Ö L Ü M

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an-i Kavramlar > Ö L Ü M
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Ö L Ü M  (Okunma Sayısı 962 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
25 Aralık 2009, 12:00:03 ÖS 12
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« :»

SELİM  GÜNDÜZALP


Başkasının ölümüne inanmak belki kolay ama kendi ölümüne inanmak zordur.
Günü geldiğinde hepimiz ölümü tadacağız. Kendi ölümünü görmeyen kalmayacak. Herkesin hayatı, ölümünün şahidi olacak, dönüp de kimseye anlatamayacak. O müthiş sırrı beraberimizde götüreceğiz.
***
Bu anlatacağım, kendi ölümüm. O kadar anî, o kadar çabuk olacak her şey.
Üzerimde beyaz bir örtü, odanın ortasında boylu buyunca uzanmış yatıyorum. Yüzüm kıbleye dönük. Çenemi bağlamışlar, ruhumun penceresi olan gözlerim kapalı. Kulaklarım, bir tek onlar açık; her şeyi duyuyorum. Seslerinden tanıyorum gelip gideni. Bahçemizin bir yerinde kazanda su kaynıyor. Birazdan yıkayacaklar. Modası hiç geçmeyen o beyaz kefene saracaklar. Ne olur ne olmaz, bir tatil gününe rast gelir de, esnafı sıkıntıya sokmamak için eskiler tedariklidir hep. Kefeni, pamuğu, havlusu bir yerde hazırdır hep. Biraz hüzün, biraz da telâş var. İlk vakte yetiştirmek gayretindeler. Az sonra salâ da verilecek. Salânın ardından, yıllar yılı her vefat eden için duyduğumuz ve ezberlediğimiz o cümlelerin arasında, şimdi kendi adım ve soyadım geçecek. Son cümle ise şöyle bitecek: “Dost ve sevenlerine duyurulur, Mevlâ rahmet eyleye…” İşte olup olacağımız, böyle bir cenaze...
Kavisli bir sokaktan geçip tabutumu mahalle camiimizin musallasına getirip koydular. Bir kenara çekildiler. Tâziyeleri kabul eden yakınlarımın dışında pek kimse yok ortalıklarda. Zaten devir de değişti ya… Bırakın mahalleyi, sokakta bile birbirini tanıyan kaç kişi kaldı?
Bir gece yarısı öylece uzanıp kalmıştım o musallada. Hafiften de üşümüştüm. Şimdi tabutum konmuş buraya.
Kimler geldi, kimler geçti bu caminin musallasından. O tabutun içinde kimler yattı, kimler taşındı... Amcam, babam, babaannem… En yakınlarım… Hâlâ aynı tabut, çok hizmetler gördü. Şimdi sıra bana geldi.
Dikkatimi çekerdi hep; cenazelerde dolu tabutu taşıyan bulunur da boş tabuta el atan pek azdır. Sıra kendilerine gelecek diye mi acaba? Ondan mı hevesli değildir kimse?
Korkunun, kaygının ecele faydası yok. Sırası gelen binip gidiyor tahta ata. Tabutun içinde yatanı kim bilir; derdini, çilesini, hissettiklerini kim bilir?... Ruh, kim bilir hangi âlemden ve nasıl bir yerden, izin verildiyse eğer, her şeyi seyrediyor olabilir. Ruh rüyada bile gözsüz görmüyor mu? Ölse de insan, endişesi, merakı bitmez. Cenaze namazına kimler gelir, hangi hocaefendi kıldırır, kimler helâllik verir, kimler vermez, tabutu ilk önce kim omuzuna alır, musalladan kimler kaldırır, kabristana kimler uğurlar caminin avlusundan, geride kimler kalır… Kendi ölümünü merak etmez mi insan?
Son gününde insanın hakikî dostlarının ve iman sahiplerinin şahitliğine ihtiyacı var. Mevlâ bu şahitlik hürmetine, kim bilir, ne günahları affeder, kim bilir, ne hayır kapıları açılır… Hepsi O’nun elinde.
Yaşarken duymuştum anlatılanları. Biliyorduk ölümün gerçeklerin gerçeği olduğunu. Sıranın bir gün bize de geleceğini biliyorduk. Ama yine de kaygısız yaşıyorduk.
Anacığım her defasında: “Evlâdım, bu dünyada herkesin bir günü var; o gün, bir gelecek” derdi. Geldi… Demek o gün, bugünmüş.
Biliyorduk, ardarda ölümler görüp yaşıyorduk. Nice cenaze namazlarına katıldık. Bir gün sıranın bize de geleceğini ayan beyan biliyorduk. Kıştan sonra bahar, geceden sonra sabahın gelmesi kat’iyetinde biliyorduk. Ama nedense ve ne hikmetse kendi ölümümüzü bir türlü yakın plana alamıyorduk. İnanıyorduk ama inandığımız gibi yaşayamıyorduk. Gelecek günlerde bir şeyler olacak da, sanki bu hoşlanmadığımız hayatın seyrini o şeyler değiştirecek diye bekliyorduk. Hâlbuki biz kendimizi değiştirmek istemedikçe, ne değişecek? Oysa küçücük bir kıpırdanış, iyi niyetli bir ileri doğru atılış olsaydı içimizde, Rabbim geceyi gündüz, tepeyi dümdüz ederdi bizim için...
Anlamak zordur hayatı, hele de ölümü. Başkasının ölümüne inanmak belki kolaydır ama kendi ölümümüze inanmak zordur. Şu gezen, tozan, gülen, konuşan insan, nasıl olur da ölürdü? Gül gibi solar, dökülürdü? Anlamak zor. Gönülden inanmak ve mutmaîn olmak için binlerce sebep var, milyonlarca hikmet var. Her şey onu anlatıyor, her yol oraya çıkıyor. Bütün bu delilleri görmezden gelmek, Allah’ın sonsuz rahmet ve hikmetine karşı ne kadar büyük haksızlık ve saygısızlıktır… O, bu değil, Allah istediği için ölüyoruz. Dünyaya getiren O olduğu için gidiyoruz. Öyleyse getirişinde bin hikmet var ise, götürüşünde de yüz bin hikmet olsa gerektir. Onu bilmek, onu öğrenmek, görevidir insanın.
Geçen günlerle giden, ömrümüzdü. Ölümü göre göre, bile bile yaşıyorduk. Geriye dönüşü yoktu bu yolculuğun. Hepimiz hayat yolunda birer yolcuyduk. Ben de bir yolcuydum. Yolculuğumun dünya safhası bitti. Yaşadım, gördüm, öldüm, bitti... Şimdi o zor eşikteyim, hesap âlemine göçmekteyim. Benim de sayısız emellerim, gerçekleşmesini istediğim ideallerim vardı bu dünyada yaşarken. Şimdi yanımda götürebildiğim, ne bir eşya var, ne bir kitap… Sadece bu dünyadan kazandıklarım, ya da kaybettiklerim beraberimde. Hatalarım, günahlarım, pişmanlıklarım, isteyip de yapamadıklarım, niyet ettiklerim; onlar yanımda.
Bir ömür didinip çalıştığım işler… Hepsi geride, dünyada kaldı. Büyüklerden duyardım; “Dünya malı dünyada kalır, sen ahiret malına müşteri ol” derlerdi. Haklıymışlar, şimdi hepsi geride kaldı. Dünyanın malı ve işleri burada geçmiyor. Ne yapılmışsa Allah rızası için ve O’nun adına, sadece onlar geçerli burada. Onların da ne olduğunu ve ne kadarının Allah katında kabul bulduğunu bilmiyorum. Ama gelin, görün ki; her şey yarım, her şey yüzüstü. Cenazem gibi, her şey yüzüstü…
Ne kadar yanılmışım… Bir gün olup, işleri bitirip de öyle gideceğimi zannederdim bu dünyadan. İşini bitirip de giden bir kişi var mı acaba? Mezarlar, işini bitiremeden giden insanlarla dolu. Bakmayın siz mezarların dıştan sakin görünüşüne. “Dışı sükûn ile zâhir, derûnu mahşerdir.” diyor şâir. İçini; bir giren, bir de Allah bilir. Kabir müthiş ve esrarengiz bir âlem. Dünya ile ahiret arasında tampon bölge. Ne dünyaya benziyor, ne ahirete. Geçiş yeri, berzah ülkesi. Kabrin karanlığını aydınlatacak tek nur, tek ışık bu dünyadan götürdüğümüz sâlih amellerimiz ve imanımız. Hz Âdem’den (as) bugüne kadar, milyarlarca ruhun ahiret yurduna geçmek için beklediği bir yer berzah âlemi. Allah dostlarının buluşma ve kavuşma yeri orası. Aralarına alacaklar mı, bana da bir yer açacaklar mı acaba? Bilmiyorum. Sadece ümit ediyorum. Kuru ümitle de yol alınmaz ya…
Ölümümün bu kadar yakın olduğunu bilseydim, ömür sermayemi böyle kolay tüketir miydim? Saniyelerin bile nabzını tutardım. Bir imkânım olsaydı eğer, tekrar, yeni baştan yaşamak için bu hayatı, neler vermezdim… Ama ne çare ki koca bir ömür defteri kapandı, geçti…
Zihnimi, fikrimi toparlamaya çalışıyorum. Kimim, nerdeyim? Konuşmak istiyorum, dilim yok... Görmek istiyorum, gözüm yok… Yürümek istiyorum, ayağım yok. Teneşirde, upuzun bir tabutun içinde bekliyor bedenim. Bedenim ölmüş ama ruhum yaşıyor. Okunan Kur’ân’ları duyuyorum. Olanın bitenin farkındayım ama rüyadaki gibiyim, seslenmeye kalksam, kimse duymayacak sesimi. Bunu gayet iyi biliyorum. Çünkü bir başka âlemdeyim. Bir camın ardından seyrediyorum olan biteni, dışımdaki âlemi. Hani nasıl suçluları sorguya çekerler ya bir odada, bir camın ardından içeridekiler seyreder ya olanı biteni, ben de öyleyim işte…
Dünya ile aramda şeffaf bir perde var. Görüyorum, duyuyorum her şeyi. Ama hiçbir şeye gücüm yok, hiçbir şeye müdahale edemiyorum. Olan biteni sadece seyrediyorum.
Hayatımın hakikî vazifesi neymiş, ne için dünyaya gelmiş ve gönderilmişim, şimdi daha iyi anlıyorum. Ama ne gücüm, ne de kudretim var buradan öteye geçmeye. İzin yok. Bu âlemin kendine mahsus kuralları var, sınırları var.
Evet, zaman zaman bu arzuyu, yani dünyaya gönderiliş gâyemi derinden duyduğum anlar az değildi. Nedense bir türlü olması gerektiği yerde olamadım, yapılması gerekenleri yapamadım. Hayatım pişmanlık oldu, pişmanlık hayatım oldu... Sormazlar mı insana, seni bu dünyada ne aldattı kardeş? Nedir, nedendir dilinde bu pişmanlık diye sormazlar mı? Bari siz anlayın. Kuluz, kusurluyuz işte. Bari siz ibret alın işte… Yaşadım, bitti... Bir ömür, buz gibi eridi, gitti...
Arada bir hastalıklar yoklardı, önemsemezdim hiç, gelir geçer derdim. Meğer ölümün habercileriymiş. Gerçi insan hastalık geldi diye ölmez, belki ölecek diye hastalık gelir. Bunu da biliyordum. Hastalıklar, musîbetler, ‘geliyorum’ diyen ölümün ayak sesleriymiş meğer, bilemedim… Çok şey öğrendik hayatta, çok şey biliyorduk ama bir türlü ölümü bilemedik, ölümü hayatımızın içinde yaşayamadık. Günde en az on - on beş kere ciddî ciddî düşünmek istediysek de aldandık. Bir türlü hayatla ölüm arasında bağı sağlayamadık. “Ey ölüm, geleceksin, biliyoruz” dedik. Amennâ… Doğruydu, kabul ettik. Ama muktezasıyla amel edemedik.
Herkes gibi ben de, ölümün bir gün geleceğini biliyordum. Herkesi olduğu gibi beni de kıskıvrak yakalayacağını biliyordum ama, bilmek başka şey, idrak etmek başka şey. Sırrına eremedim.
Günlerden (…!), aylardan (…!), yıllardan (…!), saatlerden (…!), bir gün ölüm kapımı çalacaktı. Boşluklar dolacaktı. İnandım, ama inandığım gibi yaşayamadım. Ölüm kapımı çaldı. O büyük kapıdan yalnız geldiği gibi yalnız gitmedi, beraber geçtik.
Çok hastalar gördük, başında bekleyenlerin öldüğü ve yatanların kalkıp iyileştiği çok hastalar gördük. Hasta olan değil, vadesi dolan ölürmüş, bildik. Ölüm o kadar yakınmış, hissettik, anladık, bildik. Şimdi bir kenarda yatağım bekleyedursun beni. Neyim varsa geride kalan, dağıtın verin muhtaçlara, eşe dosta. Yaşarken vermek kolay değil. Ölümü gören, ölümü tadan cömertleşiyor demek... Ama ne çare ki geriye dönüp de yapacağım bir iyilik, kendi elimle vereceğim bir sadakam yok. Hepsi yaşarken... Ardından gelecek ışık, kabrini ne kadar aydınlatır ki... Yaşarken hayrını kendi eliyle yapmalı, ışığını önceden oraya göndermeli insan.
Kalabalıklar içinde yaşarken insan, izini kaybettireceğini sanır ölüm meleğine. Ecel erişmez zanneder kendisine. Ölüm meleği, dünyadaki resmî bir görevliyle karıştırılıyor her halde. Düştüm, ibret aldım; kalktım, unuttum. Ben insanım, işte ben buyum. Aldanmışım, yanılmışım… Yanıldığımı şimdi anlıyorum. Her şey yalan, bir tek ölüm gerçekmiş hayatta. Ölümün hayattan ziyade bir istediği varmış meğer. Ölüm; mal, mülk, şan, şöhret, alkış vs. bunları istemiyormuş meğer bizden. Ölüm, bizim hayatımızdan imanı istiyormuş, onu bekliyormuş vermemiz için. Hz Peygamber (asm); “Ölüm büyük şey” demişti. Hatta bir Yahudinin cenazesi geçerken bile ayağa kalkmıştı. Neden? Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın bir celâl tecellisi, ‘Mümît’ isminin bir tecellisiydi.
Hayat hakkında ne kadar çok şey bilirse bilsin insan, ölüm karşısında âcizdir, câhildir. Bilgi burada bir hiç, amel ise her şey. “Lâ ilâhe illallah, Muhammeden Rasûlullah”tan daha kıymetli hiçbir şey yok burada. Kâinat bir yana, bu söz bir yana. Dünya kapısından bu belgeyle, bu vesikayla geçiliyor ebedî hayatın huzur veren mekânlarına. Oysaki ne çok kitaplar okumuş, ne çok yazılar yazmıştım ölüme dair… Geleceği kurcalamıştım bir çilingir edasıyla o küçücük, minicik aklımla. Akıl ki, o yolda cücelerin cücesi. Daha kendini bilmez, bir de kalkmış, kendi dışındakilerin meraklısı olmuş. Ne bilsindi akıl, ne bilebilirdi ki? Kur’ân’ın bildirdiğinin dışında, akıl ne bilebilirdi?!
Şimdi pıtır pıtır yağan yağmurun taneleri ıslatıyor, yıkıyor tabutumun üstünü. Aradan ince ince kefenime sızıyor, ıslanıyorum… Hayret! Sudan, yağmurdan, ıslanmaktan pek hoşlanmazdım ama sesim soluğum çıkmıyor, bedenim kımıldayamıyor. Okunan Kur’ân seslerini duyuyorum, kımıldayamıyorum…
31.10.2009

(devam edecek inşaAllah)
Logged
25 Aralık 2009, 12:07:03 ÖS 12
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

ES SELAMU ALEYKUM

ÖLÜMLE İLGİLİ ZATEN BİRÇOK KONU AÇILMIŞ , SONRADAN AKLIMA GELDİ VE GEÇ FARKETTİM.

HERKESDEN ÇOK ÖZÜR DİLERİM.

CUMANIZ MUBAREK OLSUN

ALLAH (CC)' NA EMANET OLUNUZ.
Logged
25 Aralık 2009, 01:28:43 ÖS 13
Üye Bilgileri
FECR
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2160
Nerden:
Selam Hidayete Tabi Olana


WWW Offline
« Yanıtla #2 :»

Aleyküm selam

Aynı yazı olmadıktan sonra "ölüm" ile ilgili yazıları asmanızda sakınca yok.
"Ağız tadını bozan ölümü çok düşünün. Çünkü ölüm çokları azaltır. Azları da iyice ufaltır" ilkesini gözönüne alarak ölümü kendimizden uzak hissetmemek için bu gibi yazılar önemli yazılardır.
(Devamını bekliyoruz)
Logged

Selam Hidayete Tabi Olanlara

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
31 Aralık 2009, 05:29:54 ÖS 17
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #3 :»

SELİM GÜNDÜZALP (GEÇEN haftadan devam)

Başkasının ölümüne inanmak belki kolay ama kendi ölümüne inanmak zordur.
Evet, geleceğini biliyordum ama ne zaman geleceğini bilmiyordum!
Dostlardan kiminin haberi olmuş, kimi haftalar sonra duyacak belki ölümümü. Belki bir Fatiha ya okuyacak, ya da okuyamayacak. İşleri çok insanların. Unutulup gideceğiz.
Cenaze namazında, kabrin başında bile bulunamıyor artık kırk yılın dostları. Akranlar kabristanda buluşuyor. Herkes ölümü görüyor, ölüm önlerinde duruyor, ama bir gün ben de öleceğim diye nedense hiç düşünülmüyor. Bu kayıtsızlık neden? Ölümü Allah’a göre değil, nefsimize göre kurguladığımızdan mı acaba? Her neyse…
Konuşulanları duyuyorum, dinliyorum. Hayatın fânî olduğunu bilmeyen yok. Biri; “Hepimiz öleceğiz kardeşim; dünyaya kazık dikmeye gelmedik”, diğeri; “Kazık dikmedik ama evler, apartmanlar dikmekten geri kalmadık” diyor. Konuşuyorlar işte her şeyden. Öteden, beriden.

Rahmet ince ince yağıyor, tabutumun aralığından kefenimi ıslatıyor. Şimdi kabirdeyim. Dünya ile ahiret arası bir yerdeyim.
Ölüm korkutuyor insanları. Korkunun ecele faydası oldu mu hiç? Öleceğini bilse de insan, yapacağı ne var ona hazırlanmaktan başka? Dostların konuşmalarını geçtim artık, amellerimle baş başayım.
İtiraf etmeliyim ki, ne hizmetimi, ne de ibadetlerimi lâyıkıyla yapamadım. İdeâllerimi hep erteledim. Oysa bir değil, binler arzularım vardı. Olmadı, olamadı. Yaptıklarım yakışmadı, içime sinmedi yaşadıklarım. Uyandım, geç kaldım. Geri dönüşü yok artık bu yolculuğun. Yine de rahmetine sığınmak vaktidir Rahman’ın, O’ndan ümitvarım.
Ey sevgili Rabbim! Sensin biricik ümidim. Sensin sadece her daim beni terk etmeyenim. Hâlimi görenim. Kelimesiz konuşmalarımı da bilenim… Sadece Sensin…
Ey kalbim! Ey kalbimin güneşi olan Sevgili Peygamberim (asm)! Varlığınla avunurum, şefaatini hatırlarım, sevinirim. Rabbim! Habibin hürmetine, şu kabristanda okunan son duâlar hürmetine, beni günahlarımın ağır yüklerinden kurtar… Âmin…

Şu an benim yerimde kimse olmak istemez sanırım. “Hadi gel, yer değiştirelim” desem, diyebilsem, kimse kabul etmez, bilirim. Herkes kendi hayatını yaşar. Benim de yaşadığım kendi hayatım, kendi kaderim. İnşallah ölümüm dostlara ders olur. Bir çift göz kapanırken, binlerce göz açılır. Kalpleriniz uyanır, gafletten ayılır İnşallah.
Sanki bir camın ardındayım. Hepinizi görüyorum, sesinizi duyuyorum ama sesimi duyuramıyorum. Ruhum özel bir yerden seyrediyor bu manzarayı. Kendi ölümümü bile.
Küçük işler bir yana, dünyanın kendisi bile değmiyor aldanmaya, üzerinde itişip kakışmaya. Değmiyor Allah’ın emrinden uzak yaşamaya, hiçbir şey değmiyor. Farkında değiliz. Kayıp gidiyor yıllar elimizin altından, bir kum saatinden dökülür gibi akıp gidiyor. Nefse ve şeytana bu fırsatı vermeyelim. Son dönemece girmeden evvel uyanalım. Geçenlerde bir kardeşimizin annesi, vefatına yakın günlerde “Bu kadar çabuk muydu, bu kadar ölüm yakın mıydı?” demişti. Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyor insan.

Bir gün onun ve benim yaşadıklarımı siz de yaşayacaksınız. Bakmayın her şeyinizin yerinde oluşuna. Aldanmayın. Ölüm iki kaşın arasındadır. Uzakta değil, yakındadır. “Her insan ölebilecek yaştadır.” Kalbinizin ve tansiyonunuzun sağlam, kolesterolünüzün de düşük oluşuna aldanmayın, turp gibi duruşunuza bakmayın! Hele hele ailenizdeki yetmişe, seksene merdiven dayamışlara bakıp, siz de o yaşa ulaşacağınızı sanmayın. Ölüm var, aldanmayın. Herkesin hayatı özeldir; herkesin eceli kendine göredir.
Nasıl yaşarsak öyle öleceğiz; nasıl ölürsek öyle dirileceğiz. İnsan bunu bilir; bilir ama nefis ve şeytan bırakmaz peşini. Bırakmaz, çeker de çeker kendi safına. Allah’ın lütfu, keremi yetişmeseydi imdada, ne oyunlar oynayacaktı bize de, ne oyunlar, kim bilir?.. Bereketi, lütfu ve inayetiyle Rabbimizin, imanı tattık, Kur’ân’ı tanıdık, Hz. Peygamber’i (asm) elçi ve resul bildik. Her ne getirmişse Rabbimizden, kabul ettik, “âmennâ” dedik.
Ölümü bilmek başka şey, ölümü yaşamak bambaşka bir şey. Ölüm çok eski bir şey ama başa gelene yeni gözükür.
Aslında ölüm iman sahibi insanlar için ebedî saadet ülkesine bir geçiştir. Geride kalan dünya ise bütün şaşaasına rağmen ahirete nispeten bir zindan hükmündedir. Evet, iman sahipleri için durum aynen böyledir.

Dostlar kabristandan birer birer ayrılmaya başladılar. Birazdan hoca efendi talkın verecek. Defin işlemi de bitti. El ayak çekildi. Yakın bir iki dostun dışında, kimse kalmadı kabrin başında.
Ölümü hep merak edip yaşamıştım. Bugünün son gün olacağını nereden bilebilirdim? Hangi ayın, hangi yılın, hangi haftası, hangi günü ve saatinde öleceğimi hep merak edip durmuştum. Sonunda olanlar oldu…

Yaman çaldı o saat, yaman geldi o melek. Nerden bilebilirdim bugün öleceğimi? Oysa yapacak o kadar çok işim vardı. Bir ömür daha yetmezdi o işlere. O lâzım, bu lâzım derken, akşam oldu, kepenkler indi erken… Şimdi her şeyi geride bırakıp gidiyorum. Bir toplu iğne başı kadar hiçbir şeyi götüremeden. Ne verdimse elimle, o gidiyor benimle. Kabrimin başında bir vefalı dostumun sesi risâle okuyor. Üstadımın bu dersi, hâlime tercüman oluyor:
“Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!
‘Gelmesi muhakkak olan herşey yakındır’ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: ‘El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!’
“İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: ‘El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!’
“İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin “yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
“El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir! İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.”
(Lem’alar, 17. Lem’a, s. 133)
***
Evet, ben de öldüm dostlar, sizler sağ olun, âfiyetle ve imanla kalın. Hayatınıza bir ibret aynası tutup yansıtın içinizdeki güzellikleri. Diyeceğim o ki, ölüme karşı hazırlıklı olun. Günde en az “on” defa ölümü hatırlayın. Hz. Peygamber’in (asm) böyle yapanlara müjdesi var, unutmayın. Hepimiz âciziz, hepimiz eşitiz ölümün karşısında. Ölen ölmüyor, ölümle ebedî bir hayat başlıyor.
Hayret! Ruhum ağlıyor… Yağmurun taneleri gözyaşlarıma karışıyor. Şefaatini bekliyorum Hz. Peygamber’in (asm). Yardımını bekliyorum rahmeti sonsuz olan, Rahman ve Rahim olan Rabbimin.
Öldüm artık... Kabrimin başına gelip bir Fatiha okuyan dostlar, ben çetin bir hesabın içindeyim artık, geriye dönemem. Yaptıklarım benimle beraber geliyor. Hayatımın bundan sonrasını onlar şekillendirecek. Sizlere tavsiyem âcizane: Nurun hakîkatleriyle az da olsa daimî bir meşguliyetle, sabırla ve dikkatle insanların dertlerini kendinize dert edinmeniz; her anı bir fırsat bilmeniz.
Rabbim, ben öldüm işte… Ömrüm bir top yumak önümde. Birazdan harmanı yapılacak. Şunca yıl rahmetini tadan, şefkat ve muhabbetinle beslenen bu ruh, bu kâlp Seni unutmadı hiçbir zaman. Rahmetindir sığınağım, şefkatindir barınağım. Ruhum ne bulduysa Sende buldu. Hayatı veren Sen olduğun gibi, hayatı alıp terhis eden de yine Sen oldun. Her şey Senin emrinle olur, kalpten inandım. Zerreden şemse, yerden göğe, geçmişten geleceğe kadar her bir şeye inandım.
Rabbim, bir Sen bilirsin hâlimizi. Korkuyoruz ölümden, korkuyoruz hesaptan. Rahmetinden ümitvârız, bilirsin, tanırsın ruhumuzu, kalbimizi ve pişmanlığımızı. Ümidimiz ağır basıyor. Bir teselli kapısı açıktır, bir yerden bir meded ulaşır İnşallah. Kalbimle ve ruhumla inanıyorum.

Rabbim! Son yolculuğumuzu hakkımızda hayırlı eyle. En güzel ölümler ve imanlı gidişler nasip eyle. Ruhum, bedenimden geçici de olsa, mahşer günü tekrar buluşmak üzere ayrıldı artık, Birazdan meleklerin sorgusu başlayacak, doğru cevaplar vermek için Rabbim yâr ve yardımcım olsun.
Rahman olan Rabbim! Yardımını esirgeme… Berzahta istirahat etmeyi, kabirde dostlarla görüşmeyi nasip eyle. Hz. Peygamberimiz’e (asm) salât-u selâm olsun… Son sözümüz, son kelâmımız bu dünyadan ahirete geçerken Kelime-i Şahadet olsun: Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasûluhu…
***
Madem bir gün bunlar er ya da geç yaşanacaktır, hayal değil hakikattır, bu fakirin tefekkürü de bu kadardır. Cümleniz hakkınızı helâl ediniz…
***
Sevgili dostum, melek misâl, güzel insan Şaban Döğen Ağabeyimin ruhuna binler Fatihalar ile. Hepimizin başı sağ olsun. Rabbim bu fıtratta yeni kardeşler, yeni kalemler nasip etsin İnşallah.
07.11.2009
E-Posta: Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Logged
07 Ocak 2010, 06:06:14 ÖS 18
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #4 :»

Çizginin Bittiği Yer

HEPİMİZ aynı yöne koşuyoruz. Var gücümüzle. Yanımızda günahlarımız, sevaplarımız.
Çünkü hayat, hep aynı yöne doğru sürdürülen bir koşudur.
Koşu biter; biz biteriz, koşu biter...
• • •
Dünyaya ölmeye gelinir.
Yaşanmaya gelinseydi, koşunun sonu hep yeni yaşamalara çıkardı. Koştukça hayata yaklaşır, bitmeyen ömürleri tekrar tekrar yakalardık.
“Her fâni ölümü tadacaktır...”
Koşuların, hedeflerin, bitirişlerin son soluğunda ölümü tatmak var...
Geldik, gideceğiz... Çare yok. Giderken doğduğumuz günkü gibi saf, temiz ve haramsız olabiliyor muyuz? Kazanç budur. Zor olan, imkânsız görünen budur. Ve inanmak, imkânsızı başarabilme gücü, azmi ve kuvvetidir.
İnanmak, dolu dolu yaşamaktır.
• • •
Aylardan ne, günlerden hangisi, ayın kaçındayız?
Dün kimler göçtü, bugün kaç kişi uğurlandı, yarınlar kimleri çağırmada? Dünler, bugünler ve yarınlar, bizleri hem çağıran, hem uğurlayandır.
Dünler de bitiyor.
Dünler de koşmakta idi bizim gibi... Demek, “dünya zamanı” da ömürlü. Bugün, dünün bittiği çizgi. Bugün ancak yarının sınırına kadar yaşayacak...
Zaman bile sonsuz değil, mekân bile.
Ve insan, zaman ve mekân ile birlikte eskiyor, koşuyor, tükeniyor.
• • •
Zaman, mekân ve insanın benzerlikleri kaderlerinde. Üçü de bitişe hizâlı ve hızlı.
Güneş her sabah bir başka zemine doğuyor; bir gün daha yorulmuş olarak, yorulmuş bularak... Bütün büyümeler sona doğrudur. Kâinat bile büyümekte ve kaderine koşmakta.
Demek ki, yaratılmışların tamamı ölüme yönelik...
Bu ölümde, beraberlikler ve büyüklükler olmalı...
Şair ne kadar haklı.. “Ölüm bunca güzel olmasaydı, Efendimiz ölmezdi...”
• • •
Ölüm bunca güzel olmasaydı, güzeller ölmezdi...
Giden, gitmeyi hak edebilmeli.
Dünyaya yaşamaya gelmek; ölüm varsa, yalandır, yanlıştır...
Çiçekler ölüyor, kuşlar ve ağaçlarla birlikte... Ekinler ölüyor, yamaçlarla, dağlarla beraber... Gün gelecek, ân gelecek, ölüm bile ölecek... Zaman, mekân ve insan ile birlikte.
Ölüm, “ölecekler” tükenince ölecek.
Çünkü, kâinat çapında bir görev sona ermiş olacak.
En son, en başa kardeş olacak.
Sonsuz büyüklükte bir aynaya bakar gibi, en son, en başı; kendini görecek...
• • •
Ölüm “kötü son” değil. Sürpriz netice değil.
Ölüm, koştuğumuz ve ulaştığımız tazeliktir...
Ölümün bir adım ötesi yenilik.
Ölümde konaklamadan ölümsüzlüğe varılmaz.. Ölümde dinleniriz. Ömür boyu süren yorgunluklar orada üstümüzden atılır.
Yaradana ve İki Cihan Efendisi’ne (asm) yorgunluksuz kavuşuruz...
Yepyeni!... ?

Gürbüz Azak
ZAFER DERGİSİ - KASIM 2005

Logged
15 Ocak 2010, 10:07:05 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #5 :»

Bir Diyar Olsa Gerek

KAFESİN içindeki kuş ne ise, bedenin içinde de ruh öyle. Biz ise beden kafesine takılıp kalmışız. Bir gün bir el açacaksa bu kapıyı, biz de ormanlardaki ağaçlara gideceksek, kuşlar gibi uçacaksak, işte hayat budur. Bizi bekleyen varsa, oraya gitmek gerek, çünkü kalan yok burada.
Bırakın ötelere gideyim. Ruhumuzu seyretmek bir manzarayı seyretmekten daha önemli değil mi? Bu ruhun senin olduğunu görmek bu dünyada mümkün olmayacak mı?
Bir an olsa gerek, kapıda beliren bir melek olsa gerek. Beden dehlizinde kaybolmamıza fırsat tanımayacak bir melek… Bu meleği de sevmek gerek. Üzerine titrediğimiz ruhumuzu, tek sermayemizi bu dünyada bırakmayacak olan şefaatçimiz, yardımcımız olan melek. İzinsiz hiçbir şey yapamayacağına inanmamız gerek… Görmediğimiz, bilmediğimiz ruhumuzu ona emanet etmek gerek… Allah’ım ne olur bu emaneti meleğine verirken, onun eline teslim ederken, aldığımız günkü gibi bir sâfiyeti, temizliği lûtfet.
Binlerce sene yaşasam da bu dünyada, Sana olan sevgiyi, merhameti keşfedemediysem, o günüm ölüdür, o günüm yoktur Rabbim. Kolayın kolayı varken, zorun zoruna tutunmak istemiyorum. Şu anda, sevginle Sen geldin ruhuma misafir oldun, ruhumu uyandırdın ey Rabbim. Sen ki, varlığını fark etmem için bir mucize gerekti, onu da verdin, ilhamını lûtfettin. Allah’ım hayatımdan başka hiçbir şeyim yok. Onu da Sana feda ediyorum, Senin verdiğini Sana veriyorum desem, kimin hayatını kime feda ediyorsun diye bir soruyla karşılaşmaktan korkuyorum. Baharı, dirilişi taşlar duysun da nefsim duymasın, olur iş değil… Rabbim ben Senin yolunda öleyim de, ne olursam olayım. Dilimde bir şair duası olsun şu demde:
“Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde
İster sürü çöp gibi tufanların selinde…
Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah’ım
Bırakma tabiatın merhametsiz elinde”
Gecelerin adına, gecelerin nuruna, bizi bu dünya zindanında bırakma. Ruhun silindiği bu dünyada yaşamaktansa ötelere geçmek gerek, ölmek gerek. Ölmek ve yeniden dirilmek. Allah’ım günlerimin sayılı olduğunu hiç durmadan bana hatırlatıyorsun, sonu gelmez bir dünyada yaşadığım zannına kapılmama izin verme lütfen. İçinde uyuyan mutluluğu uyandıramayanlar adına, dışarıdan bir elin gelip de kendilerini ayağa kaldırmasını bekleyen bu sonsuz uykudakiler adına, uyandır ki beni uyandırayım uyuyanları, bu mutluluğu çok görme Allah’ım. Sen ki bana tüm yarattıklarını sevme gibi bir nimeti bahşetmişsin… Bundan daha büyük bir nimet ne olabilir ki, ne isteyebilirim ki Senden…
Gururun fırtınaları, şöhretin sarhoşlukları, makamın baş döndürmesi karşısında arada sırada kefene giren bedenimi, bu hayal karesini açar mısın âlemimde? Ölmeden önce ölmenin sırrını nefsimde yaşatır mısın? Hırs gözlerimi kör etmeden, nefsim yanlış şeylerin peşine düşmeden bana yardım et… Beni nefsimin eline bırakma Allah’ım.
Allah’ım beni, bizi, hepimizi affet. Bütün sevdiklerimizi, seni ömründe bir defa dahi olsun hayalinden kim geçirmişse onları da affet. Sen ki affetmek için bahaneler ararsın, biliyorum… Ruhuma öyle bir zenginlik, nimetlerine karşı sonsuz bir şükür hazzı nasip et ki, en küçük bir kareden, bir manzaradan, bir sesten haz alayım ve Sana sonsuz hamd edebileyim…
Bir zaman gençliğime güvendimdi, o da gitti elimden şimdi. En uzun ömrüm bugün… Belki bu an kadar bile değil. En uzun ömrümün sonu bile yarından daha yakınsa, sana kavuşmak için gaflete dalmaya can atan, günaha girmeye istek duyan nefsimi sana şikâyet ediyorum, onu terbiye etmekten âcizim. Başıma iş açacak dertlere sürüklenmekten kurtar beni. Tükeniyorum. Bitiyorum. Dakikalarım kum saatindeki taneler gibi dökülüyor. Şu an yaşadığımdan bir lezzet aldığımı da bilmiyorum, sadece aldığını sanıyor nefsim. Senden hayırlı, ebedî ve cennetlerin firdevslerinde bitmez bir ömür istiyorum… Buna sahip olmak için ne gerekiyorsa, her şeyimi vermeye hazırım. Madde mi, para mı, şöhret mi, sevgi mi? Senin adına olmayan ne varsa her şeyi. Hangisi, ruhumun isteklerinin yerini tutabilir ki? Bir gün gelip tükenecekler. Ah ruhum, sevgili ruhum… Seni Allah’ıma emanet ediyorum… Meleğime emanet ediyorum…
Bir diyar olsa gerek… Oraya bir melekle çıkılsa gerek. Azrail ki, asıl adı melek. Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek…
Vitrinlerle aldatma, yanlışlarla kandırma beni, ötelere yücelere çıkar ruhumu. Karanlıklarda boğdurma, nuruna al… Sevgilinin, lâyıksam eğer, onun habibinin yanına al, yanıbaşına al. Sevdiklerinin ve sevdiklerimin yanı başına...
Adına, şânına, Rahman ve Rahim olan isimlerin adına affet. Ey bizi nimetleriyle donatan sultanımız. Mübarek günler, geceler ve aylar hürmetine… Ramazanlar ve bayramlar hürmetine… Sevdiklerin hürmetine affet… Ruhum, Sana ait olmanın, Seni bir bilmenin, nefsimin esaretinden kurtuluşunun bayramını yapsın bu demde. Benim dualarım bitti, bitiyor, bu kadarcık… Ama Senin affın bu kadarcık değil… Sonsuz rahmetinle… Affet ve bizlere ebedî bir Cennet lûtfet... ?

Selim Gündüzalp
Zafer Dergisi  - Kasım  2005

Logged
02 Şubat 2010, 04:12:08 ÖS 16
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #6 :»

İLKDURAK: KABİR

ÂHİRET âlemlerinin ilk durağı kabirdir. Burası, bir anlamda, bir ara merhaledir; dünya ile âhireti birbirinden ayırır ve her ikisine de komşudur. İki deniz arasındaki dar kara parçasına verilen ‘berzah’ adı, bu âlem için de kullanılır. Berzah âlemi, fâni dünya hayatından sonra, kıyamet günündeki dirilişe kadar konuk olacağımız âlemdir. Buna kabir âlemi de denir; ancak insan kabre girmeyip de denizde boğulsa, yahut yakılıp külleri savrulacak olsa, yine bu âleme girer ve oranın yasalarına uygun şekilde muamele görür, diriliş gününü bekler.
Kabir, fiziksel olarak bizim dünyamız içinde yer alsa da, koşulları ve yasaları bizim dünyamızdan farklıdır. Bizim bulunduğumuz yerden kara toprağın bağrında karanlık bir çukur olarak görünen o yer, içinde nice âlemler saklar. Bazan üstü rengârenk süslerle mâmur olur o yerin, ama altında kıyametler kopar; bazan da harap bir mezar taşının altında Cennetler seyredilir ve koklanır. Herşeyden önce canlıdır kabir âlemi; yalnız hayat koşulları farklıdır. Farklı hayat koşulları, aslında, gezegenimizin hiç de yabancı olmadığı birşeydir. Denizlerinin dibinde, çayırında, ırmağında, toprağında, dağında, ormanında bu gezegen birbirinden o kadar farklı hayat biçimleri barındırır ki, bunlardan biri için ölüm anlamına gelen şey, diğeri için hayatın tâ kendisi olabilir. Berzah âlemi ise, diğer hayat türlerinden farkı biraz daha belirgin olan bir hayat biçimidir ve o da, diğer bütün hayatlar gibi, hayatı yaratanın eseridir.

Bir mü’minin bu dünya hayatından berzah hayatına geçişini Peygamberimiz şöyle anlatıyor:
Mü’min kulun dünyadan ayrılıp âhirete geçmesi yaklaştığında, gökten onun üzerine yüzleri güneş gibi parlayan melekler iner, beraberlerinde getirdikleri Cennet kefeni ve Cennet kokularıyla onun gözü önünde bir yere otururlar. Derken Ölüm Meleği (selâm üzerine olsun) gelir ve yanı başına oturur. “Ey temiz ruh,” diye seslenir. “Rabbinin af ve hoşnutluğuna çıkıver.” Ve ruh, tıpkı bir su kabından damlayan su gibi kolaylıkla çıkar.
Melekler ruhu alır almaz Cennet kefenine ve kokularına sararlar. Öyle ki, o ruhtan, yeryüzünde bulunabilecek en güzel kokular yayılmaya başlar. Melekler onunla yükselirken, yanlarından geçtikleri melek toplulukları “Bu güzel koku da ne?” diye sorarlar. Onlar da “Bu filân oğlu [veya kızı] filândır” diye, dünyada iken anıldığı en güzel isimlerle onu tanıtırlar. Dünya semâsının sonuna geldiklerinde kapının açılmasını isterler ve onlara semâ kapıları açılır. Her semâ katından, böylece bir sonraki semâya uğurlanırlar. En sonunda yedinci semâya geldiklerinde Yüce Allah buyurur ki:
“Kulumu İlliyyûn’a1 kaydedin ve tekrar yeryüzüne götürün. Zira Ben onları topraktan yarattım; sonra ona döndürür, sonra bir kere daha ondan çıkarırım.”
Bunun üzerine melekler onun ruhunu tekrar cesedine getirirler.2
Melekler arasında, Cennet kefeni ve Cennet kokuları içinde dolaşan, Yer ve Gökler Rabbinin iltifatına erişen ve Cennete kaydını yaptıran mü’min ruhu, kabre getirildiğinde, yine dostlarla ve müjdelerle karşılaşır. Onu herşeyden önce muhabbetle karşılayan, bağrına girdiği topraktır. Mü’min, kabre konduğu zaman, yer ona şöyle seslenir:
“Hoş geldin, safâlar getirdin. Benim için sen, üzerimde dolaşanların en sevgili olanısın. Artık işin bana havale edildiğine ve sen de bana döndüğüne göre, şimdi sana ne yapacağımı göreceksin.” 3
Derken, mü’min kul, dostu olan toprağın bağrında, başka dostlarla da karşılaşır ve onlarla arasında kısa bir soru-cevap faslı cereyan eder. Bu sohbet sırasında, mü’min, kendisini berzah âleminde huzur ve müjdelere ehil kılacak parolayı doğru olarak söyler.

Yine Peygamberimiz haber veriyor:
Onun yanına iki melek gelir ki, birinin adı Münker, diğerininki Nekir’dir. Ona “Şu adam [Muhammed Aleyhisselâm] hakkında ne diyorsun?” diye sorarlar. O da daha önce söylediği gibi der ki:
“O Allah’ın kulu ve resulüdür. Tanıklık ederim ki, Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur ve Muhammed de Onun kulu ve resulüdür.”
Bunun üzerine melekler “Senin böyle söylediğini biz zaten biliyorduk” derler.
Sonra kabrinde ona yetmişe yetmiş arşın genişliğinde yer açılır ve aydınlatılır.
Sonra da ona “Uyu” denir.
O “Dönüp de aileme haber verebilir miyim?” diye sorar.
Melekler ona “Sen uyumana bak,” derler. “Damat [veya gelin] uykusuyla uyu ki, onu ancak en sevdiği kişi uyandırır.”
İşte, o mü’min kul, yattığı yerde, Allah’ın onu dirilteceği güne kadar böylece uyur.4
Münker ile Nekir’in sorularını doğru olarak cevaplandıran mü’min kula, bu arada, Cennet ve Cehennemdeki yerleri gösterilir ve “Ateşteki yerine bak; Allah bunun yerine, sana Cennetten bir yer verdi” denir. Mü’min bakar, ikisini de görür.5 Cehennemden ona gösterilen yer, iman edip güzel işler yapmadığı takdirde girmiş olacağı yerdir. Böylece mü’min hem ateşten kurtulmak, hem de Cennet gibi bir ödüle erişmek şeklindeki iki müjdeyle birden sevinir. ?

1. “İyilik ehli olanların kayıtları İlliyyûn’dadır. İlliyyûn’un ne olduğunu bilir misin? O herşeyin apaçık kaydedildiği bir kitaptır. Ona, Allah katında yakınlık sahibi olanlar şahittir.” (Mutaffifîn Sûresi, 83:18-21.)
2. Müsned, 4:287.
3. Tirmizî, Kıyamet: 26.
4. Tirmizî, Cenâiz: 70.
5. Buhârî, Cenâiz: 87; Müslim, Cennet: 70.


Ümit ŞİMŞEK
ZAFER DERGİSİ - KASIM 2005
Logged
13 Şubat 2010, 11:59:07 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #7 :»

DİRENEN KEMİK


DİŞİMİ ÇEKTİRİYORDUM. Hekim, dişimi çekmeye zorlanırken, o da damaktan kopmamak için âdetâ direniyordu. Ben, morfinin verdiği rahatlıkla, acı çekmek yerine, bu ibretli manzarayı hayal âlemimde seyrediyordum.

Bu hal bana ölümü hatırlatmıştı.

Şöyle düşündüm:

Bu diş, çekilmeden az önce damakla, ağızla, beyinle, kısacası bütün bir bedenle bağlantılı idi. Ama, çekilir çekilmez, bütün bu alâkaları kaybetti. Artık o, diş değil bir kemikti. Ölen insan da öyle değil miydi? Ölmeden az önce onun bedeni, hava ile, gıda ile, yerküresinin dönüşü, güneşin doğuşu, baharın gelişi gibi nice hâdiselerle alâkalı idi. Ama, ölüm hâdisesiyle, ruhu bedeninden çekilince, artık onun için ne havanın, ne suyun, ne baharın, ne de güzün bir mânâsı kalmıştı. Artık, dünya dönmüş veya dönmemiş, güneş doğmuş veya batmış, hava ısınmış veya soğumuş, bütün bunlar onu ilgilendirmiyordu.

İşte hepimiz bir gün ölümü tadacak, yâni ruhun bedenden sıyrılıp çıkmasına şahit olacağız. Artık ne gözümüz görecek, ne kulağımız işitecek. Ne midemizde açlık, ne alnımızda ter... Hepsi bitecek.

Ruhumuz yeni bir âleme göçmüş olacak.

Bugün hayatımızı, bir mahşer yolcusu olduğumuzu unutmayarak güzelce değerlendirebilirsek o gün, kabir bizim için “Cennet bahçelerinden bir bahçe” olacak.


Prof Dr Alaaddin BAŞAR
ZAFER DERGİSİ  KASIM-2009

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.188 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu