'GÜNAH' Kavramı

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an-i Kavramlar > 'GÜNAH' Kavramı
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: 'GÜNAH' Kavramı  (Okunma Sayısı 502 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
17 Aralık 2009, 04:06:04 ÖS 16
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« :»

Günah
 Günah, bir ideoloji ya da dinin yasakladığı fiilin adıdır. Her din veya ideolojide, ‘yasak’ sayılan alanlar doğal olarak varolduğu için, ‘günah’ kavramına sahip olmayan din/ideoloji yoktur. Bununla birlikte, dinlerin/ideolojilerin günahı yorumlayış biçimleri farklıdır ve bu farklılığa göre uygulanan ‘yaptırım’lar da farklı olagelmiştir. Bazı dinler/ideolojiler için günah, dünyanın (varlıkların) özünde vardır ve bu yüzden günah karşılığında yaptırım uygulamak anlamsızdır; bazıları içinse günah, insanın hevasına/arzularına tabi olmasının sonucudur ve (affedilmezse) cezası vardır. Buna göre insan, ya bilgisizliği ya da gurur, bencillik, kin, hırs, hased gibi nefsi (beşeri) özellikleri nedeniyle günah işler.

Günahlar genel olarak iki ana kategoride toplanmaktadır: 1) büyük, 2) küçük günahlar. Bu tasnif, bizzat Kur’an’da yer almaktadır (Necm:32). Fakat Kur’an bunları açıkça ve ismen saymamıştır. Bazılarınca, Allah’ın yasakladığı ve kasd unsuru içeren, kimilerince Allah’ın Cehennem azabıyla korkuttuğu, bazılarınca da dünyada had cezası gerektirenler, ‘büyük günahlar’dır. Bunlar, genel olarak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, azabından emin olmak, yalancı şahitlik, zina iftirası, yalan yemin, büyü, içki içmek, yetim malı ve faiz yemek, hırsızlık, adam öldürme, zina, homoseksüellik, savaştan kaçmak, anne-babaya isyan etmek ve günahta ısrar olarak sıralanmaktadırlar. Ayrıca bazı koşullarda küçük günahın da büyük günaha dönüşebileceği ifade edilmiştir. Bu koşullar şunlardır: küçük günahta ısrar, işlenilen günahı önemsememek, işlenilen günahtan dolayı üzüntü duymamak, işlenilen günahı başkalarına anlatarak yaygınlaşmasına sebep olmaktır. Kur’an, bunun dışında günah kategorilerinden de bahsetmektedir. Bunlar  lemem, seyyie, nefse zulm, hatie, fahşa ve ism’dir.  Kur’an’ın ifadesine göre, fahşa ve ism günahlarının bağışlanma ihtimali diğer dört kategoriye göre daha azdır. Bunun dışında,  fısk, fücur, bağy, isyan, zulm, cürm, münker, vizr, şikak, hıns gibi, günah kavramı kapsamında değerlendirilebilecek fiiller de vardır. Fakat bunlar günah kategorileri değildir. Şu halde günahlar, küçükten büyüğe doğru sıralanabilir. Bu, Kur’an’ın açık beyanıyla sabittir. Kur’an’da bu bağlamda 3 ayet vardır ve ikisi müminlerin özelliklerini açıklarken: "onlar büyük günahlardan (kebair’el-ism) ve çirkin hayasızlıklardan (fevahişe) kaçınırlar" ifadesini kullanır (Şura: 37 ve Necm: 32). Diğer ayette ise "kebair’den kaçınırsanız, kusurlarınızı (seyyiat) örteriz" buyurulmaktadır. İşte bu noktada ‘büyük günah’ kavramına açıklık getirilmesi büyük önem arz etmektedir. Büyük günah kavramını tanımlamak önemlidir, zira, eğer doğruysa, imanı iptal edecek suçu/eylemi, en iyi bu kategori açıklayabilir. Küçük günahın imanı iptal etmeyeceği konusu genel olarak kabul görmüştür ancak günah büyük olduğu halde yine de imanı iptal etmiyorsa, o zaman tartışmanın mahiyeti değişmiş olacaktır. İşte bu sorunun cevabını verebilmek için öncelikle ‘insan’ ve ‘nefs’ kavramlarının izahı gerekmektedir.

‘İnsan’ terimi, çoğunlukla, beşerin negatif boyutuna atıfta bulunulurken kullanılmaktadır. Kur’an, insana takva ve fücur’un ilham edildiğini (Şems/8), onun zalum ve cehul olduğunu (çok haksızlık yaptığını ve çoklukla bilgisizce davrandığını) (Ahzab:72), aceleci yaratıldığını (İsra:11 ve Enbiya: 37), zaif olduğunu (Nisa: 28), çabucak ümitsizliğe düşüp (Hud:9 ve İsra:83), çok nankörlük yaptığını (Şura:48; Abese:17, Hacc:66 ve İsra: 27) ve genel olarak Şeytan’ın tuzaklarına aldandığını (Nisa:28) beyan eder. Bütün bu özellikleriyle insan "günah işleme potansiyeli"ne sahip bir varlıktır. Kur’an’ın insan tasviri konusunda çizdiği tablo özetle şöyledir: insan, zayıf yaratılmıştır; zorluklar karşısında çabuk umutsuzlanır; zorluk anında Allah’tan yardım diler sonra bunu inkar eder (Hud:9, İsra:27, Şura:48, Abese:17). Nimet verildiğinde yan çizer; şer dokunduğunda yeise kapılır; pek cimridir; herşeyde çok tartışır (Kehf:54). Aceleci yaratılmıştır (İsra:11, Enbiya:37). Pek nankördür (Kehf:66). Hayır istemekten bıkmaz; ama bir şer dokunduğunda ümidini keser (Fussilet:49) ve hemen dua etmeye, Allah’tan yardım istemeye koyulur (Fussilet: 51). Bencil ve haristir; bir şer dokunduğunda feryadı basar; bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (Mearic:19-21). Önündeki (geleceği)ni fücurla sürdürmek ister (Kıyame:5). Sık azar (Alak:6). Rabbine karşı şükredici değil, inkar edici -kenud-dir (Adiyat:6) ve bu özellikleriyle apaçık bir hüsran içindedir (Asr:2). Dolayısıyla insan nefsi bencil tutkulara ve kıskançlığa elverişli olarak yaratılmıştır (Nisa: 128).

Nefs, insanın Allah’ın emirleri hilafına hareket etmesinin potansiyel kaynağı olarak işlev görür. Burada mümin/kafir ayırımı önemli değildir, bilakis beşerin zaafları söz konusudur. Beşer ‘aceleci’ yaratılmıştır ve bu yüzden, örneğin ‘sabır’ sahipleri her toplumda azdır. İlkeli ve kişilik sahibi insanlar her toplumda sayıca az olmuştur, çünkü istikrarlı bir kişilik, sabır ister. Bu sabrı gösterenler ise daima azdır. Daha da basit düzeyde, doktor, hakim, profesör vs. olmak için dahi sabır gereklidir; ama yine aynı nedenle, bir mesleği gereği gibi icra edecek kadar sabrı dahi pek çok insan gösterememektedir. Örneğin, insan ‘zaif’ yaratıldığı için, akarsudan bir avuçtan başka içmemeleri konusunda uyarılan Talut’un ‘mümin’ askerlerinin pek çoğu, nefslerinin arzularına karşı koyamamış (sabredememiş) ve kaybedenlerden olmuşlardır. Günlük yaşamda da insanın bu özelliğinin pekçok yansımasını görmek mümkündür. Ve insan ‘cehul’dür; çoğunlukla "zannına tabi olur" (En’am: 116) ve "bilmediği şeyin ardına düşer" (İsra:36). Nihayet çok hata yapar ve cahilce hareketlerinin sonucu olarak hüsrana uğrar.

İşte bu noktada bir ‘nefs’ sahibi olarak, ‘mümin’in ‘günah’ işleyebilme durumu izaha kavuşturulmalıdır. Bilinmelidir ki mümin’in de nefsi vardır ve o da hata işlemeye müsait bir fıtrat üzere yaratılmıştır. Mü’min elbette diğer ‘insan’lardan farklı olmalıdır; zira O, Allah’a iman etmiştir ve O’nun emirleri doğrultusunda hareket edeceğine söz vermiştir. Fakat bu, mümin’in günah işleyebileceği düşüncesini iptal etmez. Mü’min aslen, imanın sonucu olarak ortaya çıkan tüm güzel hasletlerin sahibidir, ancak o, insani zaaflarının sonucu olarak günah da işleyebilir. Her ne kadar, ‘mümin’ denince, insanların zihninde canlanan tipoloji, baskın şekilde, ilk boyutun ağır bastığı özellikleri ihtiva ediyorsa da, Kur’an, mümin’in "günah işleyebilirliği" vasfını inkar etmez. Kur’an, bir yandan mümin’i, "hayırda yarışan" (Bakara: 148, Fatır: 32), "ahidleştiğinde ahdine vefa gösteren" (Bakara: 177), "ölçüde ve tartıda adaleti gözeten" (En’am:152), "emanete ihanet etmeyen" (Meraic: 32) "yoksula, yetime ve esirlere yardım eden" (İnsan/8), "mütevazi olan" (Lokman:19), "haksız yere cana kıymayan" (En’am:151) "ana-babaya iyi davranan" (En’am:151), kısaca, "insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı ümmet"in bir ferdi olarak tanımlarken; öte yandan, onu, "tevbe eden" (Bakar: 160), "günahları için bağışlanma dileyen" (Ali İmran: 135), "öfkelendiğinde bağışlayan" (Şura:37), hatta "hata ile bir başka mümin’i öldürebilen" (Nisa: 92) ve sonuçta "şirke düşmeksizin tüm günahları bağışlanabilecek" (Nisa: 116) bir kişi olarak da tasvir etmektedir. Öyle ki Kur’an, müminlerin birbirleriyle ‘savaşabilecekleri’nden dahi bahsetmektedir (Hucurat:9) Dolayısıyla mümin de, bir beşer olarak günah işleyebilir.

Bu böyle olmakla birlikte, İslam tarihinde, mü’minin günah işleyebilirlik özelliğini kabul etmeyen gruplar da var olagelmiştir ve özellikle büyük günah işlemesi durumunda, onu, dinden çıkarma yolunu tercih etmişlerdir. İtikadi veya siyasi mezheplerin bu konuda genel olarak 3 farklı yaklaşım sergiledikleri görülmektedir. Bunlardan ikisi, zıt kutupları temsil ederken, üçüncüsü ortayolu tercih etmektedir. Hariciler büyük günah işleyeni dinden çıkarırken, Ehl-i Sünnet ve Şia’nın mutedil kolları büyük günahın kişiyi dinden çıkarmadığını savunmuşlardır. Mutezile ise, büyük günah işleyeni mü’min olarak nitelememekle birlikte kafir olarak da görmez. Bu ihtilafın nedeni, iman ve amel arasındaki ilişkinin tanımında anlaşmazlığa düşülmesidir. Burada soru şudur: "amel, imandan bir cüz müdür?" Basit mantıkla, şayet amel, imandan bir cüz ise, günah, imanı zedeleyecek (ya da tümüyle ortadan kaldıracak), değilse, günahın imana bir zararı dokunmayacaktır.

Bilinmelidir ki her din/ideoloji, başta bir inanç sistemidir. Yani ‘inanılacak ilkeler’ dinlerin/ideolojilerin temelidirler. Bir din/ideoloji, pratiğe aktarılmadan önce, inanç ilkeleriyle ortaya çıkar. Her dine/ideolojiye, rengini, onun akidesi verir. Bir diğer deyişle iman (teori) asıldır; amel (pratik) ondan sonra gelir. Amel, ‘anlam’ını imandan alır. Yani "amel imanı doğurmaz; iman ameli doğurur". O halde hiyerarşik düzende, iman önceliklidir. Zira insan, uyku, unutkanlık ve cebr halleri hariç, ancak inandığı şeyi pratize eder. Örneğin kişi, namaz kılıyorsa, namaz kılmanın farziyetine inandığı için kılar; namaz kılıyor olduğu için iman etmiş olmaz. İman, akıl/kalb işidir; amel  uzuvlara aittir. Uzuvlar ise akla/kalbe tabidir. O halde amel imana tabidir, onsuz bir değeri olmaz. "İman eden kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar" (İbrahim:31), "ey iman edenler! kısas size farz kılındı" (Bakara: 178) ve "ey iman edenler! Allah’ı çok anın" (Ahzab: 41) ayetleri, Allah’ın müminlere farz olan şeyleri, onların dini kabul etmelerinden sonra emrettiğini göstermektedir. Dolayısıyla burada bir öncelik-sonralık ilişkisi olduğu kabul edilmelidir. Nitekim "İman eden ve salih amel işleyenler" (Asr:2), "hayır, kim mümin olarak imanıyla bütün varlığını Allah’a teslim ederse..." (Bakara: 112), "kim de mümin olarak ahireti diler ve onun için çalışırsa..." (İsra:19) ayetleri, bunu ispatlamaktadır. Bu durum, üzerinde borç bulunan bir kimsenin haline benzer. Borçlu önce borcunu kabul eder, sonra öder. Önce ödeyip, sonra da borcunu kabul etmez. Aynı şekilde köleler de efendilerinin kölesi olduklarını bildiklerinden dolayı, onların namına hizmet ederler, yoksa onlara hizmet ettiklerinden dolayı, onların kölesi olduklarını kabul etmezler. Kişi, inandıktan sonra, iman dairesi içine girer; imanın gereği olan ameli işlemediğinde derhal o dairenin dışına çıkmış sayılmaz. Köleliği kabul ettiği halde çalışmayan kişi, nasıl efendisi tarafından cezalandırılabilirse, mümin de, iman ettiği halde, imanın gereklerini yerine getirmiyorsa, Allah tarafından cezalandırılabilir. Ama cezalandırma, ne köleliği ne de imanı iptal etmez; bilakis kölelik ve imanın geçerliliğinin ikrarı anlamını taşır.

O halde iman başka bir şey, amel başka bir şeydir. İkisi arasındaki ilişkinin yönü, "imandan amele doğru" şeklinde tanımlanmalıdır. Münafıkların ‘amel’lerinin, onları imana sevk etmemesi gerçeği de bunu kanıtlamaktadır. Zira münafık, ‘inanmadığı halde’ işlediği amellerin karşılığını göremez. Kafirlerin iyiliklerinin kabul edilmeyişi de böyledir. O halde amelin geçerliliğini sağlayan, ona anlamını kazandıran şey, iman olmalıdır. Kişi öncelikle Allah’a inanmalıdır. Amel, ancak bu süreç tamamlandıktan sonra devreye girmelidir. Yani örneğin başörtüsü, Allah’ın emri olduğuna inanıldıktan sonra takılıyorsa bir anlam ifade eder. Allah’ın emri değil de, moda gereğince türban takanlar sevap kazanamazlar. Oruç, Allah’ın emri olduğuna inanıldıktan sonra tutuluyorsa bir değeri vardır; perhiz amacıyla gün boyu aç kalan kişi, Allah’ı razı edemez. Tüm ibadetlerde de aynı kural geçerlidir.

İşte bu noktada yine çok önemli ve tartışmalı bir konu olarak, imanın artıp-azalması konusu çözüme kavuşturulmalıdır. Burada kimileri "amel, imandan bir cüzdür, artar ve azalır" görüşünü savunurken, kimileri de "iman artmaz-azalmaz" kanaatindedirler. Kur’an, "imanın artması" tabirini 12 yerde kullanmıştır ancak bu ifadeden kastedilenin ne olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Allah’ın adı anıldığında kalpleri titreyen ve böylece "imanları artan" müminlerin, bu anma halinden önce imanları eksik midir ki, kalpleri titredikten sonra imanları artarak istenilen düzeye gelmiş olsun? Eğer böyle düşünülürse, ‘şüphe’ ile imanın aynı anda bir arada bulunabileceği de kabul edilmelidir ki, böyle bir şeyin olması asla düşünülemez. Zira iman varken şüphe yoktur; şüphe varken de imandan bahsedilemez. O halde mümin için, bazı şeylere iman ederken, bazı şeylere de iman etmeme diye bir şey söz konusu olamaz. Mümin vahiyle gelen her şeye iman eden kişidir. Nitekim, Allah’ın birliği, Rablığı, kudreti ve vahyin bildirdiği diğer hususlarda, müminin imanı ile peygamber ve meleklerin imanı arasında fark yoktur. İman edilecek şeyler sabittir, değişmez, artmaz-azalmaz. Ancak sevaplar farklı olabilir, o da İlahi adaletin gereğidir. Müminlerin amelleri karşılığında nail olacakları mükafatlar farklıdır ve Kur’an bunu, Vakıa suresinde açıkça ifade etmiştir. "Hayırlarda yarışanlar"ın nail olacakları mükafatlar, "Ashab’ul-Yemin"in nail olacağı nimetlerden daha farklı ve üstündür. Bu da onların amellerinin daha çok oluşundandır. İbadet ve taat hususunda, resuller, diğer insanlardan üstündür ve Ahiret’te Allah, onlara, diğer müminlere göre daha çok ihsanda bulunacaktır. İmanın artma-azalma kabul ettiğinin delili olarak sunulan ve Bedevilerin iman iddialarını reddeden ayette (Hucurat: 14) onların iman iddialarını geçersiz kılan şey, iman edilecek hususlarda henüz itminana ulaşmamış olmaları ve sadece teslim olmalarıdır. İman dairesi içine girmek, ancak, iman edilecek hususlarda yakin hasıl olmasıyla mümkündür. Zira yakin, şek ve şüphe etmeksizin bilmektir. Mümin zorluk ve sıkıntı anlarında dahi, Allah, Kitaplar ve Resuller konusunda şüpheye düşmez. O halde bu ayet, artma-azalmanın delili olarak gösterilemez. Öte yandan ‘bilgi’nin belirli bir süreç içerisinde arttığı bilinen hususlardandır ve ilim tahsili yapan bir talebenin, başlangıçtaki konumu ile, ‘alim’ mertebesine ulaştığı noktada sahip olduğu bilgi düzeyinin aynı olmayacağı açıktır. Ancak bu durum, imanın zaman içinde ‘farklılaştığı’nın kanıtı olarak gösterilemez. Zira bu bilgi artışı, iman edilecek hususlarda bir artma-azalma doğurmaz. Talebenin bilgisi, ister öğrencilik aşamasında olsun, isterse alimlik aşamasında olsun, onu, asla örneğin Allah’ın varlığı ve birliği konusunda farklı bir inanca götürmez. İlim tahsilinin başında da Allah vardır ve birdir; sonunda da vardır ve birdir. Fakat burada sadece imanın ‘icmali’ ve ‘tafsili’ olmasından bahsedilebilir. Evet Kur’an, "ilimde derinleşenler" (Ali İmran: 7), "fıkhedenler" (Tevbe: 122), "hikmet sahipleri" (Bakara: 269)nden övgüyle bahseder; ancak ilmin artmasıyla, imanın da artacağından bahsetmez. "Allah’tan ancak alimler korkar" (Fatır: 28) ayeti ise, ancak, korkunun (haşyetin) derecesinin ilim derecesiyle farklılaştığını gösterir. Sonuç itibarıyla söylenmelidir ki, iman edilecek hususların sabit olması, ister tafsili olsun, isterse icmali olsun, imanın da sabit olduğunu (değişmeyeceğini, artıp-azalmayacağını) gösterir. Şu halde vahiyle bildirilmiş hususlara iman eden herkes, mümindir.

Dolayısıyla iman, aslında kalb (veya akıl) işidir; mümin de kalben inanmış kişidir. İkrar , insanlar arasındaki muamelelerde sorun çıkmaması için şart olarak koşulmuştur. Zira kalben inandığı halde, inancını deklere etmeyen (ya da amelleri ile bu inancını açığa vurmayan) kişiye, insanlar arasında mümin muamelesi yapmak imkansızdır. Ama şayet kalben inanıyorsa, o, Allah katında mümindir. Ayrıca münafıkların ‘aslında’ mümin olmadıklarının delili de, kalben inanmamalarıdır. Halbuki münafık, ‘ikrar’ şartını yerine getirmekte yani diliyle mümin olduğunu söylemektedir. Ona, bu beyanı nedeniyle, dünya hayatında mümin muamelesi yapılır, fakat o Allah katında kafirdir.  Bu sonuç, bir kişinin nasıl mümin sıfatını kazanacağını açıklamaktadır. Ancak burada önemli bir sorun daha vardır ki, o da müminin, bu sıfatı nasıl kazanacağından ziyade, bu sıfatı nasıl kaybedeceğidir. Zira kişi eğer ‘tekfir’ edilecek olursa, nikahlama, miras, cenazesinin kaldırılması, kestiklerinin yenmesi ve benzeri konularda mümin topluluğun o kişiyle ilişkisi kalmayacaktır. Allah, müminlere, birbirlerinin can ve mallarını haram kıldığı için, bu husustaki kararın ciddiyetle verilmesi gerekir.

Bu noktada, mümini iman dairesi dışına çıkaracak şeyin ne olabileceğinin tartışılması gerekmektedir. İmanı iptal edecek şey, ya irtidadtır ya da ‘şirk’tir. Kişi,  bir şeye ya inanır ya da inkar eder. İnanç ya da inkar, kalbidir/aklidir. Kişi, inancından dönüyorsa, daha önceki akidesini terkediyor demektir. Örneğin, "Allah birdir"e inanıyorsa, ancak "Allah yoktur" veya "Allah üçtür" şeklinde inancını tebdil ediyorsa, kafir (mürted) olur. Bunun dışındakiler, imanı iptal etmez. Ebu Hanife’nin bu konudaki kıyası çok yerindedir: "mümin, tevhidi terketmediği müddetçe, bütün günahları da işlemiş olsa, yine Allah düşmanı olmaz. Zira düşman, düşmanına buğz ve nefret besler, noksanlık izafe eder. Halbuki mümin, büyük günah irtikab etmesine rağmen, Allah’ı herşeyden daha çok sever. Keza mümin, ateşte yakılması yahut da Allah’a kalbinden iftirada bulunması hususunda muhayyer bırakılsa, ateşte yakılmayı, Allah’a gönülden iftira etmeye tercih eder." Ayrıca Nur:2’de "zina eden kadın ve erkek" ile Nisa:16’da: "sizden fuhşu irtikab edenlerin her ikisine de..." ayetlerinde zina fiilini işleyenlerin müminliklerinin nefyedilmemiş olması da, günahın imanı iptal etmediğinin delili olarak gösterilebilir. Görüldüğü gibi, imanı iptal edecek şey, yine ‘imani’ olmalıdır. Amel, bu noktada ölçüt olamaz. Zira amelin işlenmesinin bir takım nedenleri olabilir ve bu noktada mazaret ileri sürülebilir. Ancak iman hususunda işlenecek hatanın (şirk veya küfrün) mazareti olamaz (Kehf:102).
Peki şu halde mümin nasıl olur da günah işleyebilir? İman eden kişi, madem ki Allah’ı herşeyden aziz bilmekte ve herşeyden çok sevmektedir, nasıl olur da bu sevgisine rağmen ona itaatsizlik gösterebilmektedir? Seven sevdiğine isyan eder mi? Bu soru, günah meselesinin çözümünde hayati önemi haizdir ve insan tabiatı gözönünde tutularak cevaplanmalıdır. Zira insanda arzular baskın çıkar; insan, zaif yaratılmıştır, acelecidir, çok hata işler, nankördür, çabuk öfkelenir. Nitekim nice ibadetine düşkün insanlar vardır ki, arzularına tabi olarak günah işlemişlerdir. Evet, mümin, Allah’ı herşeyden çok sevmesine rağmen (Bakara: 165), kimi zaman O’nun emrine itaatsizlik edebilir. Buna dair hayatın içinden pekçok örnek verilebilir: çocuk, babasını sevmesine rağmen ona isyan edebilir, ama bu, çocuğun babasını inkarı anlamına gelmez. Kadın, doğum esnasında büyük sıkıntılar çekmesine rağmen, iyileştikten sonra yeniden doğurmak ister. Bütün bunlar arzuların insana galip gelmesiyle hasıl olan sonuçlardır ve imanı iptal etmez. Zaten mümin, işlediği günahı, azaba çekileceğini bilerek işlemez. Yani Mümin, işlediği günahı ‘teammüden’ işlemez. Dolayısıyla mümin, günah irtikab etmekle küfre düşmez. Zira küfrde inkar özelliği vardır. Mümin bir farizayı red ve inkar etmeksizin terkederse, ‘günahkar’ olur. Ancak inkar ederek terketmek, küfrü gerektirir. Nitekim alacaklı-borçlu ilişkisinde borçlu, borcunu kabul edip ödeyemezse, alacaklı onun için "borcunu inkar ediyor" demez, "borçlu olduğunu biliyor ama benden mühlet istedi" der. Fakat borçlu, borcunu inkar ederek ödemezse, o zaman "kaferani" (borcunu inkar ediyor) tabirini kullanır. Borçlu olduğu halde, borcunu inkar edene karşı yapılacak muamele farklıdır, mühlet isteyene karşı yapılacak muamele daha farklıdır. İşte müminin durumu mühlet isteyenin durumu gibidir. O Allah’a borçlu olan, ama borcunu inkar etmeyen kişidir. Alacaklı (Allah) dilerse, onun borcunu dilerse siler, dilerse de (zorla da olsa) tahsil eder (yani azab eder). Alacaklının, ceza vermeme ihtimalinin olması, imanın bir değeri olduğunu gösterir. Amellere değer veren şey, işte bu imandır. Onsuz amel, bir değer ifade etmez (nitekim kafirlerin amelleri boşa gitmiştir). Onunla işlenen günah ise, azaba uğrama ihtimalini beraberinde getirse dahi, onu iptal etmez.

Sonuç olarak, hangi türde günah olursa olsun, şirk olmadığı sürece, Allah günahı bağışlayabilir (Nisa: 116). Mümin’in büyük günah işleme ihtimali, küçük günah işleme ihtimaline göre daha azdır. Büyük günah işleyen de bağışlanabilir ancak büyük günah işleyenin azaba uğrama ihtimali, küçük günah işleyene göre daha fazladır. Ve Mü’min günahta ısrar etmez (Ali İmran: 135). Günahta ısrar, kalbin zaman içinde kararması sonucunu doğurabilir ki, bu imanı da tehlikeye atar. Müminin bariz vasfı, hangi türde olursa olsun, hiç günah işlememek değil; günah işlememeye çalışmak, işlediğinde de bağışlanma dilemek ve tevbe etmektir.  Mümin, "havf ve reca arasında" teyakkuz halinde olmalıdır. O, günah işlese de Allah’tan ümidini kesmemelidir; zira Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek de, mümin olmanın bir başka özelliğidir. (Zümer: 53). Ancak bu ümid, ‘garanti’ anlamına alınmamalıdır. Mümin, Allah’a gönülden bağlı kişidir ve bu bağlılığı kural olarak amellerine yansır. Ve müminin diğer günahkar müminlere karşı tavrı, beddua yerine o müminin mağfiretini dilemek şeklinde olmalıdır. Sonuçta, günahkar mümin, şirk işlememiştir, bilakis ecir getirecek en büyük sevabı (şehadet) işlemiştir. O halde müminin,  günahkar kardeşi için mağfiret dilemesi daha uygundur. Zira Allahu Teala, şirk için kullandığı ağır ifadeleri, hiçbir günah için kullanmamıştır. (Hacc:31; Meryem: 88).

İktibas Dergisi Haziran/2002
« Son Düzenleme: 17 Aralık 2009, 04:10:56 ÖS 16 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
17 Aralık 2009, 04:07:34 ÖS 16
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 638
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #1 :»

GÜNAH

a-Günah Kelimesinin Anlamı:
‘Günah’ kelimesinin aslı Farsçadır
Kur’an’da ‘cünâh’ şeklinde geçen bu kelime, ‘günah’ olayını anlatan kavramlardan yalnızca bir tanesidir.
Kur’an, günah kavramını tanıtmak için bir çok kelime kullanmaktadır. Bu kelimelerin her biri insanın yaptığı her bir hatanın türünü, hatanın yapılış mantığını, ya da günahın arkasında yatan niyeti ifade etmektedir. Günahı anlatan her bir kavram, insan davranışının sebebini ve psikolojik yapısını açıklar. Bir başka deyişle günâhı ifade eden her bir kelime hatanın nasıl bir hata olduğunu ortaya koymaktadır.
‘Cünâh’ kelimesi Kur’an’da yirmibeş defa yer almaktadır. Ancak bu kelime ya ‘lâ cünâha’, veya ‘leyse cünâha’ şeklinde geçmektedir. ‘Bir günah yoktur, bir sakınca yoktur veya mahzur yoktur, günah olmaz, günah işlenmiş olmaz’ gibi anlamlara gelen bu kelimenin Kur’an’da bu şekilde yer alması oldukça dikkat çekicidir.
‘Cünâh’ kelimesinin sözlükteki karşılığı ‘ism-hata’ sözcüğüdür. Aşağıda anlatılacağı gibi ‘ism’ kelimesi de Kur’an’ın insanın hatalı davranışlarını nitelendirmek için kullandığı kelimelerden birisidir.
Allah’ın emrine karşı gelme, yasaklarını bilerek çiğneme, İslâmın ilkelerinden sapma, ihmal etme, sürçme ve karşı gelme gibi hatalı fiilleri tanımlamak için Türkçe’de ‘günah’ kelimesini kullanıyoruz. ‘Cünâh’ kelimesi bu hataların yalnızca bir kısmını, ‘ism’ sayılan çeşidini ve biraz da mahzurlu (sakıncalı) olan davranışları anlatmaktadır.
Şu örneklerde olduğu gibi:
“Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın işaretlerindendir. Böylece kim Ev’i (Kâbe’yi) hacceder veya umre yaparsa, artık bu ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir cünâh (günah-mahzur) yoktur…” (2 Bakara/158)
“Yeryüzünde adım attığınızda (yolculuğa veya savaş için çıktığınızda), kâfirlerin size bir kötülük yapmalarından korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için bir cünâh-mahzur yoktur (sizin için günah değildir)…” (4 Nisa/101)
Kur’an günah olgusunu ifade etmek üzere onbeş kadar kelime kullanmaktadır. Bunların arasında bir anlam yakınlığı olsa bile, her biri başka bir hataya, hatanın farklı bir boyutuna işaret ederler. Ancak hepsinin ortak noktası; nefse, şeytana, karanlık ve kötü işlere yenik düşmeyi, sıkıntıyı ve ıstırabı, toplumsal huzursuzluk ve kaosu, çirkin ve bayağı davranışları, dengeyi bozmayı ve haddi aşmayı ifade etmeleridir.


b-Günah Olayını Anlatan Diğer Sözcükler:
Kur’an’ın ‘günah’ olayını anlatmak üzere kullandığı kelimeler şunlardır:
İsm, seyyie, münker, isyan, fahşâ, fısk, zenb, cürm, fücûr, vizr, şekâvet, rics, habis, zulm, şikak ve cünâh. Bunlardan bir kısmını çalışmamız boyunca müstakil madde olarak inceledik. Burada ayrı madde olarak almadığımız günah türlerini kısaca açıklamak istiyoruz.

1-İsm:
Kişiyi sevaptan alıkoyan, geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayr’dan uzaklaştıran ameldir. (Müfredât, s: 10) Bu ameli işleyen sonunda ceza kazanır. Günah kavramının karşılığıdır.
Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Birr, kalbinin (nefsinin) kendisiyle tatmin olduğu şey, 'ism’ ise, göğsünü sıkan (seni huzursuz eden) şeydir.” (Müslim, Birr/5, Hadis no: 2553, 4/1980. Buharí, A. B. Hanbel, nak. Müfredat, s:10, Ş. İsl. Ans. 3/197)
Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi, düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil de kendi hevasına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte ve haram saymaktadır.
Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere haram sayıyor. (6 En’am/120) ‘İsm’ diye nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak Allah (cc) katında daha hayırlı ve daha süreklidir. (42 Şura/36-37)
Kur’an mü’minlere ‘…Birr (her türlü iyilik) ve takva (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…” (5 Maide/2) diye emretmektedir. Şüphesiz ‘ism’ mü’mini hayr’dan, takvadan ve Allah (cc) rızasından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır. (Maddeler için bak: Birr, Hayr, Takva)

2-Zenb:
Sözlükte kuyruk anlamına gelen ‘zeneb’ kelimesinden türemiştir.
Hoş olmayan sonuçlar doğuran bütün fiiller hakkında kullanılır ki, meydana getirdiği sonuca göre değerlendirilen işler demektir. Buna göre kişinin yaptığı iş sonuç itibariyle ona vebal yüklüyorsa, ceza almasına sebep oluyorsa o işi ‘zenb’tir.
Kur’an’da tekil ve çoğul olarak sık sık günah, kulların işlediği suç ve vebâl karşılığı olarak geçmektedir.
‘Zenb’in çoğulu ‘zünûb’tur.
Allah (cc) ‘zenb’leri (günahları) bağışlayandır. Zaten O’ndan başka günahları kim bağışlayabilir? (27 Şuara/14; 40 Mü’min/3; 39 Zümer/53; 17 İsra/17)
Allah (cc) Hz. Peygamberin geçmiş ve gelecek ‘zenb’lerini (hatalarını) bağışladığı gibi O’nun, mü’minlerin de bağışlanmaları için dua etmesini istiyor. (48 Fetih/2; 47 Muhammed/19) İnkârcı olarak, ya da tevbe etmeden ölenlere öldükten sonraki dirilişte, haşr zamanı zenb’lerini (günahlarını) itiraf edecekler. (67 Mülk/11)
Kur’an, Allah’ın, bütün kullarının zenb’leri için yeterli olduğunu, hepsini olduğu gibi bildiğini (17 İsra/17. 25 Furkan/58), ceza verdiği insanları veya toplulukları yalnızca onlara ait zenb yüzünden cezalandırdığını haber veriyor. (3 Âli İmran/11; 6 En’am/6; 8 Enfal/52, 54; 40 Gafir/21) Bu âyetlerde dikkat çeken bir nokta da; kâfirlerinin inkârcılığının ‘zenb’ olarak nitelendirilmesidir.
Allah (cc)ı seven mü’minler Peygamber’e tabi olurlar. Böylece Allah da onları sever ve onların ‘zenb’lerini bağışlar (3 Âli İmran/31) Mü’minler sürekli olarak zenb’lerinin bağışlanması için dua ederler (3 Âli İmran/13,147, 192) bir ‘fahişe-çirkin iş’ yaptıkları ya da suç işleyerek nefislerine zulmettikleri zaman, bu ‘zenb’lerinden dolayı Allah’tan bağışlanma dilerler. (3 Âli İmran/135).

3-Vizr:
‘Vizr’in aslı ‘vezr’dir ki bunun sözlük anlamı, sığınılan dağ geçidi veya oyuk demektir. ‘Vizr’ günah, borç, yük ve bazen de sorumluluk anlamına gelmektedir.
Aynı kökten gelen ‘vezir’, işi yüklenen demektir ki yöneticinin sorumluluğunu paylaşan kimselere de vezir denmektedir. Nitekim Hz. Musa (as) duasında Hz. Harun’un kendisine ‘vezir-yardımcı’ olarak verilmesini istemişti. (20 Tâhâ/29-32)
Kur’an, suçun şahsiliği gibi evrensel bir prensibi ‘vizr’ kelimesiyle ifade ediyor:
“….Her nefis kendi aleyhine yaptığını kazanır. Hiç kimse bir başkasının ‘vizr’ini (yükünü-günahını) yüklenmez…” (6 En’am/164, ayrıca bak. 17 İsra/15; 35 Fatır/18; 39 Zümer/7; 53 Necm/38)
İslâm’a göre herkes kendi yaptığından sorumludur. Hiç kimse bir başkasının işlediği suçtan dolayı ceza çekemez. Fıkıhta denir ki ‘Ukubâtta niyabet caiz olmaz’, yani bir kimsenin cezasını vekâleten, onun yerine bir başkası çekmez Bu bakımdan İslâm, Hırıstiyanlıktaki ilk günah olayını, ya da günahın babadan oğula geçmesi inancını reddetmektedir.
Fakat nasıl ki iyi bir çığır açmak, sevap işlemesine sebep olmak insana sevap kazandırırsa; günaha sebep olmak, günahın işlenmesine zemin hazırlamak, kötü (münker) bir gelenek başlatmak, kişiyi günah kazandırdığı gibi, o günahı işleyenlerin günahlarında bir eksilme olmadan ona ilave bir ‘vizr’ kazandırır. (Bakınız: Bid’at)
Kötü bir çığır açmanın ‘vizr’ini yüklenmek kötü olduğu gibi, bir takım insanları cahillikleri sebebiyle doğru yoldan saptırıp inkâra ya da günaha sürüklemek te büyük bir vebâldir, ağır bir vizr (yük)dir.

4-Habis:
Sözlük anlamı pis, pislik, temiz olmayan demektir ve Kur’an’da bazen günah işler hakkında kullanılmaktadır.
‘Habis’in zıddı ‘tayyib-güzel, hoş’ kelimesidir.
‘Habis’ kelimesi, yaratılış yönünden pis olan şeyler hakkında kullanıldığı gibi (7 A’raf/157), değersiz şey, günah, hata ve suç anlamında da kullanılmaktadır. (2 Bakara/267)
‘Habis’ bir yerde inkarcı, inat ve isyancı, günah işlemekten çekinmeyen, böylece nefsini günah pisliğine bulaştıran, ‘tayyib’ de Rabbine itaat ederek günahların pisliğinden kendini koruyandır. Kur’an, ‘habis’ ile ‘tayyib’ olanın kesinlikle birbirinden ayrı olduğunu söylüyor. (3 Âli İmran/179; 8 Enfal/37) İslâm, ‘habis’i ve ‘tayyib’i gösteren, öğreten ve birbirinden ayıran bir ilâhí düzendir.
‘Habis’le ‘tayyib’ hiç bir zaman aynı olamazlar. (5 Maide/100). Bazen ‘habis’in veya ‘habislerin-günahkârların’ sayıca çok oldukları için üstündür, öndedir ve her bakımdan güzeldir.
Küfre düşenler Allah’ın katında murdardırlar. Onlar birbirleri üzerine hakimiyet kurarlar, küfr işinde birbirlerine yardımcı olurlar, ama hepsi de Cehennem’e atılırlar. (8 Enfal/37)
‘Habis’in günah anlamında kullanıldığını şu âyet daha açık bir şekilde göstermektedir: “Lût’a da bir hüküm ve ilim verdik ve onu habis (çirkin-günah) iş yapmakta olan şehirden kurtardık….” (21 Enbiya/74) Bilindiği gibi Lût kavminin işlemiş oldugu günah, gerçekten bir pislik ve anormal bir ilişki olan homoseksüellikti.
Günahtan ve isyandan kaçıp, Allah’ın koyduğu ölçülere uygun yaşayan insanlardan meydana gelen bir toplum, tıpkı ürününü en güzel şekilde veren bir beldeye, ya da bir ağaca benzer. ‘Habis’ (günahkâr, suçlu, ya da günahlar sebebiyle murdar hale gelmiş) kimselerin yaşadığı toplum da, ürün vermeyen toprağa, yemiş yetiştirmeyen kötü ağaca benzer. (7 A’raf/58; 14 İbrahim/26)
Habis erkek ve kadınlar hem dünyada hem de ahirette birbirlerine yakışırlar, birbirlerine uygundurlar. Çünkü onlar, çirkin, murdar, zararlı, günahlardan kaçınmıyorlar, günah konusunda birbirlerine yardım ediyorlar, bazen de beraber işliyorlar. Bu habis kimselerin başında mü’minlere iftira atanlar vardır. (24 Nûr/26)

5-Şikak:
‘Şikak’ sözlükte, bütünden ayrılıp muhalefete geçmek, bütüne ters düşmektir.
Tevhid, bir bütündür. İnkârcılık, şirk koşma ve nifak Tevhid’in bütünlügünü bozduğu gibi, Tevhid’in ahengine uymayan davranışlar da o bütünlüğü bozar. Tevhid’e inanan bir mü’min, öncelikli olarak Allah’ın birliğini tasdik eder. Sonra da bu inancın etrafında içiçe daireler halinde olan Tevhid’in diğer unsurlarını kabul eder. İnkâr etmek, bu birliği bozar, isyan ederek günaha dalmak bu birliğin ahengine ters düşmek olur.
‘Şıkak’, yani Tevhid’in ilkelerine ters düşmek insana zorluk ve sıkıntı verir. Bu sıkıntıya -Türkçe’de de kulanılan- meşakkat denilir.
Kur’an’ı inkâr edenler uzak bir ‘şikak’ içindedirler. Bu da bir anlamda suçların en büyüğü, sapıklığın ta kendisidir. (41 Fussilet/52) Küfre sapanlar, Allah’ın gönderdiği Din’den ayrılarak ona muhalefet ederler. Hatta O’na karşı boş bir gurura düşerler. (38 Sad/2) Küfrederek, ya da inkârcılığa düşerek zalim olanlar Hakk’ın uzağına düşmüş, Tevhid bütünlüğünden uzaklaşmış kimselerdir. (22 Hacc/53) Kur’an, aile birliğini parçalamaya da ‘şikak’ demektedir. (4 Nisa/35)
Günahı ifade eden diğer kavramları ilgili yerlerde, diğer anlamlarıyla birlikte açıklamaya çalıştık.

c-Günah Olayı:
Günah, kendisine takvası ve fücuru öğretilen insanın (91 şems/7-8) yanılması, unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği çizginin dışına çıkması, İlâhí kuralları ihlâl etmesidir.
İslâm, insanların dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (cc) tarafından gönderilen ilahí sistemin adıdır. Bu sistemin insana yüklediği bazı görevlerin yanında, yapmamasını istediği bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir. Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır.
İman ettigi halde Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
Günah işlemek insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve aldığı eğitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri de hevasına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağí haline de gelebilir. (Bakınız: Fıtrat)
İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hakk olanı da seçme, batıl olanı da seçme hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu olabilmesi için özgür olması gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada olması gerekiyor. İyi ve güzel bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve çirkinle tanınabilir.
İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin, o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi olanlar ile yanlış olanların, Hakk olanla batıl olanın, itaat ile isyanın, Cennet’i seçme ile Cehennem’i seçmenin karşısındadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir.
İnsanı Yaratan, onu böyle bir özgürlükle baş başa bırakmıştır ama onun yalnızca kendine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücadele şartlarıyla, nimetlerle, zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır.
Günah işleme bu tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını güçlendiren bir şeydir.Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan dolayı yaptığı hatayı ve suçu terkeder, Rabbine sığınır. Günahlar onun için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır.
Şu hadis bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor:
“…Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah (cc) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah (cc) onları affederdi.” (Tirmizí, Cennet/2, Hadis no: 2526, 5/672)
Burada günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya davet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor.
Demek ki bir insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek ciddi bir durumdur.
Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir, günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne sığınandır. (42 Şura/25; 2 Bakara/222)
Halife olarak yaratılan (2 Bakara/30) insan, ‘Emanet’i taşımakla yükümlüdür. (33 Ahzab/72) Emanet’in gereğini yaparsa, ahsen-i takvim (en güzel bir biçimde) yaratılan aslını korumuş olur, Emanet’i korumazsa bütün varlıkların en aşağısı olan esfel-i safiline düşer. (95 Tîn/4-6)
İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâmın koyduğu sınırların dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
İslâma göre affedilmeyecek bir günah yoktur. (4 Nisa/48. 39 Zümer/53) ‘Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez’ (4 Nisa/48) gibi ifadeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (cc) elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile ‘Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin’ buyurulmaktadır. (39 Zümer/53)
Bazı ibadetler işlenen bir takım hatalar, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına sebeptir. Ebu Hureyre’nin (ra) anlattığına göre O (sav) şöyle buyurmuştur:
“Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” (Müslim, Taharet/14, Hadis no: 233, 1/209. Tirmizí, Salat/160, Hadis no: 214, 1/418)
Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem diní, hukukí ceza gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına tecavüz edilenden hak helâlliği –eğer mümkünse tabi- istenmesi gerekir.
Günahlar aslında insana hem diní cezayı, hem de bedenî veya toplumsal cezaları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişiye zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez. Zinanın zührevi hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
İslâma göre ‘eşyada asıl olan husus mübahlık-helâl olma’ durumudur. Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı şeyler bir nevi az ve istisnaidir.
İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak istisnadır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir.
İnsanın nefsinde, ailesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk, huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru sağlamaktadır. (30 Rûm/41)
Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa, huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhí bereketi azaltır, insandaki iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır. Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa, utanmazlığa sürükler.
Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum, işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile, inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır.
Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden dolayı da günaha düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. (4 Nisa/31, İbnu Mace, Zühd/30, Hadis no: 4248-4249, 2/1419) (Büyük-Küçük günah ayrımı için bakınız: Kebâir)
Anonim... Çalışmayı yapandan Rabbim razı olsun...
« Son Düzenleme: 17 Aralık 2009, 04:14:40 ÖS 16 Gönderen: Rahmetli » Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
17 Aralık 2009, 06:25:17 ÖS 18
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #2 :»

ES SELAMU ALEYKUM

OLDUKÇA DETAYLI , GÜZEL VE  CİDDÎ BİR ÇALIŞMA OLMUŞ ,  BİLGİLERİMİZİ TAZELEDİK+FAYDALANDIK+ ÖĞRENDİK.

 ALLAH (CC) RAZI OLSUN SİZDEN RAHMETLİ KARDEŞ.

ALLAH (CC)'NA EMANET OLUNUZ.


Logged
31 Aralık 2009, 10:44:36 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
FECR
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2160
Nerden:
Selam Hidayete Tabi Olana


WWW Offline
« Yanıtla #3 :»

Allah razı olsun,arşivlik çalışma olmuş
Logged

Selam Hidayete Tabi Olanlara

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
31 Aralık 2009, 11:23:22 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1748
Nerden:

Offline
« Yanıtla #4 :»

Çok faydalı bir çalışma.
Ben de Allah razı olsun diyorum...
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.153 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu