Mümin-Müşrik İlişkileri

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > İSLAMİ BİLGİLER (Bilgi Platformu) > İslami Bilgiler (Moderatör: Yonetim) > Mümin-Müşrik İlişkileri
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Mümin-Müşrik İlişkileri  (Okunma Sayısı 747 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
14 Aralık 2009, 06:29:21 ÖS 18
Üye Bilgileri
lacivert
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 136
Nerden: Ankara

Offline
« :»

Müminlerle müşriklerin ticaret, evlilik, akrabalık, komşuluk vs gibi ilişkileri nasıl olmalıdır? Nelere dikkat edilmelidir?
Sınırlar nedir?
Bu konu daha önce tartışılmış mı diye kabaca baktım ama göremedim. Daha önce tartışıldıysa güncellemiş oluruz değilse bildiklerimizi paylaşabiliriz. Önümüzdeki hafta sonuna kadar bu konuyu toparlamam lazım. Yardımlarınızı bekliyorum:)
« Son Düzenleme: 14 Aralık 2009, 06:32:59 ÖS 18 Gönderen: lacivert » Logged

Allah katında din İslam'dır. (Âl-i İmran - 19)
16 Aralık 2009, 12:44:51 ÖS 12
Üye Bilgileri
müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 802
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

KARDEŞ ŞU YAZILARI OKU FAYDALI OLUR İNŞAALLAH

İNSANLARA YAKLAŞIM
 

Severek ve sevinerek teslim olduğumuz İslam, tüm insanlığa gönderilen ve dili, rengi, kavmi ne olursa olsun, her insana değer veren bir dindir. İslam'ın in­sana değer vermesi, hiç kuşkusuz ki insanların desteğini sağlamak ve insanların desteğiyle güç ve izzet kazanmak için değildir. Çünkü yüce İslam dini, herhangi bir müntesibi olsun veya olmasın, zaten aziz bir dindir: İzzet kazan­ması için insanların katılımına, güç kazanması için insanla­rın desteğine ihtiyacı yoktur. Bu yüce dinin sahibi, izzet ve gücün mutlak sahibi olan Allah, (c.c.)'dır.

Yerleri ve gökleri, bitkileri ve hayvanları boşu boşuna yaratmayan Rabbimiz, hiç Kuşkusuz ki insanları da boşu boşuna yaratma­mıştır. İnsanların yaratılış gayeleri, dünyevi olan bütün fani ve geçici hedeflerin ötesinde, ebedi bir hedef için kulluk yapmaları ve böyle bir kulluk ile İlahi rızaya hoşnutluğa kavuşma! andır. Ve her insan, böylesine gör smli bir hedefe, böylesine muhteşem bir fırsata sahip ola­rak dünyaya gelmektedir.

İşte insana önem, işte insana değer, işte insana anlam kazandıran özellik, her insanın böyle bir hedefe ve böyle bir fırsata namzed olarak dünya­ya gelmesinden kaynaklanmaktadır. Bu fırsatın gereğini yaptıkları zaman İlahi nzaya ve ebedi cennet hayatına ka­vuşabilecek olan insanlar, yaratılış gayelerine sırt çevirdik­leri zaman ise hiçbir azabla kıyaslanamayacak olan ebedi cehennem azabiyla karşı karşıya gelmektedirler. Bu ne­denledir ki insanı önemseyen, insana değer veren yakla­şımların en yücesi, cennetle cehennem arasındaki tüm in­sanları, ebedi kurtuluşa, ebedi cennet hayatına davet eden yaklaşımlardır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de bütün bir İnsanlığı muhatap alarak ve onları ebedi kurtuluşa davet ederek insanları önemsemekte ve onlara insan olarak en anlamlı değeri vermektedir.

Tabi ki şanı yüce Rabbimizin insanlara verdiği değer ve insanlara tanıdığı haklar, günümüzdeki İnsan Haklan Kuruluşlarının insanlara verdiği bazı haklarla örtüşse de, bu haklar farklı içeriklere, farklı boyutlara sahiptir. Bu gibi beşeri kuruluşların insanlara daha ziyade teori düzleminde verdikleri haklan dikkate alarak “Bu haklar İslam'da da vardır, İslam dini de insanlara böyle yaklaşıyor” demek, aşağılık kompleksinden kaynaklanan tepkisel bir yanlıştır. Çünkü bu gibi beşeri kuruluşlann insanı tanımlayışı ve in­sana yaklaşımı ile Rahman olan Rabbimizin insanı tanım­layışı ve insana yaklaşımı, birbirinden farklı boyutlarda ele alınması gereken meselelerdir.

İnsan Haklan Kuruluşları, yeryüzünde hazır buldukları ve Allah'tan müstağni görerek adeta ilahlaştırdıkları insanlara, eşitlik ve özgürlük adına züğürt cömertliği ile haklar dağıtan kuruluşlardır. Bu gibi kuruluşların, asıl itibariyle insanlar üzerinde bir haklan, insanlar üzerinde bir hukuklan yoktur. Rahman olan Rab­bimiz ise bu insanlan yaratan, bu insanları yaşatan ve bu insanlar üzerinde saymakla bitiremeyeceğimiz haklan olan bir Rabdir. Tüm insanların sahibi olan ve insanlara “Kul” sıfatı veren Rabbimiz ile bu insanlar üzerinde hiçbir haklan olmayan ve insanlara “Özgür” sıfatı veren böylesi kuruluş­ların insanlara yaklaşımları ve insanlara tanıdıkları haklar, hiç kuşkusuz ki farklı içeriklere, farklı keyfiyetlere sahip haklar olacaktır.

Bu farklılıkların diğer önemli bir nedeni İse beşeri yaklaşımlar insanların dünyevi maslahatını önemserken, İlahi vahiy insanların öncelikle uhrevi maslahatını önemsemektedir. İnsanların çok kısa olan dünyevi maslahatı ile insanların ebedi olan uhrevi maslahatını önceleyen bu iki yaklaşım arasındaki fark ise, fani olan dünya yaşantısı ile ebedi ahiret yaşantısı arasındaki fark gibidir. Dolayısıyla in­sanı önemseyen ve insana değer veren yaklaşımların en yücesi, cennetle cehennem arasındaki tüm insanlann uhre­vi maslahatını gözeterek, insanlan ebedi kurtuluşa, ebedi cennet hayatına davet eden yaklaşımlardır.

İnsanı 60-70 yıl ömrü olan bir canlı gibi değil, ebedi  hayata  mazhar  bir  canlı olarak  tanımlayan Rabbani yaklaşım, hiç kuşkusuz ki insanı ve insanlığı ger­çek düzlemde tanımlayan, insana ve insanlığa gerçek düz­lemde değer veren bir yaklaşımdır.

Kur'an-ı Kerim'in bizlere vazettiği bu Rabbani ve rah­metli yaklaşımına iman eden müslümanlar olarak, İslam'a ve müslümanhğa değer verdiğimiz gibi insana ve insanlığa da değer vermemiz gerekir. Çünkü cennet ve cehennem gibi iki ayrı akibetle karşı karşıya olan insanlan,insani de­ğerlerin yücelerek somutlaştığı müslüman bir kimliğe davet edebilmemiz, önce onlann doğal insani değerlerine sahip çıkmamızla ve bu insani değerleri bir kalkış düzlemi kabul etmemizle mümkündür.

Meseleye yeterince vakıf olamayan bazı kardeşleri­miz, bu yaklaşımı eleştirebilmek için “Toplumdaki müşriklerle ve kafirlerle nasıl sıhhatli ve olumlu ilişkiler kurabili­riz!” diyeceklerdir. Çünkü bu kardeşlerimiz, küfür veya şirk fillerine karşı göstermeleri gereken ve gösterdikleri tepkiyi, aynı şekilde bu fiillerin faillerine karşı da göstermektedir­ler.

İşte temel yanılgı buradadır!.

Oysa denizde boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için; nasıl ki önce dibe batırıp, sonra yukarıya çekmek gibi bir uygulamada bulunmuyorsak; küfri veya cahili bataklıkta debelenen insanları kurtarmaya çalışırken de, onları aşağı-Uyarak, onları tekfir ederek önce dibe batırmamıza hiç ge­rek yoktur.

İslam'a göre küfür ya da şirk olan fiilleri, elbetteki hoş görmemekle, elbetteki reddetmekle mü­kellefiz. Ancak bu fiilleri reddetmekle yükümlü olmamıza rağmen, fiillerle failleri birbirinden ayırmamız ve işledikleri fiillerde bilinçsiz olan faillere karşı biraz daha farklı, biraz daha esnek yaklaşarak, bu insanlarla tekfiri öncelemeyen tebliğ ilişkilerine girmemiz gerekir.

Çünkü İslam'ın öncelediği insan ilişkileri, asıl itibariyle insanı dışlamayı değil, insanı kurtarmayı ve insanı kazanmayı amaçlayan ilişkilerdir. Birçok çalışmamızda belirttiğimiz gibi bu ilişkilerde tasdik veya tekfir de­ğil, tahlil ve tebliğ ön plana çıkarılmıştır. Tahlilin ilk aşa­masında fiil ve fail birbirinden ayrılmakta, birçok fiilinde bi­linçsiz olan faile, bir insan olarak değer verilmektedir. Tahlilin ikinci aşamasında ise failin fiilleri birbirinden ayrılmakta, doğru ve güzel fiilleri tasdik edilirken, yanlış ve çir­kin fiilleri öncelik esası dikkate-alınarak peyderpey eleştiril­mekte ve konuyla ilgili doğru ve güzel fiiller tebliğ edilmektedir.

Bilinçli bir mübelliğ için bu tahlil ve tebliğ süreci, teb­liğe muhatap alınan insanların eşikte kabul edildiği bir süreçtir. İslami tebliğin apaçık bir hale gelinceye kadar de­vam ettirildiği bu eşik sürecindeki insanlara, müslim veya kafir sıfatlanni vermemiz gerekmez. Henüz iman ve küfür bilincinde olmayan bu insanları, bütün bir tebliğ sürecinde insan olarak sıfatlandı/mamız ve bunlara insan olarak de­ğer vermemiz gerekmektedir. Nitekim Mekki surelerin bir­çok yerinde, atalar geleneğine uyarak küfür ya da şirk fiil­lerine bulaşan kimselerin “Ey müşrikler!” veya “Ey kafirler!” hitaplarıyla değil, “Ey insanlar!.” hitabıyla muha­tap alınması, anlatmaya çalıştığımız bu gerçeği beyan et­mektedir. Bu Kur'ani yaklaşımın özünde, Allah'a inandıkla­rını söylemelerine rağmen bilmeyerek Allah'tan başka şeylere ibadet eden kimseler müslüman kabul edilmemekle beraber, onların yine de insan olarak muhatap alınması ve onlara bir insan olarak değer verilmesi sözkonusudur.

Bazı kardeşlerimiz ilk dönemlerde nazil olan Kafirun süresindeki bir emir olan “De ki: Ey kafirler” hitabını örnek göstererek, küfür fiilini işleyen her faile, fiilinde bilinçli olup-olmadığına bakılmaksızın “Kafir” denilmesi gerektiğini söyleyeceklerdir. Oysa bu sureden böyle bir hüküm çıkara bilmek için, hiç olmazsa surenin bütünlüğünü dikkate al­mamız gerekir. Bu surede yer alan “Ey kafirler” hitabı, sure nazil olduğu zaman kafirlerin zümresinde bulunan ve daha sonra İslam'la müşerref olan herkesi değil, surede de açıklandığı gibi İslam'a gelmeleri, İslam'a girmeleri söz ko­nusu  olmayan  kafirleri  muhatab  almaktadır.  Efendimiz (s.a.v.) “Ey kafirler” diyerek bu İlahi vahyin gerektirdiği tavn ortaya koymasına ve Mekke'de gerçekten böylesi ka­firlerin bulunduğuna iman etmesine rağmen, bu hitaba kimlerin dahil olup-olmadığını bilmiyordu. Bunu bilen ye­gane merci, bu İlahi hitabın sahibi olan Rabbimizdi. Çün­kü Efendimiz (s.a.v.) İslam'a girmeleri söz konusu olmayan bu kafirlerin kim olduğunu bilseydi, cehennemlik olduğu kesinlik kazanan insanları cennete davet etmek için uğraş­mazdı. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, şanı yüce Rabbimizin  Sünnetullah'inda  peygamberlerine yönelik böyle bir sünnet, böyle bir bilgilendirme yoktur. Buna en açık örneklerden birisi, Rahman olan Rabbimizin Hz. Musa ve Harun (a.s.)'a yönelik şu emridir.

“İkiniz Firavuna gidin, çünkü o, azmış bulun­maktadır. Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi tür erkorkar.” [1]

Yüzbinlerce insana zulmeden, çoiuk-çocuk binlerce insanı katleden böyle bir Firavun zamanımızda yaşasaydı (ki yaşamadığını söylemiyorum); müslümanların “Böyle bir Firavuna ne yapalım?” sorusu, “Elinize geçtiği yerde katle­din” şeklindeki binlerce cevapla karşılık bulabilirdi. Halbuki Rahman olan Rabbimizin emri, yukandaki ayetlerde be­yan edildiği gibidir. Burada konumuzla ilgili olarak dikkate almamız gereken husus, Rabbimizin “Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür, ya da içi titrer-korkar” buyruğudur.

Umulur ki öğüt alıp-düşünür!.

Firavunun kesinlikle ve kesinlikle öğüt almayacağını bilen ve umud etmekten münezzeh olan Rabbimiz, böyle bir umudu Hz. Musa'ya vermekte ve tüm peygamberlerin, tüm mübelliğlerin karşı tarafa böyle bir umud ve böyle bir üslup ile tebliğde bulunmalarını emretmektedir.

Evet, karşımızdaki Firavun dahi olsa, ona kurtulabilmesi mümkün bir insan olarak değer vermek ve onu bu umudla İslam'a davet etmek!.

Verdiğimiz bu örnek, “İslam insanlara değer veriyor mu, vermiyor mu?” tartışmalarını, bu tartışmalardan çok daha büyük bir nokta ile sona erdirebilecek bir örnektir. Dikkat ederseniz İs­lam'ın mustazaflara ve yoksullara, İslam'ın fakirlere ve güç­süzlere, İslam'ın gafillere ve çaresizlere olan yaklaşımları­nın ötesinde, İslam'ın Firavuna olan yaklaşımından örnek veriyoruz. Allah (c.c.)'ın yarattığı yüzbinlerce insana zulme­den, çoluk-çocuk binlerce insanı katleden Firavuna dahi böyle yaklaşılmasını emreden dinimiz, böylesine muhteşem bir rahmet dinidir. Ve rahmet dininin sahibi olan Rabbi­miz, rahmetle tanış olan herkesin “Vallahi Rahman'dır, Bil­lahi Rahmandır” şahadetinde bulunacağı bir Rabdir.

Rahman'ın kulları olan biz müslümanların da, İlahi davet için muhatap aldığımız bütün insanlara, öncelikle insan oldukları için değer vermemiz, onlara rah­metle yaklaşarak merhamet etmemiz ve onlan böyle bir merhametle  kurtuluşa  davet  etmemiz  gerekir.   Nitekim Kur'an'ı Kerime göre Rahman'm kulları olan onurlu müslümanlar, iyiyi kötüden ayırd edemeyen, kendileriyle alay eden, kendilerine değer vermeyen cahillere dahi, insan ol­maları hasebiyle bir değer vermekte ve onlara “Selam” di­yerek, onlann selametini dilemektedirler.

“O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üze­rinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendi­lerine muhatap oldukları zaman da “Selam” derler.” [2]

Cahili toplumlarda yaşayan ve İlahi davetle yükümlü olan bu rahmet temsilcileri, iyiliğe iyilikle karşılık verdikleri gibi kötülüğe dahi yine iyilikle, iyiliklerle karşılık vermekte­dirler.

“Ve onlar Raklerinin yüzünü (hoşnutluğunu) iste­yerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendile­rine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.” [3]

“İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa vejilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp ken­dilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” [4]

Kötülüğü iyilikle uzaklaştırmak, hiç kuşkusuz ki kötülük yapan insanlara acımakla, onlara merhamet etmekle ilgüi bir hadisedir. Ölümcül bir hastanın tüm hakaretlerine tahammül eden insanlar, nasıl ki o hastaya acıdıklan için tahammül ediyorlarsa; müslümanlar da kötülerin adım adım yaklaştıkları cehennem azabını dikkate alarak onlara acımakta ve onlan bu feci akibetten, yöneldikleri cehennem azabından kurtarabilmek İçin onlara iyilik ve merhametle yaklaşmaktadırlar.

Çevresindeki insanlara iyilik ve merhametle yaklaşa­rak,onlara güzel muamelede bulunan bir müslümanın, cahiller veya şirke bulaşan insanlar tarafından seviimesi, bu müslümanın elbetteki kimlik ve kişiliğini gölgelemez. Bir müslümanın böylesi davranışlarda bulunarak müslüman olduğu için sevilmesi, çevresindeki insanlara fiili bir tebliğ olup, sözlü tebliğ için de rahmetli bir zemin oluşturacaktır. Çünkü tüm insanlar, insan olarak değer verdikleri, insan olarak sevdikleri kimselerin sözlerini dikkate alarak dinle­yebilirler. Kaba, hırçın veya bencil davranışlanmızla nefre­tini uyandırdığımız bir insana, İslami bir mesajı iletmemiz, iletebilmemiz tabi ki mümkün değildir.

Topluma mesaj götürmek isteyen bir müslümanın, İslam'ın sınırlan içindeki güzel davranışlarda buluna­rak ve insanlann İslam'a yakınlaşmasını umarak, bu İnsan­lar tarafından sevilmeyi istemesi, nefsi bir istek veya bir maraz da değildir. Çünkü müslümanlar bilirler ve iman ederler ki, bütün bir insanlık kendilerini sevse; bu sevgi, müslümanların Rabbimiz katındaki durumlarını değiştir­mez. Müslümanlar İçin önemli oian Rabbimizin bizleri sev­mesi ve bu sevgiye layık olmamızdır. Dolayısıyla bu bilinç­teki bir müslümanın, insanlar tarafından sevilmeyi istemesi, bu müslüman için nefsi bir istek veya riya değil­dir. Burada önemli olan husus, o insan tarafından sevilme­miz değil, o insanın bir müslümanı sevmesi, bir müslümam sevebilmesi ve bu sevgiyle müslümanlığa yakırılaşabilmesidir.

Mesela şahsım olarak insanların beni sevmesini ve severek dinlemelerini isterim. Onlara kendimi sevdirebilmek için onlar gibi ölçüsüz davranmaktan Rabbime sığın­makla beraber, Rabbimin belirlediği sınırlar dahilindeki güzel davranışlarla, her vicdanda bulunan insani duygulan uyandırabilmek için özen gösteririm. Çünkü bilirim ki,benim bir müslüman olarak sevilmem, beni seven in­sanları İslam'a yaklaştırabilecek bir sıcaklık, bir yumuşaklık olacaktır. Meselenin bu boyutuna dikkat ettiğim gibi, bu­nun aksi bir durumuna düşmekten de Rabbime sığınırım. İnsanlarla olan ilişkilerimde yaptığım bir hatadan dolayı, şahsımda İslam'ın ve müslürnanlığın yargılanmasından Al­lah'a sığınırım. Böylesi bir hatada bulunduğum zaman o insana “İslam'da ve müslümanlıkta böyle bir davranış yok­tur. Yaptığım bu hata İslam'dan değil, benden kaynakla­nan bir hatadır. Dolayısıyla bende gördüğün bu hatayı İs­lam'a nisbet ederek, İslam'ı bu şekilde değerlendirme..” derim. Çünkü güzel hal ve davranışlarla bir kişiyi İslam'a yakınlaştırmanın büyük bir hayır olduğunu bildiğim gibi, kötü ve çirkin davranışlarla bir kişiyi İslam'dan uzaklaştır­manın da başlı başına bir şer olduğunu bilir ve gücüm nisbetince bu serden sakınmaya çalışırım.

Günümüz müslümanlarının, bu hususları dikkate ala­rak insanlarla olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmeleri gerekir. İnsanları dışlayıcı veya hor görücü tavırlarla insanlara yaklaşmak, müslümana ve müslümanın misyonuna yakışmayacak davranışlardır. Çünkü toplumla alışveriş için­de olabilmek, toplumdan bazı toplumsal gerçekleri alırkentopluma iletilmesi gereken mesajı verebilmek, toplumdaki insanlarla İslam'a göre olumlu olan böylesi ilişkilere girebil­memizle mümkündür.

Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki, insanları sömürmek isteyen politikacılar, insanlara düşman oldukları halde dost gibi yaklaşırlarken, tüm insan­ları ve insanlığı kurtarmak isteyen müslümanlar, insanlara neden düşman gibi yaklaşsınlar ki!.

Oysa insanların dünyevi zulümlerden kurtulmaları ve ebedi hayatlarını kazanmaları için mücadele veren, onları hem dünyevi ve hem de uhrevi kurtuluşa davet eden müs­lümanlar, ezilmiş halkların ve mustazaf insanların gerçek dostlarıdırlar. Basın-yayın faaliyetleriyle kafaları iğdiş edi­len, dostlarını düşman, düşmanlarını dost olarak tanıyan insanlar bu gerçeği bilmeseler dahi, öncelikle müslümanların bu gerçeği bilmeleri ve insanlara bu gerçeğin verdiği güven ve sıcaklıkla yaklaşmaları gerekir. Nitekim meseleye bu şekilde yaklaşan ve insanların hayrına vesile olmak iste­yen bütün müslümanlar, insanlarla olan tüm ilişkilerinde, insanlarla yaptıkları alışverişlerde, iyilikten ve fedakarlıktan yana olan müslümanlardır.

Müslümanların yoksul ve fakirlere yardım ederlerken din ayınmı gözetmeyen bir yaklaşımda bulunmalan da, insana değer veren aynı gerçekliğin bir başka boyutunu gös­termektedir. Çevremizdeki insanlara meşru işlerinde yar­dım etmemiz, onlara merhametle yaklaşmamız, aç ve yoksulların ihtiyaçlarını Allah adına gidermeye çalışmamız, insanlann birçok gerçeği müşahhas olarak görmelerine ne­den olmaktadır.

İktidar heveslisi politikacılar “Bizleri oylarınızla iktidara getirin de, sizlere yardım edelim!” yalanlarını uydururlarken, müslümanlar yeryüzünde iktidar olmadan, iktidara gelmeden bu insani işlevi yerine getirmektedirler. Nitekim İlahi davete öncelikle yoksullann ve fakirlerin icabet etme­si, müslümanların yaklaşımlarıyla somutlaşan bu İlahi ger­çeği, öncelikle yoksulların ve fakirlerin görmelerindendir.

İslam'ın insana değer verdiğini ve insanın, İslam ile değer kazandığını bilmelerindendir.

1.TAHA.43,44    FURKAN.63     RAD.22        KASSAS.54

Logged
16 Aralık 2009, 04:31:06 ÖS 16
Üye Bilgileri
FECR
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2156
Nerden:
Selam Hidayete Tabi Olana


WWW Offline
« Yanıtla #2 :»

Mümin ile müşriklerle ilişkisi konusu anlamak için Kur'andaki müşriklerle ilgili ayetleri öncelikle göz almak gerekir ve Mekke ve Medine'de nazil olan ayetleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekebilir.
Peygamberimiz a.s'ın Mekke ve Medine'de müşriklerle olan ilişkilerini göz aldığımızda din boyutunda farklı,akrabalık boyutunda farklılık,ticaret boyutunda farklılık olduğunu müşahade ediyoruz.Evlilik boyutunda iken Mekke devri ile Medine devri arasında da farklılıklar olduğunu görmekteyiz.
Ayrıca müşrikliğini kabul eden yani zahiri olarak şirk koşan kimseler ile zahiri olarak şirk koşmayan,şirk koştuğunu zahiri kabul etmeyen kimseler ile ilişkilerde de farklılık(tebliğ metodu açısından) olabilir.
Yine şirk içerisinde olan Ehli Kitaba karşı durumlarda farklılıklar olabiliyor.
Din bağlamında müşriklerle ortak bir ilişki ya da orta noktada bulunma söz konusu olamaz.Çünkü Mümin tevhidi kabullenmiştir.Müşrik ise zaten tevhidi kabul ettiği anda mümin sınıfına girer.

Müşriklerle evlenme konusuna gelince,müşrik kimselerle evlenme ayetle yasaklanmıştır:
Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir  cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar." (Bakara Suresi / 221)

Müşrik kimseler ile ticaret ise,haram yollara(faiz gibi) tevessül etmeden yapılabilir.Ticaretin yapıldığına örnek;Allah Rasulu ve ashabının hayatı buna örnektir.

Akrabalık ilişkilerinin devam etmesinde de sakınca olmaz.Çünkü akrabalık/kan bağı gibi olaylar insanın elinde olan bir şey değildir.Müşrik olan akrabası ile islami sınırlar içerisinde akrabalık ilişkilerine ve tebliğ faaliyetlerine devam edebilirler.

Komşuluk ilişkilerinde de sakınca yoktur,sınırlara riayet edildiği sürece.müşrik komşu belki mümin bir kimsenin hayatından,insanlarla güzel/adaletli/dürüst ilişkilerinden etkilenip şirkten vazgeçmesine vesile olabilir.

Sınırların belirlenmesi Kur'an ve sünnet iledir.Müminler inançlarını samimice yaşamaya çalışırlarsa,güzel bir islami yaşantıyı pratiğe aksettirirlerse ,inanmayan kimselerin inanmasına,tevhide yönelmesine vesile olabilir.




Logged

Selam Hidayete Tabi Olanlara

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
16 Aralık 2009, 06:26:47 ÖS 18
Üye Bilgileri
Elemîn
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 114
Nerden:

Offline
« Yanıtla #3 :»

ES SELAMU ALEYKUM

LACİVERT KARDEŞ ,

MESAJINIZDAN SONRA YOĞUNLUĞUM VE VAKTİN AZLIĞI SEBEPLERİNDEN DOLAYI  , ‘’ MEALESEF DETAYLI BİR ÇALIŞMA YAPAMIYACAĞIM ‘’  DÜŞÜNCESİYLE SİZE KONUYLA ALÂKALI 1-2 KİTAP TAVSİYE  ETMEK İÇİN DÜN 2 VE BU SABAH 1 KİTAPÇIYLA İRTİBATA GEÇTİM. ANCAK  ŞU ANA KADAR BİR KİTAP İSMİ ELDE EDEMEDİM. AYRICA  YİNE DÜN SABAH KONUYLA İLGİLİ DİYANET’E DE BİR MESAJ YAZDIM. GENELDE GERİ DÖNERLER AMA BU SEFER HENÜZ GERİ DÖNMEDİLER. MALUM OLDUĞU ÜZERE İNTERNETTE BÖLÜK PÖRÇÜK DE OLSA BİRÇOK DÖKÜMANTASYON BULUNMAKTA. BEN DE '' SONRADAN PİŞMİŞ AŞA SU KATMAMAK ''  VE '' ŞU AN PİŞİYOR OLAN ÇORBADA BİR TUZUM OLSUN '' BÂBINDA VE DE KARINCA KARARINCA , AŞAĞIDAKİLERDEN 2 TANESİNİ SİZİN VE FORUM ÜYELERİNİN BİLGİ VE TAKDİRLERİNİZE ARZ EDİYORUM.


1. ALINTI
=======


GAYRi MÜSLiMLERLE OLAN MÜNASEBETLERiMiZ...
Sermed Kadir RENDA...

Müslümanların gayri müslimlere bu tür iyi davranmaları dinimizin bize açık bir emridir. Bu emri bizler dogrudan Kuranı Kerim deki şu ayeti kerimeden alıyoruz. Yüce hayat rehberimizde Allah (cc) mealen şöyle buyuruyor:

*** Allah, din ugrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimseler iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı yasak kılmaz. Dogrusu Allah adil olanları sever. (mümtehine suresi.ayet.8.) *** Buyrugu bizlere bir vazgeçilmez düsturdur.

İslam dini, son din olarak ilahi dinlerin en mükemmelidir. Emir ve yasaklarının, tüm insanlara hitap etmesi bakımından da cihanümül yani evrenseldir. İslam dinine göre insanlar, Allah indinde İNANANLAR VE İNANMAYANLAR olarak iki kısma ayrılırlar. Buna göre de ceza ve mükafatlarını göreceklerdir.fakat insan olarak hepsi yaratılmışların en şereflisi olma degerine sahiptirler.

Şüphe yokturki. İNANAN insanlar. İnanç ve takvaları bakımından. Allah (cc) katında. İNANMAYANLARA göre üstün derecelere sahiptirler. Eger özet olarak ifade edecek olursak İslam dinine, İslam Peygamberine inanmayan onu şehadet kelimesi ile ifade etmeyen insanlara GAYRİ MÜSLİMLER diyoruz.

Dünya görüşleri ve inançlarına göre gayrimüslimler o kadar fazla çeşitlilik arz ederlerki, bu hususu Yusuf kerimoglu hocaefendinin bir araştırmasından aktaralım:
GAYRİMÜSLİMLER: ** “dehriyye, seneviyye, felâsife, veseniye ve ehl-i kitap” olmak üzere beş sınıfa ayrılırlar. (ibni Abidin) Beş sınıfı ikili tasnife tabi tutmak mümkündür.

Birincisi; kitapları olmayan gayrimüslimler (dehriyye, seneviyye, felâsife ve veseniyye).

İkincisi; ehl-i kitap olan gayrimüslimler. Resûl-i Ekrem (sav)’in, “Küfür tek bir millettir” buyurduğu malûmdur.(Molla Hüsrev) Bu, miras hukukuyla ilgilidir. Yani Yahudi olan bir baba ile Hıristiyan olan oğlu, birbirine mirasçı olabilirler. Muamelât açısından; muharref kitapları bulunan gayrimüslimlerle, müşrikler arasında bazı farklar vardır.

Kur’an-ı Kerim’de; “Ey mü’minler! Allah’a ortak koşan kadınlarla, onlar iman edinceye kadar evlenmeyin. (...) Müşrik erkeklere de, onlar iman edinceye kadar (müm’in kadınları) nikâhlamayın. Mü’min bir kul, müşrikten elbette hayırlıdır. Onlar (müşrikler) sizi cehenneme çağırırlar. Allahû Teâlâ ise, kendi iradesiyle sizi cennete ve mağfirete çağırır. Allah, insanlara âyetlerini apaçık söyler. Ta ki, iyice düşünüp ibret alsınlar” (El Bakara Sûresi: 221) hükmü beyan buyurulmuştur.

Kitap ehlinin müşrik olduğunu ileri süren âlimlere göre; Yahudi ve Hıristiyan olan kadınlarla evlenmek caiz değildir. Ancak, “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu, hür kadınlar size helâldir” (El Maide: 5) âyeti, genel hükmü tahsis etmiştir. Asr-ı Saadet’te, Hıristiyanlar arasında teslis (üçleme) itikadı yaygındır. Bu hakikat, “Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır” (El Maide: 73 ) âyetiyle sabittir. Teslis itikadından dolayı Hıristiyanlara kâfir sıfatı verilmiş, fakat müşrik denilmemiştir.

Hanefi fukahâsı; kitapları olmayan müşrikler ile muharref kitapları bulunan gayrimüslimleri birbirinden ayırmıştır.

Feteva-ı Hindiyye’de, “Mecusilerin ve vesenilerin nikâhları caiz olmaz. Putlara tapanlar, güneşe ve yıldızlara ibadet edenler, güzel resimler (suretler) yapıp onlara ibadet edenlerle, zenadike, batiniyye, ibahiye vesaire gibi, itikaden küfür olan bütün mezheplerin mensupları da nikâhı caiz olmayanlara dahildirler. Müslüman erkeklerin, harbi veya zımmi olsun, ehl-i kitab olan kadınlarla nikâhlanmaları caizdir. Serahsi’nin Muhıyt’inde de böyledir. Bu hususta evlâ olan ise; böyle yapmamak, yani bunları nikâhlamamak ve zaruret olmadıkça kestiklerini yememektir” (Fetevayi Hindiyye) hükmü kayıtlıdır.

Dürri’l Muhtar’da; “Veseni bir kadını nikâh etmek, bi’licma haramdır” denilmiştir. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şöyle demiştir: “Veseni kelimesi, vesene tapmaya nisbet edilmiştir.
Vesen; cüssesi olan, yani insan suretinde ağaçtan, taştan veya gümüşten, cevherden oyulan heykeldir. Cem’i, evsen gelir.
Sanem ise, cüssesiz surettir. Lügat ulemâsından birçokları, aralarında böyle fark yapmışlardır. Bazıları aralarında fark olmadığını söylemiş, birtakımları da suretten başkasına vesen denileceğini bildirmişlerdir. Bidaye’de böyle denilmiştir.

Fetih’te beyan edildiğine göre; güneşe, yıldızlara ve beğendikleri suretlere tapanlarla, muattile (Allah’ın sıfatlarını inkar eden fırka) zındıklar, batıniler, ibahacılar da evsene tapanlara dahildir. Veciz şerhinde; ‘İtikad edenlerin kâfir sayıldığı her mezhep, evsene (heykele) tapanlara dahildir’ denilmiştir.”(İbni Abidin)

Hz. Abdurrahman b. Avf (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte; Resûl-i Ekrem (sav)’in mecûsiler hakkında, “Kadınlarını nikâhlamaksızın ve kestiklerini yemeksizin mecûsilere, ehl-i kitaba davrandığınız gibi davranın”(İmam Malik, Muvatta) buyurduğu malûmdur.

Maide Sûresi’nin beşinci âyetiyle, kitap ehli kadınlarla evlenmeye müsaade edildiği sabittir. Sahabe-i kiramdan kitap ehli olan kadınlarla evlenenler olmuştur. Hz. Abdullah b. Câbir (ra), “Biz kitap ehlinin kadınlarıyla evleniriz. Ancak onlar Müslüman kadınlarla evlenemezler” demiştir.(Fahruddini Razi,Tefsiri kebir.) Buna göre; Müslüman bir kız veya kadın, Müslüman olmayan bir erkekle evlenemez. Çünkü çocuk babaya tabidir. Halife Hz. Ömer (ra)’in, Müslüman olan erkeklerin kitap ehli olan kadınlarla evlenmelerini hoş karşılamadığı da sabittir.(İbni Kesir Tefsiri.Yusuf Kerimoglu,Fıkıh köşesi.Akit )

Gayri müslimlerle Komşuluk ilişkilerine gelince:
Elbette komşular; maddi ve manevi açılardan birbirlerine eşit degildirler. Aralarında önemli farklılıkların bulunması tabiidir. Komşuların tasnifini Peygamber efendimiz (sav) bir Hadisinde þöyle beyan ediyor: ** Komşular üç KISIMDIR. Bir komşunun bir hakkı, bir komşunun iki hakkı, bir komşunun da üç hakkı vardır.

Birincisi Müslüman olmayan (Gayri müslim komşudur). Bunun yalnız komşuluk hakkı vardır. İkincisi Müslüman ve akraba olan komşudur. Bunun komşuluk hakkı, islami hakkı ve akrabalık hakkı ( olmak üzere üç hakkı) mevcuttur.ibni kesir tefsiri.** Bu Hadisi esas alarak Yakın ve uzak komşular kim olabilir ona bakalım:

Yakın komşu:
1.Evi en yakın olan komşu.
2.Akrabalar.
3.Müslümanlar dır. Müfessirler böyle izah etmişlerdir.(ibni kesir ve kurtubi gibi)

Uzak komşuya gelince:
1.Evi uzak olanlar.
2.Akrabalıkları bulunmayanlar.
3.Gayrı müslim olanlar bu kategoriye dahil edilmişlerdir.

Allahu teala (cc) Müslümanlarla savaş halinde olmayan, müslümanlar aleyhine olacak şekilde başkalarına yardım etmeyen gayrı müslimlere iyilikte, ihsanda bulunup adaletle davranmamızı yasaklamamıştır. Gayrı müslimlerle ilişkilerimiz uzak komşu anlayışı içerisinde ve komşuluk haklarına riayet ederek sürdürülmesi, onlara zulmedilmeyip mal ve canlarına kast edilmemesi, emniyet ve güvenlerinin saglanması, onları tedirgin edecek her türlü davranışlardan sakınılması biz müslümanların Uzak komşularına karşı uymamız emir buyurulan adabı muaşeret esaslarındandır.
Gayrı müslimlerin fakirlerine yardım ederiz. Veya hastalarını ziyaret gibi hususlarda da hassas davranırsak tabiiki iyilik etmiş oluruz.

Bu hususta örnek alacagımız büyük Sahabi Hz. Ömer efendimiz gayrı müslimlerin muhtaç, hasta, sakat, ve ihtiyarlarına devlet hazinesinden yardımda bulunmuş, onlara verilmek üzere zekat
olarak alınan mallardan pay dahi ayırmıştı. (Adabı muaşeret,görgü kuralları.zeki duman.s.243.)

Peygamber efendimizin (sav) gayrı müslimlerin hastalarını ziyaret edip hidayete ermesine vesile olması ise oldukça ilginç ve tenbih edicidir. Sahihi Buhari bizler ulaşan Hadisi şerifi Sahabeden Enes (ra) rivayet ediyor: Peygamber efendimiz Yahudilerden bir çocugun (ölüm halinde iken) zitaretine gitmiş, Başucuna oturup ona : ** MÜSLÜMAN OL ** buyurmuştur. Bu teklif üzerine çocuk yanında duran babasına bakınca babası ona: Kasımın babasına itaat et demiş ve çocuk ta müslüman olmuştur. Oradan ayrılırken Peygamber efendimiz şöyle diyordu: ** Çocugu ateşten kurtaran Allaha hamdolsun. **

Bu olay gösteriyorki, gayrı müslim bir hastayı ziyaret etmek ve ona İslamı telkinde bulunmak İslam Âdabından önemli bir esastır.

Gayrı müslimlerle alış veriş yani Ticaret yapmak, Onlarla münasebetlerde mümkün oldugunca sakin islam ahlakının geerektirdigi ölçüde uygun dillerle konuşup, anormal davranışlardan kaçınmak, Onlara yumuşak uyumlu şözlerle cevap vermek esas uyacagımız kaidelerden olmalıdır. Hiç bir zaman katı ve sert tavır takınmayacagız. Çünkü örnek ve önderimiz Peygamber efendimizin (sav) davranışları bize örnek olmalıdır.

Hz. Aişenin (ra) naklettigine göre . bir gün Yahudilerden beş-on kişilik bir gurup Hz. Peygamberin yanına geldiler. Ve * ESSAMU ALEYKÜM * -Allah seni helak etsin- şeklinde selam verdiler. Ben bunu anladım ve * Ya Rasulallah sana –essamu aleyküm- dediler. Dedim. Bunun üzerine Rasulullah: ** Yavaş ol ya Aişe, Allah bütün işlerde yumuşaklıgı sever ** buyurdu. Ben dedimki: Ya Rasulallah dediklerini işitmedinmi ? O - ** Evet ben de onlara ve Akleyküm demiştim ya ** buyurdu.(Buhari.edep.) bu hadise de gösteriyorki, onların sözden öteye geçmeyendavranışlarına yumuşaklıkla mukabele etmek, kızıp öfkelenmemeksadece İSLAMA has âdâbdan birisidir.

Gayrı müslimlerle alay etmemek, özellikle kızdırmak için inançlarına ,putlarına, mabutlarına hakarette bulunmamak Allah teala tarafından emrolunmuş ilahi b,r edep tir. Enam suresi Ayet.108.de mealen şöyle buyurulmaktadır: *** Allahtan başkasına tapanların taptıkları şeylere sövmeyiniz. Onlarda karşılık olarak * Bizde seninkine * diyerek Allaha sövmesinler. (yani sövmelerine sebep siz olursunuz.) Böyle hareket etmemizle İslam dini ve onun degerlerine dil uzatılmasına hem de kafir dahi olsalar, onlarla iyi insani ilişkileri bozacak edep dışı davranışlardan kaçınmış ve uzak durmuş oluruz.

Tarihi bir gerçektirki, Müslümanlar ehli kitaptan olan komşularını (yani, Yahudi ve Hristiyan olanları) tarih boyunca gözetmişler onları korumuşlar ve adaletle muamele etmişlerdir.Asırlardır Hıristiyan ve Yahudi ler Müslümanların yanında can, mal, namus ve inançlarından emin vaziyette güven içinde yaşamışlar ve iyi komşuluk, güzel muamele ve inanç hürriyeti içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Müslümanların hakimiyeti altında yüzlerce kalan bölgelerde havra ve kiliselerin dim dik ayakta durması bunun açık göstergesidir.(Lakin ne yazıkki; mesela hıristiyanlar üsküp şehrinde seksen sene önce.120. Olan camii sayısını bir, iki ye indirmişlerdir zannediyoruz onu da sembolik olarak bırakmışlardır.)

Şu kadar varki iyi ilişkiler her iki tarafın birbirleriyle iyi münasebetler içerisinde oldugu zaman geçerlidir. Ama gayrı müslimlerin müslümanlar aleyhine fitneye sebep olan davranışlarına tabiidirki müsamaha ile bakılmaz ve zaten bakılmamıştırda. Her hangi bir fitnenin, bozgunculugun, anarşinin oldugu yerde bilhassa yahudilerin kendilerine has karakterleri sebebiyle Cenabı Allah onları dost edinmememizi, onları veli, amir tanımamamızı müslümanlara emretmiştir.

Konumuzu bir ayeti kerime ile bitirelim: Ali imran suresi. Ayet.28.de mealen şöyle buyuruluyor: *** Mü’minler, mü’minleri bırakıp da gayri müslimleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa (ona) Allahtan hiç bir şey ( Yardım) yoktur. Meger ki onlardan gelebilecek bir tehlike den dolayı sakınmış olasınız. Allah size asıl kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş te Allahadır. ***

Allah’ım. Kalbimizi senin sevginle doldur. Gözümüzü Senin yolundan ayırma. Dilimizi hak kelâmından ve zikrinden uzaklaştırma. Kulağımızı hak sözünden ve vahyinden uzak koyma. Gönlümüzde devamlı senin sevgini artır. Hatâlarımızı ve unutkanlıklarımızı bağışla. Bizi tuğyana, isyana sapıklıga ve dâlalete düşmekten koru. Kalbimizi sâdık, niyetimizi hâlis, amelimizi sâlih eyle. Bize senin dinini yaşama ve kavramada kolaylıklar nasip eyle. Sen her şeye kadirsin Allahım. Amin...
Sermed Kadir RENDA ... Ludwigshafen... 5.11.2004...


Gönderen SERMED KADiR RENDA on Aralýk 17 2004 - 20:23:11


2. ALINTI :

PROF DR ALBDULAZİZ BAYINDIR’IN  6 EKİM 2009 TARİHLİ  BİR  RÖPORTAJINDAN :

Kur’ân, gayrimüslimlerle ilişkide üç kırmızıçizgi belirlemiştir:
1. Dinimizden dolayı bizimle savaşmaları,
2. Bizi yurdumuzdan çıkarmaları,
3. Yurdumuzdan çıkaranlara destek vermeleri.
Bu çizgileri çiğnemeyenlerle dostluk kurabiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik etmenizi ve değer vermenizi yasaklamaz. Allah değer bilenleri sever. Allah sadece, din hususunda sizinle savaşmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanıza destek vermiş kimselere yakınlık göstermenizi yasaklar. Onlara yakınlık gösterenler zalimlik etmiş olurlar.” (Mümtahane 60/8-9)

+++



ALLAH (CC)’NA EMANET OLUNUZ.




Logged
17 Aralık 2009, 12:44:56 ÖS 12
Üye Bilgileri
müslümanlardan
Süper Aktif Üye
****
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 802
Nerden:

Offline
« Yanıtla #4 :»

                                ŞİRK NEDİR ,MÜŞRİK KİMDİR(bu tanımı bilmeden MÜŞRİKLERLE ilişkiiler hep yanlış olur)

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Hamd, sena ve övgülerin en güzeli, ezelde ve ebedde var olan, lutfuyla kainatı ve bizleri ya­ratıp var eden, sayısız nimetlerle yaşatan ve rahmetiyle doğru yolu gösteren Allah (cc.)'a mahsustur.

Salat ve selam da, alemlerin Rabbi tarafından sevilen, insanların ise tanı­yıp, idrak edebilme nisbetînce sevebildikleri, efendimiz, önde­rimiz, rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya, a'line, ashabı­na ve onun yolunu izlemeye çalışan ümmeti üzerine olsun.

Şirk ve tevhid kavramları, yaşadığımız coğrafyadaki in­sanların genel olarak duydukları veya bildikleri kavramlardır. İslam'ın özüyle ve temel yapısıyla dolaysız bir şekilde alakalı olan bu kavramlar, birçok kimseler tarafından bilinmesine rağmen, kuşatıcı anlamlan ve yaşantıdaki yerleri itibariyle toplumun gafil olduğu meselelerdir.

Tevhid ve şirkin güncelleşmesi, yaşanılan coğrafyalarda müşahhas bir hale getirilmesi, İslami davet için açık bir gerekliliktir. Özellikle sirk meselesi, insanların zihninde geçmişten ör­neklendirilen meselelerdir. Çağdaş şirkin her türUisüyle içice veya yüzyüze olan insanlarımıza şirk denilince, her nedense sadece Mekke müşriklerinin taptıklan bazı putlar akıla gel­mektedir.

Nitekim birçok insanımıza göre putperestlik veya Al­lah'a eş koşmak, çok eskilerde kalan hadiseler olup, günümüzde böyle ilkel şeyler hiç söz konusu değildir.

Oysa öyle bir çağda yaşamaktayız ki, putperestleri veya müşrikleri İslam'ı reddedenlerin arasında değil kendilerini İs­lam'a nisbet edenlerin arasında bulmamız mümkündür. Ken­disini müslüman zanneden nice insan vardır la, itikadtyla, yönelişiyle, yaşantısıyla müşriklerden veya putperestlerden herhangi bir farkı yoktur.

Fakat kendisine sorsanız, Elhamdülillah müslümanım diyecektir. Tabi ki bu çelişkilerin nedeni, tevhid ve şirk mese­lesinin yeterince güncelleşmemesi ve yaşadığımız coğrafyaya göre açıklanmamasıdır.

Tevlidi ve şirk gerçeğiyle ilgili olarak insanımıza veril­mesi gereken temel esasları amaçlayan bu kitap çalışmasın­da, bu meseleler yaşadığımız coğrafyadaki insanlar ve insan­ların içinde bulundukları durum dikkate ahnarak, kısa ve özlü bir şekilde verilmeye çalışılmıştır.

Hayrın gerçek sahibi olan Rabbmizden, bu çalışmamızın hayırlara vesile olmasını diliyoruz..

Mehmed ALAGAŞ İZMİR/1991

 

1. ŞİRKİN TANIMI
 

“Ortak olmak” manasına gelen “Şe-Ri-Ke” fiil kökün­den bir mastar olan “Şirk” kelimesi; ortak koşma, ortak tanıma anlamına gelir. Bir kavram olarak kulanıldığı İslami pratikteki anlamı ise; alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'a za­tında ve sıfatlarında eş koşmak veya Allah'a ortak isnat et­mektir. Allah'a eş veya ortak koşmayla ilgili bütün fiillere “Şirk” denildiği gibi, bu fiillerin faillerine de “Müşrik” deni­lir.

“Şirk” kavramı, İslam'ın kuşattığı bütün meselelerde Allah'a eş koşmak veya Allah'a ortak isnat etmek manası­na gelmesine rağmen, günümüzdeki toplumsal anlayışa göre genel olarak, Allah'ı inkar manasına gelmektedir. Nitekim Allah'ı inkar eden kafirlere “Müşrik”, Allah'a inandı­ğını ileri süren müşriklere ise “Müslüman” denilmesinin ne­deni, bu çarpık anlayıştır.

Oysa İslam'la mükellef olan bir insan yaratılışla ilgili bazı olayları görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve bu inanç o insanı müslüman yap­maz. Bilindiği gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah'a ve Allah'ın varlığına inanmaktadırlar. Nitekim müşriklerle ilgili olarak Ku’ran-ıKerim'de şöyle buyurulmaktadır.

“Andolun, onlara; Gökleri ve yeri lam yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı? diye soracak olursan, şüphesiz; Allah diyecekler. Şu halde nasıl oluyorlar da, çevrili­yorlar?” [1]

“Andolsun, onlara; Gökten su indirip de ölümünden sonda yeryüzünü dirilten kimdir? diye soracak olursan, şüpbest; Allah diyeceklerdir. De ki; Hamd Allah'ındır. Ha­yır onların çoğu akletmiyorlar.”  [2]

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen bu gibi ayet-i kerimeler, meseleye açıklık getirmektedir. Müşrik, Allah'a inanmasına rağmen Allah'a eş koşan insandır. Aliah'a eş koşan bu in­sanın, Allah'ın varlığına olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan müşriktir ve İslam dairesinde değildir.

Şirk meselesine tanımla ilgili olarak bu kısa girişi yaptıktan sonra insanlan müşrik durumuna getiren şirk ol­gusunu, itikadi ve ameli şirk olmak üzere iki genel başlıkta değerlendirebiliriz.

 
İtikadi Şirk
 

İtikad demek, bir dinin temel inanç değerlerine kalbi bağlılık veya inanmak demektir. İslam dinindeki iman esaslan amentüde belirtildiği üzere altı olarak bildirilse de, böylesi bir yaklaşım sınırlandırıcı olur. Günümüz müslümanlan Allah'a, Peygambere ve bir bütün olarak Kur'an'ı Kerim'e inanmakla yükümlüdürler. Kur'an'ı Kerim'de bildi­rilen bütün gerçekler, Kur'an'ı Kerim'de beyan edilen bü­tün esaslar, müslümanlar için birer iman esasıdır. Bu iman esaslarını bölmek, bir kısmını esas, bir kısmını detay kabul etmek, müslümanlar için mümkün değildir.

İslam'a göre en temel inanç, Allah inancıdır. Tabi ki bu Allah inancı, değişik menkibelerde ve hurafelerle karı­şık hikayelerde verilmeye çalışılan Allah inancı değildir. Al­lah inancının nasıl ve ne şekilde olacağını bildiren yegane kaynak, Kur'an'ı Kerim'dir. Müslümanlar yaratılmış birer mahluk olduklarının idrakine vararak, Yaratıcıyı kendi akıl­larına ve yaklaşımlarına göre tarif etmekten veya tanımla­maktan şiddetle kaçınırlar.

Müslümanlara göre Allah (c.c.)'ın en doğru tanımı, Allah'ın Kur'an'ı Kerim'de kendi zatıyla ilgili olarak yaptığı tanımdır. Müslümanlar bu tanımı ne eksiltmeye ve ne de çoğaltmaya çalışırlar. Çünkü böylesi yaklaşımlar, insanlann büyük bir bölümünü, şirk vadisine sürükleyen yaklaşımlar­dır. İtikadi şirkin temelinde, Allah inancında meydana ge­len bu gibi sapık yaklaşımlar bulunmaktadır. Nitekim müş­riklerin büyük bir kısmı, böylesi yaklaşımlarla Allah'a zatında ve sıfatlarında şirk koşan kimselerdir.

İtikadi şirk içinde bulunan kimseler, genellikle müslü­man olduklarını zanneden veya müslüman olduklarını ileri süren kimselerdir. Bunlarda meydana gelen itikadi şirkten, ne yazık ki birçok örnekler verebilmemiz mümkündür.

Mesela herhangi bir insan, yegane Halik, yani yegane yaratıcı olan Allah'a inan­dığını söyleyip; kainatın, dünyanın ve dünyanın içindekilerinin yaratılışını, Allah'la beraber başka şeylere de nisbet ediyorsa, yegane Rezzak, yani yegane rızık verici olan Allah'a inandığını söyleyip; rızık verici olarak Allah'la beraber başka şeyleri de ön piana çıkarıyorsa, yegane Hadi, yani yegane hidayet edici olan Allah'a iman ettiğini söyleyip; hidayet edici olarak başka şeyleri de görüyor ise, yegane ve mutlak Hakim olan Allah'a iman ettiğini söyleyip; hakimiyeti Allah'tan başka kimselere veya mercilere nisbet ediyorsa böylesi inanışlarda bulunan insanlar İtikadi şirk içersindedir.

Kısaca örneklendirdiğimiz bu itikadi şirkler müslümanlarda olmamakla beraber, müslümanların da bu gibi konularda yeterince bilinçli olduklannı söyleyemeyiz. Me­sela aklı başında gözüken bazı alimler bile İslami mücade­leleriyle ilgili olarak “Bizim mücadelemiz Allah'ın hakimiye­tini tesis etmek içindir” diyebiyorlar!. Böylesi bir söz, öncelikle Allah'ın sıfatlarını bilmekle yükümlü olan alimlere yakışmayacak bir sözdür. Müslümanların ve özellikle müslüman alimlerin, itikadi sapma meydana getirebilecek olan böylesi sözlerden şiddetle sakınmaları gerekir. Çünkü biz­ler biliriz ki Allah (c.c.) bütün alemler üzerinde mutlak ha­kimdir. Yaratıcının İlahi hakimiyet sıfatı, biz yaratılmışların mücadelesiyle tamamlanabilecek veya gerçekleşebilecek bir sıfat değildir. Allah (c.c.)'m Hakimlik sıfatı, zaten kendi özünde her türlü eksiklikten münezzeh olan bir sıfattır. Bu öylesine muhteşem bir hakimiyettir ki, bu ilahi hakimiyeti kabul eden veya etmeyen bütün mahlukatı, bütün yaratıl­mışları kuşatmaktadır. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)'ın İlahi hakimiyetini, bu hakimiyeti kabul eden ülkelerde “Var”, İlahi hakimiyeti reddeden ülkelerde “Yok” sanmak, itikadi bir yanılgıdır. Herhangi bir ülkeyi yöneten Firavun veya Nemrut, Allah'ın hakimiyetini reddetse dahi, yine de bu ülkedeki mutlak hakimiyet o Firavun'un veya o Nemrud'un değildir.  İlahi hakimiyeti reddeden Firavun veya Nemrud, yönettikleri ülkede hakimiyetin gerçek sahibi ol­salardı, hiç şüphesiz ki Firavun Hz. Musa'yı, Nemrud ise Hz. İbrahim'i gayet kolay öldürebilirdi. Oysa biliyoruz ki bir yalancı hakimiyetin sözcüsü olarak Allah'ın elçileri hak­kında “Ölüm hükmünü” vermelerine rağmen, İlahi hakimi­yetin takdirine boğun eğmek zorunda kalmışlar ve öncelik­le kendileri ölmüşlerdir. Çünkü Allah (c.c), kendi hakimi­yetini reddeden firavunlar üzerinde de mutlak hakimdir.

Meseleyi Türkiye coğrafyasında sonuca bağlayacak olursak, Türkiye genelinde Allah'ın hakimiyeti değil, İslam'ın hakimiyeti yoktur. Dolayısıyla birer mü'min olarak bizlerin mücadelesi, Allah'ın hakimiyeti için değil, İslam'ın hakimiyeti içindir.

Bizler bazı yazılarımızda veya bazı konuşmalanmızda “Hakimiyet Allah'ındır” diyorsak, bu sözümüz; gerçekleştir­meyi arzuladığımız bir temenni değil, insanlara hatırlatmak istediğimiz apaçık bir gerçektir.

Netice olarak müslümanlardaki Allah inancı, itikadi şirkten ve itikadi sapmalardan uzak olan, Allah'ın zatına ve sıfatlanna uygun bir inançtır. İmanla ilgili bütün meseleler­de bu inançtan sapmak, bu istikametten uzaklaşmak, in­sanları itikadi şirke sürükleyen bir yaklaşımdır.

 
Ameli Şirk
 

Amel, fiil, eylem, hareket, davranış manasına gelir. İnsanın bütün bir yaşantısında meydana gelen fiil, eylem ve davranışlanndaki şirklere, kısaca ameli şirk diyoruz. Ameli şirk, bizzat fiil ve eylemlerde meydana gelen şirktir.

Mesela gaybı bildikleri inancıyla kahinlere gitmek, değişik maksatlar için büyü veya sihir yaptırmak, göz boncuğu veya katır boncuğu takarak, bunlardan fayda ummak, ölülerden veya birer mahluk olan yaratılmışlardan gaybi yardım istemek, Allah'tan başkasına kurban kesmek, insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacaklanyla ilgili olan Allah'ın hükümlerine rağmen kendi istekleri doğrultusunda hükümler koymak veya bu şekilde hükümler koyan müstekbirlere oy vererek onlan meşru görmek ve onlara destek vermek ameli şirklerdendir.

Ameli şirkin kaynağında itikadı şirk olduğu gibi, bazı hallerde itikadi cahillik de olabilir. Gerçi itikadi cahillikte de şirki inanışlar vardır ancak bu inanışlar, hakka rağmen inanışlar değildir. Mesela İslam'ın sadece bazı ibadetler de­ğil, başhbaşına bir hayat nizamı olduğunu anlamalanna, alemler üzerinde mutlak hakim olan Allah'ın, insanlann yaşantılarıyla ilgili olarak hükümler vazettiğini bilmelerine rağmen; bu İlahi hükümleri reddeden müstekbirleri meşru gören ve onlan oylarıyla destekleyen kişilerin ameli şirkle­rinin temelinde, itikadi cahillik değil, itikadi şirk vardır. Bu gibi konularda resmi veya gayriresmi propaganlarla aldatı­lan, hakkı ve gerçeği bilmeyen kimselerin fiillerinde ise iti­kadi cahillik bulunmaktadır.

Nitekim bütün bunlan dikkate alan İslam, fiilfail ayıranını yapmakta, fiil ile fail arasında bilinç bağı varsa, faili fiile göre sıfatlandırmaktadır.

Böyle bir bağ yok ise fiili şirk olarak nitelemesine ve fiilin failini müslüman görmemesine rağmen, bu faile hakkı bildiresiye kadar “Sen müşriksin” diyerek “Müşrik” sıfatını vermemektedir.

 

ŞİRKİN PSİKOLOJİK VE SOSYOLOJİK NEDENLERİ
 

Şirki yönelişlerde bulunan ve şirk fiilini işleyen fail in­san olduğu için, insanın araştırılması ve değişik boyutlanyla ortaya konulması gerekmektedir. Şirkin faili olan insana yeterli açıklık getirilmediği sürece, şirki yönelişlerin neden­leri de açıklık kazanamayacaktır.

İnsan nedir?

Nelere meyyaldir?

Zaaf ve yetenekleri nelerdir?

İnsanın yaratıhşıyla İlgili olan bu sorulara, kısa da olsa bir açıklama getirmemiz gerekecektir. Çünkü insanlan şirke sürükleyen nedenlerin hepsi, insan fıtratıyla ilgilidir. Dolayısıyla insanlan şirke götüren nedenleri vermeden önce, bu nedenlerin tesirinde kalan insan fıtratına genel bir açıklık getirmemiz gerekecektir.

 
İnsan Fıtratına Genel Bakış
 

Tevhid ve şirk meselesini incelerken, Allah'a şirk ko­şan müşrik ile Allah'ı birleyen muvahhid, farklı farklı yaratılışlarda bulunan iki ayrı mahluk olsaydı, bu durum bizler için çok daha basit ve anlaşılır olabilirdi. Oysa biliyoruz ki her iki yönelişin sahibi de insandır. Muvahhid bir müslü-manın temel yönelişi olan tevhid ile, herhangi bir müşri-ğin yönelişi olan şirk, aynı insan fıtratında meydana gel­mektedir. Varoluşları itibariyle aynı yaratılışta bulunan insanlar, birbiriyle tamamen zıd oian iki ayn fiile, iki ayrı istikamete yönelebilmektedirler.

Birbiriyle çelişen bu farklılığı, yaratılıştaki veya fıtrat­taki farklılıklar olarak algılayamayız. Çünkü insanı nasıl ve ne şekilde yarattığını hakkıyle bilen şanı yüce Rabbimiz, insanın yaratılışıyla iîgili olan gerçeği apaçık bir şekilde be­yan etmektedir.

“O halde sen yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın o fıtra­tına çevir id (Allah) insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur. Bu (din) dosdoğru (müs­takim) bir dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [3]

Konumuzla ilgili olarak anlamamız gereken gerçek; Allah (c.c.) sadece müslümanları değil, bütün insanları İslam üzere yaratmıştır ve bütün insanlarda bu dinin gereği­ni yerine getirebilecek imkanlar ve yetenekier bulunmakta­dır.

Kur'an'ı Kerim'de zikredilen birçok İlahi buyruğu dik­kate aldığımız zaman, İlahi hükümlerle muhatap olan insanların değişik konularda inanmak, sevmek, korkmak, sa­kınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, konuşmak, unutmak, hatırlamak, umudlanmak, özenmek, güvenmek ve istemek gibi farklı fiillerle mükellef oldukları­nı görürüz.

İşte bütün bu mükellefiyetlerin yerine getirilmesi için gerekli olan fıtri donanım, insanda bulunmaktadır. Daha açık bir ifadeyle sevmekle yükümlü olan insanda sevme vasfı, korkmayla yükümlü olan insanda korkma vasfı, itaat etmekle yükümlü olan insanda itaat vasfı, bu insanın fıtra­tında bulunmaktadır. İnsanlar sevmeye, korkmaya, itaat et­meye, isyan etmeye meyyal olarak yaratılmışlardır.

Ancak yaratılış itibariyle bütün insanlarda bulunan bu fıtri özellikler, insanlann tercihlerine göre şekillenmekte, insanlann tercih ettikleri şeylerle doldurulmaktadır.

Mesela korkmaya meyyal olarak yaratılan bir insan, fıtratında bulunan bu korku boşluğunu, Allah korkusuyla veya Allah'tan başka şeylerin korkusuyla doldurabilir. Sev­mek ve itaat etmek yönelişleri de böyledir.

İslam üzere olan bu fıtratın yaratılışta değişmeyeceği ve değiştirilemeyeceği ise ayet-i kerimenin devamında zikredilmektedir.

“Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur.”

İnanmak, sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, özenmek, güven­mek., vs. gibi fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen değişiklik fıtri temayüllerde değil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri ve sahiplendikleri şeylerdedir.

İnsan fıtratıyla ilgili olan bu gibi İlahi kanunları, zamanımızdaki birçok insandan daha iyi idrak eden şeytan aleyhiliane, şeytani çalışmalarına bu İlahi kanunlan dikkate alarak yön vermektedir. Nitekim “Allah'ın yaratışında de­ğiştirme yoktur” buyruğunun, kesin ve değişmeyen İlahi bir kanun olduğunu bilen şeytan aleyhiliane, bu nedenle fıtri temayülleri değil, bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiş­tirmeye çalışmıştır. Mesela fıtraten korkmaya meyyal ola­rak yaratılan bir insana yanaşırken, bu insanda fıtri bir temayül olarak bulunan korkma vasfını yoketmeye veya de­ğiştirmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri temayülü yokedemeyeceğini veya değiştiremeyeceğini çok iyi bilir!.

Zaten onun rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyyal olarak yaratılması değil, bu fıtri temayül ile Al­lah'tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve ve bunun da ötesinde insanların bu fıtri temayülünden faydalanabilmesi için, korkmaya meyyal olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve tağuti müeyyidelerle korkutması gerekmekte­dir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil mi­dir?

Cahili sistemlerde yaşayan insanların fıtratları, şeytan ve dostlarının böylesi müdahalelerine maruz kalmıştır. İyili­ğe ve kötülüğe meyyal olarak yaratılan insanlar, şeytani propagandalarının tesirinde kalarak iyiliği küçümser, kötü­lüğü benimser duruma getirilmişlerdir. İtaat ve isyana meyyal olarak yaratılan insanların Allah'a itaat, tağuta is­yan etmeleri gerekirken; bu insanlar tağuta itaat, Allah'a isyan eder duruma getirilmişlerdir.

İslam nasıl ki insanın fıtratını veya yaratılış gerçeğini dikkate alıyorsa; insanlara zulmetmek isteyen şeytan ve dostları da yine aynı fıtratı dikkate almaktadır. Tevhid ve şirk, aynı insan fıtratında meydana gelen fakat birbiriyle tamamen zıd olan iki ayrı yöneliştir.

Tevhid ve şirkle ilgili birçok yönelişi, birbiriyle muka­yese ederek inceleyecek olursak, iki ayrı yönelişin aynı fıtrattan kaynaklandığını gayet rahat müşahade edebiliriz. İn­sanlarda aynı fıtri temayüller, aynı fıtri gereksinmeler bulunmasına rağmen, insanlar hem tevhide ve hem de şir­ke yöneleb ilmektedirler. İnsanları şirke götüren yönelişle­rin nedenlerini ise kısaca şu başlıklarda inceleyebiliriz.

 
1- İnsanlara Tevhidi Davetin Yapılmaması
 

İnsan fıtratının en belirgin özelliği, boşluk kabul et­memesi veya boşluğa tahammül etmemesidir. Dolayısıyla insan fıtratında bulunan bütün temayüller, bütün gereksin­meler, mutlaka ve mutlaka bir muhatap arar ve bu muha­tapla boşluğunu doldurmak ister. Mesela korkmaya meyyal oîarak yaratılan insan fıtratı, bu fıtri boşluğunu mutlaka ve mutlaka doldurur. Yaşadığımız dünyada Allah'tan veya devletten veya ölmekten korkmayan birçok insan olabilir. Ancak hiçbir şeyden korkmayan tek bir insan yoktur. Her insanın mutlaka korktuğu, gizli veya açık bir şey vardır. İn­sanların fıtratında bulunan bu korku boşluğu, mutlaka ve mutlaka bir korku ile doldurulmuştur. Sevmek ve inanmak gibi fıtri boşluklar da böyledir.

İnsanların fıtratında bulunan bu boşluklar, doğru veya yanlış, iyi veya kötü, güzel veya çirkin mutlaka bir şeylerle doldurululmasına rağmen, insan fitratıyla bütünleşebilecek değerler, an­cak ve ancak İslam'ın değerleridir.

İnsan fıtratı ve insan fıtratında bulunan temayüller, İs­lam'ın gerçekleri ile donandığı zaman; fıtratına yabancı olmayan bu değerlerle ahenkli bir bütünlüğe girmekte ve ke­male yükselmektedir.

Tabi ki insanlarda bu kemalin veya bu olgunluğun gerçekleşmesi, insanların öncelikle tevhidi davetle karşılaşmasıyla mümkündür. Yaratılışları itibariyle bir şeylere inan­maya, bir şeyleri sevmeye veya bir şeylerden korkmaya meyyal olan insanlar, bu fıtri ihtiyaçlarını muhatap alan hak davetle karşılaşmadıkları zaman, şeytan ve dostlarının batıl davetlerinden çok daha çabuk etkilenebileceklerdir. Çünkü tevhidi davetin muhatap almadığı insan fıtratını, şirki davet muhatap almakta ve tevhidi gerçeklerle donanmayan fıtri boşluklar, bu batıl davetle doldurulmaktadır.

 
2- Dünyevi Endişeler Ve Nefsi Marazlar
 

Yukarıda yazdıklarımızdan hareket ederek “Hak da­vetle karşılaşan her insan mutlaka bu davete icabet eder” diyemeyiz. Çünkü biliyoruz ki hak davetle karşılaşmalarına rağmen bu daveti kabul ermeyen birçok insan bulunmak­tadır. İşte bu insanların tevhidi daveti reddedip, şirke yö­nelmelerinin önemli bir nedeni, dünyevi endişeler ve nefsi marazlardır.

Mesela temeli zulme dayalı olarak mala, mülke veya makama sahip olan insanlar, hak davetle karşılaştıklan zaman, meselenin sadece kabul ve tasdik olmadığını bilirler. Hakkı ve adaleti kabul etmekle birlikte, doğal olarak batılı ve zulmü reddetmeleri gerektiğinin de farkındadırlar. Böy­le bir inkar ise zulme dayalı olan bütün makamların, sö­mürüye dayalı olan bütün menfaatlerin de inkan olup, zu­lüm ve sömürü müptelası olan kimseler için aşılması mümkün olmayan engellerdir.

Ekabir takımı için faturası kabank kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk kitlelerinde bir lokma ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere indiğini görü­rüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin yanısıra, devletten ve devlet adamlanndan korkmak, birçok zavallı insanın şirke yönelmesi için yeterli birer sebeb olabilmek­tedir.

Ayaklarındaki ve gönüllerindeki zincirleri biricik mal-varlıklan olarak kabul eden bu zavallılar, ne hazindir ki zincirlerden kurtulmak için değil, bu zincirleri kaybetme­mek için mücadele etmektedirler. Bu zincirlerden kurtul­mak, boşlukta kalmak gibi bir kabustur bunlar için!

Böyle anmışlar, böyle inandınlmışlardır bu zavallı­lar!.

Nitekim asker askerliğini, işçi işçiliğini, köle köleliğini bu itikadla yapmaktadır!.

Geçmişteki hıristiyanlar, rahiplerine birkaç kuruş ve­rerek cennet tapusu alıyorlardı. Herkesin yadırgadığı bu durumu, ben pek yadırgamıyorum.

Hem neden yadırgayım ki!

Birkaç kuruş menfaat için gerçek cennetlerini satan milyonlarca insanla bir arada yaşarken, onları nasıl yadır­gayabilirim?

Birkaç kuruş karşılığında cennet umudu alanlar mı yadırganmalı, yoksa birkaç kuruş karşılığında gerçek cennetlerini satanlar mı?

 
3- Yarını Uzak Görme
 

Yarını uzak görme, insanlarda genel bir hastalık du­rumuna gelmiştir. Herhangi bir şeyin vadesi uzadıkça, üze­rine binen faizne olursa olsun bedeli ufalmaktadır birçok insanın gözünde. İlahi tehditlere rağmen şirke yönelmeleri yine aynı marazdan, aynı batıl yaklaşımdan kaynaklanmak­tadır. Hesap veya ceza gününü uzak gördükleri için; uzak olan yannlardaki tehdit, onların bugününü pek etkileme­mektedir.

Halbuki gerçek böyle midir?

Yarınlar uzak, gerçekten uzak mıdır?

Oysa uzak olan, yarın değil dündür. Yirmi yıl sonra­mız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır, uzaklaşmıştır biz­den. Yirmi yıl yol gitsek, yirmi saniye öncemize varabil­memiz mümkün değildir.

Fakat yarınlar, yannlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Yarınlardan kaçmak, yarınlardan uzaklaşabil­mek, durmayan zamandan korkanlar için dermansız bir derttir..

Aslında insanın kendisi de, yarınların geleceğini, mutlaka ve mutlaka geleceğini bilmektedir. Mesela ihtiyacı olan herhangi bir insana “Bugün sana yüzbin lira vereyim, bir hafta sonra üç tırnağım kelpetenle sökeyim!” deseniz, ihtiyacı olmasına rağmen teklifinize yanaşmaz. Çünkü za­manın durmadığını, bir haftanın geçeceğini ve o günün geleceğini bilir.

Peki bir hafta geçecek de, bir yıl veya bir ömür geçmeyecek mi?

İnkar edemeyecekleri ölüm günü, inandıklarını söyle­dikleri hesap günü gelmeyecek mi?

Biz yaşasak da, biz ölsek de, tıkır tıkır işleyen zaman hiç durmadan, hiç yorulma­dan hesap gününe doğru yol almıyor mu?

Fakat ne gariptir ki bir haftanın geçeceğini gayet açık bir şekilde idrak eden birçok kimsenin kısa aklı, me­sele ölüm veya hesap gününe geldiği zaman bulanmakta­dır.

Burunlarının dibinde olan ölüm veya hesap günü çok uzaklardadır bunlar için!. Nitekim çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi tehdit, çok uzaklarda kabul ettikleri İlahi azap, onlan şirkten veya azgınlıktan caydırıcı değildir!.

Ahirete kuşkuyla bakan kimseler için, yeniden dirilme ve hesaba çekilme haberleri ise onlann korkmasına değil, kalplerinin bir köşesinde sevinmelerine neden olmaktadır.

Çünkü ahirete kuşkuyla bakan bu kimselerde, ölmek ve yok olmak korkusu vardır. Meseleye bu korkuyla yak-laştıklan için, hangi şartta olursa olsun yeniden dirilmeyi güzel bir ihtimal olarak görürler. Yok olmak korkusu, ce­hennem korkusundan çok daha fazladır bu kimselerde!. Tabi ki bu batıl yaklaşım, cehenneme inanmamanın, ce­hennemi bilmemelerinin bir neticesidir. Oysa cehennemin müthiş gerçeğiyle karşılaştıkları zaman, Kur'an'ı Kerim'de beyan edildiği gibi Bizi helak et, bizi yokeî ya Rabbi diye­rek çılgınca feryat edeceklerdir.

Bazılarının kuşkuyla baktıkları, bazılarının uzak gördükleri yarınlar, Allah'a andolsun ki gelecektir, geliverecektir..

 
4- Batıl Umudlar
 

İnsanları doğru veya yanlış birçok şeye sevkeden önemli bir etken umuddur. İnsanlar neleri umud ederek, neler yapmışlardır kendi tarihlerinde. İnsanlardaki cennet umudu ise geçmiş tarihten günümüze uzanan ortak bir umuddur. İnsanlardaki cennet umudu ortak bir umud ol­masına rağmen, bu ortak umud için yapılmak istenenler ve yapılanlar birbirinden oldukça farklıdır.

Allah'ı birleyen muvahhid müslümanlar, kendilerini Allah'ın hoşnutluğuna götürecek cennet yolunu Kur'an ve sünnette ararlarken, bazıları firavunların izinde, bazıları bel'amiarın dininde, bazıları sapıkların tekkesinde aramaktadırlar!.

Asr-ı saadet döneminde sadece Efendimiz (s.a.v.) 'in pak eteğine tutunarak cenenete gidebileceğini zanneden tek bir müslüman yokken; günümüz hem kirli eteklerle ve hem de cennet umuduyla bu eteklere tutunan etekçilerle doludur.

Netice olarak insanları tevhide yöneltmesi gereken cennet umudu, birçok insanın şirke yönelmesine neden olmaktadır. Yaşadığımız dünyada cennet umuduyla cehen­neme yönelmek, yaygın ve çağdaş birer hastalık durumu­na gelmiştir
Logged
17 Aralık 2009, 08:59:50 ÖS 20
Üye Bilgileri
lacivert
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 136
Nerden: Ankara

Offline
« Yanıtla #5 :»

Ve Aleykum Selam ve Rahmetullah,

Yardım talebimi dikkate alıp katkıda bulunan, emek veren siz kardeşlerime çok teşekkür ederim. Allah(CC) razı olsun.
Yararlı oldu benim için gerçekten.

En zoru teorik bilgileri pratiğe aktarmak. Aynı inancı paylaşmadığınız insanlarla yakından muhatap oluyorsanız, ana itikadî konularda ciddi gaflar yapıyorlarsa sabırlı olmak, onlara iyi davranmak çok zor oluyor.

Selam ve dua ile.
Logged

Allah katında din İslam'dır. (Âl-i İmran - 19)
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.136 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu