Müslüman ve Muhacir Üzerine…

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an-i Kavramlar > Müslüman ve Muhacir Üzerine…
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Müslüman ve Muhacir Üzerine…  (Okunma Sayısı 127 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
24 Eylül 2010, 08:55:55 ÖÖ 08
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« :»

Müslüman ve Muhacir Üzerine…

“Müslüman, dilinden ve elinden (diğer) müslümanların (emin ve) selâmette bulunduğu kimsedir. Muhacir ise, Allah-u Teâlâ’nın nehyettiklerinden (kaçınıp uzaklaşan ve) hicret eden kimsedir.”


(Zübtelûl-Buharirie; Tecrid-i Sârih:1/29; Ebu Davud: 3/406; Müsned-i A. İbn-i Hanbel:2/160, 191;…)

Hayat’ın her yönünü ihata eden, dünyevî ve uhrevî saadeti te’min edici “kurtarıcı” bir muhtevaya sahip bulunan cihan-şümul İslâm Dini; İlâhî Mübelliği olan Hatem’ül-Enbiya Hazret-i Rasûl-ü Kibriya Sallallahu Aleyhi Vesellem efendimizin mübarek lisanından dökülen mezkûr iki cümle ile, gerçek insaniyetin ifadesi, olan “İslâmî Hayatın” “küllî” ve “câmî” rotasını ve kurtuluş haritasını çizmiş, “sââdet-i dâreyni” muhtevî bulunan yollarını göstermiştir.

Evet;…, bilindiği veçhiyle, Allah-u Teâlâ, iç içe, daireler-alemler halinde, esmâ-i ilâhîyesinin ayinesi olarak yarattığı muhteşem kainat içerisinde, hayır ile şerri birlikte yerleştirmiş, bununla İlâhî Tecellisi’nin ve hikmeti’nin muhtelif cilvelerini göstermek istemiştir.

Cenab-ı Hak, Kâinatın bir “misâh musağan”, özeti, meyvesi ve “esmâ-i hüsnâsı’nın “cami ayinesi” olarak yarattığı ve bütün kâinatı emrine “musahhar” kıldığı insanı da, hayır ve şerre müstâid ve mütemayil bir şekilde yaratmış, bununla “ezeli imtihan’daki ilâhî hikmetini izhâr etmeyi murad etmiştir.

“İslâm Fıtratı” üzerine yaratılmış bulunan insanoğlu, hayra ve şerre mütemayil “zıt” unsurların, uzuvların, duyguların, isteklerin ve temayüllerin adeta bir “cihad alanı” hüviyetini taşımakta, bu dahilî-enfüsî cihadı kazanabilme savaşını vermektedir. Savaşı kazanmış olanlar; “fıtratı” üzere yaratılmış bulundukları “İslâm’ın, canlı bir misali olarak gerçek bir “mü’min-müslüman” olmayı başarmış; kazanamayanlar,- yani şeytanî, nefsî, şehevî, hayvanî hislerine ve temayüllerine mağlup olanlar da dünyevî ve uhrevî yönden hüsrana uğramışlardır.

“Cihad-ı Ekber” diye tesmiye edilen bu savaşı kazanmış, yani gerçekten de “Müm’in-Müslüman” olmuş bir kişi, artık “Sulh, Selâmet, Güven, Emniyet, Huzur ve Saadetin” müşahhas timsali ve kaynağı olmuş; asla zarar vermez ve zarar görmez nuranî bir hüviyete bürünmüştür. Ondan dolayı, yukarıda geçen mübarek hadis-i şerif “İnşa” ve “ihbar” noktasında ışık tutucu bir karakter arz etmekte; yani hem; “Müslüman, Müslümanlara diliyle de eliyle de zarar vermemelidir. Onlara güven, huzur, saadet ve selâmet kaynağı olmalıdır.” diye hüküm koymakta, hem de ; “zaten müslüman olan, başka Müslümanlara diliyle olsun, eliyle olsun zarar vermez! ve Müslüman, ancak diğer Müslümanların kendisinin dilinden ve elinden emin ve salim olunan kimsedir!” diyerek de müslümanın durumunu-vasfını, ahlâki yapısını ve karakterini ‘Haber’ vermektedir.

Zira; “müslüman”, müsâlemet halinde bulunan; selâmette olan, güven- emniyet ve selâmet telkin eden, kendisi eman’da olduğu gibi, kendisinden de emin olunulan kimse demektir. Bunun “tâalluku” da, “ferd”, “aile” ve “toplum” olarak, müslüman insandır.

Hem “hayra”, hem de “şerre” fıtrâten mütemayil bulunan insan; bu ruhî, kalbî, aklî, nefsî, ahlâkî ve derunî yapısını ve karakterini “dil” ve “el” gibi iki önemli “alet” vasıtasıyla deşifre edip dışa yansıtmakta, böylece ya hayırlar veya serler işlemekte; bu “müsbet” veya “menfi” tezahürler de, kişinin “müslüman” olup olmadığının “alâmet-i farikası” olmaktadır.

Mezkûr Hadis-i Şerifin ikinci cümlesi de, aynı anlamı, değişik bir bakış açısından vurgulamakta; Allah-u Teâlâ’nın ve Yüce Rasûlün medh ettiği “muhacir”in kimliğini açıklamaktadır. He-ce-re kökünden gelen “Hicret’in ism-i faili olan “muhacir”, lügat olarak; “Beğenilmeyen kişi, yer ve şeylerden bedenen, lisânen ve kalben ayrılan…” kişi anlamındadır. Hadis ise; “…Muhacir, Allah-u Teâlâ’nın nehyettiklerinden (günahlardan) hicret eden (kaçınan, ayrılan ve uzaklaşan) kimsedir.” demektedir. Zaten, Allah’ın nehyettiği şeylerden ayrılan, kaçınan ve uzaklaşan bir müslüman’dan, başka müslümanların zarar görmesi de mümkün değildir. Çünkü başkalarına zarar- ziyan, sadece “günahkârdan doğmakta, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatı “anarşi” arenası haline getirmektedir.

Örneğin; “gıybet, yalan, iftira, hırs ve hased…” gibi günahlar irtikâb edildiğinde, bunlardan kişinin “nefsi”, “çevresi” ve sair “müslümanlar” zarar görecektir; huzur, saadet, güven ve selâmet kaybolup gidecektir. Sözlü ve fiilî fuhşiyât, kişiyi müptezel bir cehennem kütüğü durumuna getirecek, çevresindeki müslüman ferdleri ve toplumu endişeye-korkuya sevk edecektir. Gasp, hırsızlık, zulüm, içki, kumar, faiz., gibi menhiyatın tamamı, kişinin bizzat kendi zararı-hüsranı ve sair müslümanların mağduriyetleri neticesinde tekevvün eden pisliklerdir… ‘ Bu tür günahlar içerisinde bulunan kişiden ne kendi nefsi, ne aile efradı ve ne de sair müslüman fertler ve toplum aslâ, selâmette ve güven içinde olamaz! Kangren olmuş bir uzuv gibi, kendi fıtratını, çevresini ve tüm müslümanları büyük ölçüde rahatsız eder ve neticede vahim tehlikelerle karşı karşıya bırakır.

Kişinin kendi “İslâmî” fıtratının korunabilmesi, çevresi ve müslümanlar için “Sıhhatli” ve “Selametli” bir duruma gelebilmesi için, “Şerre” meyyal olan fıtrî duygu, unsur, hasse ve temayüllerini yontacak bir mekanizmanın bulunması ve oluşturulması gereklidir. Bu ilâhî mekanizma (İslâmî düzen) bulunduğu ve topluma hâkim olduğu takdirde, uygulanacak olan İlâhî kültür ve ahkâm, nesilleri “Kemal” noktasına getirecek, her türlü menhiyattan kaçınan İlâhî “Mensucat” yapısına kavuşturacaktır. Böyle bir yapıya kavuşmuş olan müslüman, şahsiyeti, ailesi, çevresi ve şâir müslümanlar için baştan başa bir güven, itimâd, saadet ve selâmet kaynağı olacak, tüm insanlık o tip bir müslümanla huzur ve sükun bulacaktır.

İslâmî mekanizmanın işlemediği, küllî misyonunu ve fonksiyonunu icra etmediği; tağutî ve şeytanî düzenlerin hakimiyet kurduğu toplumlarda, birbirlerinden “Emin” ve “Selâmette” olan müslümanların sayısı çok az ve çok nâdirdir. Zira, hakim olan düzenin oluşturduğu “Atmosferin” köklü etkileri bir vakıa olarak görülmekte; İslâm’ın devlet olduğu toplumlarda müslümanlar, hatta insanlar arası karşılıklı bir “Güven”, “Huzur”, “Sâadet” ve “Selâmetin” bil-fiil bulunduğu; gayr-i İslâmî düzenlerde yaşayanlarda da (çoğunlukla) bunun bulunmadığı gözlenmektedir.

Şu halde; İslâm’ın “Devlet” olarak yeryüzünün tümüne hakim kılınması, tüm insanların, bahusus müslümanların O’nun İlâhî şemsiyesi altına alınması, müslümanları dejenere eden ve insanlığı canavarlaştıran tağutî düzenlerin alaşağı edilmesi en büyük ve en azametli İslâmî ve insanî bir vecibe olarak tebellür etmektedir. O zaman, gerçekten de müslümanlar, bir diğer müslümandan “Emin” olur ve “Selâmet” üzere bulunur. Ancak, öyle bir ortamda “Nehiylerden” kaçınan, uzaklaşan, hicre eden gerçek “Muhacirlerin” sayısı çoğalır.

Böyle bir toplumda yaşayan müslümanlar birbirlerini tamamlayan “Kardeşler” durumun gelir; “Bir vücudun uzuvları” ve “Aynı binânın tuğlaları” hükmünde olur; “Birr-ü Takvâ’da; yardımlaşma”, “Hayırlarda yarışma-koşuşma” v; “Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih etme gibi: ulvî hasletler, vâsıflar ve ahlâklar görülmeye;, adetâ, lâhutî ve melekutî alemlerin kapılar açılmaya, o kudsi hayatın İlâhi huzmeleri böyle bi toplum üzerine yansımaya-ışıldamaya başlar.

Evet; elbette, gerçekten “Kardeş” olanlar birbirlerinden emin olur; birbirine zarar verme hayâl bile etmez! Bir vücudun organları mesabesine bulunanlar, birbirlerini elbette rencide etme: birbirini köstekleyici rol oynamaz; aksine, yardım ve birbirini tamamlayıcı olur.

Aynı binâ’nın tuğlaları durumunda olanlar, birbirine “Güven” v Emniyet telkin eder; elele ve omuz omuza mukaddes binayı vücuda getirir ve bir “Bünyân’ün Marsus” (kurşunla kaynamış-kaynaşmış bir yapı) hüviyetini taşır. Kuranın ve Sünnetin, yani İslâm’ı; İlâhî öğretisi, işte böyle bir yapının oluşmasını hedef almış, bu doğrultuda kutsal bir çizgini, doğmasını esâs edinmiştir. Ki, mezkûr hadis şerif de, bu neticenin istihsalini âmir bulunurken aynı zamanda bu İslâmî öğretinin ve atmosferi, doğurduğu sonucu ve hâsıl ettiği nuranî semere (gerçek bir müslüman tipini) haber vermektedir.

İşte; mezkûr hadis-i şerifin ve benzeri binlerce “nass”ların İlâhî hükmünün izhârı, kudru hedeflerinin tahakkuku ve hâsılı için çalışmak, yani Allah-u Teala’nın Yüce ve yegâne dini olan “İslâmî” yeryüzünün tümüne hakim kılmak, bütün zıtlarını bertaraf etmek için, tüm inananların ve gerçek müslümanların topyekün “Seferber” olmaları, bütün varlıklarıyla ve güçleriyle harekete geçmeleri, dünya Hizbullahî müslümanlarıyla omuz omuza vermeleri şarttır; ve bu, en büyük İmânî, İslâmî ve insanî bir vecibedir.Allah-u Teala’nın Yüce Selâmı bu şuuru taşıyan ve bu yolda çalışan müslümanların üzerine olsun! Amin…

Yazar : Abdullah KULOĞLU Kaynak : DAVET Dergisi, Şubat 1990 Sayısı

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.156 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu