz bunun için hayat karşısında “öğrenci” olmasını bilmek gerekir. Türkiye yakın tarihinde çok sarsıcı süreçler yaşadı. Bunlardan biri olarak 12 Eylül, sadece siyasi tarihimiz açısından değil, kişisel tarihlerimiz açısından da adeta bir “milat” anlamı taşıyor. 12 Eylül’de yaşanan zulmün sonrasını hatırlayın: Önce bir Turgut Özal ve ANAP dönemi yaşadık. Bu dönemin olumlu ve olumsuz yönleriyle çok önemli olduğunu ve özellikle de “zihniyet değişimi” anlamında objektif olarak çok önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Ekonomik bağlamda Türkiye’nin uluslar arası sermayeye hiçbir dönem olmadığı kadar güçlü bağlarla eklemlenmesi, politik düzlemde de kaçınılmaz etkiler yarattı. Devamında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sembolize edilen sosyalist blokun yıkılması var. Onun da sonrasında dünyadaki çok sayıda ulusal ve toplumsal temelli sorunun uzlaşma ve anlaşmalarla nihayetlenmesi var. Aynı dönem, herkesin anlayış ve algısı, yüklediği anlam farklı olmakla beraber genel olarak “demokrasi” kavramının önem kazanması gündeme geldi. Türkiye’de de Kürt sorunu artık gizlenemez boyutlarda gelişti. Beraberinde Kemalist inkarcılık, ister istemez çözüldü. Vesayetçi anlayışın kendisini sürdürmesi için “tehdit ve tehlike” önceliklerini güncellemesi gerekti. Öyle de yapıldı. Kemalist aydın cinayetleri, “irtica geldi-geliyor” psikolojisi ve bunun üzerine “bin yıl sürecek” denilen “post modern” 28 Şubat süreci gelişti… Kaba hatlarıyla özetlediğim bu süreçlerin zihniyetlerimizi değiştirmemesi, olgunlaştırmaması düşünülemezdi elbette. Bu değişim ve olgunlaşma biraz ağır gerçekleşti; ama büyük ölçüde gerçekleşti… Örneğin darbelere karşı olmak günümüzde artık toplumsal bir tavır veya refleks haline geldi. Farklı siyasi veya ideolojik düşüncelerin, farklı inanç ve etnik, kültürel kimliklerin demokratik bir çerçeve içerisinde bir arada olabileceği görüldü. Kemalist dayatmalar ve bunun en doğrudan süreçleri olan darbelerin demokrasi ve bir arada yaşama kültürümüze zarar verdiği bir toplumsal duyarlılık, hatta bir bilinç haline geldi. Kuşkusuz bütün bu gelişmeler deyim yerindeyse zıddını da doğurdu veya netleştirdi. 3-4 sene önce 27 Mayıs da dahil bütün darbelere karşı olmak gerektiğini yazdığımda, bu, bilerek ya da bilmeyerek “iyi darbe-kötü darbe” ayrımı yapan solda şaşkınlık ve tepkiyle karşılanmıştı. Bugün daha ileri bir noktadayız.

C.B: O günlere dönmek istiyorum, bize 12 eylül öncesi ve sonrası Türkiye’de mevcut siyasi ve sosyal şartlardan bahsedebilir misiniz?


C.S: 12 Eylül öncesinin en büyük özelliği, toplumun neredeyse tamamını etkisi altına alan bir sağ-sol kamplaşmasının yaşanmasıydı. Bu kutuplaşma durumu devletin güvenlik birimlerini içine alacak boyutlarda yaygınlaşmıştı. ABD ve SSCB’nin başını çektiği uluslar arası düzlemde de bir kamplaşma vardı. Bunun sonucu olarak ABD faşist cunta rejimlerini destekliyordu. Türkiye’de de devletin temel politikası ABD’nin “komünizme karşı olmak” konseptiyle uyumluydu. 1979 yılında İran’da gerçekleşen devrim, Ortadoğu’da ABD’nin uydusu Türkiye’nin önemini daha da artırdı. Türkiye’nin göremediğimiz özgünlüğü, kendisini ülkenin ve devletin sahibi olarak konumlandırmış olanlar açısından, yaşanan kanlı karmaşanın “uygun” bir ortam oluşturmuş olmasıydı. (Nitekim darbeci paşalardan biri, 3. Ordu Komutanı Bedrettin Demirel, sonraki yıllarda “aslında biz darbeyi 1979 Temmuz’unda yapacaktık, ama şartların biraz daha olgunlaşmasını bekledik” diyecekti…) Ülkücü, milliyetçi çevreler “komünizme karşı mücadele” adı altında devlet tarafından silahlandırılmış, seferber edilmişti. Devrimci güçler ise, “yaklaşan devrim” için mücadele ediyordu. İnsanların öldüğü bu kanlı karmaşa ortamını derinleştirmek için 1 Mayıs (1977), Maraş (1978), Çorum (1980) gibi kitlesel katliamlar düzenlemekten de geri durulmadı. O karmaşa ortamında neler olup bittiğini ve Türkiye’nin nereye gittiğini kimsenin gördüğünü söyleyemem… Neler olup bittiğini ve sağ-sol kamplaşmasının taraflarının hangi derin senaryolara hizmet ettiğini görmek için 12 Eylül darbesinin yaşanması gerekti maalesef… Sonrasında sol dağıldı, hala bile açık ve net bir dille telaffuz edilemeyen ağır bir yenilgiye uğradı, tasfiye edildi. 1980′lerin sonlarında başlayan toparlanma çabaları da, bu bilinçten yoksun olduğu için 1990′lı yılların ikinci yarısına gelmeden etkisiz kılındı. 1990′lı yıllardan itibaren ise artık gündemimizde 12 Eylül faşizmine karşı direniş içerisinde kitleselleşmiş bir Kürt sorunu ve PKK olgusu vardı…

C.B:  Bugünden 12 Eylül’e baktığımızda yorumlamalarınız değişti mi?

C.S: Yukarıda da değindiğim gibi, değişmekten ziyade görüşlerimin olgunlaşmasından, derinleşmesinden bahsedebiliriz. 12 Eylül zihniyetini daha net bir şekilde tahlil edecek bilinç ve deneyime sahip olmaktır söz konusu olan. Yoksa 12 Eylül’ün bir faşizm olduğu noktasında o zamanki algım ile bugünkü anlayışım farklı değil.

C.B: Biraz çekinerek soracağım, malum bazı yaşadıklarımız geçmiştedir ancak ağırlıkları geleceğe yansımıştır. Siz o dönem yargılandınız mı, tutuklandınız mı? Bu süreci paylaşabilir misiniz?


C.S: Tabii ki. Çok şükür geçmişimde utanç duyacağım hiçbir şey yok, neden paylaşmayayım ya da siz neden çekinerek sorasınız? Kişi olarak “çocuksu” hatalarım olmuştur elbette; ama “bilerek” herhangi bir hatam olmadığı gibi, duygularım, duyarlılıklarım kişiliğimi oluşturan temel taşlardır hala. Benim de içinde olduğum binlerce kişinin işkence görmesi, tutuklanması, haksız yargılamalara tabi tutulması… olsa olsa darbecilerin utancı olabilir; ama onlarda da bu duygu yoktur… Devrimci Sol adlı örgütün üyesi olmak suçlamasıyla tutuklandım. Devrimci Sol-Dev-Genç ana davasının “sanıklarından” biri olarak 146/1 maddeden yargılandım. İroniye bakar mısınız: Bu memleketin solcuları “anayasayı ilga etmek” suçlamasıyla idam istemiyle yargılandılar, bazılarımız idam da edildi; ama o anayasayı hep darbeciler “ilga” etti. Çiğnedi. Kafasına göre değiştirdi. Bu arada ilginç bir şey daha söyleyeyim: Hala sanığım! Söz konusu dava 1982 yılında açıldı ve halen devam ediyor! Şu anda Yargıtay aşamasında… İstanbul’da kurulan 2 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandım, arkadaşlarımla birlikte… Ama bu yargılamanın adil olmadığını söylememe gerek var mı? Yargılamalar işkence altında alınan ifadelerle yapıldı. Sıkıyönetim savcısı olan subaylar ve yargıçlar da bu işkenceci işleyişin birer parçasıydı. Mahkeme salonlarında dayak yediğimiz, saldırıya uğradığımız çok olmuştur. Bunlardan bir tanesinde, 6 Kasım 1982′de yapılan anayasa referandumu ve cuntanın şefi Kenan Evren’i cumhurbaşkanı yapma oylamasında, mahkemede “cunta anayasasına hayır!” dediğimiz için saldırıya uğradık… 12 Eylül hukuku, neresinden baksanız tipik bir faşizm idi…

C.B: Çok özür dileyerek soruyorum, işkence desem…

C.S: Emniyette çok ağır işkenceler gördüm. İlk defa işkence gördüğümde 15 yaşındaydım. İkincisinde (1980) de 18 yaşından küçüktüm. Yaşımı belirtmemin nedeni, işkencecilerde hiçbir vicdan, izan kırıntısı dahi bulunmadığının anlaşılması içindir. Falaka, askı, elektrik, tazyikli soğuk suya tutma, “denizaltı” dedikleri işkence (askıda iken yüzüme pamuklu bir bez koyup suya tuttular. Boğuluyorsun, ciğerlerin patlayacak gibi oluyor. Sonradan bunun CIA’nin bir işkence yöntemi olduğunu öğrendim.), kaba dayak gibi çok sayıda işkence yöntemine maruz kaldım. İnsanların işkence altındaki bağrışlarını dinlettiler. Bu işkenceler 12 Eylül döneminde cezaevlerinde de başka yöntemlerle devam etti. Dayatılan kurallara (İstiklal Marşı okuma, askerlere “komutanım” diye hitap etme, Atatürk eğitimine katılma vb.) uymayınca kaba dayak ve falaka başta olmak üzere saatlerce süren işkence seansları oluyordu. Dayatılan şey sadece “kurallara” uymak da değildi; amaçlanan “nedamet” getirmek, yani “itirafçı” olmaktı… O dönemin TRT programlarını hatırlayanlar bilir: Çeşitli cezaevlerinden sağcı veya solcu tutuklular “Atatürk’ün ne kadar büyük adam olduğunu şimdi anladım” türü açıklamalar yapmak üzere ekrana çıkartılırdı. Yine “şükür” diyeceğim; çok işkence gördüm, toplamı yüzlerce günü bulan açlık direnişlerine katıldım, ama bu tür utançla anacağım bir “hatıram” yok…

C.B: 12 Eylül sonrası malum birden kargaşa ve şiddet ortamı duruldu, neredeyse darbe ile sona erdi, bunu nasıl yorumluyorsunuz?

C.S: “Amacın hasıl olması” olarak yorumluyorum… Kuşkusuz başka birçok neden de sayılabilir. Örneğin dönemin devrimci örgütleri kendi durumlarını çok “abartılı” değerlendiriyorlardı. 12 Eylül öncesi kitlesel kabarışın sağlıklı, istikrarlı bir kabarış olmadığını görememişlerdi. Ufukta bizi bekleyen bir “devrim” yoktu. Örgütsel yapılar sanılanın aksine son derece güçsüz idi, vb.

C.B: Peki, darbe döneminden sonra hayatınız hem içsel olarak hem de sosyal olarak normale döndü mü?


C.S: Hayatımın değişik dönemlerinde kendi hayatım adına vicdani muhasebeler yaptım. Kişilik ve düşüncelerimin acılarla olgunlaştığını söyleyebilirim. İşkencecilerim de dahil kimseye karşı kin, nefret, düşmanlık duyguları içerisinde değilim. Yüzleşme ve hesaplaşmanın ülkemizin geleceği adına olması gerektiğine inanıyor, bunun için uğraş veriyorum. Ama bütün bunlar kişisel olarak “normal” olduğumu söylemek için yeterli mi? Emin değilim… Bazen hepimizin psikolojisini sakatladıklarını düşünüyorum. En azından kendi adıma söyleyebilirim bunu. Çok duygusal ve hassas bir yapım olması, bu hikaye ile doğrudan bağlantılı mesela.

C.B:  Sizce darbe nedir? Şartlara göre gereklidir, diyebilir misiniz?


C.S: Tabii ki öyle bir düşüncem yok. Kemalist zihniyeti bilince çıkaramadığım dönemlerde ben de içerisinde olduğum sol yapılara hakim olan anlayış nedeniyle örneğin 27 Mayıs darbesi için “o farklı” gibi şeyler düşünüyordum. Ama bunu aşalı çok oldu. Darbelerin her türü ülkemizin kendi dinamikleri ile, kendi mecrasında ileriye doğru yürümesine yapılan müdahalelerdir ve “iyisi-kötüsü” yoktur. Zaten söylemleri şöyle ya da böyle olsa da tümü de aynı zihniyetten beslenerek yapılmıştır. Aralarında olduğu varsayılan farklar sadece konjonktüreldir; yani dönemin ihtiyaçlarına göre Kemalist zihniyet ve vesayetin hakimiyetini korumaktan başkaca bir amaçları olmamıştır.

C.B: Bugün malum Ergenekon yapılanmasına dair itiraflara şahit oluyoruz, halen süren bir dava var, 12 Eylül ve Ergenekon ya da derin devlet siyaseti arasında bağlantı kuruyor musunuz? Ya da 12 Eylül’ün mimari sizce kimlerdi?

C.S: Zihniyet olarak hiçbir farkı yok. 12 Eylül’ün deşifre olmasından, artık savunulamaz hale gelmesinden dolayı 12 Eylül darbesine karşı olduğunu söyleyip de 28 Şubat’tan yana olmak ya da Ergenekon soruşturmasına “öyle bir şey yok, AKP muhalefeti tasfiye ediyor” türü tepkiler vermek, İlkersiz, tutarsız tutumlardır. Farkında olarak ya da olmayarak asıl realiteyi görmekten kaçınmaktır. 12 Eylül’ün öncesi de sonrası da dahil olmak üzere bütün darbelerin, darbe girişimlerinin, planlamalarının, organizasyonlarının mimarı ve sorumlusu, kendisini Türkiye’nin etnik, dini, kültürel gerçeklerini “yok” etmekle mükellef gören anlayış ve bu anlayışın örgütlü kadrolarıdır…

C.B: Türkiye malum militer bir yapıya sahip, hatta birçoğumuz için ‘ her Türk asker doğar ‘. Darbe yıllarını yaşamış biri olarak, TSK algınız nedir?


C.S: Bir önceki soruya cevabımda tarif ettiğimi sanıyorum. Bir başka ifadeyle de belirtilebilir: Türkiye’de TSK, herhangi bir ordu değildir. Kendisini “kurucu güç” olarak görmektedir. Dolayısıyla “kurduğu” rejimi “korumak-kollamak” misyonu ile kendisini donatmıştır. Böyle olduğu için de, herhangi bir ülkenin ordusundan farklı olarak adeta bir iç savaş ordusudur. Zira kendisine “düşman”, “tehdit” veya “tehlike” olarak bellediği bütün dinamikler, aslında Türkiye’nin gerçekleridir…

C.B: Biraz da gündeme dönmek istiyorum. Önümüzde bir Referandum süreci var, özel değilse Referandum oyunuz nedir ve oyunuzun gerekçeleri nelerdir?


C.S: Daha önce de 12 Eylül Anayasası çeşitli maddeleri itibarıyla değiştirildi. Ancak ilk defa bu anayasanın özüne “dokunan” bazı değişiklikler yapılmak isteniyor. Benim istemim ve beklentim, 12 Eylül anayasasının “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” denilen maddeleri de dahil tümüyle değiştirilmesi, Türkiye’de yaşayan herkesin farklılıklarıyla varlığını güvence altına alan bir anayasa yapılmasıdır. Mevcut 26 maddelik değişiklik paketi, Kürt sorunu ve Alevilerin istemlerini görmezden gelmek ile malul olduğu ve bahsettiğim nitelikte olmadığı için son derece yetersizdir. Ancak bizi “bir adım ileri” götürecek mahiyettedir. 13 Eylül günü yeni, sivil ve demokratik anayasa istemimizi her zamankinden daha canlı bir şekilde gündeme getirmemiz şartıyla, “evet” oyu vereceğim. (Bu arada ilk defa sandığa bu vesileyle gideceğimi de belirtmiş olayım.) Sonucun “evet” çıkması yeni anayasa talebimizi gündemleştirmemiz yönünde daha olumlu bir ortam sağlayacaktır. Referandumda “boykot” tavrını anlayışla karşılamak gerektiğini düşünüyorum; Kürtler ve Aleviler açısından. (Ama Alevi örgütlerinin tutumu da malum; 12 Eylül’ün en çok gadrine uğramış bir toplum olmakla 12 Eylül anayasasını, mevcut statükoyu korumak birbiriyle hiçbir şekilde bağdaştırılacak tutumlar değildir.) Ancak statükocular dışındaki insanlarımız açısından “hayır” demenin asla doğru bir tercih olmadığına inanıyorum. 12 Eylül anayasasını savunma durumuna düşmenin, 12 Eylülcüleri yargı önüne çıkarmayı engellemenin “hayırlı” bir iş olmadığına inanıyorum.

C.B: Toparlayacak olursak 12 Eylül darbe yıllarını yaşadıklarınızdan yola çıkarak nasıl yorumluyorsunuz?

C.S: 12 Eylül darbesinin herkes adına çok ciddi ve öğretici bir “yüzleşme” konusu olduğuna inanıyorum. Türkiye toplumunun da 12 Eylül ve darbeler ile yüzleşmesi gerekiyor. Darbecilerin kendilerini “başarılı” addetmelerine neden olan, biraz da “biziz” çünkü… Günümüzde ortaya çıkan duyarlılığın kalıcı bir bilince dönüşmesi, geleceğimize daha güvenle bakmamızın en büyük umut kaynağıdır… Kişi olarak acılı süreçler yaşamış olmamın bir “bedeli” olacaksa eğer, isterim ki bu “bedel”, herkes adına daha demokratik, özgür bir Türkiye olsun ve bizler, bugünkünden daha farklı sorunlar için uğraş verelim… Mesela Dersim’e bu sene neden az turist geldiğini tartışalım… Ya da İstanbul’daki ulaşım sorunu neden hala çözülmedi diye eleştirelim belediyeyi… Veyahut da gayrısafi milli hasıladaki düşüş nedeniyle hükümetin ekonomiden sorumlu bakanını istifaya davet edelim… “Normal” dertleri olan barış içerisinde huzurlu bir Türkiye’de yaşayacaksak, kişi olarak yaşadığımız bütün acıların unutulmasından yana hiçbir şikayetim olmaz. Çocuklarımızın bizim anılarımızı dinlemekten sıkılmalarına da alışırım. Bir hakkım, katkım olmuşsa böyle bir cennet Türkiye’ye, “helal” ederim… Öbür türlü vicdan sahibi her insan gibi ben de rahat ve huzurlu bir uyku bile uyuyamayacağım… Biraz duygusal bir kelam etmiş olacağım, ama, yaşıyorsam, bunun içindir…
« Son Düzenleme: 12 Eylül 2010, 03:08:31 ÖS 15 Gönderen: erbaiin » Logged
12 Eylül 2010, 03:24:37 ÖS 15
Üye Bilgileri
müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 900
Nerden:

Offline
« Yanıtla #4 :»

Zulme direniş müslümanın yapması gereken bi ameliyesidir,başka bir zulmu tarafında olmak ise o zulume ortak olmak tır ve ZULUMUN İSMİ KURANDA,

Kim ALLAHIN HÜKMÜYLE HÜKMETMİYORSA zalimin ta kendisidir....zulmun büyüğünü izale etmeden bu insanlar zulumden kurtulmaz ve bizde
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.627 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu