Tebliğ başlıklı yazılar/Tebliğde Usul ve Üslup/Ömer Faruk Karagüzel

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an-i Kavramlar > Tebliğ başlıklı yazılar/Tebliğde Usul ve Üslup/Ömer Faruk Karagüzel
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Tebliğ başlıklı yazılar/Tebliğde Usul ve Üslup/Ömer Faruk Karagüzel  (Okunma Sayısı 819 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
05 Mart 2010, 11:46:42 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« :»

Tebliğde Usul ve Üslup

Tebliğ sorumluluğu Müslümanların "marufu emir ve münkerden nehiy" görevleri ile birlikte ele alınması gereken bir konudur. Kuran'da buna dikkat çeken pek çok ayet bulunmaktadır. Yine Hz. Peygamber'in ve ashabının güzel örnekliği de konunun nasıl anlaşılması gerektiğine ışık tutmaktadır.

Sahip olduğumuz İslami doğruları geniş kitlelere aktarmanın ve bu kitleler nezdinde bir toplumsal değişimin gerçekleşmesi için çaba göstermenin öncelikli sorumluluklarımızdan olduğunu bilmekteyiz. Bu sorumluluk hayatımızın bütününü kapsar. Şekli farklılık arz etse de, özü aynı kalır. İşte yahut tatilde; evde yahut misafirlikte değişmez. Rabbimizin bizlere bir lütfü olan İslami kimliğimizi her zaman ve mekânda ortaya koymak, bunun gerektirdiği ölçüler içinde tavırlar göstermek ve muhatap olduğumuz insanlara bu doğruları aktarmak vazgeçemeyeceğimiz, erteleyemeyeceğimiz vazifemizdir.

Kuran-ı Kerim'de Rabbimiz Müminlere hayra çağırma, iyiliği emredip, kötülükten sakındırma görevini yüklemektedir. Al-i İmran suresinde Müminlerden bunları yerine getirecek bir topluluk olmaları/oluşturmaları istenmektedir. Burada dikkat çekilen görevin tüm müminlerin üstlenmeleri gereken bir sorumluluk olmayıp, birilerinin yerine getirmesiyle diğerlerinin sorumluluktan kurtulacakları bir vazife olduğuna dair Müslümanlar arasında oldukça yaygın bir kanaat mevcuttur. Yani bazı meallere kadar yansıdığı şekliyle bir nevi "irşat kurumu" oluşturmaktan ibaret farz-ı kifaye türünden bir sorumluluk! Oysa bu görevi Kuran hiç de böyle tanımlamıyor. Evet, "sizden bir topluluk oluşturulsun" diyor ama "kurtuluşa erenler"in de "bunlar" olduğunu açıkça bildiriyor. (Al-i İmran, 3/104).

Yine Araf suresinde Cumartesi (Sebt) günü av yasağıyla imtihan edilen bir topluluğa ilişkin kıssada aktarıldığı şekliyle, tebliğ sorumluluğunun ifasından kaçınmanın helake götüren bir tutum olduğu hatırlatılmaktadır. Öyle ki, sözün fayda vermesinin neredeyse imkânsız hale geldiği bir ortamda dahi Müminlerin, ilahi emirlere aykırı eylemler içinde olan topluluğa karşı uyarı vazifesini yerine getirmeleri kaçınamayacakları bir yükümlülük olarak vurgulanır. (Araf, 7/164–5)

Kısacası, ilahi hakikatlerin aktarımı, yani tebliğ, müminlerin hayat içinde temel bir kulluk vazifesidir. Tebliğ, hakka ve adalete şahitlik yapma misyonuyla yeryüzünde var kılınmış müminlerin ihtiyari, seçimlik bir faaliyeti değil; hayatlarının her safhasında ve kesintisiz biçimde sürdürmeleri gereken bir yükümlülüktür. İmkânlar, taktikler, gündemler değişebilir ama davet ve uyarı sorumluluğu değişmez.

Hayatın ve insanların çeşitliliği düşünüldüğünde tüm bu zemini kapsayan bir eylem olarak tebliğin oldukça geniş bir alana yayılan ve çok farklı boyutlarıyla ele alınabilecek bir konu olduğu görülür. Biz ise burada konuyu daraltarak ve Müslümanların pratik zeminde gündemleştirdikleri boyutlarıyla sınırlı bir biçimde ele almaya çalışacağız.

Tebliğ konusuna yaklaşırken ilk elde, ferdi sorumluluk olarak tebliğ ve toplumsal (cemaatsel) boyutuyla tebliğ şeklinde, ikili bir ayrım yapmakta yarar var. Ferdi açıdan tebliğ, diğerine nazaran daha geniş ve şekilsiz bir konudur. Bu yönüyle, her ortamda karşılaşılan muhataplarla sürdürülmesi gereken bir ilişki biçimi ve gündelik hayatın içinde, her zaman sarf edilmesi gereken bir çaba, bir amel olarak görülmeli. Topluluk boyutu söz konusu olduğunda ise ilkinden farklı olarak daha planlı, programlı ve hedefleri önceden belirlenmiş bir çabaya tekabül etmektedir. Tebliğ faaliyeti bu yönüyle dernek, vakıf, sendika vb. örgütlenmelere; dergi, gazete, televizyon vb. yayın etkinliklerine; hatta protesto ve dayanışma gösterileri gibi toplumsal tepkilere kadar oldukça geniş bir alana uzanabilir.

Tebliğ faaliyetine ilişkin olarak gerek asıl, gerekse de ayrıntı düzeyinde pek çok husus üzerinde durulabilir. Bununla birlikte bir tebliğ faaliyetinde gözetilmesi gereken esaslar bağlamında belli başlıklarla konuyu sınırlamakta yarar var. Burada genel bir çerçeve çizebilmek açısından konuyu dört ana soru ve tema etrafında ele almaya çalışacağız:

1-Nasıl bir süreç izlenmekte? (Tebliğde usul, yöntem)

Yani, bir tebliğ faaliyetinin anlamlı ve işlevsel olabilmesi için ilk elde cevap aranması gereken soru şu olabilir: Kimi, neye çağırıyoruz ve hangi konudan başlıyoruz?

Bu konuyla ilgili olarak "öncelik" kavramı önem arz etmektedir. Yani kısaca hatırlatmak gerekirse talep eden insanları; fıtraten bozulmamış, karakterini muhafaza eden, insani erdemlere önem veren, azgın ve mütekebbir olmayan insanları öncelemek gibi. Burada ayrıcı vasıflar mal sahipliği, şöhret, cinsiyet, yaş, soyluluk gibi dünyevi kriterler değil; samimiyet, içtenlik ve ciddiyet gibi temel insani vasıflardır. (Nahl, 16/82 ve Yasin, 36/7-11 ayetleri muhataplar konusuna ışık tutmakta.)

Bu noktada önemli bir husus da tebliğ faaliyetinde süreklilik şartıdır. İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmezler, devraldıkları geleneksel kalıpları sorgulamaya pek yanaşmazlar. Hele hele yükümlülük getiren mesajlardan ise hiç hazzetmezler. Bu durumda mesajın süreklilik içinde aktarılması, ısrarlı olunması önem arz eder. Moda kabilinden çabalarla, "takılma" türünden ilgilerle insanların kapsamlı dönüşümlere sevk edilebilmeleri mümkün olamayacağından, tebliğ faaliyetinde düzenli ve sistemli çabalara ağırlık verilmelidir.

2-Ne tür bir mesaj sunulmakta? (Tebliğde netlik)

Mesaj açık, yalın ve net olmalıdır. Muhatapların neyle muhatap olduklarına dair kafalarında bir tereddüt kalmamalıdır. Resullerin sünnetinin de delalet ettiği şekliyle; açık, kafa karıştırmayan, bilakis berraklaştıran bir mesaj Müslümanların tebliğ faaliyetinin merkezine oturmalıdır. Bunun sonucunda insanlar kendilerine ne iletildiğini ve kendilerinden ne istendiğini hiçbir şüpheye yer kalmadan anlamalı ve tercih noktasında net olabilmelidirler.

Araçlar değişse, konular farklılaşsa da insanlar ancak tevhide çağrılmalıdırlar. Dünyevi kazanımlara, çokluğa, kalabalığa, mala, ganimete ve benzeri şeylere değil; dini birlemeye ve bunun sonucu olarak da ilahi rahmete çağırmak esas olmalıdır. Elbette her konu mesajın aktarımında bir vesile teşkil edebilir. Sosyal siyasi, ekonomik, ahlaki vs. toplumun gündeminde yer alan her konu işlenebilir ve işlenmelidir de ama mutlaka tüm bu başlıkların bütüncül bir mesaj içerisinde ele alınması ve tevhidi bütünlük içinde aktarılması zorunludur.

3-Nasıl bir tarzda sunulmakta? (Tebliğde üslup)

Mesajın netliği ve doğruluğu insanlara iyi bir biçimde ulaşmaya ve verimli bir diyalog oluşturmaya yetmez; üslubun da güzel, kuşatıcı, sevdirici olması şarttır. Gereksiz sertlik ve hiddet içeren, kırıcı bir üslup asla sonuç alamaz. Halk deyişinde dile getirildiği şekliyle "kendisi bal satıyor, ama suratı turşu satıyor" konumuna düşmemek gerekir. Üslup mutlaka kazanıcı olmalıdır. Örneğin İbrahim peygamberin babasını şirkten uzaklaştırmak isterken dahi "ey babacığım" gibi bir ifade kullanması calibi dikkattir. Yine ehli kitaba çağrıda bulunulurken "aramızdaki ortak kelimeye gelin" şeklindeki Kuran'ın kazanıcı ve kuşatıcı üslubu ders çıkarılması gereken bir çağrıdır.

Doğrular muhatapların anlayabilecekleri bir dille sunulmalı; yanlışlara ilişkin olarak da uygun bir üslupla uyarı görevi yerine getirilmelidir. Her halükarda, Kuran'ın "hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" emrine uygun bir hareket tarzı geliştirilmelidir. (Nahl, 16/125)

4-Söylem ile eylem arasında tutarlılık var mı? (Tebliğde örneklik)

Söz önemlidir, sözün doğruluğu, gücü önemlidir ama sözü dile getirenler o söze uygun davranmıyorsa bunun hiçbir değeri, anlamı yoktur. Aslolan dile getirileni yaşamak, onun şahitliğini yapmaktır. Bu yüzdendir ki kitapla birlikte Resul vardır. Alemlerin Rabbi olan Allah insanlardan birilerini mesajını iletmek için aracı olarak seçmeye muhtaç değildi. O, vahyini bir kerede ve topluca, bir mushaf biçiminde de indirebilirdi ama böyle yapmadı. Her defasında bir Resul gönderdi ve o Resul kendisine inzal olunan vahyi insanlara safha safha izah etti, beyan etti ve hayata nasıl aktarılacağının bizzat canlı şahitliğini yaptı.

İnsan psikolojisi mesaj ile mesajı getiren, mesajı sunan arasında doğrudan bir irtibat kurma eğilimindedir. Bu yüzdendir ki, mesajı aktaranın sergilediği yanlışlar, tutarsızlıklar mutlaka mesaja yansır ve mesajı aktaranın reddi, çoğu kez mesajın da reddini getirir.

Sözün amelle buluşturulmasının, bütünleştirilmesinin ortaya çıkardığı etkili manzarayı bir örnekle izah edecek olursak; tarih boyunca pek çok tefsirler yazılmıştır. Bunlar arasında bilgi birikimi olarak Seyyid Kutub'un Fizilal adlı tefsirinden çok daha yetkin olanlar hayli fazladır. Ama Şehid Seyyid Kutup'un tefsiri insanları etkileme, onları kuşatma noktasında pek çok tefsiri gölgede bırakmıştır. Niçin? Çünkü o yazdıklarını yaşamıştır; söz söyleyip kenara çekilmemiştir; gerektiğinde kanıyla şahitlik etmiştir. İşte bu örneklik insanları derinden etkilemektedir.

Tebliğ Çabalarında Başarı Ölçüsü

Müslümanlar geleceğe ilişkin olarak nasıl bir toplum yapısı arzu ettiklerini, nasıl bir sosyal yapı hedeflediklerini kendi pratiklerinde somutlaştıracak, örnekleyecek bir görüntü sunmak durumundadırlar. Aksi halde mesajımız kuru söylemden ibaret kalır, ütopik çağrılar olmaktan öteye gitmez; bu da insanları kuşatmaya, onları ilahi mesaj doğrultusunda dönüştürmeye yetmez.

Güzel örneklikle birlikte ilkelilik, bilgi birikimi, tutarlılık, sabırlı olmak, cesaret, fedakârlık ve benzeri ahlaki nitelikler tebliğ faaliyetinde olmazsa olmaz vasıflar olarak önem arz eder. Ama her şeyden önemlisi hareket noktasıdır. Tüm çabaların merkezine Allah rızasını koymak esastır. En'am suresinde ifade edilen çerçevede hayatı ve ölümü ve her türlü çabayı Âlemlerin Rabbi Allah için kılmak Müminlerin temel düsturudur. Hayat bu genişlikte ve kuşatıcılıkta algılandığında ve her şeyiyle adanmış bir kimlik geliştirildiğinde tebliğ çabaları bereketlenecek, etkin ve verimli neticeler verecektir. Daha önemlisi ise dünyevi planda söz konusu çabaların karşılığının görülüp görülmemesinden öte Allah'ın rızasının asıl hedef olarak belirlenmiş olmasıdır. Bu esastan hareket eden her çaba son tahlilde hedefine varmış, mutlaka kazanmış demektir!

NASIL BİR ÜSLUP?

Üslup kavramını bir işi yaparken, ya da biriyle veya birileriyle muhatap olurken seçilen yöntem veya tarz, kendini ifade biçimi olarak görebiliriz. Burada öne çıkan şey dışa yansımadır. Daha doğrusu yansıtmadır, dışa vurumdur. Yani, iletilen mesaja yüklediğimiz anlamı içerik olarak tanımlarsak, mesajın aktarılma, sunulma biçimini de üslup olarak tanımlayabiliriz. Bu durumda içerik ya da muhteva özü teşkil ederken; üslup da çerçeveyi oluşturur.

Müslüman olarak temel vazifemiz dinin yaşanması ve yaşatılması; hem kendi nefsimizde hem de toplumsal bazda İslami esasların hâkim kılınması çabasıdır. Bu çabanın başlıca faaliyet alanını ise tebliğ sorumluluğu oluşturur. Resullerin temel faaliyeti tebliğ idi. Aynı şekilde nebevi misyonun taşıyıcıları olması gereken müminlerin de temel faaliyeti tebliğ olmak durumundadır.

Neyin tebliğ edileceği ve bunun nasıl yapılacağı en başta Kuran'ı Kerim ile sabittir; aynı şekilde Resullerin ve bilhassa da "usvetul hasene' olan Efendimiz (s.)'in hayatı da neyin nasıl yapılması gerektiğini en bariz şekilde ortaya koymaktadır.

Tebliğ görevini ifa ile yükümlü müminlerin bu yükümlülüklerini yerine getirmeleri için gerekli vasıfları bünyelerinde taşıdıkları varsayımından hareketle; tebliğde en önemli unsurun içerik olduğu açığa çıkmaktadır. Yani tebliğ edilen, insanlara ulaştırılan şey gerçekten Allah'ın dininin hakikatleri olmalıdır. Tarihi süreç içinde katıp karıştırma yoluyla dine eklenen, dine sonradan bulaştırılan anlayış ve inançlar, pratikler değil; sahih İslam tebliğ edilmelidir.

Üslubun Önemi ve Belirleyiciliği

İçerik bu şekilde vurgulandıktan sonra şöyle bir soru sormak gerekir: Acaba mesajın içeriğinin sahih olması, Kuran'a dayanıyor olması ve dine sonradan bulaşmış kirliliklerden uzak olması, doğru bir tarzda aktarılması ve tebliğ sorumluluğunun ifası için yeterli midir?

Şüphesiz mesajın içeriğinin sahihliği mutlak bir gereklilik olmakla birlikte o mesajın nasıl sunulduğu da çok önemli ve belirleyici bir konudur. Sadece anlatılanın doğru olması yetmez, anlatılma biçimi de doğru ve usulüne uygun olmalıdır.

Muhatabın sahip olduğu kültür ve anlayışı göz önünde bulundurmayan; muhtemelen ilk kez karşılaştığı, yeni duyduğu ya da duyacağı fikirler karşısında doğal olarak hissedebileceği endişe, şaşkınlık hatta kızgınlığı hesaba katmayan bir tavır tebliğ sorumluluğu ile çelişir. Aynı şekilde, sonda söylemesi gerekeni başta söyleyerek fikirlerin aktarımında öncelik ve tedricilik usulünü gözetmeyen; tam manasıyla kavrayamadığı ya da hakkında tafsilatlı biçimde bilgi sahibi olmadığı konuları yarım yamalak bir tarzda ortalığa saçarak muhataplarında kafa karışıklığına yol açmaktan çekinmeyen ve daha buna benzer tutarsız, ölçüsüz yaklaşımlar sergilemek tebliğ etmek değildir.

Yine muhatabına gereken saygıyı göstermeyen; onun kişiliğine değer vermeyen; sıcak ve dostane yaklaşım yerine küçümseyen, samimiyetten ve içtenlikten uzak davranışlarla da tebliğ yapılmaz; bu şekilde yapılan şey de tebliğ olmaz. Yumuşak ve kazanıcı bir üslup yerine sert, haşin ve dışlayıcı yaklaşım en mükemmel mesajın dahi muhatap tarafından anlaşılmamasını ve daha baştan reddedilmesini getirir.

Özellikle dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de kendini beğenmiş ve alaycı üsluptan kaçınmaktır. Unutmamalıyız ki sıradan, basit bir hediye bile güzel bir ambalaj içinde gayet sevimli görülebilirken; kötü ve tiksindirici bir şekilde paketlenmiş en nadide bir hediye dahi kerih karşılanacaktır.

Muhatabımız, muhataplarımız insandır. İnsanlar ise sadece et ve kemikten olmadığı gibi, sadece akıldan da ibaret değildir. Duygular da insanların kararlarını, düşüncelerini etkiler. Hatta hayatlarının yönlendirilmesinde belirleyici rol oynar. Bu yüzden insanların sadece akıllarına değil, duygularına da hitap edebilmeliyiz. Dışlayan, yok sayan, kırıcı ve alaycı üslup Müslümanların üslubu değildir. Bu üslupla İslam'ın doğruları anlatılamaz.

Marufu Emretme Vazifesi Nasıl Yapılır?

Muhataplarımız çeşit çeşittir. Günlük hayatın değişik ortamlarında ve değişik irtibat alanlarında insanlarla karşılaşır ve ilişkiler kurarız. Bunlar iş ilişkisi olabilir; arkadaşlık, komşuluk, akrabalık ilişkisi olabilir; tesadüfî durumlar sonucunda ortaya çıkan ilişkiler olabilir. Her halükarda bizim sorumluluğumuz bellidir: Yapmamız gereken şey İslami kimliğimizin gerektirdiği ölçüler içinde düşünce ve tavırlar sergilemektir. Yine muhataplarımıza anlayacakları dille doğruları aktarmak, yanlışları varsa uygun üslupla uyarmak ve Kuran'ın lisanıyla marufu emretmek vazifemizdir.

Peki, marufun emredilmesi nasıl olur?

Maruf olanın başka insanlara aktarılması, onların bu hususta uyarılmaları ve yanlışlarının tashih edilmesi her şeyden önce güzel örneklikle mümkündür. Elbette söz önemlidir ama amelle desteklenmemiş, amelle sergilenmemiş bir söz, muhataplar üzerinde kalıcı ve dönüştürücü bir etki sağlayamaz.

Kalıcı etki sağlayabilmek ve dönüştürücü olabilmek güzel, sahih ve inandırıcı örneklik gerektirir. Bu örnekliğin oluşturulabilmesi ise birçok şartı gerektirmektedir. En başta birbirleriyle kardeşçe kenetlenmiş bir topluluk oluşturmak veya en azından bu doğrultuda gayret göstermek elzemdir. Ayrıca bunun yanında bilgi, birikim, çaba, cesaret, fedakârlık ve benzeri daha pek çok vasıflara ihtiyaç vardır. Ama öncelikle sağlanması gereken vasıflardan biri iç ilişkilerde sağlıklı, etkili, başkalarının dudak bükmeyeceği bir ilişki tarzına sahip olmaktır.

Yani kısacası, topluma vermeye çalıştığımız şeklin küçük bir örneğini, bir minyatürünü kendi içimizde sergileyebilmektir. İç ilişkilerinde saygı ve sevginin hâkim olmadığı; insanların birbirlerine soğuk, kırıcı, seviyesizce ya da laubali tarzda davrandıkları; belirli bir düzen ve disiplinin görülmediği ilişki tarzlarının görüldüğü topluluklar kimseye örneklik oluşturamazlar. En güzel sözleri, en parlak fikirleri de dile getirseler muhatapları etkileyemez, onlarda bir değişim ya da dönüşüme yol açamazlar.

Şimdi bu tespitten yola çıkarak kendimizi bir kere daha değerlendirelim. Bir nevi özeleştiri ve muhasebe yapalım. Kendimizden kaynaklanan eksikler, zaaflar varsa bunları gidermeye çalışalım. Müslümanlar olarak ilişkilerimizin bütününe teşmil edilebilecek yanlışlar mevcutsa elbirliğiyle bunların nasıl giderilebileceğinin, hangi tedbirleri almamız gerektiğinin üzerinde kafa yoralım. Oturup kalkmamızdan, birbirimize hitap etmeye, birbirimizin sözlerini dinlemeye, onlara değer vermeye kadar ilk bakışta küçük görünen, ayrıntı sanılan hususlara kadar zaman zaman nerelerde ne gibi toyluklar, kabalıklar yapabildiğimizi hatırlayalım.

Yine insan ilişkilerinde öne çıkan eksikliklerden biri olarak iş ve görev paylaşımında ne ölçüde fedakârlık gösterebildiğimizi ve ne ölçüde de bencil ve bireyci davranışlardan kurtulamadığımızı değerlendirelim. Yaptığımız iyi işleri geliştirir, daha tutarlı ve kalıcı bir hale dönüştürmeye çalışırken; bir yandan da kendimizden, nefsimizden başlayarak aksayan hususları düzetmeye, yanlışlarımızı gidermeye çalışalım.

Bakara suresi 44. ayette Rabbimizin "Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" şeklinde uyardıklarından, kınadıklarından olmamak için çok çaba sarf edelim.

Kardeşlerimizle İlişkilerimizde Üslubumuza Özen Gösteriyor muyuz?

İnsan ilişkilerinde her düzeyde çok belirleyici bir nitelik arz eden ve usulüne uygun hareket edilmediğinde çeşitli kırgınlıklara, uzaklaşmalara, hatta kavgalara yol açabilen üslup bozuklukları sadece dışarıya karşı tebliğ vazifesini yerine getirirken önemsenmesi gereken bir konu olmayıp, iç ilişkiler bağlamında da dikkat edilmesi gerekli bir husustur.

Hatta Müslümanların kendi aralarındaki irtibat ve ilişkinin boyutları düşünüldüğünde bu olay çok daha büyük önem arz eder. Şöyle ki, Müslümanlar ve bilhassa da İslam'ın toplumsal hayata hâkim olmadığı coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar, ağır bir sorumluluk altındadırlar. Nedir bu sorumluluk? Her türlü zorluğa ve imkânsızlığa karşı İslam'ı yaşamak ve toplumsal temelde yaşanması için gerekli zeminleri oluşturmak; bunun için gerektiğinde malını, canını seve seve feda edebilmek.

Peki, bu nasıl yapılır? Elbette birliktelikle! Tek başına ne kadar fazla güç ve imkâna sahip olunsa da bu vazifenin hakkıyla gerçekleştirilebilmesi mümkün değildir. Bu yüzden Müslümanlar birlikte olmakla, cemaat oluşturmakla yükümlüdürler. Bu cemaatin içyapısı ve dayanışmasının nasıl olması gerektiğini de Saf suresindeki "innallahe yuhibbullezine yukatilune fi sebilillahi saffen keennehum bünyanun mersus" ayetinden anlamaktayız. Yani burada buyrulmaktadır ki: "Allah kendi yolunda kaynatılmış binalar gibi saf tutmuş halde çarpışanları sever."

Safların bu şekilde adeta kurşunla kaynatılmışçasına içiçeliğinin nasıl sağlanacağı elbette çeşitli boyutlar içermektedir. Bunun için çeşitli vasıflar, nitelikler gerekir. Bununla birlikte en azından konumuzla ilgili olarak altını çizmemiz gereken bir husus; Müslümanların kendi aralarında ve birbirleriyle olan ilişkilerinde gözetmeleri gereken güzel, kardeşane ve sıcak üslubun bu içiçeliğin sağlanmasında belirleyici hususlardan biri olduğudur. Birbirleriyle selamlaşmalarından oturup sohbet etmelerine, bir faaliyeti birlikte yürütmeye, birbirlerinin fikirlerini dinlemeye, anlamaya ve değer vermeye; bir yanlış söz konusuysa onu da en güzel biçimde ve mutlaka saygı ve içtenlikle dile getirip, uyarmaya Müslümanlar mecburdurlar.

Hatta burada şunun da görülmesi gerekir ki Müslümanlar arasındaki ilişkiler sıradan insani ilişkilerle kıyaslanmamalıdır. Örneğin sıradan insani ilişkilerde karşılıklılık esası hâkimdir. Biri size bir haksızlık yaptıysa siz ister affeder, isterseniz de misliyle cevap verebilirsiniz. Affetmek daha üstün olsa da karşılık vermek de hakkınızdır. Ama Müslümanlar arasındaki ilişkilerde de bu böyle midir? Ya da böyle mi olmalıdır? Hiç sanmıyoruz!

Birbirlerine kardeşlik bağı ile bağlanmış insanlar olarak Müslümanlar birbirlerinin din hususunda olmayan hatalarını, kusurlarını velev ki bunlar direkt kendilerini incitmiş şeyler de olsa, görmezden gelmek durumundadırlar. Yani fedakârlık asıldır. İç ilişkilerde "incinsen de incitme!" ilkesi geçerli kılınmalıdır. Bu şekilde hem fedakârlıkta bulunan kişi yücelir, hem de muhatap yanlışından daha kolay vazgeçer. Kişisel kırgınlıklara, dargınlıklara ya da güvensizliklere açılan kapılar baştan kapatılmış olur. Kişiler karşılıklı ilişkilerde birbirlerini kendilerine karşı önlem almak, pür dikkat kesilmek zorunda olan insanlar olarak değil; bilakis rahatlıkla güvenilebilecek, sırt sırta omuz omuza verilebilecek şahsiyetler olarak algılarlar. Ve ancak bu şekilde kaynatılmış binalar gibi sağlam saflar oluşur.

Kısacası, birbirimizle münasebetlerimizde üslubumuza dikkat etmek zorundayız. Basit gibi görünen ama biriktiğinde insanları farklı düşüncelere sevk edebilecek üslup bozukluklarından kaçınmalıyız. Birbirimize hitap şeklinden; söz almak için karşımızdaki insanın konuşmasını bitirmesini sabırla beklemeye; ifade edilen görüşleri benimsemediğimiz durumlarda bile bunu en güzel biçimde dile getirmeye ve mutlaka karşımızdakinin ne demek istediğini ve bu şekilde düşünmesinin haklı olup olamayacağının tartılmasına; yüz ifadelerimizden oturma biçimimize kadar ilk planda önemsiz görülen, ayrıntı sayılan pek çok hususa özen göstermeliyiz.

Cemaat olmak her şeyden önce fedakârlık demektir. Fedakârlık gösteremeyen, kendi nefsinden, alışkanlıklarından, hatta gerektiğinde düşünce ve anlayışlarından fedakârlıkta bulunamayan insanlar bencil ve çıkarcı kişilerdir. Bencillik ve çıkarcılık ise İslami cemaat ruhunu tahrip eder, öldürür.


--
Ömer Faruk Karagüzel

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
http://www.birlikvakfi.net/forum/viewtopic.php?t=3093
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Mart 2010, 11:49:08 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #1 :»

TEBLİĞDE ÖNCELİK VE TEDRÎCİLİK

Doç. Dr. Cem ZORLU*

Davetçi, gayesine ulaşabilmek için sıhhatli ve doğru metotlara başvurmak zorundadır. Kaynaklara ve İslâmî esaslara bağlı olmadan yapılan davet ve tebliğden olumlu bir ne­tice almak zordur; alınsa bile bu netice, kalıcı değil geçici olacaktır.

Bizzat Cenâb-ı Hak, davetçilere bir metot ve usul çerçevesinde hareket  etmelerini emretmekte ve onlara yol göstermektedir: “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla mücadeleni en güzel (metot) hangisi ise onunla yap.”[1] “Ehl-i kitap ile ancak en güzel (metot) hangisi ise onunla mücadele ediniz.”[2] ve “De ki (Habîbim : ) İşte bu, be­nim yolumdur. Ben (insanları) Allah’a (körü körüne değil) bir basiret üzere davet ediyorum. Ben de, bana tâbi olanlar da (böyleyiz.)”[3]

Rasûlullâh (s.a.v.) de davetinde, yaşayışıyla, davranışlarıyla ve sözleriyle en geçerli metotları uygulamış; çevreye davet için gönderdiği ashabına da “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”[4], “Halkın seviyesine ininiz.”[5] demek suretiyle de tebliğ esnasında takip etmeleri gereken metotları tavsiye ederek uymalarını istemiştir.

Davette takip edilecek metot; zaman ve zemine, muhatap kitleye ve muhatabın psikolojisi, kabiliyeti, kültürü, yaşı v.b. durumlarına göre değişmeli ve bunlara uyum sağlayabilecek bazı aşamaları bünyesinde barındırmalı, İslâm’ın mü­samaha ölçüleri içerisinde şartlara uygun bir biçimde yenilenmelidir. Şu halde tebliğde başarıya ulaşabilmek için uygulanabilecek metotlar ve şartlara göre hangi metotların takip edileceği önceden tespit edilmeli ve davetçi mutlaka bu çerçevede hareket etmelidir. Bugün yeryüzündeki İslâmî hareketlerden çoğunun başarıya ulaşamaması, hareket metot ve stratejilerini iyi tespit edememiş olmalarından ileri gelmektedir. Bilinmelidir ki çıkış noktasını ve hareket plânını tes­pit etmemiş, metodunu ortaya koymamış hiç bir hareket gayeye eremeyecek ve haritasız define aramak gibi akamete uğrayacaktır.[6]

Davette tedrîcilik ve öncelik davetin başarıya ulaşması için gerekli olan şartlardan birisidir. Biz, tebliğde öncelik ve tedrîcilik noktalarını üç ana çerçevede ele almayı uygun gördük. İlk olarak metotta tedrîcilik, ikinci olarak muhtevada tedrîcilik ve üçüncü olarak da muhatapta tedrîcilik konularını aktarmaya çalışacağız.
A-Metotta Tedrîcilik:

Davetçi davetinde başarılı olabilmesi için muhatabına yönelik aşamalı bir metot takip etmelidir. Hz. Peygamber insanların durum ve konumlarına göre farklı tebliğ metotları uygulamıştır. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin Mekke’de de, Medine’de de davet metodu, tedrîç esasına riâyetle insanlara dinî hükümleri hüsn-i muamele ile, hikmet ve güzel öğütle, yılmadan, usan­madan tebliğ etmek olmuştur. Bunlara karşı anlayışlı davranmayan, inat gösteren, üstelik tebliğe engel olarak Müslümanlara, davetçilere ezi­yet ve cefâda bulunanlara Mekke devri boyunca sabırla ve afla mukabele etmiştir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın emri böyledir. Medine devrin­de ise bunlara verilecek en uygun ceza; Rasûlullâh (s.a.v.) tarafından tespit edilerek tatbike konulmuş, yeri gelince de zecrî tedbirlere müracaat edilmiştir.

Cenâb-ı Hak, “(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle ve gü­zel öğütle davet et ve onlarla en güzel yol ve şekille mücadele et.”[7] buyurarak davet esnasında Rasûlünün takip edeceği ve kendi içerisinde de bir tedrîç var olan temel metotları belirlemiştir. Bu metotları şöyle sıralayabiliriz:
1-Hikmetle Davet

Bu metot, aklı selîm sahibi ve eşyanın hakikatini öğrenmeye çalışan araştırmacı ilim adamları için geçerlidir. Zira hikmet, delil ve hüccetlere dayanarak akla ve düşünceye hitap etme olup Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerine bahşettiği bir lütuftur. [8] Allahü Teâlâ, şu âyet-i kerime ile bütün peygamberlere hikmet ver­diğini beyân etmektedir : “Onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamber­lik verdiğimiz kimselerdir.”[9] Ayrıca kendilerine hikmet verilen pey­gamberlerin isimlerinin tasrîh edildiği âyetler de vardır : “Biz her bi­rine (Dâvûd ve Süleyman’a) hikmet ve ilim vermiştik.”[10]
2- Güzel Öğüt

Peygamberler tarafından ortaya konulan delil ve hüc­cetleri, muhatapların değerlendirebilmeleri için yeterli bir kapasite ve anlama yetenekleri olmaları gerekmektedir. Halktan bir kimse, sıralanan deliller karşısında hiç bir şey anlamadan şaşırıp kalabilir; çarpık bir düşünce ve zihniyete ya da şartlı bir kafa yapısına sahip kimselere de  söylenilen delillerin tamamı ters gelebilir, kabule şayan görülmeyebilir. İşte o zaman bu insanların anlayabile­ceği bir lisanla ve ruhlarına hitap ederek nasihatte bulunmak, güzel öğütler vermek gerekli olur. Yerine göre uyarmak (inzâr), yerine göre müjdeler vermek (tebşîr) icap eder. Allahü Teâlâ Hz. Peygamber’in görevini şu şekilde açıklamaktadır: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici (beşîr) ve uyarıcı (nezîr) olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler.”[11]

Yumuşak davranış ve güzel söz, insan kalbine etki eden ve onun duygularına hitap ederek harekete geçiren mühim bir psikolojik unsurdur. Davetçinin davasını  neşrederken başvuracağı yegâne etkili metotlardan ve aşamalardan biri de, güzellik ve tatlılıkla karşı tarafı ikna etmektir. Bizzat, günümüz hâdiseleri doğrulamıştır ki baskı ve terör, dü­şünce ve fikirler üzerinde kurulan tahakküm, ancak anarşi ve huzur­suzluk doğurmakta, haklı veya haksız bir davanın neşrine imkân ta­nımamaktadır. Tâ evvelden beri mevcut olagelen bu hakikat ışığında, Hz. Peygamber’in İslâm’a davet esnasında yumuşaklık, tatlı söz ve gü­zellikle ikna metodunu uyguladığını, bütün insanlara karşı merhamet ve şefkat duygusuyla hareket ettiğini görmekteyiz. Bir ayet-i kerime onun bu yönüne dikkat çekmektedir: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi…”[12]

Hz. Peygamber kendisi insanlara bu şekilde davranırken ashabına ve ümmetine de yumuşak ve şefkatle davranmayı emretmiştir: “Ya Rabbi! Kim ümmetimin herhangi bir işini üzerine alır da onlara yumuşaklık ve güzellikle davranırsa Sen de ona güzellik ve rıfkla muamele et.”[13]

Bu metot sadece Hz. Peygamber tarafından değil diğer peygamberler tarafından da uygulanmıştır. Firavun gibi azılı bir müşrik ve sapığı İslâm’a davetle Hz. Musa ve Harun’u görevlendiren Cenâb’ı Hak, onlara takip edecekleri metodu da peşinen belirlemiştir. “Firavun’a gidin. Çünkü o, hakîkaten azdı. (Gidin de) ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut Allah’tan korkar.”[14] Gö­rüldüğü gibi tanrılık iddiâsına kalkışan bir kişinin nasihat dinleyip Allah’tan korkması ümidi, ancak yumuşak söze bağlıdır.
3- Mücadele ve Münakaşa

Kalplerine Cenâb-ı Hakk’ın mühür vurduğu kişiler, her türlü delil ve açık gerçekleri gördükten sonra da diretebilir ve Allah’ın nurunu söndürmek için çalışabilirler. Bu gibi kimselerle mücadele ve münakaşalarında Hz. Peygamber, “…Onlarla en güzel şekilde mücadele et!...” ayet-i kerimesinin bir gereği olarak en güzel ve en iyi üslûp ve metodu seçmiş, aşırı davranmamış, onların seviyesizliğine asla düşmemiştir.

Münakaşa ve mücadelede dikkat edilecek en önemli husus, Hz. Peygamber’in yolundan giderek onun yaptığı gibi, aşırılık ve seviyesizliklerden kaçınmak, fayda sağlamadığı, muhatap veya duruma şa­hit olan başkaları nazarında davayı yüceltip, şüpheleri izâle etmedi­ği durumlarda kesinlikle böyle bir şeye girişmemektir. Zaten usûlüne ve metoduna uygun olmayan, güzel yol ve şekillerle yapılmayan, ahlak ve âdap ölçülerine ters düşen mücadele, fayda değil zarar meydana getirir; en azından abesle iştigal olur.
4- Sert Davranış

Dik kafalı, iyilik ve güzellikten anlamayan, gözünü dünya ve dünyalık bürümüş tipler vardır. Nasihat edersiniz, anlamaz; deliller geti­rirsiniz, dinlemez; kendi haline bırakırsınız, size ve etrafına ateş püskürür, durmadan fitne saçar. Acaba böylelerine anlayacakları dilden hafif bir tehdit, küçük bir sert davranış gerekli midir? Evet, davetçi bazı durumlarda bu yola başvurma mecburiyetinde kalabilir.

Hz. Peygamber, insanlara İslâm’ı öğretirken sert tavrını değişik biçimlerde ortaya koymuştur. O, isim ve şahıs belirtmeden, davranışlarında ısrar eden bazı kişileri sert bir şekilde “ya huylarından vazgeçerler ya da gözleri kör olur!”[15] şeklinde ikaz etmiştir. Yine o, Tebük Seferine katılmayan Ka‘b b. Malik’le bütün toplumun ilişkisini kesmesini isteyerek sert bir tavır takınmış; bir başka zaman “Kamçıyı ev halkının göreceği yere asın!”[16] demek suretiyle insanlara göz dağı vermiştir. Hz. Peygamber gerek gördüğü zaman bu tür sert tavırlarının dozunu artırarak tehdit, beddua, hapis, sürgün ve ceza uygulamaya kadar işi vardırmıştır.[17]

Hz. Peygamber tarafından tebliğ esnasında uygulanan bu metotlar, her ne kadar kendi içerisinde bir tedrîcilik içerse de, davetçi muhataba göre gerekli gördüğü ve fayda vereceğine inandığı durumlarda sertlik ve zorlama içeren metotları da öncelikli olarak kullanabilir.
B-Muhtevada Tedrîcilik:

Davet için muhtevada tedrîce riâyet etmek önemli bir noktadır. Muhatabı ürkütüp korkutmamak için dinin bütün sorumluluklarını ve gereklerini bir anda ona yüklemeksizin önce dinin esasını teşkil eden ana un­surdan teblîğe başlamak gerekir; esastan, kökten hareket ederek nihâî hedefe doğru yol almak icap eder. İşte Rasûlullâh’ın Mekke ve Medine dönemleri, bunun en güzel örneğini bize vermektedir. O, önce hak dinlerin temel özelliği olan tevhitle davetine başladı; Mekke’de şirk­le mücadele etti; insanları iman esaslarına çağırdı; her şeyden önce sağlam bir akîde teessüsüne gayret gösterdi. Hem de her türlü fevrîlik ve taşkınlıklardan uzak, neticeye götürmeyen, sırf heyecan dolu davranışlardan tamamen kaçınarak bu mücadelesini ve davetini sürdürdü. O, Kâbe’de gecenin karanlığı ve ıssızlığında Rabbine yönelmiş ibadet ederken kimsenin görmediği bir anda önünde Kâbe’yi dolduran put­ları yıkıp, yerle bir etmeye hiç kalkışmadı. Zira biliyordu ki bu fevrî hareket, davete hiç bir şey kazandırmayacaktır; ertesi gün daha güzeliyle bir put daha dikilecektir yerine ve inandıkları ma‘bûdun biz­zat vücûduna yapılan hakaret, müşrikleri çileden çıkaracak, bunu yapana karşı kalplerini hınç ve kinle dolduracak, intikam hisleriyle onlara karşı harekete geçirecektir. Halbuki yapılması gereken iş, zihinler­den şirki izâle etmek, bataklığı kurutmak, put yapan elleri, hakkı müdâfaa için canını vermeye hazır bilekler hâline getirerek, bizzat onların putları devirmesini sağlamaktır. İşte Rasûlullâh (s.a.v.), Mekke’­de öncelikle bunu yapmaya çalıştı.

Artık Medine’ye hicretten sonra İslâm’a samimiyetle bağlanan, verilen her emri anında yerine getirmeye hazır bir cemâat, İslâmî prensiplerin uygulanmasına müsait, fertlerin İslâmî davranışlarını yadırgamayan bir cemiyet ve tatbikatın titizlikle ifâsını sağlayacak bir devlet vardı. Mücmelen verilen ibadet esasları, artık detaylandırılabilir, muame­lâtla ilgili hükümler, teşrî olunabilirdi. Nitekim bu esas çerçevesinde zina, içki, kumar, Medine’de yasaklandı. Alış-verişle ilgili kânunlar, nikâh, talâk meseleleriyle ilgili hükümler, hep Medine’de vaz‘ olundu; şerî cezalar getirildi ve böylelikle İslâm ikmâl edildi.[18] Hatta, önce namaz, oruç ve zekat gibi sırf bedenle ya da malla yapılan ibadetler farz kılınmak, sonra da hem beden hem de malla yapılan hac ibadeti farz kılınmak suretiyle temel ibadetlerde de basitten mürekkebe doğru bir yol izlendi. Haramlar konusunda da kendi içerisine bir tedrîç uygulandı: İçki ve faiz belirli aşamalardan[19] sonra tamamen haram kılındı.

Önce imanın gönüllere yerleştirildiğini, sonra da tedrîcen hükümlerin vaz‘ olunduğunu Hz. Aişe de şu sözleri ile ortaya koymaktadır:

“…Kur’ân’dan ilk nazil olanlar, cennet ve cehennemin anlatıldığı mufassal surelerdir. İnsanlar İslâm’da toplandıkları zaman helal ve haram konularını içeren sureler inmiştir. Eğer başlangıçta ‘içki içmeyin’ şeklinde vahiy inseydi, ‘biz asla içki içmeyi terk etmeyiz’; ‘zina etmeyin’ şeklinde vahiy inseydi ‘biz asla zinayı terk etmeyiz’ derlerdi…”[20]

Kolaylaştırmanın, Rasûlullâh’ın İslâm’a davetinde temel ilkelerden biri olduğunu söylersek mübalağa etmiş olmayız. Bizzat Cenâb-ı Hakk’ın İslâm ahkâmını 23 senelik bir müddet içinde, kademe kademe, bölüm bölüm tamamlamış olması, kolaylaştırmanın en ba­riz örneği, ehemmiyet ve lüzumunun en açık delilidir. Esastan işe başlama kaidesini çerçevelemek üzere, Cenâb-ı Hakkın ilâhî prensipleri­ni koyarken imanî meselelerden, ibadete ait hükümlere, içtimâi ve iktisâdi konulardan kazâî esaslara doğru sırasıyla gelişen bir tedrîç uygulaması da yine kolaylaştırmanın önemli bir misâlidir.

İnsan psikolojisi kolaya meyyaldir ve bir şeye yavaş yavaş alıştıktan sonra onu kabule müsaittir. Karşılaşılan ağır bir teklif, meselenin tamamını inkâra yol açabilir. Bu sebeple ona yapılan teklif ve su­nulan tebliğ, kolaydan zora, esastan teferruata, bilinenden bilinmeyene doğru zamanla ilerleyen bir tedrîç metoduna sahip olmalı, muhataptan yapabileceği şey istenmeli, ondan, yerine getirebileceği, altından kalkabileceği şeyler talep olunmalıdır. İstenilenlerle gözü geriliveren, yılan ve ürken muhatap, elbette psikolojik açıdan yenilmiş olarak kendine yüklenilecek sorumluluk ve vazifelerin ağırlı­ğından kaçıp kurtulmaya çalışacaktır. Zira o, Kur’ân’ın ifadesiyle zayıf bir tabiata sahiptir.[21] Bu hâlet-i rûhiyeye sahip insanoğlunu yaratan Cenâb-ı Hak, bu sebeple güçlükleri, zorlukları kaldırmış, İslâm’ı kolaylık dini kıl­mıştır. Kur’ân-ı Kerîm bu hususu şöyle dile getirmektedir:

“Cenâb-ı Hak, si­zin için kolaylık ister, zorluk istemez.”[22]

“Allah, insanı ancak gücünün yettiği ölçüde sorumlu tutar.”[23]

“Cenab-ı Hak, sizden (yükünüzü) hafifletmek ister. Çünkü insan zayıf yaratılmıştır.”[24]

“Allah, dinde size hiç bir güçlük yüklemedi.”[25]

Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin bu konuda gayet açık emir ve uygulamalarını bilmekteyiz. Onun İslâm’a davetle görevli olarak gön­derdiği ashabına yegâne talimat ve tavsiyeleri olarak “kolaylaştırmalarını, zorlaştırmamalarını; müjdelemelerini, nefret ettirmemelerini” emretmeleri[26] fevkalâde manidardır.

Bir defasında Necid halkından saçı-başı dağınık bir kimse Rasûlullâh’ın huzuruna gelmişti. İslâm’ın ne olduğunu sordu. Rasûlullâh (s.a.v.) : “Bir gün ve bir gecede beş vakit namaz.” buyurdular. Bu zât : “Bu namazlardan başka yapmam gereken bir şey var mı?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.), tedrîce riâyet ve alıştırma metodunu dikkate alarak : “Ha­yır, şayet nafile olarak kılmak istersen kılarsın.” buyurduktan sonra ekleyiverdiler: “Bir de ramazan orucu var.” Bu garip zât yine sordu : “Üzerimde bundan başkası da olacak mı ?” Cevapta Hz. Peygamber, yine aynı metoda başvuruyordu : “Hayır, istersen nafile oruç tutabilirsin. Yalnız bir de ze­kât var!” Soru tekrarlanıyordu : “Yapmam gereken daha başka bir şey var mı?” Rasûl-i Ekrem : “Hayır, nafile olarak sadaka vermek istersen verirsin.” buyurdular. Bunun üzerine Necidli kalkıp gider­ken : “Vallahi, bundan ne fazla, ne eksik bir şey yaparım!” diyordu. Hz. Peygamber de : “Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu gitti.” buyurdu.[27]

Hz. Peygamber, bu kendi metodunu uygulamalarını davetçilerinden de talep ediyordu. Mu‘âz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken Yemen hal­kını önce şahâdete, bunu kabul ederlerse beş vakit namaza, bunu da kabul ederlerse zekât vermeye davet etmekle emretmişti.[28] Burada en mühimden itibaren tedrîcî bir sıralama vardı. Hepsi birden bir an­da mükellefe yüklenmemiş, böylece daha başlangıçta teklifleri çok görerek onların ürkmemeleri temin edilmişti. Zira Hz. Peygamber, kesinlikle biliyor ve tatbikatıyla gösteriyordu ki tebliğ ederken muhtevada tedrîce riâyet, çok önemli bir husustur.

Hz. Peygamber’in bu konudaki tatbikatını ashâb-ı kirâmdan birisi şöyle anlatmaktadır : “Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, bu dini ve Kur’ân-ı Kerîm’i bize bir defada tebliğ etseydi, bu teklif bize çok ağır gelirdi ve biz Müslüman olmazdık. Fakat O, ilk önce bizi tek bir kelimeye: Allah’ın birliğine çağırdı. Biz de kabul ettik. Böylece imanın tadına erdik. Şeriat tamamlanıncaya, dinin ahkâmı bütünleninceye kadar bu, bu kolaylıkla devam etti.”

Rivayete göre halîfe Ömer b. Abdülaziz’e bir gün oğlu Abdülmelik, şöyle çıkışmıştı:

-“Ne diye sen, dinin hükümlerinin hepsini birden infaz etmiyorsun ?! Allah’a andolsun ki Hak uğrunda olduktan sonra senin ve benim aleyhimde kazanlar kaynasa aldırmam.” Emîru’l-Muminîn’in cevabı şöyle olmuştu:

- “Hayır, yavrum! Böyle düşünme! Cenâb-ı Hak bile içkiyi önce iki sefer zemmetti; üçüncüde haram kıldı. Ben, insanlara hakkı bir defa toptan yükleverdiğim zaman onların bir çırpıda hakkı reddetmelerinden korkuyorum. Şayet böyle davranırsan fitne çıkarmış olursun.”[29]

Demek ki insanların ruhunda psikolojik infial uyandırmamak, bilâkis dinin kolaylığını anlatarak ve göstererek psikolojik etki sağlayabilmek için tedrîce riâyet ederek kolaylaştırma esasından hareket gerekliydi.

Burada üzerinde durulması gerekli bir nokta bulunmaktadır. Din tamam olup, ahkâm kesinleştikten, haram - helâl kesinlikle tâyin ve tespit edildikten sonra da bu ahkâmın teblîğinde ve uygulamasına davette acaba tedrîç, kolaylaştırma ve bir ileri merhaleye zamanla alıştırarak geçiş, söz konusu mudur? Soruyu müşahhas bir misâlle daha da açarsak; içkisiyle, kumarıyla, zinâsıyla, her türlü ahlaksızlık ve edepsizliğiyle küfrün içinde yüzen bir insana tebliğ sunulup onda biraz meyil görülünce bir kısım gayr-i İslâmî yaşayış ve inanışlarına müsamaha edilip zamanla bunları kendiliğinden telâfisi mi beklenecektir? Yoksa İslâm dâiresine giren bir fert olarak ona Müslümanlar hakkında haram ve helal olan şeyler belirtilip tatbiki istenecek, her hangi bir prensibe muhalif hareketi görülünce de şer'î ceza tatbik edilecek mi ?!

Bu konuda iki temel görüş vardır :

1- Müslüman olduğunu söyleyen, İslâm dâiresine giren herkesten İslâm ahkâmını aynıyla tatbik istenilir. İslâm, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve prensiplerine teslimiyet anlamına gelmektedir. Allah’ın ahkâmı tamam olduktan sonra bunların tağyiri, tebdili, Müslüman olduğunu söyleyen bir kimseye Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmemesi, hiç kimsenin yetki ve salâhiyetinde değildir.

Eğer bu kapıyı açarsak şeriatı tatbik edecek, helal ve haramları uygulayacak kimse bulamayız. Herkes alışamadığını, henüz ısınamadığını, kendisi için zamanın gelmedi­ğini söyleyecektir. İdareci veya davetçi de, bunun sınırını   çizmek, hududunu tespit etmek için hiç bir ölçüye sahip değildir; zaten   bu onun görevi ve yetkisi dâhilinde de değildir. Burada mühim olan, kalpte iman nurunun parlayıvermesi, hidâyet kıvılcımının ateşlenivermesidir. Allah’a ve Rasûlüne gerçekten inanan ve bağlanan   insan, bu inanç ve bağlılığını göstermek için onların emrettiği her şeye im­tisal, nehyettiği her şeyden de ictinap eder. Rasûlullâh’a yeni iman edivermiş Kinde heyetine Hz. Peygamber’in, üzerlerindeki ipekli el­biselerin ne işi olduğunu sorması üzerine derhal onların elbiselerini yırtıp atmaları[30] bunun en güzel misâlidir. İmân eden her şeyi ya­par, onun için güçlük yoktur. Bu bakımdan günümüz için geçerli tedrîç, tâlim ve terbiyede olacaktır; kolaylık da, ruhsatlara   imtisâlden ibarettir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin İslâm dinini 23 senelik bir müd­det içerisinde getirmiş olması, bugün uzun zamanlar içinde, İslâm’ı bilmeyen insanlara yavaş yavaş bu ahkâmın tebliği ve tatbiki anlamını kesinlikle taşımaz. O, dinin yeni getirildiği, şeriatın yeni konduğu devre aitti. İnsanlar hiç bilmedikleri, hiç duymadıkları, tamamen yabancısı oldukları mesele ve hükümlerle karşılaşıyorlardı. Elbette böyle uzun bir zamana ve tedrîce lüzum vardı. Ama bugün artık din tamam olmuş ve şüyu bulmuştur. İslâm’ı duymayan, ana hatlarıyla te­mel meselelerinden haberdar olmayan hiç kalmamıştır. Artık bu aşmada haramlar ve helaller, dinî vazife ve hükümler için bir tedrîç uygulamak ve merhaleler sıralamak, hak ve salâhiyeti olmadığı halde dinden tâviz verme, hattâ ve hattâ dini tağyir ve ifsat anlamına gelmektedir.

2- Herkesin bildiği gibi Hz. Peygamber’in hayatında dönemler ve bu dönemler içerisinde nazil olmuş âyetler ve hükümler vardır. Bunlar zaman ilerledikçe, şartlar imkân verdikçe değişmiş ve gelişmişlerdir. Bu merhalelerin İslâm ümmetinin hayatında ve davetinde tekerrürü mümkündür; insanların ve Müslümanların aynı merhaleleri yeniden yaşaması imkân dâhilinde olabilir. İşte böyle bir durumda Rasûlullâh’ın belirli bir devre için uyguladığı hükümleri uygulamak gerekli olacak­tır. Zira İslâm’a davet edilen insanların pratik hayatları, tıpkı o merhalede inen âyetlerin na­zil olduğu devredeki gibidir. Yalnız bu uygulama esnasında devamlı göz önünde bulunması ve hatırdan hiç çıkarılmaması gerekli bir hu­sus vardır : Kesinlikle bilinecektir ki önceki bir merhalede uygulanan hükümler, o meseleye ait son hükümler, nihâî prensipler değildir; sadece o merhaleye uygun düşenlerdir. Atılan adımların en son nokta­sı bundan ibaret değildir. Mühim olan, adım adım nihâî hedefe ve asıl maksada ulaşmak üzere harekete geçmek, ihlâs ve samimi­yetle gayret göstermektir. Aksi takdirde merhaleleri gözetmeden son kararla hareket etmek, yeni doğmuş bir süt çocuğundan et yemesi­ni, yeni emekleyen bir yavrudan koşmasını istemek gibi olur. O zaman Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin hareket ve davranışlarını, Sünnetini örnek almanın ne anlamı olacaktır?! Tedrîci, yalnız eğitim ve öğre­timde görmek de doğru değildir. Davet esnasında İslâm’ı hiç mi hiç tanımayan, onun hakkında tamamen ters fikir ve kanâatlere sahip kimselerle her an karşılaşmak mümkündür. Bunlara her şeyden evvel sağlam bir akide, sıhhatli bir İslâm anlayışı vermek gerekir. Hz. Peygamber’in «kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz» emri her zaman için geçerlidir ve tebliğin selâmeti için de lüzumludur.

Bu görüşlerden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:

Müslim-gayr-i Müslim, kim olursa olsun muhatabımızdan talep edeceğimiz ilk husus, sahîh bir iman ve sağlam bir İslâmî an­layıştır. Bu temin edildikten sonra ondan inandığıyla amel etmesi iste­necek, bunu sağlayabilmek için de en güzel metot ve en geçerli çare­ler hangisiyse onlara başvurulacaktır. Ürkütme ve dinden döndürme söz konusu ise, belli bir müddet için onun gayr-i İslâmî davranış ve ahlaka mugayir hareketlerine -kesinlikle cevaz vermemek, tasvip etmemek kaydıyla- ses çıkarılmayacak, müdâhale edilmeyecektir. Ama o, dine vâkıf olduktan sonra artık eski anlayış ve yaşayışını ic­rasına elbette müsâade olunamaz. Elbette davette aslolan, «kolaylaş­tırmak» tır; ama bu, tâviz ve gevşeklik demek değildir.[31]
C- Muhatapta Tedrîcilik:

Davetçi, mesajını bütün bir beşeriyete ve cihâna duyurabilmek için muhatapta tedrîce riâyet etmek, kendisini çerçeveleyen davet halkalarına birer birer mesajını ulaştırarak ilerlemek zorundadır. Hz. İbrahim (a.s.) bu esas çerçevesinde tebliğine ilk kez babasından başlamış, sonra çevresine hitap etmiştir.[32] Hz. Peygamber de bu şekilde hareket ederek önce ailesine, sonra akrabalarına ve daha sonra da bütün Mekke halkına tebliğde bulunmuştur. Davette tedrîcîlik (azdan çoğa, basitten mürekke­be azar azar, basamak basamak hareket), gerçekten önemli bir un­surdur. Davetçi bütün bir beşeriyete ve âlemlere hitap edebil­mek için muhatapta tedrîce riâyet edecek, işe önce kendisini davete hazırlamakla başlayacak, ailesi ve yakın akrabaları ile kadrosunu oluşturarak gayesine doğru ilerleyecektir. Muhatap kitlede tedrîce riayet etmek şu gerekçelerden dolayı davetçinin işini kolaylaştıracaktır:

a- Her şeyden önce insanın bizzat içinde bulunduğu muhit, ya­şadığı dar çevre, ailesi, yakınları, tanıdık ve akrabaları, komşuları, onu kabule, hiç tanımayanlardan çok daha müsaittirler. Bunlar davaya kazanıldığı zaman bunların da yakınları ve akrabaları vasıta­sıyla topluma kısa bir zamanda yayılmak mümkün olacaktır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber, vahyin “Kalk ve (insanları) uyar!”[33], “(Önce) en yakın akrabanı uyar!”[34] emirlerine riayet ederek tebliğe önce ailesi ve akrabasından başlamıştır.

b- İnsanın yakınları, akrabaları kendini desteklemez, yardımcı olmazlarsa, uzak çevre ve diğer muhataplar, güvenip inanamaz, iti­mat gösterip bağlanamazlar.

c- Kişi, her şeyden önce kendi ailesinden ve yakın çevresinden sorumludur. Önce onlara karşı teb­liğ vazifesini îfâ ettikten sonra dışa açılmak ve daveti çevreye taşmak ge­reklidir.

Bu sebeple davetçi, kendisine en yakın insanlar olarak davetine aile efradından başlamalı, onları ıslâh ve terbiye etmeli, İslâm’ın belirttiği esaslar dâhilinde yaşamalarını sağlamalıdır. Kur’ân-ı Ke­rîm, Müslümanlara aileleri ile ilgilenmeleri ve onları ateşten koru­maları emrini vermektedir.[35] Hz. Peygamber de kişilerin öncelikle ev halkından sorumlu olduklarını ifade etmektedir.[36]

Her şeyden evvel aile efradı davetçiyi desteklemeli, ona inan­malı ve onlar kadronun ilk elemanları olmalıdır. Aile, cemiyetin nüvesini teşkil etmektedir. Ailede sadece erkeğin, inandığı esaslara göre hareket etmesi yeterli değildir. Kadının toplumda ve ailede muhakkak ki müstesna bir yeri vardır; bu sebeple de davetçi her şeyden evvel davetini ailesine yöneltmeli, aile fertlerini eğitmeli ve davete hazır hale getirmelidir.

Aile içerisinde bulunan büyükler, anne, baba vs. de davete muhataptırlar ve davetçi onlara da mesajı iletmekle sorumludur. Elbet­te burada, Hz. İbrahim’in babasına davranış ve ifâdesinde olduğu gibi[37] hassasiyet ve nezâketle, hürmet ve muhabbetle, onları kır­madan ve tahkir etmeden, uygun bir dille davet, esastır.

Sonra davetçi, Peygamber Efendimizin gizli davet devresinde uyguladığı metoda uyarak can arkadaşlarına ve samîmi dostlarına davet ve tebliğde bulunacaktır. Özellikle bunlar arasında hakîkati arayan ve hakkı kabule hazır olanlar, öncelikle çağrılmaya mü­saittirler.

Daha sonra sıra akrabalara gelecektir. Davetçi, kendisine muha­lif olsalar, İslâm’dan tamamen uzakta bulunsalar bile akrabaları ile alâka ve irtibatını kesinlikle koparmayacak, her vesile ile ziyaretlerine gidecek, mesele ve problemleri ile meşgul olacak ve onlarla münasebetini beşerî ölçüler içerisinde devam ettirecektir. Zira ancak böyle yaptığı takdirde onlarla yakınlık sağlayabilir, anlaşabilir; kendini, fikrini ve inancını tanıtarak kabul ettirme imkânı bulabilir. Ama bü­tün bağlarını haklı veya haksız bir takım sebep ve bahaneler bula­rak koparıp atanlar, akrabalarını davalarının dışına itmiş demektirler. Bu sebeple İslâm, akrabalarla münasebete gerçekten büyük önem vermiş, “sıla-i rahim” olarak ifâde edilen hısımları ziya­ret ve onlarla hemhal olma üzerinde ısrarla durmuştur. Alenî davetine yakın akrabasını inzâr ile başlayan Peygamber Efendimiz, ilk inzârından hemen sonra “her şeye rağmen akrabalık bağlarına riâyet edeceğini” ifâde ederek[38] tatbikatıyla da bu konuda en güzel örne­ği vermiş, Müslümanları akrabalarıyla ilişkilerini sürdürmeye teşvik etmiş, ihmalkar davrananları, “Ak­rabasını ziyaret edip gözetmeyen, Cennet’e giremez.”[39] buyurarak sert bir dille uyarmıştır. 

İslâm davetçisi, aynı yakınlığı, kendisini hemen çevreleyen ve de­vamlı münasebet halinde bulunduğu komşusuna da göstermek zorundadır. Peygamber Efendimiz, Yahûdî komşusu ile bile ilgi­lenmiş, hastalıklarında gidip onları ziyaret etmiştir.[40] Komşuya iyi muamele, eziyet etmeme, haklarına riâyet hususunda onun kesin emirleri vardır.[41] Hattâ “Cebrail (a.s.) bana komşu haklarına riâ­yetten o kadar çok bahsetti ki neredeyse komşu komşuya varis ola­cak zannettim.”[42] buyurmuşlardır.

Buna göre bir takım yanlış düşünceleri ve yaşayışları olsa bile, hattâ dinleri ve inançları tamamen ayrı bile olsa İslâm davetçisi ya­kın çevresiyle münasebetlerinde Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimizin metodunu örnek alarak ve onun emirlerine uyarak her türlü yaklaşma vesîlesine müracaat edecek, kendisi imkanlar ve fırsatlar hazırlayarak onlarla devamlı irtibat kuracak ve bu şekilde mesajını sunacaktır. Bel­ki o, yakınları ve akrabaları tarafından defalarca reddedilecek ve belki de azarlanacaktır; fakat davetçi bilmelidir ki, tebliğleri, uyarıları ve davranışlarının onlar üzerinde mutlaka tesiri olacaktır.

Sonuç olarak tebliğe muhatap kitleyi tedrîç esası çerçevesinde şöylece kategorize etmek mümkündür:

1- Kendisi 2- Ailesi 3- Yakın akraba 4- Uzak akraba 5- Dost, ahbap ve arkadaşlar 6- Komşu 7- Hemşeri (Aynı şehir halkı) 8- Vatandaş (millet) 9- Ümmet 10- Beşeriyet 11- Kainat (alem)[43]

Metot, muhteva ve muhatap kitle açısından ele aldığımız tebliğde tedrîcilik, davetin başarılı olması için gerekli bir ön şarttır. Davet, bu hususlara riayet edilerek yapılırsa ancak amacına ulaşır. Günümüz Müslümanları, dindaşlarına ve diğer din mensuplarına İslâm’ı anlatırken başarılı bir sonuç almak istiyorlarsa, mutlaka muhataplarının şartlarını ve niteliklerini dikkate alarak aşamalı bir metot takip etmeleri, inanç esaslarından hareket ederek onlara tedrîcen İslâmî bir anlayış ve yaşayış kazandırmaya çalışmaları ve aile fertlerinden başlayarak halkayı basamak basamak genişletip bütün insanlığı kuşatacak bir davet eylemine girişmeleri gereklidir. Ayrıca vazifelerinin tebliğden öte geçmediğini, hidayetin ise sadece ve sadece Allah’ın elinde olduğunu unutmamaları gerekmektedir.

 

 

 

 

* Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Öğretim Üyesi.

[1] Nahl, 16/125.

[2] Ankebût, 29/46.

[3] Yusuf, 12/108.

[4] Buhârî, Sahîh, İstanbul, 1413/1992, I, 25; Müslim, Sahîh, İstanbul, 1413/1992, II, 1358-1359.

[5] Ebû Dâvûd, Sünen, İstanbul, 1413/1992, V, 173.

[6] Ahmet Önkal, Rasûlullâh’ın İslâm’a Davet Metodu, Konya, 1984, s. 27-28

[7] Nahl, 16/125.

[8] Ali Özek v. dğr., Ku’ân-ı Kerîm ve Türkçe Açıklamalı Meâli, Medine, 1412/1992, s. 280.

[9] Enâm, 6/89.

[10] Enbiyâ, 21/79.

[11] Sebe’, 34/28.

[12] Âl-i Imrân, 3/159.

[13] Müslim, a.g.e., II, 1458; İbn Hanbel, Müsned, İstanbul, 1413/1992, VI, 93.

[14] Hûd, 11/75.

[15] Müslim, a.g.e., I, 321.

[16] Abdurrezzak, Musannef, Beyrut, 1970-1972, IX, 447.

[17] A. Önkal, a.g.e., s. 33-36, 161-180.

[18] A. Önkal, a.g.e., s. 259-260.

[19] İçki haram kılınırken takip edilen aşamalar için bk. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrut, 1385/1966, II, 636 v.d.; faiz ile ilgili aşamalar için bk. İsmail Özsoy, “Faiz”, DİA, İstanbul, 1995, XII.

[20] Buhârî, a.g.e., VI, 101.

[21] Nisâ, 4/28.

[22] Bakara, 2/185.

[23] Bakara, 2/286.

[24] Nisâ, 4/28.

[25] Hac, 22/78.

[26] Buhârî, a.g.e., I, 25; Müslim, a.g.e., II, 1586.

[27] Buhârî, a.g.e., I, 17.

[28] Müslim, a.g.e., I, 50; İbn Mâce, Sünen, İstanbul, 1413/1992, I, 568.

[29] Ebu Nuaym el-İsfehânî, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut, 1405, V, 354.

[30] Hudarî, Nuru’l-Yakîn, Beyrut, ts., Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, s. 250.

[31] A. Önkal, a.g.e., s. 156-160.

[32] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, nşr. Ahmed Ebû Mülhim v.dğr., Beyrut, 1407/1987, I, 133.

[33] Müddessir, 74/2.

[34] Şuarâ, 26/214.

[35] Tahrîm, 66/6.

[36] Buhârî, a.g.e., I, 215; Müslim, a.g.e., II, 1459; Tirmizî, Sünen, İstanbul, 1413/1992, IV, 208.

[37] Meryem, 19/42-45.

[38] Tirmizî, a.g.e., V, 338-339; Nesâî, Sünen, İstanbul, 1413/1992, VI, 248-249; İbn Hanbel, a.g.e., II, 360.

[39] Müslim, a.g.e., III, 1981; İbn Hanbel, a.g.e., II, 484, III, 14, 83.

[40] Ebû Dâvûd, a.g.e., III, 474; İbn Hanbel, a.g.e., III, 175.

[41] Müslim, a.g.e., I, 69; Tirmizî, a.g.e., IV, 551.

[42] Buhârî, a.g.e., VII, 78; Müslim, a.g.e., III, 2025; Tirmizî, a.g.e., IV, 333; İbn Mâce, a.g.e., II, 1211.

[43] A. Önkal, a.g.e., s. 74, 227-229.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
http://www.cemzorlu.com/arsivdetay.php?konuid=16
« Son Düzenleme: 05 Mart 2010, 12:29:08 ÖS 12 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Mart 2010, 12:01:14 ÖS 12
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #2 :»

DİNî TEBLİĞ ve ÖĞRETİMDE METODUN ÖNEMİ
Mehmet ŞANVER*
Her başarının temelinde metodlu çalışmalar vardır. Öyleyse dini insanlara anlatma ve dinin mesajını, emir
ve yasaklarını tebliğ etmede metodun ve metodlu çalışmanın yeri ve önemi nedir? İyi bir metod nasıl olmalıdır?

Tebliğ: Anlam ve mahiyeti
Büluğ ve belâğ, zaman, mekân veya belirlenen işler bakımından maksat ve hedefin en son noktasına kadar
ulaşmaktır.1 Belâğ, tebliğ yani ulaştırmak anlamına da gelmektedir.2
Tebliğ, "bel-le-ğa" fiilinin masdarı olup, bir şeyi veya işi ulaştırmak, iletmek, bildirmek, yetiştirmek,
eriştirmek, nakletmek, götürmek, taşımak; bir bilgiyi ulaştırmak, bir işin bildirilmesini ihtiva eden kitap
manalarına gelmektedir.3 Buna göre tebliğ'i, bilgilendirme olarak da ifade edebiliriz. Ayrıca, "tebliğ, başkasına
bilgi ulaştırmak ve onunla iletişim kurmaktır"4 şeklinde de belirtilmiştir. İletişim, duygu, düşünce veya bilgilerin
akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılmasıdır. İletişim sözcüğü Latince communicare kökünden
gelmektedir ve dilimizde komünikasyon, haberleşme ve bildirişim sözcükleriyle tanımlanmaktadır.5
Tebliğ; bir yerden bir başka yere iletilmek üzere alınan bir emanetin, gösterilen yere tam olarak teslimini
ifade etme noktasında tavsiyeden ayrılmaktadır.6
Belâğ ve tebliğ kelimeleri, Kur'an'da aynı anlamda kullanılmakta ve 10 küsur yerde7 geçmektedir. Bunların
hepsinde anlam, vahyin mesajını insana iletmek8 ve insanı bilgilendirmektir.
Terim olarak tebliğ, ilâhî vahyi yani "Allah'ın emirlerini kullarına duyurmaktan ibarettir."9 Bir başka
ifadeyle peygamberlerin, Cebrail aracılığıyla Allah'tan aldıkları mesajları insanlara iletmelerine tebliğ
denilmektedir10. Dolayısıyla tebliğ, duyurma ve bilgilendirmenin ötesinde, zorlama veya baskı kurma gibi bir
anlam ve yükümlülük taşımamaktadır. Bunu beyan eden bazı ayetler şöyledir:
"Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin. Yüz çevirirseniz bilin ki, elçimize düşen apaçık bir
duyurmadır."11
"De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in
sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri
yerine getirmeniz) dir. Eğer O'na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece
açık-seçik duyurmaktır."12
"Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir."13
"Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece
duyurmaktır..."14
"O halde öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin."15
Elbette bu durum, sadece Hz. Peygamber için değil, bütün peygamberlerin tebliğ faaliyetlerinde geçerli
olan bir özelliktir. Kur'an, daha önceki peygamberlere ait bir olayı naklederken "Bizim görevimiz, açık bir şekilde
Allah'ın buyruklarını size tebliğ etmekten başka birşey değildir, dediler."16 ayetiyle bu noktaya temas etmektedir.
Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre, insan için tebliğ, daha çok ve özellikle zihinsel muhteva
oluşturmaya yönelik ve aklı aksiyona ve iradeyi zorlamaya teşvik eden bir etkileme faaliyetidir. Bir başka
ifadeyle tebliğ, muhatabın zihninde, tefekküre uzanan kıpırdanışların oluşması ve yeni ufukların açılması için
entellektüel düzeyde bilgisel bir teşebbüstür17.
Tebliğ, risaletin kendisine bağlı olduğu bir görevdir. Çünkü, "Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et.
Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun..."18 ayeti bunu ifade etmektedir. Dolayısıyla İbn Arabî
de, risâletin, makam değil bir hal olduğunu belirtmiş ve konuşandan dinleyene sözün ulaştırılması olduğunu
ifade etmiştir. Bunun zorunlu sonucu da, tebliğ bitince risaletin son bulması ve bu görevin insan için sadece
dünyada sözkonusu olmasıdır.19 Bununla beraber, Kur'anî tebliğin hem muhtevası, hem de tebliğ metodunun
bilgilendirme ve uyarma gücü, insanı sadece haberdar etmek için değil, nihaî olarak insan mizacını değiştirmek
üzere düzenlenmiştir. Dolayısiyle Kur'an ifadelerindeki psikolojik etkinin ve ahlâkî yönlendirmenin rolü, tebliğin
etkinliğinde önemli bir faktördür.20
Allah Teâlâ, Kur'an'ın ilk suresinin ilk ayetlerinde kendisini "âlemlerin terbiyecisi" (Rabbu'l-âlemîn)21
olarak vasıflandırmaktadır. İnsanların bilgilendirilme yolu olan tebliğ de, O'nun Rab (Terbiyeci, yetiştirici)
vasfının (veya isminin) bir neticesi ve tezahürüdür. Böylece Kur'an, "terbiye-tebliğ ilişkisi"ni güzel bir şekilde
ortaya koymuş olmaktadır. Yani dünyevî hayattaki "ilâhî terbiye", Cenab-ı Hakk'ın bir öğretimi ve bilgilendirme
tarzı olan tebliğ ile başlamaktadır. Bir başka ifadeyle, tebliğ, terbiyenin ilk merhalesini, başlangıç safhasını
oluşturmaktadır. Nitekim bir ayette, gönderilen Peygamber'in, ayetleri önce okuyarak tebliğ etmesinden, daha
sonra da ta'lîminden yani öğretiminden ve terbiyevî diğer görev ve fonksiyonlarından bahsedilmektedir.22
Mübelliğ ise, tebliğci, tebliğ faaliyetini yürüten kimsedir. Yani tebliğ görevini yerine getirmekle yükümlü
olandır.

Metod Kavramı:
Fransızca bir kelime olan metod (méthode), usûl, yol, yöntem, tarz, biçim, sistem gibi anlamlara
gelmektedir23. Bir eğitim-öğretim kavramı olarak metod; bir amaca veya belli bir sonuca ulaşmak, bir eylemi, bir
işi, bir etkinliği sonuca götürmek, bir problemi çözmek, bir işi görmek, bir teşebbüsü sonuçlandırmak için
bilinçli bir şekilde, akla uygun olarak, izlenen ya da izlenmesi gereken yol, yöntem, bir şeyi bazı ilkelere ve belli
bir düzene göre söyleme, yapma tarzı, usül demektir.24 Veya "metod, belirlenen amaçlara varabilmek için izlenen
en kısa, en doğru ve en güvenilir bir yoldur."25
anlamını ihtiva eden ayetler arasında bir çelişki var gibi görünüyorsa da, esasen bir çelişki yoktur. Zira bu ayetler, tebliği kabul eden ve İslâm'a giren insanlara karşı Peygamber'in görev ve fonksiyonlarını dile getirmektedir. Yani Peygamber'in müslümanlara karşı görevi tebliğ, tebyin, ta'lîm ve tatbiktir. İkinci kısım, yani "Peygamber'e düşen sadece tebliğdir" anlamını ifade eden ayetler ise, Peygamber'in inanmamakta
direnenlere veya tebliği kabul tavrı göstermemiş olanlara karşı görevini belirtmektedir.(Bu konuda geniş bilgi için bkz. Beyânûnî, Muhammed Ebu'l-Feth, el-Medhal ilâ 'Ilmi'd-Da've, Beyrut 1993, s. 19-20 vd.). Başka bir ifadeyle, Peygamber'e düşen görev,
kendisine vahyedileni öncelikle insanlara tebliğ etmektir. Bunu yapmakla O, görevini yapmış olmaktadır. Ancak Peygamber, tebliği kabul eden ve inananlara, yani mü'minlere karşı ayrıca yeni bir görev üstlenmektedir ki, o da ta'lîm ve tatbik, yani tebliğ ettikleriyle onları terbiye sürecine tabi tutmaktır.
Uygulanan alan ve ulaşılmak istenen amaca göre, bir değil, birçok metodlar sözkonusu olmakta ve bazan
metod, kompleks bir karakter arzedebilmektedir. Hele ruh-beden-akıl üçlüsünden oluşan ve kendi zatında
kompleks bir özellik arzeden insanın eğitim-öğretiminde uygulanacak metodlarda bu durum son sınırına
varmaktadır. Metodun öğretim ve tebliğe, yani insanların bilgilendirilmesine uyarlanmış şekline öğretim veya
tebliğ metodu adı verilebilmektedir. Bu noktadan baktığımızda genel olarak bir tanım yapacak olursak, metod;
bir bilgiyi, bir mesajı iletme, tebliğ etme, öğretme konusunda istenilen amaca ulaşmak için, uygulanacak
kuralların, takip edilecek yolların, gözetilecek prensiplerin ve kullanılacak vasıtaların tümüdür, diyebiliriz.
Tebliğ veya "öğretimde metod, bir konunun öğretiminde veya öğreniminde amaca ulaştıran en kısa, en doğru, en
sağlam ve en kolay yoldur."26
Metodun en önemli özelliği değişkenliktir. Zamana ve şartlara göre metod, değişmek mecburiyetindedir.
Bu değişkenliği, ya da tekâmülü, dinî kaynaklarımızda da görmek mümkündür. En dikkat çekici olarak, vahyin
geliş şekillerinin çeşitliliği göterilebilir.27

Tebliğde Metodun Rolü ve Önemi
Bir din, doktrin ya da sistem, ne kadar derin ve yüksek hakikatler ihtiva ederse etsin, gereği gibi
tanıtılmadıkça etkili olması mümkün değildir. Bir şeyin kesin bir hakikat olması kadar, bu hakikatin
duyurulması, tanıtılması ve neticede bunun insanların davranış ve tutumlarına etkide bulunmasının yol ve
yöntemlerini bilmek de büyük önem arzetmektedir.28
İngiliz filozofu Bacon: "Doğru yolda yürüyen bir topal, yolunu şaşırmış bir koşucudan daha önce hedefine
varır," diyerek öğretimde amaca kolay ve kısa yoldan ulaşmada anahtar rol oynayan metodun önemine işaret
etmektedir29.
Metod, çalışmaları düzenleyip, disiplin altına aldığı gibi, aynı zamanda işe ciddiyet kazandırmakta ve
amaca ulaşmada önemli ölçüde kolaylık sağlamaktadır. Hedeflenen amaçlar yönünden insanı ve toplumu olumlu
bir biçimde etkileyebilmesi için öğretim ve tebliğ, çok ciddî, planlı ve metodlu yürütülmelidir.
Ayrıca her konunun öğretim ve tebliği farklı metodlarda olabilir. Bu bakımdan tek bir metod yoktur,
metodlar vardır.30 Bu metodların belirlenmesinde, tebliğ edilen veya öğretilen konunun özellikleri, tebliğ veya
öğretimin amacı, muhatap veya öğrencinin özellikleri, konunun öğretildiği yer ve zaman gibi faktörler rol
oynamaktadır.
Tebliğde muhataba verilmek ve kazandırılmak üzere ele alınan konuya en uygun düşen tebliğ ve öğretim
metodları, ilke ve teknikleri bir uyum içinde, gereğinde ve yeteri kadar kullanılırsa, o zaman bilinçli ve uygun
tebliğ ve öğretim yapılmış olur.
Uygulanan tebliğ metodu, aynı zamanda, bir konunun tebliği sırasında muhatap ya da muhataplarda
dinleme ve öğrenme isteği uyandırabiliyorsa, onları zihinsel aktiviteye ve bedensel etkinliklere sevk edebiliyorsa
o iyi bir metoddur.
İyi bir tebliğ ve öğretim metodunda bulunması gereken belli başlı özellikler şunlardır: İyi bir tebliğ/öğretim
metodu,
Öğrenme ilkelerine uygundur.
Öğretim ilkelerine uygundur.
Düşünme ilkelerine uygundur.
Öğrenciyi yormaz.
Bireysel farklılıkları dikkate alır ve psikolojik prensiplerden yararlanır.
Zihinsel etkinliği sağlar.
Bedensel etkinliği sağlar.
Muhatabı tümü ile aktif kılar.
Sosyal ilişkileri sağlar.
Konunun özelliklerine uygundur.
Konunun, eğitim-öğretim ve tebliğin amaçlarına uygundur.
Muhatabın ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alır, ilgi ve istek uyandırır.
Mantığa uygundur.
Statik değildir.31
Verilmek istenen mesajın muhatapta kalıcı olması ve neticede onu düşünce ve davranış değişikliğine sevk
etmesi için, metod, muhatabı düşünmeye sevk etmeli ve onun aktifliğini sağlamalıdır. Metodlu çalışma
yapılmadıkça veya uygun metodlar takip edilmedikçe iyi bir öğretim ve verimli bir tebliğ yapılamaz, yapılan
tebliğ amacına ulaşamaz.

1 Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'an, Beyrut, ts., s.61 (beleğa md.); el-Mu'cemu'l-Arabiyyi'l-Esâsî (Heyet), Alecso 1989,
s.174. Ayrıca bkz. Öztürk, Yaşar Nuri, Kur'an'ın Temel Kavramları, İstanbul 1993, s. 572 (Tebliğ md.)
2 İbn Manzûr, Ebu'l-Fadl Cemaluddîn Muhammed b. Mükerrem, Lisânü'l-Arab, Beyrut 1990, c. VIII, s. 419 (beleğa md.); Fîrûzâbâdî,
Muhammed b. Ya'kûb, el-Kâmûsü'l-Muhît, Beyrut 1993, s. 1007
3 İbn Manzûr, age, VIII, 420; Fîrûzâbâdî, age, s. 1007; Mes'ûd, Cobran, er-Râid, Beyrut 1978, c. I, s. 337; el-Müncid, Beyrut 1992, s.
48-49; el-Mu'cemu'l-Arabiyyi'l-Esâsî, s. 174; el-Mu'cemu'l-Vasît, Beyrut, ts., c.I, s. 69-70; Sarı, Mevlüt, el-Mevârid, İstanbul 1982, s.
127; Develioğlu, Ferid, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 1988, s. 1254; Meydan Larousse, İstanbul, ts., c. XI, s. 956
4 Atay, Hüseyin - Öztürk, Yaşar Nuri - Bilgin, Beyza - Ayas, Rami - Güneş, Arif - Elik, Hasan, İslam Gerçeği, Ankara 1995, s. 21
5 Saraç, Tahsin, Fransızca-Türkçe Büyük Sözlük, Ankara 1976, c. I, s. 253; Baltaş, Zühal - Baltaş, Acar, Bedenin Dili, İstanbul 1994, s.
19; Kemertaş, İsmet, Uygulamalı Genel Öğretim Metodu, İstanbul 1965, s. 138. [Komünikasyon (Fr. Communication): (Bir yerden
bir yere) geçme, geçirme, iletme, iletilme, iletişim, bilimsel bildiri ve tebliğ, haber, mesaj, ulaştırma, bağlantı, irtibat, telefon
konuşması anlamlarına gelmektedir(Saraç, age, I, 253)].
6 Çakan, İsmail L., Hakkı Tavsiye Metod ve Vasıtaları, İstanbul 1992, s. 22
7 İlgili ayetler için bkz. Abdülbakî, Muhammed Fuâd, el-Mu'cemu'l-Müfehres li Elfazı'l-Kur'an, İstanbul 1986, s. 135 (belâğ md.)
8 Öztürk, age, s. 572
9 Uludağ, Süleyman, İslam'da İrşad, İstanbul 1984, s. 19. Ayrıca bkz. Izutsu, Toshihiko, Kur'an'da Allah ve İnsan (Çev. Süleyman
Ateş), yrs., ts., s. 168
10 Çakan, age, s. 22
11 Teğâbün, 64/12
12 Nûr, 24/54
13 Nahl, 16/82
14 Şûrâ, 42/48. Bu konuda başka ayetler için bkz. Cin, 72/23; Kaf, 50/45; Kehf, 18/29; Yunus, 10/99; Ra'd, 13/40; Bakara, 2/256; Hûd,
11/12; Nisâ, 4/80; Al-i İmrân, 3/20; Nahl, 16/35; Mâide, 5/67,92,99; En'âm, 6/107.
15 Ğâşiye, 88/21-22
16 Yâ-sîn, 36/17
17 Bkz. Bulaç, Ali, " 'Din-dışı'nın Seküler Sisteminden 'ed-Dîn'in Sahici Dünyasına", Bilgi ve Hikmet, İstanbul, Bahar-1994, sy. 6, s. 3
18 Mâide, 5/67
19 Bkz. İbn Arabî, el-Fütuhâtü'l-Mekkiyye, Beyrut, ts., c. II, s. 257.
20 Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an (Çev. Alparslan Açıkgenç), Ankara 1993, s. 76
21 Fatiha, 1/1
22 Bkz. Cum'a, 62/2; ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/164; Bakara, 2/151. Bu ayetlerle, "Peygamber'e düşen sadece tebliğdir" 23 Saraç, age, II, 834-835.
24 Alaylıoğlu, Ruşen - Oğuzkan, A. Ferhan, Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, İst. 1976, s. 240; Meydan Larousse, İst., ts.,c. VIII, s. 682;
Büyük Larousse, 1993, c. XXIV, s. 12601; Bilgiseven, Amiran Kurtkan, Sosyal İlimler Metodolojisi, İstanbul 1982, s. 3 . Ayrıca bkz.
Öcal, Mustafa, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Ankara 1990, s. 227; Pazarlı, Osman, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar,
İstanbul 1967, s. 4; Kemertaş, age, s. 326; Önkal, Ahmet, Rasulullah'ın İslam'a Davet Metodu, Konya 1981, s. 25; Çakan, age, s. 51
25 Kemertaş, age, s. 57
26 age, s. 327
27 Çakan, age, s. 51
28 Hökelekli, agm, s. 27
29 Kocaçınar, Muhip, Genel Öğretim Metodu, İstanbul 1969, s. 162; Antel, Sadrettin Celal, Umumî Didaktik, İstanbul 1952, s. 74
30 Bkz. Kemertaş, age, s. 327
31 Geniş bilgi için bkz. Kemertaş, age, s. 328; Özbek, Abdullah, Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed, Konya 1991, s. 120-121

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
http://kutuphane.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2000-9%289%29/htmpdf/M-22.pdf

« Son Düzenleme: 05 Mart 2010, 12:29:41 ÖS 12 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Mart 2010, 12:08:28 ÖS 12
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #3 :»

Kuran'da Dikkat Çekilen Tebliğ Yöntemleri

Tarih boyunca Allah tarafından birbiri ardınca gönderilen elçiler cahiliye toplumu insanlarını Allah'a iman etmeye ve O'na kulluk etmeye davet etmişlerdir. Allah Kuran'da "sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun..." ayetiyle, bu ibadetin elçilerin olduğu kadar, müminlerin de ana sorumluluklarından birisi olduğunu belirtmiştir. (Al-i İmran Suresi, 104)

Ancak müminlerin bu konudaki yükümlülükleri sadece dini tebliğ etmektir, yani insanlara Allah'ın hükümlerini anlatmak, onları Kuran ahlakını yaşamaya davet etmektir. İnsanlara hidayeti ve anlayışı verecek olan Allah'tır. Müminlere düşen, Kuran'ın gösterdiği yöntemleri en iyi şekilde uygulamaktır. Yoksa insanların inanıp inanmamaları konusunda onların üzerinde herhangi bir sorumluluk yoktur.

İşte Allah müminlere, bu sorumluluklarını yerine getirmede kolaylık olarak Kuran'da hem açık hükümlerle, hem de çeşitli kıssalarla pek çok yöntem göstermiş ve peygamberlerin bu konudaki uygulamalarından örnekler vermiştir. Bu bölümde, Kuran'da işaret edilen tebliğ yöntemlerini, değişen şart ve ortamlara göre Allah'ın müminlere sunduğu çözümleri inceleyeceğiz.

Tebliğde Hiçbir Karşılık Beklenmediğinin Vurgulanması

Kendisine tebliğ yapılan kişinin anlatılanları hiçbir önyargı, şüphe ve baskı altında kalmadan, tamamen hür düşünce ve vicdan ile değerlendirebilmesi gerekir. Bunun ilk şartı ise kendisine dini anlatan kişinin samimiyetinden emin olmasıdır.

Müminleri tanımayan ve onlar hakkında bilgisi de olmayan bir kişinin, yaşadığı cahiliye ortamının etkisiyle, inananlara karşı birtakım önyargılar beslemesi ve şüpheci yaklaşması ilk başta doğal olabilir. Örneğin kendisine dini yaşaması için vargücüyle bir şeyler anlatan bir müminin, bunu neye karşılık yaptığına dair aklına bazı sorular gelebilir. Kendi düşünce sisteminde herşey bir çıkar ilişkisi içinde olduğu için, Allah'a inanan insanların tek çıkar olarak Allah'ın rızasını gözettiklerini kavrayamayabilir. Ya da karşı tarafın anlatacağı bilgilerin doğruluğu konusunda daha en başından bir tereddüt ve önyargı içerisinde olabilir. Bu nedenle kişinin tüm bu endişelerini ve kuşkularını, onun dile getirmesini beklemeden gidermek, müminin tebliğ öncesinde üzerine düşen en önemli sorumluluklardan biridir.

Kuran'a baktığımızda da, tüm peygamberlerin gönderildikleri topluluklara öncelikle telkin ettikleri gerçeğin, bu kuşkuları gidermeye yönelik olduğunu görürüz. Peygamberler, Allah'ın büyüklüğüne ve ahiretin gerçekliğine kesin bir bilgiyle inanan ve tüm hayatlarını yalnızca Allah'ın rızasını kazanmaya adamış kimselerdir. Cennetin ve cehennemin varlığına kesin bir bilgiyle iman eden elçiler, karşılaştıkları her insanın cehennem gibi sonsuz ve korkunç bir azaba uğramasından endişe ederler. Onları yanlış olan şeylerden sakındırmaya çalışır ve onlara Allah'ın gücünü ve büyüklüğünü anlatırlar. Tüm bu çabalarının karşılığında ise tek beklentileri Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmektir. Bunun dışında insanlardan bekledikleri dünyevi hiçbir menfaat yoktur.

Kuran'da elçilerin tebliğ öncesinde bu konuya dikkat çekerek, karşı tarafın endişelerini gidermeye çalıştıklarına işaret edilmiştir. Bu konudaki ayetlerden bazıları şöyledir:

Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. (Şuara Suresi, 180)

İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse sen de onların bu hidayetlerine uy. De ki: "Ben bunun için sizden bir ücret istemiyorum. O (Kuran), alemlere bir 'öğüt ve hatırlatmadan' başkası değildir." (Enam Suresi, 90)

(Hz. Hud): "Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?" (Hud Suresi, 51)

Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: "Ey kavmim, elçilere uyun" dedi. "Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir."(Yasin Suresi, 20-21)

Öyleyse tüm müminler için, tebliğe başlamadan önce ayetlerin işaretine uyarak bu noktayı baştan aydınlatmaları, sonuç alabilmeleri açısından çok isabetli olacaktır. Özellikle günümüzde cahiliye toplumundaki insanların herşeyi maddi menfaat karşılığında yapmaları insanların herkese karşı bu tip bir önyargıya sahip olmalarına sebep olmuştur. Bu sebepten bu tür bir açıklamanın karşı tarafı rahatlatacağı kesindir.

Dini Anlatan Kişinin Güvenilir Olduğunu Belirtmesi

Kuran'da tebliğ konusunda dikkat çekilen bir başka yöntem ise, dini anlatan kişinin güvenilir, doğru sözlü ve dürüst bir insan olduğunu baştan belirterek kendisini tanıtmasıdır. Nitekim Kuran'da tüm peygamberlerin, gönderildikleri topluluklara öncelikle kendilerini tanıttıklarını ve Allah tarafından görevlendirilmiş, güvenilir birer elçi olduklarını belirttiklerini görüyoruz:

"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim" ayeti, müminin kendisini tanıtırken asıl vurgulaması gereken karakter özelliğinin güvenilirlik olduğuna işaret etmektedir. (Şuara Suresi, 107)

Çünkü karşı tarafın kuşkularını dağıtacak, güven sağlayacak ve manen rahatlatacak olan asıl konu budur. Eğer kişi güvenilir, dürüst ve doğru sözlü bir insan ise, anlattıkları da gerçekten dinlemeye ve üzerinde düşünmeye değer nitelikte olacaktır. Ama eğer kişi karşı tarafın güvenilirliğinden şüphede ise tüm anlatılanlara savunma psikolojisi ile yaklaşacaktır. Bu aşama, Kuran'ın gösterdiği yöntemlerle tam olarak aşıldığında ise kişi kendisine anlatılanlar üzerinde dikkatini toplayarak dinlemeye ve anlamaya çok daha açık olacaktır.

Karşı Tarafın Yanlış İnançlarının Çürütülmesi

Tebliğ yapılacak kişinin tereddütlerinin ve önyargılarının ortadan kaldırılmasının ardından, kişiye bilgi aktarmaya başlamadan önce, sahip olduğu batıl ve çarpık inançların çürütülmesi ve bunların geçersizliğinin ispat edilmesi gerekir. Bu aşama oldukça önemlidir çünkü sahip olduğu batıl inanç ya da felsefenin geçersizliğine inanmayan kişi, bunlardan kopmak istemeyeceği için bunun aksi yönde yeni bir bilgiye de kapalı olur. İşte bu noktada kişinin düşünce yapısındaki tıkanmayı giderip, gerçek bilgiyi kendisine aktarabilmek için, Allah Kuran'da müminlere bir yöntem gösterir.

Bu yöntem, söz konusu batıl inançların akılcı, bilimsel ve görsel metodlarla çürütülmesi, yani maddi ve manevi olarak açmazda ve geçersiz bir sistem olduğunun bir bütün olarak açıklanmasıdır. İbrahim peygamberin kavmine olan tebliği ise bu üsluba oldukça güzel bir örnektir:

Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti. Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz." Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?" Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu? "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi, neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?" Hem siz, hem de eski atalarınız? (Şuara Suresi, 70-76)

İbrahim peygamber hem akla, hem de mantığa hitap edecek şekilde kavmine sorular sormuş ve inandıkları sistemin geçersizliğini aşama aşama kendilerine fark ettirmiştir. Aynı zamanda her soruyla birlikte kişilerin vicdanlarına başvurmalarını sağlamış ve kendi sistemlerinin mantıksızlığını onlara ikrar ettirmiştir. Çünkü taşlardan yonttukları putlara tapmakta olan kavim, sırf atalarının bu taşlara ibadet ettiklerini bildikleri için, hiç düşünmeden bu sistemi benimsemişlerdir. Ancak Hz. İbrahim gerçekleri gözler önüne serdiğinde ise, işte o zaman ne kadar şuursuz ve aciz varlıklara tapındıklarını fark etmişlerdir.

Nitekim İbrahim peygamber de, bunun ardından Allah'ı sıfatlarıyla tanıtarak, hiçbir gücü olmayan cansız taş parçaları ile tüm varlıkların tek hakimi ve sonsuz güç sahibi olan Allah'ın varlığı arasındaki kıyaslanamaz farklılığı ortaya koymuştur:

İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç

Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;

Bana yediren ve içiren O'dur;

Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;

Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,

Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur; (Şuara Suresi, 77-82)

Böylece putlara tapan bu kavim, uygulanan tebliğ metodları sayesinde içerisinde bulundukları durumun mantıksızlığını kısa bir an için dahi olsa kavrama imkanı bulmuştur.

Soru-Cevap Şeklinde Anlatım

İbrahim peygamberin örneğinde de gördüğümüz gibi, karşı tarafa düşündürücü sorular sorarak aşama aşama kişinin konuyu kavramasını sağlamak Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği bir tebliğ yöntemidir.

Aynı şekilde kişinin konu hakkında aklına tam yatmayan noktaları sorması da istenebilir. Çünkü soracağı sorulardan konuları ne derece anladığı ve eksiklerinin neler olduğu rahatlıkla anlaşılacak, böylelikle de bunların giderilmesi imkanı doğacaktır. Aksi takdirde kişi, anlamadığı bir bilginin üzerine bir yenisi daha eklendiğinde, özünü kavrayamadığı bir konu içerisinde bocalamaya başlayacaktır.

Tebliğde kullanılan bu soru-cevap yönteminin yanısıra, bozuk mantıkları çürüterek ve bunların yerine sağlam ve akılcı mantıklar oturtarak ilerlemek de, Kuran'da tavsiye edilen bir tebliğ yöntemidir. Bu konuda yine Hz İbrahim'in tebliğini anlatan bir başka ayet şöyledir:

Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)

Bu ayette İbrahim peygamber din konusunda kendisiyle tartışmaya girişen bir kişiye, Allah'ın sonsuz gücü karşısındaki aczini son derece hikmetli birkaç cümle ile anlatmıştır. Verdiği akılcı örneklerle inkarcının bu durumunu kendisinin de fark etmesini sağlamıştır. Çünkü getirdiği teklif, inkarcı kişinin iddialı konuşmalarının ardından asla yapamayacağı bir şeydir. Söz konusu kişi, içine düştüğü durumu gördüğünde son derece şaşırmış ve bunun üzerine söyleyecek bir söz bulamamıştır. Hz İbrahim'in inkarcıyı köşeye sıkıştıran bu hikmetli üslubu, müminler için tebliğde faydalanılabilecek çok önemli bir örnektir.

Gizli ve Açık Yöntemlerle Tebliğ Yapılması

Kuran'da anlatılanlara göre tüm peygamberler gönderildikleri topluluklara Allah'ın büyüklüğünü ve dinin gerekliliğini anlatabilmek için çok çeşitli yöntemler ve anlatım şekilleri denemişlerdir. İşte Nuh peygamberin kavmine yaptığı tebliğ de, bunlardan biridir. Nuh peygamberin izlediği anlatım taktikleri Nuh Suresi'nde tek tek vurgulanarak, müminlere de yol gösterici olmuştur:

Dedi ki: "Rabbim, gerçekten kavmimi gece ve gündüz davet edip-durdum."

"Fakat davet etmem, bir kaçıştan başkasını arttırmadı."

"Doğrusu ben, onları bağışlaman için her davet edişimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler ve büyüklük tasladıkça büyüklük gösterip-direttiler."

"Sonra onları açıktan açığa davet ettim."

"Daha sonra (davamı) onlara açıkça ilan ettim ve kendilerine gizli gizli yollarla yanaşmak istedim."

"Bundan böyle" dedim. "Rabbinizden mağfiret isteyin; çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.

"(Öyle yapın ki,) Üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın."

"Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin." (Nuh Suresi, 5-12)

Kuran'da Hz. Nuh'un Allah'a duasında yer alan bu sözler, bizlere, dini anlatabilmek için gerektiğinde açık ve gizli olmak üzere dolaylı anlatımlar da yapılabileceğini göstermektedir .

Hz. Nuh, kavmine dünyevi anlamda kendileri için büyük önem taşıyan noktalardan yaklaşarak, bunların hepsini verenin Allah olduğunu vurgulamış ve böylece onları düşünmeye teşvik etmiştir. Ürünlerini sulamaları için yağmurları yağdıranın, mallar ve çocuklar verenin, bol ürün veren bereketli bahçeleri ve ırmakları yaratanın, içerisinde yaşadıkları her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunu anlatmıştır. Dinin güzelliğini ve gerekliliğini ilk anda tam olarak anlayamayan bu kavmi dine ısındırmak için, tutkulu bir istek ile bağlı oldukları dünyevi çıkarlarının da aslında Allah'ın gücü altında olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Çünkü eğer kavmi bu anlattıklarını kavrayabilirse, bunun ardından onlara ahiretin varlığını ve dini sorumluluklarını anlatmak çok daha kolay olacaktır.

Yaratılış Delillerinin Anlatılması

Allah'ın, müminlere dini tebliğ etmelerinde gösterdiği yollardan birisi de, insanlara yaratılış delillerini anlatmaktır. Kuran'da adı geçen pek çok peygamber kavmini bu yönde düşünmeye yöneltmiş, Allah'ın bu doğrultuda dikkat çektiği delilleri kavimlerine aktarmışlardır. Bunlardan biri de Hz. Nuh'un tebliğinde yer almıştır:

Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır? Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır. Allah, sizi yerden bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve sizi (diriltici) bir çıkarışla diriltip-çıkaracaktır. Allah, yeri sizin için bir yaygı kıldı. Öyle ki, onun içinde geniş yollarında gezip-dolaşırsınız, diye. (Nuh Suresi, 15-20)

Kuran'da dikkat çekilen bu konular, hakkında ciltlerce kitap yazılabilecek kadar detaylı bilgiler içerir. Örneğin gökyüzünün yedi ayrı katmandan oluşması ve bunların dünya üzerindeki ekolojik sisteme ve canlılara sağladığı faydaları, ay ve güneşin, mevsimlere, iklimlere, gece-gündüz oluşumuna ve insan yaşamına olan etkisini düşünmek kişinin düşünce ufkunu genişletecek, aklını, dolayısı ile imanını artıracak bir yoldur. Bu sistemlerde meydana gelebilecek en ufak bir aksaklığın nasıl tehlikeli sonuçlar doğuracağını düşünmek de aynı şekilde etkili olacaktır. Tüm evren bunlar gibi sayısız detaylarla doludur ve cahiliye toplumunda insanların çoğu günlük hayatlarında bunları düşünmezler. Bu nedenle yaratılış delillerini insanların hiç düşünmedikleri yönleri ile anlatarak yapılan bir tebliğ karşı tarafı düşünmeye sevk edecek, Allah'ın gücünü ve kudretini tanıyıp takdir etmesinde de etkili olacaktır.

Nitekim Kuran'ın pek çok ayetinde de insanlar Allah'ın varlığını ve büyüklüğünü gösteren bu delilleri görmeye, bunlar üzerinde düşünmeye davet edilmişlerdir. Müminlere ise karşılarındaki insanlara bu konularla öğüt vermeleri hatırlatılmıştır. Bu konudaki yüzlerce ayetten birkaçı şöyledir:

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok.Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda 'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) 'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi, 6-11)

Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere; nasıl yayılıp-döşendi? Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. (Gaşiye Suresi, 17-21)

O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilsinler diye geniş yollar açtık. Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur; her biri bir yörüngede yüzüp gidiyor. (Enbiya Suresi, 30-33)

Ölü toprak kendileri için bir ayettir; biz onu dirilttik, ondan taneler çıkarttık, böylelikle ondan yemektedirler. Biz, orada hurmalıklardan ve üzüm-bağlarından bahçeler kıldık ve içlerinde pınarlar fışkırttık: Onun ürünlerinden ve kendi ellerinin yaptıklarından yemeleri için. Yine de şükretmiyorlar mı? Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir. (Yasin Suresi, 33-36)

Şüphesiz, mü'minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. Gece ile gündüzün ardarda gelişinde (veya aykırılığında), Allah'ın gökten rızık indirip ölümünden sonra yeryüzünü diriltmesinde ve rüzgarları (belli bir düzen içinde) yönetmesinde aklını kullanan bir kavim için ayetler vardır. İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir; sana bunları hak olmak üzere okuyoruz. Öyleyse onlar, Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze iman edecekler? (Casiye Suresi, 3-6)

Allah'ın Varlığının Geniş Kitlelere Anlatılması

Şu ana kadar görüldüğü gibi Kuran'da tebliğ konusunda çeşitli yöntemler sunulmuş, hangisinin tercih edileceğinin belirlenmesi ise müminin aklına ve vicdanına bırakılmıştır. Örneğin Kuran'ın birçok ayetinde birebir bir tebliğden bahsedilirken, bazı ayetlerde de insanlara toplu tebliğ yapılabileceğine işaret edilir.

Peygamber kıssalarının çoğunda, peygamberlerin kavimlerine toplu anlatımlarda bulunduklarını görürüz. "Ey kavmim..." ifadeleriyle başlayan bu ayetlerle kitle tebliğinin hikmetlerine de dikkat çekilmiştir. Bu konuya dikkat çeken ayetlerden biri Ad kavmi ile ilgilidir:

Ad (toplumuna da) kardeşleri Hud'u (gönderdik.) (Hud, kavmine:) "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Hala korkup-sakınmayacak mısınız?" dedi. (Araf Suresi, 65)

İnsanlar çoğunlukla karşı fikirde olan birinden etkilenmiş olmayı ilk anda gururlarına yediremezler, ya da önyargılı düşündükleri için duydukları doğru bile olsa hemen kabul etmeye yanaşmazlar. Bu nedenle bu tarz bir bakış açısı içerisinde olan bir topluluğa bireysel olarak değil, toplu bir tebliğ yapmak çok daha verimli sonuçlar verebilir. Hemfikir oldukları arkadaşlarının ya da yandaşlarının vereceği olumlu bir tepki diğerlerini de olumlu yönde etkileyebilir. Dolayısıyla bazı durumlarda topluluğun psikolojisi gözönüne alınarak, daha etkili olması amacıyla bu yöntem uygulanabilir.

"Ana Yerleşim Merkezleri"


Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. (Kasas Suresi, 59)

Allah'ın dinini tebliğ eden peygamberlerin, her dönemde ana yerleşim merkezlerine gönderilmeleri müminler için yol gösterici niteliktedir. Demek ki müminler, tebliğ faaliyetine bu işaret doğrultusunda, bulundukları bölgenin ana yerleşim merkezlerinden başlamalıdırlar. Kuşkusuz bunun çok fazla hikmeti vardır. Önemli noktalara ağırlık verip daha sonra bu ağırlık noktasının genişletilmesi her zaman için daha etkilidir. Bir mümin dini anlatmaya öncelikle yakın çevresinden başlar. Onlar dinin sunduğu güzellikleri tam olarak kavradıklarında biraz daha geniş bir çevreyi hedefler, arkasından ondan da daha geniş bir çevrede etki uyandırmaya çalışır. Böylelikle gücünü en uygun şekilde, hiç dağıtmadan kullanmış olur. Aksi takdirde ulaşabildiği herkese bir konuyu yarım anlatıp bırakması mümini istediği sonuca ulaştırmaz.

Ayrıca ana yerleşim merkezleri yine Kuran'da da dikkat çekildiği gibi genelde kavmin önde gelen inkarcılarının bulundukları yerlerdir. Kavmin önde gelen inkarcıları ise küfürde ve azgınlıkta da başı çeken insanlardır. Bu yüzdendir ki peygamberler Allah'tan korkup sakınmayı ve güzel ahlakı ilk olarak bu insanlara tebliğ ederler. Bu tip kişilerin dine yönelmesinin halkı da etkileyeceğini bilirler. Azgınlıklarıyla tanınan insanların dinin sunduğu ahlakı yaşamayı kabul etmesi, diğer insanlar arasında da şevklendirici bir unsur olur.

Öncelikle kavmin önde gelenlerini dine davet etme konusunda Kuran'dan bir örnek, Allah'ın Hz. Musa'yı tebliğ için ilk olarak Firavun'a yollamasıdır:

Musa'nın haberi sana geldi mi?

Hani Rabbi ona, kutsal vadi Tuva'da seslenmişti:

Firavun'a git; çünkü o, azdı.

Ona de ki: "Temizlenmek ister misin?"

Seni Rabbine yönelteyim, böylece (O'ndan) korkmuş olursun. (Naziat Suresi, 15-19)

Bunun hikmeti ise açıktır. Küfürde önderlik eden insanlar inandıkları felsefeleri yıkılarak bozguna uğradıkları takdirde, onlara tabi olan insanlar da bundan etkileneceklerdir.

Zenginlik ve İhtişamın Tebliğdeki Etkisi

Tebliğde izlenecek olan yöntemler ve anlatılacak olan konular kadar, ortamın özenli olarak seçilmesi de oldukça önemlidir. Aslında bu, tebliğ söz konusu olsa da olmasa da, müminlerin dünyada cennet ortamına en yakın şartları oluşturmaya çalışmalarının doğal bir sonucudur. Çünkü müminler Kuran ayetlerindeki estetiğe ve sanata yönelik işaretlerden ve cennet tasvirlerinden anladıklarını, dünyada da yaşadıkları ortamlara uygulamaya çalışırlar. Kuran'da cennete yönelik olarak bahsi geçen köşkler, bahçeler, pınarlar, tahtlar ve daha pek çok dekorasyon şekli son derece ihtişamlı, etkileyici ve insan ruhunun en çok zevk alacağı şekildedir. Bu nedenle müminler de, Kuran'da işaret edilen tarzda bir estetik anlayışını benimserler.

Öte yandan Kuran'da, tebliğde de zengin ve ihtişamlı bir ortamın seçilmesinin olumlu etkisine dikkat çekilmiştir. Böylelikle dini yeni tanıyan kişi de, müminlerin hayat tarzını, yaşadıkları ortamdaki cennet özelliklerini görebilmelidir ki, kalbi dine kolayca ısınsın ve Kuran'ın hayata ilişkin her yöndeki uygulaması gibi, bu konunun da uygulamalı şeklini görebilsin.

Kuran ayetlerinde bu konuyla ilgili olarak verilen bir örnek Hz. Süleyman'la ilgili kıssada geçer:

Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk-zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum." (Neml Suresi, 44)

Sebe Melikesi ve halkının güneşe tapmakta olduklarını haber alan Hz. Süleyman, onları Allah'a ve dine teslim olmaya davet etmiştir. Hz. Süleyman'ın yollamış olduğu tebliğ mektubu üzerine onun sarayına giden Melike, köşkün ihtişamı ve zenginliği karşısında çok etkilenmiştir. Bu zevke duyulan hayranlık, onun Hz. Süleyman'a tabi olmasına vesile olmuştur.

Ayette köşkün zemininin saydam olduğuna ve Sebe Melikesi'nin burayı su sanarak eteğini toparladığına dikkat çekilmiştir. Hz. Süleyman'ın sarayının bu özelliği, cennet tasvirlerinde anlatılan "altından ırmaklar akan köşkleri" andırır niteliktedir ve dünya şartlarındaki haliyle de olsa, tebliğ yapılan kişi üzerinde hemen etkisini göstermiştir. Etrafında gördüğü güzelliklerin derin bir akıl ürünü olduğunu fark eden Sebe Melikesi, başlangıç olarak bu vesileyle dinin üstünlüğünü görebilmiştir.

Diğer yandan tebliğ yapılan mekanın estetiğiyle ve temizliğiyle kusursuz olması psikolojik rahatlık açısından da son derece önemlidir. Aydınlık, ferah, estetik olarak döşenmiş ve temiz ortamlar, bir nevi, müminin dengeli ve huzurlu yapısını yansıtır ve karşı tarafı da olumlu yönde etkiler. Karanlık, kasvetli, uyumsuz ve dağınık bir ortam ise farkında olsa da olmasa da her insanın ruhuna sıkıntı verir.

Ama şunu da unutmamak gerekir ki kişiye anlayışı (hidayeti) veren Allah'tır. Bu ortamların hazırlanması yalnızca bir dua niteliğindedir. Tüm bunlara rağmen kişi iman etmeyebilir. Önemli olan müminlerin Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla çaba harcamaları ve tebliğ ibadetlerini yerine getirmeleridir. Asıl karşılığı ahirette alacaklardır.

Tebliğde Dış Görünümün Önemi

Tebliğde önem verilmesi gereken bir başka önemli konu, müminlerin fiziki görünümleriyle de Kuran ahlakını yansıtmalarıdır. Allah Kuran'da estetiğe, beden temizliğine, temiz kıyafetlere dikkat çekmiş ve güzel ahlakın bir gereği olarak müminlerin bu tavsiyelere de titizlikle uymasını emretmiştir. İşte Kuran'ı anlatan müminin bu konuda da Allah'ın tüm emir ve tavsiyelerini uygulaması karşı tarafta olumlu bir etki bırakır.

Öte yandan önemli bir konuya dikkati yoğunlaştırabilmek ancak zinde ve rahat bir psikolojiyle mümkündür. Bu yüzden Allah'ın ayetlerini anlatan kişinin üzerinde dikkat dağıtacak nitelikte, rahatsız edici hiçbir unsur olmaması, onu dinleyen kişinin tüm dikkatini anlatılanlara verebilmesini sağlayacaktır. Bedeni ve giysileri bakımsız olan bir kişi, karşısındaki insanda daha en baştan olumsuz ve itici bir etki oluşturur. Ancak Kuran'da yer alan Allah'ın tavsiyelerine uyan bir müminin görünümü, göze son derece hoş gelir. Temizliği ve bakımı ise son derece dikkat çekici niteliktedir ve karşı taraf üzerinde hayranlık ve saygı uyandıran bir etki bırakır.

Tebliğde İkramın Makbuliyeti

Kuran'ın işaretlerinden anladığımız bir başka nokta da kalbi dine ısındırılacak olan kimselere güzel ikramlarda bulunulmasıdır. Aslında bu, tebliğ söz konusu olsun ya da olmasın müminlerin doğal yaşantıları içerisinde tüm insanlara yönelttikleri bir tavırdır. Çünkü Kuran ahlakı, müminlere, karşılarındaki kişi daha önce hiç tanımadıkları bir yabancı dahi olsa nezaketli ve ince düşünceli olmayı öğretir. Daha önceki bölümlerde de bahsedildiği gibi Hz. İbrahim evine gelen misafirlere, daha önce hiç tanımadığı ve görmediği kişiler olmalarına rağmen, hemen ikramda bulunmuştur.

Allah Kuran'ın bir başka ayetinde de, sadakaların kimler için olduğunu açıklarken, bunların arasında "kalpleri dine ısındırılacak olanları" da saymıştır. (Tevbe Suresi, 60) Bu nedenle, tebliğ yapılan kişi için yapılacak her harcama da Kuran'ın tavsiyesine uygun olacaktır.

Diğer yandan önemli bir konuyu dikkat vererek dinlemek de, anlatmak da hem enerji hem de zindelik gerektiren faaliyetlerdir. Uzun süre dikkat yoğunlaştırarak anlatılanları dinlemek, hem fiziki hem de zihinsel açıdan bir bitkinliğe sebep olabilir. Bu arada yapılacak güzel bir ikram, ortama hem hareket getirecek hem de dağılan dikkatin yeniden toplanabilmesini sağlayacaktır.

Dini Anlatmada Samimiyetin Önemi

Kuran'da faydalı olabilecek pek çok tebliğ yöntemi anlatılmış ancak tüm bunları asıl etkili kılacak olan şeyin ise, samimiyet olduğu vurgulanmıştır. Kuran'da vurgulanan bu samimiyet anlayışı, cahiliye toplumundaki bilinen şeklinden oldukça farklıdır. Bu samimiyet, kişinin ilk olarak, anlattığı şeylere kendisinin inanması ile ortaya çıkar. Aksi takdirde kendi anlattıklarına kendisi inanmayan, Allah'ın tavsiyelerini uygulamayan bir kişinin anlatımındaki samimiyetsizlik, anlatım şeklinden rahatlıkla anlaşılır.

Ancak, anlattıklarına gönülden inanan ve bunları yaşayan insanın durumu çok farklıdır. Örneğin ahiretin varlığına kesin iman eden bir kimse, cehennemi kesin bir gerçekten bahsettiğini bilerek anlatır. Anlatırken hissettikleri, yüzünden, gözünden, ses tonundan ve tavırlarından hemen anlaşılır. Bu ise karşı tarafın da cehennemi aynı gerçeklik ve korkuyla algılayabilmesini sağlar. Yoksa cehennemin varlığını henüz kendisi kavrayamayan bir insanın anlatımı, onu dinleyen kişi üzerinde de olumsuz bir etki bırakacaktır. Bu nedenle, kişinin anlattığı şeyleri tüm tavırları, ahlakı ve yaşantısıyla destekliyor olması gerekir. Kuran'da kastedilen samimiyet de budur.

Bu konuda unutulmaması gereken bir başka nokta da samimiyetin asla ve kesinlikle taklidi olarak elde edilemeyen ve tamamen gerçek iman ile kazanılan bir özellik olmasıdır. Kuran'da peygamberlerin bu özelliklerine pek çok ayet ile dikkat çekilmiştir. Öyle ki peygamberlerin benzersiz samimiyeti ile karşılaşan inkarcılar, onların tavır ve konuşmalarında kendilerini etkileyen şeyin ne olduğunu anlayamamışlar, bunun üzerine "büyücü" iftirası atmaya dahi kalkışmışlardır.

Anlatım Çarpıcılığı

Tebliğde samimiyet kadar etkili olan bir başka özellik de hikmet, yani özlü ve etkili konuşmadır. Özlü anlatım, bir konunun, esas vurgulanması gereken yönü ile anlatılarak, gereksiz detaylara girmeden kısa ve çarpıcı cümlelerle ifade edilebilmesidir. Allah tebliğde hikmetli anlatımın önemine şöyle dikkat çekmiştir:

Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir. (Nahl Suresi, 125)

Ancak hikmetli anlatımın şartı yine samimiyettir. "Kime dilerse hikmeti ona verir; Şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir..." ayetiyle, hikmetin de, samimiyet gibi taklidi olarak kazanılamayacağını, ancak Allah'ın dilemesiyle verildiğini anlıyoruz. (Bakara Suresi, 269) Allah Kuran'da hikmetin Kendi katından bir nimet olarak verildiğini bildirerek, anlatım çarpıcılığının önemine işaret etmiştir. Bununla ilgili bazı ayetler şöyledir:

O, erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir 'hüküm ve hikmet' ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz. (Kasas Suresi, 14)

Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik. (Sad Suresi, 20)

�llah da ona mülk ve hikmet verdi; ona dilediğinden öğretti�(Bakara Suresi, 251)

�Doğrusu Biz, İbrahim ailesine Kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik. (Nisa Suresi, 54)

(Çocuğun doğup büyümesinden sonra ona dedik ki:) "Ey Yahya, Kitabı kuvvetle tut." Daha çocuk iken ona hikmet verdik. (Meryem Suresi, 12)

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
http://www.kuranbilgisi.com/Kurandan_Bilgiler/guzellikler_04.html
« Son Düzenleme: 05 Mart 2010, 12:30:16 ÖS 12 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Mart 2010, 12:34:50 ÖS 12
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #4 :»

 Tebliğde Yöntem ve Merhalaler - 1

İslam, kelimelerin yerli yerince kullanılmasına çok önem vermiştir. Çünkü ameller, isimlerine atfedilerek anlam kazanmıştır. Kişi kendisini ve amelini hangi kelimelerle ifade etmiş ise ona o gözle bakılmıştır. Bu çerçevede İslam, müntesibinin ismine “Müslüman” ya da “mümin” ismini koymuştur.
14/12/2009 - 11:01

TEBLİĞDE YÖNTEM VE MERHALELER

a) Müslüman İsmi İle Ortaya Çıkmak
Tüm şeyler, kendilerine takılmış isimlerle, bu isimlere / kelimelere yüklenmiş anlamaları ile değer kazanmıştır. Toplumları / milletleri köle haline getirip sömürenler, toplumların / milletlerin kendilerini ifade ettiği değerleri ile oylanış ve bilyelikle değerleri alt üst olan toplumlar köleler aline getirmişlerdir. Değerler / şeyler kelimelerle ifade edildiğinden dolayı ilk tahribata uğrayan “kelimeler” olmuştur. “Fesat çıkarma ve bozgunculukta lokomotif olan Yahudiler” kelimelerin yerlerini değiştirme ve tam tersi bir anlam verme işinde de şeytani zihniyetin öncüleri olmuşlardır.

   “Onlardan gerçekten öyle kimseler vardır ki, siz onu kitaptan sanasınız diye kitap ile dillerini eğip bükerler. Hâlbuki o kitaptan değildir. Bu Allah’ın nezdindedir derler. Hâlbuki o Allah’ın nezdinde değildir. Ve onlar Allah’a karşı bile bile yalan söylerler.”  ( Ali İmran, 78 )

    Kelimelerin yerlerini değiştirerek, kavramları eğip bükerek doğruları gerçek mecrasından uzaklaştırmayı huy edinen Yahudiler, bu şeytani tabiatlarını tüm dostlarına öğrettiler. İslam toplumlarının başlarında bulunan laik müşriklerde aynı yolu izlemektedirler. Mesela; “tesettür”ün sembolü olan “başörtüsü”ne “türban” demeleri buna en bariz örnektir. İffetsizliği bir karakter edinmiş olan laik müşrikler, başörtüsüne türban demekle başörtüsüne, yani tesettüre olan düşmanlıklarını kamufle etmeye çalışmaktadırlar. Böylelikle; 1)  halkların gözünde iffetsiz ve ahlaksızlıklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. 2) baş örtüsüne takmış oldukları “türban” kelimesi ile kadının onuru ve şerefi olan “baş örtüsünü / tesettürü” basitleştirmektedirler.

     İslam, kelimelerin yerli yerince kullanılmasına çok önem vermiştir. Çünkü ameller, isimlerine atfedilerek anlam kazanmıştır. Kişi kendisini ve amelini hangi kelimelerle ifade etmiş ise ona o gözle bakılmıştır. Bu çerçevede İslam, müntesibinin ismine “Müslüman” ya da “mümin” ismini koymuştur. İslam’ı din edinen insanlarda kendilerini hep bu isimle tanımlamış ve tanıtmıştır. Hz. Âdem (as)den, Hz. Peygamber Aleyhisselam’a (sav) kadar gelen hak dinin ismi ‘İslam’ olduğu gibi, bu dinin müntesiplerinin ismi de yine Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (sav)e kadar bu dine inananların  ismi de “Müslüman” olmuştur. Yüce Allah (cc) İslam’ın müntesibine Müslüman isminden başka bir isim takmamıştır. Ve ısrarla kendilerini bu isimle tanımlamalarını istemiştir. Bu isim dışında herhangi bir isimle ortaya çıkmalarını istemediği gibi, bu ismin önüne ve arkasına herhangi bir ek yapılmasını da istememiştir:

   “ Allah’a davete eden, Salih amel işleyen ve ‘şüphesiz ki ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel kim olabilir?”  ( Fussilet. 78 )

   “ Hani Rabbin ona (İbrahim’e): teslim ol dediği zaman O’da: Âlemlerin Rabbine teslim oldum demişti.

İbrahim de bunu oğullarına vasiyet etti. Yakup da (dedi ki) oğullarım, Allah bu dini beğenip seçti. O halde sizde ancak Müslümanlar olarak can verin.

Yoksa siz ölüm Yakup’a gelip çattığı zaman ora da hazır mıydınız? Hani o, oğullarına: Benden sonra siz neye ibadet edeceksiniz? Dediği zaman onlar: Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail, İshak’ın ilahına, bir tek olan ilah (Allah)a ibadet edeceğiz. Biz ona teslim olmuş Müslümanlarız demişlerdi.”  ( Bakara. 131-133 )

    “Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkulması gerekiyorsa, öylece korkun ve siz ancak Müslüman olarak ölünüz.”  ( Ali İmran. 102 )

    “Hani Havariler: (peygamberleri aracılığı ile) ‘Bana ve Resulüme iman edin’ diye vahiy etmiştim de ‘iman ettik’ demişlerdi. ‘Gerçekten Müslümanlar olduğumuza sen de şahit ol’ demişlerdi.”  ( Maide .111 )

    “Sen bizden ancak, Rabbimizin ayetlerine onlar bize geldiğinde iman ettik deyince intikam alıyorsun. Ya Rab, üzerimize sabır yağdır ve Müslümanlar olarak canımızı al.”  ( Araf. 126 )

    Kendilerini İslam’a nispet edenlerin “Mümin / Müslüman” isminden başka bir isimle isimlendirmeleri ya da bu ismin önüne veya arkasına bir şeyler ekleyerek kendilerini ifade etmeleri hiç görülmüş bir şey değildir. Ta ki, şirk dininin ‘laik’lik adı altında yürürlüğe girmesine kadar. Laik şirk sisteminin her hangi bir yerinde yer edinmeye çalışan ‘sözde “İslamcı” lar, Müslüman ismiyle kabul edilmemeleri karşısında kendilerince bir çözüm yolu ürettiler. Kendi kavram ve tanımları dışında görevli / memur / politikacı.., kabul etmeyen laik şirk sistemi, sözde İslamcıları alternatif aramaya itti. Bu alanda da bir “ek isim” lere ihtiyaç duyan özellikle “politikacıklar”  oldu. Müslüman ismini tamamen bırakma cesaretini gösteremeyen ve diğer yandan laik şirk sisteminin makam ve mevkilerinin cazibesine kapılan bu sözde Müslümanlar, şirkle fiili koalisyona girdikleri gibi,  isim konusunda da koalisyona girdiler ve başladılar yeni isimlerini takdim etmeye: “muhafazakâr Müslüman, liberal Müslüman, sosyal demokrat Müslüman, laik Müslüman, milliyetçi/faşist Müslüman, Kemalist Müslüman…” diye uzayıp giden bir sürü terkiple tanışır olduk.

      Kendilerine ikinci bir isim bularak laik düzenin şurasında burasında boy gösterenler, bu kimliklerini yerine göre kullanırlar. Mesela resmi konuşmalarında laik sistemin hoşnut olduğu ismi ön plana çıkarırlar. Halka yönelik mahalli konuşmalarında ise İslamcı isimlerini ve özelliklerini ön plana çıkarırlar. Tabi bu durum tavırlarına da yansır. Resmi alanlarda ve görev başında laiklik ve demokratlığın gereğini yaparlar.  Sivil hayatlarında ve halkın içinde ise İslamcı bir şeyler yapmaya çalışırlar. Yani bir göğüste iki kalp taşımaya çalışırlar. Bir kafa da iki din. Bir gönülde iki aslan. ‘Ramazan’da Müslüman (!) Şevval’de demokrat’ olanlar gibi.

     Bunlar İslam adına yapılan maskaralıktan başka bir şey değildir. Yalnız ve yalnız, Müslüman ismi ile ortaya çıkamayanlar Müslüman’ca bir tavır ortaya koyamazlar, Müslümanca yaşayamazlar. Müslüman’ca yaşayamayanlar da Müslüman olarak ‘haşr’ olamazlar. “Nasıl yaşarsanız öylede öleceksiniz, nasıl ölmüşseniz öylede dirileceksiniz. Yukarıda örneğini verdiğimiz ayetler, yalnız Müslüman ismiyle ortaya çıkmayı, Müslüman ismiyle “var” olma mücadelesi vermeyi telkin etmekle kalmıyor, Müslüman (İslam) üzere ölmeyi de ısrarla telkin ediyordu. Müslüman ismi üzere ölmek için, sadece ve sadece MÜSLÜMAN ismi ile ortaya çıkılması ve bu isme yakışır bir “SÖLEM VE EYLEM” ortaya konması  lazım. Hem Müslüman ve hem de “laik ev demokrat” isimler ile ortaya çıkan ve bu çerçevede hayat sürdüren, hangi hal üzere ölüp ve hangi hal üzere dirilirler dersiniz?

b) Tebliği açık ve net ifadelerle yapmak

Tebliğin temel kaynağı olan Kur’an (elbette ki tebliğin ikinci kaynağı Hz Muhammed sav dir. Aslında şöyle desek hiç de yanlış  bir şey söylemiş olmayız; Kur’an yazılı hz Muhammed s.a.v da canlı kaynağıdır. Peygamber Aleyhisselam’ın kaynağı da Kur’an olduğundan dolayı Kur’an’a temel kaynak diyoruz. ) açık ve anlaşılır bir dil ile indirilmiştir. Kur’an’ın bir ismi de MUBİN dır. mubin; Açık, apaçık, açıklanmaya mahal bırakmayacak şekilde açıklık.., ifade eden manalara gelmektedir. Kur’an kendisini böyle açıklamıştır. Zaten Mekke müşriklerinden de bu yönde ( yani Muhammed şifreli / anlaşılması zor bir kitap getirdi, bununla ne demek istiyor şeklinde..) bir itiraz gelmemişti. Yani müşrikler; “Muhammed ne demek istiyor dememiştiler, Muhammed öyle neler diyor” demişlerdi. Mesela şu ayetlere bakarsanız Kur’an’ın kendisini nasıl takdim ettiğini görürsünüz:

“Elif-Lam-Ra. Bunlar ilahi kitabın mubin – kendisi açık olan ve hakkı açıkça göstere – bir ilahi okuma (Kur’an) metninin ayetleridir. ( Hicr. 1 )

“Ta-Sin- Mim. Bunlar mubin/apaçık kitabın ayetleridir. ( Şuara.1-2 )

“Biz onu senin diline ilahi kelamın Arapça lafızlara dönüşmüş şeklinde kolaylaştırdık ki, onunla muttakileri müjdelesin ve inatçı bir kavmi onunla uyarsın. ( Meryem. 97 ) Ayrıca. 2/213. 3/105. 30/9. 57/25. 64/6. 98/1-4…ayetlere de bakılabilir.

Kur’an iki mevzuyu en ufak bir kapalılığa / muğlaklılığa meydan vermeden ortaya koymuştur.

1) Kur’an ne diyecekse “DEMEK İSTEMEMİŞ, DEMİŞTİR”. Onun için müşrikler daha ilk hitapta vahyin neleri değiştireceğini, kendilerinden nelerin alıp götüreceğini, inananların neleri kazanacağını, inanmayan / müşriklerin neleri kaybedeceklerini çok iyi anlamışlardı. Çünkü Kur’an en anlaşılır ifadelerle onları muhatap almıştı ve birebir pratik hayatlarına hitap ediyordu.

2) Kur’an ilk hamlesini ( ki, bu hamle vahyin temel prensibidir ve tüm Peygamberler bu temel meselelerle sahneye çıkmışlardır ) “hükmü elinde bulunduranlara, yani TAĞUT’A yapmıştır. Kur’an ( daha genel bir ifade ile VAHY ) daha ilk hitabında TAĞUTU masaya yatırmış, başlıca “neler olmaz” sıralamasında tağutu ilk sıraya koymuştur. Bu sadece Hz Muhammed’in uyguladığı bir sünnet değil, yani bu “sünneti Resulullah” değil aksine bu bir “SÜNNETULLAH” tır. Kur’an, Peygamberlerin geliş amaçlarını, bu temel davaya yönelik olduğunu açıklamıştır.

“Andolsun biz her ümmete, Allah’a kulluk edin ve tağuta kulluk etmekten kaçının (diye tebliğ etmesi için ) bir Peygamber gönderdik…” ( Nahl. 36 )

Mesajın dilinde ( mesajı ifade etmede ) bir kapalılık / bir muğlaklık olmadığı gibi.., mesajın temel meselesinin ne olduğunda da bir kapalılık / bir muğlaklık yoktur. Tüm Peygamberler Nahl suresi 36 cı ayetin gösterdiği hedef gereği ilk hitaplarını “hükmetme yetkisini ellerine geçiren tağut lar” a  yönelik yapmışlardır. Çünkü her şey hükmetme yetkisi / makamı eliyle oluyordu. Toplumlara şekil veren / renk veren hükmetme yetkisini ellerinde bulunduranlardır. Bir topluma Allah’ın boyasını vermek istiyorsanız öncelikle o yerde Allah’ı hükmetme makamına (mecazi ifadeyle) oturtmanız lazım. Topluma hükmetme makamında tağutlar varken siz o toplumu Allah’ın boyası ( Bakara.138 ) ile boyayamazsınız. Bunu en iyi bilen Rabbimiz HZ Musa’yı tebliğle görevlendirdiğinde ilk önce Firavunla muhatap olmasını / Firavunun meşruiyetini gündeme getirmesini istemiştir.  Sorgulamaya / hesaplaşmaya Firavunla işe başlamasını istemiştir. Yani sistemle, yani hükmetme yetkisini eline geçiren güç(ler)le hesaplaşmasını istemiştir.

“Firavuna git, çünkü o azmış bulunmaktadır.” ( Taha. 24 )

Ashab-ı KEHF de tebliğ ederken, hükmetme yetkisini elinde bulunduran  tağutun karşısına çıkmış ( Kehf 14-15 ), toplumu ıslah işine tağuttan başlamışlardı. Sonuçta Allah (cc) onları mağaraya yönelterek şirk’e  bulaştırmadan ayakta durma yolunu göstermiştir. Bu dinin ( tevhid dini islamın ) gündeme gelme, gündemi belirleme, gündem oluşturma.., gibi temel anlayışı budur. Bunun dışında bir meseleyle, gündemle ortaya çıkma gibi bir meselesi yoktur. İslam müntesibinden “kuş dili konuşarak temel meselesini hasır altı etme” gibi bir basitlikle / ucuzlukla uğraşmasını istemez ve bu duruma razıda olmaz. Hele de tağutun gölgesi altında ( tağuti sistemin sunduğu zeminlerde ve gene onların kavramlarını kullanarak ) islam adına bir şeyler “demek istemek” bu dinin müntesibine yakışan bir şey değildir. Herhangi bir platformda yada televizyonlar karşısında islam adına kelam eden pek çok “İslamcı yüzsüz” ; “efendim kuş dili ile konuşmak durumunda kalıyoruz, bu ülkede pek çok şeyi açıkça konuşamıyoruz çünkü dokunulmazlıklar var…” gibi laflar etmedi mi ve elan da bu lafları duymuyor musunuz. Elbette ki tağut kendi selameti için bazı “tabu ve dokunulmazlar” ver edecek ve dunlara dokunanları da tepeleyecektir. Hangi tağut kendi tedbirini almamış ve kendine dokunmayı serbest bırakmış ki ? Böyle İslamcılığı, böyle tebliğciliyi baba annem de yapar. Eyer siz Müslümansınız bilmiş olun ki, Allah (cc) sizi tağuta dokunup dokunamamanızla imtihan ediyor. Allah size tağuta dokunduğunuz oranda değer verecektir. Çünkü tağutun olduğu yerde Allah’a yer yoktur. Tağutun olduğu yerde Allah’ı ( Allah’tan gelenleri ) ancak ki kuş dil ile konuşabilirsiniz. Bunun adı da islama göre tebliğ değil maskaralıktır. İslam adına maskaralıklar yapıldığından dolayı müslüman geçinen toplumların durumu içler acısı. Bu ülkede ( Türkiye’de ) Müslümanlar (?) “üvey evlat” deyimli ? Müslümanlar ikinci sınıf muamelesi görmüyor mular? Dilencilikle günlerini geçirmiyorlar mı ? “Aman nolur şuramızı biraz gevşet, bu alanı biraz hoş gör..” şeklinde tağuttan bir şeyler dilenmiyor mu ? Tağuta hoş görünerek kendinin de hoş görünmesini arzulamıyor mu? Oysaki, daha vahyin geldiği ilk günlerde müşrikler “ KARŞILIKLI HOŞ GÖRÜME” yi gündeme getirmişti de Kur’an bunu şiddetle reddetmişti. (Kalem suresi 8-15)                               

Sonuç olarak Kur’an, mesajın temel meselesini çok açık bir şekilde ve net /anlaşılır ifadelerle ortaya konmasını istemiştir. Böyle bir netliye, böyle bir açıklığa tebliğ demiştir. Bundan ötesi ise “oyun / oynaş / oyalanma ve avunmadır.

c) Davet Alenilik / Açıklık İster, Gizlilik Değil
 
  İslam’ın tebliğ sürecinde belli aşamalar izlenmiştir. Mesela: “ En yakın akrabalarını uyar” ( Şuara.214) Bundan kasıt, “kan bağı olarak, duygu ve yapı olarak sana yakın olan, senin hatır ve gönlünü kırmayacak olan” lar kastedilmektedir. Yoksa bu din yakın akraba dini idi de bundan dolayı böyle bir yönlendirme olmuş değil. Pek tabiidir ki, bir insan, çok önemli bir sırrını, hayatının bir olayını, toplumun hoş karşılamayacağı bir düşüncesini “en yakını”na anlatmak, onunla paylaşmak ister. Bu durum fıtri ve psikolojik bir gerçekliktir. Sosyo psikolojik bir hakikattir. İşte bu ayet bu hakikati hatırlatmaktadır. Peygamber Aleyhisselam’ın bu hakikati  kullanması / bu Sosyo psikolojik imkandan yararlanması istenmektedir.

     Pek tabiî ki Peygamber Aleyhisselam’da bir insandı. Onunda korkuları, endişeleri vardı. Davasını ilk anda her rast gelene anlattığında muarızlar tarafından sert tepkilerle karşılaşıp hem kendinin ümitsizliğe kapılmasına neden olacaktı ve hem de “en yakın olanlar” da  çekinecek ya da tereddüde düşecekti. Öyleyse önce potansiyel “hazır aday”ları inandırıp kendisine bağlanması gerekiyordu. İşte “en yakın akrabalarını uyar”, yani “işe onlarla başla” ayetinin vermek istediği hakikat budur. Yani sosyal bir vakıa olan “akrabalık – kan” bağını kullan, bu bağdan yararlan. Bu bir imkanı kullanma meselesi idi. Yoksa bu durum genel kanıya göre “tebliğin / mesajın” da gizli tutulması demek değildir. Gizlilik mesajın iletilmesinde değil mesajı hangi yol ve yöntemle iletilmesindedir. Daha doğrusu “teşkilatlanma” da gizlilik vardır. Yapılanmada gizlilik (sır- kamufle) vardır. Yoksa mesajın kendisinin gizli tutulması veya asıl maksadın gizli tutulması değil. Ama ne gariptir ki, bu olayı anlatanlar, ya da bu olaydan yola çıkanlar bu mevzuyu; mesajın temel amacının gizli tutulması asıl maksadın gizlenmesi… şeklinde anlamışlardır. Bundan dolayı bir sürü gayri meşru yol ve yöntemi İslam’a sokuşturmuşlardır. Batıl yollara yönelmiş, izzetsiz ve aşağılık duruma düşmüşlerdir.

    Bunun en izzetsiz örneğini de bugün ismine “falanca ve filanca” cemaatler dedikleri gruplar yapmakta. Bu falanca cemaatlere göre amacına ulaşman için gerçek kimliğini, gizleyecekmişsin. Yürürlüğe sokmak istediğin düşünceyi açığa vurmayacakmışsın ki,  belli noktalara rahat gelebilesin. Gelmiş olduğun o belli noktaların gücünü kullanarak son darbeyi indiresin. Şirki yerle bir edesin ve gerçek maksadını bomba gibi patlatasın…

    Bunlar İslam adına yapılan maskaralıktan başka bir şey değildir. Neymiş efendim; şirk dinini açıkça ret edersen o mevkilere gelemezmişsin. O mevkilere gelemediğin müddetçe de ortalığı düzeltemezmişsin! İslam’ın bilek gücü ile değilde yürek gücü ve bunun da mesajın “en açık seçik / net” bir biçimde ortaya çıkarak geleceğini bilmeyen bu zavallılar, kendileri olduğu gibi peşlerine taktığı kitleleri de şirk sisteminin (makam ve mevki edinme aşkıyla) kulu / kölesi yapmaktadırlar. Onlarca ve hatta yüzyıllar geçmesine rağmen de hiçbir şey değişmemekte. Böylelikle kitleler şirk sisteminin dişlilerinde öğütülmektedirler. Söz konusu cemaatlerin liderleri ve peşlerine taktıkları koskocaman kitleleri  de ( sözde islama hizmet adı altında ) onursuzluk içerisinde ölüp gitmektedirler.

  Bir defa şunu çok iyi bilmeliyiz ki, İslam: hedefe ulaşmada her şeyde ( söylemde – yolda / yöntemde ve hedefte ) “meşru”luk arar. İslam ( müntesibinin ) isimde / kimlikte meşruluk aradığı gibi… Hedefe ulaştıran / ulaştıracak “araçlar”da da meşruluk arar. Her şey meşru olsa dahi hedefe ulaştıran araçlar meşru değilse İslam bu durumu asla tasvip etmez. Böyle bir çaba ile hiçbir zaman hedefe ulaşılamaz bu bir. İkincisi, gayri meşru araçları kullanmakta ulaşmış olduğunuz hedef İslam’ın hedefi olamaz. Zaten siz bu gayri meşru araçla yol aldığınız sürece sizde İslam adına bir şey kalmaz. Çünkü sizi amaca ulaştıracak gördüğünüz şeyler (araçlar) zamanla amaca dönüşecektir. Amaç dediğiniz araca, araç dediğinizde amaca dönüşecektir. Çünkü siz insansınız ve bir hayat yaşamaktasınız. Düşündüğünüz hayatı yaşayamayınca yaşadığınız hayatı düşünmeye başlayacaksınız. Böylelikle aslında kullandığınız şey, araçlarınız değil sözde edinmiş olduğunuz amacınız olmuş olacak.

     Bu anlayış, açık bir istismar değilse çok koyu bir cehaletin ürünüdür. Onurlu bir şekilde ayakta durmayı beceremeyenler, kasasından, kesesinden ve sıcak yataklarından olmayı göze alamayanlar, tağutun makamlarında günlerini gün etmekte ve insanları da bu yolda kullanmaktadırlar. Seksen beş yıllık laik tabelalı tağuti sistemin içinde yer alan bu zihniyet, bugün olmuşta bir arpa boyu ilerleyememişlerdir. Orada burada (parlamentoda, çeşitli kurum ve kuruluşlarda) bir ömür bitirmişleridir ama ne bir ilerleme kaydetmişler ve ne de “ahlak” adına bu topluma bir şey bırakabilmişlerdir. Toplumun her tarafından adaletsizlik, işret ve âlem, iffetsizlik ve her alanda ahlaksızlık akmakta. Kokuşmuşluk ve alçaklık her geçen gün daha da artmaktadır. Laik rejimin makamları el değiştirmiştir (kırmızı rengi temsil eden solcular ve İslam’ın açık düşmanları gidip, yeşili temsil eden sözde İslamcılar gelmiştir) ama ahlaksızlığında, yolsuzluğunda, batıya ve Amerika’ya karşı uşaklığında… hiçbir şey değişmemiştir. Daha da kötüsü yeşil maskeliler eliyle bu ahlaksız rejim toplum nazarında daha da meşruiyet kazanmakta.

     Hz. Muhammed (sav), bu davayla görevlendiği ilk andan itibaren maksadını da amacını da açıkça ilan etmişti. Daha vahyin ilk ayetleri ile muhatap olan Peygamber Aleyhisselam, müşriklerin karşısına dikilip, onların “Rab ve ilah”lıklarını (bu iddialarını ve bununla elde etmiş oldukları otoritelerini) reddetmesi gerektiğini anlamıştı. Müşrikler, Allah’ın (cc) bu iki sıfatını ihlal ediyor, Allah’a (cc) has kılınması gereken bu iki vasfı toplum üzerinde kullanıyorlardı. Onun için “vahiy” bu iki kavramı hemen gündeme getirmiş ve peygamberden de bunu ilan etmesini istemişti:

    “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı (yapışkan) bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbin en kerem olandır. O, kalemle (yazmayı) öğretendir, insana bilmediğini öğretti.”  ( Alak,1-5 )

   Peygamber Aleyhisselam, henüz bir iki sure ya da birkaç ayet öğrendikten sonra Kâbe’nin dibine gidip “bir tevhid eylemi” olan namazı aleni kılmıştı. Bundan dolayı şiddetle tepkiye maruz kalmış, yapmış olduğu bu eylem, müşriklerin önde gelenleri tarafından şiddetle men edilmeye çalışılmıştı.

   “Bir kulu namaz kılarken engelleyeni gördün mü? Gördün mü (onun yaptığını)? Ya o namaz (namaz kılan) doğru yol üzerinde ise. Yahut takvayı emretti ise… Gördü mü (ya bunu engelleyen) yalanlayıp yüz çevirdi ise. (bu adam) Allah’ın muhakkak gördüğünü bilmez mi? Sakınsın (bu yaptığından) eğer vazgeçmezse –and olsun ki- şiddetle yakalayıp çekeriz alnından. O yalancı günahkâr alnından. O zaman (yardıma) çağırsın  meclisini… Bizde zebanileri çağırıveririz. Hayır! On(lar)a itaat etme. (sen Rabbine) secde et ve yaklaş” ( Alak.9-19 )

   Bu sözler (ayetler) ve bu eylem (namaz) Mekke gündemine bir anda oturmuştu. Mekke müşrikleri biraz şaşkınlık ve birazda telaş içerisinde ne yapacaklarını düşünürken, Peygamber Aleyhisselam ikinci kavramı (Lailahe illallah) da gündeme getirmiş, tüm Kureyş’e bu kelimeyi de ilan etmişti. Hz. Muhammed’in (sav) hayatı ve İslam davetinin Mekke dönemi adlı eserinde; Celaleddin Vatandaş bu olayı şöyle anlatmaktadır:

   “Resulullah, Risaletin daha ilk günlerinden itibaren insanlara o gün için akılları şaşırtacak bir madde bulunuyordu: “ Ey Kurayş’liler, bana itaat edin ki kıyamete kadar bütün insanlar sizin ardınızdan yürüsün” veya “Benimle birlikte La ilahe illallah deyin… Allah’a yemin ederim ki, Kisra’nın ve Kayser’in hazinelerine sahip olacaksınız.”( a.g.e cilt 1 s 122 )

  Böylelikle İslam davası açıkça ilan edilmişti. Rabbın (koruyup gözetenin, terbiye edenin, nimetlendirenin, tüm yaratıklar üzerinde tek tasarruf sahibi... olanın) ve ilahın (hüküm ve kanun koyanın, kullar üzerinde tek otorite sahibi… olanın) Allah (cc) olduğu ilan edilmişti. Artık, kulun kula kulluk etme döneminin bittiği / biteceği ilan edilmiş, yalnız ve yalnız kulları yaradan Allah’a (cc) itaat edileceği ilan edilmişti. İşte bu davanın; temeli- olmazsa olmazı, esası / özü buydu ve bu hakikatin zihinlere ve kalplere kazınması gerekiyordu.

     Peygamber Aleyhisselam’ın gizli tuttuğu şey ise, “teşkilatlanma” idi. Sahabelerden Erkam B. Erkam’ın evini “üs” olarak seçmiş, her gelen yeni ilahi talimatla müminleri arındırmaya ve geçecek zor günlere hazırlamaya çalışmıştı. Peygamber Aleyhisselam, müşriklerden gelen her türlü (psikolojik, politik ve askeri-sıcak savaş) yıldırma, saptırma ve sindirme girişimlerine karşı en ufak bir geri adım atmaya gitmemiş, hiçbir politik oyuna gelmemiştir.  Onun nasıl adım atacağını ilahi irade 7 vahiy belirliyorlardı. Müşriklerin tepkilerine ve taktiklerine (ki, bu mevzuları iler ki bölümlerde geniş bir şekilde ele alacağız) karşı vahiy- Kur’an peygamberin duruşunu an be an belirliyordu.

     Peygamber Aleyhisselam bu davanın manasını ve maksadını daha ilk günde ilan etmiş ve Nübüvvetin yirmi üç yıllık zaman diliminde bu “mana ve maksat” hiçbir zaman temel mevzu olma özelliğini yitirmemişti.

 Siyer kitapların pek çoğunda “davet üç yıl gizli tutuldu” şeklindeki yorumu ya yanlış aktarılmış yada yanlış algılanmış. Hz Hazma ve Hz Ömer (r.a) nın müslüman olmalarından sonra tebliğ daha açık yapılmış ve tebliğin gerekleri ( mesela namaz ve tavaf gibi ) daha aleni ortaya konmuştur. Bu zamana kadar tebliğ gizlenmemiş yada tebliğin temel hedefi olan tağutu yok etme tezinden vaz geçilmemiş, yada bu temel tezi ikinci plana itilmemiş. Hz Hazma ve Hz Ömer’in islama girmesi ile gizli tutulan islamın temel mesajı ve hedefi ilk kez ilan edilmemiş. “Ey  örtüsüne bürünen. Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut.” ( Müddesir.1-2 )  İşte  bu hitabın gereğini yapan Peygamber Aleyhisselam gerek Kabe’nin dibinde ve gerekse hem kendi kabilesini hemde tüm Kureyş’i Safa tepesine toplayarak mesajın temel niteliğini ve hedefini ilan etmişti. Söz konusu iki Sahabinin islama girmesiyle bu can alıcı konu ilk kez gündeme gelmedi. Ya ne oldu ? Müslümanlar düşüncelerini ve ibadetlerini daha cesaretli bir şekilde gündeme getirmeye başladılar. Burada gizli olan bir şey vardı oda “teşkilatlanma-yani bugünkü deyimle ders yapma” gizli idi. Bugünkü tevhidi Müslümanların mesajlarını açık bir şekilde ortaya koyup ama teşkilatlanmalarını gizli yapmaları gibi. Şimdi bu duruma “gizli tebliğ” denilebilir mi ?

 Başta Resulullah olmak üzere bazı öne çıkan Sahabiler, tebliğin temel ilkesini ve hedefini her fırsatta dile getirmişler ve bunun bedelini de pek çok işkencelere maruz kalarak ödemişlerdir. Şimdi bu “tevhidi çıkış ve duruş” nerede…, bugün kendilerini bu dinin müntesibi olduğunu söyleyip de bu davanın asıl mana ve maksadını açıklayamayanlar nerede? Müşrik sistemlerin şu ya da bu makamlarında “sığıntı” gibi tünemiş sözde Müslümanların yaptıkları “İslamcılık oyunu” nerede?

Devam edeceğiz İnşaallah....
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
05 Mart 2010, 12:39:17 ÖS 12
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #5 :»

 Tebliğde Yöntem ve Merhalaler - 2

Tebliğ ve davette bir başka “yöntem” de, “yumuşak ve tatlı dil”le hitap etmektir. Muhataba bir hasım gibi değil de “acınacak hale düşmüş bir zavallı” yerine koyarak hitap etmektir. Onun anlayacağı dili konuşmak, yani kapasitesine inmektir. Peygamber Aleyhisselam öyle buyuruyor:
25/12/2009 - 14:14

d) Tebliğde “Güzel Dil” kullanmak

 Tebliğ ve davette bir başka “yöntem” de, “yumuşak ve tatlı dil”le hitap etmektir. Muhataba bir hasım gibi değil de “acınacak hale düşmüş bir zavallı” yerine koyarak hitap etmektir. Onun anlayacağı dili konuşmak, yani kapasitesine inmektir. Peygamber Aleyhisselam öyle buyuruyor:

    “İnsanların idrak seviyelerine göre konuşmakla emrolundum.

 İnsanlara durumlarına göre hitap edin.

Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin” (C. Vatandaş.a.g.e. C 1 sy186 )

   Kişinin seviyesine inmek gerekir, ona kara ve karamsar bir tablo çizmemek lazım. Muhatap her türlü bataklık içerisinde ve hatta şirk içerisinde olabilir. Hırçın ve huysuz da olabilir. Sizin şahsınıza kızabilir ve hatta sizi rencide edebilir. Tüm bunlara sabır göstermeniz, kişiye hala merhamet gözü ile bakılması lazım. Böylelikle tebliğci görevini yapmış olur ve bu sabrının karşılığını da Rabbinden bekleyebilir. Böylelikle belki muhatabın kalbine merhamet düşerde nankörlüğü bırakıp Hakka dönebilir. Ya da yapmış olduğu herhangi bir çirkin fiili utanıp da terk edebilir.

    “Hani içlerinden bir topluluk: Allah’ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azap ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz? Dediği zaman, onlar;(o öğüt verenler) “Rabbimize karşı mazeret olsun ve belki bunlarda sakınırlar diye” demişlerdi.” ( Araf. 164 )

      Tebliğci muhatabını “acınacak bir zavallı” görmesi lazım. Çünkü Allah’u Teala öyle görüyor. Her ne kadar azılı bir kâfir olmasına rağmen Allah (cc) firavuna dahi acıyor ve onunda kurtulmasını istiyor. Allah (cc) bunu şunun için önemli kılıyor! Azabı hak eden / edecek olan kâfirin hiçbir mazereti kalmasın. “Sana elçilerim şu kadar yumuşak sözle / yaklaşımla dahi gelmişlerdi de sen yinede nankörlük etmiş, yüz çevirmiştin” diyebilmesi için tebliğcilerin yumuşak ve nazik davranmalarını istemiştir:

    “Firavuna gidin. Çünkü o iyiden iyiye azdı.

Ona yumuşak söz söyleyin belki o aklını başına alır ya da korkar.”  ( Taha 43-44 )

     “Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler sonra şeytan aralarını bozar, çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır.”  ( İsra 53 )

     “(Resulüm) Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele ver: Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O,hidayete erenleri de çok iyi bilendir.” ( Bakara 83.263. Nahl 125 )

    Bu ilahi talimatlar çerçevesinde hareket eden Hz. Muhammed (sav) tebliğ ederken muhataplarının ve muarızlarının göstermiş olduğu “kaba”lığa karşı oldukça toleranslı davranıyor, şahsına yönelik yapılan kötü muamelelere karşı onlara aynı ölçüde tepki vermiyor, tersine af ve bağış yolunu tutuyordu. Peygamber Aleyhisselam şahsına yönelik “hakaret ve kabalık” lara  azami hoş görülü davranıyordu. Ancak bunu ; “tebliğin ilkeleriyle, İslamın değerleri ve Müslümanların izzetlerinin korunması meseleleriyle…” karıştırmamak lazım. Yani tolerans ve inisiyatifi kendi haklarına yönelik olunca kullanıyor, bu alanda azami hoş görülü davranıyordu. Ama aynı tolerans ve inisiyatifi; mesajı hedefinden saptırma, İslami düzenin tahrip edilmesi ve Müslümanların izzetlerinin ayaklar altına alınması.., mevzularında kullanmıyordu. Eğer şahsına yapılan hakaretlere gösterdiği toleransı / hoşgörüyü, “misyonun temel değerleri ile oynama alanlarında ve islam toplumunun izzetini koruma alanında” da  göstermiş olsaydı, o zaman din adına, İslami değer adına bir şey kalırmı idi ? Bu günün sözde tebliğcileri bu mevzuları birbirine karıştırdıklarından dolayı ortada ne din var ve nede sağlamca duran İslami bir değer.

     “Müşriklerin sözlerine katlan, onlardan güzellikle ayrıl.”  ( Müzzemmil 10 )

     “Sen onlara aldırış bile etme, güzel bir bağışlama ile bağışla.”  ( Hiçr 85 9

     “Şimdi sen onlardan yüz çevir ve size: “selam olsun” de.” ( Zuhruf 89 )

    “ Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine               yaranıp uzlaşmanı arzu ettiler; o zaman onlarda sana yaranıp uzlaşacaklardı. ( Habibim ) Şunların hiç birine itaat etme: yemin edip duran, aşağılık. Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz götürüp getiren, hayrı engellemeyi sürdüren, saldırgan, alabildiğine günahkar. Zorba, saygısız, sonrada kulağı kesik. Mal ve oğullar ( güç-iktidar) sahibi oldu diye.” ( Kalem.8-14 )

e) Tebliği Hiçbir dünyevi Beklenti İçerisine Girmeden Yapmak

Tebliğde gözetilmesi gereken bir başka şeyde; tebliği karşılık beklemeden yapmaktır. Muhatap ister teşekkür etsin isterse etmesin, tebliğ Allah için (yani Allah’ın rızalığını kazanmak için) yapılmalıdır. Bir insanın hidayetine vesile olmak, ya da kendisini hüsrana götürecek bir kötü amelinden caydırmak, dünyada elde edilecek her şeyden daha değerlidir. Onun için tebliğciler muhataplarına hep; ‘biz sizden bir karşılık istemiyoruz, bizim karşılığımızı Allah verecektir’ demişlerdir:

     “Yoksa sen onlardan ücret mi istiyorsun da bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler.”  ( Tur 45 )

   “De ki: Sizden istediğim her hangi bir ücret varsa o sizin olsun. Benim mükâfatımı vermek ancak Allah’a aittir. O her şeye tanıktır.” ( Sebe 47. Enam 9. Yusuf 104. Furkan 57. Şuara 15-23 )

       Tebliğci olmadık, ya da dünyevi bir vaad de bulunmamalı. Çünkü bu dava (bu din), dünya eksenli değil, ahiret eksenlidir. Dünya yatırımlı değil, ahiret yatırımlıdır. Onun için tebliğci muhatabına dünya cennetini değil, ahiret cennetini hatırlatmalı ki bu davaya inanmış bir fert eğer vaat edilen dünyalığa kavuşamazsa yanıltıldığı / aldatıldığı duygularına kapılmasın. Ve dünyalık elde edeceğim diye amel işleyip de ameli boşa gitmesin. Yalnız ve yalnız Allah’ın (cc) rızasını kazanacağı ve Allah’ın mükâfatına (cennetine) ereceğini telkin etmeli. Peygamber Aleyhisselam hep ahiret mükâfatını hatırlatmıştır. Peygamberin “Bizans’a ve Kisra’ya varis olacaksınız” şeklindeki telkinleri hedef göstermekten, hedefi büyük tutmaktan başka amaç taşımamaktadır. Yoksa O, (Peygamber) imanından dolayı işkence gören, büyük ızdıraplar içinde / işkenceler altında kıvranan sahabelere hep şunu derdi: “Sabredin ey Yasir ailesi, sabredin ey Bilal, sabredin ey Habbab… sizin için cennet vardır.” Peygamber Aleyhisselam hiçbir zaman İslam’ı kabul ettiğinizde şu dünyalıklara kavuşacaksınız, şu makam ve mevkileri elde edeceksiniz dememiştir.

    “De ki: Ben size Allah benim yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilemem. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahy olunana uyuyorum. De ki: kör ile gören hiçbir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?”  ( Enam 50 )

    Peygamber Aleyhisselam ve diğer tüm peygamberler hep aynı şeyi söylemişlerdir. “Biz dünyayı, dünya ziynetini-süsünü, makam ve mevkileri… elde etmek için gelmedik. Bizim temel / asıl gayemiz ;Allah’a (cc) gereği gibi kulluk etmek ve bu ortamı hazırlamak.” Gereği gibi kulluk etmek ve böyle bir ortamı oluşturmak İslami tebliğin temel esprisidir. Bu temel espriyi gerçekleştirirken Allah’ın (cc) nasip edeceği dünya nimetlerinden de (davanın önüne geçirilmediği ölçüde de) yararlanmaktır. Peygamberler ve onlara güzelce tabi olan tebliğciler, dünya ve içindekilere bu gözle bakmışlardır.

     Bugünün ıslahatçıları ve ahlak önderleri( özellikle politikacılar) ahiret cennetini değil, dünya cennetini ön plana çıkarırlar. Muhataplarına ve hedef kitlelerine “pembe bir dünya” tablosu çizerler. Şöyle para kazanacaklarını, belli makamlara ulaştıklarında dünyevi pek çok itibar kazanacaklarını ve dolayısıyla elde ettikleri şeylerin gücü / cazibesi ile daha başka imkanlar elde edebileceklerini.., yahut asıl maksatlarını bu noktalara ulaştıktan sonra rahatlıkla gündeme getirebileceklerini telkin ederler. Hedefe dünyalıkları, makam ve mevkileri koyarlar. Amaçları / gaye ve gayretleri bu hedefler olunca İslam’da araç konumuna düşüyor. Bunun da adını İslamcılık (davaya hizmet) koyarak hem kendilerini avuturlar hem de peşlerine takmış oldukları koca kitleleri avuturlar.

f)  Tebliğde ayrımcılık yapmamak

     Tebliğcinin dikkat etmesi gereken bir başka şey muhataplar arasında ayrım yapmamasıdır. Bu faydalıdır bu faydasızdır dememeli “yakın olana ve yönelene” tebliği götürmelidir. Ta ki malı, statüsü ve kariyeri olmasa dahi. Yakın olmayan ve yönelmeyene; malı, statü ve kariyeri var diye, bu yönlerinden faydalanırız diye zaman ve emek harcamamalı. Bu anlayışla söz konusu insanlara yanaşmak Allah (cc) rızasını gözetmekten çok uzak bir anlayıştır. Yani muhataba “yağlı müşteri” gözüyle bakılmamalı. Muhataba yağlı müşteri gözüyle bakmak, tebliğin samimiyetini de ihlâsını da alıp götürür. İhlâs ve samimiyetle elde edilmeyen adamlardan davaya hayır gelmez.

      Bu dava zengin ve kariyerliler… yani “nüfuz”lular hareketi değildir. Bu dava, samimiyet ve ihlâsla kavrulmuş “gönüllü” ler hareketidir. “Kendilerini müstağni görüp de azmış olan…” ( Alak 6-7 ) her ne kadar hoş görmese de ve her ne kadar inanmış olanlara “ayak takımı” demiş olsalar dahi bu dava gönüllülerin davasıdır. Bu davanın; samimiyetsiz ve ihlâs sız zengin / nüfuz sahiplerine değil, fakir/gariban ama samimi ve gönülden inanmış erlere ihtiyacı vardır. Çünkü bu dava gücünü dünyevi değerlerden değil, ihlâs ve samimiyetin dayandığı “Rızayı Bari / Allah”tan olmakta. Onun için tebliğciler bu konuda uyarılmışlardır.

      “Kavmimden ileri gelen kâfirler (Nuh’a) dediler ki: Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt tabakasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” ( Hud 27 )

     “Onlar şöyle cevap verdiler; sana düşük seviyeli kimseler tabi olurken, biz sana iman eder miyiz hiç?

  Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında bilgim yoktur.

Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bi’ düşünseniz!

Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.

Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”  ( Şuara  111-115 )

      “Rabbin rızasını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranları kovma onların hesabından sana bir sorumluluk, senin hesabından da onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki bunları kovup da zalimlerden olasın.” ( Enam 52 )

   “Yüzünü ekşitip çevirdi.

Kendisine o a’ma geldi diye.

Ne bilirsin ki belki o temizlenecekti.

Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti.

İhtiyaç duymayan kimseye gelince; sen ona yöneliyorsun.

Hâlbuki onun temizlenmesinden sana vebal yok.

Ama yanına koşarak gelip, kendisi de korkan kimseye gelince sen onu bırakıp oyalanıyorsun. Hayır! Çünkü bu bir öğüttür. Artık dileyen onunla öğüt alır.”  ( Abese 1-12 )

    Bu ayetler demetinde özellikle son bölüm, yani Hz. Peygamber Aleyhisselam’ın, Ümmü Mektum’e ağma (gözleri görmeyen)birisine  yapmış olduğu uygulama bir hayli ilgi çekicidir. Takdir edersiniz ki, Peygamber Aleyhisselam’da bir insandı. Ve vahiy onu eğitmediği müddetçe O’da yol yordam bilmiyordu. O (Resul) insanları eğitirken vahiy’de onu eğitiyordu. Tebliğin bu yöntemi ile ilgili henüz bir bilgi almamıştı ki, yanlış ama kendince faydalı olacak / daha fazla kar getirecek bir yönteme başvurdu. Ümmü Mektum kör ve gariban biri idi. Bunun İslam’a girmesi ile dava pek bir şey kazanmış olmayacaktı.(!) (peygamberin o anki düşüncesine göre). Oysaki Mekke’nin önde gelen nüfuz sahibi ya da onlardan bazıları “İslami tarafa” çekilirse bunların gücünden güç elde edilecekti. Ve bunların gücünün kullanılmasıyla da bütün kapılar açılacaktı. Böyle düşünülmüştü. Ama ilahi irade böyle bir düşüncenin faydasız olduğunu bu örnekle bildirmiş oldu.  Vahiy: zorla güzellik olmayacağını hatır-gönül işiyle ama isteksiz ve samimiyetsiz atılan temellerin çürük olacağını, İslami hareketin gıdasının, ihlâs-samimiyet ve takvanın olacağı bunlardan yoksun herhangi bir dünyevi değerin hiçbir fayda sağlamayacağını bu kıssa ile öğretmiş oluyordu.

   Elbette ki Hz. Ebubekir gibi ihlâslı zenginlerin, Hz. Ömer gibi ihlâslı nüfuz sahiplerinin, Hz. Hamza gibi ihlâslı kahramanların… olması göz çıkarmazdı. Bunların varlıkları ile dava hissedilir biçimde güç kazanabilirdi ve kazandı da. Bu doğru. Bu onların (ihlâs ve takvalarıyla beraber) ballı börekli yanlarıdır. Bu yanları, ihlâs ve samimiyetten sonra gelen artı değerlerdir ve bu artı değerler İslam’ın gücüne güç katacaktır ve katmıştır da. Ancak asla; istek, samimiyet ve ihlâs unutulmamalı ve bu hasletlerin görüldüğü kişilere yatırım yapılmalı, onlara emek harcanmalıdır.

  g) Tebliğde “müjdeleme ve korkutma” yı birlikte gündeme getirmek

 Tebliğcinin ön planda tutması gereken bir başka önemli hadisede “müjdeleme ve korkutma” işini (ikisini birden) gündeme getirmelidir. İslam’ın rahmet öncelikli, müjde öncelikli olduğu doğrudur. Ama İslam hepten de bir “pembe tablocu” değildir.  Peygamber Aleyhisselam’ın: “sevdirin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın” Nebevi talimatları, muhataplara karamsar tablolar çizerek İslam’a yöneliş yollarının tıkandırılmaması ile ilgilidir. Yoksa gerçeklerin tüm çıplaklığıyla gözler önüne  serilmemesi, madalyonun hep bir tarafının anlatılıp diğer tarafının tamamen ihmal edilmesi değildir. Evet, cennet vardır ama cehennem de vardır. Allah’ın (cc) rahmeti geniştir ve boldur ama gazabı da vardır. Ve Allah (cc) gazabı hak edenleri daha bu dünya da dahi cezalandırdığı  (çeşitli doğa olaylarıyla sel, yıldırım, deprem, haşere, hastalık vs… cezalandırdığı, Müslümanların eliyle cezalandırdığı ve kâfirleri birbirine düşürerek cezalandırdığı) gibi, ahirette de ebedi cezaya çarptıracaktır. Tebliğci bu iki gerçeği de muhataplarının önüne açık seçik bir şekilde sermesi lazım. Çünkü peygamberlerin temel görevlerinin bir boyutu da insanoğlunu bekleyen bu iki gerçeği (cezalandırılacağı ya da mükâfatlandırılacağı) açıkça gözleri önüne sermektir.

    “Şüphe yok ki Biz seni hak ile (müminleri) müjdeleyici (inkâr edenleri) korkutucu olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu tutulmazsın.”  ( Bakara 19 )

     “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanlar sen onunla (Kuran ile)uyar. Onların O’ndan başka bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Olur ki sakınırlar.”  ( Enam 51 )

     “De ki: Ben sizi ancak vahiy ile korkutuyor ve uyarıyorum. Hâlbuki sağırlar uyarıldıkları zaman yapılan çağrıyı işitmezler.” ( Enbiya 48 )

    “Yük (günah) taşıyan bir kimse, başka bir kimsenin yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse kendi yüküne (birini) çağırsa –akraba dahi olsa- o yükünden (ona) hiçbir şey yüklenmez. Sen ancak gıyaben (görmeksizin) Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları korkutursun. Kim temizlenirse ancak kendisi için temizlenmiş olur. Dönüş yalnız Allah’adır.” ( Fatır 18 )

     “Ey örtünüp bürünen. Kalk (ve) artık uyar.”  ( Müddesir 1-2 )

  Yani Hicr suresi 49-50 ci ayetlerde ifade edildiği gibi.

“Ey Peygamber ! Kullarıma benim çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğumu haber ver. Bununla birlikte azabımın da çok acı verici olduğunu…”

Allah (cc) Roma tanrıları gibi insanın başını bekleyip en ufak bir yanlışını gördüğünde hemen kamçılayan bir tanrı değildir. Ama Allah (cc) aynı zamanda Hint tanrıları gibi “kullar” ne halt işlerse işlesin  kullarını adeta “kayıran” bir tanrı da değildir. Rahmet öncelikli ama hak edenin üzerinde gazabının çetin olduğu / olacağı bir RAB’DİR.

Ama gelin görün ki  Bugünün ıslahatçılarının pek çoğunun mönüsünde korkutma hiç yoktur. Kâfirlerin, müşriklerin, münafıkların ve kötülükleri karakter edinmiş nasipsizlerin karşısında hep pembe tablo çizerler. Sanki korkutma ayetleri görünmeyen “gulyabani”ler için inmiş. Ve bir gün bu görünmeyen gulyabaniler gelecek(!) ki bu ayetleri onlara anlatacaklar(!)

h)  Tebliğci yanlışlara  “yerinde ve zamanında” tavır koymalıdır

 Tüm bu yöntemler ve aşamalardan sonra tebliğci tüm hakikatleri ortaya koymalıdır. Kişi yada kişiler inanmadığı ya da itibar etmeyip dudak büktüğünde oradan güzellikle ayrılmalıdır. Muhatap tebliğcinin şahsına rencide edici sözler söylediğinde buna tahammül edebilir. Ama alay ve hakaret Allah’ın ayetlerine, İslam’ın temel değerlerine yönelmeye başlarsa buna asla tahammül edemez, bunu sineye çekemez. En azından o topluluğu (protesto manasına) terk etmesi gerekir.

   “O (Allah) Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber olmayın, yoksa sizde onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.”  ( Nisa 140 )

     Tebliğci, muhataba, muhatabın tarzına göre hareket etmelidir. Muhatap açıkça Allah’ın ayetlerini (İslam’ın emirlerini ve kutsallarını) inkâr ediyor ya da alay ediyorsa sabır ve tahammül sınırı bitmiş demektir. Bu noktadan sonra tebliğin “tavır” boyutu gündeme girer. Tebliğci, tebliğ etmeyi önemsediğinden daha çok “tavrı” da önemsemelidir. Çünkü tebliğ yapmazsa sadece günahkâr olabilir, ama tavır koymaz ise imandan çıkabilir. Tavır ayetinin (Nisa 140) mesajı açıkça ortadadır. Ayet: “Eğer tavır koymazsanız sizde onlar gibi olursunuz” diyor. Dahası ayet, inkâr eden ya da alay edenin kâfir, buna ses çıkarmayıp o ortama uyanında münafık olduğunu söylüyor. Hiçbir kimse tebliğ adı altında ve hoşgörü ayakları ile Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiği ve İslam’ın kutsalları ile alay edildiği bir ortamda bulunamaz. Allah’ın, ilahlık ve Rabliğini inkâr edildiği bir ortamda, bir “meclis”te, bir parlamento da, bir dernekte, bir yerel ya da uluslar arası platformlarda bulunamaz. Böyle birisinin İslam’ı temsil etme hakkı olamaz. Allah’ın Peygamberi (Hz. Muhammed (sav), ile İslam’ın herhangi bir kutsalı ile.., alay edildiği ortamda asla duramaz. Hele birde o meclislerin, parlamentoların ve platformların daimi müdavimi ise o kişi ya da kişilerin İslam üzere kalması düşünülemez. Onlara yakışan sıfat “münafıklıktır”.

 

    Fertler arası (dinler arası demiyoruz, dinler arası diyalog şirktir) diyalog olabilir. (ki sıfatları ne olursa olsun) fertler arası görüşülüp tartışılabilir. Ama alay ve hakaret olmadığı sürece; birilerinin kalkıp batıl ve gerçeğe aykırı düşüncelerini dayatmadığı müddetçe. İslam’ın gerçek ve hakikatlerinin hasır altı edilmediği müddetçe. Buna en güzel örnek Hz. Muhammed Aleyhisselam’la Necran Hıristiyan papazlarının arasında geçen olaydır. Siyer kitaplarında bu olayın genişçe anlatımı vardır. Özetle papazların Hıristiyan inancı hakkında Peygamber Aleyhisselam’dan bir tür “geçerlilik vizesi” istiyorlardı. Kendi inanç yapılarında doğru olacağını, bu konuda Hz. Peygamberinde yanılabileceğini de iddia ediyorlardı. Gerçeğin ortaya çıkmasını istemeyen papazlar habire Peygamber Aleyhisselam’la yarış içine giriyorlardı. Sonunda ilahi irade olaya müdahale etti ve papazların yalancı / iftiracı oldukları ortaya çıkmış oldu. “mübahele” yani “yalancının üzerine lanet etme” ayeti olan Ali İmran 61. ayet indi:

      “Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınız bizde kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, bizde kendi kadınlarımızı, çağıralım sonra da dua edelimde Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim.”  ( Ali İmran 61 )

       İslam: Tüm güzelliği ile “temsil ve tebliğ” edilmeyi istediği gibi, onurlu ve izzetli bir şekilde “tavır” konulmasını da ister. Bu tavır yerine göre elle, yerine göre dille (ve kalemle) ve her yer ve ortamda da en azından kalple olmalıdır. Meşhur hadisi şerifin bildirdiğine göre “kalple buğz” (yani tavır) imanın en zayıf halidir. Bundan sonrasında da hardal tanesi kadar iman yoktur. Hal böyle iken, kalpleriyle dahi buğz edemeyenler de (ki en azından kalple buğz edildiğinin alameti de söz konusu platformlarda bulunmamasıdır) hangi imanın varlığından söz edilebilir?

 

 

ı) Tebliğde  ölümüne ve inadına ısrarcı olmak

 

   Tebliğin son aşaması; doğruları savunmada ısrarlı olmak, ölümüne hakikati savunmak ve başa gelenlere Allah (cc) için sabretmektir. Davanın “tebliğ ve temsil”de son aşaması budur. Bu son aşamayı ortaya koyamayanlar İslam’ın evrensel bir görevi olan; “İslam dinini tüm insanlığa sunma / KITAL” aşamasına gelemezler. Allah (cc) o kişi ve topluluklara bu aşamalara ulaşmayı nasip etmez. Böyle kişi ve topluluklar varlıklarını hissettiremeden silik bir şekilde yaşayıp giderler. Bunlardan ne insanlık ve ne de tarih bahseder. Tarihi yapan / tarih yazdıran insanlar, “tavır” adına kayda değer bir şey ortaya koyan insanlardır. Kuran’ın üçte bir bölümünün fazlası (yarıya yakını) “tavır”dan bahseder. Yani, tarihi yapanlardan / tarihi yazdıranlardan... Kuran’da, tavır konusunda ön plana çıkan peygamberlerden ve “Ashab”lardan çokça örnekler vardır. Bunlardan en öne çıkanlardan birisi Hz. İbrahim (as)dır. Hatta öyle ki bu din Hz. İbrahim’le özdeşleşmiştir. Bu dine (İslam’a) “İbrahim’in dini” denmiştir.

   “Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir.”  ( Bakara 130 )

   “De ki: Allah doğru söylemiştir. O halde Hanif olarak İbrahim’in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi.”  ( Ali İmran 95 )

   “İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in Hanif dinine uyan kimseden daha güzel din sahibi kim olabilir? Allah İbrahim’i dost edinmişti.”  ( Nisa 125 )

     Hz. İbrahim (as) bu övgüyü “emr olunduğu üzere dosdoğru olma” sından almıştı. Canı da dâhil her şeyinden olma pahasına ortaya koymuş olduğu tavrından almıştı. Hz. İbrahim (as) tebliğin tüm aşamalarından geçmiş / geçirilmişti. Müşrik olan (rivayetlere göre put yapan ya da put hane görevlisi olan) babasını İslam’a çağırırken önce en nazik ifadeleri kullanmış ( Meryem 42-45 ) sonra babasını şirkte ( Enbiya 54 ) ısrarcılığını görünce babasında sapıklık içerisinde olduğunu açıkça söylemiş

sonra da ondan uzaklaşmıştı ( Meryem 46 ). Bu kadarla da kalmıyor babasının ve kavminin taptığı putlara meydan okuyor onlara bir darbe indireceğini söylüyor ve sonunda o darbeyi de  indiriyordu. ( Enbiya 57 )

     Hz. İbrahim (as) ateşe atılma pahasına İslam’ın hakikatini korkusuzca haykırıyor,  putçu anlayışı reddedişini sadece sözde bırakmayıp pratiğe dökerek putları paramparça ediyordu. Müşrik kavmi karşısında düşüncelerini gizlemiyor, onlara meydan okuyarak haykırıyordu:

   “Kavmi ona karşı delil getirmeye çalıştı. O da dedi ki: (Allah) beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz? Ben ise O’na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Meğerki Rabbim bir şey dilemiş olsun. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız?

   Allah üzerinize hakkında bir delil ve belge indirdiği şeyi siz O’na ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da ben sizin ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım? Şimdi bu iki gruptan hangisi güven duymaya daha layıktır. Eğer biliyorsanız (söyleyin)” ( Enam 80-81 )

    “İbrahim ne onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten uyulacak güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine; “Muhakkak bizler sizden ve Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylerden uzağız. Sizi inkar ettik. Yalnızca Allah’a iman edinceye bizimle sizin aranızda düşmanlık ve kin ebediyen baş göstermiştir” demişlerdi…” ( Mümtehine 4 )

      Hz. Nuh’un (as) izlediği yol ve son sözü bakın nasıl olmuş:

      “Gerçekten Biz Nuh’u kavmine: Kendilerine çok acıklı bir azap gelmezden önce kavmini korkut diye gönderdik.

    O’da dedi ki: Ey kavmim, şüphesiz ben, sizi apaçık bir korkutan ve uyaranım.

    Şöyle ki: Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana itaat edin. Ta ki günahlarınızdan bir kısmını mağfiret buyursun ve sizi belli bir süreye kadar geciktirsin. Şüphesiz ki Allah’ın takdir ettiği vakit geldi mi geri bırakılmaz. Keşke bilseydiniz.

     Dedi ki: Rabbim ben, kavmimi gece ve gündüz gerçekten davet ettim. Fakat benim davetim onları kaçışlarından başka bir şeylerini artırmadı.

      Gerçekten ben onlara, kendilerini mağfiret etmem için ne zaman davet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler ve büyüklendikçe büyüklendiler.

    Sonra ben gerçekten onları yüksek sesle de davet ettim hem de kendilerine gizli gizli söyledim.

      Arkasından: Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O, çok mağfiret edicidir, dedim.”  ( Nuh 1-10 )

     Hz. Nuh (as), tebliğle ilgili tüm aşamaları geçti ve tüm iyi niyetini kullandı. Yeri geldiğinde yumuşak ve sevecen, yeri geldiğinde hoşgörülü oldu. Ama karşı taraftan; katı bir inkâr, katılık ve istihza görünce onlarla olan yollarını ayırdı. Tabir caizse, tüm köprüleri yıkıp gemileri yaktı ve o azılı kavmine şu ifadelerle meydan okudu:

      “Onlara Nuh’un haberini de oku. Hani O, kavmine söylemişti: Ey kavmim, eğer aranızda kalmam ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa –ki ben ancak Allah’a dayanıp güvenirim- haydi işinizi sağlam tutun, ortaklarınızı da çağırın. Sonra işiniz size hiçbir tasa vermesin. Sonra da mühlet vermeksizin bana hükmünüzü uygulayın.”  ( Yunus 71 )

       Hz. Nuh (as), bu meydan okumadan sonra o azgın kavme bir şey yapabilecek gücü olmadığından dolayı, onları Rabbine şikâyet ediyor ve onların yok olmasını istiyordu:

       “Ya Rabbi, beni yalanladıkları için intikamını al dedi.” ( Mümimün 26 )

       “(Nuh) Dedi ki: Rabbim, kavmim gerçekten beni yalanladı. Artık benimle onlar arasında sen ayırt edici hükmünü ver! Beni ve beraberimdeki müminleri de kurtar.”  ( Şuara 117-118 )

        “Nuh dedi ki: Ey Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan bir kimse bırakma.

Çünkü eğer sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar ve kötü kimselerden, aşırı giden kâfirden başka evlat doğurmazlar.

    Rabbim bana, anama, babama, mümin olarak evime girme ve erkek ve kadın müminlere mağfiret buyur! Zalimlerde hak olduklarından başka bir şeylerini artırma.”  ( Nuh 26-28 )

    Hz. Nuh (as), Ulul-Azm (büyük peygamber)lerden birisidir. Diğer peygamberlerin izlemiş oldukları yol(lar) elbette ki bizler için çok önemli belgelerdir. Ulul-Azm peygamberlerin izlemiş oldukları yol ise daha da bağlayıcı ve önemlidir. Tebliğ süreci içerisinde karşılaşacağımız her aşama için, peygamberlerin ve örnek gösterilen “ashap”ların hayatlarından alacağımız pek çok örnekler vardır. “Buna değdi buna değmedi” mantığıyla hiçbir peygamberin bir tavrı “bize göre değil” denilemez. Kendilerine “Müslüman cemaatler” denilen pek çok “ıslahatçı” lar, bazı peygamberlerin örnek hayatlarından kendi stillerine uygun bir iki yön alarak yollarına devam ederler. Kimileri ibadi yönlerini, kimileri insani yönlerini, kimileri ailevi yönlerini, kimileri siyasi yönlerini… vb alarak yollarına devam etmektedirler. Tabi olduğu gibi değil, çarpıtarak ve kendi stillerine/tarzlarına uydurarak almaktadırlar. Sonunda da parça pörçük bir tarz ortaya çıkmakta.

     Mesela: “Ahlakçı ve hoşgörücü” ler olarak ortaya çıkanlar, Hz. Musa(as) ya yapılan şu ilk ifadeyi (muhatapla karşılaştığında yapması gereken ilk yaklaşım) baz alarak kafir ve münafık odaklarla sarmaş dolaş olmuş durumlarını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar:

    “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alıp ya da korkar.”  ( Taha 44 )

      Söz konusu ıslahatçı ve ahlakçı gruplar, muhataba “yumuşak/hoşgörülü” davranmayı tebliğde bir aşama değil, bir yaşam tarzı olarak görmektedirler. Bir sonraki ya da daha sonraki gelecek aşamalara geçmeyi hiç düşünmemektedirler. Bir dönem için “belki öğüt alır” diye firavuna böyle yaklaşan Hz. Musa daha sonra aynı kişiye şu çıkışta bulunmaktadır:

     “O’da (Musa) demişti ki: ‘Andolsun ki, bunları birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden bilmemişsindir. (Ey) Firavun! Bende seni helak edilmiş sanıyorum.” 147

   Hz. Musa (as) ilk aşamada firavun gibi bir azgın kâfire nazik davranmış, “belki öğüt alır” diye bağları samimiyet üzerine atmaya çalışmıştı. Ama onda katı bir inkâr, istihza ve şiddet görünce iyi niyet köprülerini yıkıp bu sefer meydan okumaya başlamıştı. “Ey firavun! Ben seni mahvolmuş” olarak görüyorum demişti. Yani, sen bitmişsin ya da sen bittin ey firavun… demişti. Hz. Musa daha sonra firavun ve ekibinden öç almak istemişti. Ama buna gücü yetecek gücü (taraftarı) olmayınca onu Allah’a (cc) havale etmiş, Rabbinden firavun ve avenesinin yok edilmesini istemişti:

    “Musa: Ey Rabbimiz, dedi. Gerçekten sen firavun ve (kavminin) ileri gelenlerine dünya hayatında bir ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz (insanları) senin yolundan saptırsın diye mi? Rabbimiz, mallarını yok et, kalplerini mühürle (ve …) Çünkü onlar can yakıcı azabı görmeyince iman etmeyeceklerdir.” 148

    Sonra, Kuran’dan bildiğimiz / öğrendiğimiz olay oldu. Hz. Musa inananları yanına alarak gece Mısır’ı  terk etti. Firavun, Hz. Musa ve inananların ülkeyi terk ettiğini anlayınca şatafatlı ordusu ile Kızıldeniz’e yakın bir yerde Hz. Musa’ya yetişti. Hz. Musa ve inananları denizden yol açarak karşı yakaya geçmelerini sağlayan yüce Allah (cc), firavun ve avenesini suda boğdu. Ve Hz. Musa’nın duası (kastı) gerçekleşmiş oldu.

      İşte tebliğ sürecinin ulaştığı son nokta. Muhataba yaklaşmada bir ön aşama olan “yumuşak ve nazik” davranış… muhatabın tavrına göre rengini değiştirerek “son kozları oynama”… İşte Rabbani yöntem ve tavır budur. Birde şu İslamcı geçinen  grupların haline bakarmısınız ?. Allah’ın hükümlerini kabul etmeyen, İslam’ın değerleri ile her fırsatta alay eden, Allah ile, O’nun Resulü ve İslam söz konusu olunca “aslanı görmüş yaban eşeği gibi ürken”… kafir ve münafık odaklarla sarmaş dolaş olarak yaşayan ve bu onursuz yaşantılarını bir de utanmadan Kuran’dan delil getirerek durumlarını meşrulaştırmaya çalışan nasipsizlere ne demeli?

    Bunlar peygamberdi, bizler bunlar gibi nerede olacağız diyenlere… buyurun Ashab-ı Kehf örneği:

      “Biz, sana onların kıssalarını gerçek şekli ile anlatalım. Gerçekten bunlar, Rablerine iman eden genç yiğitlerdi. Bizde hidayetlerini artırmıştık.

       (Hükümdarın önünde) dikilip de: ‘Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasını ilah diye çağırmayız. O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz’ dediklerinde Biz(de) kalplerine sabır ve metanet vermiştik.

    Şunlar bizim kavmimiz O’ndan (Allah’tan) başka ilah edindiler. Bari onlara dair açık bir delil getirselerdi. Artık Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir!

    (Yolda birbirlerine şöyle demişlerdi) Mademki onlardan ve Allah’tan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya sığının; Rabbimiz size rahmetinden genişlik versin. İçimizde size faydalı olanı (veya kolaylık) hazırlasın.” 149

      Kehf Ashab-ı “ emr olundukları gibi dosdoğru ol” manın gereğini yerine getirmiş, şirk koşan kâfir bir toplumla bütün bağlarını kesmiş, bununla da kalmayıp bu tavırlarının ilanını hem de en yüksek mevki olan kralın karşısında yapmışlardı. Bu onurlu çıkışlarının karşılığı olarak da Rableri onların kalplerine sekinet ve güveni indirmişti. Yani Allah (cc) yardımcıları olmuştu. Şimdi şu kendilerine “Müslüman topluluklar” denilen halkların düşmüş oldukları acıklı ve bir o kadar da aşağılayıcı duruma bakar mısınız? Dışta emperyalist ve Siyonist güçlerin uşağı olmuş içte ise yerli işbirlikçi zalimlerin şamar oğlanına dönmüşlerdir. Ve bu teslimiyetçi hallerinden sözde kurtulmak içinde “dil ucuyla” Allah’tan (cc) imdat istemektedirler. Böyle onursuzluğa yakışan böyle aşağılanmadır…

 Son olarak tebliğde  “yöntem ve aşama” ları toparlarsak üç ana başlık altında özetleye biliriz…( İnşallah sonraki bölümlerde.)

 Orhan TUTAR
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
10 Mart 2010, 08:57:15 ÖÖ 08
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #6 :»

İSLAMİ TEBLİĞDE KUR’AN METODU
PROF. DR. MEHMET SOYSALDI
İnsanlara en doğru yolu göstermek için gönderilmiş olan Kur’an-ı Kerim, yirmi üç yıllık bir zaman içerisinde, tarihte eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir.
Kur’an, hiçbir düzen ve hiçbir hukuk tanımayan sorumsuz fertlerden, kıyamete kadar her dönemde insanlara örnek olabilecek, derin bir hukuk anlayışına sahip bir topluluğun meydana gelmesini sağlamıştır. Bunu da insanlık tarihi açısından yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirmiştir. Bu kadar kısa bir zaman içerisinde yapılan bu değişiklikte en büyük âmil, şüphesiz ki, Kur’an’ın muhtevası, eşsiz üslubu ve gönüllere nüfuz eden derin manasıdır.
Bunun yanında hak ve hakikati sunuş biçimi yani, irşad ve tebliğ metodu da bu inkılâbı gerçekleştirmesinde büyük rol oynamıştır. Bir ilaç ne kadar tesirli olursa olsun, hastaya uygun dozajda verilmezse bir faydası görülemez. Bunun gibi, Kur’an’ın getirmiş olduğu evrensel esaslar, ne kadar yüce ve değerli olursa olsun, insanlara münasip bir üslup içinde anlatılmazsa, bundan da istenilen fayda sağlanamaz.
İşte Kur’an, bu hususta nasıl bir yol takip etmiştir ki, az bir zamanda böyle bir başarıyı sağlayabilmiştir. Biz, burada Kur’an’ın insanları ikna etmede ve hakkı hakikati onlara ulaştırmadaki metodu üzerinde durup ayetler ışığında Kur’an’ın öngördüğü yöntemleri açıklamaya çalışacağız.

Kur’an’ın Tebliğ Metodu:
Kur’an insanları nasıl ikna ederek onlara Allah’ın varlığını ve birliğini kabul ettirmeye çalışmıştır? Yine Yüce Allah, Kur’an’da koymuş olduğu prensipleri insanlara benimsetirken nasıl bir yol takip etmiştir? Bu hususta ortaya koyduğu deliller nelerdir? İşte bu gibi sorulara ayetler ışığında cevap verildiğinde Kur’an’ın irşad ve tebliğ metodu da ortaya çıkmış olmaktadır. Kur’an’ın irşad metodunun en özlü bir şekilde şu ayette ifade edildiğini görmekteyiz:
“(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Çünkü Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)
Bu ayetteki “hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna, yani İslam dinine çağır” ifadesi açık ve kesin bir emirdir. Ama kimlerin hikmet ve güzel öğütle Allah’ın yoluna çağırılacağı ayette belirtilmemiştir. Müşrikler, Kitap Ehli, münafıklar ve müslümanlar, acaba bunlardan hangisi bu davetin muhatabıdır? Ayette mefulün zikredilmemesi, hitabın umumî oluşuna işaret etmektedir.(1) Kur’an, tek bir zümreyi hidayete çağırmak için değil, bütün insanları hidayete erdirmek için gönderilmiş bir kitaptır. O halde bütün insanlar bu kapsama girmektedirler.
Allah yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel biçimde mücadele etmeyi emreden bu ayet, İslam’da tebliğ metodunu ortaya koymaktadır.
Ayetin açık ifadesinden anlaşıldığına göre, Kur’an, hitap edilmek istenen insanları üç grup halinde değerlendirmekte ve bunların her birine ne şekilde hitap edilmesi gerektiği belirtilmektedir:
1. Allah yoluna hikmetle çağırmak.
2. Allah yoluna güzel öğütle çağırmak.
3. En güzel bir biçimde mücadele etmek.

 
1. Allah Yoluna Hikmetle Çağırmak:
Allah yoluna hikmetle davet edilecek olanlar, gerçeği öğrenmek isteyen, anlayışlı ve olgun insanlardır. Onlara karşı ancak kesin delillerle konuşmak doğru olur ki, o kesin delil de hikmettir. Nitekim ayette geçen hikmet kelimesi başlıca şu manaları taşımaktadır:
a) Doyurucu, ikna edici, aynı zamanda -karşısındaki insanların kültür seviyesine göre- bilimsel ölçüde delillerle davet etmek.
b) Gerçeği yansıtır mahiyetteki belgelerle davet etmek.
c) İnsanlara yarar sağlayacak, akıllara ışık tutacak vicdanlarını harekete geçirecek misallerle davet etmek.


2. Allah Yoluna Güzel Öğütle Çağırmak:
Allah yoluna güzel öğütle davet edilecek olanlar ise, sağlam karakterli, güzel huylu, iyi kalpli, zarif ve duyarlı bir vicdana sahip ve öğüt kabul eden insanlardır. Bu tür insanları Allah yoluna, güzel, tatlı, çekici ve doyurucu öğütlerle davet etmek gerekir. Çünkü bilgisiz, hikmetsiz, kaba davetle, taassupla hareket etmenin bir yararı olmaz. Ancak hikmet, tatlı dil gönülleri etkiler, insanları yumuşatır, yoldan çıkanları yola getirir.

3. En Güzel Bir Biçimde Mücadele Etmek:
En güzel bir biçimde mücadele etmek, daha ziyade dinî eğitimden uzak, yabancı kültürün tesiri altında kalıp dine, dindara saygı duymayan; üstelik yıkıcı, bozucu faaliyetlerde bulunan inkârcı veya çok şüpheci inatçılara karşı yapılır. Mücadelenin günün şartlarını, sosyal yapının özelliklerini, muhatabın tutum ve dayanaklarını dikkate alarak sistemli, seviyeli, şuurlu bir şekilde yapılması gereklidir.(2)
Ayette geçen mücadele kelimesi cedel kökünden müfâale kalıbından mastardır. Aşırı ölçüde tartışma, bir işi sağlam yapma, mücadele eden iki kişiden birinin diğerini fikren mağlup etmesi, güreşmek ve bir insanın arkadaşını sert yere düşürmesi gibi manalara gelmektedir.(3)
Münakaşalardan müspet bir netice elde etmek oldukça zor bir iştir. Karşılıklı olarak bir takım fikirlerin çatışması sonucunda, genellikle yorgunluktan ve dargınlıktan başka bir şey hasıl olmaz.(4) Bunun için Kur’an, karşı tarafla mutlak olarak mücadele yapmayı pek tavsiye etmemiş, ancak ille de mücadele etmek gerekirse en güzel şekilde yapılmasını istemiştir.(5) Muhatabı kötüleyerek, onun şahsiyetini rencide ederek değil, ona karşı nazik ve anlayışlı davranarak hareket etmeyi, iyi bir netice elde edilmesi bakımından önemli saymaktadır.
Bu ayetten başka Kur’an’da, tebliğ metodumuzun nasıl olması gerektiğini açıklayan başka ayetler de vardır. O ayetleri de göz önünde bulundurarak Kur’an’ın öngördüğü diğer tebliğ yöntemlerini şöyle açıklayabiliriz:

4. Şefkat ve Merhametle Davet Etmek:
Müslümanların merhametli olması, Kur’an’ın emrettiği bir husustur. Davetçi ise, her müslümandan daha çok merhametli olmak zorundadır. Başkalarına karşı şefkatli ve merhametli olmayan bir kişi, onların iyiliğini isteyebilir mi? Hâlbuki davetçi, insanların cehennem ateşinden kurtulup Allah’ın rızasına kavuşması için gayret sarf eden kimsedir. O kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de sever.(6) 
Kur’an’da Hz. Peygamber’in merhametli olması sebebiyle, insanların O’nun etrafına toplanmış olduğu, aksi halde katı kalpli olmuş olsaydı etrafındakilerin dağılıp gitmiş olacakları belirtilmektedir.
“(Ey Muhammed!) Sen, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” (Âl-i İmran 3/159)
Bu ayet, davetçinin merhametli ve güler yüzlü olmasının önemi üzerinde durmaktadır. Soğuk ve katı yürekli insanlardan hiç kimsenin hoşlanmadığı bir gerçektir. Herkes müsamahakâr ve güler yüzlü insanların etrafında toplanır.(7) Güler yüzlü bir çehrenin ve tatlı bir çift sözün her insan üzerinde müspet bir tesir bıraktığını kim inkâr edebilir? Hz. Peygamber’de güler yüz, müsamaha ve merhamet o kadar engindi ki, O’nun hiçbir kimseye bağırıp çağırdığı görülmemiştir. Enes b. Mâlik bu konuda şöyle demektedir: “Hz. Peygamber’e on sene hizmet ettim, bir kere dahi bana (canı sıkılıp) of demedi. Yaptığım bir iş için “niçin böyle yaptın veya şöyle yapsaydın” demedi.” (Buhârî, Edeb, 39; Ebu Davud, Vitr, 32; Edeb, 1; Tirmizî, Bir, 69; Ahmed b.Hanbel, a.g.e., III, 101, 124, 159) İyilik ve müsamaha yönünden Hz. Peygamber’in hayatı eşsiz örneklerle doludur. Burada bir örnek vermek istiyorum:
Bir gün İslamiyete tam ısınmamış bir bedevî, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek O’ndan bir şeyler istedi. Rasulullah da bu fakir adama yardımda bulundu. Adam kalkıp giderken Hz. Peygamber ona:
- Seni memnun edebildim mi? dedi. Adam:
- Hayır memnun değilim, bunlar da bir şey mi sanki! diye söylendi.
Adamın bu nezaketsiz davranışına karşı orada bulunan Sahabîler, son derece kızdılar ve onun üzerine yürümek istediler. Hz. Peygamber, onlara durmalarını işaret ederek, evine gidip bu adama başka şeyler daha getirip verdi. Tekrar ona:
- Şimdi seni memnun edebildim mi? diye sordu. Adam da:
- Evet yardımda bulundun, Allah, ehline ve aşiretine hayır versin, dedi. Bunun üzerine Hz.Peygamber ona:
- Öyleyse gel, biraz önce kızdırdığın insanlara bu memnuniyetini açıkla da, sana olan düşmanlıklarını gider, dedi.
Adam içeri girip müslümanların huzurunda Hz. Peygamber’den memnun olduğunu belirtti.(Cool
İşte Hz.Peygamber’in bu ölçüdeki şefkat ve müsamahası insanları İslamiyete çekiyor ve onlara İslamiyeti benimsetmiş oluyordu. Bütün peygamberler gönderildikleri insanlara karşı hep böyle merhametli ve müsamahakâr davranmışlardır. İşte İslam’ı insanlara anlatan her davetçinin de muhataplarına karşı bu derece şefkatli ve merhametli olması gerekmektedir.

5.Yumuşak Söz Söylemek ve Muhatabı Güzellikle Savmak:
Fikir ve inançların değiştirilmesinde insanı etkileyen unsurlardan biri de şüphesiz ki yumuşak söz ve tatlı dildir. Yumuşak söz ve güler yüze karşı insanların büyük zaafı vardır. Güler yüzlü ve yumuşak sözlü insanlar, toplum içinde her zaman sevilir ve sayılırlar. Onlara karşı sıcak bir ilgi, yakın bir alaka, hiç eksik olmaz. İslam davetçisi bu noktada da herkesten çok duyarlı olarak muhataplarına karşı kullanacağı dilin yumuşak olmasına itina göstermelidir.  Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu hususa şöyle işaret etmektedir:
“Kullarıma söyle, sözün en güzelini söylesinler. Doğrusu şeytan aralarını bozmak ister. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra 17/53)
Bu ayette de ifade edildiği gibi inkâr eden insanlara dahi en güzel şekilde konuşulması gerekmektedir. Çünkü güzel söz ve yumuşak bir üslup, en katı insanlar üzerinde bile etkili olmakta ve onların yumuşamasını sağlamaktadır.
Muhatabı daima yumuşak ve tatlı sözlerle irşad etmek lazımdır. Çünkü bir adama bir şeyler öğretmekte onun cahil oluşuna işaret vardır. Cehaleti çok az kimse kabul eder. Bunun için hiddetli kimseler cehalet ve hataları üzerine ikaz edildikleri zaman hemen öfkelenirler. Cehaletlerinin ortaya çıkmaması için bile bile hakka karşı direnip dururlar. İnsan tabiatı hep cehaletini örtmeye meyleder. Çünkü cehalet insanda manevî bir çirkinlik ve yüz karalığıdır. Sahibi daima kınanır. Bunun için cehaletinin meydana çıkmasından insan son derece üzüntü duyar.
Tebliğ ve irşad esnasında kullanılan kaba ve sert sözleri şeytan vasıta yaparak insanların arasının açılmasına ve birtakım kötülüklerin çıkmasına çalışır. Kaba ve sert sözlerin cevapları daha da kaba ve sert olursa, giderek tartışma kavgaya dönüşür. Bu yüzden beşerî münasebetler iyice bozulmuş olur. İşte yukarıdaki ayette “şeytan insanların arasını bozmak ister” ifadesiyle bu husus belirtilmiştir. Bunun için davetçilerin inkârcılarla güzel konuşması, çıkması muhtemel olan kötülüklerin bertaraf edilmesi için lüzumludur. İnkârcılara karşı güzel konuşulmasını isteyen Kur’an, diğer insanlara karşı güzel konuşulmasını öncelikle istemektedir. Tatlı ve güzel söz, kalplerdeki yaraları iyileştirir, katılıkları giderir ve onları sevgi ve saygı etrafında toplar. Şeytan ise insanların dillerinden yakalamış olduğu kötü sözlerle insanların arasını açar ve düşmanlığı körükler. Konuşulan güzel sözlerle şeytana bu fırsat verilmemiş olur.(10) 
Yüce Allah, Hz. Musa ve Harun’u, Fir’avn’ı davet etmeye gönderirken onlara şöyle demiştir:
“Fir’avn’a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona tatlı dille konuşun. Belki o, aklını başına alır veya korkar.” (Taha 20/43-44)
Yumuşak söz, karşı tarafın kin ve öfkesini tahrik etmez, onların kibir ve gurur hislerini uyandırmaz. Aksine kalpleri yatıştırır, düşünmeyi ve ibret almayı telkin eder. Bunun için Yüce Allah, Fir’avn’a söylenecek yumuşak sözü de şu şekilde tayin etmiştir:
“De ki: (küfürden, azgınlıktan) temizlenmeye senin meylin var mı? Sana Rabbine giden yolu göstereyim ki, O’ndan korkasın.” (Naziat 79/18, 19)
Burada görülüyor ki, muhataba gayet yumuşak bir tarzda ve her çeşit nezaket kaidelerini içeren bir soru cümlesiyle “temizlenmeye niyetin var mı?” şeklinde hitap edilmektedir. Muhatap kim olursa olsun, isterse burada olduğu gibi, en azılı din düşmanı bile olsun, kullanılacak dilin yumuşak olmasına dikkat çekilmiştir.(11)

6. Müjdeleyerek Davet Etmek:
Müjdeleme kelimesi Arapça’da tebşir kavramıyla ifade edilir. Tebşir kelimesi ise, Arapça’da “sevinçli haber vermek, birine bir şeyi müjdeleyerek sevindirmek” gibi anlamlara gelmektedir.(12)
Kur’an’da tebşîr (müjdelemek) fiili, Allah’a, Hz. Peygamber’e ve Kur’an-ı Kerim’e isnat edilerek kullanıldığı gibi bunun ism-i faili olan mübeşşir de hem geçmiş peygamberler hem de Hz. Muhammed için kullanılmıştır. Bu kullanım tarzına hadislerde de rastlamak mümkündür.(13) 
Beşir kelimesi, ayetlerde daima nezir kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. Bu da, birincinin iyi habere, ikincinin ise kötü habere tahsisini ifade eder. Buna göre beşir, “müminlere (veya itaatkâr müminlere) özellikle ahiret mutluluğunu ve cenneti müjdeleyen” manasına gelir.(14)   
Beşir sıfatıyla muttasıf olan peygamberler, Allah’a iman edip onun hüküm ve emirlerine itaat edenlere verilecek mükâfatları bildirir ve müminleri cennet nimetiyle müjdelerler. Peygamberlik görevini yerine getiren Allah’ın dinine davet eden tebliğcilerin de bu görevi yaparlarken insanları nefret ettirmeden en güzel hikmetle, yumuşaklık ve nezaketle davetlerini yapmaları gerekir. Çünkü Hz.Peygamber (sav) bir hadislerinde:
“Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, Cihad, 164) buyurmuştur.

7. Korkutarak, Sakındırarak ve Uyararak Davet Etmek:
Korkutma, sakındırma ve uyarma kelimeleri Arapça’da “inzar” kavramıyla ifade edilir. İnzar kelimesi ise, Arapça nezr kökünden if’al kalıbında bir mastar olup sözlükte, “bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, uyarmak ve dikkatini çekmek” gibi anlamlara gelir. (15) “Sevindirici bir haber vererek müjdelemek” anlamındaki “tebşir”in karşıt anlamlısıdır.(16) Nasıl ki tebşir kavramının içinde mutluluk ve sevinç mevcutsa, inzar kavramının içinde de korkutma mevcuttur.(17) Bu korkutma, işin sonunda olacak şeyleri haber vermek suretiyle uyarıda bulunmak ve bu uyarı ile işin yapılmasına engel olmak demektir.
İnzar işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran kimseye, münzir veya nezir denir ve “tehlikenin farkında olmayan topluluğa bu tehlike hakkında bilgi veren kimse” diye de tanımlanmaktadır. Nitekim kabile çatışmalarının yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye “nezîr” denmiş; hatta “Ben çıplak uyarıcıyım” sözü, o zamandan beri Araplar arasında bir darbımesel hâline gelmiştir.(18)
Dinî bir kavram olarak “inzâr”; Yüce Allah’ın peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarması, onları kötü akıbetten sakındırmasıdır. İnzar görevini yerine getirmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr-münzîr” denir.
İnzar kavramı, Kur’an’da peygamberlerin bir vasfı olarak zikredilmektedir. İnzar kelimesi, fiil olarak Kur’an’da 45 yerde geçmekte ve bu ayetlerde peygamberlerin uyarıcı yönleri hatırlatılmakta ve bunun bir görev olduğu açıklanmaktadır. (19)
Yüce Allah, Fatiha suresinde kendisini “âlemlerin rabbi” olarak nitelendirmektedir. Çünkü her şeyi yoktan var eden O’dur. Elbette kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl hitap edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah’tır. İnsanlık tarihi boyunca, hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri uyarmaları için zaman zaman nezirler/peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin uyarılarına kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilerin ibret alacakları şekilde cezalandırmıştır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kendinden önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan Ad kavminin kardeşini (Hud’u) hatırla. Hani Ahkaf’taki kavmini;
“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” diye uyarmıştı.” (Ahkaf 46/21)
Rasulullah’ın İslam’ı tebliğ görevine ilk defa inzarla başladığını Yüce Allah’ın, “Ey örtüye bürünen, kalk, inzar et.” (Müddessir 74/12) buyruğundan öğreniyoruz. Yine Hz. Peygamber, “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını inzar et.” (Şuarâ 26/214) ilâhî emri gereğince önce yakın akrabalarını uyararak bu inzar görevini sürdürmüştür. Rasulullah, böylece hayatının sonuna kadar, inzar görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir. Bir yandan müşrikleri hak yola davet ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzar etmiş, diğer yandan kendisine inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu türlü inzarlar Kur’an’da büyük bir yer tutmaktadır.(20)
O halde inzar da, tebşir gibi dine davet yöntemlerinden biridir. İslam, iyilik yapıp kötülükten kaçınmayı ve Allah’a teslim olarak bütün davranışlarda ilâhî emirlere uymayı amaçlayan bir dindir. İman, vasıtasız olarak yaşanan ve derin bir iç tecrübeye dayanan bağımsız bir yöneliştir. Bu bakımdan insanlara inanmaları için baskı yapılamaz. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 2/256) ayeti de bu esası açıkça dile getirmektedir.
İslam’ı tebliğ ederken, ne yalnız cehennem ile korkutmak ne de yalnız cennet ile müjdelemek; korku ile ümit arasında dengeli bir hava oluşturup ruh ve vicdanları serinletmeyi ihmal etmemek bu davetin bir parçasını oluşturmaktadır.
Nitekim Peygamber Efendimiz de inzarı ve tebşiri yerine göre hikmetle kullanmıştır. İnzar ile suç işleyen ve işlediği suçlarından dolayı pişmanlık duyan insanı umutsuzluğa düşürmemek için hemen tebşirlerle onları gelecekten ümitlendirmiştir. Allah’ın pişmanlık duyan kullarına af ve mağfiret ile muamelede bulunacağını, suçlarına samimiyetle tövbe edenlerin tövbelerini kabul edeceğini müjdelemiştir. Bu suretle suçlardan kurtulup salih amel işleyenlere; yaptıkları her iyiliğin mükâfatı, kat kat karşılığının verileceğini tebşir buyurmuşlardır. Böylece inzarı da tebşiri de hikmetle yerinde kullanarak bütün ömürlerini fenalıkta geçirmiş olan insanları, kısa bir zaman içerisinde, iyiliğe yöneltmiştir. Onlar da kıyamete kadar gelecek insanlara örnek olarak canları ve mallarıyla Allah yolunda hizmete koşmuşlardır.
Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, Ümmet-i Muhammed’i, insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak nitelendirmektedir. En hayırlı ümmet olmanın sebebini ise; iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah’a ve ahiret gününe inanmak olduğunu belirtmektedir.
İnsanları güzele, doğruya yönlendirirken kullanacağımız tebliğ ve irşad metodu çok önemlidir. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bugüne göre ilim ve tekniğin yok denecek seviyede düşük olduğu bir devirde ve çok zor şartlarda İslam’ı insanlara tebliğ etmiştir. İnsanları karanlıktan nura çıkarmış ve insanlık tarihinde eşine rastlanmayan büyük bir inkılâp gerçekleştirmiştir. Bu başarıya da ancak Kur’an’ın ön gördüğü tebliğ yöntemini kullanarak ulaşmıştır. Bizler de O’nun gibi başarılı olmak istiyorsak, bu metotları en iyi bir şekilde öğrenip, yaptığımız tebliğ ve irşatta bu metotları kullanmalıyız.

*          Fırat Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.    Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

1- Âlûsî, Şihabuddin Mahmud, Rûhu’l-Meânî fi Tefsiri’l-Kur’ani’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî, Beyrut trs, XIV, 254.
2-        er-Râzî, Fahruddin, Mefâtihu’l-Gayb, İstanbul 1308, V, 374; el-Beydâvî, Ebu’l-Hayr Abdullah b. Ömer b. Muhammed, Envâru’t-Tenzil ve Esrâru’t-Te’vil, İstanbul 1896, I, 686.
3-       Rağıb el-İsfahânî, Müfredat, s. 87.
4- Saka, Şevki, Kur’an-ı Kerim’in Davet Metodu, Seha Neşriyat, İstanbul 1991, s. 206.
5- Bkz., Ebu’s-Suud, Mehmed b. Muhyiddin el-İmâdî, İrşâdü’l-Akli’s-Selim ila Mezaya’l-Kur’ani’l-Azim, İstanbul 1890, VI, 426.
6- Saka, age., s. 78.
7- Geniş bilgi için bkz., Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Carullah Mahmud b. Ömer, el-Keşşaf an Hakaikı’t-Tenzil, Tahran trs, I, 474; er-Râzî, age., III, 81-85.
8- İbn Kesir, Tefsir, II, 404; Bu konuda başka örnekler için bkz., Gazalî, İhya, III, 153-162.
9- Saka, age., s. 174.
10- Daha geniş bilgi için bkz., Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Mısır trs, XV, 44.
11- Saka, age., s. 176.
12- Rağıb, age., s. 125; İbn Manzur, age., I, 414.
13- Bkz., Buhârî, Tefsir, 48/3; Tevhid, 20.
14- Önkal, Ahmet, “Beşir Maddesi”, İslam Ansiklopedisi, T.D.V.Yay., İstanbul 1992, V, 554,555.
15- İbn Manzur, age., XIV, 100,1001; Firuzabâdî, age., s.434; Ragıb, age., s. 797.
16- Bkz., İbn Manzur, age., XIV, 100, 101; Ragıb, age., s. 797.
17- Ragıb, age., s. 797.
18- İbn Manzur, age., XIV, 100, 101.
19- Bkz., Müddessir, 74/2; Şu’arâ, 26/14; Yasin, 36/6; Nuh, 71/2; Hicr, 15/89; Ahkaf, 46/9.
20- Bkz., Maide, 5/19; Fussılet, 41/13; Nebe, 78/40; Bakara, 2/6; Yunus, 10/101; En’am, 6/51; Tahrim, 66/6; Enfal, 8/25; Bakara, 2/48.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
10 Mart 2010, 09:14:08 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #7 :»

AĞIR BİR YÜKÜMLÜLÜK - Seyyid Kutup

İman, verimli ve dinamik bir hakikattir. Gönülde yerleşir yerleşmez, salih amel ve Allah'ın dinine davet şeklinde dışarıya yansıyan bir hakikattir.

İslâmî iman budur. Bu imanın atıl, hareketsiz ve mü'min kişinin dışında gizlenmiş halde kalması mümkün değildir. Böylesine doğal bir hareket halinde bulunmayan bir iman, sahte veya ölü demektir. Koku vermeyen bir çiçek gibidir.

Allah'ın dinine davetin hareket kaynağı, mü'minin dinine ve şeriatine olan imanıdır. Ve bu imanla, tabiî bir şekilde ortaya çıkması gerekir. Yoksa imandan söz edilemez. İmanın asıl kıymeti de burada yatmaktadır.

Çünkü iman, bir hareket ve eylemdir. İlâhî bir davet, inşa ve ümran hareketidir. Yani iman, insanın içinde tıkanıp kalan münzevilik,verimsizlik ve zavallılık hali değildir. Harekete geçmeyen mücerred bir iyi niyetten de ibaret değildir. İman, İslâm'ın tabiatını ortaya koyan bir harekettir. Hayatın içinde büyük bir inşa gücüne dönüşen bir hareket...

Allah'ın dinine davet; imanın vazgeçilmez ve apaçık bir gereğidir. Bakın Kur'an-ı Kerim, dikkat çekiyor:

"De ki: Beni, (isyan ettiğim takdirde) hiç bir kimse Allah'ın (azabından) koruyamaz. Ve ben, O'ndan başka hiç bir sığınak da bulamam. (Size tarafıma indirilen) Allah'ın buyruklarını tebliğ etmekten başka hiç bir şey yapamam." (el-Cin: 21-22)

Gönüllere bu işin ciddiyetini yerleştirip, korku veren bir buyruktur, bu ayet, Risalet ve davet işinin ciddiyetini...

Hz. Peygamber (s.a.s.), bu büyük hakikati ilân etmekle emrolunuyor.

"Beni, isyan ettiğim takdirde hiç bir kimse Allah'ın (azabından) koruyamaz. Ve ben, O'ndan başka hiç bir sığınak veya himaye de bulamam."

"Tek çarem, bu işi tebliğ edip görevimi yapmaktır!."

Ne kadar da korkunç, ne kadar da ürkütücü ve ne kadar da ciddi!...

Davet; fazladan ve davetçinin arzusuna bırakılmış bir iş değildir. Çünkü o, yerine getirilmesi kaçınılmaz olan kesin ve tavizsiz bir yükümlülüktür. Arkasında Allah'ın bulunduğu bir yükümlülük...

Gene bu dava, insanların iyilik ve hidayetinden elde edilen kişisel bir lezzet değildir. Çünkü o, kaçınılmaz ve tereddüde yer vermez yüce bir iştir. İşte davet, böylesine net ve açık özelliğiyle ortaya konulmalıdır. O, bir yükümlülük ve görevdir. Arkasında; dehşetli bir korkunun, ciddiyetin ve yüceler yücesi büyük kudretin bulunduğu bir görev ve yükümlülük...

Şu halde davetçiler bilsin ki, önlerinde, ağır bir görev vardır. Çünkü onlar, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in tabileri ve Allah'ın insanlara gönderdiği hüccetleridirler.

Bu zor görevden kurtuluş yoktur. İnsanları, ilahî hüccetle sorumlu kılma, insanları Ahiret azabı ve dünya bahtsızlığından kurtarma görevidir, söz konusu olan.

Öyleyse tek çare, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) izlediği metodun doğrultusunda tebliğ yapıp bu görevi yerine getirmektir. Risalet, aynı risalettir. İnsanlar da aynı insanlardır. Sapıklıklar, şüphe ve şehvetler gene bulunacaktır. Katı ve söz dinlemez tağuti güçler, gene bulunacaktır. Davaya karşı koymalarına, insanları güç ve saptırma yollarıyla dinlerinden koparma taktiklerine devam edeceklerdir. Tavır, aynı tavırdır. Engeller, aynı engellerdir. İnsanlar da aynı insanlardır. Ve tüm bunlara rağmen tebliğ zorunludur. Görev yapmak zorunludur. Hem dille tebliğ, hem de amelî tebliğ zorunludur. Davetçilerin, tebliğini yaptıkları davanın canlı birer örnekleri olmalarının yolu budur.

Davetin yolunu tıkayan; insanları batıl ve kuvvet zoruyla fitneye uğratan engelleri ortadan kaldıracak bir tebliğ gerekir. Aksi takdirde tebliğ yapılmamış ve görev eda edilmemiş olur. Çünkü bu, taşınılması gerekli olan ve kaçışı olmayan bir görevdir.

"Ta ki peygamberlerin gelişinden sonra insanların elinde Allah katında (kendilerini savunacak) bir delilleri olmasın." (en-Nisa: 165)

Bu, ağır bir görevdir. Tüm insanlığı dünyevî dalalet ve mutsuzluktan kurtarma görevi ile Ahirette Allah'ın huzurunda onları delilsiz bırakma görevi...

Tüm bu sorumlulukları taşımak ya da ateşten kurtulamamak...

Bunu küçümsemeye imkân var mı?

Beli kıran, mafsalları sarsan ve vücudu titreten bir görevi kim küçümseyebilir ki?

"Müslümanım" diyen bir kimse tebliğ yapıp görevini ifa etmek zorundadır. Yoksa ne dünyada, ne de ahirette kurtuluş vardır.

Bir kimse "müslümanım" dediği zaman, tebliğ yapmıyor, tebliğ ve ifadenin tüm çeşitlerini uygulamıyorsa; İslâm'a âykırı bir şahidlik yapıyor demektir.

Yani İslâm için şahidlik yapacağına İslâm dışı bir şahidlik yapıyor demektir. Oysa ki, Yüce Allah, İslâm için şahidlik yapmasını istemektedir.

"Aynı şekilde sizi, insanlara şahidlik edesiniz, peygamber de size şahidlik etsin diye orta (adil) bir ümmet kıldık." (el-Bakara: 143)

İslâm için şahid olmak; kişinin kendisinden, evinden, ailesinden ve daha sonra aşiretinde başlar. Davet edilen İslâm'ın pratik bir örneği olarak şahitlik yapılır.

Şahitliğin ikinci adımı, ümmeti davet etmektir. İslâm'ı, hayatın tümünde uygulamaya davet etmektir.

Bu şahidliğin son merhalesi ise cihadtır. İnsanları saptıran ve fitneye uğratan tüm beşerî engelleri ortadan kaldırmak için cihad etmektir.

İşte "şehid" bu cihadta öldürülen kimseye denir. Çünkü o, dini için şahidlik yaparak Rabbinin huzuruna gitmiştir. İşte şehid, sadece bu kimsedir. Allah'ın dinine inanmış müslümandan istenen şey, bu din için şahidlik yapmaktır. Bu dinin kalıcılık hakkını onaylayan ve bu dinin insanlığa vereceği hayrı sağlayan bir şahidlik...

Kendisini, kişiliği, ahlakı, davranışı ve yaşamıyla bu dinin canlı bir örneği haline getirmeyen kimse, şahidlik görevini yapmamış demektir. İnsanların, yüce bir örnek yaşam olarak göreceği bir şahidlik görevini...

Bu dinin, dünya yüzeyinde bulunan tüm düzen ve örgütlerden çok daha iyi, mükemmel ve daha çok yaşam hakkına sahip olduğunu ispatlayacak bir şahitlik:

"Ey Rabbimiz! Biz indirmiş olduğuna iman edip Peygamber'e uyduk. Sen de bizi, şahidlerle beraber yaz." (Al-i İmrân: 53)

Bu dini;

- hayatına esas,

- toplumuna nizam,

- nefis ve kavmine şeriat olarak almayan kimse, istenen şahidliği yapmamıştır.

İçinde yaşadığı toplum bu sağlam ve sağlıklı hayat sistemiyle yönetilmedikçe şahidliğini ifa etmemiştir. İslâmî bir toplumun kurulması ve bu toplumda İslâm nizamının uygulanması uğrunda ölümü hayata tercih etmedikçe ve Allah'ın nizamını hayatına uygulamayan toplumlara karşı cihad etmedikçe şahidliğini ifa etmemiştir.

O, bu şahidliğini ifa etmemiştir, İslâmî bir toplumun kurulması ve bu toplumda İslâm nizamının uygulanması uğrunda ölümü hayata tercih etmedikçe ve Allah'ın nizamını hayatına uygulamayan toplumlara karşı cihad etmedikçe şahidliğini ifa etmemiştir. O, bu şahidliğiyle bu dinin; yaşamdan bile üstün ve canlıların önem verdiği her şeyden daha aziz olduğunu ispatlamak durumundadır. Cihadı sonunda öldürülünce kendisine "şehid" denmesinin nedeni budur.

Bu hakikati iyice anlamak gerekir. Dini uğrunda bu şahidliği yapmayıp ketmeden kimse, günahkâr olmuştur.

"Müslüman" olduğunu söyleyip de İslâm'ın yolunu izlemeyen veya İslâm'ı kişisel planda benimsediği halde dışarıya yayılmasına çalışmayan, rahatını düşünüp kişisel hayatını dinin yaşamasına tercih ederek ilâhî nizamın hayata geçmesi yolunda cihad etmeyen kimse ise görevini eksik yapmıştır. Şahidliğini ihmâl etmekle kalmayarak, bu dine aykırı bir şahitlik yapmıştır. Yani müslüman olduğunu söyleyen kimselerin İslâm'ın lehinde değil, aleyhinde şahitlik yaptıklarını gören kimseleri hak yola girmekten önleyen bir aykırılık...

Gerçekte mü'minlerden olmadığı halde "mü'min olmak" iddiasıyla insanları Allah'ın dininden önleyen kimselerin vay haline!..

Bu dinin şahidliğini yapmak bir emanettir. Bu şahidlik, en başta nefiste gerçekleşmelidir.

- Nefisle cihad yapılmadan bu dinin canlı bir örneği olunamaz. Bu canlı örnekliğin, kişinin bilinç ve davranışlarında gerçekleşmesi şarttır, öyle ki imanın nefiste canlanmış halini gören insanlar; "Bu iman ne güzeldir; ne temiz ve ne paktır" diyebilmelidirler.

Taraftarlarının kişiliğini birer ahlak ve kemal abidesi olarak örnekleştiren iman bulununca bu dinin nefiste billurlaşan şahitliğinden muhakkak ki, başka insanlar da etkilenecektir. Bu kadarla da bitmez.

- "Şahitlik meziyetini" nefsinde yaşatıp üstünlüğünü ispatlayan davetçi, daha sonra insanları da davet etmelidir. İslâm'ın üstünlük ve meziyetlerini ortaya koyup davet ederek şahitliğini sürdürmelidir. Kendi kişiliğinde imanın şahitliğini yapıp da insanları İslâm'a davet etmeyen bir davetçi, yetersizlik içindedir. Çünkü bu haliyle, davet, tebliğ ve açıklama görevini yapmamış sayılır.

- Daha sonra sıra, İslâm nizamını hayata egemen kılmaya yönelik şahitliktedir. Bu dinin gerek mü'minler ve gerekse tüm insanlık için bir hayat nizamı olması yolunda çalışmaktır. Gerek ferdî ve gerekse toplumsal tüm vesilelere başvurarak çalışmak gerekir. Çünkü insanlık hayatında ilâhî nizamın egemen olması, kişisel imandan sonra gelen en büyük emanettir. Bü büyük emanetten ne bir ferd, ne de bir cemaat muaf tutulamaz. Bundan dolayı cihad, - bu esas gereğince- Kıyamet Günü'ne değin sürecektir.

Akide ve şeriat emanetini taşımak; anlayış, kavrayış ve bilgi gerektiren bir şeydir. Bu emaneti, salih amel işlemek suretiyle ruh ve hayat alemlerinde gerçekleştirmek gerekir. Yalnız bu arada hayırsız, umutsuz ve çarpık bir durum söz konusu olabilir. Bu durum, emaneti taşımakla emrolundukları halde taşımayan kimselerle ilgilidir. Bu kimselerin gerçek durumunu ortaya koyan bir hakikattir bu. Büyük büyük kitaptan sırtında taşıyıp da yükünün ağırlığından öte bundan bir şey anlamayan eşeğin durumu gibi...

Tevratı uygulamakla emrolundukları halde onu taşımayan (uygulamayan) kimselerin durumu, kitap yükünü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan bu kimselerin durumu ne de kötü bir durumdur. Allah, zalim kimseleri hidayete erdirmez." (el-Cum'a: 5)

Tevrat'la amel etmekle emrolundukları halde onunla amel etmeyenler...

Ve akide emanetini taşımakla emrolundukları halde onu taşımayan herkes...

Pek çok kuşağı geride bırakarak bu zamana kadar gelen ve "müslüman" adını taşıdıktan halde müslümanca amel etmeyen herkes...

Özellikle de Kur'an'ı ve diğer kitapları okudukları halde içindekilerle amel etmeyenler...

Evet bunların tümü, kitap yükünü taşıyan eşekler gibidirler. Bu tip örnekler gerçekten çoktur. Bu bakımdan mesele, taşınan ve incelenen kitapların meselesi değildir. Asıl mesele (dava), kitaptakileri anlayıp uygulama meselesidir.
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
10 Mart 2010, 10:21:29 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #8 :»

Tevhid dini her zaman aynı biçimde tebliğ edile gelmiştir ilk insandan bu yana temelde hiç değişmediği ve aynı inanç ülkeleri üzerine oturduğu için (Ünal, 113)  tebliğ yöntemi de büyük oranda benzerlik arz etmektedir.

 Yine bu bağlamda tüm dönemlerde risalet karşıtı bir cephe oluştuğunu ve adeta bu cephenin birbirlerine vasiyet etmişçesine benzer tavırlar sergilediğini de söylemek mümkündür.[1] Müslüman davetçilerin, insanları çağırdıkları inanç sisteminin yükümlülüklerine katlanmaları zorunludur. İnsanların bu inancı yalanlamalarına, bu inanç uğruna kendilerine eziyet etmelerine sabretmelidirler. Doğru ve güvenilir olduğu halde, insanın yalanlanması gerçekten de insanın zoruna gider. Ama bu da peygamberliğin gerektirdiği yükümlülüklerden birisidir. Bu yüzden davet yükünü omuzlayanların sabırlı olmaları, zorluklara katlanmaları kaçınılmazdır. Kararlı olmaları ve direnmeleri zorunludur. Daveti tekrarlamaları, yeniden anlatmaları gerekmektedir. Bu noktada Kur'an, Rasulullah (s)’ı eğittiği gibi,[2] onun ve diğer peygamberlerin şahsında Müslüman davetçilere de yol göstermektedir.
Bu zorlu yolculuğun sorunlarını, çözümlerini ve Müslüman bir davetçinin niteliğini, daveti sırasında dikkat etmesi gerekenleri, geçtiğimiz ay içinde şehit edilişinin 42. yılında rahmetle andığımız Seyyid Kutub’un, Fî Zilâli’l-Kur'an adlı eserinden yola çıkarak ortaya koymaya çalışacağız. Davet ve davetçi konusunun kapsamının geniş olması nedeniyle bu bahisle ilişkili birkaç başlığı ele almakla yetineceğiz.

A. Davet sırasında sabır gösterme
Davetçilerin karşılaştıkları problemler konusunda sabretmeleri gerektiği yoksa görevlerini ihmal etmiş olacaklarına dair Kur'anî vurgu, Hz. Yunus ile ilgili kıssada mevcuttur: O, Allah tarafından bir şehre peygamber olarak gönderilir. Halkını bir olan  Allah'a kulluk etmeye çağırır. Halk bu çağrıya olumsuz tepki gösterir. Karşı çıkar. Bunun üzerine Hz. Yunus'un canı sıkılır ve öfkelenerek onları terk eder. Onları davet ederken karşı karşıya kaldığı zorluklara sabretmez. Ve yüce Allah'ın yeryüzünü ona dar etmeyeceğini sanır. “Yeryüzü geniştir, şehirleri çoktur. Yeryüzünde birçok millet yaşamaktadır. Bunlar davete olumsuz tepki gösterip karşı çıkıyorlarsa, yüce Allah onu bir diğer topluma gönderecektir.” diye düşünür. Ancak bu düşüncesini onaylayan bir vahiy olmaksızın –çağdaş davetçi açısından baktığımızda vahyi dikkate almaksızın- oradan ayrılır: “Zunnun'a (Yunus'a) gelince hani o öfke içinde yurdundan ayrılırken artık bizim kendisini sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonra karanlıklar içinde: ‘Senden başka ilah yoktur, sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, ben gerçekten bir zalim oldum.’ diye bize seslendi. Bunun üzerine duasını kabul ederek kendisini içine düştüğü sıkıntıdan kurtardık. İşte Müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya 21: 87-88). Hz. Yunus peygamberliğin yükümlülüklerine sabredememiş, milletinin inanmaması yüzünden canı sıkılmıştı. Davet sorumluluğunu bir kenara bırakmış, öfkeyle bulunduğu yeri terk etmişti. Ne var ki davetçiler; istedikleri kadar reddedilsinler, yalanlansınlar, inatçılıkla, burun kıvırmakla karşılaşsınlar; onların ruhların ıslah olmasından, kalplerin olumlu tepki göstermesinden ümitlerini kesmeleri doğru değildir. Davetin yolu kolay ve tehlikesiz değildir. Kalplerin davete olumlu karşılık vermeleri o kadar çabuk ve rahat olmaz. Çünkü kalpler üzerine çöreklenmiş yığınlarca ağırlık vardır. Batılın, sapıklığın, gelenek ve göreneklerin, düzen ve rejimlerin bir sürü kalıntısı vardır. Bu kalıntıları, bu artıkları bertaraf etmek, her türlü yolu deneyerek kalpleri diriltmek, kalplerde uyarılmaya müsait bütün noktaları uyarmak kaçınılmazdır. İletişimi sağlayacak kanallara yüklenmek zorunludur. Sabredilir ve ümitsizliğe düşülmezse, bu uyarıcı dokunuşlardan biri hedefe varabilir.Şu halde davetçi her türlü şart ve ortamda görevini yapmalı, gerisini Allah'a bırakmalıdır. İnsanları doğru yola iletmekse Allah'ın elindedir (Bakara, 2: 142). Hiç kuşkusuz Hz. Yunus'un Rabb'ine dönmesinde, zulmettiğini itiraf etmesinde, dava adamları için üzerinde düşünülmesi gereken ibret noktaları vardır. Kuşkusuz yüce Allah'ın Hz. Yunus'a yönelik rahmeti ve onun karanlıklar içinde pişmanlığını dile getirdiği duasına olumlu karşılık vermesi Müslüman davetçiler için de bir müjde niteliğindedir.

B. Davet ve evren arasında ilişki kurma

Davetçi, inkârcıların Allah'a ortak koşmakla, ne ağır ve ne iğrenç bir suç işlediklerini gözler önüne serer. Bu amaçla onları uçsuz bucaksız evren sahasında; göklerde ve yeryüzünde; onların ona oranla küçük ve önemsiz bir şey oldukları varlık âleminde gezdirir. İnkâr ettikleri yüce Allah'ın egemenliğini ve kudretini, bir parçası oldukları evrenin öz yaratılışında kendilerine göstermek için bu alanlarda dolaştırır onları. Bununla güdülen bir amaç da onları, “kendilerini ve kişiliklerini oldukça büyük ve önemli gördükleri dar ve küçük bakış açısından” kurtarmaktır. Bu sayede İslam davasına ve neden kendilerinin değil de Hz. Muhammed (s)'in bu davayı omuzlamak üzere seçildiğine dikkatlerini çekilmiş ve kendi toplumsal statülerine ve çıkarlarına ne kadar düşkün oldukları ortaya konmuş olacaktır. Onların risalet karşıtı bakış açıları, onları Hz. Muhammed (s)’in kendilerine sunduğu, Kur'an'ın da ayrıntılı biçimde açıkladığı büyük gerçeğe dikkat etmekten alıkoyuyordu. Yeri göğü birbirine bağlayan, her çağda yaşayan tüm insanları bütünleştiren ve onların zamanlarını, yerlerini ve şahıslarını aşan ve tüm evrenin planı ile bütünleştiren büyük gerçeğe bakmaktan ve onu algılamaktan alıkoyuyordu: “De ki: ‘Siz mi yeryüzünü iki günde yaratana nankörlük ediyor ve O'na ortaklar koşuyorsunuz? O âlemlerin Rabbi’dir. Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Onda bereketler yarattı ve orada rızıklarını arayanlar için dört günde düzene koydu. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: ‘İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin.’ dedi. ‘İsteyerek geldik.’ dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu ve her göğün görevini vahyetti. Yakın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan koruduk. İşte bu bilen, güçlü olan Allah kanunudur.” (Fussilet, 41: 9-12).

C. Davette fedakârlık gösterme

İnsan ruhunun yamukluğuna, kaypaklığına, cahilliğine, alışkanlıklarını her şeyin üstünde tutma eğilimine, sapıklıkta olduğunu kendisine yediremeyecek kadar burnu havada olmasına, ihtiraslarına ve çıkarlarına düşkün oluşuna, bütün insanların huzurunda eşit olduğu tek ilaha davet hareketinin tehdit ettiği toplumsal statüsüne, kişisel ayrıcalığına büyük önem vermesine karşı Allah'a davet hareketini yürütmek için davetçi gerekli fedakârlığı göstermelidir: “İnsanları Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir tavırla sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Bu haslete ancak sabredenler nail olur. Buna ancak hayırda büyük pay sahibi olan kimse kavuşturulur. Şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir.” (Fussilet,41: 33-36). Evet bu olumsuz şartlarda davet görevini yerine getirmek çok zor bir iştir. Ama aynı zamanda büyük ve saygın bir görevdir. Şu halde yeryüzünde söylenen en güzel söz Allah'ın dinine davet amacı ile sarf edilen sözlerdir. Ancak sözleri doğrulayan salih amelle birlikte; insanın kendi kişiliğine yer vermediği Allah'a bütünüyle teslim olma durumu ile birlikte. Bu durumda davet tamamen Allah'a özgü kılınmış olur ve davetçinin açıkça anlatıp duyurmaktan başka bir etkinliği olamaz.Bundan sonra davetçinin sözleri itirazla, terbiyesizlikle ve inkârda inatlaşma ile karşılanırsa bunda onun için bir sorumluluk yoktur. Çünkü o, insanlara iyilik sunmaktadır, çünkü o yüce bir makamdadır. Ondan başkası elbette kötülük ileri sürecektir. Çünkü aşağılık bir konumdadır.Davetçi kötülüğe kötülükle karşılık vermez. Çünkü iyiliğin etkisi ile kötülüğün etkisi bir olmaz. Nitekim değerleri de bir değildir. İnsanların kötülüklerine karşı sabır göstermek, hoşgörülü davranmak, nefsin isteklerinin üstüne çıkmak serkeş ruhları uysallaştırır, yatıştırır, onlara güven duygusunu verir. Düşmanlığı dostluğa, serkeşliği uysallığa dönüştürür.Birçok durumda bu kuralın doğruluğu ortaya çıkmıştır. Güzel bir söz, yumuşak bir konuşma, kontrolünü kaybetmiş, kızgın, öfkeli ve gururlu kişinin yüzünde beliren tatlı bir tebessüm, heyecanı yumuşaklığa, kızgınlığı sakinliğe dönüştürür. Oysa karşıdakinin davranışının aynısı ile karşılık verilecek olursa heyecan, öfke, kibir ve azgınlık gittikçe artar. En sonunda utanma diye bir şey kalmaz. Kontrol kaybedilir ve günahlarla övünme başlar.Şu da var ki, böyle bir hoşgörü, kötülükle karşılık vermeye gücü yettiği halde hoşgörülü davranmayı, şefkat göstermeyi tercih eden büyük bir kalp sahibi olmayı gerektirir. Hoşgörünün gereken etkiyi gösterebilmesi için böyle bir güce sahip bulunmak gerekir. Ta ki kötülük yapan kişi bu iyiliğin zayıflıktan kaynaklandığını sanmasın. Eğer karşıdaki kişinin zayıf olduğu için böyle davrandığını fark ederse ona saygı göstermez. Ve iyiliğin hiçbir yararı olmaz.Ayrıca bu hoşgörü insanın şahsına yönelik kötülüklerle sınırlıdır. İnanç sistemine yönelik saldırılara ve Müminleri bu inanç sisteminden döndürme amaçlı baskılara karşı hoşgörülü davranılamaz. Böyle bir durumda her türlü savunma önlemi almak ve sonuna kadar direnmek gereklidir. Ya da yüce Allah sorunu çözümleyene kadar inanca bağlılıkta sabredilmelidir.Bir insanın ulaştığı bir derece; kötülüğü iyilikle savma, kin ve öfke gibi dürtüleri yenip hoşgörülü davranma, nereye kadar hoşgörülü davranılacağını, nereye kadar kötülüğe iyilikle karşılık verileceğini dengeleyebilme her insanın ulaşamadığı bir derecedir. Çünkü böyle bir düzeye erişmek sabır gerektirmektedir. Bu, aynı zamanda yüce Allah'ın çalışıp da onu hak eden kullarına bahşettiği bir lütuftur.Öfke insana vesvese verir. Kötülüklere karşı fazla sabretmeme veya hoşgörülü davranmama isteğini uyandırır. Dolayısıyla böyle bir durumda şeytandan Allah'a sığınmak koruyuculuk işlevini görür. Şeytanın öfkeyi istismar etmesini, bu gediği kullanıp insanın duygularına etki etme amaçlı girişimlerini boşa çıkarır. İnsan kalbini yaratan, onun giriş ve çıkış noktalarını, gücünü ve yeteneklerini, şeytanın hangi noktalardan onu kontrol altına alacağını bilen yüce Allah, davetçinin kalbini kızgınlığın tahrik edici etkisine, dolayısıyla şeytanın vesvesesine karşı korur. 

D. Daveti delil üzerine bina etme

İslâm davetçisi, insanlara zarar dokundurmaktan gerçekten kaçınmak istiyorsa ve onlara yararlı olmayı amaçlıyorsa şu ayetin tavsiye ettiği yöntemi takip etmelidir: “Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Bunu yapmazsan tebliğ görevini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler toplumunu doğru yola iletmez. De ki: Ey kitap ehli! Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni uygulamadıkça bir esas üzerinde değilsiniz. Şüphesiz ki, Rabbinden sana indirilenler, onların çoğunun azgınlığını ve inkârını artıracaktır. Şu halde kâfir olan bir toplum için üzülme!” (Maide, 5: 67-68). Karşısındakilerin inanç açısından boşlukta olduklarını, inandıkları ve hayatlarına yansıttıkları yargıların asılsız ve eğri olduğunu açık açık söylemelidir. Onları, bağlı oldukları ve hayatlarında uyguladıkları düşüncelerden tamamen farklı bir inanç ve düşünce sistemine çağırdığını belirtmelidir. Kendilerini köklü bir değişime, uzak amaçlı bir dönüşüme, uzun bir yolculuğa; düşüncelerinde, sosyal kurumlarında, düzenlerinde ve ahlâk sistemlerinde çok boyutlu bir başkalaşıma çağırdığını peşinen açıklamalıdır. Böylece insanlar davetçilerin aydınlatıcı açıklamaları sayesinde benimsemeye çağrıldıkları gerçekle aralarındaki mesafeyi net olarak öğrenmelidir. Davetçi, Rasulullah (s) gibi, doğruları anlatmaya önce en yakınlarına başlamalıdır (Ünal, 113).Bazı davetçiler, insanların inandıkları ve pratik hayatlarında uyguladıkları bâtıl ile benimsenmesine çağırdıkları hak arasındaki köklü farklılığı, savundukları gerçek ile karşılarındakilerin uyduğu eğrinin arasındaki uçurumu belirtmekten kaçınırlar. Söz konusu davetçiler ya içinde bulundukları özel şartların baskısı ile ya da insanların hayat tarzlarının, düşüncelerinin ve inançlarının kendilerine dikte ettiği pratik realiteye ters düşmekten çekindikleri için, bu tavizci yola başvururlar. Fakat onlar iyi bilmelidirler ki, bu durumda karşılarındaki insanları aldatmış, kayba uğratmış olurlar. Çünkü onlara, kendilerinden ne yapmalarını istediklerini olduğu gibi anlatmamışlardır. Üstelik yüce Allah'ın, kendilerini duyurmakla görevlendirdiği gerçekleri insanlara duyurmamış olurlar.İnsanları yüce Allah'a çağırırken gösterilmesi gereken yumuşaklık davetçinin kullanacağı davet üslubunda bulunmalıdır, yoksa duyurduğu gerçeğin içeriğini yumuşatması düşünülmemelidir.[3] Gerçek; insanlara olduğu gibi, hiçbir kısıntıya yeltenmeksizin, insanlara duyurulmalıdır. Duyurmanın ve tanıtmanın üslubuna gelince, temelde etkili olmaya ve tatlı öğüt vermeye özen gösterilmesi gereken bu faaliyet, uygulamaya konduğu çevrenin ve zamanın özel şartlarına uyarlanarak yürütülür.Tüm insanların pratikleri, yüce Allah'ın dinine dayanmadığı sürece hiçtir, temelsizdir. Davetçinin görevi aynıdır, bu görevi ne sapıkların kalabalıklığı ve ne de eğrilik (batıl) yanlılarının şişkin görünümü değiştirebilir. Çünkü eğrilik kof bir sistir. Bu davanın ilk çağrısı, nasıl o günün tüm yeryüzü halkına inanç ve hayat biçimi bakımından bir hiç olduklarını haykırarak işe başladı ise, bugün de bu misyon sesinin olanca gürlüğü ile ortalığı çınlatmaya devam etmelidir.

E. Davetin yöntemini Kitabî kılma
Bir başkasının içine, kuvvet kullanarak nüfuz edilemez ve oraya iman ekilemez. Bunun doğal yolu, hikmet, güzel öğüt ve en güzel bir şekilde tartışma şeklinde somutlaşan güzel sözdür (Fadlullah, 200). Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber (s) aracılığıyla Müslüman davetçilere bu açıdan yol göstermektedir: “İnsanları Rabbinin yoluna maharetli bir yöntemle ve güzel öğütlerle çağır, onlarla üslupların en güzel, en etkilisi ile tartış. Hiç şüphesiz Rabbin, yolundan sapanları herkesten iyi bildiği gibi, doğru yolda olanları da herkesten iyi bilir. Kâfirlere işkence edecekseniz, onlara, vaktiyle size yapmış oldukları işkencenin benzerini uygulayınız. Ama sabrederseniz bu tutum sabredenler hesabına daha hayırlıdır. Sabret, sabretmeyi ancak Allah'ın yardımı ile başarabilirsin; onlar için üzülme, çevirdikleri entrikalar ve kurdukları tuzaklar sakın canını sıkmasın. Çünkü Allah kesinlikle kötülükten uzak duranlarla ve iyi davranışlılarla beraberdir.” (Nahl, 16: 125-128). Bu ayetlerin dikkati çektiği yöntemler şunlardır:
1. Hikmet ile davet etmekMuhatapların durumlarını ve şartlarını göz önünde bulundurmayı, her defasında ne kadar anlatılmasının uygun geleceğine, ağır gelmeyeceğine dikkat etmeyi, insanların bünyeleri hazırlanmadan, onlara yükümlülükler yağdırmamayı, onlara nasıl hitap edileceğini, iyi seçmeyi, şartlara ve durumlara göre bu hitap yöntemlerini ve yollarını çoğaltmayı, acelecilik, duygusallık ve tepkisellikle işi zora koşup, bu konuların hepsinde ve diğer konularda hikmetin sınırlarını aşmamayı gerektirir.
2. Güzel öğütle davet etmekYumuşak şekilde kalplere girmeye, tatlılıkla, duyguların derinliklerine inmeyi gereksizce azarlama ve zorlamaya başvurmamayı icap ettirir. Bilgisizlikten veya iyi niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze vurmamayı, deşifre etmemeyi zorunlu kılar. Zira öğüt vermedeki yumuşaklık, çoğu zaman katı kalpleri bile doğru yola iletir, birbirinden nefret eden gönülleri kaynaştırır. Neticede azarlama, çıkışma ve rencide etmekten daha iyi sonuçlar doğurur.
3. Güzel bir şekilde tartışmak Muhatabın üzerine yüklenmeksizin, onu horlamaksızın ve çirkin görmeksizin tartışmak gerekir. Böylece muhatap, davetçinin amacının tartışmada üstün gelmek olmadığına kesin kanaat getirmeli ve bunu hissettirmelidir. Tek amacının gerçeğe ulaşmak olduğunu anlamalıdır. İnsanların kendilerine özgü bir gururu ve inadı vardır. Yumuşaklıkla yanaşılmadıkça, savunduğu düşüncesinden vazgeçmez ki, yenildiğini hissetmesin. Tartışmada savunulan görüşün değeri ile kişinin kendi onurunun değeri çabucak birbirine karışır. Bu sefer görüşünden vazgeçmeyi onurundan, saygınlığından ve değerinden ödün vermek şeklinde değerlendirir. En güzel biçimde tartışmak ise, bu hassas gurur duygusunu garanti altına alır. Karşısındaki adamın kendi kişiliğinin korunduğunu, değerinin ve onurunun garanti altında olduğunu, davetçinin bir gerçeği dile getirmekten, Allah için bu gerçeğe iletmekten başka amacı olmadığını, kendi kişiliğini güçlendirmek, görüşünü sağlamlaştırmak ve muhatabının görüşünü çürütmek için çalışmadığını gözler önüne serer.Dil ile davet ve delillerle tartışma dairesi dışına çıkılmadığı sürece, ayetin muhtevasındaki davetin metodu ve ilkeleri bunlardır. 

F. Davetin engellenmesi karşısındaki tavır

İnkârcılar, davetçileri baskı altına alarak risalet mesajını engelleme yoluna gitmektedirler. Bunun bir örneği, Hz. Nuh’un kavminin, onun risaletine karşı tavrında somutlaşmaktadır: “Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı.” (Kamer 54: 9).  Toplumu; Nuh’u, -Hz. Muhammed (s)’i müşriklerin yalanladıkları gibi- yalanlamışlar “O bir delidir.” demişlerdi. Hanımı da hainlik ediyor ona deli diyordu (İbnu Teymiyye, IV: 349). Nuh peygamber baskı altındaydı. Baskı; Hz. Nuh’a deli deme, küfürlerle tehdit etme, kötü sözler söyleyerek kovma şeklindeydi (Taberî, XIII/2: 121).[4] Onlar Hz. Nuh’un tebliğini ve uyarısını güç kullanarak engellemeye çalışmışlardı (Kâsımî, XV: 5597).Davet edenlere saldırı yapıldığında yani sıcak bir savaşta ise, hakkın onurunu korumak, bâtılın üstünlüğünü bertaraf etmek için aynısı ile karşılık vermek gerekir. Burada da karşı saldırıya geçerken sınırlar aşılmamalı, iş aşırılıklara (sözgelimi bâtıl için Müslümanlarla savaşıp ölenlerin organlarını kesmeye) varmamalıdır. İslâm, adalet ve itidal dinidir. Barış ve saldırmazlığı öngörür. Kendisini ve Müslümanları saldırılardan korur. Fakat kendisi saldırganlık yapmaz. Bu ilke, davetin ilkelerinden uzak değildir. Hatta onun bir parçasıdır. Davayı, adalet ve doğal şartları içinde savunmak, onun onurunu ve şerefini korur. Dolayısıyla dava insanların gözünde basite inmez. Zira onuru ayakaltına alınmış bir davaya kimse bağlanmaz. Ve onun Allah'ın davası olduğuna güvenemez. Çünkü yüce Allah, davasını kendisini dahi savunamayacak derecede ayakaltına bırakmaz. Müminler Allah'a davet ettikleri halde, güç ve kuvvetin tamamı Allah'a ait olduğu halde, zulmü ve zilleti kabullenmezler. İslâm kısas ilkesini kabul etmekle birlikte, Kur'an-ı Kerim sabretmeye ve bağışlamaya teşvik etmektedir. Müslümanlar kötülüğü önleyebilecek ve düşmanı durdurabilecek güçte oldukları zaman, bazı durumlarda suçluyu bağışlamak ve sabretmek daha derin etki bırakabilir ve davanın geleceği açısından daha yararlı olabilir. Davanın geleceği sabretmeyi ve bağışlamayı gerektiriyorsa, artık şahısların bir önemi kalmaz. Fakat bağışlama ve sabretme Allah'ın davasını aşağılayacak ve zarara uğratacaksa, bu durumda birinci ilke olan kısası yürürlüğe koymak daha önemlidir.Sabır tepkisel çıkışlara karşı direnmeyi, duyguları kontrol altına almayı ve fıtratı tanımayı gerektirdiğinden, Kur'an-ı Kerim onu doğrudan Allah'a bağlamakta ve sonunun güzelliğine dikkat çekmektedir. Müslüman davetçi, bazen sabrının denenmesi için eziyete uğrar, Rabbine karşı beslediği güvenin sınanması için beklediği ilahi yardım gecikebilir fakat her şeye rağmen sonunda zafer bellidir. İşte Allah'ın belirlediği şekilde Allah yoluna çağrının ilkeleri bunlardır. Bu yolu izlemekle insanlar Allah'ın da söz verdiği biçimde zaferi garantilemiş olurlar. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır?

Sonuç

Müslüman davetçiler, karşılaştıkları zorluklar karşısında sabretmeli, davet ve içinde yaşadığımız evrenin ayetleri arasında irtibat kurup tebliğini zenginleştirmeli, fedakârlıkta bulunarak fiili tebliğini ön plana çıkarmalı, delile dayanmayan bir tebliğ biçiminden uzak durmalı, davetin yönteminin Kitabî olmasına özen göstermeli ve davetin engellenmesi konusunda duyarlılık göstermeli ve onurlu tavır elden bırakılmamalıdırlar.Onların, yeryüzünü ıslah görevini yerine getirmeleri için değiştirmeleri gereken vehimleri tespit etmeleri ve peygamberlere karşı gelenlerin psikolojik durumlarını bilmeleri gerekir. Toplumların rasullere karşı aldıkları tavrı bilmek, insanın görüşünü, teorik ve pratik bilgisini geliştirir. Böylece davetçiler daha öncekilerin düştüğü hatalara düşmez. Onlara karşı mücadele ederken ihtiyaç duyduğu kendine güven duygusunu güçlendirir. Çünkü önceki davetçilerin üslubunu, kullandıkları yöntemleri ve risalet karşıtı tavırları bilen kimsenin durumu, olayların nereden kaynaklandığını bilmeyen kimsenin durumu gibi değildir. 

Kaynakça:
-Fadlullah, Muhammed Hüseyin, İslâm ve Kuvvetin Mantığı, (çev: Vahdettin İnce), Yöneliş Yay., İst., 1997.
-İbnu Teymiyye, Takıyuddin el-Harrannî Ebu’l-Abbas, Minhâcu’s-Sünneti’n-Nebeviye, Müessesetü Kurtuba, 1406 (h).
-Kâsımî, Muhammed Cemâlu’d-Din, Mehâsinu’t-Te’vil, 17 c., Daru İhyai Kütübi’l-Arabiye, Kahire, ts.
-Kayacan, Murat, Kur'an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yay., İst., 2003._______, Kur'an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Ekin Yay., İst., 2007.
-Taberî, Muhammed bin Cerir, Câmiu'l-Beyan an Te’vîli Âyi’l-Kur'an, 15 c., Daru'l Fikr, Beyrut, 1995.
-Ünal, Ali, Mekke Rasullerin Yolu, 7. bs., Pınar Yay., İst., 1999.

Bu yazı Umran Dergisi’Nin Eylül 2008 sayısında yayınlanmıştır.

[1]   “Onlardan öncekilere de herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka: "Bir sihirbazdır veya bir delidir." dediler. Onlar birbirlerine bunu mu vasiyet mi ettiler? Hayır, onlar azgın bir kavimdir.” Zariyat, 51: 51-53. inkârcıların peygamberlere gösterdikleri ortak tavırlar hakkında bir inceleme için bkz. Kayacan, Murat, Kur'an’da Peygamberler ve Karşı Tavırlar, Ekin Yay., İst., 2003.

[2] Kur'an-ı Kerim’in Hz. Muhammed (s)’i bir davetçi olarak nasıl yetiştirdiğine ve ona davet sırasında hangi yöntemleri tavsiye ettiğine dair bkz. Kayacan, Murat, Kur'an’ın Hz. Peygamber’i Eğitmesi, Ekin Yay., İst., 2007.

[3] Kutub’un dikkati çektiği bu üslubu içeren ayet şudur: “Varın da ona (Firavun’a) yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler, yahut korkar.” (Taha, 20: 44).

[4] Taberî’nin ona baskı yapmalarına oradan kovarak çıkarmaya çalışmalarını da dahil etmesi Şuara 26: 116 ayeti ile uyum içindedir.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
http://www.muratkayacan.net/content/view/79/32/

« Son Düzenleme: 10 Mart 2010, 10:25:07 ÖÖ 10 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
14 Mart 2010, 05:09:03 ÖS 17
Üye Bilgileri
FECR
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2160
Nerden:
Selam Hidayete Tabi Olana


WWW Offline
« Yanıtla #9 :»

Allah razı olsun
Tebliğ ile ilgili yazıları bir araya topladınız
Logged

Selam Hidayete Tabi Olanlara

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.149 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu