Yakup Aslan

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GENEL (Bilgi Platformu) > Köşe Yazıları (Moderatör: Yonetim) > Yakup Aslan
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Yakup Aslan  (Okunma Sayısı 2321 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
17 Haziran 2010, 10:19:00 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« :»

Selamun Aleykum

Sevgili Yakup Aslan ağabey tarafından, Türkiye Müslümanlarının Otobiyografisi yazılıyor.
Uzun bir  yazı dizisi olarak  yayımlanacağını tahmin ettiğim bu tanıklık, bize bölümler halinde  -ortalama haftada bir bölüm-  sunulacak.
Bu yazı dizisinin geçmiş ile bugün arasında durduğumuz yeri daha anlaşılır olarak görmemize fayda sağlayacağını düşünüyorum.Kendisini dünden azade hissetmeyen her müslümanın bugünü adına okuması gereken bir yazı.

Selam ile...
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 01:59:15 ÖS 13 Gönderen: erbaiin » Logged
17 Haziran 2010, 10:20:18 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #1 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik
-1-

 
   

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Arkadaşlarımızın buzları kırıp, dere suyundan abdest aldığı ve şükür namazları kıldığı, daha sonra Komela peşmergelerine ‘pastar’ diye sarıldığı; rehberin, ‘bunlar Kasımlo’nun müritleri, bundan dolayı böyle davaranıyorlar’ diyerek onları kurtardığı zorlu ve tehlikeli yoldan biz de geçerek Tahran’a ulaştığımız zaman, ismini daha sonra öğrendiğim Bahattin Yıldız arkadaşın da aralarında bulunduğu bir grubun yanına gitmeden önce, bol misafiri olan bir eve götürüldük. Yapılan hizmet ve gösterilen yakınlıkla birlikte “işte ensar anlayışı bu!” dediğimiz bir eve misafir olduğumuzdan dolayı mutluyduk. Daha önce Türkiye’de hayal ederek geldiğimiz ümitlerimizin gerçekleşeceği yer bu evdi.

İlginç bir şey vardı. Veya bizim ilk kez rastladığımız bir şey. Genelde herkes kendi yemeğini dolduruyor, sonra da tabağını yıkıyordu. Beyaz sarıklı iriyarı molla da aynı şeyi yaptı. Gerçek eşitliğin, tevazzunun, sadeliğin hayata yansıması bu olsa gerek. Daha sonra tepsi içerisinde büyük bardaklarda bize çay ikram etti ve ardından herkes kendi bardağını yıkayıp kaldırdı. Biraz sonrasında bizim anlamadığımız sohbet başladı. Bereket mollanın yanından ayrılmayan iriyarı bir genç Türkçe biliyormuş. Bize tercümanlık yapmaya başladı. Daha önce İstanbul’da okumuş bir öğrenciydi. Kısaca tanıştık. Halhatırdan sonra, geldiğimiz ülkenin siyasi ve sosyal durumları soruldu. ‘Darbe oldu!’ dememiz bile yetiyordu. Onlar darbeden önce Kenan Evren’in ABD’den para aldığını ve onların desteğiyle bu işi yapacaklarına dair İran’da basının ifşa edici açıklamalar yapıldığını bize anlattılar.

Darbe oldu! Aslında bizim için büyük duyguların, düşüncelerin ve belli bir süreliğine bizi şekillendiren yaşam tarzının bütün şifreleri bu kelimenin içerisinde gizliydi. Milli görüş çizgisinde ülkenin siyaseti üzerinde söz sahibi olmaya çalışmamız ve bu uğurda bedel ödememiz bir gecede noktalanmıştı. Oysa biz, meydanlarda milyonları toplayabilmekle veya kısa bir zaman içerisinde inkılap yapmakla avunuyorduk. Daha önce bir yemek ziyareti için aylarca peşimizden koşanlar, bizi sokaklarda gördüklerinde yollarını değiştirdiler, sakallarını kestiler, evlerindeki Kur’an meallerini korkudan sobalarda yaktılar ve Milli Görüşle başlayan dev inkılapçı hareket bir anda bir damla su gibi kızgın toprakta kayboldu, buharlaştı gitti. Biz yalnız başımıza kaldık. Allah’tan başka hiçbir sahibimiz yoktu. Vurulan bizdik. Cezaevlerinde yatan biz. Kavgalara, kurşunlara göğüs geren bizdik. Her birimiz birer kahraman edasıyla geziniyorduk, meydanlarda. Darbe bütün bu değerleri yok etti. İşte bu gece bu evde bulunuşumuzun asıl sebebinin bu olduğunu söylemek isterdim, ama Müslümanları küçük düşürmek olmazdı.

Bir iki battaniye ile bir yerlere kıvrıldığımız zaman sabah namazı vaktinin nasıl geldiğini bile anlayamamıştık. Namaza kalkanlar sessiz bir şekilde abdestlerini alıyor ve kimseyi rahatsız etmeden yeniden uyuyorlardı. Birbirimizi uyandırmak için kıyamet kopardığımız bir gelenekten gelenler olarak buna şaşırmıştık. Pratik bir şekilde düşündüğümüz zaman, namazın bir sorumluluk işi olduğunu ve doğrusunun da bu olduğunu fark ettik.

Ertesi gün, bizi bir grup arkadaşın yanına götürdüler. Yüksekçe bir yerin üzerine kurulmuş çevresi büyük bir bağla çevrili bir villada toplanmış birkaç arkadaşımız daha vardı. İçeride ve dışarıda birkaç havuzu olan, sinema salonu ve büyük toplantıların yapıldığı kapalı alanların yanında Avrupai bir şekilde donatılmış bir mekandı. Mülk sahibi tagut kaçınca, orası müsadere edilmiş. Daha sonraları isminin Bahattin olduğunu öğrendiğim Abdulhamitle tanışıyordum. Değişik şehirlerden değişik insanlar. Nerdeyse tamamımız, darbe öncesi Milli Görüşe karşı tavır almış ve her fırsatta ‘bu işin artık parti yoluyla olmayacağını, partinin aslında rejimin bir oyunu olduğunu ve hatta giderek amerikancı bir çizgiye kayan Erbakan’ın darbeciler tarafından ülkeye getirildiğini ve bir inkılabının ancak ulemanın önderliğinde gerçekleşebileceğini’ savunmuş insanlardık. İnkılaptan önce başlayan bu düşünce, inkılapla birlikte daha fazla olgunlaşmış ve kırmızı çizgiler keskinleşmişti. İnkılabın nasıl gerçekleştiği konusunda kesin bir bilgileri olamayan dostlarımıza da bir devrimin ancak velayeti fakih liderliğinde gerçekleşmesi gerektiği gerçeğini anlatmaya çalışırken, aslında onların gelenek olarak zaten böyle bir düşünceye hazır olduklarını; imam, imamet ve onlara vekillik yapan alimlerin aslında dini otoritenin en üst makamı olduklarını daha sonraları net bir şekilde öğrenmeye başlamıştık. Başlamıştık başlamasına da geçmişe dair her düşünce ve kalıntılarımıza da saldırmayı nerdeyse inanç haline getirmiştik. Artık ne geçmişimiz ve ne de geleceğimiz sözkonusuydu.

Uluslararası toplantılarda, insanların bize hangi gurup ve hizipten olduğumuzu sürekli bir şekilde sorduklarında ve kendilerine bağımsız düşündüğümüzü söylediğimizde, muhatap alınmadığımızı ve çoğunlukla dünyada MSP ve Erbakan’ın tanınıyor olduğunu söyleyenlere karşı onun aslında bir Amerikancı olduğunu ve başlangıçtan beri bu siyasetler doğrultusunda Ziya’ul Hak ve benzeri Amerikancıları desteklediklerini, ülke içerisindeki siyasetinin de buna hizmet etmeye yönelik olduğunu söylememizin hiçbir anlam ifade etmediğini söylememizin işe yaramadığını gördüğümüzde komplekse kapıldığımızı fark edince, açık bir şekilde bocalama sürecine girdik. Ne yapabilirdik? Ya yeni bir örgüt, cemaat, birliktelik oluşturmalıydık veya geriye dönüş/ru’cu gerçekleştirmeliydik. Birincisinde, derleme insanlarla bunun olmayacağını zamanla öğrendik. Değişik gelenek, düşünce, çevre ve sosyal yapıdan gelen insanları, bir arada tutmak kolay olmayacaktı. Böyle bir boşluğa, insanların tepkisine bütün arkadaşların fazlaca dayanamayacakları ortadaydı. İhvan hareketi yüksek tirajlı dergisinin birçok sayısında Erbakan’a yer vermiş ve onun dünya Müslümanlarının gerçek halifesi olduğunu, halifeliğin en son Türkiye’de son bulmasıyla birlikte bu hakkın onlarda olduğunu savunuyordu. Tağuti rejimlerle ayrışma projesinin neticesinde hicret etmiş olan bizler için bu durum, dayanılmaz derecede sıkıntı vericiydi. Öyle de oldu. Bazılarımız geçmiş düşünceleri tekzip edercesine, soranlara isteksiz bir şekilde bile olsa ‘biz hizbi Selemet üyesiyiz ve liderimiz Profesör Erbakan’dır’ demeye başladık.

Bu çıkış, bizi parçaladı. Arkadaşlarımızdan bazıları bu doğrultuda Türkiye’deki eski arkadaşlarla diyalog kurmaya başladılar. Bahattin, bu düşünceye muhalif olarak bizimle birlikte hareket etti ve geçmişte birlikte olduğu arkadaşlardan kopmaya başladı. Düşüncelerde ayrıldığımız gibi, evlerimizi de ayırdık. Türkiye ile yapılan görüşmeler neticesinde Milli Görüş temsilcilerinin Mehdi Haşimi ile görüşmeye gelmeleri de hız kazandı. Bizim denetimizde gerçekleşen her görüşmede, gelen misafirler üzerinde etkili olmaya ve onları daha önceki milli olan görüşlerinden koparmaya çalışıyorduk. Cemallettin Kaplan, bunların aralarından sadece biriydi. Ancak, Milli Görüşten koptuktan sonra bir cemaatin liderliğini yapmanın o kadar kolay olmadığını, onun çıkışlarıyla ve altyapısız cemaatleşmesiyle daha iyi anlamış olduk.

Milli Görüş temsilcilerinin görüşmelere gelişinin sıklaşması bize sıkıntı vermeye başlayınca, o ortamdan uzaklaşmak istedik. Bahattin ile birlikte, birkaç arkadaş Necefabad kasabasında kalmak üzere gittik ve uzun bir süre orada kaldık da. Her Cuma günü gittiğimiz İsfahan şehrinde tarihin kalıntılarını gezmeye ve geceleri de dağlarda dolaşmaya başladık. Bu durum bizi tatmin etmedi, yeni arayışlara başladık. Bu sürece girdiğimiz zaman, Bahattin biraz bu sıkıntılardan uzaklaşmak maksadıyla bana ‘yarından itibaren şu tepede bir tünel açma çalışması yapalım, biz mücadele adamıyız. Yarın Türkiye’ye döndüğümüz zaman en küçük bahaneyle bizi içeri atacaklar, içeride teslimiyet bize yakışmaz. En azından tünel kazmayı öğrenirsek bize lazım olabilir!’ diyince, hayal etme gücünün genişliği beni şaşırmıştı. Buna rağmen onun isteği doğrultusunda ve hayret içerisindeki bakışlar muhasarasında, birkaç gün tünel kazmakla meşgul olduk. Bu da fayda vermedi. Yaşadıklarımız ve gördüklerimizle İran artık bize dar gelmeye başlamıştı. Esasen, muhacirler olarak ensarları aramaya başlamıştık.

Tahran’da bizi İran ortamından ve gündeminden uzaklaştıracak çareler ararken, Afganlı cemaatler aklımıza geldi. O zamanlar Rabbani, Amerika yanlısı ve karşı grupların uydurduğu belgelerle ajan olarak yaftalanmış, mahkeme tutuklama kararı almış ve gizli bir şekilde İran’dan kaçmak zorunda kalmıştı. Hikmetyar tek seçenek olarak karşımızda duruyordu. Görüşmelerden sonra bizi Pakistan’a götürme sözü verdiler ve biz orada kalan arkadaşlarla vedalaştıktan sonra Afgan kıyafeti ve elimize sıkıştırılan belgelerle Zahedan’a kadar gittik ve oradan da Peşaver şehrine.

İnsanların hayvan gibi istiflendiği, otobüsün damının bile insan dolu olduğu araçlarla sınırdan Peşaver’e kadar yaşadıklarımızı özetini arkadaşlarla birbirimize bakarak anlamaya ve anlatmaya çalışıyorduk. Rıkşalarla tanıştığımız Peşaver’de bize ait olan bir misafir evi vardı ve Afganistan yolculuğu için, Hizbi İslami’nin kapılarını aşındırmaya devam ediyorduk. Büyük ümitlerimiz, beklentilerimiz ve kocaman hedeflerimiz vardı. Bütün bunları gerçekleştirmek için, kalabalık bir arkadaş grubuyla projeler üretiyorduk.

Yoksulluğun, sefaletin ve Afgan göçmenlerinin şehrin varoşlarında toplandığı kampların korkunç hayat şartlarına aldırış etmeden, biran önce Ruslara karşı savaşıp, şehit olma arzusu taşıyan arkadaşların sakinleşmesi ve hayatta şahitler olarak yaşamanın zorluğuna inanması için Bahattin kardeşle adeta ikna odaları kurmuştuk. Kimi arkadaşların ailelerine vasiyetler yazarak şehit olmaya gideceklerini yazmaları ve pazardan Rus öldürmek için kama almaları, bize gülünç gelse bile kardeşlerimizin duygularını anormal çizgiden normale kavuşturmak için yoğun çaba gösteriyorduk. En sonunda beklediğimiz cevap geldi ve hafta içerisinde yola çıkabileceğimiz söylendi. Sabırsız bir bekleyiş, sinirlerimizi tahrip etmeye yetiyordu. Her birimizin üzerinde Afgan giyimi, başımızda takkeler ve boynumuzda petularımızla, sakalımızla kimsenin bizim yabancı olduğumuzu anlaması neredeyse imkansızdı.

Burada da farklı bir kültür, inanç şekli ve bakış açısıyla tanışıyorduk. Nerdeyse açık bir şekilde susuz tuvaletlerde istinca yapılması, kadınların çarşafların kenarını açarak açık alanlarda ihtiyaçlarını gidermesi, her banyodan sonra saçlarına bolca yağ sürmeleri, kanalizasyon veya kuyu sisteminin olmadığı bu ülkede sokakların pis su birikintileriyle dolu olması, camilerde takkesiz namaz kılanlara iyi gözle bakmaması, kapalı gibi görünen bu toplumda düğünlerde dansöz oynatılması, esrarın serbest bir şekilde bakkallarda satılması bizim yabancı olduğumuz bir kültürdü. Mevdudi’nin çizgisinde gelişen Cemaati İslami veya sadece tebliğ etmeyi görev telaki edenlerin varlığı hissedilemeyecek derecede azdı. Buna rağmen onları bulduk ve düşüncelerini öğrenmek istedik. Ortaya çıkan manzara bizim düşüncelerimizi hezimete uğratıyordu. İnkılapçı çizgimizi Mevdudi ve benzerlerinden almış müslümanlar olarak, onların Amerika’ya, Z. Hakka ve benzerlerine bakış açılarıyla örtüşmüyordu.

Özellikle Bahattin, onların amerikancı tutumlarına tahammül edemiyor ve her fırsatta onların duruşlarının yanlışlığına işaret ediyordu. İran’a nazaran daha özgür bir ortama kavuşmuştuk, dolayısıyla herkesimle görüşme onları dinleme veya düşüncelerimizi onlara anlatma imkanı bulmuştuk. Rabbani ile yaptığımız görüşme bizi tamamen şaşkına uğratmıştı. Onunla konuştuktan ve onu tanıdıktan sonra ABD ajanı olmadığını ve belli bir seviyede İslami kültür ve hassasiyete sahip olduğunu görmüştük. Hizip olarak, bize Hikmetyar’ın çevresinden daha samimi ve yakın gelmişlerdi. Özellikle Türkmen Kerimi’nin anlattıklarının da doğru olmadığını orada gördük. Esasen, Cemaati İslami’den ayrıldıktan sonra, Hizbi İslami’de önemli bir konum kazanmak için geçmişiyle ilgili bir sürü rivayet uydurduklarını daha önce de tahmin etmiştik.

Rabbani’yi tanımamızda Tuncer kardeşin büyük bir etkisi olmuştu. Durum böyle olunca, içinde bulunduğumuz grubu kuşkulandırmadan gizli gizli ziyaretler düzenliyorduk. Kısa bir zamanda Afganistan’ın gerçeğini kavramış, karalama, iftira ve çoğu zaman ciddi zararlar veren çatışmaların arka planını yaşayarak öğrendik. Orda olduğumuz dönemde, Erdem Beyazit ve ekibi geldi; günlerce Bahattin ile birlikte onları hiziplere götürüp dolaştırdık ve Afganistan gerçeğini bütün açıklığıyla anlamalarını, görmelerini ve yakından hissetmelerini sağladık. Bununla da yetinmedik, Türkiye müslümanlarının gerçeği öğrenmesi için olayı olduğu gibi objektif bir şekilde anlatmaları için adeta yalvardık. Onlar ne yaptılar, döndükten sonra “Afganistan Destanı” diye özel bir sayı çıkararak, adeta Afganistan kahramanları gibi kendi isimlerini destanlaştırdılar. Ortada olan gerçeğe rağmen, yalan üzerinde şekillenen hayaller karşısında, birbirimize acı acı bakmakla yetindik.

Sonradan duyduğumuz kadarıyla “Afganistan gerçeğini yazıp, aforoz edilmeyi mi kabullenelim!” şeklinde bir savunma yapmışlardı. Onlardan önce bir konuşmasında, Afganistan gerçeğine yumuşak bir dokunuşta bulunanların nasıl eleştirildiklerini de bilmiyor değildik, ama buna rağmen cesaret göstermelerini ve gerçeğin üzerindeki örtüyü atmalarını arzulamıştık. Bu cesareti gösteremedikleri gibi cesur yürek de olamadılar. Onların bütün yürek acısını da biz omuzladık…

(Devam edecek.)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:34:20 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
17 Haziran 2010, 10:23:31 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #2 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik
-2-

   

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Afganistan gerçeğini bilmeden tanışmamız cihat süreci neticesinde gelişen çelişkili durum ve derinden büyüyen ümitsizlik dalgası, Türkiye Müslümanlarının olanlardan haberdar olması gerektiği sorumluluğunu omuzlarımıza yıkıyordu. Bunu ancak, Müslümanların kültürel ve moral kaynağı olmaya namzet olan medyamız halindeki Mavera dergisi yapabilirdir. Gerçeklerle yüzleşmeyi canlı bir şekilde yaşamaları için elimizden geleni yaptık. Ancak bütün çabamız boş çıktı. Mavera, ‘Afgan Destanı’nı yeniden yazdı, ancak yazılanların büyük kısmı hayal ürünüydü. Protesto etmek için gönderdiğimiz mektupları da büyük bir ustalıkla sansürlediler ve baş kısımda yer alan selam ve sorumluluklarla ilgili bölümü yayınlayarak, bizi de kendilerine yandaş olarak tanıtmış oldular. Biz onların tarihe tanıklık yapmalarını isterken, onlar bunun tam tersine korku, endişe ve içten hesapların üzerine inşa ettikleri fildişi kulelerinden hayali bir destan üretmişler; Türkiyeli Müslümanlar da buna tav olmuştu. Çünkü toplum olarak, bize verileni araştırma, tartışma veya daha doğrusu gerçek olanla yüzleşme geleneğimiz yoktu.

Türkiye’de biz slogan atarken, onlar mücadelenin edebiyatıyla uğraşıyorlar ve bizim duygu yanımız onlarla doluyordu. Slogan atanlar darbeyle birlikte dağılınca meydan onlara kaldı ve onlar her iki yanı da doldurma iddiasıyla taleplere cevap vermeye çalışıyorlardı. Onların, Pakistan gezilerinin sadece yeni çıkan bir otomobilin çöllerde ve uzun yollarda denenmesi amacına ek olarak Afganistan ve az da olsa İran’la ilgilenmeleri, beklentimizin aksine özel sayı çıkıncaya kadar hep ümit verici olmuştu. Ortaya çıkan manzara, İbrahim ismime bir de çavuş ekleyip, bana sıksık ‘İbrahim Çavuş’ şeklinde takılan Bahattin (Abdülhamit)’i çok etkilemişti. Müslüman kamuoyunun her taraftan kuşatılmasına vesile olan yoğun propagandaya rağmen, konuyla ilgili çoğunluğun ekser inanışı karşısında birinin çıkıp gerçekleri söylemesinin, onların inançlarına küfretmek şeklinde algılanacağını ve kimsenin de buna cesaret etme yürekliliği gösteremeyeceğini savunur hale gelmiştik. Abdulhamit, “bunlardan ne köy olur ne kasaba!” diyerek tepkisini ortaya koydu. Böyle düşünmede haklıydı, çünkü gerçekleri bilenler susmayı ve gerçekleri gizlemeyi yeğlemişlerdi.

Arkadaşlarımızın buzları kırıp abdest alarak namaz kıldıkları ülkeye kaçak yollarla girdikleri yerden İran’a gitmeden önce, özgün bir düşünceyi aksiyonla sentezleyen ağabeylerimiz, çaresiz olarak bir uçak kaçırmış ve Diyarbakır’da oyuna gelerek yakalanmışlardı. O ekipten, mahkemede bir çok devası olan, daha gençliğimizin başında ceza evinden kurtulması için duvarlara “Eş’e Özgürlük” sloganları yazdığımız, Selahattin Eş çaresiz olarak yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştı. Çoğumuz onları daha Sebil döneminden beri tanıyorduk. Sebil Dergisi ile bizim aramızdaki en büyük ayrışma noktası, Osmanlı sevgisinin, bağlılığının fazlaca işleniyor olması ve bundan daha önemlisi düşüncenin bireye hareketlilik kazandırmaması ve aksiyonun topluma indirgenmemesiydi. Sebil Dergisi’nin bastırmış olduğu padişah posterlerini satmaktan başka bir işle meşgul olmadığımız bir zamanda, suların artık iyice ısındığının farkındaydık. Kadir Mısıroğlu eyleme, slogana karşı olduğunu her defasında dile getirmişti. Öyle olunca da oradan ayrılanlar, biraz sol rüzgârın da etkisiyle safların daha fazla keskinleşmesine çalışmışlardı. Özellikle, buna ülke şartlarının darul harp dönemine uygun olduğunu, devlet memurluğunun, partinin, diyanet camilerinin ve benzeri konuların dinle bağdaşmayacağı yolunda, Hüsnü Aktaş ve Sadrettin Yüksel hocanın da aralarında bulunduğu şura tarafından verilen fetvalar eklenince garip, ama radikal siyasi bir atmosfer oluşmuştu. Mısıroğlu ile en son konuşmam bir karakol macerası neticesinde gerçekleşti.

Tayyip Erdoğan ve Edip Yüksel’in gözaltında bulunduğu Fatih karakolunda ağır darbeler alarak çıkmıştım, bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Kadir Mısıroğlu’na geldik ve durumu anlattık. Tayyib’in, Edib’in de nezarette olduğunu hatırlatınca konuşmaya başladı ve daha önce Metin’e aklını başına alması gerektiğini, sık sık söylediğini; buna rağmen kendisini dinlemediğini ve dinlemeyince de kendisine böyle bir son hazırladığını söylüyordu… Edib’e de defalarca Metin gibi olmaması için uyarıda bulunduğunu hatırlatarak, dolaylı olarak bizi de uyarıyordu. Suçsuz yere tutuklandığımızı ve dolayısıyla Komiser Naci’nin yaptıklarına karşı rapor alıp mahkemeye vermek istediğimizi ve bizi bir avukata göndermesini söyleyince, bize yardımcı oldu. Avukata onun referansıyla gittik, bize yara bere sordu. Bir haftaya yakındır yapmadığını bırakmadığını, ancak ustaca bir şekilde iz kalmamasına dikkat ettiğini, sürekli olarak soğuk suda tutarak darp izlerinin oluşmamasına çalıştığını hatırlattık. Bize, adli tıbbın içteki arızalarla ilgilenmeyeceğini sadece görünüşte bir şey varsa ona göre rapor yazacağını ve gözle görülür izlerin olması… Sıcak su yardımıyla parayla cildin üzerinde darp izi oluşturmamızın gerekeceğini tavsiye etmesi üzerine, madeni para yardımıyla göğsümde ve sırtımda büyük morluklar oluşuncaya kadar cildi tahriş ettik ve adli tıptan 20 gün rapor alarak, avukata verdik. Aynı gün davayı açtı açmasına da, hiçbir zaman sonuçla ilgili bilgi alamadık. Çünkü kısa bir süre sonra darbe olmuştu ve biz ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştık.

Komiser Naci, bir arkadaşın açtığı telefon neticesinde her ne hikmetse benden korkmuştu ve aşağıda nezarette bulunan arkadaşlardan Tayyip veya Ebip gibilerini yukarıda bulunan sorgu/işkence odasına çağırarak, benim onu tehdit ettiğimi söylüyordu. Arkadaşların hepsi benim böyle bir şey yapmayacağımı söyleyerek beni kurtarmaya çalışırken, Ebip daha ikna edici bir dille, ‘Müslümanların şu anda tebliğ devresinde olduğu ve hiçbir şekilde kan dökmelerinin mümkün olmadığını, tebliğ bütün insanlara ulaştıktan sonra, eğer karşı çıkanlar veya engelleyenler olursa ancak o zaman Müslümanların kendilerini savunmak zorunda kalacağını, tebliğ devresi olan bu merhalede öldürülsek bile cevap vermeyeceğimizi’ söyleyerek, onu ikna etmiş ve dolaylı olarak da beni onun elinden kurtarmıştı.

Metin Yüksel, Fatih camisinin avlusunda vurulduğu zaman ben Van cezaevinde yatıyordum. Çıktıktan sonra yeniden İstanbul’a gelmiş ve daha önce pasif durumda olan veya Metin Yüksel’in hareketli temposundan dolayı hissedilmeyen Edip Yüksel’in bizim gruplar halinde girebildiğimiz, solcularca kurtarılmış bölgelerdeki kıraathanelere tek başına giriyordu. Televizyonu kapattırıp, oyunları durdurduktan sonra bir masanın üzerine çıkıp uzun konuşmalar yaparak, İslam’ı tebliğ ediyordu. Defalarca ona çıkışmamıza ve korumasız gitmemesini istememize rağmen, her fırsatta aynı yöntemle tebliğine devam ediyordu.

Pötürgeli Dr. Remzi Pekdemir ve Solhanlı Tahir Tikici ile kaldığımız evler polis tarafından basılıp, karakol haline getirildikten sonra yolculuğa başlayıp, İran ve ardından da Pakistan topraklarına gelişimizin üzerinden aylar geçiyordu, ama biz henüz Peşaver topraklarından çıkamamıştık. En sonunda, bizi göndermemeleri durumunda Hizbi Cemaati İslami’ye gideceğimiz yolunda tehditler yapınca bize birkaç gün sonrasına hazırlık yapmamızı söylediler.

Dev mitinglerle, sokaklardaki güçlü duruşumuzla yakın bir zamanda İslami bir yönetim kurabileceğimizi hayal ederken, ön hazırlıklı bir senaryoyla darbe olmuş ve ümitsizliğin içerisinde boğulmuştuk. Türkiye’de mücadelenin kırılmasıyla birlikte kitlesel olarak içerisine düştüğümüz zilleti daha fazla kaldıramayacağımız düşüncesiyle, gönüllü bir şekilde kendimizi ateşin içerisine atmaya hazırdık. Türkiye’de ümitlerimiz kırıldıktan sonra, sığındığımız İran’dan da istediğimiz/beklediğimiz umut ışığını göremeyince şehadet sloganıyla, ölüme koşuyorduk adeta. Gözlerimiz karaydı, korkusuzduk. Geride bizi yönlendirecek, bekleyecek, yol gösterecek hiçbir değer kalmamıştı artık. Dolayısıyla gerimizde kalan köprüleri yıkmış, gemileri de yakmıştık. Aramızda, sadece Bahattin Yıldız’ın geride ara sıra mektuplaştığı bir gönül bağı vardı. Onun dışında her birimiz gencecik yaşımızda, ideolojik, sosyal ve çözüm alanında tamamen çıkmaza girmiş, tıkanmış, tükenmiş ve kurtuluş yolu olarak da mukaddes topraklarda cihat ederek, şehit olmayı düşlemiştik ve bu hayalimizin yakın bir zamanda gerçekleşeceği söylenince de mutluluğa gark olmuştuk. İnsanlara ‘şehadetin bütün çağlara ve nesillere bir çağrı’ olduğunu söyleyenler olarak, buna öncülük etmeliydik ve artık tıkanma noktasına gelen yolumuzun açılacağı müjdesi de verilmişti. Oraya vardıktan sonra, Dr. Remzi’yi de ‘yaralı mücahitlere yardımcı olması için çağırma kararı’mızı uygulayamadık, çünkü daha İran’dayken onun ölüm haberini her tarafı keçe kalemlerle karartılarak sansürlenmiş Türkiye’den gelen gazetelerden okumuştuk. Bizden geriye kalan bir Dr. Remzi’miz vardı, o da şimdi yoktu.

Biz dünyadaki her sosyal veya siyasal hareketlerin kopyasıydık ve dolayısıyla ayaklarımızın üzerinde duramıyorduk. Geriye dönüp baktığımızda, bizi kasırga gibi savuran darbenin öncesinde her birimiz bir yerlerde hazır ideolojilerin, düşüncelerin kalıplarıyla mücadele vermeye çalışmıştık. En belirgin özelliğimiz, oluşturulan şuranın verdiği kararları uygulayabilmekti. Fatih, camisinde darbe öncesi okunan mevlitte muhalif isimlere dua edildiğinde tekbirlerle protesto edişimiz, mücadele bilincimizi pekiştirmiş, ciddi tutuklamalar karşısında firar ettiğimiz yerlerde halka büyük moral veren bu çıkışımızın izlerini ülkenin en uzak köşelerinde görerek, ümitlenmiştik.

Gönderme haberinden sonra, Bahattin kardeşle birlikte Afganistan’da lazım olabilecek ihtiyaçlarımızı almaya gitmiştik. Daha ilk geldiğimiz günden itibaren havanın sıcaklığından ve çevrenin pisliğinden dolayı çoğumuz hastaydık ve doktorun vermiş olduğu haplar artık fayda vermediğinden çareyi, tezgâhlarda satılan muz ve değişik sıcak bölge meyveleri yemekte bulmuştuk. Misafirhanenin dışında suyu olan biri otelde ve biri de kapısında sürekli kuyruk olan çarşının çok uzaklarında yer alan bir tuvalet vardı. Hiçbir şekilde çevresi açık olan, suyu bulunmayan ve insanların omuzlarındaki petuyu çevresine sarıp taşlarla, kerpiçlerle istinca yoluyla temizlendikleri tuvaletlere gitmeyi beceremedik. Zaten hasta olan bedenimizin, böylesi bir pisliği kaldıramayacağını bildiğimizden olabildiğince buralardan uzak duruyorduk. İlaç yerine meyvelerle direncimizin kırılmasını önlemeye çalışmamıza rağmen, Cihat, Fatih ve birkaç arkadaş daha şiddetli bir şekilde ishale yakalanmışlardı. Hergün duş alıp, kendimizi koruyor. Su yerine sıcak çay içmeye çalışıyorduk, ama yine de çoğumuz hastaydık.

Kısa bir süre sonra, Süleymaniye Diriliş derneğinden tanıdığım ve birçok olayda yürekliliğine tanık olduğum Malatyalı Abdulhamit Turgut geldi ve bizden sonra geldiğinden Türkiye’deki gelişmeleri uzun süre ondan dinledik. Her akşam yemekten sonra gark olduğumuz muhabbetlerle, Pakistan’ın Peşaver kentinde ne aradığımızı bile unutur hale gelmiştik. Darbe önce eylemleri, düşünce yapımızı ve özellikle de Tevhit ve Şura ile birlikte gelişen İslam Devletine doğru gidişimizi değerlendiriyorduk. Gülüşmeler, ileriye dönük önerilerle şekil alan muhabbetlerimiz uzun sürmedi, zira aramızda bir an önce Ruslarla karşılaşmak isteyen sabırsız arkadaşlarımız vardı ve onlar her defasında sıkıntılarını dile getiriyorlardı. Onlar için bundan başka gündem yoktu ve olmamalıydı.  

Gidişimize karar vermişlerdi ancak bu kez, gidecek grup silah bekliyordu. Silahsız o dağları aşmaları ve istedikleri hedefe ulaşmaları imkânsızdı. Bahattin, Fatih öfkenin sınırlarını aşmışlardı bile, “lanet olsun! Bunlar bizi kandırıyorlar, hergün yarın demekten başka hiçbir şey yapmıyorlar. Başka bir hizbe gidelim. Cemiyete gitmiş olsaydık, bizi çoktan gönderirlerdi.” Ağayi Turki ismini taktıkları Muşlu Tuncer Göktaş’a ‘Türkiye’den arkadaşlar gelmiş!’ diyerek, bizi evinde buluşturan Abdulgaffar Maruf, Afganistan’a gidişimizi hızlandırmak için gördüğü her yetkiliye müracaat ediyor ve bizi evine davet ederek, moral vererek bizi sakinleştirmeye çalışıyordu. Uzun bir süre, kapalı olan şehrin büyük parkıyla ilgili bize bilgi verirken, ‘parkın içerisinde büyük bir caminin Osmanlı mimarına uygun yapıldığını ve açılışı da Türkiye başbakanının yapacağını ve bundan dolayı parkı kapalı tuttuklarını’ söyleyerek oyalaması da son bulmuştu. Zira büyük bir törenle açılan camiyi daha sonra görmüş ve gülmüştük. Abdulhamit (Bahattin), camiye bakıp gülerek Abdulgaffar’a ‘ya bu mu cami, buna bizim orada minyatür diyorlar’ diyip takıldığında, Abdulgaffar’ın rahatsız olduğunu kızaran yüzünden gördük. Bu oyalamadan sonra, sinirler artık kopacak kadar gerilmişti.

Hergün gittiğimiz Hizb-i İslami bürosu, Özbek Kerimi’nin de desteğiyle en sonunda bize tarih verilmiş, ancak bu kez silah bahanesiyle karşılaşmıştık. Her şeye rağmen yerimizde duramıyorduk, bir an önce Afgan topraklarına gidip Rusların kökünü kazımak için büyük bir direnç gösteriyoruz ve ondan önce olanların tamamını verilen bu sözle unuttuk. En sonunda… 50 kişilik bir kafileyle iki kişilik koltuklara 3 kişi sıkıştırdıkları ve ayakta, arabanın damındaki bagaj kısmında insanların istiflendiği araç yol almaya başladı. Otobüs bir çukura çarptığı zaman, ayaktakilerin hepsi üzerimize dökülüyorlardı. Gecenin geç saatlerine kader bu şekilde hareket ettik ve daha sonrasında bir mescidin kapısında durduk. İçeride ve avlusunda hasıl sergiler vardı. Namazları kıldıktan sonra, petumuzu üzerimize sererek uyuduk. Güneşin kavurduğu ülkede ilk serin ve rahat geceyi bu mescitte geçirdik. Ömrümüzün en huzurlu anlarıydı, dilini, geleneklerini, sosyal yapısını bilmediğimiz ve hiçbir şekilde uyum gösteremediğimiz yabancı ülkenin bu dağlara yakın kasabasının mescidinde kaldığımız süre, hiç bitmesin istiyorduk. Sabah namazından hemen sonra yeniden yola koyulduk.

Bundan sonraki süreçte, nerdeyse patika denilecek yollardan dağa doğru virajlardan kıvrılarak yükseliyorduk. Hedefimiz Himalyalar’ın gölgesindeki Sipingar’dı. Afganistan sınır kasabasına doğru yola devam ediyoruz. Yol boyunca, bizi ilgiyle izleyen ve kimi zaman hareketlerimize gülüşen insanların gözleri önünde sohbet ediyorduk. Darbe öncesi yaşadığımız olayları, solcuları taklit ederek kurtarılmış bölgeler ilan edişimizi uzun yıllar geçmiş gibi değerlendiriyorduk. Bakışmalara ve gülüşmelere ben aldırış etmezken, Abdulhamit öfkelendiğini yüzüne ve kimi zaman da ifadelerine yansıtıyordu. Tahammülün sınırlarını aşan, kimi zaman sıcakta kavuran ve kimi zaman da donduran yolculuğumuz Hindukuşu dağlarının gölgesinde, çınar ağaçlarının yeşile boyadığı kasabaya ulaştık. Hizbin yerini öğrendikten sonra, onların çıkmamamız yolundaki bütün ısrarlarına rağmen dışarı çıkıp çınarların altında yer alan bir çayhanede doyasıya çay içtik.

Akşamın serinliğinde dolaştığımız kasaba sokakları, Pakistan’ın diğer şehirlerine nazaran daha temiz ve düzenli görünüyordu. En azından her taraftan akan sular daha berraktı. Havanın serinliğinden omzumuzdaki petularımıza iyice sığınıyorduk ve çaresiz Hizbin yolunu tuttuk, akşam yemeği ve çaydan sonra bize tahsis edilen odaya çekilip orada muhabbet etmeye ve dinlenmeye başladık. Sabahın karanlığında Afganistan’a doğru hareket edecektik.

Sabah gün aydınlanmadan ve kasabayı kucaklayan çınarların o tatlı duruşlarını yakından görmeden/hissetmeden karanlıklara karıştık. Bu kez, patika bir yoldan yürüyorduk. Sınırı geçtikten sonra bir köyde bize silahları vereceklerdi. Birkaç parça elbisemizin bulunduğu çantalarımızdan da kurtulmuştuk. Sadece üzerimizdeki elbiseler vardı, uzun dağ yürüyüşünde en küçük bir ağırlık yürümeyi engelleyebilirmiş. Öyle dediler. Bizimle gelen Abdulgaffar Maruf özellikle hiçbir ağırlık taşımamamız yolunda uyarmasına rağmen, daha önceki dağcılık tecrübemle ceplerimi şekerleme ve kuru üzüm doldurmuştum. Hiç bilmediğimiz ve duymadığımız bir yola gidiyorduk. Yanımızdaki mücahitlerin konuşmalarından çok azını anlayabiliyorduk ve zorlandığımız zaman Maruf yardımımıza yetişiyor veya onlarla farsça konuşarak iletişim kurmaya çalışıyorduk.

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Bahsettikleri köye vardığımızda sabah namazı vaktiydi, mescitte namazımızı kıldıktan sonra köylülerin getirdiği kahvaltıyı, temiz havayı teneffüs ederek doyasıya yedik. Sonrasında bizim silahlarımız getirildi, ancak namlularını görür görmez hayal kırıklığına uğradık. Rusların modern silahlarına karşı bize verilen mavzerler, garibimize gitmişti. Fatih’in eski akıncılarından Fatih (Köksal), buna ilk itiraz edenlerden oldu. Her konuda iyi manevra yapabilen Abdulgafar, ‘bunların geçici olduğu’nu söyledi. Burada başka silah olmadığı için, yoldaki tehlikelere karşılık silahsız hareket etmemek için bu silahların verildiği ve merkeze ulaşıldığında silahların kaleşnikoflarla değiştirileceğini söyledi. Öfkelensek de kısmen ikna olmuştuk. Ormanların içinden yükseklere doğru tek sıra halinde yürümeye başladığımızda, üzerimizdeki küçük bir ağırlığın yürüyüşümüze ne kadar olumsuz etkilediğini daha iyi anlıyorduk. Patika yollardan, kayalıklardan dağlara doğru yürüyorduk ve önde olan Afganlılar yolu bildiklerinden ve bedensel direnç sahibi olduklarından her zaman bizden çok ileride yürüyorlardı.

Dağcılıktan kalan geleneğimi burada da sürdürüyordum, geride kimse kalmasın diye en arkada yürüyordum. Dağ yürüyüşü yapanlar bilir, en arkadaki sürekli olarak öndekine oranla en çok yorulandır. Afganlıların avuç avuç yuttukları haplara rağmen ishal hallerinin devam etmesi imdadımıza yetişmese, bu zorlu yolu bu tempoyla bitirmemiz imkânsızdı. En azından hiçbir şey yemiyor olsak bile, kısa aralıklarla tuvalet mollaları veriyorlar veya bizim arkadaşlar bu ihtiyaçlarını onlara bildiriyorlar. Yol boyunca sudan ve benim tanıdığım otlardan başka hiçbir yiyeceğimiz yoktu. Türkiye’den gelen arkadaşların dirençleri ishalle birlikte giderek kırılma noktasına geliyordu. Fırsat buldukça onlara kuru üzüm ve şekerlemeleri sınırlı bir şekilde veriyordum. Ayaklarımızdaki sandaletlerle sürekli suların içinden geçiyoruz ve kaçınılmaz olarak ıslanıyorlar, biraz kurudukları zaman da ayakta işkence haline dönüşüyorlardı. Kuruyan sandalet bağları ayak derisini jilet gibi sıyırdığından, her defasında onlardan birilerinin sandaletleri ellerinde yalınayak yürüdüklerine şahit oluyorduk. Daha yürüyüşün başından itibaren arkadaşların ayakları kanamaya başladı bile. Abdulhamit, Tuncer’in deyimiyle ‘tam bir Afganlı’. Başındaki takkesi, hafif kirli sakalı ve sırtındaki petusuyla onların arkasından ayrılmıyor, aralarında fasıla oluşmasına fırsat vermiyor. Geri kalan arkadaşlar ise, sürekli geride kalıyorlar ve bütün ısrarlarımıza rağmen öndeki Afganlılar düzenli bir tempoyla yürümüyorlardı.

Abdulgaffar, bize neden en yükseklerden gitmemizin gerektiğini izah edenek, Sovyet uçak ve helikopterlerinin sürekli hareket halinde olduklarını, en küçük bir canlı gördükleri zaman bölgeyi bombardıman ettiklerini anlatıyor, anlatmasına da bizim bundan korkumuz yoktu! Biz zaten bunun için geldik ve öldürebildiğimiz kadar Rus öldürürken, şehit olmaya da hazırlıklıydık. Bir de bu zorlu yol olmasa. Sessiz ama sarsılmaz kayalar gibi durduğumuz Türkiye’den buraları daha farklı algıladığımızı, hayal ettiğimizi gerçeklerle yüzleştiğimiz zaman daha iyi anlamaya başlamıştık bile. Hareket temposu hızlı olduğundan, yol boyunca muhabbet etmemiz de zorlaştıkça, sadece kendimizle başbaşaydık. Dağlara doğru yükseldikçe, zorluklara rağmen içimizde manevi bir atmosferin giderek genişlediğini ve bu atmosferin anaforunda kaybolduğumuzu daha iyi anlıyorduk. Sanki kirlenmiş yeryüzünden, temiz kalabilmiş yüksekliklere doğru yol aldıkça başka alemlere doğru kanatlanıyorduk. Bunun yanında, açlık, yorgunluk ve hedefimizin bilinmezliği büyük bir moral çöküntüsü yaşamamıza yetiyordu. Buna rağmen, birbirimize moral vermeye gayret gösteriyorduk.

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Sürekli gökyüzünde savaş makinelerini de kollayarak yüksek çamların arasından ilerlerken, yer yer ormanın yandığını görünce, Abdulgaffar soru sormamıza bile fırsat vermeden, yangının Sovyet uçaklarından atılan yangın bombaları neticesi meydana geldiğini söyledi. Biz, hayatın bir parçası olan ormanların işgal güçleri tarafından yakılmasına inanmak istemezken, bomba kalıntılarını gördük. O zaman, savaşı hedef edinen işgal güçlerinin acımasızlığına ve insanlık karşısındaki pervasızlığına daha çok inandık.

(DEVAM EDECEK)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:33:55 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
24 Haziran 2010, 11:37:10 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #3 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik
-3-

 

Çamların arasından aşağıya, kuzey yönüne doğru ilerledikçe aslında buzulların bölgesinde olduğumuzu ve dayanılmaz soğukların oradan bize doğru estiğini keskin ayazla hissetmeye başlamıştık. Buzulları yokuş aşağı inerken daha fazla dayanamayıp, ‘petu’mun üzerine oturarak aşağıya doğru hızla kayıyordum. Adeta uçarcasına gidiyordum. Yoluma çıkan bir iki kayayı manevralarla geçtikten sonra bir düzlüğe ulaşmış ve arkadaşları beklemeye başlamıştım. Aradan geçen bu uzun sürede rahat bir şekilde dinlenme imkânı bulmuştum. Aslında ben bu kayma işine girişirken, diğer arkadaşların da aynı şekilde aşağı inebileceklerini düşünmüştüm, ama onlar o hızı ve riski göze alamamış, yürüyerek zikzaklar çizerek inmeyi tercih etmişlerdi.

Kısa bir iniş daha geçtikten sonra, yeniden tırmanmaya başlamıştık. Ancak arkadaşların hiç biri yürüyecek halde değillerdi. Sabahın karanlığında başlayan yürüyüş durmaksızın devam etmişti. Zorlu inişten sonra daha yüksek bir dağa yeniden tırmanmıştık. En uzun molalarımız, namaz vakitleri verilen molaydı. Allah’tan ‘onların’ seferilik, namazları birleştirme veya kısaltma gibi bir dertleri yoktu. Ayrıca taharet esnasında istinca yapmaları; Cihat ile Fatih’in “tombala çekiyorlar” dediği taşla kurulanma işlemi ve ondan sonra da ayrıntılı bir şekilde dikkat ettikleri abdest ritüeli geliyordu ardından. Aldığımız abdeste dikkatlice baktıklarını bildiğimizden, bütün sembol, şekil ve törenleri harfiyen yerine getirmeye çalışıyorduk. Buna rağmen nereden görmüşlerse, Fatih’in taş kullanmadan, direkt suyla temizlenmesini sorun ettiler. Abdulgaffar kanalıyla uyarılarını iletip, böyle abdest alanların ancak ‘Rafıziler’ olabileceğini söylediler. Fatih, homurdanmaya başladıysa da, sakinleştirerek “bunların gelenekleri böyle, bunlar ne öğrenmişlerse onu uyguluyorlar ve ondan başka bir doğrunun olabileceğini kesinlikle kabul etmezler. Bize düşen onların bu inançlarını sorgulamamak, buraya geliş gayemiz bu değil. Bir de adamlar buna Allah’ın emri gibi inanıyorlar” dedik.

Akşama doğru, dağın zirvesine yakın bir yere varmıştık. Orada, beş-altı ev vardı ve köyün dışında tek katlı, kapısız-penceresiz bir odaya doğru yöneldik. Köylülerin bizi misafir edeceği ümidiyle orada beklemeye başlamıştık. Mücahitlerden bir kaçı köylülerle görüşmeye gitmiş, ancak üzgün bir şekilde geri dönmüşlerdi. Köylüler misafir etmeye yanaşmadıkları gibi, yiyecek de vermemişlerdi. Afganlılar, köyün Afganistan sınırları içinde olmasına rağmen Pakistanlılar’a ait olduğunu ve her gün buradan birkaç mücahit kafilesi geçtiğinden, onlara bakacak imkânlarının olmadığını, bunu anlayışla karşıladıklarını söylüyorlardı. Çaresiz, o tek göz üstü kapalı, ancak kapısız-penceresiz, bol manzaralı odaya doluşmuştuk. Çevreden bolca odun toplamış ve sabaha kadar yakılan ateşin çevresinde oturarak uyumak zorunda kalmıştık. Grubumuz bu barınağa sığmayınca, bu soruna iki saatte bir, birkaç kişilik nöbetçi yöntemiyle çözüm bulunmuştu.

Esasen, dediklerine göre bu bölge güvenilir değilmiş. Ancak yüksek olması ve Sovyetlerin ilgi alanından uzak olduğu için bu güzergâh seçilmişti. Bir eşkıya grubu, bölgenin kontrolünü elinde bulunduruyor ve defalarca Pakistan’dan silah ve mühimmatla gelen kervanları soyuyormuş. Soğuktan ve yer darlığından dolayı sabaha kadar uyuyamamıştık. Açlığa alışmış bedenimizle sabahın serinliğinde tekrar yürümeye başlamıştık. Bilinmezliğe doğru devam eden bu yolculukta, kuru üzüm ve şekerlenmeyi idareli kullanıyorduk. Açlık, yorgunluk, hedefin belirgin olmaması ve bunlardan daha kötüsü, arkadaşların ishalden kurtulamaması dayanılır gibi değildi. Geniş derelerden geçerken, çıkarmaya fırsatımız olmadığından, sürekli ıslanan sandaletlerimiz her yönden rahatsız edici bir hale gelmişlerdi. Her defasında daha “çok yolumuz var mı?” diyor, “aha şu tepenin/dağın arkası gideceğimiz yer” cevabını alıyorduk. Her aştığımız dağ-tepenin ardından bu cevapları tekrar tekrar alınca, artık bu tür soruların gereksiz ve anlamsız olduğuna kanaat etmiş ve soru sormaktan vazgeçmiştik. Ayaklarımız, irademizin dışında taşlara savruluyorlardı ve çoğumuzun ayakları kan içerisindeydi. Fatih, bu programsızca ve ön hazırlık yapılmadan başlanan ve bir türlü bitmeyen yolculuğa isyan ediyordu artık. Daha bir buçuk günümüz dolmamıştı bile. Silahlar ve içini bolca mermi ile doldurduğumuz mermilikler bize artık yoklarmış gibi gelmeye başlamıştı. Öğleye doğru yüksekçe bir dağı çıktıktan sonra, aşağıya doğru hızla inmiş ve aşağı eteklerdeki düzlükte namaz kılmak üzere hareket etmiştik. Yeşil alana geldiğimizde, mermi yeleklerimizi çıkarıp, biraz dinlendikten sonra elimizden geldiğince uzatmaya çalışarak abdest merasimine başlamıştık.

Namazı kılıp, tek sıra halinde yeniden harekete geçtiğimizde; Cihat, düz bir taşın üzerine oturmuş sigarasını pervasızca tüttürüyordu. Bir süre bekledim gelmesi için, gelmeyince seslendim. “Siz gidin, ben arkanızdan yetişirim!” diye ısrar edince, bir bildiği vardır düşüncesiyle arkadaşlara yetişmeye çalıştım. Kıvrılarak yüksekçe tepenin başına kadar kaç kez seslendiysem aynı ifadeyi tekrarladı. Tepeye vardıktan sonra, grup durumdan haberdar olmuştu. Seslenmelerine karşılık o, eliyle ‘gidin’ işareti yapıyordu. Gelir hesabıyla ona doğru geri döndüm, ancak yanına gidinceye kadar başını bile yerden kaldırmadı. Tamamen kendisini kilitlemişti. Yanına vardığımda, gözlüklerinin altından bana ‘neden geldin?’ dercesine baktı. Kalkması için ısrar ettim. O, ‘artık bir adım bile atacak durumda olmadığını, ayaklarından akan kanı göstererek, bize rehberlik yapanların yalan söylediğini; bu açlık, yorgunluk ve belirsizlikle hiçbir yere gidemeyeceğimizi ve bundan dolayı onları protesto edip burada kalmaya karar verdiğini’ söyledi. Onun da silahını ve mermi yeleğini omuzlayarak, yalvar-yakar yeniden yürütmeye başladım. Tepeye vardığımızda, onlar yeterince dinlenmişlerdi. Geldiğimizi görünce yeniden hareket komutu verdiler.

Öğleye doğru, her tarafından sular akan, yeşillikler arasına gizlenmiş bir köye vardık. Mücahitler, yiyecek bir şeyler bulmak maksadıyla köye gittiler. Bütün köyden ancak on tandır ekmeği ve birkaç yeşil soğan alabilmişlerdi. Bölüşülen ekmek, sadece iki lokmadan ibaretti ve gece yarısına kadar o ekmekle devam etmiştik. Gece yarısına doğru bir köy evinin kapısındaydık. Abdest alıp büyük bir salon görünümündeki evde namaz kılıncaya kadar, bize yemek hazırlanmıştı. Büyük kazanlarda kaynatılan buğdaylar iyice piştikten sonra tepsilere boşaltılmış, üzerine yoğurt döküldükten sonra, az bir yağla terbiye edilmişti. Tandır ekmeğiyle yenilen bu yemek, dünyanın en lezzetli yemeğinden daha tatlı gelmişti. İki günlük açlıktan sonra, ilk defa karnımız doymuştu. Mücahitler, “Türkiye’den cihat için misafirlerimiz var!” deyince, ev sahipleri mahcup bir halde ikram edebilecekleri her şeyi getirmişlerdi. Bizim için çay, nerdeyse yemek kadar önemliydi. Büyük çaydanlıklarda sarı bir su şeklinde gelen çayları da ‘gor’larla içtikten sonra, belki de hayatımızın en güzel uykusunu uyumaya başladık. İki günlük yorgunluk ve uykusuzluktan sonra, kendimizi evimizdeymiş gibi hissettiğimiz dağ başındaki bu köy evinde, o saate kadar olanları unutmuşçasına huzurluyduk. Ancak ‘yolcu, yolunda gerek’ti. Sabahın karanlığında kalkıp basit bir kahvaltının ardından yeniden yola koyulduk.

Gün boyu isyan ederek, kimi zaman Maruf’un ‘Vallahi sadece bu tepeyi geçecek kadar bir yolumuz kaldı!’ şeklindeki yalanlarına inanarak akşama doğru hedefimize varmıştık varmasına, ancak dünyaya geldiğimize yüz bin kez pişman olmuştuk. Bütün bu yorgunluk ve bitkinliğimizin üstüne, bir köyden geçtiğimizde köylülerin sıraya dizilip teker teker bizimle tokalaşması ve her birimizin “singi, curi, tabiate xe… beçeha…” şeklindeki tekerlemeyi 5 ten fazla olan kucaklamanın her defasında merasim gereği durup söylemeleri ve bizim de bu merasime katılmamız, bizi çılgına çeviriyordu. Elimden geldikçe, oyalanıyor veya bir şekilde bu merasimin sonuncu seansına kendimi ulaştırmaya çalışıyordum. Onlarsa, nefesleri kesilinceye kadar bu tekerlemeyi karşılıklı söylüyorlardı.

Celalabat şehrinin Soğrut kasabasının, ağaçlar içerisinde çevresi duvarlarla çevrili bir derebeyi evindeydik. Komünist işgal hükümetinden önce, kırsalda ve hatta şehir varoşlarında derebeyler hâkim durumdaydı. Kale gibi duvarlar içerisinde kurulan büyük bir mahalle, dışarıyla bağlantısı kesik halde silahlı güçleri, çalışanları ve soylu ağanın ailesini içinde barındırıyordu. Aşılması nerdeyse imkânsız duvarların gözetleme kulelerinde nöbet tutulur ve surlar içerisindeki yerleşim alanları bağımsız bir ülke durumunda gibiydi. İşgalci Rusların gelmesiyle birlikte büyük kesimi menfaatleri gereği, onlarla işbirliği yapmış ve dolayısıyla mücahitlerin güçlü olduğu alanlarda, zenginliklerini alıp, kaçmak zorunda kalmışlardı. Feodal ağalar, büyük baş hayvanların yanı sıra geniş ekim tarlalarına sahip olduklarından, büyük bir işçi nüfusunu da bünyelerinde barındırabiliyordu. Hâkim hükümetin denetimindeki bölgelerde ise, ya varlıklarını koruyorlar veya kalelerini Sovyet ordularının yerleşimine terk ediyorlardı.

Şimdi, böyle bir yerdeydik. Her türlü meyve ağacının olduğu geniş bir kalenin orta yerinde, futbol sahası kadar bir alan ve her birimiz çimenler üzerine dökülürcesine oturmuştuk. Kalede mukim olanlara, önceden gelenler haber vermiş ve kazanlarda yemekler kaynamaya başlamıştı bile. Tahran’dan buraya gelinceye kadar yaşadıklarımız, yorgunluğumuz ve hayatın içerisinde yüzleştiğimiz çelişkilerimiz bugün bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştı. İçinde yaşamadığımız bir hayatın kurallarına, koşullarına, geleneklerini, tarihsel, sosyal gerçekliğine kısa bir sürede uyum sağlayabilmek, bütünleşmek veya en azından engelleyici sorunlarından kurtulabilmek o kadar kolay değildi. Biz bunun gerçeğini birebir yaşıyorduk. Kimse bize bunları anlatmamıştı. Her şeyi yaşayarak öğreniyorduk. Afganistan gerçeğiyle birebir yüzleştiğimiz zaman, bize anlatılanların tamamının yalan olduğunu daha iyi görebiliyorduk. Efendilerimiz, sadece görmemizi istedikleri şekilde toz-pembe bir manzara oluşturmuşlardı ve biz de teslimiyet mantığıyla biraz da böyle bir rüyaya ihtiyacımız olduğu için, araştırma zahmetine dahi girmeden kabullenmiştik.

Fanusların ışığında, yağlı yemeklerimizi yedik ve daha sonra, -buralara geldiğimizden beri sıkça duyduğumuz “Mihmanani Turki” (Türk Misafirler) ifadesinin ardından- bize normal çay getireceklerini anlıyorduk artık. Onlar, genellikle şeker kamışı suyunun sıkılıp, tozun bolca karıştığı kurutulmuş parçacıklarıyla yeşil çay içiyorlardı. Bize normal çay (çay tori) getiriyorlar ve biz kaçınılmaz olarak içindeki kum taneciklerini hissederek kırmaya çalıştığımız gorlara alışmaya çalışıyorduk. En az birkaç gün burada dinlenebileceğimiz söylenmişti. Ancak günlerdir banyo yapmamıştık. Soğuk suda, sabunsuz bir şekilde yıkadığımız saçlarımız artık bize sıkıntı vermeye başlamıştı. Ter kokusuna alışsak bile, bunun devamında bitlenmekten korkuyorduk. Çay sohbetinde bunu ilk olarak Abdulhamit (Bahattin) gündeme getirmişti ve en kısa zamanda, bu sorunumuza bir çözüm bulmak gerektiğini söylüyordu. Abdulgaffar’ı çağırıp, ne yapabileceğimizi sorduk. O, mücahitlerin, aşağıda akan derede yıkandıklarını ve bundan başka da bir çözüm yolu olmadığını söyledi. Ertesi gün topluca, su kaynatabilecek bir kap bulup, dere kenarına gitmeye karar verdik.

Ertesi gün büyük bir yağ tenekesi bulmuş ve dere kenarına inmiştik, ancak su kırmızı akıyordu ve bundan dolayı da kasaba bu ismi almıştı.- Soğrut (kırmızı dere).- Abdulgaffar, bütün kuyu ve şehir suyu sisteminin Ruslar tarafından imha edildiğini ve savaşın ilk gününden beri halkın sadece bu suyu içtiğini hatırlatınca, akşam içtiğimiz çayın neden farklı bir tat verdiğini daha iyi anlamıştık. Çaresiz, yaptığımız ocakta suyu kaynatmaya başladık. Gözden uzak ve sessiz bir alana gitmiş olmamıza rağmen, bir şekilde bizim farkımıza varmış ve yüksekçe bir yerden, bizi izlerken kahkahalarla alay konusu yapmışlardı. Getirdiğimiz sabunlarla elbiselerimizi kaynar suda yıkayıp kızgın taşların üzerine sermiştik. Kısa bir zamanda elbiselerimiz kurumuştu. Her birimiz sıcak suyla, sabunla yıkandıktan sonra omzumuzdan eksik etmediğimiz petularımızı havlu olarak kullanarak, kurulanmış, bu şekilde dahi olsa banyo yapmanın vücudumuza verdiği dirilik ve direnci hissetmenin hazzını yaşamıştık. Bundan olsa gerek, sinirlerimiz gevşemiş, yaşadığımız koşulların üzerimizde oluşturduğu baskı daha hafiflemiş gibiydi sanki. Ancak yıkandığımız kırmızı topraklı su, bizi de kendi rengine boyamıştı ve üzerimizde bir toz tabakasının kaldığını görünce gülüşmeye başlamış ve birbirimize takılmaya bile başlamıştık. Bizim için önemli olan, kirden korunmak ve gelecek tehlikelere karşı tedbir almaktı. Avuçlarımızla yüzümüzdeki tozları sıyırdıktan sonra, petularımızı da yıkayıp geri dönmüştük. Yaptığımız, onlarca garipsenmişti, alışık olmadıkları bir haldi ve hatta uzun süre kaldıkları mescid duvarında bitlerin hareket halinde olmasına bile önemsemediklerini rahat bir şekilde anlatabiliyorlardı.

Mücahitler, bu tür karargâhları dinlenme veya destek gücü olarak koruyorlarmış. Böyle olunca da kendi ihtiyaçlarını köylüden aldıkları vergi veya merkezden gelen paralarla karşılıyorlardı. Gündüz vakti yemekten sonra biraz dolaştığımızda, buğday tarlalarından daha çok afyon tarlaları olduğunu görmüştük. Esrarın küçük dükkânlarda bolca satıldığı, tarlalarında afyon yetiştirildiği, sigaranın nadir bulunduğu; bunun yerine kireç, tütün ve onların rivayetine göre hindi gübresi karışımı yeşil bir toz halindeki ‘nesvar’ satılan bir kültürün tam ortasındaydık. Pakistan ve Afganistan’da her alanda kullanılan nesvar, uzun süre damak ve dudak altında yutulmadan tutularak emilir ve etkisini yitirdikten sonra da her evde bolca bulunan sürahi şeklindeki küllüklere tükürülürdü. Yine rivayete göre az miktarda esrarın da karıştırıldığı bu nesvar, ağzı tütün oranında uyuşturuyormuş. Kullanıcılar bir evde o kül tabaklarını görmedikleri zaman sergiyi kaldırıp, altına tükürmekten de çekinmiyorlardı. Bu, gelenek haline gelmiş olduğundan, bizim dışımızda kimse tarafından yadırganmıyordu. Bizim sigara içen arkadaşlarımız da sigara bulamayınca, bir süre sonra bolca satılan bu tozu kullanmak zorunda kaldılar. Bundan öte dikkatimizi çeken şey, mücahitlerin hâkim olduğu kesimlerde afyonun bolca yetiştirilmesi olmuştu.

Geldiğimizden beri çayı aydınlıkta içmediğimizden, rengini de görememiştik. Şimdi çayın ne kadar bulanık olduğunu görmüş ve bunun kaynağını araştırmaya başlamıştık. İçtiğimiz su, Soğrut’tan, kanallarla topraktan havuzlara aktarılıyordu. Burada belli bir süre dinlendirilmeye bırakılan suyun toprağı kısmen de olsa dibe çöküyordu. Ancak, bu zaman sürecinde su kurtlanıyordu ve su içmek zorunda kaldığımız zaman ya bir bez aracılığıyla bir kaba süzerek içiyorduk veya avucumuzla aldığımız suda en azından gözle görülen tanecikler olsa bile kurtçukların olmamasına dikkat ederek içiyorduk. Bunu gördükten sonra, Afganlıların neden avuç avuç ishal hapları kullanmalarına rağmen bir türlü sağalmadıklarını daha iyi anlıyorduk.

Önemli bir baskın veya saldırı olmadığı müddetçe, belli bir süre burada konaklayacağımız ve dinleneceğimiz söylenmişti. Yine itiraz ettik, biz bir an önce Ruslarla karşılaşıp onlarla hesaplaşmak istiyorduk. Bu yöndeki tepkimize, yöntemin bu şekilde olduğu söylendi. Biz de, arkadaşların ayaklarındaki yaraları ve yorgunluğumuzu göz önünde bulundurarak ses çıkarmadık. Bunca zaman ne yapabilirdik. Onlardan, düşmanın olduğu mesafeleri ve yerleşim noktalarını, ayrıca gelebilecekleri alanları öğrenmiştik. Bize belirlenen alanlarda, insanlarla kaynaşmayı, çevreyi tanımayı hedefleyen yürüyüşler yapmaya başlamıştık. Olabildiğince yeşile doymuş kasabanın her tarafını geziyorduk. Az Farsçamızla veya tek tük öğrenmeye başladığımız Peştuca konuşarak iletişim kurduğumuzda genç neslin bizimle diyaloga hazır olduğunu; buna karşılık yaşlı neslin bizi hiçbir şekilde içlerine sindiremediklerini ve her fırsatta bizimle alay ettiklerini görüyorduk.

Bir çayhanede otururken, Tuncer’in her fırsatta Hamido diye takıldığı Bahattin yüksek sesle bizi çağırdı. Yeni biçilmiş bir afyon tarlasında birkaç küçük çocukla bir arada olduğunu görüp, oraya doğru gittik. Çocukların arasında duran şirin bir çocuk omzundaki kuşuyla oynuyordu. Abdülhamit, biz ulaştıktan sonra: “Bu çocuğun isminin Allah olduğunu biliyor musunuz?” diyince, şaşkınlık içerisinde kaldık. Defalarca ismini sorduk. Bize, babasının sürekli Allah ismini anmak için ona bu ismi taktığını söyleyince, bocaladık kaldık. Böyle bir gerekçe ile Allah’ın ismini yalın olarak varlığa vermeyi nasıl bir mantık onaylamış olabilir, diye düşünmeye başladığımız anda Hamido, ‘çocuğun, kuşa birkaç kelime öğrettiğini’ söyleyince yeniden hayrete düşmüştük. Konuşabilen cinsten olmayan ve serçeye yakın bir cins kuş, onun kafasından, omzuna atlıyor, bazen bizim omzumuza bile konuyordu. Bildiğimiz birkaç kelimeyle sorgulamamızdan sıkılan çocuk, kuşla ilgilenmemize sevinmişti.

Mücahitlerin sıkılmaması için, bize cemaatle namaz kıldıran sarıklı uzun sakallı Movlana Sayyaf, mücahit komutanının emriyle sabah namazlarından sonra ders vermeye başlamış ve bizim de bu derslere katılmamızın zorunlu olduğunu söylemişti. Katıldığımız ilk günde, mücahitlerden birçoğunun kısa namaz sürelerini, ilmihal bilgilerini çok az bildiklerini veya hiç bilmediklerini hayretler içerisinde müşahede etmiştik. Ders boyunca birkaç kişiye Fatiha suresini öğretmekle meşgul olunca biz sıkılmış ve bir kenara çekilerek kendi aramızda sohbet etmeye başlamıştık. Elbette, bu tavrımız mollanın hoşuna gitmemişti. Öğle vakti, köylülerin getirmiş olduğu koyunlar, kazanlarda pişerken ben de ellerimizle yağların içerisine girmemek için, çekinerek ağaç kabuklarından 3 adet kaşık yapmış ve yıkadıktan sonra, ceplerime koymuştum. Birini ben almış, diğer ikisini de yağdan oldukça rahatsız olan ve çoğu zaman bulaşmamak için kuru ekmeğe talim eden Cihat (İlyas Dönmez) ve Fatih’e vermiştim. Özellikle yemek yerken kimsenin görmemesine dikkat etmelerini de tembih etmiştim. Ne var ki yemek yerken bütün çabamıza rağmen yakalanmıştık. Uzak sofralarda oturanlar bile kalkıp yanımıza gelmişler ve hayatlarında ilk defa kaşıkla yemek yiyen birilerini görmüşçesine bizimle alay etmişlerdi.

Biz, bitlenmemek için yağdan kaçınırken, onlar dalga geçiyorlardı bu hassasiyetimizle. Yemekten sonra, küçük bir leğen içerisinde ellere ibriklerle dökülen birkaç damla suyla eller ıslatılıyor ve sirkelendikten sonra, yağlı kısımlar ovuşturularak vücuda yaydırılıyordu. Biz bu kültürü, izlemiş olduğumuz siyah beyaz filmlerde, genellikle Araplara ait bir gelenek olarak ve abartılarak anlatılışlarından görmüştük ancak. Aynı durumun, burada abartılı bir şekilde hayata yansıdığını görünce, bu bölgelere sadece İslam’ın şekil olarak geldiğini ve Arap geleneğinin din olarak topluma hâkim olduğunu açıkça görmüştük. Kaşıkla yemek yeme hevesimiz, macera ve arzumuz son bulmuştu artık. Kaçınılmaz olarak onları taklit etmemiz gerektiğini, topluca alay konusu olduktan sonra daha iyi anlamış ve çaresiz, toplu davranış kalıplarına geri dönmek zorunda kalmıştık. Arkadaşlarımız homurdanıyorlardı, ama yapacak bir şey de yoktu. Artık, onların sabah derslerini de, anlamamak pahasına bile olsa dinliyorduk.

Bir müddet geçtikten sonra Movlana Sayyaf, arkasında kıs kıs gülen bir grup mücahitle bizim yanımıza gelip oturmuş ve sohbet etmeye başlamıştı. Özellikle, namaz esnasında Şafii mezhebinin gereklerini yerine getirişim, onların dikkatini çekmişti. Sorduğu ilk soru “Müslüman mısınız?”  şeklide olmuştu. Sonra hangi mezhepten olduğumuz sorusu gelmişti ardından. Müslüman ve Şafii olduğumu söyledim. Eminim, Şafii mezhebini ilk defa duyuyordu Movlana. Şafiilerin ayaklarını yıkayıp, yakamadıklarını sormakla ayrıntılara girmeye çalıştı. Ben, bu kadarını beklemiyordum ve bir âlimin en azından dört mezhebi bilmemesinin imkânsız olduğunu düşünüyordum. Soğukkanlı bir şekilde, ayaklarımızı yıkamadığımızı ve bazen ayaklarımızı yıkadığımızda dizlerimizin üstüne kadar yıkadığımızı, söyleyince kendince noktayı koymuştu artık. Sonradan kendi aralarındaki konuşmalardan, “bunlar Rafızî, kendilerini gizliyorlar” şeklindeki konuşmaları duyunca, bizi sorgulamasının ve değişik yorumlar yapmasının amacını daha iyi anlamıştık gibiydik artık.


Devam Edecek...

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:33:28 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
20 Temmuz 2010, 01:20:00 ÖS 13
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #4 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik
-4-

 
Himalayalar’ın en uygun noktasından buzulları aşarak, zorlu bir yürüyüşle geldiğimiz eski derebeyi konağında, günler artık sıkıcı bir hale gelmeye başlamıştı. Hamido, bizimle istişare ederek en azından yaşı uygun çocuklara eğim verme fikrini öne sürdüğü günden beri, çocukları hayret ve alaylı bakışlar arasında tozlar içerisinde yuvarlamaya, koşturmaya çalıştırarak kendimize bir uğraş alanı oluşturmuştuk. Birkaç gün içerisinde kalabalık gruptan sadece beş eğitim öğrencisi kalmıştı, onlar da işin gırgırındaydılar. Buna rağmen Abdulhamit, yılgınlık göstermedi ve başkalarını da teşvik etmek için eğitime devam etti.

Öğleye kadar devam eden eğitimin ardından bahçede oturup, az topraklı gor şekerlerle çay içiyorduk, ancak bu dinlenmenin, bize daha önceki beklemeler gibi sıkıntılı saatlere dönüştüğünün belirtileri artık ortaya çıkıyordu. Arkadaşların sıkılmaması için dere boyunca düzenlediğimiz geziler de artık tat vermemeye başlamıştı. Mücahitlerin kontrolünde olan küçük dağlara da tırmanıyorduk, ancak arkadaşların ishal durumlarının devam ediyor olması ve buna toprak havuzlarda dinlendirilen kırmızı suyun içerisinde yüzen küçücük kurtçuklarla dolu suyu içmeye mahkûm olmamız eklenince, sinir bozucu bir hal alıyordu.

Bütün kasaba bu suyu içiyordu. Ruslar, işgal döneminde kuyuları ve su şebeke sistemini imha etmişti. Afganlılar, çaresizlikten çare üretmişti bu şeklide. Kontrol altındaki tepelerde, küçük ölçekli dağlarda yaptığımız gezintilerde mavzerlerimiz bize artık yük olmaya devam ettiğinden değiştirilmesini istiyorduk, ancak her defasında bahaneler ileri sürülerek bu isteklerimiz ya erteleniyor ya da bir şeklide görmezden geliniyordu. Yine böyle bir günde ortamdan uzaklaşmak ve kendi başımıza kalmak için, uzaklara doğru bir yürüyüş yapmıştık. Uzun bir yürüyüşten sonra, açlık ve yorgunlukla kendimizi Soğrut suyunun dinlendirilmeye bırakıldığı bir toprak havuzun başında bulmuştuk. Dikkatli bir şekilde bezle süzerek içtiğimiz suyun ardından açlığımız da artmıştı. Bu arada ben de bulunduğumuz çevrede, boyu selvi gibi uzamış söğüt ağaçlarına dolanmış bir üzüm ağaçları görmüştüm.

Onlar, dinlenme halinde muhabbet ederken ben ağaca tırmanarak çok yüksekte toplu halde olan siyah üzüm salkımlarına ulaşmaya çalışıyordum. Fatih, Cihat, Hüseyin, Mustafa, Abdullah ve Abdulhamit gelmesini beklediğimiz Abdulhamit Turgut’un geciktiğini konuşuyorlardı. Bir yandan ağaca tırmanırken, bir yandan da konuşulanları dinliyordum. Tam yaklaşmış ve elimi uzatmıştım ki, orada büyük bir arı ordusunun gizli olduğunu fark ettim. Büyük bir gürültü koptu. Oraya kadar çıkmışken, geri dönmeyi bir türlü kabullenemedim ve ne pahasına olursa olsun güneşin önünde kavrulmuş olan üzüm salkımlarını toplamaya başladım. Hepsi bir anda topluca bana hücum etmişler ve her yanım sarı arılarla dulmuştu. Arıların yoğun saldırısına uğramış ve her tarafımı ısırdıklarından şiddetli bir baş ağrısı ile yaşadığım bu şokun ilk belirtilerini daha hızlı bir şekilde hissetmeye başlamıştım. Yüzüm hızla şişmeye ve morarmaya başlamıştı, buna rağmen geniş Afgan gömleğimin içini üzüm doldurmaktan geri durmamıştım. Gömleğimin içi de arı doluydu, her ısırdıklarında bir sağa bir sola sallanıyordum.

Gömleğimin içini doldurup, ağacın üzerinde olgunlaşarak dünyanın en güzel üzümü haline gelen salkımları doyasıya yedikten sonra aşağıya inmiştim. Yüzüm acayip bir hal almıştı ve ben o kadar arının ısırması durumunda bunun aslında ölüme bile yol açabileceğini bilmiyordum. Aşağıya inince gömleğimi açtım ve üzümleri çimlerin üzerine boşalttım, onlarca arı gömleğimin içinden uçuştu. O halime rağmen, gülmekten kendimi alıkoyamadım. Arkadaşları fazla üzmemek için yüzümü toprak havuzda yıkadım ve onlar da getirdiğim üzümleri yemeye başladılar. Başımdaki şiddetli ağrıyla birlikte sol gözüm tamamen kapanmıştı. Ben acı içinde kıvranırken arkadaşlar bana bakıp gülüyorlardı. O halimle birazda Afganlılardan gizlenerek yola koyulmuştuk. Merkeze doğru yaklaştığımızda, çocuklar o yakınlardaki mücahitlere haber vermişlerdi bile. Kısa bir süre sonra, önlerinde kalın sarıklı Movlana Seyyaf’ın olduğu kalabalık bir gurup bizi karşıladı. Bir kısmı kıs kıs gülerken, Movlana bana çareler aramaya çalışıyordu. İlk önce birinin tavsiyesi üzerine çamur yapıp yüzüme sürdü, sonra başka biri çamurun, gözenekleri tıkadığını söyleyince yüzümü yıkatıp ve kuruladı. Parmaklarına tükürerek moraran kısımlara sürüyordu. Öfkeden patlamak üzereydim. Bununla yetinmeyip, başımın iki yandan iki eliyle kavrayarak tükürüklü elini sürmesini engellediğim gözümün en çok ağrıyan kısmına tükürüvermişti.

İşte o dakikadan sonra kıyamet koptu. Onu var gücümle ittim ve Türkçe ‘Allah belanı vermesin!” dedim. Cümleyi anlamasa bile öfkelendiğimi anlamıştı ve “Niye rahatsız oluyorsun, Müslüman’ın tükürüğü Müslüman’a şifadır. Peygamberin böyle yaptığını bilmiyor musun?” şeklinde konuşarak, yaptığını makul ve normal bir şeymiş gibi göstermeye çalışmıştı. Dayanamadım, az Farsçamla “şıma ki, peyğamber nistiy!” (Sen peygamber değilsin ki!) dedim. Sessiz bir şekilde yanımızdan ayrılıp gitmiş ve ben de ağrılarımla baş başa kalmıştım. Yüzüm sağalıncaya kadar Afganlıların maskarası haline gelmiştim. Aslında onların mutluluğunu görünce ben de acıyla karışık tebessüm ediyordum.

Sakal, sarık, takke, elle yemek ve benzeri konularda tamamen işin şeklini gelenekleştiren Afganlılar, kabuğu tamamen ruhsuzlaştırmışlardı. Akletme, işin hikmetini araştırma gibi bir endişeleri yoktu. Durum böyle olunca da hemen hemen bütün alanlarda çatışmaya başlamıştık. Gelenekleri konusunda itiraz edemiyorduk; zira onlar, bunların tamamen ilahi mesaja dayandığını savunuyor ve bunları ifa ederken Allah’ın değişmez hükmü gibi davranıyorlardı. Dua etmeleri bile şekliydi, ellerini açıyor ve herhangi bir şey demeden yüzlerine sürüyorlardı.

    Abdulgaffar, yakın bir zamanda sopa olarak taşıdığımız mavzerlerin keleşinkoflarla değiştirileceğini söyledi. İlk defa inanmadık, ancak gerçekten birkaç gün sonra başka bir komutanın yanına gitmiş ve birkaç günlük misafirlikten sonra silahlarımızı değiştirmiştik. Okumuş, kültürlü bir komutandı Zahid Seyaf. Alçak gönüllü ve sosyal yanı güçlü olan bu komutan halk tarafından da seviliyordu. Onun yanında kalmayı çok istiyorduk, ancak o yanından gelmiş olduğumuz Miracettin’i kırmak istemediğini belirtti. Birkaç gün devam eden misafirliğimiz esnasında, Seyyid Kutub’u, Şeriati’yi okuduğunu ve İran İslam İnkılâbından etkilendiğini, İmam Humeyni’ye hayran olduğunu anlatmıştı ve bu konuşmaların bir mükâfatıymış gibi bize sabahleyin birlikte bir yere gitme teklifinde bulunmuştu. Biz, ciddi bir operasyona gideceğimizi düşünerek onaylamış ve her birimiz geceyi sabahın bir an önce gelmesini bekleyerek sıkıntılı bir gece geçirmiştik

Sabah olunca operasyon düzeniyle tek sıra halinde ilerliyorduk. Yol boyunca, dikkatli olmamız gerektiği ve girdiğimiz bölgenin tamamen Rusların elinde olduğu söylenmişti. Öncülerin kontrolünde, ağaçları gür olan bir alana gelmiştik. Dikkatli bir şekilde ilerleyerek yüksek duvarlarla çevrili bir alana kadar gelmiştik ve içeri girdiğimizde uzun zamandır hasretini çektiğimiz beyaz suyla dolu havuzu görünce hayretler içinde kalmıştık. Kırmızı olmayan, saf su karşımızda duruyordu. Sevincimiz, operasyona hazırlanan duygularımızı, düşüncelerimizi güçlü bir şekilde izole etti. Tarihi bir mabet görünümünde olan bu havuz Hindulara aitmiş ve uluslararası anlaşmalar doğrultusunda, yıkılması  önlenmişti. Hindularca kutsal kabul edilen bu alan, Sovyet askerlerinin denetiminde olan bölgedeymiş. Bizim kalabalık bir grup halinde geldiğimiz kendilerine haber verilmiş veya görmüş olduklarından, çevrede onlardan hiç eser yoktu. Gün boyu burada kalacağımız, kaynaktan su içmenin ve havuzda nöbetleşe yüzmenin serbest olduğu söylenince biz hiç sıramızı da beklemeden uzun paçalı şortlarımızla havuza girmiştik ve rahatsızlık hissedinceye kadar, gelen temiz kaynaktan su içmiştik. Öğle vakti yakın bir mescide gidip namazımızı kıldıktan sonra, halkın getirdiği  patlıcan, bamyadan oluşan yemeği yemiş ve yeniden havuzumuza dönmüştük.

Dinlenme ve bir iki küçük operasyonun dışında bütün günümüz, mücahitlerle geçiyordu. Onların savaş hikâyelerini ve savaşın başında tecrübesizlikten dolayı fazlasıyla zayiat verişlerini dinliyorduk. İşgalin ilk günlerinde Sovyetler, dağı taşı bombalıyor ve dünya savaşından kalan bombaların büyük oranda patlamadığı söyleniyordu. Mücahitler, içindeki patlayıcıyı çıkarmak için ortasından kesmeye çalışırken diğer mücahitlerin de büyük bir merakla olayı izlemeye çalıştığını ve demirin ısınmasıyla kıvılcım alan patlayıcılardan onlarca mücahidin/insanın ölümüne yol açtıklarını hayıflanarak anlatıyorlardı. Biz bunu şimdi nasıl becerebildiklerini sorunca, bunca zayiattan sonra kesme işini sadece bir kişinin uzak bir alanda yaptığını ve demirin soğuması için sürekli su kullandıklarını anlatınca olayın vahametini daha iyi anlıyorduk. Onların anlattıklarına göre, en büyük zayiatı böylesine cehaletten ve mücahitlerin birbirlerini imha etmeye çalışması neticesinde verdiklerini anlıyorduk.

Afganistan’da karşılaştığımız ilklerden biri de, mücahitlerin kendi aralarındaki çatışmalarıydı. Cemiyetler, birbirleriyle savaştıkları zaman tamamen merhametsizleşiyor ve son kurşuna kadar karşı tarafı imha etmeye çalışıyorlardı. Rus tanklarına, “roketsiz kalırız!” düşüncesiyle atmadıkları roketleri, bitinceye kadar birbirlerini imha etmekte kullanmalarına “aşiret mantığı” şeklinde bir yorum getirmekten başka anlam bulamıyoruz. Bir köyde karşı gruplara yaptıkları bir baskın neticesinde iki taraftan onlarca insan ölmüş, ancak köyde bulunan mücahitler baskın düzenleyenler tarafından muhasara altında tutulmuş ve köyde bulunanlarla birlikte tamamen imha edilmişlerdi. Bununla da kalmayıp, cesetlerin oradan alınmaması için günlerce mevzide kalmışlar ve cesetlerin kokuları kendilerini tamamen rahatsız edinceye kadar da oradan ayrılmamışlardı. Mücahit grupların böylesine merhametsiz olduklarına onlarca örnek veriyorlardı.

Mücahitlerin, aşiret mantığıyla birbirlerini imha etmeleri ile ilgili en dramatik olayı Abdulhak Maruf anlatmıştı. Ramazan ayında mücahitler, Lağman bölgesinde iftar etmek için bir büyük mescitte toplanmışlar. Kasaba halkı kendi aralarında hazırladıkları yemekleri sofralara düzmüş; ezan okunduktan sonra namaz kılmış ve topluca sofralara oturmuşlar. Bölge, güvenilir olduğu için nöbetçi koymaya bile ihtiyaç duymamışlar. Bütün mücahitlerin sofraya oturmasıyla birlikte ateş başlamış ve kırılan camlardan içeriye yüzlerce el bombası atılmış. Bununla yetinmemiş, içeri girmişler ve tek bir canlı kalmayıncaya kadar hepsine kıymışlar. Cemiyet-i İslami, Hizb-i İslami mücahitlerine, Hizb-i İslami de bunun benzerini Cemiyet-i İslami’ye yapıyor. Bütün gruplar arasında böylesine yüzlerce olay yaşanmıştı. Kardeş kavgasında, tamamen aşiret/kabile öfkesi, mantığı ve yöntemi hâkimdi.

Ruslara karşı aynı hınç ve kini taşımıyorlardı. Hatta belli bir dönem sonra varlıkları onların varlıklarıyla güçlenir hale gelmişti. Garip bir denklem vardı. Dışarıdan gelen yardımlara ek olarak, Afgan halkından alınan vergilere bir de Ruslara sattıkları uyuşturucu eklenmişti. Olayın farkında olan Sovyet hükümeti cephelere para hareketini kontrol etmeye başladığında da, Ruslar silah, mermi ve teçhizat vererek uyuşturucu almaya başlamıştı. Mücahitler, “Ruslar uyuşturucu almadan, bu korku ve dehşetin anaforunda daha fazla direnemezler!” diyorlardı. Alışveriş,  köylüler aracılığıyla yapılıyordu. İyi müşteri olanlar, belli bir süre sonra bölgede anlaşmalı hareket etme önerisi bile sunuyorlardı. Mücahitler bu bölgede faaliyet halindeyken onlar görmezlikten gelecek, onlar da bir yerden bir yere nakledilirken kendilerine karışılmayacaktı. Anlaşmanın olduğu bölgelerde savaş,  düşük yoğunlukta devam ediyordu.

Ramazana birkaç gün kalmıştı, son birkaç günün keyfini çıkartmak maksadıyla dere kenarındaki ağaçların arasında dolaşmak ve ardından elbiselerimizi Soğrut suyunda yıkayıp, kuruladıktan sonra geri dönmeyi planlıyorduk. Yeşillikler, çevresi şeker kamışlarıyla, mısır tarlalarıyla yüksek duvarlar halinde kaplı olan patika yollardan aşağıya doğru inerken, karşıdan başka hizipten kalabalık bir grubun yukarı doğru çıktıklarını gördük. Ben ve Cihat tanıdığımız bu grubu selamlamak ve onlarla kucaklaşmak için onlara doğru gidiyorduk. Tam yaklaşıp selam verdiğimiz sırada, namluya mermilerini sürerek, ellerimizi havaya kaldırmamızı ve teslim olmamızı istediler. Fatih, geriden geliyordu, onların taşların arkasına mevzilenip, bizi çember içerisine aldıklarını görmesi üzerine o da mermiyi namluya sürerek bir taşın arkasında mevzi tutmaya başlamıştı.

Afganlıların anlattıklarını artık hissetmiyor, yaşıyorduk. Aşiret mantığının İslam’i ahlakın, duyguların önüne geçmesini, düşünce, duygu ve gerçek alanda canlı olarak yaşıyorduk. Birkaç defa selamlaşıp, kucaklaşma ve hal hatır sormanın dışında hiçbir diyalogumuz olmayan başka bir grubun silahlı milislerinin muhasarası altındaydık. Daha düne kadar birlikte olduğumuz, aynı saflarda namaz kıldığımız, birlikte avuçlarımızı açarak ortak dualarla Allah’a yakardığımız bu insanların, şu anda bize reva gördükleri zillet, basit bir öfkeyle izah edilecek gibi değildi. Hayal edemeyeceğimiz zillet artık bize yakındı.

 

(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:33:03 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
20 Temmuz 2010, 01:22:53 ÖS 13
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #5 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik
-5-

Yaşadıklarını daha sonra yazanlar, belli değer, olgu ve bilinçaltlarındaki kalıntılardan, psikolojilerinin rehberliğinde kurgu yaparlar ve satır aralarına, okuyanlara vermek istediklerini de serpiştirmeye çalışırlar. Yazılanlar, anı yansıtmadığından, kalplerinin yerine beyinleri hareket güzergâhında yol göstericidir. Yaşadıklarını, hayal ettiklerini ve hayatın canlılığını kelimelerle ifade etmeye çalışırken, elbette yaşadığı acı tecrübenin etkisinden veya uğradıkları hayal kırıklıklarından veya gördükleri yanlışlıklardan kendilerini uzak tutup adaletle hareket etmeleri kimi zaman zorlaşabilir. Adaletle hareket etmesinin tek garantisi vicdanıdır. Korkularımız, beklentilerimiz, hayata dair yargılarımız, adaletten ayrılmamızı önerdiğinde buna sadece vicdanımız engel olabilir. Okuyucu da aynı durumdadır, bir yazar konusunda önyargı sahibiyse söylenen her sözün kendi düşündüğü gibi olması gerektiğine inanır, eğer bundan farklıysa araştırmaya, anlamaya, ne maksatla yazıldığına bakmadan hükmünü koyar. Eğer vicdanı, önyargılarının vesayeti altında değilse kaçınılmaz olarak yeni bir ufuk açılacağından kuşku yok.

İran’daki hayal kırıklığımızdan sonra geldiğimiz Afganistan’a dair büyük ümitlerimiz, ideallerimiz ve bunun da ötesinde hayallerimiz vardı. Daha başından beri çelişkiler, yalanlar, oyalamalar ve yaşadığımız gerçekler saf bir kalple beslediğimiz ideallerimizi yerle bir etmişti. Afganlı mücahit gruplarının birbirlerini katletmelerine dair rivayetlere inanmazken veya bunu Afgan abartısı olarak değerlendirirken, bugün aynı mantığın muhasarası altındaydık ve silahlarımızı bırakıp teslim olmamamız durumunda bizi vuracaklarını haykırıyorlardı. Daha önce anlatılanları hissetmiyor, bizzat canlı bir şekilde yaşıyorduk. Ellerimizde silahlarımızla, selam vermeye gittiğimiz mücahitler tarafından muhasara altına alınmış ve Fatih (Köksal)’ın dışında hiç birimizin mevzi almasına bile fırsat kalmadan, onlarla tartışmaya ve Afganistan’a sadece Sovyet işgalcilere karşı savaşmak üzere uzak ülkelerden geldiğimizi ve onlarla hiçbir husumet ve işimizin olmadığını anlatmaya çalışıyorduk. Onlar anlamıyorlardı. “Sizin bağlı olduğunuz hiziple bizim aramızda düşmanlık var ve yabancı olmasaydınız, çoktan sizi vurmuştuk! Ancak silahlarınızı ve teçhizatınızı bırakırsanız, size dokunmayız!” diyorlardı.

Kavga-gürültü ederek, mavzerleri verip zorlukla alabildiğimiz silahlarımızı onlara teslim etmemiz, hatta öldürülme pahasına bile olsa imkânsızdı. Kararlılığımıza, Fatih’in mevzilenmiş bir haldeki haykırmaları ve kararlığı da eklenince, onlardan bir-iki kişi aralarında konuşarak sessiz bir şekilde geldikleri yoldan, askeri bir manevrayla geri döndüler. Gürültülerden ve bağrışmalardan, bizim hizbe haber ulaşmış ve onlar gittikten sonra kalabalık bir şekilde yardımımıza koşmuşlardı. Kan ter içerisindeki mücahitlerin, bizi muhasara edenlerin arkasından gitmemeleri için zor ikna edebildik. Eğer onlar gitmeden önce gelselerdi, kesinlikle çatışmanın önünü alamazdık. Çünkü aşiret mantığının, kabileci zihniyetin İslam düşüncesi olarak kesin inanç şeklinde yer ettiği bu insanların, yaptıklarının İslami olmadığını izah edebilecek bir dil bulamıyorduk. Zihinlerine ve kabul dünyalarına ulaşmak imkânsız denecek kadar zordu o ortam ve koşullarda. İşte bu da onların Müslüman’ca düşünmelerinin önünü kesiyordu. Sadece karşılıklı konuşmaları bile büyük bir çatışmanın ateşini tutuşturmaya yeter bir sebepti.

Böyle bir olaya karışmış olmaktan dolayı biz, utanç duyarken, karargâhta kahramanlar gibi karşılandık. Mücahitlerin kendi aralarında çatışmalarının ancak düşmanın işine yarayacağını, güç kaybına sebep olacağını, düşmanın büyük masraflarla buna benzer kopmplolar hazırlamasının kaçınılmaz olduğunu ve İslam’ın hiçbir şekilde böyle bir olaya sıcak bakmadığını anlatmamızın hiçbir yararı olmadı. Komutanları, bunun karşılıksız kalmaması gerektiğini, hesap sorulması gerektiğini söyledi. Aynı akşam, hazırlıklı bir şekilde onların kaldığı eski derebeyi kalesini muhasara ettik ve teslim olmamaları durumunda onların toptan imha edileceğini söyledik. Olaydan haberdar olan başka gruplar seri bir şekilde aracılık yapmaya başladılar ve çatışmanın çıkmaması için ellerinden geleni yaptılar. Her iki tarafın da aracılara rest çekmemesi ve en azından çatışmayı başlatan ilk taraf olmama yönünde hassasiyet göstermesi, telafisi imkânsız bir çatışmayı engelledi.

Ertesi gün Ramazandı ve biz, güneş tamamen ortalığı ısıtıncaya kadar mevzilerimizde durduk. Güneş, geceleyin üzerinde uyuduğumuz ve kemiklerimizin kimyasını değiştiren nemli çimenleri ısıtmaya başladığında, aracıların görüşme trafiği de hızlandı. Karşı taraf özür diledi ve bunun üzerine muhasarayı kaldırıp karargâhımıza döndük. Aç, uykusuz ve bitkin bir halde gece boyunca olanların anlamını kavramaya çalışıyorduk. Akşam iftardan sonra, bizi muhasara eden grubun barış için geleceği haber verildi. Uzun kuyruklar halinde geldiler ve bildik selamlama ve kucaklaşma faslı başladı. Bizi muhasara edenler, en öndeydiler; onları görünce kucaklaşmamak için saftan çıktık ve sadece onların gözlerine bakarak olayı izledik. Tepkimizi ve protestomuzu anladıklarını kızaran çehrelerine yansıtmaya engel olamadılar. Merasim bitmeden, onlarla bir araya gelmemek için dışarı çıktık.

O bölgede olduğumuz müddetçe de onları gördüğümüz zaman yolumuzu değiştirdik ve bunu yaparken kesinlikle hatalarını anlamalarını istemekten başka bir kastımız da yoktu. Ruslara karşı savaşmak üzere geldiğimiz ülkede, hiçbir ilgimiz olmamakla birlikte mücahitlerin birbirlerini öldürmelerine sebep olabilecek bir gelişmenin içerisinde olma düşüncesi bile bizi rahatsız ediyordu.

İki gün sonra Abdulgaffar, kendi doğum yeri de olan Lağman’a hareket edeceğimizi söyledi. Bir şehirden başka bir şehre hareket edecektik. Sabahın erken saatlerinde hareket etmek üzereyken, Sovyet uçakları alçaktan uçmaya başlamıştı. Komutan, karargâhın hızlı bir şekilde boşaltılmasını ve mücahitlerin daha önceden belirlenen sığınaklara girmesini emretti. Bir iki arkadaşla sessiz bir şekilde onların yanından ayrıldık ve bütün alanı rahat bir şekilde görebileceğimiz yüksekçe bir yerdeki ağaçlıkların arasında beklemeye başladık. Daha önce gelen uçaklar keşif için gelmişti. Aradan kısa bir süre geçmeden savaş uçakları her tarafı bombalamaya başlamıştı. Roketleri ve kurşunları bittikten sonra bu kez kara savaş helikopterleri bir anda gökyüzünü kaplamaya başlamıştı. Bombardıman alanına yaklaştıklarında ise her tarafı taramaya ve roket atarlarını fırlatmaya başladılar, bir anda toz bulutları her tarafı çepeçevre sarmıştı. Kulak zarlarımızın patlama sınırına kadar geldiği bu zamanda, toz-duman içinde vurulan yerleri az çok görebiliyorduk.

Bombardıman alanında, tavuklardan veya diğer evcil hayvanlardan başka hiçbir canlı yoktu. İnsanlar bu duruma yabancı olmadıkları için, toprak alanlarda, tepelerde yaptıkları tünel şeklindeki sığınaklara sığınmışlardı. Bir saatten fazla süren bombardımanın ardından, geriye kalan sadece büyük bir toz bulutuydu. Uçakların bir daha gelmeyeceği ihtimali üzerine, insanlar yerlerinden çıkmaya ve neticeyi görmeye yönelmişlerdi. Kesif toza rağmen biz de aşağılara doğru hızla indik. Bombalar neticesinde birkaç tuğla ev yerle bir edilmişti. Toz-duman dağıldıkça, tavuk, kedi ve diğer evcil hayvanların dışında bir can kaybı olmamakla birlikte yerleşim alanlarının büyük zarar gördüğü anlaşıldı. Afganlılar bunu umursamıyorlardı,  çünkü bombardıman ve acı, onların hayatının bir parçası haline gelmişti.

Geçmiş olsun ve duadan sonra, Lağman’a doğru harekete geçtik. Tek sıra halinde yürüyorduk. Mesafeyi sormamayı daha önceki tecrübelerimizden iyi öğrenmiştik. Sormamız durumunda “aha şu tepenin arkası” diyeceklerini ve o tepenin arkasının da hiçbir şekilde ulaşılır bir yer olmayacağını artık kavramıştık. Yol boyunca birkaç kez keşfe çıkan helikopterlerle karşılaştık ve her defasına ya taşların altına saklanmayı veya petumuzun altında hareketsiz bir şekilde gizlenmeyi bir askeri komut ve yaşamak için zorunlu bir refleks olarak yeterince kavramıştık.

Yol boyunca, Afganistan cihadında efsaneleşen Şah Mesut ve benzeri komutanların kahramanlıklarını imrenerek dinledik. Akşama yakın bir zamanda gerçekten de son tepeye ulaşmıştık ve hemen arkasında sürekli çatışmaların yaşandığı Kabil’e giden büyük bir asfalt yol vardı. Devamlı ve ciddi olarak korunduğundan, çok dikkat etmemiz gerektiği ve gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra yolun sürünerek veya yuvarlanarak geçilmesi gerektiği söylenmişti. Gözle görülecek kadar yakın tepelerde, sayısızca Sovyet tankları görünüyordu. Bizi gördüklerine ihtimal vermiyorduk, ancak bulunduğumuz alan düzenli bir şekilde toplarla, tank mermileriyle ateş altındaydı.

Bahattin, bana yolu kontrollü bir şekilde geçmemiz için benim arkadaşları daha fazla denetlememi seslendirince, arkadaşların panik yapmaması ve endişelenmemesi için olayı önemsemediğimi söyledim. Afganlı arkadaşlarımız da bunu istiyorlardı, zira taciz ateşleri daha fazla artmıştı. Bununla birlikte, sağlı sollu nöbetçiler yerleştirerek her birinin düzenli bir şekilde yolun karşısına geçmelerini ve orada nizami bir şekilde mevzilenmelerini de sağladım. Afganlılara her defasında itiraz etmemizi veya basite almamızı “mücahitlerin askeri disiplinini bozmakla” yorumlamamaları için, söylenenleri yaptık. Belli bir noktadan sonra asfalta kadar sürünerek gidiyor yol kenarında mevzilenen nöbetçilerimizin desteğiyle, asfaltın kenarına kadar ilerliyor, oraya vardıktan sonra da yuvarlanarak öbür tarafa geçiyor ve oradan da ağaçların içine kadar sürünüp, mevzileniyorduk.

Ağaçlık bölgeyi geçtikten sonra, Kabil yakınlarındaki bir baraja akan akıntısı şiddetli olan bir nehre vardık. Karşıya geçmek üzere Afganlıların jale dediği manda derisinden yaptıkları sallar bizi bekliyordu. Grup, ağaçların, sazlıkların arasında tutuldu ve sırası gelen hızlı bir şekilde sallara bindikten sonra, silahlar da kamufle edilerek karşıya geçildi. Geçme esnasında gelen Sovyet helikopterlerini görünce, her birimiz bir damla su gibi kayıplara karıştık. Kimimiz sazların arasına, kimimiz ağaçlıkların ve kimimiz de yüksek otların arasında petusunu üstüne örterek kamufle oldu. Karşıya geçmeyi bekleyecek sabrım kalmamıştı. Silah ve teçhizatımı bir arkadaşa teslim ederek, mücahitlerin itirazlarını da dinlemeden nehrin içerisine attım kendimi. Akıntı çok fazlaydı ve beni şiddetle sürüklüyordu. Geniş nehri, başlangıç noktasından neredeyse 1-2 km uzaklıkta yüzerek karşıya ulaşmaya çalışıyordum. Bu arada arkamdan sesler duymaya başladım. Arkadaşımız Hüseyin (Oktay Çavuşoğlu) benim arkamdan nehre atlamıştı. Ancak akıntı onu aşağı doğru sürükledikçe, o da akıntıya doğru yüzmeye çalışmış ve akıntı her defasında onu suya batırdıkça o da panik yapıp imdat istemeye başlamıştı. Yorgunluktan nefesim çıkmaz haldeydim. Buna rağmen panik yapmaması için bağırdım ve bir an önce sudan çıkıp ona doğru koşmaya ve bir yandan da kendisini akıntıya bırakmasını ve her defasında kendisini bana doğru biraz da olsa çekmesini söyledim. O da panik halinden kurtulmuş ve akıntının akışına göre kendisini kenara doğru çekmeye başlamıştı. Nitekim o da bir şekilde sudan çıktıktan sonra, artık kimse bizim ardımızdan kendisini suya bırakmamıştı.  

Lağman’a, önceden geleceğimiz haber verildiğinden, iftar için bölgenin zenginlerden birinin evinin damında misafir olduk. Ev deyince, sıradan evler değildi bu. Nerdeyse bir futbol sahası kadar geniş bir alan, toprak evler birbirine yapışık halde inşa edilmişti. Turki misafirler için mahalle seferber olmuştu. Aslında, bizim varlığımızın mücahidlere moral ve kimi zaman da ciddi imkânlar sağladığı inkâr edilemez bir gerçekti. O gün iftarda, uzun zamandan beri hasret kaldığımız beyaz suyu doya doya içecektik. Yemekten çok suyu bekler olmuştuk.

Kaldığımız sürece her akşam bir mahalleye misafir oluyorduk ve insanlar ellerindeki bütün imkânlarını bize sunmaktan zevk alıyorlardı. Bu halimizden memnun değildik, ancak bütün ısrarlarımıza rağmen mücahitlerin sabırla sürdürdükleri bu yöntemlerini bozmayacaklarını anlamıştık. Kaçınılmaz olarak onların istekleri doğrultusunda kendimizi onların akıntısına bıraktık. Buralarda bir müddet kaldıktan sonra yeniden Celalabad yoluna koyulduk ve oradan da dağların eteklerindeki bir köye misafir olduk. Köyde mücahitlerin önemli bir karargâhı yer almaktaydı. Afganistan Hizbi İslami hareketinin silah ve maddi hareketi buradan sağlanıyordu ve dolayısıyla burada yaşayanlar diğer bölgelerdeki insanlar gibi sıkıntı çekmiyorlardı.

Köylüye muhtaç olmadan, büyük çınarların altına gizlenmiş karargâhta, her tarafından buz gibi sular akan çimenlerde Ramazan ayının bitimine kadar kalmamıza karar verilmişti. Akşama kadar, ağaçların arasında dolaşıyor, buz gibi suların başında tenekelerde su ısıtarak banyo yapıyor ve elbiselerimizi yıkıyorduk. Geldiğimizden beri ilk kez elbiselerimiz bu derece temizdi. Karargâha da genellikle okumuş bir kadro yerleştirmişlerdi ve dolayısıyla seçkin insanların arasında olmak bize de moral kaynağı oluyordu.

Bayram sabahı bu bölgedeki bütün mücahitlerin toplu bayramlaşmasından sonra, o günün akşamı asıl merkezimize dönmek üzere harekete geçtik. Soğrut’a vardığımız zaman bütün sıkıntılara ve olumsuzluklara rağmen buraya alıştığımızı ve içimizde ince bir hasretin giderek kendisini gösterdiğini daha iyi anladık. Dost olduğumuz çocukları nerede bulacağımızı iyi biliyorduk. Nişasta ve dağlardan getirilen karla hazırlanan tatlıların satıldığı küçük dükkânların çevresinde bütün çocukları bulduk. Hatta kuşu omzundan ayrılmayan Allah ismini taktıkları çocuk da ordaydı. İlginçtir, ne yaptıysak, babasını, onun ismini değiştirmeye ikna edemedik. Tatlılarımızı yedikten sonra, yandaki açık hava çay bahçesine gittik ve giderek alıştığımız gorlarla doyasıya çayımızı içerken yanımıza gelen sivillerle sohbet ettik.

Cihada, Ruslarla savaşmaya engel olan bütün bahanelerimiz bitmişti. Artık bundan sonrasında her an yeni gelişmeler olabilir diye bekliyorduk.


(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:32:38 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
20 Temmuz 2010, 01:24:56 ÖS 13
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #6 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik
-6-


Yeşil ağaçlar arasında gizlenmiş kalelerinde, yoğun nöbetçi kuleleriyle hazır bekleyen Sovyet askerlerine karşı savaşmak için durmadan mücahitleri eleştiriyor, sıcak bölgelere yakın olmak için yeni gruplara katılıyorduk. Uzun bir zamana yayılan ve bütün tarafların güçlerini ilk işgal döneminde harcamasının ardından, taraflardan her biri kendi konumunu, bölgesini ve elinde bulundurduğu askeri gücü korumaya yönelmiş ve bundan dolayı da kısa aralıklarla sergilenen güç gösterisinin dışında çatışmasızlık yolunu tercih etmişlerdi.

Yaz ortasında, ya harmanlarda ya da mescitlerde yatıyorduk. Harmanlar, zehirli böceklerin saman tozundan dolayı yaklaşamadıkları alanlar olduğundan harman alanları tercih ediliyordu. Geceler soğuk geçiyor, Cihat ve Fatih bir türlü buranın havasına suyuna uyum gösteremiyorlardı. Önemli bir sorunumuz da sigara bulamamaktı. Bizimkiler sigara bulamadıklarından ve bundan önemlisi mücahitler tarafından günaha yakın sigarayla görünmemek için “nesvar”a başlamışlardı. Bir ara, sigara bulamadıkları için kullandıkları “nesvar”ın ishali artırdığını söyleyerek, onların işkillenmelerine yol açmıştım. Mehmet Kaya, Mustafa, Abdullah, Hüseyin ve diğer arkadaşlar, nesvardan çok Afganlıların kullandıktan sonra, bir yerlere tükürmeleriyle ilgileniyorlardı. Özellikle de evlerde, mescitlerde bunu yapmalarından dolayı, sergi altları yemyeşildi. Yine belki bir paket sigara buluruz diye gittiğimiz Balabağ çarşısında, yine ‘nesvar’dan başka hiçbir şey bulamamıştık. Üç küçük kardeşin çalıştırdığı açık hava kahvehanesi her bahaneyle uğradığımız yerlerin başındaydı. Onların erdemli duruşları, ikide bir “Türkiye’de cihat başladığı zaman biz de oraya geleceğiz” şeklindeki irfani sözleri karşısında çoğu zaman hayrete düşüyorduk.

Yine çay içmeye gittiğimiz bir günde, kısa boylu cılız birini yanımıza çağırdılar “bu bölgemizin en büyük mücahidi” diye tanıttıkları adam yanımıza gelip oturuyor ve bizimle sohbet ediyordu. Sohbet esnasında, cebinden bir kese tütün çıkardı ve sigara kâğıdının üzerine biraz tütün koyduktan sonra başka bir cebinden haki renginde ve biraz da tezeğe benzeyen küçük parçaları tütünün içine koymaya başlayınca şaşırdık. Sigarasını sardıktan sonra bize de uzattı ve ardından cebinden o parçacıkları çıkarıp sigarayla birlikte sarabileceğimizi söyledi. Arkadaşlarımın görmemiş olması ihtimali üzerine, biraz da onları uyandırmak için ne olduğunu soruyorum. Soğukkanlı bir şekilde esrar olduğunu söylüyor. “Mücahit, esrar ve biz!”, şeklinde hayretlerimizi dillendiriyoruz. Haram olduğunu, bir mücahidin bunu içmemesi gerektiğini söylüyoruz. Çocuklar bize izahatı yetiştiriyorlar. Bu mücahit Ruslarla savaş esnasında pusuya düşüyor ve bunu kurşun yağmuruna tutuyorlar, düştükten sonra da kurşun yağdırıyorlar, ölmüyor. Uzun süreli ilkel denilebilecek hastanelerdeki tedaviden sonra kurtuluyor. Ancak bedeninde kalan parçalar devamlı bir şekilde baş ağrısı yapıyor ve birisinin tavsiyesi üzerine esrara başlamış. Bu tezadı bir türlü tahlil edemiyor, havsalamızda yerleştirebilecek uygun bir yer bulamıyoruz.

Daha sonrasında vücuduna 46 kurşun isabet ettiğini ve ölmediğini söylediklerinde de yine bir Afgan abartısı diye tebessüm edişimizi görünce “durun, ben size göstereyim siz de sayın!” demişti. Vücudunda kurşun isabet etmemiş hiçbir yer yok gibiydi. Karnı, kafası, burnu, ayakları, elleri, kurşunların kopardığı parçalar neticesinde yamuk-yumuk duruyordu. Ondan öğrendiğimiz kadarıyla başkaları da esrar kullanıyormuş ve Pakistan’daki alışkanlıklar buraya da taşınmıştı.

Uyuşturucunun ne kadar tehlikeli ve İslam dininde haram olduğunu uzunca anlattık. Konuşmalarımızı duyanlar da bize taraf gelmişlerdi. Yaşlıların ve çocukların hayranlıkla bakışlarından veya gelip bizi öpmelerinden sıkılıp, vedalaştık ve yeniden Sultanpur’a doğru yola koyulduk. Akşam, Miraceddin ile bir grup mücahidin komutanı Şems arasında uzun bir konuşma geçmiş, Elazığlı Mustafa konuşmalara kulak misafiri olmuş ve sevinçli bir şekilde bize haberi ulaştırmıştı. Operasyona gidecektik. Şems, mücahitlerden bir grubu ayırdı. Bizden kimseyi ayırmadı, hepimiz katılacaktık. Uzun süren itirazlarımızdan böyle bir şeye cesaret de edemezlerdi. Hazırlık olarak, petularımızı belimize sıkıca bağladık ve namlularımıza mermileri sürerek yola koyulduk. Koşarak, adeta uçarak yürüyoruz. Komünistlere karşı savaşmak, bilinçaltında yatan değerlerimizden ayrı değildi. MTTB kökenli Müslümanlar olarak, yıllarca en büyük gayemiz bu çerçevede komünistlerle mücadele etmek olmuştu. Toplumda İslami bir yapılanma olarak kendimizi tanıtsak bile, pratikte bunu başaramamıştık. Anti-komünist ve ırkı önceleyen kimlikten büyük ölçüde uzaklaşma çabalarına rağmen, Türklükle İslam'ı birbirine kaynaştıran sentezci anlayıştan bir türlü uzaklaşma imkânı bulunamamıştı. Konferanslarda, gösterilerde, mitinglerde "Tek Yol İslam" diye bağıran MTTB'li gençler olarak, ırkçılığı reddettiğimiz halde, bin yıllık tarihi öncelemekten, Türkiye'yi Orta Doğu'nun lideri görme saplantısından, Osmanlı Devleti'ni "iman medeniyeti" olarak abartmaktan, Türk kültüründeki manevi unsurlarla övünmekten kurtulamamıştık. Dolayısıyla ırkçılığı telin etsek bile, onların mücadele alanındaki aktörleriyle aynı dili kullanmaktan, işbirliği yapmaktan ve Osmanlıyı kutsalların başına yerleştirmekten kendimizi alamıyorduk.

İşte şimdi, memleketimize komünist belasını musallat edenlerin efendileriyle karşı karşıyaydık ve onlarla buluştuğumuz zaman bunun hesabını soracaktık. Güneş daha çevremizi aydınlatmamıştı ve biz hedefe çok yakın bir yerde namazlarımızı kılmış bekliyorduk. Zira hedefimizin çevresi mayın doluydu ve bunlar ancak aydınlıkta seçilebilirdi. Harekete geçtikten sonra, üç gruba ayrıldık ve her birimiz değişik yönlerden mevzilendik. Sağ tarafımız tamamen mayın doluydu ve aydınlıkta rahatlıkla üzerindeki toprak şeklinden anlaşılabiliyordu. Esasen onların da gayesi gece baskınlarından korunmaktı. Biz, içi yeşilliklerle kaplı ve çevresi yüksekçe kerpiç duvarları olan bir kalenin hemen önünde bulunan toprak bir evin çevresine mevzilendik, arkadaşlarımız da kamışlıklar ve yüksek otlar arasında mevzilendiler. Daha fazla yaklaşmaya fırsat bulamadan, üzerimize yağmur gibi kurşun yağmaya başladı. Mücahitler “naray-i tekbir” deyip, yüksek sesle tekbir çektiklerinde ise kıyamet kopmuş gibiydi. Biz de ateş etmeye başlamıştık, komutanımız slogan attıkça savaş daha da şiddetleniyordu. Şems, Mustafa, Cihat, Hüseyin, Abdullah ve Fatih ile aynı mevzideydik ve az sonrasında Abdulhamit de yanımızdaydı. Gözetleme kulelerine, bayraklarına durmadan ateş ediyorduk. Kerpiç harabenin köşesinden duvar üstünde veya gözetleme kulesinde seri şekilde gelişen hareketliliği gözlüyordum ki, karşıdan tam anlımın kenarındaki duvara 3 kurşun üst üste isabet etti. Duvardan kopan parçalar, yüzümü toz toprak içinde bıraktı. Ateş edenin keskin nişancı olduğunu anlayınca, o öfke ile duvarın üst çizgisinde ne gördümse taramaya başladım. Bana ateş edilmesinden sonra, Abdulhamit’e ve diğer arkadaşları kendilerini iyi korumaları, dikkat etmeleri yolunda uyardım. Açtığım ateşten sonra, Şems elindeki megafonla yeniden tekbir çektirdi ve onların ateşlerinin kesilmesiyle birlikte daha açıktan sloganlar yükselmeye başladı. Karşı taraftan da seyrek de olsa ateş devam ediyordu. Bir ara tamamen ortalarda duran Şems’in, sert bir şekilde yere düştüğünü gördük. Komünistler de yeniden toparlanmış ve kaleye gireceğimizi, muhasara altında olduklarını zannedip büyük bir panikle her tarafa ateş ediyorlardı. Şems orta yerde yığılmıştı. Ne yapmamız gerektiği konusunda zihni şaşkınlık yaşadığımız bir zamanda, Mustafa atik bir şekilde ateş ederek yerde yuvarlandı ve karşı tarafın ateşini kesti, bir elle ateş ederken diğer elle de komutanı ateş alanından sürükleyerek geriye doğru çekti. Her birimiz bulunduğumuz yerden ateş ederek, karşı ateşi tamamen etkisiz hale getirdik. Şems vurulduktan sonra, tadımız kaçmıştı. Onu bir süre omuzlarda taşıdık ve mahalle içerisine geldikten sonra, tahta bir divanın üzerine uzattık. Dizkapağının üzerindeki bölgeye isabet eden kurşun küçük bir nokta şeklinde girmişken, çıkışta büyük bir parçalama meydana getirmişti. Mücahitler, bunun “Kelekof” mermisi olduğunu söyledi. Kaleşnikof boyutunda, namlu ve mermisi biraz daha ince olan bir Sovyet silahıydı. Sadece komutanlara dağıtılan ve özellikle İsrail’in “yuzi” silahına rakip olarak üretilmişti. En son bölge komutanımızın omzunda gördüğümüz silahtı bu. Ruslardan ganimet alındığı zaman yine, mücahitlerin komutanlarına veriliyormuş. Mermide de sıkıntı çekmiyorlardı, bittiğinde uyuşturucu karşılığı bol miktarda temin edilebiliyordu.

Yaralı komutan omuzlarımızda, şeker kamışlarının ve mısır tarlalarının arasından karargâhımıza dönüyoruz. Her geçtiğimiz yerleşim alanlarından halk bizi karşılıyor ve üzüntülerini dile getiriyor. Aslında düzenlediğimiz operasyon sadece taciz ve korkutma amaçlıydı. Buna rağmen köylüler, fazlaca ölü ve yaralılarının olduğunu hemen bize ulaştırdılar. Onların bizim arkamızdan gelmelerine, mücahitlerin ölümün üstüne korkusuzca gittikleri düşüncesi engel olmazsa, belki moral bozukluğuyla, düzensiz bir şekilde karargâha doğru gitmemiz esnasında birçoğumuzu vurabilirlerdi. Ruslar, Afganlıların gözü karalığını bildiklerinden sadece kendileriyle meşgul oluyorlar ve para veya komünist ideolojiyle hizmetlerinde kullandıkları milisler veya eski feodal silahlı güçler olmasa bu kadar zamandır buralarda sıkıştıkları kalelerde durma imkânlarının da olmayacağını iyi biliyorlar.

Komutanı karargâhımıza ulaştırıyoruz. Yolda yapılan ilk müdahaleden sonra, cephede bulunan doktorlar, seyyar hastanelerde müdahale ediyor ve ertesi gün Peşaver’e uğurluyoruz. İnsanların veya katırların sırtında götürülüyor. Burada kaldığımız sürece onlarca araç ambülâns ganimet olarak alındı, ancak mücahitler yeniden Rusların eline geçmesin diye hızlı bir şekilde imha ettiler. Daha önce ganimet alıp, gizledikleri askeri tankların, araçların daha sonra Rusların eline geçmesi ve onların yeniden faal olarak kullanmaları böyle bir geleneğin yerleşik hale gelmesine sebep olmuştu. Yoksa bulunduğumuz noktadan sonra kontrol tamamen mücahitlerin elindeydi.

En önemli yiyeceğimiz bamya ve patlıcan. Arkadaşlardan birçoğu buna alışamıyorlar ve ishal durumları devam ediyor hala. Fatih veya Cihat kimi zaman dere kenarına gidiyorlar ve gün boyu aç kalma pahasına oradan yukarı çıkamıyorlar. Düşüncemizde Mezarışerif’e gitme vardı. Bu durumu görünce yeniden düşünmemizin gerektiğini konuşuyoruz. Zira yol yirmi güne yakın bir uzaklıkta. Bizi oraya cezbeden en önemli olay, Tuncer’in, mücahitlerin at üzerinde savaştıklarını söylemesi. Bir de Özbek olmaları buna eklenince ısrarla oraya gitmek istiyoruz, ancak o tarafa giden hiçbir mücahit gruba denk gelmiyoruz. Yol bilmediğimiz için de kendi başımıza hareket edemiyoruz. Bölge komutanımız Zahid’e durumu anlatıyoruz ancak, sabretmemizi istiyor. Onunla her konuşmamızda, bize çok değer verdiğini tekrarlıyor ve bizim Hizb-i Selamet bağlıları olarak mücahitlerin arasında bulunmamızı övgüyle anıyor. Biz ona her ne kadar Selamet bağlıları olmadığımızı söylesek de onlar Türkiyeli her müslümanı bu parti bağlısı olarak görme geleneklerini değiştirmek istemiyorlar. Rivayetlerle hayal ettikleri bir yapı vardı ve biz de onlar için o hayalin bir parçasıydık.

En küçük bir yanlış davranışımızda, bu parti bağlılarının kültürlü, İslami birikimli insanlar olduğunu ve bizi kendilerine örnek aldıklarını söylemekten çekinmiyorlardı. Elbette, çoğu zaman Afganistan’da din kaynaklı rivayet geleneği bize serzenişte bulunmalarına yol açıyordu. Onların, dinin bir parçası olarak gördüğü bu geleneğe, psikolojik bir tepki içerisindeydik. Dolayısıyla, açık kapı bulduğumuzda muhalefet etmeye çalışıyorduk. O da hemen göze batıyordu. Bir de arkadaşların özel günler için sakladıkları bir paket sigara sorun oluyordu. Hiçbir şekilde bizim sigara içmemize tahammülleri yoktu. Bunu, batı kültürü olarak görüyorlardı. Buna karşılık, “nesvar” hemen hemen herkes tarafından kullanılıyordu. Bizim de buna itirazımız vardı -ama kendi aramızda-. Onlar sigara içtikleri zaman, içenler için “bunlar kültürsüz, cahil” oluyorlardı, biz içtiğimiz zaman sorun…

Yazın kavurucu sıcakları devam ediyordu. Kabil’de mücahitlerin aldığı ganimetin arasında bol miktarda ‘sam füzeleri’ çıkmıştı. Afganistan’da Rusların bu ABD patentli füzeleri nasıl kullandıklarını merak edip sormuştuk. Füzelerin ışığa, sese güdümlü olduğunu, dolayısıyla mücahitler çatılı bir yere yerleştikleri zaman bu füzelerden istifade ediyorlarmış.

Hazırlanan bir grupla bizim payımıza düşen ‘sam füzeleri’ni almak için yola çıkıyoruz. Yolda Ruslarla karşılaşıp, çatışma ihtimaline karşılık heyecanlıyız. Ama ne hikmetse, kalabalık bir grup halinde gelen mücahitlerden haberdar olan Sovyet güçleri sindikleri yerden çıkmıyorlar.

Boş zamanlarımızda, kendimize meşguliyetler bulup çıkarıyoruz. Bahçenin içerisine kurduğumuz çevresi çitlerle çevrili çardağımız, mücahitlere uzun süre eğlenme imkânı haline geliyor. Biz, artık eskisi gibi alınmıyoruz. Zaman buldukça arkadaşlarla oturuyor, uzanıyor ve geleceğe dair planlar yapıyoruz. Bir defasında muhabbetin koyulaştığı ve kapı önünde sıktığımız üzüm suyundan pekmez yapma çabamızın boşa çıkıp, mücahitlerin kahkahalarını artık gizlemeye ihtiyaç duymadıkları bir zamanda, silah sesleri geldi. Sık rastlanan bir olay olmadığı için toparlanıyoruz ve gelecek haberi bekliyoruz. Kısa bir zamanda haber geliyor. Yakın bir köyde, çevrede sevilen bölgenin âlimlerinden Mevlana Halis ile Hizb-i İslami güçleri arasında çatışma çıkmış, bizim de tepkimizle Miracettin ‘kardeş kavgası’na katılmayacağını söyledi. Ancak daha sonra gelen üst düzey komutanın emriyle hazırlanıp hareket etti. Biz muhalefetimizi sürdürdük. Mücahitlerle aramızın gerginleşmesinde en önemli itirazımız olan bu sorun üzerine birkaç gün devam eden söz kavgasının ardından biz, artık bu gruptan ayrılıp, başka bir gruba katılacağımızı söyledik. Silahlarımızı almak istediler, vermedik. Bunun üzerine “zorla alacaklarını” söylediler. Biz, “kimseye silahlarımızı vermeyeceğimizi ve ancak genel komutan isterse, bunu yapabileceğimizi, cephede kaldığımız müddetçe ölmemiz pahasına bile olsa böyle bir şeyi kabul etmeyeceğimizi” söyleyince, uzun süre kendi aralarında istişare etmeye başladılar.

Cihad’ın, Fatih’in fazlaca itici bulduğu komutanlardan biri, Cihad’ın silahından gözünü ayırmıyordu. Rus üretimi silah, daha yeni ganimet alınmış ve yürüyüşümüz esnasında birçokları tarafından kıskanılarak bakılan bir silahtı. Abdulhamit, kısık bir şekilde “Cihat, silahına dikkat et! Sakın kaptırmayasın!” deyince, aniden çıkabilecek çatışmaya hazırlığımız daha hızlı bir reflekse dönüştü ve birçoğumuz konuşmalar esnasında, üzerimize atlamalarını da hesaba katarak, dağınık durmaya ve elimizi sürekli olarak tetik üzerinde tutmaya devam ediyorduk…



(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:32:16 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
13 Ağustos 2010, 12:52:53 ÖS 12
Üye Bilgileri
Aysegul
Emektar Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3265
Nerden: Bursa

WWW Offline
« Yanıtla #7 :»

bu yazı dizisini ilgiyle (ve herhalde yaşanmış olduğunun verdiği tarif edemediğim bir duyguyla) takip ediyorum..
hergün bir yenisi yayınlandı mı diye hep bakıyorum.
okumayanlarınız var ise mutlaka oku(n)malı..
ve aklınıza takılan noktaları yazara mail yoluyla sorabilirsiniz..
hemen cevaplıyor kendisi sağolsun..
ayrıca sorunuz oluşmamışsa bile düşüncelerinizi yazarsanız iyi olur..
kendisi çok olumlu tepkiler aldığını söylemişti..
ve eleştiriye de açık olduğunu dile getirdi..

yazı dizisi 7. yazısı da yayınlandı:
aşağıya alıntılayalım inşallah..

Allah razı olsun kendilerinden..
selametle..


Logged
13 Ağustos 2010, 12:56:01 ÖS 12
Üye Bilgileri
Aysegul
Emektar Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3265
Nerden: Bursa

WWW Offline
« Yanıtla #8 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (7)


İçinde bulunduğumuz grubun silahlarımızı almak istemesi ve bizim de vermeye yanaşmayacağımız ortaya çıkınca, mektup trafiği son çare olarak ortaya çıktı. Genel komutana yazılan mektupların neticesinde, bizim başka bir grubtan silah alarak yolumuza devam etmemiz kararlaştırılmıştı. Yeni mücahitlerle tanışmak ve uzun bir zamandan beridir devam eden psikolojik sürtüşmelerden kurtulmak için bu bize iyi bir fikir gelmişti. Silahlarımızı bırakmamızı ahlaken doğru bulmadığımız ve bir Müslüman’ın ilke sahibi olması gerektiği inancımız, onların her istediğine uymamızı engelliyordu. Cihattan büyük dersler çıkarmaya çalışmamızla birlikte, duruşumuzla onlara da belirli örneklikler teşkil etmemiz gerektiğine inanıyorduk.

Afgan cihadının içerisinde, insanların nasıl büyük bir fedakârlık ve özveriyle kendi istiklal ve özgürlükleri için savaştıklarını görmemiz, kafamızdaki mücadele yönteminin belirlenmesinde de etkili oluyordu. Zalim ve tağut bir sistem, ancak silah zoruyla değiştirilebilirdi. Bundan öncesinde siyasi ve kültürel çalışmalar yapmış ve buna ilave olarak Edip Yüksel’in komiser Naci’ye söylemiş olduğu gibi tebliği çalışmalarımızı, rejimle ayrışmamızı, safları tamamen ayırmayı da gerçekleştirmiştik. MSP çerçevesi içerisinde düzenlediğimiz mitinglerde, haki parkeli ve çoğunlukla askeri bot giyen militanlar olarak duvarlara “İslami Hareket Engellenemez!”, “Ya şeriat ya ölüm!” şeklinde yazarak bu sloganları ön plana çıkarıyor, sağcı ve solcu siyasi arkadaşlarımızdan kopyaladığımız militanca duruşumuzla, tabana ümit veriyorduk. Tam “artık en kısa zamanda İslam devrimi gerçekleşecek” dediğimiz sürecin arifesinde, bir general bütün dengeleri alt-üst ederek ümitlerimizi karamsarlığın, çukuruna gömmüştü.

Darbeyle birlikte, büyük kitleler halinde gövde gösterisi yapan gücümüz bir anda bizimle sınırlı hale gelmiş; bütün yakınlarımız ard arda tutuklanmış ve biz, çaresiz olarak ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştık. Ailemden bir ben kurtulmuş/kurtarılmıştım. Geriye kalanlar içerideydi. Babamı bir süre askeri cezaevinde tutmuşlar, kardeşlerimi de Diyarbakır cezaevine göndermişlerdi. Onların büyük bir baskı altında olduğunu düşündükçe, ‘askeri alandaki başarılarımızın daha fazla pekişmesi için elimizden geleni yapmalıyız’ diye bileniyordum. Bütün arkadaşların düşüncesi bu yönde gelişirken, Abdulhamit (Bahattin Yıldız) “halkı Müslüman olan ülkelerin topraklarında hâkim olan bütün tağutlar aynıdır ve değişmez” diyordu. Dolayısıyla “hangi ülkede bir tağuti sistem eksilirse, o Müslümanlar için bir kazanç olur ve bunu gerçekleştirmek için Afganistan iyi bir mücadele alanıdır” düşüncesini her fırsatta dile getiriyordu.

Biz olaya, ‘Afganlı kardeşlerimize destek olmak ve mücadele içerisinde gerekli olgunluğa erişmek’ hedefinden bakıyorduk. “Şehid” olmaktan da korkmuyorduk ve her defasında böyle bir mertebeye ulaşabilmek için şartları zorluyorduk. Afganlılarla tartışmalarımızda hep bu talep vardı. Onların, gariban halkın ekmeğine ortak olmaları veya hizmet etmeyenleri şiddetli bir şekilde dövmeleri, geçim sıkıntısı içerisinde olan halkı vergi vermeye zorlamaları bizi rahatsız ediyordu. Hergün halkın kafileler halinde, bu baskılardan ve Sovyetlerin yoğun hava saldırılarından dolayı bölgeyi terk etmeleri -dostların aramızdan ayrılıyor olması- içimizdeki gurbet duygularının daha fazla açığa çıkmasına yol açıyordu.

Gerçekte ise halk, ekmeklerini mücahitlerle paylaşmakla kalmıyor, bölgedeki istihbaratın hızlı bir şekilde ulaşmasında köprü vazifesi görüyordu...


***

Sessizce bir kenara çekilip kısık sesle yapılan konuşmalarından, yeni bilgilerin geldiğini hissediyorduk. Bunlardan biri de Kabil’den geldiği söylenen saçları kısa kesilmiş, yarı açık devamlı olarak yüksek sesle espriler yapan bir kadındı. İlk görüşte psikolojik sorunlarının olabileceğini ve bundan dolayı mücahitlerle rahat bir diyalog kurduğunu düşünmüştük. Daha sonra, sürekli bir şekilde yanımızda olan Pacator, konuya açıklık getirmiş ve kadının mücahitler hesabına şehirde çalıştığını bu zahiri durumundan dolayı da hiç şüphe çekmediğini ve düzenli bir şekilde bilgi getirdiğini söyleyince, işin esasını anlamıştık. Gülbahar, rahat tavırlarıyla Kabil’de her yere girebiliyor ve topladığı bilgileri veya cepheden şehre götürdüğü direktifleri rahatça, korkmadan yerine ulaştırabiliyordu.   

Bundan da öte, normal halkın her gün yüzlerce bombardıman veya uzun menzilli top mermileri arasında normal hayatlarını sürdürmeleri, mücahitler için büyük bir moral kaynağıydı. Mücahitlerle birlikte iken, kendimizi evimizde hissediyorduk. Mücahitlerin itiraz, baskı ve korkutmalarına rağmen gizli bir şekilde devam eden büyük göçler vardı. Bu bizim moralimizi bozuyordu. Yetmezmiş gibi, mücahitlerin kendi aralarındaki çatışmaları ve bizi de bu çatışmaların içine çekmek istemeleri bize çok ilkel geliyordu.

Aşiret mantığıyla çatışmaları ve hayatın tamamını geleneksel İslami simgelere boğmaları, devrimci ruhumuzu yaralıyordu. Balabağ’daki küçük çaycı kardeşlerin kahvehanesi bizim sığınağımız haline gelmişti. Sıkıldığımız zaman yaşlıların, çocukların uğradığı mekân, bizim, köz üstünde porselen demliklerde demlenen çayları içtiğimiz müzakere merkezimiz olmuştu artık.

İçinde bulunduğumuz durumu, geleceğe dair planlarımızı ve ümitlerimizi konuşuyorduk sık sık. Üzerimizden uçan uçak ve helikopterlere alışmış ya da aldırmaz görünüyorduk artık. Bombardımana geldikleri zaman, göründükleri andan itibaren ateşe başlıyorlar ve son kurşunlarına kadar ateş ediyorlardı… Bu geleneklerine alışmıştık artık. Mücahitlerin rivayetine göre, dış ülkelerden yardım şeklinde gelen sam füzeleri ve hava savunmasıyla ilgili diğer silahlar, Sovyet hava hareketinin daha yükseklere doğru çekilmesine sebep olmuştu.

Her gün yeni bir bombardıman, baskın veya milislerin tuzağına düşen mücahitlerin verdiği kayıplar, hayatımızın bir parçası haline geliyor ve ilginçtir her çatışma ve savaşa koşarak gitmemize rağmen, bölgeye vardığımız an sıcak temas son buluyordu. Bunu kendi aramızda espri haline getirmiş ve “Sovyetler bizim varlığımızdan korkuyorlar, bizim geldiğimizi hissettikleri zaman kaçıyorlar!” diyorduk. Savaş cephelerinden Pakistan’a doğru devamlı olarak yaralılar taşınıyordu. Bu hayatın gerçekleri olarak normal hale geliyordu bize ve herkese. Elbette, yolda ölmeyeceğine ihtimal verdiklerini gönderiyorlardı.

Akşamları nerdeyse sabaha kadar, işgal güçlerinin karargâhlarının çevresi devamlı bir şekilde havai fişeklerle aydınlatılıyor ve düzenli bir şekilde taciz ateşine devam ediliyordu. Onların korkuları, mücahitlerin kazanmaya dair umutlarını daha fazla artırıyor, pekiştiriyordu. Yazın sonlarına doğru, içinde bulunduğumuz grup artık çekilmez bir hal almış, yeni bir arayış içerisine girmiştik. Artık, biz onların köylülere yabancı misafir olma bahanesi olmak istemiyorduk ve onlar da ilkesizliklerine, düzensizliklerine ve bizi gelenekleşen kurallara uymaya zorlamalarına itiraz etmemize tahammül edecek halde değillerdi. Zabit komutan bizi bölge komutanımız Zahit’e şikâyet etmiş ve gelen yazılı emirle, silahlarımızın geri alınacağı ve bizi başka bir gruba gönderecekleri haberini verilmişti. Fazla umursamadık, çünkü biz de artık her gittiğimiz yerde “Türkî misafirler gelmiş hemen onları iyi ağırlayın!” direktiflerinden ve “kardeş kavgasına isyan etmemize” tepki koymalarından sıkılmıştık.

İstişare için Balabağa’a, bizimkilerin çay ocağına gittik. Büyük fetihler yapmış kahramanlar gibi karşılanmamız gururumuzu okşuyordu. Oturup, biraz sohbet ettikten sonra biraz ileride ağaçların altında oturan grup dikkatimi çekti. Aralarından biri bana tanıdık geliyordu. Merakım uzun sürmedi, arkadaşlar dalga geçerek “arılar sana saldırdığı zaman seni tedavi eden mübarek zat orada!” diye dalga geçmeye başladılar, birlikte gülüştük. Mevlevi Seyyaf da bizi fark etmiş ve yanımıza gelmişti. Selamlama ve bildik kucaklaşma merasiminden sonra tebessüm ederek “İbrahim can, bana kızgın değilsin herhalde” diyerek söze başladı…

Kızmıyordum. Çünkü o, beni tedavi etmek maksadıyla yaptığı tükürük uygulamasını kutsal bir gelenek olarak benimsemişti ve bu da bana ters geliyordu. Uzun bir zaman bizi rahat bırakmayacağını anlayınca Mustafa ile birlikte bakkala gitme bahanesiyle kalktık. Onu her gördüğümde aklıma Asker Piri geliyordu. Asker, bir tarikat şeyhiydi. Bir lokanta işletiyor, MSP, Akıncılar, MTTB ve bize maddi desteğini eksik etmiyordu. Bununla da kalmıyor, içimizdeki en zeki gençleri bir şekilde bizden koparmayı başarabiliyordu. Bizden kopardıklarını yalnız bırakmamak ve arkadaşların bahsettiği şekilde onun sohbetlerinden istifade etmek için, “nefsi öldürme” adına yapılan yobazlıklara, ilkelliklere, cahilliklere ve insanlığın kabul edemeyeceği onursuzluklara rağmen manevi halkalara katılıyorduk.

Yine böyle bir maksatla gittiğimiz bu sohbetlerin hemen başında hepimizi gülme krizi tutmuş ve bu kriz cezbe boyutlarını da aşarak baygınlık derecesine ulaşmıştı. Nefes alışımız bile yeni bir kriz ve ardından baygınlıklar getiriyordu. Birbirimize bakamıyorduk. Gülme krizi bitince, yeni bir kriz başlıyordu ve artık kimse yeni bir kriz gelmesin diye birbirinin yüzüne bakamıyordu. Bir gün öncesinde, şehrin her tarafına yazılar yazmamız, şeyhte kıskançlık oluşturmuştu ve o gece evinde bulunan boya ve fırçaları hazırlatarak onun bulunduğu sokaklara da yazılar yazmamızı istiyordu. Hazırlıksız olduğumuzu, bunu yapamayacağımızı, daha sonraki bir gecede bunu yapabileceğimizi söyledik. Ama ikna olmadı. Israr etti. Onların ısrarına, arkadaşlar da katılınca kalktık. Kapıdan çıkmadan önce, ceketini çıkardı ve benim giymemi istedi. Karmaşık duygulardan dolayı böyle bir talebi reddettim ve ben ısrar ettikçe o dayattı. “Bunu giy, Allah’ın izniyle belalardan korunursun!” deyince, arkadaşlar zorla giydirdiler. Üzerimde bütün ruhumu cenderede sıkıştıran bu cehalet kisvesinden kurtulmak için, bir an önce işimizi bitirmeye çalışıyordum.

Yazı yazmaya başladığımız zaman da aramızda “Artık bunlardan ne köy olur, ne kasaba! Elimizden geldiğince bu yozluktan, bağnazlıktan, ağyar tekelci düşünceden ve hurafeleri bize dayatmalarından uzak duralım” diye bir karara varmıştık. Daha on dokuz yaşında bile değildik, ama namımız giderek büyümüş ve siyasi şube başkanı Engin bile bizi gördüğü zaman, tek başınaysa çekindiğini, paniklediğini belli ediyor olmuştu. Sahip olduğumuz büyük namımız aslında şehirde dolaşan efsanevi rivayetlere de dayanıyordu. İşte bu özgüvenle, hiç kimsenin bize araçlar dolusu güvenlik olmadan yaklaşamayacağı hesabıyla sokaklara, duvarlara yazı yazmaya başlamıştık. Üzerimdeki ceket bana tonlarca ağırlık gibi gelse de, büyük bir estetikle “İslami Hareket Engellenemez!, Ya Şeriat Ya Mirin!, Şeriat İslam’dır Anayasa Kur’an’dır!” türünden sloganlar yazıyor ve ortaya çıkan güzel eserle mutluluk alemine vecd halinde yükseliyorduk. Ben yazarken, -uyarılarıma rağmen- arkadaşlarım da yanıma çömeliyor ve derin muhabbetlere dalıyorduk. Çoğunlukla yazıları, güzel yazdığım için ben yazıyordum ve arkadaşlar da bazen gözcülük ediyor bazen de yanımda kalıp sohbet ediyorduk. Bu derin muhabbetler içerisindeyken, aniden kafama bir şey dokunduğunu hissettim ve ardından o cismi tutanın sesi geldi: “Ne yapıyorsunuz!” dedi. Cevabım net ve soğukkanlıydı: “Görmüyor musun, yazı yazıyoruz!”

Üzerimiz arandı, bende (o zamanki tabirle) ‘emanet’ olmasına rağmen soğukkanlı davranıp panik yapmadığımdan, üstünkörü bir arama yaptılar ve üzerimde taşıdığım emaneti de fark edemediler. Kafama silahını dayayan komiser Engin’di. Kalabalık bir grupla uzak bir yerde araçlarını bırakmış ve sessiz bir şekilde bizi muhasara etmişlerdi. “Anayasa Kur’an’dır!” sloganına tutanak tutulmuş ve bizi nezarete götürmüşlerdi. Tutanaktan sonra, hükümette olan MSP kanalıyla tayin aldırma rüşveti karşılığında, bizi bırakabileceklerini söylediyseler de, Müslüman olarak rüşvetin haram olduğunu söylemiştik. Gözaltı süresi sırasında, Norşin camii görevlisi Mela Ali’nin cemaatlerini kaçırmamaya özen gösteren kolsuz hâkimin nöbetçi olduğu bir zaman kendisiyle yapılan görüşmede, kesinlikle 163’ten tutuklanacağımız bilgisi üzerine -o zamanın akıncılar başkanı Muzaffer, bir grup arkadaşla ziyaretimize geldiklerinde haber vermişlerdi bunu bize - üzerimdeki silahı cezaevine sokabileceğimi söylediğimde, bütün ısrar ve diretmeme rağmen buna razı olmamışlar ve tepki göstermişlerdi. Mecburen silahı onlara vermiş ve zaman geçirmeden başıma bela olan o ceketi de çıkarıp, yerine ulaştırmalarını söylemiştim…

Mahkemede, ‘bir Müslüman’ın yalan söylemeyeceği’ esasıyla yaptığımız işi ve yazdığımız sloganları açıkça söylemiştik. Kolsuz hâkim 163’ten bizi tutuklamış ve Van cezaevine gönderilmiştik. Akşam, içişleri bakanı Korkut Özal’a ve hatta Erbakan Hoca’ya durum anlatılmış, onlar da “Gazaları mübarek olsun” demekle yetinmişlerdi. Yazı yazanlar olarak, biz üç kişinin tutuklanmasına karar verilmişti. Ben, Abdullah Akman ve Ahmet Soyalp, cezaevi aracıyla yolculuğa çıktığımızda, farklı duygular içerisindeydik. Ancak cezaevinde bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Tutukluluk süresi boyunca, ailelerimizin dışında herkes bizi adeta unutmuştu. Arada bir sorumluluk duygusuyla hareket edip bizi ziyarete gelen –her defasında dükkândan bir çuval dolusu erzakla gelen Ömer Örgün gibi- birkaç Müslüman da olmasa, nerdeyse başka bir dünyada yaşadığımız duygusuna kapılacaktık. 

Mevlevi Seyyaf’ın sakalı biraz kısa olsa, tıpkı bizim o meşhur ceketin sahibi Asker Piri olacaktı. Karakterleri de aynıydı. Tokalaştığın zaman, elini ovuşturuyor, yüzünü okşamaya çalışıyor ve ilginç bir şekilde gözlerinin içine bakıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, olağanüstü vasıfları olduğunu hissettirmeye, daha ilk göz temasında, bakışları ve tavırları ile etkisi altına almaya çalışıyordu. Bunları yaparken, sevgi yerine nefret inşa ettiğini de bilmiyordu. Saygısızlık olmasın diye tepki gösterilmeyince de yaptıkları meşrulaşıyordu fiili olarak. Zaten çevresinde de büyük bir kutsama mekanizması, her an çalışır halde hazır duruyordu.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

(Devam Edecek)
 
Logged
22 Ağustos 2010, 06:15:15 ÖS 18
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #9 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik          
-8-


Molla Seyyaf ile kalıp tartışma zemini oluşmasına meydan vermemek için, bir şeyler almak bahanesi ile bakkala gitmiştik. Geri döndüğümüzde, Movlevi Seyyaf henüz sohbetini bitirmemişti. İçimden bir ses ona, ‘Asker’in ceket’ini anlatmak için beni zorlasa da, daha baskın gelen öbür sese kulak verip onunla konuşmamayı yeğledim. Sessizce bir kenarda oturduk ve çaylarımızı içmeye başladık. O koşullarda ve o zihin yapısına sahip kimselere ‘bir ceketin, hayatımın önemli bir döneminde zihnimde simgeleştiğini’ nasıl anlatabilirdim? Her davranışını, sembollerini kutsallaştıran bir zihniyetin, toplumda İslami değerleri tüketip, etkisiz kıldığını anlatabilmek de zordu aslında. Rivayetlerden yola çıkarak, İslam’ın şekli unsurlarını esas kabul ederek ardındakileri görememek bu coğrafya insanının hayatla ilişki biçiminin özünü teşkil ediyordu. İslamî değerleri, bu değerleri oluşturan ruh, ilke ve mana zenginliğini göremeden ve peşine düşmeden oluşturulan dindarlık, ana meselenin, cevherin önüne çıkarıldığından toplum zahiri ve şekli alana yönlendiriliyordu. Dolayısıyla, bu bakış açısına göre, bana giydirilen ceketin böylesine bir önemi vardı.

Eğer o gece bir şeyler olmasaydı ve biz kazasız belasız bir şekilde geri dönmüş olsaydık, Şeyh bu olayı yıllarca kullanacak ve “bak bize bildirildi, eğer o ceketi giymeseydi kesinlikle başına bilmem ne belalar gelirdi, biz bunu önceden gördük!” diyecek bir yapıdaydı. Elbette yakalanınca da bahaneleri hazırdı; “teslimiyeti olmadığı için… Kalbinde itiraz olduğu için böyle bir imtihanla yüzleştirildi…” gibi laflar bu gibi durumlar için en uygun jargonlardı.. Bütün bunları, ayrıntılarıyla Movlevi Seyyaf’a anlatmak isterdim; ama anlamayacağını, anlayamayacağını da çok iyi biliyordum. Hatta söylersem eğer; belki de mukaddesatla alay ettiğimi iddia edecekti. Faydası olmayacağına inandığım için sustum, orada bulunan hiç kimseye de o gizemli gecede yaşadıklarımızı anlatmadım.

***

Bir süre sonra bizi yalnız bırakmışlardı. Arkadaşlarla, ne yapacağımız konusunda konuşuyorduk. Fatih, Cihad ve Kaya, artık işin giderek sulandığını, cihad için geldiğimiz bu topraklarda, üzerimizde oyunlar oynandığını ve bu kavramın da (cihad) artık zihnimizde yozlaşmaya başladığını belirterek, Afganistan’ı terk etmeye karar verdiklerini söylediler. Biz, gitmelerini istemiyorduk. Birlikte olmanın daha hayırlı olacağına dair, bizi bu yola çıkaran inancımızı delil olarak ileri sürdük. Ancak tatsız olayların da ötesinde, arkadaşların hastalık durumlarının devam ediyor olması ve yaptıklarımız karşısında yoksul halkın ekmeğini bizimle paylaşması, ruhumuzu sıkmaya devam ediyordu.

Bölge komutanı Abdulhadi’nin yanına gittik. Zabid Kadir’in bize baskı yaptığını ve bizi başka bir gruba göndermek istediğini, buna itiraz ettiğimiz için de bizi silahsızlandırmak suretiyle cezalandırmak istediğini bildirdik. Zahid, Seyyaf’la yapılan yazışmalardan sonra, silahlarımızı bırakmamız gerektiği bilgisini bildirmemiz üzerine, Abdulhadi, “üzülmeyin ve isterseniz benim grubuma katılabilirsiniz” diyerek bize büyük bir moral ve destek vermişti. Zabit’in kardeşi gerekli yazışmaları yapmıştı, gelip bizden özür diledi. Ben, özür dilemenin hiçbir anlam ifade etmediğini, geldiğimizden beri sürekli buna benzer muamelelerle karşılaştığımızı ve tahammül edilmeyen durumlara sabrettiğimizi söyledim.  Bu sert çıkışı bizi bırakıp gitmek isteyen arkadaşların öfkelerini yatıştırmaya yönelikti, ancak onlar kesin kararlarını vermişlerdi. Aylardan beri ısrarlarımız üzerine devam ettirdikleri yürüyüşün artık son bulmasını istiyorlardı.

***

Ümmet bilinciyle, Afganistan’a gelen sadece biz değildik. Halkı Müslüman olan bütün ülkelerden insanlar vardı. İstisnalar hariç, dışarıdan, savaşmak üzere gelenlerle mücahitler arasında ciddi sorunlar vardı. Her şeyden önce gelenler, şartlara ve ortama alışmakta zorluk çekiyorlardı. Buna ilave olarak, sorunlardan kaçanlar Afganistan savaşını bir kurtuluş olarak görüyor ve savaş topraklarına ayak bastıkları an, gördükleri rüyanın aslında gerçek olmadığını öğreniyorlardı. Kendi ülkelerinde gelişen, ilkesizliklerden, siyasi yozlaşmalardan, halk eksenli inançlardan, içten pazarlıklı ilişkilerden, ihanetten, ümitsizliğin mücadeleyi esir almasından, çözümsüzlükten, savrulmaktan, mücadele alanında pratik kararların alınamayışından, ciddi bir mücadele modelinin ortaya konamamasından ve bundan da önemlisi zorlaşan mücadele şartlarından kaçanlar, geçmiş mücadelelerine sahip çıkmayanlar kolay bir yöntem olarak savaşan topraklara sığınıyorlardı. Sorunların hiç bir yerde değişmediğini gördüklerinde ise, umutsuzluğa ve geçmişe yönelik ciddi eleştirilere başlıyorlardı.

Afganistan, zor bir savaştı. Halkı, gelenekleri, İslami yapısı farklı olmakla birlikte savaşın bizzat kendisi zordu. Halkı yoksul olan bir ülkede savaşmak kolay değildi. Bundan dolayı bir taraftan İran/Arap ülkelerinin yardımını kabul etmek zorunda kalıyor, diğer yandan Pakistan üzerinden ABD ve Batı ülkelerinin komünizm karşıtı desteklerini alıyorlardı. Aracılar, yardımın dağıtılmasında her zaman adil olmuyorlardı. Ya taraftarlarını güçlendiriyorlardı veya yardım Pakistan pazarlarında satılacak şekilde el değiştiriyordu. Gelen silahlarda da aynı şey söz konusuydu. Ülkenin tamamı savaş alanıydı, her taraf savaş ateşiyle yanıyordu. Halk yoksul, komünist işgaliyle birlikte yağmalanan ülkenin yoksul kesiminden insanlar işgale karşı savaş verirken ilk başlarda olmayan organize, daha sonralarında cemaatler, hizipler eliyle sistemli bir hale geliyor ve dış bağlantıları güçlü olanlar daha teçhizatlı, organizeli bir şekilde bölgesinde hâkimiyetini kurmaya çalışıyordu. Bunların dışında dış desteği ve bununla birlikte gelen vesayeti kabul etmeyenler, büyük operasyonlarla büyük ganimetler elde ediyor ve onunla birliklerini ayakta tutmaya çalışıyorlardı.

***

Bütün olumsuzluklara rağmen, genç mücahitlerin yüreğinde bir umut ışığı olma pahasına zorluklara direnmiştik. Enfeksiyon kaynaklı hastalıklara, yoksulluğa, içinde kurtlar yüzen Soğrut suyuna, densizliklere, daha önce hurafe kabul ettiğimiz inanca dönüşmüş geleneklere rağmen, ayakta kalmaya çalışmamıza Zabit komutan çelme taktı ve zorla silahlarımızın alınmasına karar aldı. Biz bu duruma hiçbir şekilde rıza göstermedik. Ancak, Abdulhadi’nin silahları teslim etmemiz yolundaki telkinleri sonucunda onu da kırmamak adına silahlarımızı teslim ettik. Cihat, Fatih, Hüseyin ve Abdullah (Mehmet Kaya) bu silahsızlanmayı hazmedemediler. Aslında ben de aynı tepkiyi duyuyordum, ancak Abdulhamit ve Mustafa’yı yalnız bırakmamak için onlarla kalmak gerektiğini düşündüm ve onlarla kaldım.

Yazın sonlarına doğru onların gidişi yüreğimizi burkuyordu. Yapacak bir şey yoktu, bundan fazla diretmek de artık mantıklıca olmazdı. Ölümün en yakın olduğu alanda pekişen dostluklarda ayrılık zordu, ama biz Balabağ’da onların ayaklarından çıkan tozlara bakarken bile, ümitlerimizin aslında onların ayakları altında ezilmekte olduğunun farkında değildik. Duygu anaforunda dibe doğru çöküyorduk. Buna rağmen Abdulhadi komutan ve özellikle genç mücahitlerin duygusal bakışlarında, bütün sıkıntı ve özlemlerimizi, inancımızın yoğurduğu sevgi yumağı içerisine gömüyorduk.

***

Balabağ bölgesinde dinlendiğimiz bir esnada, tankların yeniden Painsultanpur’a saldırdıkları haberi geldi. Saldırının bölgeye vereceği acıdan, ölümlerden veya meydana gelecek yıkımlardan dolayı üzülmemiz gerekirken, savaşabileceğimiz ümidiyle sevinmiştik. Çünkü biz, savaşı, kötü sonuçlarını, düşünecek durumda değildik. O kadar zahmetli yoldan sonra Sovyet işgalcilerine kendi gücümüz nispetinde ders vermek istiyorduk. Yine petularımızı belimize bağlamıştık. Mücahitler de bizim kadar heyecanlıydı. Savaşa yetişmek için ayaklarındaki çepi (sandalet)’leri yolun kenarlarına atıyor, yalınayak koşuyorlardı. Abdulhamid’e RPC-7 verilmişti, ancak ihtiyaç dışında ateş etmemesini tembihlediklerinden, olur olmaz kullanması yasaktı. Çünkü mermisi pahalıydı. Hamido’yla şakalaşıyorduk. Oraya varmadan savaşın biteceği yolunda kanaatlerimiz vardı. Çünkü Ruslarla kurulan sıcak temaslara, geç kalmak ya da yetişememek gibi bir kaderimiz olduğuna inanacaktık neredeyse. Gece, mücahitler işgal güçlerinin merkezlerine yakın bir yerden geçince çatışma çıkmış ve onun üzerine karargâhlarını korumak üzere tanklar bölgeye gönderilmişti. Sabaha kadar rastgele ateş açmışlar ve mücahitler de onlara karşılık vermişti. Dört mücahit değişik yerlerinden yaralanmışlardı. Savaşı haber alan bütün mücahit grupları yardıma gelmişlerdi. Bölgenin en iyi savaşçı grubu Asıf Han da buradaydı.

Zaman geçirmeden, işgalci güçlerin karargâhının bütün çevresini araştırdık, hiçbir tank kalmamıştı. Bize gelen haberlere göre, gece saldırısında Sovyet askerlerine destek veren bir komünist varmış. Onun evini muhasara ettik ve baskınla içeri girdik. Ancak, durumdan haberdar olan komünist, bütün yakınlarını alarak kaçmıştı. Hayvanları ve diğer eşyaları olduğu gibi duruyordu. Hayvanlar ve eşyalar ganimet alındı. Ayrıca, büyük erzak stoku hepimizi hayrete düşürmüştü. Bulunan silah ve cephane de bölüşüldü. Bu kez de çatışmalara girmeden geri dönüyorduk.

***

Sakin geçen uzun bir zamandan sonra, sıkıldığımızı dile getirmeye başladık. Giden arkadaşlarımızdan sonra, istediğimiz bir gelişme olmayınca biz de geri dönmeye karar verdik, ancak ne yaptıysak Abdulhamid’i geri dönmeye ikna edemedik. Kalmak istememe rağmen, Mustafa’nın ısrarlarına dayanamayıp Pakistan’a geri dönmeye karar vermiştim. Zorlu yolu hatırlayınca, ömür boyu burada kalmayı düşünmenin duyguları içerisinde yeniden geri dönüş hazırlıkları yapıyorduk artık. Kalabalık bir grup vardı ve bu kez daha farklı bir yoldan gidecektik. Ancak, bu kez daha antrenmanlıydık ve tecrübeliydik. Geldiğimizden beri yürümediğimiz gün yoktu, dolayısıyla zorlanmayacaktık. En azından öyle düşünüyorduk.

Cepheden ayrılma belgelerimiz hazırlanıyordu. Cepheden kendi isteğimizle ayrıldığımız konusunda bir mektup yazılıyor ve altına da bölge komutanının imzası ve mührü basılıyordu. İran’da düşüncemize uygun olarak Abdulhamit’in icat edip yakıştırdığı  ‘Çavuş’ soyadım, bu kez ‘Muhacir’ olmuştu. Belgeye İbrahim Muhacir, Mustafa ve diğer mücahitlerin isimleri yazılmış ve istemesek de Tuncer’in deyimiyle “Hamido”muzun gözlerini yaşartan en sevmediğimiz ayrılık saati gelmişti. Ölüme en yakın olduğumuz savaş topraklarından ayrılmak, hiç birimizi mutlu etmiyordu, ama çaresiz gitmemiz gerekiyordu. Rüyalarımıza girmiş olan bir cihadın içerisinde, istediğimiz performansı gösteremeyince huzursuzluk yaşıyorduk.

Tek sıra halinde ve yanımızda silahlı mücahitlerin eşliğinde sabahın karanlığında başladığımız Pakistan’a geri dönüş yürüyüşümüzü ikindiye kadar, ağaçların arasından sürdürdük. Gönlüm bir türlü huzur bulmuyordu. Bir taraftan, Abdulhamit’in tek başına ne yapacağını düşünüyordum ve diğer yandan Peşaver’deki arkadaşları merak ediyordum. Peşaver’e doğru giderken Abdulhamit Turgut’a yetişebileceğimi ve neden cepheye yanımıza yetişmediğini sormayı, bunun esprisini yapmayı planlıyordum… Akşama yakın bir zaman, bir köye sığınmıştık. Köyde kalan birkaç evden patlıcan ve bamya yemekleri gelmişti. Ekmeğimizi bandırarak, karnımızı doyurduğumuz yemeği ikram eden köylülere minnet borçlu olduğumuzu belirtiyorduk. Köylüler de, bizim varlığımızdan duydukları mutluluğu dile getiriyorlardı. Oysa biz olmasak da, yemek vermek zorundaydılar. Eğer kendi bölgelerinde savaşa rağmen kalmaya karar vermişlerse, mücahitlere yemek vermek zorundaydılar. İkramda ihmal etmeleri, gevşemeleri veya bahanelere sarılmaları şiddetli bir şekilde dövülmelerine vesile olabilirdi. Sabah kahvaltısında çay, ekmek getirmeyen veya yemek zamanında diğer köylüler gibi ikramda bulunmayan köylülerin, yere yatırılarak sopalarla dövülmelerine şahit olduğumuzda bir yandan hayret etmiş ve diğer yandan da silahlı bir mücadelenin ne kadar zorluklarla sürdürüldüğünü görmüş ve derin derin düşünmüştük. Başımızdaki askeri sorumlu, ertesi gün uzun ve yorucu bir tırmanış yapacağımızı, dolayısıyla o gece köyde kalıp dinleneceğimizi söylemişti.

***

Mustafa ile ben, Mücahitlerle geç saate kadar sohbet ediyorduk. Dağ eteğindeki kısa bir uykunun şehirdeki gün boyu devam eden uykuya bedel olduğunu iyi biliyorduk. Türkiye’de İslamcılığın geldiği noktayı, askeri darbenin savrulmamıza ve mücadelenin kırılmasına sebep oluşuna ve şu anda içinde bulunduğumuz çaresizliğe dair konuştukça konuşuyorduk… Gerçeklerimizle yüzleştiğimiz zaman, geçmişle gelecek arasındaki irtibatın, bir daha sağlanmayacak şekilde koptuğunu görüyorduk. Tam net bir şekilde olmasa da, mücadelenin devamlı olarak kesintiye uğramasının ve her defasında yeni baştan ve yeni arayışlarla sürdürülmesinin anlamını kavramaya çalışıyorduk. İran Devrimi, zihnimizdeki yeni modelin kaynağı haline geldiğinden, bir hareketin ulema önderliğinde hedefine olaşabileceği inancı zihnimizde daha fazla pekişiyor ve geçmişte ulemadan uzak durduğumuzdan dolayı travmalar yaşıyorduk. Sonuç olarak, kopya düşüncelerin çoğu zaman bizim şartlarımıza uymadığı, Türkiye Müslüman aydınlarının bu kolaycılıktan dolayı düşünce üretemediği, bedel ödememek için ortamın havasına uydukları görüşünü de dillendirmeye başlıyorduk. Müslümanların öncülüğünü yapan aydınların, beyin tutulması bir duruşla sürekli mücadelenin şartlarından uzak durmaya çalıştıklarını; durum böyle olunca da mücadele içerisinde olgunlaşıp, pişmediklerinden dem vuruyor, Şeriati’nin "ben rahat olanların rahatını bozmaya geldim" dediği duruşun aksine, bizim aydınların, rahatsız olmamak için, başkalarını rahatsız etmeyen bir konumda olduklarına... Hal böyle olunca da, meydanlara yüz binleri çektiğimiz zaman, bütün sorunların üstesinden geleceğimizi sanmıştık. Oysa bu kalabalıkları toplayan, yönlendiren veya onları eylemlerin içine kadar çeken İstanbul’da İKO’cu olarak tanınan bir grup samimi insandı. Sedat Yenigün, Şehmus Durgun, Edip Yüksel, Dr. Remzi mücadelenin içerisinde olan ve uyuyanları uyandırmak için bedel ödemeye hazır olan o zamanın en iyi aydınlarıydı. Mücadele alanında bütün olumsuzluklar karşısında bedel ödeyenler, var olduklarını ispatlıyorlardı. Diri bilinçle, gözü kara bir şekilde inandıklarını eksiksiz bir şekilde hayata yansıtmanın mutluluğu yüzlerine yansıyan bu samimi insanlar, çoğu zaman statükonun, geleneklerin, alışılagelen doğru bilinen yanlışların duvarına da çarpıyorlardı. Hakim İslamcı statüko, çoğu kez kendilerinin dışındaki bir oluşuma, düşünce inşasına tahammül edemiyor ve onları yıldırmak için küçük yaftalarla onları devre dışı bırakmaya çalışıyordu. Buna rağmen sokaklarda olan, meydanları dolduran, Müslüman’ın onur ve haysiyetini ayakta tutmaya çalışan bu insanlar ya zindanlarda, ye mezarlarda veya baskılara rağmen direnişlerini sürdüren bir konumdaydılar. Bir avuç militan ruhlu Müslüman’ın bütün alanlara koşturmasının yanında, iktidarın imkânlarından yararlanarak zenginleşen, holdingleşen kesimlerin eleştirilerine, engellemelerine de maruz kalmıyor değillerdi.

***

Mustafa ile sohbetimiz, ta geçmişle köprüler kurmaya, oradaki hatıraların bu uzak diyarlarda aynıyla olmasa da bir şeklide benzerini gördüğümüzden bağlantı kurarak anılarımızım zihnimize hücum etmesine, bizi heyecanlandırmaya, coşturmaya yetiyordu. Zaten her yalnız kaldığımızda, birbirimizleyken, memleket anıları anlatıyoruz. Bu, dönme isteğinden çok geliş amacımızla bağlantılı bir söz açış. Yani misyon sahibi kimselerin durum değerlendirmesi psikolojisi. Dersler çıkarma çabası, fotoğraf çekme çabası gibi…

Firarda olduğum dönemde gittiğim İstanbul’da, işte bu kesimden tanıdıklarımız -onların tabiriyle normalleştirmek için- beni bir iş yerine yerleştirmeye karar vermişlerdi. Geleneksel terbiyemizden dolayı onlara isyan edemiyorduk, ama bir yere bağlanmamak için de elimizden geleni yapıyorduk. Israrlar karşısında çaresiz olarak, İzmit Saka kâğıt fabrikasında çalışmak üzere beni götürmelerine rıza göstermiştim, ancak genel müdür Kemal Unakıtan umreye gitmişti. Beni götürenlerin üzülmelerine karşılık ben sevinçliydim. En azından İstanbul’daki arkadaşlardan uzaklaşmayacaktım. İstanbul’da MTTB merkezine götürüp, beni oraya teslim ettiler. Kasım Yapıcı bir yazı yazarak beni Milli Gazete’ye gönderdi, itiraz etmeden beni abone bölümüne aldılar. Onlara firarda olduğumu söylemememi istemişlerdi. Öyle de yaptım, zaten sır saklamaya alışıktım. Burası biraz bana uyuyordu. Daha çok basın ilanlarını almak maksadıyla çıkardıkları Yeni Devir gazetesindeki insanlarla sıcak bir diyalog kurmuş ve o zaman ‘Moro Destanı’ ismiyle yazılan şiirleri ezbere okumaya başlamıştım. Fatih Sofular çay evinde bizimle birlikte oturan, ancak her yönüyle bizimle ayrışık duran Akıncı Güç mimarı S. Mirzabeyoğlu’nun hayranı kesilmiştim.

Gündüz gazetede çalışıyor, gece de Fatih camisinin çevresinde Metin Yüksel ve ekibiyle buluşuyorduk. Kimi zaman sabahlara kadar süren yol kesme, kontrol yapma, yazı yazma, afiş asma veya sol kesimin kurtarılmış bölgelerine girip sloganlarının üzerine kendi sloganlarımızı yazma eylemlerimizden dolayı, çoğu zaman gazeteye uykusuz gidiyordum. Gündüz yapılan eylemlere katılmak istediğimde de çoğu kez, idare müdürümüz izin vermiyor ve bu durum da aramızda tartışmaların çıkmasına sebep oluyordu. O, benim büyükler gibi tavır takınmama bozulmuyor ve MTTB emaneti olarak bana sürekli hoşgörüyle davranmaya çalışıyordu. Ben ise, zillet ve esaret olarak gördüğüm bu bağlılığımı sona erdirmeyi düşünüyordum.

Gazete de bir türlü dikiş tutturamıyordu. Sürekli tiraj kaybediyordu. Erbakan Hoca’nın müdahalelerinden bıkan yazarlardan birçoğu gazeteden kopmuş, geriye kalanlar ise hizmet anlayışından çok memur zihniyetiyle hareket etmeye başlamışlardı. Onlara özenerek ben de isyan ediyordum, ama genç birinin psikolojisi gözüyle bakıyorlardı çıkışlarıma. En sonunda istifa mektubumu yazdım ve ayrılacağımı söyledim. Müdür, kendisine bir iki gün müsaade etmemi istedi; ben itiraz etmedim ve iki gün işe gitmedim. Gittiğimde gazete merkezinde, uzun bir zamandır Erbakan Hoca’nın gazetenin başına geçirmek istediği Kemal Unakıtan vardı. Benimle konuşmak istiyordu. Uzun zamandır abone işlerinin başında olduğumdan, bu alanın aksamaması için yeni gelen personeli bir süre yetiştirmemi istedi, kabul ettim.

Gelen personeli yetiştirme günlerinde müdürümüz de aradaki kırgınlığı gidermek için bana iyi davranıyor, yemeğe götürüyor ve çalışmayı sürdürmemi istiyordu. Ben inatla onunla birlikte çalışamayacağımı söyledim. O zamanlar gazete Günaydın gazetesi tesislerinde basılıyordu. Kısa bir süre sonra, Milsa tesislerinin kurulduğunu haberini aldık. Birkaç gün sonra, müdür yanıma geldi ve “Biliyorum, sen benimle çalışmak istemiyorsun. Tamam, biz de seni Milsa’nın bir bölümüne genel müdür tayin ettik!” dedi. Benimle dalga geçtiğini tahmin ediyordum, ama çok ciddi durduğu için ses çıkarmadım. Durumu bana Kemal Bey anlatacaktı. Zaman geçmeden, Kemal beyle hareket ettik. İstanbul’un dışına çıkıyoruz, ama ben nereye gideceğimizi sormuyorum, sadece gördüğüm tabelalardan Çatalca ve ardından Tosunköye vardığımızı fark ediyorum. Kemal Bey’le Tosunköy’ün stabilize yolunu bitirdikten sonra daha önce ismini sıkça duyduğum Selametköy’e varıyoruz. Yolun kenarından örnek olarak yapılan iki katlı -o zaman daha yeni üretilmeye başlanan ‘ytong’dan mamul- villa şeklinde bir yapı var. Ancak, kapı pencereleri daha takılmamış. Kemal bey bana “senin yeni görev yerin burası, hiç kimse sana karışmayacak. Bütün personel senin emrinde olacak ve sen buranın müdürüsün!” diyordu. Müdürlük aramıyorum, ama özgür olmak hoşuma gidiyor. Hemen karşımızda Hürriyet gazetesinin Terkos gölünün çevresindeki eteklere yaptırdığı Sovyet yapı tarzındaki villalar duruyor. Yüzlerce villa ve yüksek binalar var; dış boyası bile yapılmış, ancak içme suyu havzasında olduğu için ruhsat verilmemiş. Yüklü harcamalarla yapılan yapılar orada metruk bir halde çürümeye bırakılmış.

Selametköy’ün müdürü ve daha önceki tabiriyle genel müdürü olarak, bir bekçi ve bir de çoban personelim var. Ayrıca orada tutulan bir İngiliz atı var. Patronlar zaman bulduklarında gelip binmek için almışlar, ama o ata binmek, benden başka kimseye nasip olmadı. Parselasyonu yapılmış, gelen müşterilere yerlerini göstereceğim. İşim bu. Onun dışında gün boyu özgürüm. Ata binip tek namlulu kırmamla ormanları, dağları, Terkos gölünün çevresini dolaşıyorum. Gelen müşterilerden Selametköy’ün gerçeğini de öğrenmeye başlıyorum. Mahmut Efendi ve İskenderpaşa müritlerinin çoğu, bütün imkânlarını zorlayarak buradan arsalar almışlar. Gelinlerinin, hanımlarının elindeki son yüzüğe kadar satıp burada arsa alanlar, büyük bir İslami yerleşim alanının kurulacağını hayal ederek, İslami kurallara göre şekillenecek bir hayat tarzının planlarını kurarak geliyor ve bir türlü alınamayan ruhsat izninin verilmesi için MSP’nin bir an önce iktidar olması özlemiyle yanıp tutuşuyorlar…

Milli Gazetenin öncülük edip sattığı bu parsellerin parasıyla, Milsa tesisleri açıldı. Arazinin düz olan kesimlerinde de yılda neredeyse iki ürün alınıyordu. Sürüler halinde sürekli koyun yetiştirilip, satılıyordu. Arada bir çobanın “kurt geldi!” diyip havaya ateş açması ve 2-3 koyunu kesmesi bir gelenek haline gelmişti artık. Koyunlardan biri idare müdürüne gittiği için itiraz da edilmiyordu. Burada da rahat durmuyor ve Selametköy arsalarında yetiştirilen arpanın yüksek fiyat veren Bira fabrikasına satılmasına muhalefet ediyorum. Zaman geçtikçe, akşam evine ekmek götürme sıkıntısı çekenlerin bütün varlıklarını ortaya koyarak aldıkları bu arsaların gerçeğini daha iyi anlıyorum. Köylüler burada ev yapılmasına hiçbir şekilde izin verilmeyeceğini söylüyorlar. Arsa, içme suyu havzasında yer alıyordu

Sıksık Tosunköy’e, cami imamını ziyarete gidiyorum. Her gittiğimde yeni bir gariplik yaşıyorum. Ramazan gününde, dükkânın arka bölmesinde içki içip Cuma namazında ön safa duranları, kadınları hiçbir şekilde dışarı çıkmayan, çıktığında da kim olduğu belli olamayacak şekilde üzerine köhne bir çarşaf giyen kadınları, düğün gecelerindeki müptezel bir şekilde açılan, düğün törenleri için traktörlerle içki getiren, mevlit törenlerinde bile sofralarını teberrük olsun diye içkilerle donatan, yardım toplamak için köye gelen Süleymancı tebliğcilerin “Bir gün peygamber camide otururken, aksakallı bir zat geldi ve peygambere Kur’an’ı öğretti ve ardından da kim başkasına Kur’an öğretir veya Kur’an kursu yaparsa bu kadar sevap alır…” şeklindeki sözlerine ilahi bir mesajmış gibi inanan köylülerin sözüne inanmak istemiyorum. Ama zaman geçtikçe Selametköy konusunda doğru söylediklerini görüyorum. Havsalam, oynanan oyunu kendi mustaz’af halkımıza anlatmamın gerektiğine gönüllü ve kaçınılmaz olarak hükmettikten sonra, kendi penceremden onlara olayı anlatmaya çalıştığımı fark eden personel müdürü, elinden geldiğince müşterileri köye göndermemeye çalışıyordu. Bir komedi ve trajedi anaforunda çalkalanıyordum.

***

Mustafa ile sohbet ederken ilk gençlik yıllarıma işte böyle uzanıveriyor, hatırladıkça içimdeki öfke ve adaleti nasıl birbiri ile uyuşturabileceğimi bilemiyordum. Arsa sahiplerinin sözlerini ve yoksulluklarını Mustafa’ya anlatırken içim sızlıyor ve onun ısrarlarına rağmen daha fazla anlatmak istemiyordum. Dışarıda çınarların arasında tahta sedirlere oturan mücahitlerin yanına gidiyor ve onların çaylarına, muhabbetlerine ortak oluyorduk bir süre sonra. Örtündüğümüz petu, yüksek alanın soğuğundan bizi korumaya yetmeyince içeri geçip, yarınki yolculuğa hazır olmak için uyumaya çalışıyoruz. Sabahın ilk ışıkları gizlenen güzellikleri ortaya çıkarmak için çevreyi aydınlatmadan, namazımızı toplu bir şekilde kılıp kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltı dediğim, sıcak çay ve tandır ekmeği. Yazın sonlarına doğru sıcak bir bölgeden buzlar memleketine yolculuk yapıyoruz. Yükseldikçe iliklerimize kadar donuyoruz. Güneşi hiç beklemediğimiz bir özlemle bekliyoruz. Yukarılara çıktıkça yeşile boyanmış dağlar, vadiler, su kenarlarındaki yeşil alanlar silikleşip, kayboluyor. Gündüz vakti geçtiğimiz köy evlerinden yükselen dumanlar, bölgenin soğukluğunu anlatmaya yetiyor. Aralıksız yürüyoruz. Artık köhneleşmiş buzlaşan karların arasından patikaları tırmanıyoruz. Aralıksız gün boyu yürümemiz devam etti böylece.

Akşama doğru yüksek bir dağın eteklerinden yükselen dumanların arasında, yaklaştıkça belirginleşen birkaç ev var. Bitkin bir halde kendimizi attığımız bu birkaç evden oluşan köye vardığımızda artık tükendiğimizi iyice anlamıştık. Zorunlu bir misafirlik bizi bekliyordu. Onların yoksulluğu karşısında ezildiğimizi gören grup komutanı, göreceğimiz şekilde misafir olduğumuz ev sahibine biraz para verdi ve evinin bir köşesini bakkal haline getiren bir köylüden yüklü miktarda erzak alınmasını sağladı. Biz, namaz ve dinlenmeyle meşgul olduğumuz bir anda komutanın yeniden ev sahibine biraz para verdiğini ve bakkaldan bir şeyler almasını söylediğini gördüm. Ev sahibi kısa bir süre sonra, bir torba dolusu malzemeyle geldi. Grubumuzun başındaki komutan, onları kendi malzemelerine yakın bir yere koydu ve üstünü örttü. Yorgunluğun ve temiz havanın verdiği açlık duygusuyla ve bundan da önemlisi misafir olduğumuz evin minnet bakışları arasında ezilmeden doyasıya bir yemek yedikten sonra, sabah erken kalkmak üzere bize gösterilen yerde uyumaya gittik. Hava soğuktu. Hiçbirimiz bu soğuk havaya rağmen, gelenekleştirdiğimiz akşam sohbeti için, dışarı çıkmaya cesaret edememiştik. Soğuk, soğuk olduğu kadar dar olan bu dağın zirvesine yakın bir nevi sığınma mekânı olarak duran köy evinde uyuduğumuz uykunun güzelliğini, kelimelerin anlatmaya aciz kalacağını söyleyebilirim.

Sabahın karanlığında uyandık, köylüler keçi sütüyle ekmek ikram ettiler. Kahvaltıdan sonra petularımızı sıkıca sarıldıktan sonra, sabah namazını kılacağımız noktaya doğru hareket etmiştik. Keskin bir soğuk vardı ve bizim oralardan farklı olarak yanıyordu. Isınmak için hızlandığımızı zannederken, aslında güneş doğmadan zirveyi geçmemiz gerektiği için bu şekilde hızlandığımızı anlatıyor bir yetkili. Dik yamacı adeta koşarak tırmanıyoruz. Isındıkça, biraz da antrenmanlı olan ayaklarımız daha hızlanıyor. Namaz vaktinin girdiği söylenen noktada, çevresi buzlarla kaplı bir su kenarında duruyoruz. Abdest konusunda hazırlıklı olmamıza rağmen, her ihtimale karşılık burada duruyoruz. Seri bir şekilde namazları kılıp yine aynı tempoyla zirveye doğru hızlanıyoruz. Belli bir noktadan sonra, komutan bize kısa bir dinlenme yeri belirliyor ve biz dinlenirken kısa ve seri talimatını veriyor. Geçeceğimiz noktanın her açıdan tehlikeli olduğunu, Sovyet uçaklarının bu geçiş noktasını uzaktan tespit edip saldırıya geçmesinin yanında, zirvede oksijenin az olduğu, güneşe yakalanmamız durumunda kükürt yataklarından sızan gazın artma göstereceğini ve usul olarak düşenlerin kaldırılmadığını, aksinin yapılması halinde her ikisinin de bayılabileceğini ve herkesin kendisini kurtarması gerektiğini söylüyor. Aynı şekilde her birimize bir avuç kuru dut, bir parça kuru soğan veriyor. Ve nefes darlığı çektiğimizde dut yiyip, soğanı da burnumuza sıkmamızı istiyor. Ayrıca, zirveye vardığımız zaman sigara içmemizin faydalı olacağını hatırlatıyor. Bunlardan hiç birisine anlam veremiyorum, ancak içimde de merakla karışık bir endişe de yok değil. Uyarıların ardından yeniden hareketleniyoruz ve yokuşu adeta düz yol gibi koşarak çıkıyoruz.

Bütün zorlamalara rağmen, ortalık tamamen aydınlandığı zaman zirveye varıyoruz. Psikolojik bir yönlendirmeden dolayı sürekli bir şekilde kendimi kontrol ediyorum ve olacakları bekliyorum. Yasak olan sigara burada serbest, herkes keyfince içiyor. Bende bir değişiklik olmadığından sigara taleplerini geri çeviriyorum. Ortaokul döneminde, Rıza Zelyurt ve edebiyat hocamız Ahmet beyin inadına başladığım, tarikat sohbetlerinde Asker Piri’nin gözlerimin içine bakıp “bir daha sigara içmeyeceksin!” şeklindeki uyarısı üzerine bıraktığım sigarayı, tamamen zorlandığımı hissettikten sonra, son çare olarak içme kararındayım. Ancak verdikleri bütün malzeme olduğu gibi duruyordu ve onların çehrelerinde beliren sıkıntıyı bütün ısrarlarıma rağmen bir türlü hissedemiyordum. Nefesim daralsın, burnumdan kan aksın veya başım dönsün/ağrısın istiyorum veya en azından bu kadar anlatılan anı hissetmeden zirveyi aşmak istemiyorum. Buzulların üzerinden zirveye doğru tırmandıkça, ortalık güneşin doğuşuna hazır hale geliyor. Güneş doğmadan önce zirveyi geçmek istiyoruz ve bunun için bütün gayretimizle, yarışı kazanmaya çalışıyoruz. Çoğunun sigara içtiği, kuru dut yediği ve elindeki soğanı sürekli burnuna sıktığı ortamı bütün ayrıntısıyla zihnime kaydediyorum. Bende herhangi bir etkisi olmayınca, yapılanların da daha önceki telkinlerle ilişkili olduğunu düşünüyorum veya ben psikolojik olarak kendimi daha hazırlıklı görüyorum.

Buzulların keskin soğuğu yüzümüzü yakarken başımız sanki göğe değiyor. Dünyanın en uç noktasındayız adeta, bu durum beni olduğundan daha fazla mutlu ediyor. Sandaletlerimiz ayaklarımızı kanatmış olmasına rağmen aldırış bile etmiyoruz. Çoğu yerde bulutlar çok aşağılarda adeta dans ediyor. Fırsat buldukça onların oluşturduğu şekillerden kendimce anlamlar çıkarıyorum. Zirveye ulaştığımızda, sonrasında bizi ne beklediğini merak etmeye başlıyoruz. Zira bütün zorlukların bittiği bir noktada, yeni zorlukların başladığını Afganistan topraklarında adeta ezberlemiştik.


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:31:32 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
22 Ağustos 2010, 08:49:39 ÖS 20
Üye Bilgileri
hakanalper
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 160
Nerden: Kayseri
bana gelince; düşmanlarmdan daha fazla ya$ayacagm!


WWW Offline
« Yanıtla #10 :»

yazı surukleyici , akıcı ve cok uzun kaleme alınmıs... sidilik sadece 1. bolumunu okuyabildim.. muhabbetin sonu nereye gidecek.. ve neler acıklanacak merak etmiyor degilim.. sair vakitlerde tekrar donup parca parca okuyacagım...

KONU İLE ALAKASI OLMAYAN Bİ MEVZUU VAR... VE ASLINDA KONUNUN GİDİSATİNA DA MUDAHELE ETMEK İSTEMİYORUM ...

yanlız.. burada okudugum bir kısımdan yola cıkarak.. dusunup, fakat mantık tabanında saglam bir yere oturtup, ehven bir cevab bulamadıgım bisey  var...
ilk once su alıntıyı ekleyeyim...atlaya atlaya ekliyorum..



 Milli görüş çizgisinde ülkenin siyaseti üzerinde söz sahibi olmaya çalışmamız ve bu uğurda bedel ödememiz bir gecede noktalanmıştı.
.............
.... Daha önce bir yemek ziyareti için aylarca peşimizden koşanlar, bizi sokaklarda gördüklerinde yollarını değiştirdiler, sakallarını kestiler, evlerindeki Kur’an meallerini korkudan sobalarda yaktılar
..........
....Biz yalnız başımıza kaldık. Allah’tan başka hiçbir sahibimiz yoktu. Vurulan bizdik. Cezaevlerinde yatan biz. Kavgalara, kurşunlara göğüs geren bizdik.  Darbe bütün bu değerleri yok etti.
.............
.......


simdi burda yapılan fedakarlıklar, arzulanılan hedefler, sarfedilen gayretlerden , omuz omuza bas konmus bir davadan, birlikte tasın altına el kondugundan, birlikte ceza evlerinde dava için yattıklarından vs bahsediliyor.. ve sonuc.. darbe sebebiyle husran ile neticelendiginden bahsediliyor...

simdi asıl merak ettigim iki sey var...

Birincisi , bu denli omuz omuza, bir dava ugrunda beraberce sıkıntılara gogus germiş.. eza cekmiş.. bu insanlar.. simdi nasıl oluyor da.. gunumuzde (özellikle dun aksam gerceklesen iftar yemeginde yasananları kastediyorum) birbirine kufredebilecek, hakaret edebilecek.. hatta ve hatta bicak cekebilecek derece de husumetli hale geliyorlar..! 
ustelik ramazan ayında.. ustelik Oruclu iken.. Ustelik iftar vaktinde.. ustelik yıllarca davamız! dedikleri bir organın daveti etrafında toplamısken,  toplumun; "dini hassasiyeti olanlar" olarak nitelendirdigi ve kendilerinin de kendilerini oyle lanse ettigi bu kişiler.. bunu nasıl yapabiliyorlar...

bunu dunden beri dusunuyorum .. ama dedigim gibi.. mantıklı bir tabana oturtup kendimi ikna edemiyorum...


ikincisi ise...
Alıntı
Nerdeyse tamamımız, darbe öncesi Milli Görüşe karşı tavır almış ve her fırsatta ‘bu işin artık parti yoluyla olmayacağını, partinin aslında rejimin bir oyunu olduğunu ve hatta giderek amerikancı bir çizgiye kayan Erbakan’ın darbeciler tarafından ülkeye getirildiğini ve bir inkılabının ancak ulemanın önderliğinde gerçekleşebileceğini’ savunmuş insanlardık.
yakub aslanın yukarda dedigi gibi... bahsi gecen parti, dernek, cemaat vs her ne ise, bunun basındaki kişiyi (haklı veya haksız) bir şekilde suclu buldukları, yanlıs işler yaptıgı dusuncesi ile darbenin de etkisi ile...o ortamdan uzaklasıp irana, afganistana gitmişler... turkiyeden gelenlere de bu yanlıslıkları ifade etmeye calismslar... 

diyorum ki.. acaba bahsi gecen grubun içindeki, gercekten dava adamı olanların bi kısmı! o donemde ayrıldıgı için, mevcutta kalanlar dan dolayı mı o zamandan bu yana gelişen olaylar meydana geldi.. ve su an en son yumruk yumruga girecek, bıcak cekecek hale geldiler?

uzatmayayım...


yazıyı takibe devam edecegim...
Logged

İz telâkkavnehu bi elsinetikum ve tekûlûne bi efvâhikum mâ leyse lekum bihî ilmun ve tahse... Nur-15
24 Ağustos 2010, 06:07:26 ÖS 18
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #11 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik          
-9-


Çocukluğumda dolaştığım dağlara benzemiyor buralar. Farklı bir yapısı, farklı bir havası ve coğrafya kitaplarının ne yapsa anlatamayacağı ayrı bir dünya var burada ve biz de bütün bu atmosferle kucaklaşmış bir şekilde zirveden aşağı iniyoruz. Oralarda söylenenin aksine; bulutların üstünde yürür gibiyiz. Zorlu dağları tırmanırken, yılmadan zirveye varmanın, tehlikeli bölgeyi rahat bir şekilde geçmenin verdiği gurur ve mutluluk, zafer kazananların yürüyüşüne dönüşüyor. Psikolojimiz, geçtiğimiz yerlerle doğru orantılı daha bir yüksek değer taşıyor. Sanki bir başka âlemde olduğumuzu hissediyoruz ve hissettiklerimizi birebir yaşıyoruz. Abdulhamit’i Soğrut’ta bıraktığımızı ve gideceğimiz yerlerde bizi büyük sıkıntıların beklediğini unutmuş bir şeklide, dağların doruklarında vecd âleminde yaşıyoruz. Kükürt ve diğer gazların bizi boğma endişesi olmasa, orada daha uzun süre kalmayı, dinlenmeyi, bulutların altında saklanan güzelliklerin ortaya çıkmasını beklemeyi çok arzuluyoruz. Ama tehlikeler buna izin vermiyor.

Hızımızı artırarak aşağı iniyoruz. Herkesi hızla geçiyor ve karların olduğu yerlerde de petumu altıma serip hızla kaymayı ihmal etmiyorum. Aşağı doğru kayarken en küçük bir hatanın, dalgınlığın bana pahalıya mal olacağını veya karların arasından yükselen kayalardan birine çarpabileceğimi düşünmüyorum bile. Bir sevinç, bir mutluluk beni kucaklamış ki dış dünya ile irtibatım neredeyse yok gibi. Yorgunluk ve bedenimdeki acıların iç içe oluşturduğu anaforda vecd âlemindeyim. Beni bekleyen sorun ve çaresizlikler yumağına rağmen, içimden dışıma taşmış bir mutluluk deryasında adeta kayboluyorum. Aşağılara indikçe toprağın yumuşadığını, bitkilerin giderek artış gösterdiğini görüyor; asırlık çınarların, çamların şekillendirdiği yeşil alanların varlığını keşfediyorum.

Çamların arasına vardığımızda, artık neredeyse her taraftan su sesleri gelmeye başlıyor ve üstünden geçtiğimiz her sudan birkaç avuç içmeyi kutsal bir görevi gibi telakki ediyorum. Neredeyse bir gün boyunca görmeye hasret kaldığımız bir dünyayı, zor ve sıkıntı süreçten sonra yeniden görmenin sevincini yaşıyoruz. Patika yolların yerini artık toprak yollar alıyor ve yerleşim alanlarının, medeniyet merkezlerinin yakın olduğunun habercisi gibi geliyor bize bu. İçimizdeki sevinç; zirveleri aşma ile irtibatlı olduğu gibi geleceğe dair projeler yapmaya yakın olmamızdan da kaynaklanıyor.

Artık en azından, bir savaşı görmüş, yaşamış durumdayız. İmkânsızlıklarla verilen bir mücadelenin nasıl olması gerektiğinin tecrübelerine sahibiz. Dünya imparatoru Sovyetlerin nasıl dize getirildiğini gördük sayıyoruz kendimizi. Bu tecrübelerle yeni bir süreç başlamalı diye düşünüyoruz.  MTTB ve İKO sürecinden sonra, bizi inkılâba götürecek yeni bir süreçteyiz ve bunun projelerini yapmamız kaçınılmaz olacaktır. Gençliğimizin en güzel dönemlerini mücadele içerisinde geçirdiğimiz Türkiye’nin, seküler ve laik anlayıştan kurtarılıp İslami bir yönetime geçmesi veya en azından Osmanlı geleneğini yeniden dünya üzerinde hâkim kılabilmek için bir şeyler yapmamız gerekir, diye düşünüyoruz. Birçok tecrübeden geçmiş insanlar olarak, artık geçmişten farklı bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti artık.

Yol boyunca bu konulara dair içimde cereyan eden bir fikir tartışması, felsefi bir sorgulama, siyaset, sosyoloji ve kültürel analizler var. Belli bir dönem sürdürdüğümüz gayretlerimizin sahih bir model olmadığını, özellikle MSP tecrübemizde iyice öğrenmiştik. Durum değerlendirmesi yapıyor, öneriler getiriyor, projeler geliştiriyorum. Düşüncelerim ve adımlarım atbaşı gidiyor, yürüyüş ritmimiz ile zihnim aynı hızda uyum içinde ilerliyoruz. Soğuk, bitkisiz ve çeşitli tehlikelerin yaygın olduğu zirveden, yeşillikleri, verimli topraklara, sulak alanlara doğru hızla koşarken, geçmişin derinliklerinde kaybolduğumu kimseye hissettirmemek için en önde yürüyorum. İslamcılığın daha ilk yıllarına doğru, bulutların üzerinden uçarcasına uzanıyorum. Van’da MTTB’nin ilk günlerinde düzenlediğimiz büyük güreş turnuvasında, pehlivanların yürüyüş güzergâhı boyunca yapacakları yürüyüşte Türk bayrağının yanında taşınacak olan dernek bayrağını, sabaha kadar uğraşmış, kırmızı üzerine püskülleri de olan sarı simlerle orijinal bir bayrak yapıp, cumhuriyet caddesi üzerinde yürüyüş yapmış, ardından yeni süreçler yaşamıştık. Herkül Mustafa, Pehlivan Gazanfer gibilerin karşısına çıkardığımız Rus pehlivanın nereli olduğunu bugün bile bilmiyorum. İnandırıcı olması için, uzun bir hayvan postu bulmuş ve yazın sıcağına rağmen yol boyunca ona giydirmiştik. MSP ve Akıncılardan sonra kendi kafamızda şekillendirdiğimiz İKO’yu, aslında İslam Kurtuluş Ordusu olarak kullanıyor ve bu ismin anlamına uygun olarak hareket etmeye çalışıyorduk. Çoğu zaman alt yapısı olmamakla birlikte büyük gövde gösterisi yapmayı da ihmal etmiyorduk. Yaptığımız popüler eylemler, hakkımızda belli kesimlerde korku havası estirecek gizemli efsaneler üretmeye de kaynak oluyordu. Bu şehir efsanesine göre, dağlarda mevzilenmiş bir grup İKO’cu gece veya gerektiğinde gündüz dağdan iniyor ve eylemlerini gerçekleştirdikten sonra yeniden dağlara çekiliyordu. Çok kısa süreler içerisinde, birçok farklı yerde eylemlerin yapılması başka şekilde izah edilemiyordu.

Himalayalar’ın doruklarından aşağıya doğru inerken tarif edilmez bir sevinç vardı içimde. Afganistan’da hayal ettiğimiz cihat ortamının aslında gerçeklerle örtüşmediği ikileminden uzaklaşmak, aşılması imkânsız zirveleri aşmak ve eğitim devresini bitirmişlerin yeni mücadele evresine girmesinin başlangıcında oluşumuz bu sevincimizin kaynağıydı aslında. Belki de kontrolümüz dışında gelişen bir sürecin içerisinde olmamızdan dolayı yaşanan sıkıntılardan uzaklaşmış olmamız ve kim bilir belki de ateş çemberinden sağlam kurtulmamız mutlu ediyordu bizi.

Hayali bile zihinlerimizi zorlayacak seviyede tabii güzelliklerin içinden Pakistan’a doğru ilerliyoruz. Pakistan sınırından itibaren konakladığımız her yerde, yemeklerimizin ve içtiğimiz çayların parasını cebimizden veriyoruz. Bu durum, Afganistan’daki misafirlik döneminden sonra hoşumuza gidiyor.

Paraçınar, birkaç gün dinleneceğimiz bir Pakistan kasabası. Oradan Peşaver’e, yeniden Hizb-i İslami’ye geliyoruz. Abbas Kerimi bizi karşılıyor. Bizden önce gelen arkadaşları soruyoruz. Hüseyin dışında, kalanların geri dönüş yaptıklarını söylüyor.

Kısa bir süre sonra İran üzeri dönmemizin nerdeyse imkânsız hale geldiğini haber alıyoruz. İran, yeni bir uygulamayla, mücahitlerden kendi ülkesine giriş yapmak isteyenlere özel bir düzenleme başlatmış. Ellerinde hizip geçiş belgesi olanlar, sınırdaki sağlık kurumlarına gidecek, toplu olarak bir salonda göbekten aşağı soyunacak ve çubuklarla, avret yerlerinden numuneler alınacaktı. Sonuçlar gelinceye kadar mücahitler orada bekletilecek ve sonucu müspet çıkanlar, pastar denetiminde sınırdan içeri götürüleceklerdi. Pakistan’da salgın şeklinde hastalıkların olduğu gerekçesiyle yapılan bu uygulamada, toplu tahlil alımları biraz da ülkeye göçü zorlaştırmak, savaş halindeki ülkeye gitmek isteyenleri caydırmak amacına da yönelikti. Kesin gitmeleri gerekli olan hiçbir mücahit veya hizip sorumlusu böyle bir onursuzluğu kabul etmedi. Bizim arkadaşlarımız, daha önce biraz gevşek olan uygulama esnasında başkalarının verdiği tahlillerle sınırı geçebilmişlerdi. Çaresiz bekleyecektik. Cebimizdeki son parayı da tüketme noktasına gelmiş ve dilini, kültürünü bilmediğimiz bir ülkede sahipsiz bir şekilde sıkışmış kalmıştık.

Yurt dışına çıkmanın yollarını araştırmayla tükettiğimiz günün akşamı, Abbas Kerimi ile birlikte Hizib’te çareler üzerine konuştuğumuz bir esnada, Abdülhamit (Bahattin Yıldız) eli boynuna asılı bir şekilde yüzündeki tebessümle içeri girdi. Ben, Mustafa ve Hüseyin, buruk bir sevinçle, yaralı da olsa bir dostun bombaların, kurşunların, hava saldırılarının normalleştiği o zorlu topraklardan gelmiş olmasına yerimizden fırlayarak tepki veriyoruz. Kucaklaşıyoruz. Ağlamamak için göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Uzun süre kısa kelimelerle, kaçamak bakışlarla hal hatır sorduktan sonra, olayı anlatmasını istiyoruz.

 Sovyetler’in Sultanpur’a saldırması esnasında sol omzundan yaralanmış Abdülhamit. Yanında birçok kişinin yaralanmış olmasını, ölmesini normal bir olay gibi anlattı. Biz onun yaralanmasından çok, savaş bölgesinde yalnız kalmaktan kurtulup gelmesiyle ilgileniyorduk. Abdülhamit’in yaralı olarak da olsa gelmesi sevincimize sevinç katmıştı.

Sabah olunca Abdulhamid’i Hizbin bir hastanesine yatırdık. Mevdudi cemaatinin yardımlarıyla organize olan bu hastaneye ek olarak birçok Kızılhaç hastaneleri Afganlılara hizmet ediyordu. Şems komutanla birlikte, birçok yaralı tanıdığa bu hastanede rastlayınca, duygusal anlar yaşadık. Abdulhamid’i Şems’in odasına yerleştirdikten sonra geri döndük. Onu ziyarete gittiğimizde sürekli, Suğrut mücahitleri olarak bir arada sohbet ettiklerine şahit oluyorduk.

Peşaver’de sıkışıp kalmanın verdiği sıkıntılarımızı, hastane ziyaretlerimiz büyük oranda hafifletmişti. Buna rağmen çaresizlik, ruhsal dengemizi de bozmuş, sinirlerimizi epey yıpratmıştı. Birbirimize bile tahammül edemeyecek hale gelmiştik. Eski muhabbetler, ileriye dönük proje üretmelerimizin yerini somurtkanlıklar, suskunluklar, öfkeler almıştı.

İran sınırından ümidimizi kestiğimizden yeni çareler arıyoruz. Avrupa’ya, hiziplerden birinin temsilcisi olarak gidip; en azından onlar adına toplanacak yardımlara destek olmak üzere bizi göndermek istediklerinde, geçmişte yaşadıklarımızın tamamını unutup sevince boğuluyoruz. Bu haber kendimizi yeniden toparlamamıza yardımcı oluyor. Hizipleri ziyaret ediyor, sokaktaki insanlarla konuşmaya çalışıyoruz. Bu konuşmalar arasında, Peşaver’deki temizlikçilerin, çöpçülerin de çoğunlukla Hıristiyan olduklarını öğreniyoruz. Bu dünyada eziyet ve yoksulluk çekenlerin, diğer dünyada cennetle mükâfatlandırılacaklarına inandırmışlar onları ve dolayısıyla hiçbir şekilde hallerinden şikâyetçi olmadıklarını görüyoruz. Bilinçsiz olarak onların bu teslimiyetlerine gıpta ediyoruz.

Avrupa’ya gönderilme meselesinin, sadece bir oyalama olduğunu öğrenmemiz uzun sürmüyor. İran, ateş bile olsa kendimizi içine atmaktan başka bir çaremiz kalmıyor. Ama nasıl? Çubuklarla, aleni bir alanda tahlil için insanlardan numune almaları bize olduğundan fazla onursuzluk duygusu veriyor. Ne pahasına olursa olsun, birçok insanın gözü önünde başka birinin hangi gerekçeyle olsa, onurumuzu incitici bir şekilde bizi rezil etmesine izin vermemeliydik. Çaresiz bekliyoruz. Beklemek bizi tüketiyor. Belirsizliğin, insanı bir mum gibi erittiğini yaşayarak görüyoruz. Yanlış olduğunu bilse de, insanın bir süreç içinde olması, belirsizlik kadar yıpratmaz. Bu yüzden, dönüş yolunda topladığımız enerjiyi, içimizdeki heyecanı tüketiyoruz, karamsarlık bir zehir gibi damarlarımızda yayılıyor, tadımızı darmadağın ediyordu. Misafirhanede, hesap ettiğimizden fazla kalmamız, ev sahiplerine ve bize rahatsızlık veriyor, bundan kaynaklanan gerginliğin de farkındayız. Ancak bu negatif elektrik, bir hayvan ölüsünden çıkan kötü koku gibi ciğerlerimize doluyor, oradan duygularımıza sirayet ederek bizi neredeyse işgal ediyor gibi. İtirazlar seslendirilmeye başlayınca, sıkıntılar adeta bizi boğuyor. Daraldıkça daralıyoruz.

Kurban bayramı. Minibüsler, insanların üst-üste yığıldıkları tarihi döküntü otobüsler çalışmıyor ve biz Abdülhamit’in ziyaretine gidememenin sıkıntısını yaşıyoruz. Bu arada Abdülhamit’i, cephe komutanlarından Emanullah yemeğe davet etmiş, o da bizi davet ettirmiş. Bundan haberimiz yok, dolayısıyla Abdulhamit’e kızgın güneşin altında yürüyerek nasıl ulaşabileceğimizin hesabini yapıyoruz. Bir de bakıyoruz ki Abdulhamit kapıda. Dr. Rabbani’nin arabası bizi bekliyordu. Hastanenin karşısında mahalle arasında yer alan Emanullah’ın bahçesinde tanıdık onlarca mücahitle birlikte bayramlaştık ve gün boyu bahçede yüksek çınarların altında birlikte kaldık. Afganlılar kendi aralarında sohbet ederken, biz de bir çınarın altında muhabbet ediyor, içine girdiğimiz çıkmazdan kurtulmanın yollarını arıyorduk.

Tükenmiş bir halde her gün gittiğimiz hastanede, kolları, ayakları kesik veya yaraları ağır olan mücahitlerin moralleriyle adeta tedavi oluyoruz. Yine böyle bir ziyaret günü, tek başıma var olan son paramla meyve alıp Abdülhamit’i ziyarete gidiyorum. Oturup muhabbet ediyoruz, ancak ben orada onunla değilim sanki. Sıkıntıların girdabında, boğuldukça boğuluyorum. Çıkmazların anaforunda dibe doğru çöküyorum. Durumumu fark edenler teselli etmeye çalışıyorlar, ancak dudaklarıma yansıyan acı tebessüm bile içinde bulunduğum durumu anlatmaya yetiyor. Bahçeye, küçük havuzun başına gidiyoruz, oturuyoruz. Ruhum hiçbir şekilde istikrar bulamıyor. İçimde giderek büyüyen bir kavga var. Ümitlerin, sonraki alternatiflerin son noktasına geldiğimin farkındayım artık. Konuşmaların bir faydasının olmadığını düşünüyorum. Vedalaşıp ayrılırken, hastane doktoru elime bir kaç sarı gül sıkıştırıyor. Yalnız başıma divane gibi sokaklara karışıyor, nereye gittiğimi, nereye gitmem gerektiğini bilmez halde yürüyorum. Kalabalıklar içinde yalnızım. Önümden geçen herkes bana bakıyor ben farkında değilim. Ağlamam, içimi boşaltmam gerekiyor, ağlayamıyorum da. Adeta boğuluyorum. Elimdeki gülü, içimdeki sıkıntıların, karamsarlığın doğallığıyla eziyorum farkında değilim.

Ben sokaklarda böyle kendinden geçmiş bir vaziyette dolaşırken, pejmürde giyimli biri gözlerimin içine bakıyor. Bakışlarında bir derinlik ve güç var. Kararlı ve etkileyici bir inançla gözlerimin içine bakıyor ve ben karşı koyamadan, tepki veremeden olduğum yerde donuyorum. Nerdeyse nefes almadan onun çehresindeki alaylı bakışa kapılıyorum. Şimdiye kadar gördüğüm insanlardan farklı bir duruşu, farklı bir bakışı var. Halimle alay eden bir tebessüm var yüzünde. Bununla yetinmiyor “haline bak utan!” dercesine elini sallıyor ve sonra “Xwuda darem çi xem darem!” diyor ve beni iliklerime kadar işleyen bir kuvvetle, üstümdeki bütün ağırlıkları alırcasına bir etkiyle sarsıyor. Ruhumdaki bütün düğümler bu sözle çözülüyor, karamsarlığın/karanlığın anaforunda çırpınan ruhum özgürleşiyor, ümitsizlikler içindeki kıvranışım bıçakla kesiliyor. Ruhum bir güvercin gibi yangınların, sıkıntıların, bitmişliklerin, tükenmişliklerin arasından fırlayıp masmavi gökyüzüne, bulutların arasına karışıyor. İliklerimden başlayan sıcak bir esinti bütün bedenimi kaplıyor. Şok oluyorum. Kendime gelip, fasih bir Farsça ile konuşan birini bulma ihtimali olmayan bu şehirde “Allah’ım var, ne gamım olsun ki!” şeklindeki sözü söyleyen o şahsı bulmaya çalışıyorum. Yoktu, yer yarılmış içine girmişti sanki. Kavrulan toprakta bir damla su gibi buharlaşmıştı adeta. Onu ne zaman aramaya başladığımı da bilmiyordum. Donduktan sonra çözülmem belki de asırlar sürmüştü. İlk defa İslam İnkılâbı sınırlarını geçtiğim veya Himalayalar’dan aşağı indiğim bir mutluluğun benzeri vardı ruhumda. Çözülmüştüm.

Sıkıntılar, çıkmazlar, kapanan kapılar, engeller artık umurumda değildi. Rahatlama, özgürleşmenin sonunda sıkıntılarımın aslında o kadar da büyütülecek boyutta olmadığını düşünüyorum. Kısa bir süre sonra birkaç haftalık boya işi bulmuştum. Elime iyi bir para geçecekti. Mustafa ile kısa bir sürede işe başladık. Çalışma esnasında, kaçak yollardan İran’a girebileceğimiz haberi ulaşıyor bize. İyilikler, güzellikler, müjdeler ardı ardına geliyordu. Buna seviniyor ve haberi Abdülhamit’e götürüyoruz. Onun da bizimle gelmesini ve tedavisine İran’da devam etmesini istiyoruz. Yolculuğun zor olabileceğini söylüyor ve kolunun sağalmasına kadar Peşaver’de kalmak istediğini söylüyor, zorlamıyoruz. Boya işini bitiriyoruz. Aldığımız 5000 keldarın 1000 keldarını Abdülhamit’e bırakıyoruz. Geriye kalan paranın büyük bir bölümünü kaçakçılara vermemiz gerekiyor. Kısa bir süre sonra İran sınırındayız. Hudut bölgesinden uzak bir köyde bizi bekleyen, üzerlerine makineli tüfekler monta edilmiş kamyonetlerle hareket edeceğimiz söyleniyor. Kalabalık bir grubuz, kamyonetlere dağılıyoruz.

Akşamüzeri başladığımız yolculuğumuz dağların en sarp noktalarında, uçurum kenarlarında devam ediyor. Kamyonetin üstünde makineli tüfeğin başında hazır bekleyen kaçakçı Beluç. Grub başkanımız, Beluçların özelliklerinden bahsediyor bize. “Onlarda hiçbir zaman ispiyon olmaz. İtirafçılık, işkencede çözülme, onların geleneğinde yoktur. Biri zaaf gösterip çözülürse, zaman geçirmeden susturuyorlar. İran hükümeti her tarafa hâkim olsa bile, bunların bölgesine hâkim olamaz!” diyor. Tetikte beklemeleri, sözlerinde durmada dakik olmaları anlatılanları doğruluyordu.

Karanlık basıncaya kadar, uçurumların kenarındaki kayalardan, araba lastiklerinin derin çukurlar açtığı yollardan, yeşillikler arasında gizlenmiş köylerden İran sınırını geçiyoruz. Araçların geri dönmesi gerektiği yerden itibaren yürüyerek yola devam edeceğimiz söyleniyor. Gece yarısına kadar yürüyoruz ve şehre belirli bir mesafe kaldığı söyleniyor. Konaklıyoruz. Hava oldukça serin, Zahedan şehrinde Afgan kimliğiyle dolaşacağımızdan, elbiselerimiz üzerimizde. Zamanın erken olmasından dolayı, birkaç saat uyuduktan sonra hareket edeceğimiz bildiriliyor. Havanın serinliğinden, gruplar halinde, tarlalarda, bulduğumuz çukurlarda uyumaya başlıyoruz. Hazırlıklı olduğumdan, petumu üzerime örtüp uyuyorum. Yanımda kalabalık bir grup var, onlar da uyumaya çalışıyorlar. Gecenin bir saatinde çevremde alışık olduğum seslerin olmadığını fark ederek uyanıyorum. Yanımda uyuyanlardan, hiç bir kimse kalmamış. İhtimalen soğuktan dolayı başka yerlere taşındıklarını düşünerek bütün araziyi aramaya başlıyorum. Sesleniyorum. Hiçbir yerde yoklar. Hep birlikte gittiklerine emin oluyorum artık. Ancak gideceğim yönü, bulunduğum noktayı bilmiyorum. Ayrıca rehber, çevrenin mayınlarla dolu olduğunu söylemişti. Hava tamamen karanlık, ay ışığı da yok. Gündüze kalırsam, belki de yakalanmadan önce caydırıcı kurşunlardan birine hedef olacağım. Dört tarafım dağlarla çevrili. Her tarafa bakıyorum, sadece bir noktada dağların ötesinde hafif bir ışık belirtisi var. Yanıltıcı da olabilir, ama çaresiz oraya yöneliyorum. Sabah namazına kadar yürüyorum ve hava hafifçe aydınlandığı zaman doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bulduğum suyla namazımı kılıyorum ve görünmemek için şehrin dışındaki bir bahçenin duvarından içeri atlıyorum. Ortalık tamamen aydınlanıncaya kadar burada beklemem gerekiyor. Bir türlü geçmeyen zamana, yorgunluğa daha fazla direnemiyorum ve olduğum yerde petumu üzerime örterek uyumaya başlıyorum. Şehre ulaşmış olmanın verdiği gönül huzuruyla derin bir uykuya dalıyorum...


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:31:11 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
01 Eylül 2010, 01:36:20 ÖS 13
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #12 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik          
-10-


Çıkmazların girdabında, sıkıntıların muhasarasında canımız yanarken, çıkış kapıları aralanmış, iş bulmuş, para kazanmış, beni sınırdan geçirebilecek bir kaçakçı grubuyla buluşmuş ve gecenin karanlığında çevremde uyuyanlar beni dağın başında yalnız başıma bırakıp gittikleri ana kadar her şey yolunda gitmişti. Ondan sonrasında tahminlerime dayanarak şehrin çevresindeki bahçelere kadar ulaşabilmiş ve oradan da bir bahçenin içerisinde derin bir uykuya dalmıştım…

Gecenin yorgunluğuyla terden ıslanmış halde derin uykudayken, bir ara üzerimde hareket eden canlıların olduğunu fark ederek uyandım. Onlarca köpek çevremde toplanmıştı, bana dokunmalarıyla birlikte uyanıverdim. Çevremde bulduğum taşlarla onları kovaladım. Sessiz bir şekilde dağıldıklarında, bir üzüm bahçesinde olduğumu fark ettim. Güneş artık etrafı ısıtmaya başlamıştı bile. Toparlanıp, yola koyuldum. Mahalle aralarındaki selamlamalardan, konuşmalardan doğru yerde olduğumu anladım. Kısa bir zamanda hizbin yerini buldum. Başımdan geçenleri onlara kısaca anlattıktan sonra, geçip duş aldım kahvaltı yapıp uyumaya başladım.

Dağda beni unutup giden arkadaşlar bulunduğum yere varıp beni uyandırıncaya kadar uyudum. Uzun zamandan beri ilk defa böyle rahat bir uyku uyuyabilmiştim. Arkadaşlarım beni görünce sevince boğuldular. Arkadaşlarım bana karşı farkında olmadan işledikleri bu hatanın utancı ve pişmanlığı içindeydiler. Hele Nurrahman, beni gördüğü zaman gözleri doldu ve ağlamaklı bir ses tonuyla “İbrahim can!” deyip boynuma öylesine sarıldı ki, çocuklar gibi ağlamamak için kendimi zor tuttum. Defalarca özür dilediler ve uykulu haldeyken başka bir bölgeye uyumak için hareket ettiklerini, oradan da şehrin yakınlarına kadar gittiklerini, durumun farkına vardıklarında bu kez de beni aramak için geri döndüklerini anlatıyorlardı. En çok da, nasıl geldiğim konusunda hayret içerisindeydiler. Çünkü onlar yolu bildikleri halde oldukça sıkıntı ve zorluk çekmişlerdi. Hele hele yolu bilenlerin bu zorluklar ve kat ettikleri zaman açısından, benim yol bilmez halimle ve onlardan önce gelmiş olmam, durumu onların kavrayışlarının ötesine taşıyordu. Onlar açısında anlaşılır gibi değildi. Gerçekten de, normal koşullarda düşünüldüğünde anlaşılır bir durum değildi bu durum. Ben de bu soru ve merakları karşısında; “Allah yardım etti, geldim işte!” deyip, tebessüm etmekle yetindim. Ne anlatabilirdim ki? Rüya gibi bir gecenin mutlu sabahındaydım. Onlar da kazasız belasız gelmişlerdi, daha ne isteyebilirdim?

Zahedan’daki birkaç günlük istirahattan sonra Tahran’a gitmek için hizbe müracaat ettim. Bir grupla birlikte göndereceklerini söylediler. İki gün sonra İran makamlarının da imzaladığı “İbrahim Muhaciri” ismiyle hazırlanan belgeyi bana verdiler. Ertesi gün hareket edecektik…

Yol boyunca sık sık kontroller var, güvenlik güçlerinden bir kaçı içeri giriyor, insanların yüzlerine bakarak karar veriyorlar. Arka koltukta oturan Azeriler var, onların uyuşturucu taşıdıklarını, bizi Afganlı zannedip kendi dillerinde rahat konuşmaları esnasında anlıyorum. Panik içerisindeler, ama ne hikmetse kontrol noktalarını geçiyorlar. Yine bir kontrol noktasında pastar, bir gençle yanındaki bayanı aşağı indiriyor. Çantalarına bakıyor ve daha sonra bizim de görebileceğimiz bir yerde her birinin eline birer karton vererek boş bir araziye götürüyor. Uzun bir süre sonra, kartonlar üzerinde uyuşturucu balonlarıyla gelen devrim muhafızı, sevinç içerisinde, beklememize sebep olan uyuşturucuyu bize gösterdikten sonra geri gönderiyor. Ardından, onları yakalayan görevli içeri girip izah ediyor, koltuk arkasındaki filelere sıkıştırılmış kremden kuşkulandığını ve kuşkusunda da haklı çıktığını izah ediyor. O ininceye kadar Azerilerin defalarca ölüp-dirildiğine şahit oluyorum. Kişilik özelliğiyle, sorumluluk arasında çelişkiler ‘med-cezir’inde gidip geliyorum. Birlikte yolculuk yaptığımız gruptan birilerinin alınıp, bana dokunulmaması, yaptıklarını onaylamadığım halde beni rahatsız ediyor, Azeriler yakalanırsa, onları ihbar eden benmişim gibi kötü bir duyguya kapılıyorum. Bu onuruma dokunduğu için de yutkunup susuyorum. Özellikle de Beluçlar’ın “ispiyoncu”lara bakış tarzını öğrendikten sonra, arkamda oturan Azerilerin yakalanmaması için davranışımla onlara yardımcı olmaya çalışıyorum.

Tahran’a varıp hizbin misafirhanesine yerleşiyoruz. Devam eden savaştan en çok etkilenen şehirlerden biri de Tahran. Hergün onlarca hava saldırısı düzenleniyor. Orada bıraktığımız elbiselerimizi giyiyoruz, zira toplumda Afganlılar hoş karşılanmıyor ve her fırsatta hakarete maruz kalmak istemiyoruz. Ertesi gün Selahattin ağabeyi arıyorum ve verdiğim kararı ona açıklamak üzere görüşmek istiyorum. Tophane meydanında buluşuyoruz. Ona “Türkiye’ye cezaevine girme pahasına da olsa geri dönmek istediğimi ve buralarda kalmamı gerektirecek hiçbir şeyin kalmadığı”nı söylüyorum. Bana “dönüşün zorluğunu, Türkiye şartlarının darbeyle birlikte militarist bir baskı ve zorbalık rejimi haline dönüştüğünü ve belirli bir süre sabretmemi” söylüyor.

Ben yurt dışına çıkarken, babam serbest bırakılmış iki kardeşim ise Diyarbakır cezaevine gönderilmişlerdi. Kardeşim Hacı, yaşının küçük olmasından dolayı sübyan koğuşuna gönderilmiş, Sadrettin de normal koğuşa yerleştirilmişti. Ceza evi öncesi ve sonrasında işkenceler en üst seviyede devam ediyordu. Saçları düzenli bir şekilde sıfıra vurdurulan tutuklulara askeri kıyafetler giydiriliyor, sağcı-solcu olarak tasnif ettikleri siyasileri hep birlikte askeri eğitime tabi tutuyorlardı. Şiddetin, baskının dozajı o kadar yüksekti ki, ağır işkence gören siyasiler seanstan çıkarılırken “teşekkür ederim komutanım!” demek zorunda bırakılıyorlardı. Bütün siyasiler karma bir şekilde baskı ve şiddete maruz kalıyorlar, baskıyla askeri eğitime çıkarılıyorlar, marşlar, sloganlar ve laiklik metinleri ezberletiliyordu. Yanlış bir bakış bile ölesiye dayakla karşılık buluyordu. Soğuk ve bakımsızlık, gençlerden birçoğunun zatürreye, vereme ve değişik hastalıklara yakalanmasına sebep oluyordu. Siyasilerin sindirilmesi için en aşağılık uygulamalara başvuruluyordu. İnsan onurunun kabul edemeyeceği baskı, şiddet ve zorbalıklarla gençlerin direnci kırılmaya çalışılarak tek tip insan biçimlendirilmeye-yontulmaya çalışılıyordu. İşkencede ölenlere ilave olarak, cezaevi şartlarına dayanamayıp ölenlerin sayısı da giderek artıyordu. Militarist sopalar, “Diyarbakır cezaevine giriş var, çıkış yok!” ilkesini beyinlere kazıyordu.

Orada yaşananları, bu zaman içerisinde yurt dışında yayınlanan yayınlardan az da olsa öğreniyordum. Yurt dışına çıkarılan işkence ve zor politikalarını yansıtan haberlerin, gizli bir şekilde kaçırıldığını da biliyordum. Dünyam yıkılıyor ve kardeşlerimin tutsak olduğu bir zamanda yurt dışında özgür olarak dolaşmamın doğru olmayacağı düşüncesiyle, kendimi ateşe atmak istiyordum. “Kesin kararım var, döneceğim.” Polislerin elinden en son, akrabalarımın yığınlar halinde çevremi sararak, kargaşa çıkarmak suretiyle kaçırılmamı sağladıkları zaman da, kardeşlerimin tutsak düştüğünü görüp, kaçmak istememiştim. Türkiye’ye dönmeme noktasında Selahattin Ağabey, beni ikna etmeye çalışıyordu. İstemeyerek de olsa kabul ettim.

Şah döneminde Savak’ın misafirlerini ağırladığı Kuzey Tahran’ın büyük bahçe içerisindeki misafirhanelere, yerleştim. Birkaç arkadaş daha var orda, bir kısmıyla MSP’ye olan muhalefetimden dolayı soğuk duruyoruz. En azından, bizimle birlikte başladıkları Milli Görüş karşıtlığından vazgeçmiş olmalarını hazmedemiyoruz. Onlar kendi aralarında, MSP yöneticileriyle görüşüyorlar ve İran’da oluşabilecek pastadan bir pay almaya çalışıyorlardı. Elimizden geldiğince, MSP’nin rejim partisi olduğunu, ulusal bir çizgide hareket ettiğini ve eline geçen hiçbir fırsatı değerlendirmediğini anlatıyoruz. Dostlarımıza yaptığımız bu serzenişle, “kadayıfın altı kızardı!”, “file dolmadı!” veya benzeri medyatik çıkışlarıyla Müslümanların toplumdaki vakarını, onurunu, ciddiyetini alay konusu yapan, yoksulluk edebiyatı yaparken zenginliğine zenginlik katan MSP üst kadrosundan intikam almayı da hedefliyorduk kendimizce.

Aslındaysa, bizim tepkilerimiz sadece serzeniş olarak kalmıştı. Zira İran’daki imkânlardan istifade etmek için öne sürülen şartlar hiçbir zaman gerçekleşmeyecek boyuttaydı. Görüşüyorduk, ancak hiç tanışmamış gibi davranıyorduk. Hâlbuki Türkiye’den birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Sanayi mahallesinde kardeşlerimiz komünistler tarafından vurulduğu zaman, onların kontrolündeki yurtlarda doğulu öğrencilere yönelik ayrımcılıklarını, toparlanan imkânları kendi tekellerinde nasıl tuttuklarını iyi biliyorduk. Belki onların belirlediği kurallara uymuyorduk, ancak siyasi alanda yapılan bütün çalışmaların hizmetkârlığı bizim omuzlarımızda kalıyordu. Biz çalışıyorduk, biz ayaktaydık, yürüyorduk, onlar hükümette yönetimdeyken bile içeri düşüyorduk, bize destek vereceklerine “gazaları mübarek olsun!”demekle kalıyorlardı; onlar bizi seyretmekle yetiniyorlardı. Bundan dolayı tepkiliydik, küskündük. Onların bunu anlamalarını beklemiyorduk. Darbe öncesi bizi anlamayan Mehmet Güney’in, darbe sonrasında anlamasını da bekleyemezdik. Doğrusu, ayrı dünyalarda yaşayan insanlardık.

Bağ-i Şiyan’da bir süre kaldıktan sonra, birkaç arkadaşla birlikte, Mehdi Haşimi’nin direktifleriyle Niyeveran’da bahçesi olan lüks bir eve yerleştiriliyoruz. Burada kendimize biraz daha çeki düzen vermeye çalışıyoruz. Elimize geçen kitapları okuyor, Cuma namazlarını Tahran Üniversitesinin bahçesinde kılıyor ve namaz sonrası yan bahçede Türkiyeli Müslümanlar olarak ayaküstü sohbetler yapıyoruz. Zaman zaman gelen misafirlerin otellerine gidip birlikte çay içiyoruz. Bize, Türkiye’den getirdikleri haberleri can kulağıyla dinliyoruz. Torçal, hemen hemen haftada bir gün gittiğimiz dağ haline gelmişti. Sabah erkenden veya Perşembe gecesinden yola çıkıyor, Cuma namazından önce şehre iniyoruz. Kahvaltılarımızın çoğu, Selahattin Ağabeyin evinde çakıl taşları üzerinde pişirilen sıcak “sengek” ekmeği ve gazlı aladdin üzerinde hazırlanan peynirli yumurta ve zeytinle yapıyoruz. İran gündeminin giderek ısındığı zamanlarda bile, kendi dünyamızı kurmakta gecikmiyoruz.

Recevi’nin cumhurbaşkanlığının onaylanmaması üzerine İnkılâba savaş açan Halkın Mücahitleri, Tahran’da terör estirmeye devam ediyordu. Sakallı, elinde tespih ve inkılâp taraftarlarının tercihi olan haki pantolon, kurşunlara hedef olmak için yeterli sebepti. Hiçbir yer güvenilir değildi, her tarafta terör vardı. Biz Pakistan’da iken arkadaşımız Nejdet Yaylalı, durakta sakallı olduğu için kurşunlara hedef olmuştu. Bombalar, suikastlar halkı bezdirecek boyutlara ulaşmıştı. Suikastların artması üzerine İmam Humeyni, inkılâpçıların sokağa çıkmaması ve kendilerini ele verecek simgelerden kaçınmaları, sakallarını kesmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Öte yandan, çatışmaların yoğunlaşması üzerine, sol kesim Kürdistan bölgesinde toplanmaya başlamıştı. Cephelerde, Irak ilerleme sağlamış Abadan, Hurremşehir, Huveyze gibi önemli körfez şehirlerine kadar ilerlemişti.

Amerika konsolosluğunun, İmam’ın çizgisindeki öğrenciler tarafından basılması sonucunda, imha edilen belgelerden bir araya getirilen parçalardan birçok siyasinin ilişki boyutu ve ABD’nin bölge üzerindeki gizli projeleri ortaya çıkmıştı. Tamamen toz haline getirilme merhalesinden önce ele geçirilen parçalardan oluşan belgeler, birer birer kitap haline getiriliyordu. Beni Sadr’ın muhalefetlerinin giderek belirginleştiği bir zamanda, savaş ve iç çatışmalar ülkeyi çıkmaz sokağın eşiğine getirmişti. İmam Humeyni’nin mütevazı varlığı ve vakarlı duruşu, yoksul kitleleri bütün zorluklara karşı önemli bir direniş gücü olarak tutmaya devam ediyordu. Uzun bir tarihe ve ülke içindeki Şah karşıtı onurlu duruş birikimine sahip olan Halkın Mücahitleri, sıradan insanlara karşı düzenlediği suikastlar neticesinde kan kaybediyor ve Devrim Muhafızları arasındaki sempatizanlarını da tüketiyordu.

Kaldığımız evin yakınlarında, Iraklıların kaldığı büyük bir villa vardı, ancak herhangi bir diyalogumuz yoktu. Bir gün Selahattin Ağabey beni onlarla tanıştırdı. Leşker-i Müslüman-ı Kurd ismindeki bu oluşumun başında Suriye kökenli, ilk görüşte Baas partisi soğukluğunu hissettiğim bir Abbasi isminde bir adam vardı. Onun dışında kalanlar, sempatik, birikimli ve okumuş insanlardı. Tahran’da merkezleri olduğu gibi, İran’ın Irak sınırında da büroları ve askeri kampları vardı. Barzani hareketinin kırılmasından sonra, buraya göç etmiş, İslam inkılâbının gerçekleşmesiyle birlikte bürolar açmışlardı.

Deşifre olmadıkları için kaçmayan sosyetenin yaşamış olduğu bu kapitalist semtte, onlarla komşu olmak bir nebze yalnızlığımı gideriyor. Konuşmalarımızda onlardan, Irak mücadelesinin süreçlerini, siyasi alanda kırılma gösterdikleri evreleri, Baas partisinin ülkede işlediği cinayetleri, şiddet, zor ve baskı politikalarını ayrıntılarıyla öğreniyorum. Hizb-i Dava’dan övgüyle bahsediyorlar. Onların daha köklü siyasi referanslarının olduğunu, birikimli insanların hareketin öncülüğünü yaptığını anlatıyorlar. Muhammed Bakır Sadr’ın liderliğinde başlatılan İslami hareketin ülkenin tamamında büyük taraftar bulduğunu hatırlattıklarında, bizim de Türkiye’de onun ‘Ekonomi Doktrini’ kitabıyla, sol kesimin ekonomik tezlerini çürütebildiğimizi hatırlatıyorum.

Onların vasıtasıyla Mela Halil ile de tanışıyorum. Daha sonrasında biri Iraklı ve biri de Türkiyeli olmak üzere iki Mela Halil’in varlığından haberdar oluyorum. Tahran’da olanı kısa bir zamanda buluyor ve arada bir ziyaretine gidiyorum. Kısa bir süre sonra onun teklifiyle haftada iki ders almaya gidiyorum onlara. Ders bahane aslında. Çok saf bir Kürtçe konuşuyor ve ben onu dinleyerek çocukluktan beri konuşmadığım, kimi zaman konuşmaya korktuğum ve kimi zaman komplekse kapılmamak için kaçındığım bu dilin ne kadar değerli olduğunu, ondan öğreniyorum. Onsekiz ciltlik bir Kürtçe-Kürtçe sözlüğü var ama ne Şah rejimi döneminde ve ne de şimdiki dönemde baskı için izin alamamış. Her gidişimde kelimelerden örnekler veriyor ve kelimeleri toplamak için hiçbir zahmetten kaçınmadığını söylüyordu.

Bizimle ilgilenen devrim muhafızı Davut’la da sık sık görüşüyor ve genellikle onun kırmızı Hyundai motoruyla Tahran’ın sokaklarını geziyoruz. Azeri Erdebil asıllı olduğu için, Türkçesini düzeltmeye gayret ediyor. Zamanla iki kardeş gibi oluyoruz. Elburz dağlarının Torçal zirvesi onunla birlikte, sıkça çıktığımız alanların başında geliyor. O çevrede ne kadar dağ varsa, onun İnkılap öncesi birlikte olduğu grupla birlikte çıkıp geziyoruz..

Devrim yıldönümlerinde farklı bir heyecan yaşıyoruz. Değişik ülkelerden misafirler geliyor, dillerini bildiklerimizle bir şeklide anlaşabileceğimiz sohbetler ediyor, en azından onların ülkesinde var olan siyasi gelişmeler konusunda bilgiler alıyoruz. Bizi en çok sevindiren, daha önce ‘peşmerge’ kıyafetleri dediğimiz bölgesel giyimler içerisinde Müslüman Kürtlerin seminerlerde boy göstermesiydi. Avrupa’dan, Türkiye’den seçkin şahsiyetler İnkılâp yıldönümünde bir araya geldiklerinde, tahmin edemeyeceğimiz seviyede düşüncelerle tanışıyorduk.

Devrim Muhafızı arkadaşımla, Türkçe konuşan misafirleri hesaba katarak şehrin birçok yerinde duvarlara Türkçe sloganlar yazmayı kararlaştırıyoruz. Ayrıca tören alanına, meşhur Azadi Anıtı’nın bulunduğu meydana da birkaç pankart asacağız. Gece geç saatlere kadar, şehrin önemli caddelerinin duvarlarına sloganlar yazıyoruz. Yazdığım her harfte, Metin Yüksel aklıma geliyor ve arkadaşıma olanları anlatıyorum. Fatih duvarlarına boyları birkaç metreyi geçen harflerle yazdığımız sloganları silmek için, tenekelerce kireç kullanmalarına rağmen başarılı olamadıklarını övünerek dile getiriyorum.

Tahran’ın büyük caddelerini Türkçe yazılarla doldurmuştuk. Gündüz vakti de tören alanına, rahatlıkla görülebilecek yere asılmak üzere birkaç  pankart yazmıştım. Objektif ve kamaraların hedefinde olacak pankartların, ilgi çekici olması için büyük gayret göstermiştim. Tören alanına, protokolün hemen arkasına “İslami Hareket Engellenemez!”  afişini asmıştık. Bu çalışmalarımız umduğumuz gibi dikkatlerden kaçmamış, özellikle yabancı basının ilgisini çekmeyi başarmıştık. Yabancı basında konuyla ilgili haberin çıkmasından sonra diplomatik çekişmelere yol açmış ve Refsencani, “Türkiye ile aramızı açmak isteyen insanlar var!” diyerek tepki göstermişti. İki ülkenin arasının açılması, hatta savaşma noktasına gelmiş olmaları; fazlaca önemsediğimiz bir konu değildi. Hatta savaş çıkması durumunda, diğer ülkelerde başlayan silahlı mücadelede güçlü bir ordu kurup devreye girmeye de hazırdık. Tahran’a yük getiren kamyon şoförlerinin geçtiği yollarda yaptığımız, yol kontrollerinde arabalarda arama yaparken, bir yandan da onlara tebliğ ediyorduk. Sürgünde olduğumuzu ve güçlü bir şekilde geri döneceğimizi söylüyor veya en azından bazı sıcakkanlı arkadaşlarımız, benim uyarıma rağmen bunu dillendirmekten çekinmiyorlardı. Abdulhamit’in en sevdiği propaganda şekillerinden biriydi bu. Tağutların uykusu kaçsın diye yaptığı bu çağrılarda, şoförlerin bilinçlenmesi için arama faaliyetlerinden çok, tebliğ çalışmasına önem veriyordu.

Aslındaysa, Tahran’daki Türkiyeli arkadaşlar arasında bile hayal ettiğimiz güce doğru ilerleyebilecek bir birlikteliğe sahip değildik. Türkiye’de en ufak bir oluşumda bir şekilde müdahil olan Milli Görüş düşüncesi, burada da başımızın belasıydı. Türkiye’de aynı fikir çizgisinde olan arkadaşlarımızın büyük bir bölümü, Erbakan’ın yabancılar arasındaki popülerliğine kapılmış ve siyasi duruşunda kırılma göstermişti. Daha önce inanarak muhalefet ettiğimiz bir yapıyı, bize belli bir konum kazandırsın diye kabul etmemiz imkânsızdı. Erbakan Hoca yanlılarıyla aramızda soğuk rüzgârlar esmeye devam ediyordu. İslami mücadelenin, rejimin denetiminde/izninde gerçekleşemeyeceğini, ‘Milli Görüş’ ismi altında ulusalcılığın savunulduğunu, Osmanlının İslami bir devlet olarak görülemeyeceğini, Erbakan Hoca’nın yurt dışından getirilip parti kurdurulmasının şaibeli olduğunu ve sürekli olarak sağ eksende hareket eden bir düşüncenin Amerikancı olduğunu savunuyorduk. Bu minval üzere tepkilerimizi dillendirdiğimizden, Milli Görüş yanlılarıyla asgari seviyede olan diyaloglarımız da tamamen anlamsızlaşmış, kopma noktasına gelmişti. Zamanla, onlarla görüşmemeye daha bir gayret gösterir olmuştuk. Onlar da birbirleri ile görüşmelerini, bir araya gelmelerini bizden saklayarak, fark ettirmemeye çalışarak gizli bir şekilde yapmaya başlamışlardı. Ancak bu çabalarına rağmen hepsinden ve hatta Urumiye’de yerleşik Ali Naci’den de bir şekilde haberimiz oluyordu.

(Devam Edecek)


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:30:49 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
15 Eylül 2010, 10:28:40 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #13 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik    
-11-


Türkiye’de darbe sonucunda gelişen olayların yurt dışına yansıyan kısmından belli haberlerle durumun ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Ümit ettiklerimiz, gerçeklerimizle uyuşmuyordu.  İran’da belirsizlik içerisinde beklemekten başka çaremiz kalmamıştı. MSP (Hizb-i Selama) görüşünü benimseyen arkadaşlarımızın daveti üzerine, Mehmet Güney Tahran’a gelmişti. Bizim görüşlerimize muhalif olanlar, gelir gelmez yabancı bir ülkede olmanın psikolojik etkisiyle onu da yönlendirmişlerdi. Kaçınılmaz görüşme ortamlarında, bize karşı önyargılı baktığını ifadelerinden ve konuşmalarında rahatlıkla okuyorduk. Çok az görüşüyorduk. İran’a gelirken, Tahran’daki arkadaşlarla ilgili bilgilenme seansından geçtiğine inanıyorduk. İran’a yolculuktan önce, bize karşı önyargılarla dolmuş bir şekilde geldiğinden, darbe öncesi MSP karşıtı düşünceler sergilediğini ve neden şimdi böyle bir değişim gösterdiğini soramıyorduk bile. Bizimle birlikte olan arkadaşları da yanlarına çekmek istiyorlardı. Beş on kişi arasında, Milli Görüş veya karşı görüş rekabeti başlamıştı. Aslında dışarıdan bakıldığı zaman fazlasıyla komik bir rekabetti, ancak meselenin ileriye dönük uzantıları düşünüldüğünde, hayali bile bir seri sorunlarla birbirine düğümlenmiş bir projeyle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya yetiyordu.  Gizli ve açık görüşmelerle daha önce diyalogda oldukları insanları çağırıyorlar, geçmiş hukuklarını öne sürerek onların MSP karşıtı kanattan kopmaları için her yola başvuruyorlardı. Statükonun başarılı olduğu tek alan da bu oluyordu. İnsanları birbirleri aleyhinde kışkırtmayı iyi beceriyorlardı.

Biz kendi halimizdeydik, onların görüşmeleriyle, talepleriyle veya kırılmış bir çizgide duruşlarıyla ilgilenmiyorduk artık. Zira Türkiye’de yaşadıklarımız burada da tekrarlanıyordu. Tarih tekerrür ediyordu. Türkiye’de biz meydanlarda sabahlara kadar bir davanın ayakta durması, korunması için bedenimizden, uykumuzdan, maddi imkânlarımızdan fedakârlık yaptığımız bir zamanda, bürokratik işlerden bize zaman bulamayan ağabeylerimiz ihalelerle, şirketlerle meşgul oluyorlardı veya bizim sabahlara kadar meydanlarında faal olduğumuz şehirlerin en lüks otellerinden derin uykulara dalıyorlardı. Fazla da önemsemiyorduk. Yeni bir çizgi oluşturmamız lazımdı. Önümüzde hazır bir modelimiz vardı. İran, baştaki olumsuzluklara rağmen bizim tek modelimizdi. İmam’a olan sevgimizin, bağlılığımızın yeni bir model oluşturmamıza yardımcı olacağına inanıyorduk. Ancak önemli bir sorunumuz vardı; yeni modelimizde, hareketin başında kesinlikle siyasi ve pratik tecrübelerle donanımlı bir âlim olması gerekiyordu. Dünyadaki İslami hareketlerin kısırlığını, sapmalarını böyle bir eksikliğe bağlıyor ve dolayısıyla Erbakan Hoca’nın başında olduğu Milli Görüş hareketinin verimsizliğini ve basiretsizliğini, âlimler öncülük yapmadığı için kusurlu buluyorduk. Devamlı olarak ilişki içerisinde olduğumuz Selahattin ağabeyin de bize ideolojik ve siyasi düşünce açısından fazlasıyla yeterli olduğuna inanıyorduk, ancak onun medrese kökenli olmayışı ve onun önerileriyle bizim de benimsediğimiz “hareketin başında bir alim olmalı” görüşü arayış içerisinde olmamıza yol açıyordu. Her yönüyle onun sohbetlerinden istifade ediyorduk, ancak o da İslami mücadelelerin kesinlikle âlim/fakih kişiliklerin önderliğinde olabileceğini savunuyordu. Ama nereden bulacaktık. Geleneksel medrese bilgisinin içerisinde boğulmamış, siyasi ve modern düşüncelere hâkim bir kişilik olması gerekirdi aradığımız âlimin.  İnkılâptan etkilenerek geliştirdiğimiz, hareketin başında kesinlikle din adamı olması şeklindeki tezimiz, aynı düşüncede olduğumuz insanların arasından bir âlim çıkmasını beklemeye yönlendiriyordu bizi doğal olarak. Geçmiş İslami hareketler konusunda yapmış olduğumuz tahlillerde; sapmaların, kırılmaların veya başka yörüngelere akmanın temel sebebini, hareketin önünde âlimlerin olmayışına bağlıyorduk ve bir istikamet tutturulacaksa, ancak bu eksiğin giderilmesi ile çözüleceğine dair inancımız, bizi başka konulara yoğunlaşmaktan neredeyse alıkoyacak denliydi. MSP konusundaki tepkimiz de, büyük oranda böyle bir anlayıştan kaynaklanıyordu.

İnkılâp bütün dünyada coşkuyla karşılandığından, düzenli olarak siyasi düşünce sahibi misafirlerimiz geliyordu. 80 darbesi dehşetinin etkilerinden henüz kurtulmadığımız için, misafirler konusunda temkinli davranıyor ve gelenler arasında başka niyetli insanların olabileceği ihtimalini akıldan uzak tutmuyorduk. Misafirlerle yapılan sohbetlerin büyük kısmına, Milli Görüş ve geçmişin eleştirisi hâkim oluyordu tabiî ki.

Tahran’da rahat değildik. En önemlisi, toplumu belirsizlikte boğan savaş devam ediyordu. Savaşın oluşturduğu şartlardan, bütün boyutlarıyla etkileniyorduk biz de. Hava saldırıları düzenli bir şekilde devam ediyor, insanlarda psikolojik bozukluklar giderek büyüyor, sosyal alanda da adaletsizlikler yaygınlaşıyordu, temel yiyecekler ancak kupon ile normal fiyata alınabiliniyordu. Yabancılar, bu haktan mahrum ve karaborsa almak zorunda kalıyorlardı. Terör, sokaklara hâkim hale gelmiş durumdaydı. Mesut Recevi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığının veto edilmesiyle birlikte yeraltına çekildiğini ilan eden Halkın Mücahitleri, terör estiriyordu. Sokaklar güvenli değildi hiçbir kimse için. Bir ülkeden başka bir ülkeye gelmiş insanlar olarak, dış istihbaratlardan endişelerimiz vardı veya en azından böyle bir psikolojiden kendimizi kurtaramıyorduk. Dolayısıyla gelen misafirlerle sürekli bu çekinceler, kaygılar gölgesinde ilgileniyor ve tanımadığımız insanların konuşmalarını, tavırlarını ve sorularını bu değerlerle ölçüp biçiyorduk. Sorulan her sorunun neden sorulduğunu değerlendirdikten sonra, çekinerek ve temkinli cevap veriyorduk.

Kuşkularımızda haksız da değildik. Birçok örneği vardı bunun. En azından Tahran Türk Konsolosluğuna gidenlerin, konuyla ilgili sorgulandığını ve istedikleri bilgileri almadıklarında bürokratik zorluklar çıkardıklarını, Tahran’daki Türklerle ilgili düzenli bilgi için insanlardan ciddi taleplerinin olduğunu biliyorduk. İran’a gelmek isteyenlerin de pasaport alırken yaşadıkları veya karayoluyla geliyorsa, sınır şehirlerinde bir-iki gün misafir edilmeleri ve çeşitli tehditlerle geri dönüşte, bilgi toplamaları isteniyordu. Kiminin ailesine yönelik, kiminin de kendisine yönelik tehditler neticesinde, bir kısım insanlar onların isteklerine teslim olmak zorunda kalıyorlardı.

Kum’da medreselerde okuyanlarla, Tahran’da çalışan veya bizim gibi çalışmadan oturanların toplamı bizim bir ailemiz kadar bile değildi. Ama onlar ne olur, ne olmaz hesabıyla düzenli bilgi almak istiyorlardı. Savaş cephelerinde çalışmak üzere gelmiş olan bir Erzurumlu diş doktorumuz vardı. Kendisinden önce gelen ziraat mühendisi kardeşinin yardımıyla resmi bir kurumda çalışmaya başlamıştı. Pasaportunun müddeti bittiğinden, bir süreliğine akrabalarını ziyaret etmek üzere memleketine gitti ve dönüşte misafir alındı. Ne kadar baskı yapıldı veya nasıl tehditler savruldu bilmiyorduk. Ancak geldikten sonra tavırlarında ve çoğunlukla soru soran ifadelerinde, büyük bir değişim yaşadığı da gözümüzden kaçmıyordu.

Durumu fark eden ziraat mühendisi kardeşi onu sıkıştırıyor ve bunun neticesinde Ağrı emniyetinde belli bir süre sorgulanıp tehdit edildiğinden, teslim bayrağını çektiğini ve basit bilgiler karşılığında kariyer ve koruma sağlanacağının vaat edildiğini öğreniyordu. Zaman geçirmeden bize bildirdi. Ne yapabiliriz ki? Müslümanların arasında yaşamış, onların düşüncelerine sahip bir insan çocuklarına yönelik tehditten dolayı teslim bayrağı çekmiş. En azından bizim bulunduğumuz yerlere gelmemesi yönündeki talebimizi iletmekten öteye gitmedik. Kısa bir süre sonra evini toplayıp, vaat edilen kariyerine kavuşmak üzere geri dönüyordu.

Bazı menfaatler karşılığında kendi kardeşini satan bir insandan hiç kimseye hayır gelmeyeceğini düşünüyorduk biz de. Durum böyle olunca da yakından tanımadığımız insanlardan kaçınma, bizde kalıtımsal bir refleks haline geliyor. Bir şey olacağından değil, ancak böyle bir davranışın her yönden ahlaksızlık olması bizi ciddi anlamda rahatsız ediyordu. Genellikle gelen misafirleri Selahattin Ağabey tanıyor ve biz de onun tanıdıklarına yanaşmakta sakınca görmüyorduk. Çoğunlukla, misafirlerin getirdiği bilgileri dinlemek veya Türkiye’deki düşünce seyrinden haberdar olmak üzere onun geniş salonunda oturuyorduk. Eğer kışsa, alaattin sobasına daha yakın durmaya çalışıyorduk, çünkü ev soğuk oluyordu. Ticaret için gelenler, gezme maksatlı gelenler Türkiye’nin son gelişmeleriyle ilgili olarak -merakla dinlediğimiz- bilgiler veriyorlardı bize.

Darbenin etkilerini ve zindanlardaki işkenceleri, başkaldırışları dinliyorduk. Türkiye ile tek bağımız gelen misafirler veya belli kurumlara gelen muhafazakâr görünümlü –birçok yeri kalın keçe kalemle sansürlenmiş- birkaç gün öncenin gazeteleriydi. Gelen misafirlerden bazıları o zaman çıkan bazı dergi ve kitapları da hediye olarak getiriyorlardı. MSP’nin yığınlarla iktidara/devlete yürüme projesinin darbeyle dağıtılmasından/havası indirildikten sonra statükodan kopan gençler, geçmişe ait tahlillerinin ardından kültürel alanlara yönelmişler ve yeniden İslami bir uyanışın inşa edilmesi için Kur’an ağırlıklı çalışmalara hız vermişlerdi. Kültür alanındaki eksikliğimiz bütün kesimlerce kabul edilen bir gerçek olduğundan, her cemaat, grup kendi alanında dergi ve kitaplarla tabanını bilinçlendirme yoluna gidiyordu.

Çıkarılan dergiler veya bunların çevresinde kümelenen cemaatler arasında farklılıklar vardı, ama hepsinin ileriye yönelik idealleri, ümitleri ve hayalleri vardı. Coşku içerisindeydiler, hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyorlardı. Hepsinin ana hedefi, dünya üzerinde İslam ümmetinden oluşan ideal bir toplumun yeniden doğmasına öncülük etmekti. M. Esat Coşan’ın başyazarlığını yaptığı “İslam Dergisi”, Gülen cemaatinin çıkardığı “Sızıntı”, “Zafer”, Erenköy Nakşi cemaatinin çıkardığı "Altınoluk", Ercüment Özkan çevresinin çıkardığı “İktibas” dergisi, “Şehadet”, “Tevhid”, “Mektup”, “Kitap Dergisi”, “Mavera” gibi dergilerle, düşüncenin seyrini izlemeye çalışıyorduk.

Dergilerin genelinde yurt dışındaki İslami gelişmelere yönelik haberler, yorumlar ağırlıklıydı. İslamcı kesimin yurt dışındaki gelişmelerle ilgilenmesinin hiçbir riski yoktu, dolayısıyla bu daha kolaylarına geliyordu. Özellikle Afganistan’ı işgal eden Sovyetlere yönelik sert eleştiriler vardı, mücahitler ve cihat hareketine övgülere bolca yer veriliyordu. Yine bu dergilerin çoğunluğunda İran İslam İnkılâbı, İmam Humeyni’nin demeçleri ve hayatı fazlasıyla işleniyordu.

Darbeden önce selefi çizgiye doğru gelişen düşünce yapısı, inkılâpla birlikte farklı bir alana yönelmişti ve birçok insan eski birikiminin aksine Şialığı konuşmaya ve hatta bu inancı benimsemeye başlamıştı bile. Tasavvuf kökenli dergilerin veya cemaatlerin dışında kalanların büyük bir bölümünün ana gündemi İran’dı. İran’a karşı başlatılan savaşın emperyalist kökenli olduğunu savunan Müslümanlar, İran’ı desteklediklerini ilan etmekten kaçınmıyorlardı. Rejimin de Müslümanlara yönelik “İrancılar” etiketi, birçok gencin işkence tezgâhlarından geçmesine vesile oluyordu.

Yayınlanan yayınlardan en sağlıklı ve altyapısı sağlam olarak gördüğümüz dergilerden biri İktibas’tı. Dolayısıyla o dergi geldiği zaman büyük bir dikkatle okuyor ve kendimize göre analizler yapıyorduk. Genellikle Milli Mücadeleden kopmuş Yöneliş yayınları da, o dönemde en üst çıtadan düşüncelerin gündeme geldiği birikim alanlarından biriydi. Türkiye’de düşünceye, düşünce ağırlıklı fikirlere yeni yeni yöneldiğimizden, eserlerin büyük bir bölümü tercüme olarak çıkıyordu. Boş bir alanı doldurdukları için de hiçbir şekilde analiz edilmeyen, eleştirilemeyen ve toptancı kabul gören kutsal alanlara sahip oluyorlardı. İstisnalar olmakla birlikte, tercüme bürosu anlayışına sahip aydın geleneği yeniden ihya ediliyordu. Özgün bir düşünce, özgün bir analiz veya özgün bir fikir ekolü gelişmiyordu. Çevirilerle, duydukları haberlerle veya geçmiş klasik kitaplardan alıntılarla başlayan bir düşünce devresine girdiğimiz bir zamanda, İktibas dergisi ve özellikle Ercüment Özkan, yeni tartışma alanları ve yeni eleştiri kültürünü tabana yaymaya çalışıyordu. “Şehadet” ve daha sonrasında “Tevhid” dergisi çevresinde toparlanan arkadaşlar, tamamen İran kültürünün köprüsü haline gelmişlerdi. İslam İnkılâbının öncülerinden yaptıkları alıntılar, tercümeler Türkiye Müslümanları arasında ilgi görüyordu.

Onların bu alanda yaptıkları yayınlar ve tabana yönelik çalışmaları, bu kesimde Şia mezhebine yönelik ciddi kaymaların olmasına da yol açıyordu. İnsanların mezhep değiştirmesi bizi fazla ilgilendirmiyordu, ancak İslam inkılabı tecrübesinin bu şekildeki basit ve tamamen çıkar ilişkisine dayanan ayrıntıda boğulması bize ilkesizlik, erdemsizlik ve basiretsizlik örnekleri olarak yansıyordu.  Özellikle bu grubun başındaki insanların Şia mezhebini benimsediklerini açık bir şekilde dillendirmeleri veya çevrelerine duyurmaları belli bir dönem gündem olmuştu. Perşembe geceleri Kumeyl duaları merasimlerini düzenledikleri veya Halkalıdaki Aşure merasimlerine katıldıkları bilgisi, kısa zamanda bize kadar gelmişti bile. Önceleri geleneksel ve çoğu zaman tasavvuf kaynaklı inanca ve hatta tağuti rejimin şekillendirmeye çalıştığı diyanete karşı mücadele verip, ihvan yazarlarının etkisiyle selefi bir çizgiye kaymışken; İmam Humeyni’ye olan sempati ve Hz. Hüseyin (a) kıyamı çevresinde gelişen yoğun propagandayla yeniden geleneksel bir inanç etrafında şekillenmeye çalışmak sahici bir görünüm vermiyordu.  Biz, bu gündemlerle uğraşırken, İran gündemi daha sıcak geçiyordu. 1981 yılında Seyyit Ali Hamanei’ye düzenlenen bombalı saldırıdan bir gün sonra da Hizb-i Cumhuri-i İslami merkez binasına büyük bir saldırı düzenlenmiş ve Ayetullah Behişti ile birlikte kabinenin birçok bakanı, meydana gelen patlama sonucunda ölmüşlerdi. Böyle bir gelişmenin ardından, Halkın Mücahitlerine yönelik sert önlemler alınmasının yanında, halk arasında da ciddi tepkiler oluşmuş ve hatta onlardan bazıları eylem esnasında halk tarafından yakalanıp linç edilmişti.

Her iki taraf da sertleşmişti. Böyle olunca da sokaklar güvensiz hale gelmişti. Kaos ortamı bizi de etkiliyordu. Kıyafetimiz, görüntümüz bizi hemen ele veriyordu. Görünüşümüzden taviz vermemiz mümkün değildi, zira dış görünüşümüzle iç görünüşümüzün bir bütün olduğunu savunuyorduk ve dolayısıyla inanç kaynaklı sakal gibi simgelerimizden vazgeçmemiz düşünülemezdi. Sokaklar güvenilir olmayınca, zamanımızın büyük bir bölümünü ya Afgan bürolarında veya Fatımi meydanında kalan arkadaşları ziyarette geçiriyorduk. İrşat bakanlığında çalışan Hüseyin ve Muzaffer, bizden önce gelmişlerdi ve yayın işlerinde çalışıyorlardı. Sosyal alana daha rahat adapte olmuşlar ve dolayısıyla her kesimden tanıdıkları vardı.

Cuma namazlarını Tahran Üniversitesinde kılıyor ve ardından yan kapıdaki buluşma yerimizde bir araya geliyorduk. Genellikle yeni gelen misafirleri de orada görme imkânımız oluyordu. Sadece bir farkla, ideolojik yapılanma içerisinde olanlar o toplanma yerinin fazlaca aleni olduğu düşüncesiyle gelmiyorlardı ve çoğunlukla otel odalarında görüşmeyi tercih ediyorlardı. Eğer tanıdığımız kimselerse, bir şekilde bize haber ulaştırıyorlar ve biz de otel odalarında veya lobilerinde görüşmelerimizi yapıyorduk. Böylesine bir yapı sahibi olanlar genellikle, şehrin biraz daha dışında ve ara sokaklarda gözden ırak yerleri tercih ediyorlardı. Kısa süreliğine kalıyorlardı. Yani gelmeleriyle gitmeleri bir oluyordu.

Leşker-i Muslumani Kurd’dan da bazı arkadaşlarla fırsat buldukça görüşmelerimiz oluyordu. Çoğunlukla ya Devrim Muhafızları binasında veya Nehzet-i Azadıgan binasında karşılaşıyorduk veya bize çay içmeye geliyorlardı. Birkaç cümle Türkçe öğrenmişlerdi. Ben ise pratikte Kürtçe konuşamıyordum. Onlarla tanıştıktan sonra bu dilin zaruretine inanıyor ve bir yerlerden Kürtçe kitaplar bulup kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Zamanla Arap alfabesiyle, Latin alfabesi ve daha sonrasında Kril alfabesi ile Kürtçe okumaya başlamıştım. Kürtçe konuşan belli bir çevrem oluştuktan sonra, pratikte de gelişme göstermiştim.

Hiç kuşkusuz bunda, Türkiye’de iken “vahabi molla” olarak bilinen, İran’a geldikten sonra Şia olan ve belli bir zaman sonra elindeki şecereyle seyit olduğunu ispatlayarak, beyaz sarıktan daha yükseğe terfi ederek seyitlik unvanı olan siyah sarığı takan Mela Halil’in çocuklarının büyük katkısı olmuştu. İki oğlu Sazıman-ı Tebliğat (Propaganda Teşkilatı) yayın bölümünde çalışıyorlardı ve Kürtçe bir derginin yazılarını hazırlıyorlardı. Çoğunlukla dini/mezhebi konuların işlendiği dergi, İran Kürdistan bölgesine gönderilmek üzere hazırlanmakla birlikte yurt dışına da gönderiliyordu. Onların teklifiyle kendimi zorlayarak son sayfayla birlikte iki sayfalık yazı yazmaya başladım. Latin alfabesiyle hazırladığım makale daha çok Türkiye siyasetiyle ilgili oluyordu.

Her fırsatta Mela Halil’i ziyaret için Kum’a gidiyordum ve o da şakayla karışık olsa bile benim ne zaman “Şia olacağımı” soruyordu. Bana teklifi de hazırdı. “Şia ol, hemen seni evlendirelim ve buraya yerleştirip bir iş bulalım.” Cevap olarak sert tepki göstermesem de, “ikna edici deliller varsa neden olmayayım!” türünden cevap veriyordum ve o da bana genellikle bütünü hurafe ve demagoji olan “Nasıl Hidayete Erdim” veya “Peşaver Geceleri” gibi son derece itici ve basit kitapları tavsiye ediyordu. İslam’ı örtülü hurafelere boğan sapkınlık derecesindeki bağımlılık, Şia mezhebi bağlılarının diyaloglarda kendisinden başkasını Müslüman görmeme seviyesinde gelişiyor ve belirlenen sınırların dışında kalanları hidayete çağırma ve bunun için uğraşma/çabalama bir ibadet olarak algılanıyordu. Dinin bu versiyonuna itaat etmek, geçmişten günümüze yansıyan yeni bir hal almıştı. Eleştirilemeyen, kutsallaştırılan bu alan akıl, adalet, özgürlük ve eşit haklara sahip olmayı da devre dışı bırakıyordu. Zira molla sınıfı veya ondan daha üstün imtiyazlara sahip olan seyit elit tabakasının saygınlığına ulaşabilmek imkânsız gibiydi. Eğer bu imtiyaz olmasa, Mela Halil’in seyitlik sarığını takmaya yönelmesinin de imkansız olduğunu düşünüyordum. Molla sınıfının iktidarda egemen güç olmaları, onlara daha fazla imtiyaz sağlıyordu.

Bütün bunları kabullenemiyordum. Dalga geçer gibi tebessüm edince, çaresiz olarak konuyu değiştiriyordu. Çocuklarından biri hariç, diğerleri hiçbir zaman böyle basitliklere düşmediler. Sürekli olarak bir dost gibi davrandılar. Zaman ilerledikçe, ben de kendimi savunma yöntemini değiştirmiştim. Mela Halil’e, “Hocam sen de işini biliyorsun nerede evde kalmış, kör veya bir böbreği olmayan çirkin biri varsa, bizim çocukları Şialaştırıp onları veriyorsun…” diyordum ve o da işin farkında olduğumu anlamışçasına konuyu değiştiriyordu.

Bu arada savaş cephelerinde de savaş kızışmaya başlamıştı. Tahran’da Behişt’u Zehra mezarlığı savaş cephelerinin şiddetli çatışmalarıyla dolup-taşmıştı. İran’ın ana gündemi savaştı ve dolayısıyla iç ve dış siyaset, ekonomi, sosyal yapılanma bu gündemin ışığında şekilleniyordu. Önemli düşüncelerin ana kaynağında yine savaş vardı.


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

(Devam Edecek)
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2010, 10:30:29 ÖÖ 10 Gönderen: erbaiin » Logged
08 Kasım 2010, 06:25:37 ÖS 18
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #14 :»

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen
Sessiz Devrimcilik     
-12-


Irak uçaklarının hava saldırıları giderek yoğunlaşmıştı. Şehirler her an bombalanıyor, özellikle kerpiçten evlere büyük zararlar veriliyordu. Halk, bombardımanın yoğunlaştığı zamanlarda, psikolojik rahatlama amacıyla bile olsa şehir dışına taşınmaya başlamıştı. Havanın sıcak olduğu zamanlarda, şehrin dışındaki boş alanlara taşınan halkta, zehirli hayvanların ısırmasıyla yaralanma ve ölme vakaları artınca bu çareden de vazgeçtiler. Tahran’daki bombardımanın en ilginç yanı genellikle yoksulların yaşadığı güney bölgesinin bombalanmasıydı. Yapılanma açısından da eski tuğla sistemiyle yapılmış evlerin arasına düşen bombalar, büyük zayiatlara yol açıyordu.

Bir taraftan Halkın Mücahitleri’nin yoğun propagandası ve şiddeti etkin bir yöntem olarak kullanması, toplumun savaştan soğutulmasına yol açıyorken; diğer yandan başsız ve disiplinsiz kalan ordunun savaşmada gönülsüz davranmasıyla Irak, savaş cephelerinde giderek ilerleme sağlıyordu. Baas partisinin iktidarından sonra, Varşova Blok’unun ciddi eğitiminden geçmiş olan Irak ordusu karşısında, İran’da inkılâpla birlikte dağılan ve savaş cephelerinde gönülsüz faaliyet gösteren; en küçük bir zorlamayla birlikte hızlı bir şekilde geri çekilen ordu vardı. Başlarındaki önemli komutanların ülke dışına kaçması veya idam edilmesi ordu içerisinde ciddi bir güvensizliğe/disiplinsizliğe ve gizliden büyüyen bir tepkiye yol açıyordu. Ordunun önemli kademeleri, inkılâp yanlılarına şirin görünseler bile her iki tarafta da güven sorununun aşıldığı söylenemezdi.

Savaş cephelerinde gönüllü halk orduları (Besiç) savaşıyor ve cephelerin tamamı onlarla sağlamlaştırılıyordu. Savaşın bütün kesimlerinde faal bir şekilde çalışan gönüllü halk orduları, geri kesimdeki hizmetleri de yürütüyorlardı. Özellikle bayan gönüllüler, hastane, lojistik ve temizlik işlerini büyük bir şevkle yürütüyorlardı. Savaşın başladığı günden beri evine izne gitmeyenlerin sayısı azımsanmayacak boyuttaydı. Genellikle gece veya yağışlı zamanlarda başlatılan operasyona, eğitimli/disiplinli Baas güçlerine karşı bir haftalık eğitimle Besiç güçleri öncülük ediyordu. Baas rejimi ordusu bölgenin en iyi eğitilmiş ve askeri sistemini şekillendirilmiş bir ordu konumundaydı. Savaş taktiklerini de tamamen askeri kurallara göre şekillendiren Baas ordusu, cephe düzenini, mevzilerini, topçu ve mekanize birliklerinin konumlanmasını da tamamen askeri bir mantıkla yapıyor; baskın veya operasyonlara karşı direnmesini askeri tecrübelerine dayandıramaya çalışıyordu. Dolayısıyla, düzensiz ve tamamen askeri tecrübelerden yoksun halk orduları düzenlenen operasyonlara katıldıkları zaman, gidenlerden ancak yarısı geri dönebiliyordu.

Nehzet-i Azadi (Kurtuluş Hareketi) merkezine gittiğimiz zaman, Türkçe bilen arkadaşların konuşmalarında devamlı olarak Şah yanlısı subayların genellikle Türkiye’ye kaçtıklarını ve Türkiye hükümetinin ABD baskısıyla bu subayları belirli yerlerde topladığını ve onların eğitiminin sürdürüldüğünü öğreniyorduk. Onların ifadesine göre, Yüksekova’da önemli askeri kampları varmış ve hatta darbenin akabinde Yüksekova’nın İran çıkışına kurulan büyük otoban şeklindeki caddenin de sadece İran’a yönelik hava saldırısı planların uygulanması maksadıyla yapıldığını söylüyorlardı. Halkın Mücahitleri veya Kürt gruplarının da sınırda hazır bekletildiğini, bununla ilgili ciddi bilgilere sahip olduklarını dillendiriyorlardı, ancak bizim bundan haberimiz bile yoktu.

Belki de misilleme amacıyla olsa gerek, İran’ın PKK’ye sıcak baktığına dair mesajlar, sıklıkla tekrarlanmaya başlamıştı. Devrim Muhafızlarının eğitimiyle ilgili olarak yayınlanan iç hizmete yönelik haftalık bültenlerde, giderek bu eğilimin kendisini belirgin hale getirdiğini ve dış siyasette böyle bir desteğin caydırıcılık görevini ifa edeceğini yüksek sesle dillendirenlerin sayısının giderek artığı belirginleşiyordu. Bizimle konuşan Türkçe veya Azerice bilenler de “tağuti rejimin yıkılması için her yola başvurulması gerektiğini ve hatta gerekirse Marksist ideoloji sahibi PKK’nin de kullanılabileceğini” söyleyerek, aslında elaltından bazı görüşmelerin yapıldığı sinyalini veriyordu. İran’a ulaşan dergilerden, 80 darbesinden belli bir süre sonra geçmişini değerlendiren PKK’nin, farklı çıkış yolları bulmaya çalıştığını okuyorduk. Özellikle konumlanmaya başladığı Suriye ve Lübnan’da Arap Müslümanlarıyla kuracakları ciddi diyaloglarla daha sağlıklı mücadele modeli oluşturabileceklerini öngören yorum ve eleştirilere bolca rastlıyorduk.

Söz konusu bu yayınlardan öğrendiğimiz kadarıyla, darbeden sonra Şam’da yaptıkları ilk kongrede, ciddi bir özeleştiri yapıldığını ve halkın değerlerine karşı sergilenen saldırganlığın, hareketin hedeflerine zarar verdiğini savunduklarını öğreniyorduk. Veya en azından ben öğreniyordum. Avrupa’dan ve özellikle Almanya’dan bana düzenli bir şekilde gelen Türkçe yayınlardan ve dergilerden kongrede yaşananları öğrenmeye çalışıyordum. Her biri bir kitap uzunluğunda olan konuşma metinlerini okuyor ve satır aralarında ortaya konan düşünceleri bulmaya çalışıyordum.

Aradan uzun bir zaman geçmeden, PKK yönetiminden önemli bir yetkili Tahran’a geldi ve İrşad-ı İslam’da çalışan arkadaşlarımdan biri durumu bana bildirdi. Şam kongresinin mahiyetini öğrenmek üzere görüşebileceğimi söyledim, olumlu karşıladı. Bizim bölgeden, üniversite son sınıftayken darbeden dolayı yurt dışına çıkmak zorunda kalmış bir gençti. Uzunca konuştuk ve özellikle PKK’nin Müslümanlara bakış açısının yanlış olduğunu, Halkın Mücahit’lerinin temelde Marksist bir ideoloji sahibi olmasına rağmen toplumun kutsallarına hiçbir şekilde saldırmadığını ve Sovyetlerin şartlarını İran’a taşıma gibi bir iddialarının olmadığını hatırlattım. O da bana uzun uzun, kongrede yapılan müzakerelerde “örgütün din ile ilişkisi” konusunun tartışıldığını, ciddi manada özeleştiri yapıldığını anlattı. ‘İran İslam İnkılâbıyla birlikte, dünyadaki dini argümanları taşıyan mücadelelerin daha mantıklı bir model olarak gündeme geldiği’ni vurguladı.

Halkın Mücahitleri sol bir örgüt olmakla birlikte, hiçbir döneminde toplumun dinî ve millî sembollerine saldırmamıştı. Halkın Mücahitleri, 1920 yıllarında Mirza Küçükhan Hareketi, Çahkutahiler Hareketi, Tengistaniler Hareketi gibi genellikle Kafkaslardan gelen düşüncelerin etkisinde kalan mücadeleden etkilenerek Şah’a karşı mücadele veren bir teşkilat olarak, toplumun genelinin takdirini kazanmış bir hareketti. Cengeli olarak bilinen harekette, Sovyetlere yakın Türk, Kürt, Fars ve Ermenilerin beraber yaşadığı, etnik bir çeşitliliğe sahip bu ormanlık bölgede başlatılan gerilla hareketinin başında yer alan Mirza Küçükhan, gençlik yıllarında, özellikle Kafkaslar üzerinden gelen fikir akımlarının etkisinde kalarak, İran Meşrutiyet düşüncesinde yeni anlayışlar gelişmeye başlamıştı. Bunun yanı sıra, İranlı gençlere önderlik etmeleri bakımından hayati önemi haiz olan ancak henüz klasik ulema çizgisinde yer alan Takizade, Devletâbâdî ve Musavat gibi bağımsızlıkçı aydınların da bu fikirlerden etkilenmesi, hürriyet düşüncesinin büyük ivme kazanmasına neden olmuştu. Mirza Küçükhan’ın da, Hacı Hasan ve Cami medreselerinde aldığı eğitimin devamı niteliğinde sürecek olan eğitim hayatını “Terki mal, terki can, terki ser, aşk yolunda ilk merhaledir” diyerek, yarıda kesmeye karar verdiğinde aklında tek bir şey vardı; Ülkede yaşanan siyasi gelişmeler ve yabancıların Müslüman halka karşı uyguladığı onur kırıcı davranışlar yüzünden, artık sarığı ve abayı bir kenara bırakarak, topa tüfeğe sarılmanın vakti gelmiştir. Mazenderan bölgesindeki ormanlarda büyük başarılar sağlayan Küçükhan’ın bu hareketi Halkın Mücahitleri’ için bir model olarak kabul edilmiş ve Şah döneminde silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğuna karar verirken bu argümanlardan yararlanmıştı. Tudeh ve benzeri sol örgütleri uzlaşmacı ve işbirlikçi hareketler olarak suçlayarak uzlaşmasız bir mücadeleden yana olduklarını ortaya koymaya çalışan örgüt, Şah’ın “sadece silahlı bir mücadeleyle devrilebileceği”ni savunuyordu.

Şah döneminde başlattıkları mücadelelerinden dolayı, büyük baskılar gördüklerine dair yaygın kanaat vardı. Örgütün üç önemli isminin Savak işkencehanelerinde yoğun bir şekilde işkence görmeleri ve işkencenin canice şekli halk arasında dilden dile dolaşan bir efsane gibi yayılma gösterince toplumda önemli bir prestij kazanmışlardı. Özellikle üç örgüt elemanından ikisi kardeşti. Biri bayan olan üç kişinin ocakta bedeninin yağları akacak şekilde kızartılarak öldürülmeleri, örgüt ile toplum arasında ciddi bir duygusal bağın oluşmasını da sağlamıştı. Halkın Mücahitleri, Şah döneminde çok güçlü bir propaganda ağına sahipti ve dolayısıyla halka duyurmak istediği en küçük haberi rahat bir şekilde halk katmanlarına ulaştırabiliyordu. Özellikle İmam Humeyni’nin demeçlerini veya ses kasetlerini çoğaltarak halkın neredeyse büyük bir bölümüne rahat bir şekilde ulaştırması da bu geçmiş tecrübeye dayanır. İşte bu örgüt, İnkılabla bağlarını kopardıktan sonra da bu özelliklerini daha diri tutma gayretini göstermişti.

İnkılâp öncesi-sonrası İmam Humeyni ve çevresiyle ciddi diyalog ve işbirliği içerisinde olan Halkın Mücahitleri hareketi, taleplerinin kabul edilmemesi ve yönetimin dışına itilmelerinin ardından yeniden yeraltına çekilme kararı aldıklarından ciddi bir propaganda çalışması yürütmeye başladılar.

Refsencani ve Hamenei aleyhinde propaganda kampanyası başlatmışlardı. Refsencani’nin devam eden savaştan büyük rant sağladığını, insanlar savaş cephelerinde ölürken onun, devlet imkanlarından bolca yararlandığını, yurt dışına fıstık ticareti yaparak büyük paralar kazandığını fısıltı kanalıyla bütün kulaklara ulaştırıyorlardı. Devlet yetkililerinin, ülke içerisindeki devlet kaynaklı zenginliklerinin yanında, dış ticaretten de büyük paralar kazanarak yurt dışı bankalara hesap açtırdıklarını ve bundan da önemlisi derin devletin başındaki insanlar olarak, ülke içinde ve dışında işlenen sayısızca terör eylemine karıştıklarını, halk arasında “fısıltı gazetesi” yoluyla duyurarak, toplumun büyük bir kesiminde kafa karışıklığı oluşturmaya çalışıyorlardı. Devrim Muhafızları arasında da büyük bir sempatizan kesime sahip olan bu örgüt, İmam Humeyni’nin onlar aleyhindeki açık beyanına ve onları “münafık” olarak ilan etmesine kadar bu konumunu iyi kullandı. En azından, savaşa karşı bir muhalefet cephesi oluşturdu. Örgüt, yaptığı propagandayla İnkılâbın kendi evlatlarını, devlet imkanlarını savaş cephelerinde veya iç terörle imha ettirdiğini halkın zihnine kazımakta muvaffak oldu.

PKK’nin saha araştırması için gönderdiği yöneticisiyle yaptığımız görüşmelerde, ben teşkilatın nasıl bir düşünce yapısına yöneldiğini ve geçmişten nasıl dersler çıkardığını öğrenmeye çalışıyordum. Özellikle, Kürdistan’da ağalara ve kimi yerlerde aşiret yapısına karşı başlattıkları savaş, birçok bölgede ulusal taleplerin aşiretlerle aralarına giren kan davasına dönüştüğünü, dolayısıyla bundan sonraki mücadelede nasıl bir tavır takınacaklarını merak ediyordum. Buna karşılık o da, İran’da nasıl bir çalışma yapabilecekleri ve nasıl bir destek sağlanabileceğini öğrenmeye çalışıyordu. Elimden geldiğince bu konuda yönlendirici olma konumuna düşmemek için dikkatli davranmakta haklı olduğumu, daha sonralarında İranlı bir arkadaşın onunla diyalogumu kesmemin kendi güvenliğim açısından gerekli olduğunu bildirmesinden sonra daha gerçekçi bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

PKK yöneticisiyle diyalogumuz ve fikir alışverişimiz bu uyarıdan sonra son buldu. Tağut rejimine karşı ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkmış olan PKK’ye yönelik her kesimde ciddi sempati oluştuğunu gelen haberler doğruluyordu. Türkiye’de de ciddi bir taraftar gücüne sahip olduklarına inanıyordum. 80 darbesinden önce Kürdistani bir örgüt olarak, silahlı yöntemi benimsemesi ve davasında samimi bir şekilde ilerleme göstermesi bütün siyasi oluşumlar tarafından gıptayla izlenmiş ve askeri darbenin ülke çapında estirdiği terörden sonra da bu sempatinin haklılığı daha net bir şekilde ortaya çıkmıştı. Toplumun, 80 darbesiyle oluşan baskı ve zorbalık vesayetinin son bulması için ümit verici her duruşa, direnişe gözü kapalı bir şekilde destek vereceği inkar edilemez bir gerçek haline gelmişti.

Savaşta, İran ordularının başarısızlığının müsebbibi olarak gösterilen Beni Sadr, aleyhindeki yoğun gösterilerin ardından ülkeden kaçmak zorunda kalmıştı. Onun oyalayıcı, vesayet ve egemenlik sağlamaya yönelik politikaları son bulunca, ordu yeniden toparlanmaya ve Devrim Muhafızları ile daha sıcak ilişki içerisine girmeye başlamıştı.  Bunun neticesinde, Pastarların da askeri disiplin içerisinde rütbe alabilmeleri ve savaş cephelerindeki komutanların daha üst rütbelere geçebilmesi sağlandı. Buna rağmen Irak orduları Kasr-i Şirin, Mehran, Susengerd, Hurremşehr ve Huveyze bölgelerini elinde bulunduruyordu. Abadan şehri de tamamen kuşatma altındaydı ve bunun neticesinde şehir boşaltılmış, ölü bir şehir görünümüne bürünmüştü. Irak güçleri bu muhasara neticesinde, İran petrol rafinerilerine ve sevkiyatına da büyük zararlar vermeye başlamıştı. İran da buna misilleme olarak Irak petrol tesislerine büyük zararlar verdiriyordu. Irak ordusuna her taraftan silah ve askeri teçhizat yardımı yapılmasına karşılık, İran Şah döneminden kalma silahlarla savaşıyordu. Silah satımında İsrailli silah tüccarları bütün imkânlarını kullanarak devrede kalabiliyordu. Özellikle Şah döneminden kalan silahların yedek parçaları bu ticaretin neticesinde İran’a ulaşıyordu.

Savaşın neden çıktığı konusunda hiçbir ciddi açıklama yapılmıyordu. Gündemde tutulmaya çalışılan bazı basit ve tutarsız bahanelerin dışında ciddi gerekçelerin ve projelerin olduğundan kuşku yoktu. Bahreyn’de düzenlenen darbe girişiminin sorumlusu olarak İran gösteriliyor ve bu karakterin bütün ülkeler için ciddi bir tehdit oluşturduğu iddia edilerek, Şiaların büyük nüfus sahibi olduğu Irak’ta da böyle bir teşebbüse meydan vermemek için daha işin başından tedbir alınmak istendiği iddia ediliyordu. Zahiren dağılmış olan İran ordusunun rahatlıkla dize getirilebileceğinin hesaplandığı ve bundan dolayı askeri kuşatmanın başlatıldığı, savaşla ilgili sebepler arasında sayılıyordu. İran’ın, İslam İnkılâbını bütün dünyaya yayma düşüncelerinin ülkeleri ele geçirme politikası anlamına geldiğini savunan ülkeler, bu konuda ciddi tedbirler alıyor, bu çerçevedeki düşüncelere düşman gözüyle bakıyorlardı. Bunların arasında ABD tezi daha uygun görünüyordu.

ABD, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesiyle birlikte o zamanlar yıldızı parlak olan Sol hareketinin, zayıflayan Şah rejiminde yönetimini eline geçirebileceğini hesaplayarak, Şah’tan sonra liberal ve muhafazakâr bir yönetimin kurulması hesapları yaptı. Paris görüşmeleri ve Şah’ın son döneminde İmam Humeyni çevresinde odaklanan ulusal, liberal kesimlerin ilk başlarda hükümeti ve yönetimi ellerinde bulundurmaları bu proje neticesinde gerçekleşiyordu. Ancak, daha sonralarından Fedaiyan-i İslam teşkilatından veya Lübnan bağlantılı yapılanmalardan gelen siyasi şahsiyetlerin devreye girmesiyle, mollalar medreselerine çekilip, yönetimden uzak durmayıp yönetimin bütün kademelerinde egemen olmaya çalıştılar. Bütün siyasi dengeleri alt-üst edip ABD elçiliğini ele geçirerek, çalışanlarını rehin almalarıyla birlikte, bölgede ordusu dağıldığı halde güçlü halk desteğine sahip İran İslam İnkılâbını devirmek için, Körfezdeki bazı adaları ve ülke içerisindeki Şia muhalefetini de bahane ederek Irak Baas ordusunun İran’a saldırması sağlandı. Kısa sürede birkaç şehir işgal edildi. Ancak ciddi bir savunma hattıyla karşı karşıya kalan Irak güçleri, oldukları yerde direnmeye çalışarak savunma yapmaya yöneldiler. 700 Km.’lik geniş bir cephede saldırıya geçen Irak güçleri, kuzeyde Penjawin, Kasr-ı Şirin, Mehran, Susengerd, Huveyze, Ahvaz, Hurremşehr ve Abadan bölgelerinin tamamında yoğun bir savaş başlatmış ve ciddi ilerlemeler sağlamasına rağmen İran sivil güçlerinin ciddi direnişiyle karşılaşmıştı. Özellikle Hurremşehir’de gösterilen yoğun dirençten dolayı şehir, Huninşehr (Kanlışehir) olarak anılmaya başlanmıştı. ABD, hem uluslararası alanda ve hem de Mısır, Arabistan ve diğer bağlantılı olduğu ülkeler kanalıyla Irak rejimine gözle görülür destekler vermeye devam ediyordu. İran’ın Suriye ve Lübnan’da önemli bir potansiyele sahip Şia grupları dışında ciddi bir desteği yok gibiydi. Sovyetlerin, Çin ve Kuzey Kore’nin uluslar arası çoğu zaman samimi olmayan desteklerinin hiçbir faydası yoktu. Zira ABD her alanda, bu ülkelerden istediği tavizleri almada başarılı oluyordu.

Birçok barış girişimi yapıldı. Bunlardan bir netice alınamayınca, 25-29 Ocak 1981'de Taif'de toplanan 3'üncü İslam Zirve Konferansından sonra, yeni barış heyetinin gönderilmesine karar verildi. Ancak bu da sonuç vermedi. Taif konferansı savaşın sona erdirilmesinde etkili olmadı, ancak İran İslam İnkılâbının saflarında sol görüşlü Kürtlere karşı mücadele veren Peşmerge-i Muslumani Kurd hareketinin düşman olarak gösterilmesinde bir bahane olarak etkili oldu. Peşmerge-i Muslumani Kurd, genellikle ehlisünnet bölgelerinde şekillenmiş İhvan hareketi kökenli ve bulundukların şartların ışığında selefi mantığı benimseyen Kürdistanî bir hareketti. İnkılâp kadrosunun Şah’ın devrilmesinden önceki görüşmelerde verdiği sözleri tutmaması ve ulusal-mezhebi yönünün dış ilişkilerde, savaş macerasında ve Kürdistan’ı “zıdd-ı inkılâb” güçlerden temizleme bahanesiyle yapılan zulümlerde belirgin hale gelmesiyle birlikte, Peşmerge-i Muslumani Kurd daha önce bedeller ödeyerek sürdürdüğü desteğini pasifleştirdi. Hareketin başındaki Ahmet Müftüzade, itiraz ettiği şiddet ve zorbalığın sona erdirilmemesi üzerine müzakereler yapmak maksadıyla bölgeyi terk etti ve yapılan adaletsizliklerin son bulması için temaslarda bulunmaya çalıştı.

Tahran’da bir ehlisünnet camisinin kurulmasına izin verilmesi, Kürdistan gençlerinin ‘Şialaştırılması’na son verilmesi, anayasadaki ulusal ve mezhebi içerikli ibarelerin değiştirilmesi ve inkılâbın Fars milliyetçiliğine sapmasına izin verilmemesi adına, bir bildiri yayınlattı. “Şems” teşkilatı adıyla, İmam Humeyni’ye hitaben yazılan bu bildiride itirazlarla birlikte, İnkılâp mahkemeleri başyargıcı Ayettullah Halhali’nin iddiasına cevap da veriliyordu. Ayettullah Halhali; Ahmet Müftizade’nin Taif konferansına katıldığını ve Şia mezhebinin bölgede nüfuzunu engellemek için alınan kararların içerisinde olduğunu iddia ediyor ve buna karşın Müftüzade de kesinlikle İran’dan çıkmadığını ve bunun ispat edilmesi durumunda her türlü cezaya razı olduğunu ilan ediyordu. Taif iftirası ve Müftüzade’nin İmam Humeyni’ye yazmış olduğu mektup, tasfiyenin bahanesi oldu. Kısacası, “tarih yeniden tekerrür ediyordu.”


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

(Devam Edecek)
Logged
Sayfa: [1] 2 3   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 3.142 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu