İran'da Soros Komplosu !

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler > Dünyadan > İran'da Soros Komplosu !
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: İran'da Soros Komplosu !  (Okunma Sayısı 513 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
23 Haziran 2009, 10:14:36 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« :»

İran konusundaki yazılarıma bazı tepkiler alıyorum. Bunları iki grupta toplamak mümkün:

-  Atatürk ve Humeyni devrimlerinin mukayese edilemeyeceğini söyleyenler... Evet, bu iki devrimin amaçları da gerçekleşme biçimleri de çok farklıdır. Ama bir de şu var: Devrimler toplumları belli kalıplara dökmek ister, buna uymayanları yasaklar, bastırır... Fakat sosyal gelişme sürecinde zamanla toplumsal dinamikler güçlenir, eskisi gibi bastırmak imkânsızlaşır; ve devrimin ilkeleriyle toplumsal gerçekler arasında uyumun nasıl sağlanacağı sorunu ortaya çıkar.

Devrimin ‘egemen’ kıldığı kesimler devrimin kurduğu statükoyu savunur... Devrimin ‘kenar’a ittiği kesimler ise değişimi ve demokrasiyi savunur...

Yaşanan süreç budur; Türkiye daha ‘ileri’ bir aşamada elbette.
-  İkinci grup tepki ise daha ‘renkli’ görüşler içeriyor: İran’daki reformist gösteriler Amerikan emperyalizminin ve siyonizmin oyunudur; “turuncu devrimler” dizisinde “Soros’un çocukları” şimdi de İran’ı karıştırıyorlar!

Dış güçler...

Yeni Çağ gazetesi İran’daki hareketleri “iyi giyimli Sorosçu gençlerin başını çektiği karşı devrim” olarak niteliyor.
Milli Gazete’ye göre ise İran’daki hareketlerin “İran üzerine hesapları olan dış güçlerin tezgâhladığı bir oyun olduğunu bilmek gerekiyor.” Hatta, “makasın ayarını Soros’un yaptığını” söyleyen Milli Gazete, “Dünya Mimarlar Kongresi niçin İstanbul’da yapılıyor?” diye de soruyor! Böylece “Dünya Mimarlar Kongresi”nin de “Soros’un makas ayarları”ından biri olduğunu öğreniyoruz!

Bana gelen birkaç mail’de Musevi’nin MOSSAD ajanı falan olduğunu yazanlar bile var!
Toplumsal dinamikleri göz ardı ederek böyle sonsuz sayıda komplo kurgusu inşa edebiliriz; komplo unsurları gerçekten de mevcut olabilir. Fakat sorun şu: Nasıl oluyor da milyonlarca insan “dış güçlerin komplosu”na alet oluyor?!

Özgürlük, demokrasi gibi kavramlara takıldıkları için mi?
Öyleyse o toplumda özgürlük ve demokrasi artık bir toplumsal talepler haline gelmiştir! Ülkenin kendisi bu toplumsal ihtiyacı karşılayamazsa, bir noktadan itibaren toplumsal patlamalar, çatışmalar bile patlat verebilir; “dış güçler” de bunu kullanır!

Değişen toplumsal yapı

İran’da olaylar, özgürlük ve demokrasi talebi toplumsallaştığı için yaşanıyor.

Devrim, geçen otuz yılda doğal olarak heyecanını kaybedip “rutin”leşmiştir. Öbür yandan, şehirleşme ve eğitim gelişmiş, internet kullanımı ve dünyadan haberdarlık artmıştır. Dünyada gördükleri “özgürlükler”i kendileri için de istiyorlar. Kadın hakları gibi, istediği hayat tarzını seçme gibi...

Bundan başka, bu kitleler, devrimin yaratmış olduğu resmi ve sivil egemen zümreler karşısında “eşitlik” de istiyorlar.
Yarattığı gelişmenin belli bir aşamasında bu taleplerle karşılaşmayan devrim yoktur.

İran’da yaşanan budur; bu potansiyel olmasa hangi “dış güç” milyonları sokağa dökebilirdi?

Bir toplumda köylülük eriyip “orta sınıflaşma” olacak ama demokrasi olmayacak! Bu imkânsızdır, zorlarsanız asıl o zaman “dış güçler”e fırsat verirsiniz.

Daha önde giderek Türkiye, arkasından İran bu süreci yaşıyor; gelişen, orta sınıflaşan her toplum bu süreci yaşayacaktır.

Üstelik o zaman “dış güçler” karşısında daha güçlü olacaklardır.

Taha Akyol - Milliyet


« Son Düzenleme: 23 Haziran 2009, 10:58:10 ÖÖ 10 Gönderen: narcicegi » Logged
24 Haziran 2009, 11:43:13 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

İran'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra ortaya çıkan, tüm dünyanın nefesini tutarak izlediği olaylar kimin nerede durduğunu göstermesi bakımından adeta turnosol kağıdı işlevi görüyor. Mesela İran'da istikrarı savunmak, kendisinin bile çoktan unuttuğu Ortadoğu ve İran hakkında, elindeki eski malzemeleri pişirip pişirip Amerikan tabağında servise koyan 'her şeyin uzmanı' için “siyasal İslamcılık” ya da “üçüncü dünya solculuğu” sayılabiliyor pekala. Mesele futbol taraftarı gibi meydanlara çıkan kitlelerden hangi rengi tutmaktan daha derin ve en azından komşusu olarak bizi de ilgilendiriyor.

İran'ın siyasal dinamikleri kadar sosyal dinamikleri, kültürel karakteri göz önüne alınmadan yapılacak çözümlemeler ne kadar yanıltıcı ise, 'Obama iğvası'nı görmezden gelerek 'her şeyin uzmanları'nın servise koyduğu yorumlarını benimsemek de o kadar yanıltıcı.

İran seçimleri sonrası hareketlenen muhalefet ve başta Hamaney olmak üzere İran'daki, müesses nizamın verdiği tepki sonucu ortaya çıkan siyasal tablo için Obama'nın söyledikleri bu kadim ülkenin bölgedeki ağırlığını yeterince açıklayıcıydı. “İran yönetimi için günah keçisi olmak istemediklerini” söyleyen Amerikan başkanı benzer ifadeyi neden Pakistan ya da Afganistan için sarfetmediğini merak etmek bile gereksiz.

Obama'nın şahsi tutumunun altında, Amerikan sisteminin İran'la kapanmamış bir hesaplaşmasının yattığı kesin. Amerika, sistemdışı olduğu, adeta sisteme kafa tuttuğu ya da bu görüntüyü verdiği için devrimden bu yana İran'ı cezalandırdığı, bedelini de İran halkının ödediği malum. Amerika'nın İran'ı izole etmesi, adeta ceazalandırarak tehditlerle sürekli tedirgin etmesi solculuğu bir tarafa bırakıp 'karnaval devrimi' düşlerine yatan her şeyin uzmanlarının pek beğendiği Obama'nın başında olduğu devletin politikaları sayesinde şu anda kıyasıya eleştirilen Ahmedinejat yönetimini güçlendirdiğini görmezlikten gelmesinin anlamı nedir?

Ahmedinejat'ın dış tehdit algısını iç politikada çok iyi kullandığını bilmeyen yok. Gerçek veya sanal; dış tehdit algısı İran Devrimi'nin en önemli argümanlarından biridir ve bunu içpolitik bir malzeme olarak en iyi kullanan da Ahmedinejat olmuştur.

Amerika şimdi birden bire Ahmedinejat'ın elinden bu kartı almak ihtiyacını neden duymuş olsun? Ya da gerçekten böyle bir politika değişikliğine mi gidiyor?

Öte yandan Amerika'nın da İran'ı İslam Devrimi'nin başından beri bir dış politika malzemesi olduğu kadar içpolitik unsur olarak sürekli kullandığı da bir başka gerçek. İran Devrimi başkanlık seçimlerini etkileyecek kadar önemli bir iç politika faktörü olarak Amerikalıların hayatına girmiştir yıllardan beri.

Amerika İran konusunda “günah keçisi olmak istemiyor”sa ya bölgedeki stratejik hesaplardan vazgeçti demektir ya da bu ülkeye müdahil olmak istemeyecek kadar başı dertlerle meşgül demektir. Irak'ı halledememiş, Af-pak konusunda tam bir kaosu yaşayan ABD için müdahil olmak girdaba çekilmek anlamına gelecektir. Ayrıca İran gibi bir ülkeye dış müdahalelerle siyaset mühendisliği yapmanın ne kadar belalı bir iş olduğunu en iyi Amerikan müesses nizamı farkındadır.

Gelelim seçim sonuçlarının ardından ortaya çıkan tablonun anlaşılması meselesine. Çok net biçimde altı çizilmesi gereken hususun muhalefetin sistem içi bir muhalefet olduğu hususudur.. Bir o kadar net başka bir husus da Ahmedinejat'ın şahsında, dini bir sınıf olmaktan çıkıp artık siyasal ayrıcalıklılar sınıfına dönüşen mollaların ekonomik ilişkilerinin doğurduğu toplumsal rahatsızlıktır. Siyaset- güç ilişkisinin doğasında var olan bir kirlenme sarıklara sıçradığı anda ahlaki sorun olmaktan öteye geçer ve İran için özel olarak meşruiyet sorunu demektir.

Seçim sonunda ortaya çıkan tablodan bağımsız olarak İran Devrimi kendini yenilemediği sürece, toplumsal talepleri meşruiyet sınırları içinde kendine özgüveni olan her sistem gibi çözüm bulmadığı sürece gittikçe içe kapanma ihtiyacı hissedecektir.

Diğer tarafta reformcu olarak bilinen ke-simin taleplerinin temel çerçevesi olarak neyi referans aldıkları sistemin meşruiyet ve ahlak sorunu kadar hayati öneme sahiptir.

Muhtevasını yabancıların doldurduğu, “evrensel değer” adına manipülatif kavramlarla düşünen, eyleme geçen bir hareket de sahici olmaktan uzaklaşacak demektir.

İran'da olup bitenleri ister batılı normlar ister İslami değerler açısından idealize edenlerin görmezden geldikleri husus iktidar mücadelesinde taraf olanların etkisidir. Rafsancani örneğinin hem iktidar hem de muhalefetin tavrı ve mücadelenin seyri açısından son derece belirleyici bir faktör olduğunun altını çizmekte yarar var. Muhtemelen iktidarı ya da sistemin demek gerekir, bu derece katı davranmasını ardında Rafsancani'nin bir sonraki adımda ele geçirmesi muhtemel görünen makama geçmesinin önüne şimdiden set çekmek olabilir.

Akif EMRE
Logged
24 Haziran 2009, 11:44:32 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #2 :»

İran'da neler olup bittiğini herkes merak ediyor. Batı medyası üzerinden akan haber ve bilgiler belli bir gerçekliğe tekabül etmekten çok, İran'ın 30 senedir içine girdiği mecradan çıkartılıp, 1979 öncesi mecraya geri dönmesini sağlamaya matuftur. Batı medyasında yapılan yorumlara bakılırsa, adına "reformcular" denen kesim(ler), "devrime karşı devrimi gerçekleştirme" eşiğine gelmiş bulunmaktadırlar.
 

Pekiyi, sahiden İran'daki manzara bu mu?


"Reformcular" adı verilenlerin çoğul olmadığını belirtmek lazım. Ama tabii ki bu, İran'da her şeyin yolunda gittiği, işlerin güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor. Aklı başında olan herkes İran'da reforma ihtiyaç olduğunu söylüyor? Burada iki soru öne çıkıyor?


Reformun mahiyeti ve sınırları ne olacak? Reformu kimler yapacak?
     

Neredeyse ilk günden beri İran'da reform isteyen Batılı ülkeler kendilerine içerde sözcüler seçmişlerdir. Batı ile senkronize hareket eden küçük çevreler, sürekli bir biçimde "kadınlar ve gençler"i öne çıkarmaktadırlar. Genel oryantalist resme göre, İran'da kadın baskı altındadır. Başı zorla örtülmekte, tek başına gece sokağa çıkmamaktadır. Gençler de öyledir. İran sokaklarında elele tutuşan, batılılar gibi yaşayan, gönlünce içki içen, eğlenen gençlere rastlayamazsınız. Bu resme göre İran ağır baskı altında bunalan bir ülke. Dolayısıyla "molla rejimi"ni devirmek için kadınların ve gençlerin harekete geçirilmesi gerekir. Nihayet Türkiye'den İran'a giden medya elemanlarının ezici çoğunluğu da İran'daki sorunları böyle resmetmektedirler.
 

Fakat elbette sorun "baskı altında bunalan kadınlardan ve gençlerden" ibaret değildir. "İran ve muhafazakarlık" üzerine çalışmalarıyla tanınan Doç. Dr. Yüksel Taşkın, Musavi'nin seçilmesi halinde İran'ın Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye'yle daha yakın olacağını, ABD'yle belli bir mesafeyi koruyacağını, dış politikada Ahmedinecad'ınkine göre daha az çatışmacı bir dilinin olacağını öngörüyor. Bu tespitlerden, Batı'nın İran'a temel bakışının ipuçlarını yakalamak mümkün.
       

Reformcular, İmam Humeyni'nin kendine ait bir içtihatla formüle ettiği Velayet-i Fakih'in siyasi gücünün azalmasını istiyorlar. Ahmedinecad ve taraftarları bu makama ve bu makamda olan Ali Hameney'e bağlı.
     

Hiç kuşkusuz Musavi ve yakın çevresi İslam devriminin ilk nesillerini temsil ediyorlar. Fakat, Humeyni'nin vefatından bu yana kendi başlarına girdikleri siyasi rekabette başarı kazanamayan "batıcılar-batı yanlısı muhalifler", şimdi Musavi ve reform hareketinin arkasında gizlenmiş görüntüsünü veriyorlar. Bunların sıklıkla İmam Humeyni'nin görüşlerine atıfta bulunmaları bizleri yanıltmamalı. Bunlar aslında İslam devrimini asli mecrasından koparmak isteyenlerin başvurduğu bir taktiktir. Bu, tıpkı Türkiye'de "Atatürk olsaydı şöyle olurdu, yapardı" diyerek eylemlerini meşrulaştırmaya çalışmaları gibi.
     

Kadınların ve gençlerin batı medyası tarafından çokça öne çıkarılması, İran toplumunun, ana gövdesinin bunlardan ibaret olduğu anlamına gelmiyor. İran'da çok ağır biçimde ekonomik sorunlar altında ezilen milyonlarca kadın ve genç var.
     

Dış politikadan baktığımızda, Amerika'nın İran'dan ne istediğine dikkat etmek lazım. Nevruz konuşmasında ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama "İran'ı büyük bir havzanın merkezi" olarak seçti. "İslam cumhuriyeti" tabirini kullandı. Obama'ya göre İran büyük bir medeniyetin merkezidir, zengin bir mirasın taşıyıcısıdır. Ama İran'ın kabul edilebilir bir pozisyona gelebilmesi için "Nükleer programından vazgeçmesi ve küresel ekonomiye entegre olması" gerekir. Bu, İran'ı dış dünyaya kapatmakla ve bölgede istikrarı bozmakla suçlanan Mahmut Ahmedinejat'a karşı reformcuların geliştirdiği dış politika eleştirisinin ne kadar sağlıklı olduğunu gösteriyor. İran'ın mevcut çizgisinden ayrılması demek, Lübnan'da Hizbullah'ın, Filistin'de Hamas'ın savunmasız bırakılması anlamına gelir.
       

Son olarak reformcuların ve maalesef Musavi ve yakın çevresinin Haşimi Refsancani'yle aralarına mesafe koymamaları üzerinde durulması gereken bir başka noktadır. Rafsancani "kalkınmacı"ydı. Kalkınma tabiatı gereği eşitsizliğe ve yolsuzluklara sebebiyet verir. Rafsancani, İmam Humeyni'nin vefatından 1997'ye kadar fiilen bu politikayı yürüttü. Birçok molla zengin oldu ve aslında İran'ı yakından takip edenlerin de açıkça belirttikleri üzere İran'da ticaret ve ekonominin eşitsiz bölüşümünden en çok istifade edenler yine bu kesimler oldu.
       

İran kendi sorunlarını çözebilecek potansiyel zenginliğe sahip bir ülkedir. Sorunlarını İslam içinde kalarak çözecektir. Ahmedinejat ve yakın çevresi, yapılması gereken reformları yapmalı, istismara açık kapılar bırakmamalı.

Ali BULAÇ
Logged
24 Haziran 2009, 11:46:12 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #3 :»

Yazılı tarih büyük ölçüde galiplerin tarihidir. Yoksulların ve sıradan denilen insanların yazılı kaynaklara uzak olduğu çağlarda, dönemin tasvirlerini günümüze aktaran vakanüvisler, saray yazıcıları, kendi bulundukları açıdan ele almışlardır olayları, güç ilişkilerini, olguları ve toplumsal sahneleri. Halktan insanlar ise bir hikayeye, bir ağıta, bir türküye sindirmişlerdir şikayetlerini, umutlarını, uğradıkları zulümleri. İletişim araçları bir hayli kısıtlıyken, şayialar ve rivayetlerle dolaşmıştır kimi hakikatler yeryüzünde. Yine de tarihin binlerce yıllık derinliğine baktığımızda bize görünen gerçeğin çok az bir kısmı oluyor, muhtemelen. 

Şimdilerde İran'dayım, seçimin ardından çatışmalara yol açan meseleleri enine boyuna anlamaya çalışıyor ve toplumda oluşan gerginliği gözlemleyebiliyorum. Gözüme çarpan ve görmezden gelemediğim pek çok sahne var ki büyük bir acı veriyor. Sözgelimi, her "Allahuekber" nidası aynı anlamı veren seslenme olmaktan çıktı. Devrimin çocukları kendi içinde düşman üreterek birbirine düşüyor. Elek yeniden sallanıyor, zayıf bünyeler un ufak olacak. Kendini ifade imkânı kısıtlanan kitleler sokaklara döküldüğü için de şiddet geliyor ve şiddet şiddeti doğuruyor. Devrimin haksızlığa karşı soru sormayı öğrettiği insanlar, kendilerine yalan görünen verilere itiraz ediyorlar. Oylarının, bütün seçimlerde mevcut olan alışılmış oy kullanma oranıyla bu seçim arasındaki oran arasında oluşan büyük farkta kaybolduğuna inanıyorlar. 

      Göstericilerin düzen karşıtı başı bozuk insanlar, dış güçlerin ajanları, renkli devrim heveskârları olduğu iddiası sürekli dillendiriliyor Türkiye basınında. Oysa göstericiler İslamiyet'i ve düzeni hedeflemiyorlar sloganlarıyla, bunu daha önce de yazdım. Zengin çocukları olduğu da bir zan. ("Ey iman edenler, zannın çoğundan kaçınınız", mealindeki ayeti ne sık hatırladım bu günlerde!) Zengin çocukları aileleri tarafından Batı ülkelerine kaçırılıyor, o gösterilerde ne işleri olacak... Aralarına karışan provakatörler olabilir, fakat bu özellikle göstericileri sokağa döken seçimin mağlubu sayılan Musevi'nin ve onu destekleyen milyonların sadakatine halel getirmez.

Türkiye basınında İran'da yaşananları derin bir kavrayışla konu alan nadir yazılardan biri, sitemiz yazarlarından Bahattin Yıldız'ın "Seçim Sonrası İran'da Kopan Fırtına" başlıklı, konuya müdrik yazısıydı. Kimi yazı ve yorumlarda Musevi'nin isminin turuncu devrimler bağlamında zikredilmesi, ne büyük bir yanılgı! Musevi'nin Amerika tarafından desteklendiği, Soros tarafından ona kaynak sağlandığı iddiaları da aynı ölçüdü basmakalıp yargılar. Diğer üç adaya göre Ahmedinejat'a daha yakın olduğu söylenen Ayetullah Hamaney bile, seçimden sonraki ilk Cuma namazında dört cumhurbaşkanı adayının da devrimin çocuğu olduğunu ve devrime büyük hizmetlerde bulunduğunu vurguladı.   

Özgürlük gibi olguların sınırları yoktur, ayrıca "dış düşmanların komploları" da her dönemin iktidar silahıdır. Musevi kolay tuzaklara düşmeyecek kadar sorumlu bir siyasetçi, çünkü o aynı zamanda hayata farklı açılardan, "öteki"lerin açısından bakabilmeyi başaran bir sanatçı. Doğruculuğu ve yalandan uzak durması nedeniyle, "güçlü olan haklıdır" söylemine koyduğu mesafe yüzünden de, tıpkı Hatemi gibi, Hazreti Ali'yi çağrıştıran bir yanı var. Yanıbaşında duran eşi Zehra Rahneverd ise yirmili yaşlarını aştıktan sonra Zühre olan ismini Hazreti Fatıma'ya olan sevgisi nedeniyle değiştirip Zehra yapmış bir insan; Türkçe'ye çevrilmiş olan Ashab-ı Uhdud kitabının da şairi. Onlar devrimin imani, sanatsal, söylemsel ve duygusal dışavurumlarıydı, otuz yıl boyunca. Ne kadar da kadir kıymet bilmekten uzak bir toptancılıkla hesaptan düşürülmeye çalışıyorlar!   

Türkiye basınındaki İran yorumlarını okuyor ve İran'da olup bitenler karşısındaki yabancılığı hayretle karşılıyorum. Arada büyük bir anlayış uçurumu var, bu açık. İran'daki reformist hareketi hazır kalıplar kullanarak yeşil devrimlerle ilişkilendirenlerin, bu hareketin bünyesine topladığı ilmi, felsefi ve sanatsal üretim çabalarıyla belki de İslam'ın (bugün bütün dünyada eksikliğ ihissedilen) medeniyet vizyonuna yönelik bir derinleşme arayışını temsil ettiğini, bu alanda meydana gelen vahim bir ihmalden ivmesini aldığını hiç akıllarına getirmeyişleri ise bu yabancılığı daha da vahim kılıyor. Radyoların, televizyonların, internet haberlerinin, twitter notlarının, kişisel temennilerle sürdürülen yorumların dolduramadığı bir anlayış uçurumu bu. Öyleyse iletişim çağında bulunuşumuzun, bilgiyi hızla dolaşıma sokarak en ücra köşelere dahi ulaştıran araçların, bütün bu haberleşme imkânlarının bizleri doğru bir görüye hazırladığı ve fikren de olgunlaştırdığı söylenemez.

Belki kültürel araçlar alanında demokratikleşme süreçleriyle alakâlı arazlar bunlar. Ne yazılsa gidiyor, öyle sanılıyor en azından. Kalıplarla düşünmeye alıştığımız için, karşımıza çıkan bu yeni sahneleri yorumlarken, zihni konforumuzu bozmak hoşumuza gitmiyor olabilir. Ama orada sekiz yıl sürmüş bir savaşın yasını henüz sürdüren çileli bir millet var.

Devrimin önde gelen isimleri ve kitleler tarafından defalarca siyaset gömleğini yeniden giymesi için atelyesinden çıkmaya çağrıldı Musevi ve 67 yaşında, hayatının trajedisini yaşamaya yöneldi. Cumhurbaşkanlığı makamına oturmasa bile onu herkes iyi biliyor. (Ahmedinejat bile   "Aslında sizi severim ben sayın Musevi" demişti ona, eşi Zehra Rahneverd'le ilgili iddialarını dillendirdiği televizyon münazarasında.) İmam Humeyni'nin sağlığında muhafazakârlardan gelen saldırılar karşısında hep yanında olduğu devrimin has evladı, uzun süren bir savaştan düzlüğe çıkardığı ülkesi için bir kez daha sınanıyor. İran'ın bu zor dönemi aşması için dua etmeye devam edelim.


Cihan AKTAŞ
Logged
24 Haziran 2009, 11:48:32 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #4 :»



Seçim sonrası İran'da gelişen olaylar karşısında, "Türk aydını" (yorum farklılığı bakımından) 4'e ayrıldı.

Sırasıyla gidelim:

İran'daki hadiseleri, tamamen iç dinamiklerin doğal eseri olarak değerlendirenleri (çok heyecanlı olmalarından sebep) ilk sıraya yerleştirelim.

Gerçekten de bunlar yerinde duramayacak kadar heyecanlı ve aktiftirler.

Cengiz Çandar'a rahatlıkla bu grubun önde gideni diyebiliriz.

İran'ı nefesimizi tutarak izliyoruz, diyebilecek kadar heyecanlı olduğu için değil elbette.

Çünkü "toplumsal olaylar" karşısında aşırı heyecan duymak, anlayabildiğim kadarıyla karakteristik özelliği.

Bu konularda o kadar heyecanlı ki…

Amerika, Bağdat'a bomba yağdırdığı sırada, Irak'ta olmadığına, çayını yudumlayıp bu manzarayı izleyemediğine hayıflanmıştı.

Gerçi, Amerikan bombalarının paramparça ettiği kadın-ihtiyar, çoluk-çocuk bedenleri ile "toplumsal olaylar" arasında ilişki kurmak doğru değil.

Lakin (hazretin duygu dünyasında) bir nev-i "heyecan kardeşliği" var işte.

Diyor ki: "Batı İran'ı karıştırmak istemiyor!.."

Hatta…

İstikrardan yana olan Amerika'nın İran'a barış elini uzattığını söylüyor.

Amerika'nın İran'daki hadiselerde "vebali" olmadığına inanmamızı isteyen Çandar'a, Ortadoğu'da İran ve Suriye nüfuzu arttığı ölçüde, Amerika ve yandaşlarının nüfuzunun azalacağı iddiasını dillendirdiği yazılarını hatırlatarak keyfini kaçırmak istemem.

Lakin…

Mahir Kaynak'ın İran'daki gelişmeler hakkındaki şu ifadesine cevap vermesini isterim:

"Bu gelişmelerin doğal bir süreç içinde oluştuğunu, bazı odaklar tarafından planlandığını söyleyenlerin komplo teorisi ürettiğini söyleyenler ABD'nin rekor örtülü faaliyet bütçesini nerede kullandığını da söylemek zorundadır…"

Dikkat buyrulsun:

Mezkur ifade "Siyasi İslamcılığa" veya "Üçüncü Dünya solculuğuna" mensup birine ait değil.

Dolayısıyla…

Sayın Çandar, "Ellerinde birkaç 'hazır giyim tahlil aracı' mevcut…" diye aşağılayarak geçiştirmek yerine, "hazır tahlil ürünü"yle de olsa cevap vermelidir.

Sıralamaya devam edelim:

İkinci sırada, İran'daki hadiseleri dış güçlerin tesirine bağlayanlar var.

Ali Bulaç abimiz bu çizgiye (şimdilik) çok yakın duruyor.

Şu gönüller yaran ifade onun: "İran'ın mevcut çizgisinden ayrılması demek, Lübnan'da Hizbullah'ın, Filistin'de Hamas'ın savunmasız bırakılması anlamına gelir…"

Hizbullah ve Hamas'ın savunmasız yahut yetim kalmasını isteyenlerin kimler olduğunu tahmin etmek hiç zor değil.

En azından İran halkı olmadığı kesin.

Demem o ki; Hizbullah veya Hamas'ı ne şekilde olursa olsun zevale uğratacak her girişimin arkasında dış güç parmağı aramaktan daha doğal hiçbir şey olamaz.

Gelgelelim, "Filistin davası zarar görür; Siyonist çevreler bayram yapar…" yollu propagandif bir söylemin bedelini de İran halkı sürgit ödeyemez.

Üçüncü sırada, İran'daki potansiyelin kaotik ortamın oluşmasına zaten elverişli olduğunu, dış güçlerin en fazla katalizör görevi üstlendiğini söyleyenler var.

Mesela Taha Akyol bunlardan biri.

Bu kesim, orta yolcu veya ortopedik bir yaklaşım sergilese de, özünde son derece radikal reformisttir.

Sakin ve heyecansız durmaları sizi yanıltmasın:

Bıraksalar, reform belasına önlerine çıkanı yakıp yıkarlar; "Velayet-i Fakih", "Meclis-i Hubregan", "Fermanda-i Külli Kuvva" fark etmez.

Potansiyel enerjileri müthiştir.

Şimdilerde demokrasi şeklinde etkisini göstermeye çalışan bu enerji, devrim sırasında (nihayetinde) "mezhepçilik" şeklinde tezahür etmişti.

Dördüncü ve son sırada, İran'daki gösterileri "türbana karşı" başkaldırı zannederek, "Cumhuriyet Mitingleriyle" eşdeğer görenler var.

Bunlar dünyadan bağımsız dünyalarında yaşayan, içine kapanık, komik ve "mutlu" insanlardır genellikle.

Mutlu olmaları, galiba, dünyadan habersiz olmalarından kaynaklanıyor.

Bu güruhu Bekir Coşkun temsil ediyor diyeyim de, gerisini varın siz hesap edin!


 
Salih TUNA
Logged
24 Haziran 2009, 12:08:20 ÖS 12
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #5 :»

uzun bir yazı ama konu dahilinde muhakkak okunması lazım.

Önce bir kaç kelimenin terim/ ıstılah olarak mânasının çerçevesini belirtmek ve üzerinde daha dikkatli durmak gerekiyor..

Bunların başında İslam Devleti veya İslamî Devlet terimi gelmektedir..

Bunun için, ‘devlet’ terimine de bir kez daha açıklık kazandırmak gerekiyor..

‘Devlet’, bağımsız ve birlikte yaşamak isteyen bir halk kitlesinin, kendi hâkimiyetindeki bir coğrafya üzerinde bir yönetim mekanizması -rejim oluşturmasıyla, yani üç temel unsurdan oluşan bir ‘sosyal üst-yapı kurumu’dur.. Bu üç temelden birisi olmazsa, ‘devlet’ gerçekleşmez.. Halbuki, bizim kültürümüzde genelde, bu üç unsurdan sadece birisi olan rejim/ yönetim mekanizması devlet olarak algılanır, büyük bir yanlışlıkla..

Müslümanların da, kendi inançlarına, kendi doğrularına göre, ekseriyet veya hâkimiyet oluşturarak yaşadıkları bir coğrafyalarda, kendi inançlarına, kendi doğrularına göre hürr, özgür bir şekilde yaşamak için, bir ‘devlet’ oluşturmaları sadece hakları değil, aynı zamanda bir gereklilikleridir de..

Çünkü, ‘devlet’ haline gelemiyen bir topluma, -tabiatta boşluğa yer yoktur- anlayışına uygun olarak, başka toplumların, kendi inançlarına, ideolojilerine, doğru bildikleri ölçülere göre  oluşturdukları yönetim mekanizmaları hükmederler.. Öyle bir durumda da, müslümanlar kendilerinin olamazlar, kendilerine başkalarının izin verdiği, lûtfettiği kadarıyla, başkalarının doğru  bildiklerine göre şekillenmiş kanun ve yaptırım kuralları çerçevesinde yaşamak zorunda kalırlar..

Bu açıdan, ‘devlet’ terimi ve kurumu, bir müslüman için, hem bir zarûrettir; ona sahib olmadığı zaman da, bir idealdir.. Ayrıca, Resul-î Ekrem (S) tarafından uygulanmış, pratiği olan gerçekliktir de.. Yani, asla bir ütopya, bir boş hayal veya kuruntu değildir..

O halde, geçmişte uygulanan bu örneğe ulaşmak cehdi, daima tazedir ve inancının idrakinde ve olan her bir müslüman için, en azından bir ideal ve hedef olarak algılanması gereken bir sosyal üstyapı kurumu..

Nitekim, dünyanın bir çok yöresinde müslüman toplumlar, sadece dünlerde değil, bugün de başkalarının kendilerine dayattığı  ve istemedikleri bir hayat şeklinin cenderesinden kurtulmak ve kendi inançlarına göre bir toplum düzeni oluşturmak için özgürleşme çaba ve mücadeleleri göstermektedirler.. Hattâ, bu  ümid ve ideal uğruna oluşturdukları bir takım devletlere, ‘..... İslam Devleti, ....İslam Cumhûriyeti’  gibi isimler vermişlerdir.. Ki, bugün yeryüzünde uluslararası hukuk açısından, ismi İslam Cumhuriyeti olan 5 ülke vardır.. (Bunlar arasında, ‘İşte İslam devleti’ denilebilecek bir hükûmet uygulaması ve sosyal düzen kurabilmiş kaç örnek vardır, o da ayrı.. Ama, en azından bir ümid ve ideali de yansıtıyor, bu isimlendirmeler; sadece bazı halkları yatıştırmak için, bir hile ve taktiğini değil..)

Ama, her ne kadar alınan temel ölçüler açısından İslam Devleti ve İslam Cumhuriyeti gibi isimlendirmeler yanlış değildir denilse bile, uygulamadaki yanlışlıkların İslam’a maledilmemesi için, bu gibi isimlendirmeler yerine, ‘Müslüman Devleti’ veya ‘Müslüman Cumhuriyeti’ gibi, isimlendirmelerin daha doğru olup olmayacağı da düşünülmelidir..

Ve amma bugün İslam Cumhuriyeti isminin, en çok da, ‘İran İslam Cumhûriyeti’ olarak dünya gündemini ve özellikle emperyalist dünyayı yakından ilgilendirdiği de 30 yıllık uygulamayla ortada..

Ve bir toplumun özgür olarak yaşamak istek ve ideali sanki kötü bir şeymiş gibi; müslümanların da, kendi inançlarına göre bir siyaset üretmeleri ve yaşamaları, emperyalist, zorba güçler tarafından bir tehlike olarak gösterilmekte ve onların inançlarının hayata yansımayacağı bir hayat göstermekte ve müslüman toplumlar, ağır baskılar altında tutulmakta ve daha acısı, bazı müslüman toplumlar da, kendilerini, kendilerine başkalarınca lûtfedilen hayat tarzlarının içinde ‘özgür’  bile zannedebilmektedirler..

Bu açıdan, İran’daki son gelişmeleri, hele de emperyalist dünya daha bir yakın ilgiyle ve ümidlerle takib ettiler, ediyorlar.. Ve dahası, dünya müslümanlarının büyük bir kısmı da, bu gelişmeleri, emperyalist dünyanın kendilerine gösterdiği şekliyle görmek ve değerlendirmek hatasından pek uzak kalamıyorlar..

Bizim müslümanlar olarak, İran’daki gelişmelere bakışımız, sadece bir komşu ülkedeki gelişmeleri takib etmenin veya dünyadaki her sosyo-politik gelişmeyle ilgilenmenin sınırları içinde bunun için kalamaz. Çünkü, bizim inanç sistemimiz adına kurulmaya çalışılan bir sosyal düzenin karşılaştığı problemlerin nasıl algılanması gerektiği açısından daha hassas ve ölçülü bir yaklaşımımız olmalıdır..

*

Her seçim dönemi, her sistemde sıkıntılar ortaya çıkarır..

Önce şu gerçeği görmeliyiz..

Her seçim, gelecekte getireceği muhtemel fayda veya zararlar ve hattâ paylaşılayacak pastanın mahiyeti açısından, seçimi yapanlar ve tercihte bulunacak üzerinde bir takım kararsızlıklar, gerilimler, husûmetler ve cebheleşmeleri beraberinde getirir.. Bunun için, her ülkedeki seçim, genelde, en zayıf anların yaşandığı zaman dilimleridir.. Sinirler gerilir, tahrikler olur, ağızların fermuarı bozulur, dillerin freni gevşer, yumruklar bile sıkılır ve hattâ,  marşlara ayarlanmış ayaklar yere daha sıkı basmaya başlar.. 

Bu durum, hele de sosyal problemlerin derinleşmesine paralel bir grafik gösterir.. Nitekim, doygun ülkelerde, seçimlere iştirak azaldığı, kazanan ve kaybedenlerin kim olduğunun, kitleleri bir futbol maçı kadar bile ilgilendirmediği çokça görülür.. Elbette, seçim yapılan bir ülke ve sistemden, kitlelerin hiç bir ümidinin, beklentisinin kalmaması da bir diğer ilgisizlik sebebidir.

12 Haziran günü, İran’da yapılan seçimdeki yüzde 85’leri bulan yüksek katılım, bu açıdan bakıldığında, rejimden bir ümidsizliği değil; halkın, bu sistem içinde kalarak  geleceklerini kurabilecekleri ümidini taşıdıkları mesajını da vermektedir..

Ama, bunun yanında, seçim zamanlarında her ülkede / sistemde yaşanan zaaflardan istifade ederek, kendilerine bir hayat alanı açabilmek umudu ile devreye girmeye çalışanların olabileceğini de unutmamak gerekir.. Nitekim, İİC uygulamasından rahatsız olan emperyalist  güç odakları, bu seçimler sâyesinde, bu hassasiyetlerin yükseldiği zaman diliminde duvardan bir gedik açabilir miyiz, umuduyla, adaylardan bazıları etrafında, bazı hayâlî korkular veya ümidler oluşturmaya daha bir çaba harcadılar.. Bu gibi şeytanî entrikalar ve manipulasyon ihtimalleri karşısında, ‘Öyleyse, hiç seçim yapmamalı..‘ denilemiyeceğine göre, yapılması gereken, içerdeki bu rekabeti, derin kırgınlıklara vardıracak ve iktidar hırsı veya nefsanî arzular için, ahlâkî sınırları zorlamaya varan suçlama ve davranışlardan kaçınmak gerekiyordu..

İşte bu noktada maalesef, gerekli hassasiyet gösterilememiş, adaylardanaa bazıları hattâ tv. tartışmalarında, karşılarındaki adayların destekleyen bazı kimseleri vurmaya kalkışmışlardır.. Halbuki, bir kaç kişinin yarıştığı bir seçimde, bir toplumdaki çeşitli kişi veya odaklar tabiatiyle, şu veya bu tarafın yanında veya karşısında yer alacaklardı.. Ve bunun suçlama konusu yapılmasının sağlıklı bir mantığı yoktu..

*

Bu arada, bu yöndeki tartışmalar ülkemiz kamuoyunda da, genellikle elyordamı yorumların yapılmasına da yol açtı.. Bu açıdan, konunun bu yönüne de değinmek gerekiyor..

İran bizim yanıbaşımızda olduğu halde, toplumumuzun, İran konusunda hâlâ da çok sığ bilgilere sahib olduğu görülmektedir..

Bunun en özel ve etkin sebebi, 75 milyonluk bir nüfusa sahib olan İran’da halkının yüzde 80’den fazlasının ‘şia’ mezhebinden müslüman olmasıdır.. Ve dünyadaki 200 milyonu aşan şiî müslümanın  en etkili devlet organizasyonuna sahib olduğu bir ülkedir İran.. Ve tabiatiyle, ‘Ehl-i Sünnet’  müslümanlarından oluşan öteki halklar ve bu arada, Osmanlı-Savefî  saltanatlarının güç yarışlarının tarihî tortuları hasebiyle, Türkiye toplumu da, bu ülke, halkı ve inanç kültürü hakkında sağlıksız bilgilere sahib..

‘Die Welt’ isimli alman gazetesi, geçen hafta, İslam ve müslümanlar konusunda, okuyucularının bilgisini ölçmek için bir anket yapmış ve 50 sual sormuştu.. Bunlardan birisi de, ‘müslümanların, imamları / hocaları / mollaları günahsız bildikleri’ne dairdi ve anlaşıldığına göre, almanların çoğu, buna ‘evet’ demişlerdi.. Nasıl demesinler ki, bizzat ‘Ehl-i Sünnet’ müslümanı olduğunu düşünen niceleri bile, bunu öyle sanıyorlardı..

Hattâ o kadar  ki, ülke sınırları dışına çıkmış, dünya görmüş ve hattâ dış ülkelerdeki (Kahire’deki El’Ezher gibi) eğitim kurumlarında yüksek seviyede ‘İslamî eğitim’ görmüş nice kimseler bile, ‘şiî ulemâ’nın  ‘mâsûm/ ismet sahibi, günahsız/ hatasız’ olduğuna inanıldığını sanmakta ve bu mâsûmiyetin, sadece şia’daki 12 İmam’la sınırlı olduğunu öğrendiklerinde ise hayret etmekte, ‘Yahu, biz İmam Khomeynî’nin veya Khameneî’nin ve diğer şiî ulemâsının, mâsum sayıldığını sanıyorduk..’ diyebilmektedirler..

En temel konuya bu kadar yabancı olan bir kamuoyunun, diğer konularda nasıl bir yaklaşım sergileyebileceğini tasavvur etmek zor değildir..

Böyle bir durumda, bugün ‘Âyetullah Seyyid Ali Khameneî’nin oturduğu ‘Velayet-i Faqîh’ makamının ne olduğu da tabiatiyle yeterince bilinmemektedir.. Bilinmediği için de, konuların anlaşılması daha bir zorlaşmaktadır..

*

‘Velayet-i Faqih’ anlaşılmadan, İİC sistemi anlaşılamaz..

Sahi, ‘Velâyet-i Faqîh’ anlayışı nedir ve ‘Velî’y-i Faqih’ kimdir, nasıl belirlenir ve daha mühimi, niçin?

Evet, müslüman toplumlar da, ideal mânada yaşabilmek bir devlet olarak yaşamak zarûretindedirler, ama, bu nasıl olacaktı?

Konu, İslam Tarihi’nin ilk dönemine dayanıyor..

Resul-i Ekrem (S)’in rıhletinden, dünyamızdan ayrılmasından sonra Ümmet’e kim başkanlık edecekti?

Müslümanlar arasındaki ilk ciddî görüş ayrılığı bu noktada belirdi..

Bir kısmı, ‘Khulefa’y-ı Râşidiyn’ diye de isimlendirilen ilk Dört Halife’nin ümmetin başına getiriliş şeklinde takib olunan usûllerin geçerli oloduğunu düşünmekteler ve buna ‘Ehl-i Sünnet’ çizgisi denilmektedir..

Bir kısmı ise, Resul-i Ekrem (S)’den sonra ümmetin başsız/ imamsız kalamıyacağını ve bunun da ‘ilahî tayin ve takdirle belirlenmiş olduğunu’ ve bunun Hz. Ali,  ve sonra Hz. Hasan, ve sonra Hz. Huseyn ve sonra da Hz. Huseyn’in neslinden gelen diğer 9 İmam.. Yani, cem’an,  12 İmam..  Ehl-i Beyt İmamları denilen silsile..

Bu 12 İmam’ın mâsûm, hatasız, ve günahlardan korunmuş olduğu inancı, ‘şiî müslüman’ olmanın temel imanî rükunlarındandır..

Şia, Hz. Peygamber’den sonra müslümanlara Allah adına hükûmet edecek olan otoritenin, bu 12 İmam eliyle olacağına inanır..

Ve, 12’nci İmam’ın, Hz. Mehdî  olarak geldiğine ve amma, asırlardır, ‘gaybûbet-i kubrâ’  (büyük gaybubet/ gözlerden ırak oluş) haliyle, gözükmemekte olduğuna ve bir gün zuh3ur edeceğine, insanlığın kurtuluşu için gönderileceğine inanılır.. 

Ama, onun olmadığı zaman?

İşte o zaman da, İslâm ulemâsının devreye gireceği düşünülür; ‘El’Ulemâ, verese-t-ul enbiyâ’ (ulemâ, peygamberlerin vârisleridirler, mirasçılarıdırlar..)  şeklinde ‘rivayet’ olunan bir hadis-i nebevî esas alınarak..

Yani, müslüman toplumu, ‘ulemâ’nın ve onlar adına, bir Faqih’in, İslam üzerine, feqahet / derin bilgi sahibi olduğu yetkililerce belirlenmiş olan bir şahsın velâyet ve vesayeti altında yönetilir.. Yani, nasıl ki, anne-babanın çocuğu üzerinde tam bir velayet hakkı var ise, ulemâ’nın da durumu bu şekilde kabul edilir. Ki, merhûm İmam Khomeynî, bu ‘velayet’in ‘velayet-i mutlaqa-i faqîh’  (faqihin velayetinin mutlak mânada, kesin bir velayet) olduğunu belirtmişti..

‘Ehl-i Sünnet’ anlayışında ise, müslüman ümmetini kimin nasıl yöneteceğine, yönetme yetkisinin nereden alındığına dair anlayış, özellikle de Hz. Ali’nin sonra, kılıcı kuvvetli olanların başa geçmesiyle çok farklı bir çizgide gelişmiş ve genel olarak, kimin kılıcı galib gelirse, Ümmet’in başına, ‘Allah’ın takdiri’ ile onun ‘Velî’yy-ul Emr’ veya ‘Ûl-ul’Emr’ olarak geçtiği ve geçeceğinin ve ona itaat olunmasının ‘vâcib’ olduğu anlayışı, 13 asırlık bir gelenek çizgisi tortusuyla bugüne kadar gelmiştir.. (Burada bir takım hükümdarların, sultanların daha âdil olması, sistemin değil, kendi fıtratlarının sonucu olarak ortaya çıkıyordu..)

*

Evet, ‘Velayet-i Faqih’  anlayışı işte buradan kaynaklanmaktadır ve bunu, şia’da, en geniş şekliyle tedvin edenin, İmam Cafer-i Sâdıq Hz. leri olduğu bilinmektedir..

Ama, asırlarca, fiilî olarak tahakkuk ettirilememişti.. İran’da, 1979 yılı başında zafere erişen İslam İnqılabı Hareketi’nden sonra ise, ‘Velayet-i Faqih’ anlayışı, hem fiilî ve hem de hukukî bir vakıa kurum olarak, bir itiqadî temele dayandırılarak uygulama imkanına kavuştu.

Ve ilk ‘Veli’yy-i Faqîh’, İmam Rûhullah Khomeynî idi..  Onun ilk 10 yıllık ‘velayet’ini müteakib vefatıyla, yerine Seyyîd Ali Khameneî getirildi, ‘Faqihler Meclisi’ (Meclis-i Khubregân) kararıyla ve 20 yıldır da o bu makamda bulunmaktadır.. Bu (halkın seçimiyle ve 86 faqihten oluşarak şekillenen) ‘Faqîhler Meclisi’  (Meclis-i Khubregân) elbette, ‘Veli’yy-i Faqîh’in icraatını da gözetlemektedir.. (Ki, halihazırda, Hâşimî Refsencanî bu Meclis’in de Başkanıdır..)

İran İslam Cumhûriyeti’ndeki temel yapı, bu tarzdadır..

Bu yapıyı bilmeden, İran’daki sistem içindeki gelişmeleri izah hemen hemen imkansızdır..

Ve, unutulmamalıdır ki, İİC sisteminde, iç hukuk açısından, ‘Veli’yy-i Faqih’ en üst makamdır ve çok geniş yetkilerle donatılmıştır.. Ve, herşeyden önce, hattâ Anayasa’nın da üzerinde telakkî edilir.. Ordu’nun ve diğer bütün silahlı güçlerin (Emniyet güçleri ve İnqılab Muhafızları’nın) başıdır; Yargı gücünün başını bizzat kendisi tayin eder.. Radyo-televizyon doğrudan kendisine bağlıdır.. (Kanunların İslam’a uygunluğunu kontrol eden ve seçimlerde adayların  İslamî açıdan salih insanlar olup olmadıklarını teyid veya reddetmekte son sözü söyleyen) Şûrâ’y-ı Nigehban’ı (İslam Cumhuriyetini Gözetleme Şûrâsı’nı) o belirler..  Vakıfların yönetimi doğrudan elindedir.. İslamî Şûrâ Meclisi, onun ‘dokunulmasın’ dediği bir kanunu değiştiremez.. Dışsiyaseti ve İstihbarat’ı doğrudan kendisi belirler.. Vs..

Cumhurbaşkanı ise, uluslararası hukuk bakımından ülkenin dışardaki en yüksek temsilcisi ise de, iç hukuk düzeninde, ‘Veli’yy-i Faqih’in emrinde ve halk tarafından seçilmiş ‘ikinci mertebe’de bir kimsedir..

*

Şimdi gelelim, seçim sonrası duruma...

Tekrar edelim ki, bugünkü İran hakkında konuşurken, şiâ fıqhındaki temel anlayış ve ölçüler bilinmeden, sağlıklı bir noktaya varılamaz.. Ve biz bu açıdan ne yazık ki, çok uzak bir durumdayız..

Ayrıca, bazı odaklar ortaya öyle bir tablo çıkardılar ki, sanki, Mîr Huseyn Mûsevî, bir reformcu!.

Gerçi, yeni bir form/ şekil  isteyen herkes için reformcu denilebilir ve Musevî de bazı yanlışlıkların düzeltilmesini isteyen bir kimse olduğu için, o mânada reformcu diye nitelenebilir, ama, bu kelimenin dış dünyada taşıdığı mâna ile İran’da taşıdığı arasında dünya kadar fark vardır.. Unutulmamalıdır ki, Muhammed Khâtemî de 1997’de, benzer reformistlik nitelemeleri ve yüzde 70 ve yüzde 80’lik oy desteğiyle seçilmişti.. Ama, sonunda, ‘Halka verdiğim sözleri yerine getiremediğim için özür diliyorum.. Çünkü, onları yerine getirmeye kalkışsaydım, İslam İnkılabı’nın temel ölçüleriyle zıdlaşmış olacaktım. Bunu yapamazdım.’ diyerek özür dilemişti..

Ahmedînejad da kendisine göre yanlış olan geçmiş uygulamalardan ayrıldığı için, ‘reformcu’ diye nitelenebilir..

Ama, bu reformculuk nitelemesi, daha çok  muhalefet kanadı için dile getirildi.. Emperyalist dünyanın nitelemelerinin ise, kendi menfaatlerine göre, her an değişebilecek değerlendirmeler olduğunu söylemeye gerek yoktur.. Nitekim, kimileri Mûsevî’yi tutup bayraklaştırmaya çalışırken, Amerika’daki etkili yahudi lobisi ile siyonist İsrail rejiminin başbakanı Benjamin Netanyahu, ‘Ahmedînejad’ın kazanmış gözükmesinden memnun olduklarnını, çünkü, İran hakkındaki kanaatlerinin, korkularının böylece daha da pekiştiğini ve İran’a karşı bir askerî müdahale yapılması yolunu açacağını’ belirtmektedirler..

Ki, bu hususta, İran içinde de, ‘düşmanlarımızı üzerimize saldırtmak için, ısrarla, sert ve ölçüsüz açıklamalar yapılmalı mı? Özellikle nükleer teknolojiye ulaşmak projemiz 30 yıldır sürerken, bu son 4 yılda bunun Ahmedînejad tarafından, bu çalışmalarımızın dünyaya bir tehdid unsuru gibi ısrarla gösterilmesi ve sürekli gündeme tutulması, ne kadar mâkul?’ diye bir tartışma olduğu öteden beri biliniyor.. 

Ama, ilgniç olan şu ki,  Türkiye’de İslamî eğilimli bazı gazetelerde yazan bazı kalemler bile, ‘daha düne kadar kimsenin tanımadığı Mûsevî’nin emperyalizmin ortaya çıkardığı bir kukla olduğunu’  bile yazabildiler.. Bunları yazanlar, Mûsevî’nin 1981-89 arası, İmam Khomeynî’nin zamanında 8 yıl başbakanlık yaptığından bile habersizdiler.. Ülke Tv’de de, 18 Haz. günü, Sakarya Üni.’den bir prof. ise, Khameneî ile, Khâtemî’yi bile defalarca karıtırıyor; hattâ bir ara Huseyn Hatemî bile diyebiliyor ve bu sözleri düzeltilmiyordu..

Seçimler dolayısiyle, elbette ki, sosyal plana çıkmak için bir atak yapmak arzusuyla, adaylardan birilerine nice hesablarla yaklaşanlar daima olduğu gibi, bu kez de olmuştur..

İnkılab Rehberi’nin Ahmedînejad’a aylar öncesinden beri ‘yeşil ışık’ yaktığını düşünenlerin Cumhurbaşkanı’na yaklaşması yanında, kendi muhalefet liderlerini ortaya çıkarmalarının imkanını bulamayan  İnkılab düşmanı bir kısım çevre veya kimselerin de muhalif adaylar yanında yer almalarına şaşmamalıdır..  Çünkü,  bu gibi zaaf dönemlerinde, birileri de meydana çıkmak için fırsat gözetler.. Bir sistem, bir gücü bertaraf ettikten sonra, sadece yendiği güç ile hesablaşmayıp; ‘belki bir fırsat doğabilir..’ diye, hayat sahnesine yeniden çıkmak için her türlü fırsatı değerlendirmek isteyen küçücük cereyanlar ile de karşı karşıya gelebilir.. İran İslam Cumhuriyeti de 30 yıllık geçmişinde, itiqadî, ideolojik yapısı itibariyle, kendi dışındaki sosyal güçlerle nice çetin hesablaşmalardan geçmiştir ve bunları bertaraf etmiştir.. Bugün de edebilir.. Ama, inkılabçı kadroların içte birbirlerine oyun oynamamaları, açık, şeffaf olmaları şartiyle..

Bugün noksan olan, budur..

Hele, seçim öncesinde, özellikle de Ahmedînejad tarafından, dile getirilen ağır suçlamalar, Refsencanî ve ailesi ferdleri ve keza, Nâtıq Nurî ve çocukları hakkında ve hattâ, Mûsevî’nin hanımı Zehra Rehneverdî’nin doktorasını bile tamamlamadan Rektör yapıldığı gibi tuhaf iddialar, birçok şeyi çok ağır şekilde tahrib etti ve bunlar ânında susturulamadı.. Ve, Ahmedînejad’ın konuşmalarıyla, öyle bir tablo ortaya çıktı ki, sadece Rehber ve kendisi temizdir; diğer bütün adaylar ve onları destekleyen diğer seçkin inkılabçıların herbirisi ise, inkılaba hıyanet etmiş ve halkın qıyâmını makam ve menfaatlere dönüştürmüş kimseler  durumuna düşmüşlerdi..

Bunların üzerine bir de  seçim hile ve yolsuzlukları iddiaları eklenince...

Durumun içinden daha bir çıkılmaz hal alacağı tahmin edilebilirdi..

*

Rehber, ‘Seçim hileleri asla olmamıştır..’ dediğine göre, olmamıştır; amma..

 Sahiden de, seçim hile ve yolsuzlukları olmuş mudur? Bu arada, ‘ulemâ’dan bazılarının, ‘Harb harb hiledir, seçim de bir harb şeklidir, o halde, hile caizdir..’ tarzındaki akıl yürütmeleri ve cevazlarını da unutmamak gerekir. 

Bu gibi hile iddialarına, hele de bundan sonra sağlıklı cevab verebilmek daha bir imkansız hale geldi..

Çünkü,  19 Haziran günü, Tahran’da kıldırdığı Cuma namazı hutbesinde,  İslam İnqılabı Rehberi, (yani, Veli-yy-i Faqîh) Seyyid Ali Khameneî, seçimlerde hile ve yolsuzluklar olabileceğini kesin bir dille reddetti.. Bundan sonra, artık, hangi resmî makam, seçim hile ve yolsuzluğunu iddia ederek, Rehber’i yalanlamış durumuna düşebilir?  Ki, ayrıca, O’nun bu açık beyanı, kendisinin ‘Şurâ’y-ı Nigehban’a, ‘hile var mı diye araştırılsın ..’ şeklindeki emriyle de çelişmektedir.. Çünkü, önce bu ihtimali bizzat kendisi reddetmektedir..

Sözkonusu hutbede, İnkılab Rehberi, seçimleri ve halkın geniş katılımını ve neticelerini övdükten sonra.. Bazı hataların, olumsuzlukların olduğunu da belirtmişti ve bunlardan özellikle 30 yıllık geçmişin yok sayıldığı gibi durumları ve keza, adaylar arası televizyon tartışmalarında  Cumhurbaşkanı’nın (Mehdî Kerrubî ile tartışmasında karşılıklı olarak yapılan suçlamalarda görüldüğü dile üzere)  yalancılıkla suçlanmasının kabul edilemiyeceğini belirtiyordu..

Ama, asıl önemlisi, İnqılab Rehberi, adaylardan bazılarının Refsencanî’ye yaptıkları saldırıya karşı çıkıyor ve ‘Refsencanî’yi 52 yıldır tanıdığını, İslam İnkılabı’nın gerçekleşmesi öncesi ve sonrasındaki en çetin mücadelelerden geçtiğini, inkılabın en etkili şahsiyetlerinden birisi olduğunu, bu mücadelelerde malvarlığını da ortaya koyup harcadığını ve inkılabın gerçekleşmesinden sonra da, mal/ servet yığdığına dair tek bir örnek bile gösterilemiyeceğini’ dile getiriyordu..

Halbuki, (İslam İnqılabı öncesindeki yıllarda da varlıklı bir aileden gelen) Refsencanî’ye en çok da bu yolda saldırılar yapılıyordu, yıllardır.. Ama, bu saldırılar bu zamana kadar resmî makamlarca yapılmıyordu.. Ama bu seçim sırasında, bizzat Cumhurbaşkanı Ahmedînejad tarafından dile getirilmişti bu iddialar, Mir Huseyn Mûsevî’yle yaptığı televizyon tartışması sırasında ve Mûsevî de, ‘bu gibi suçlamaların muhatabı olanların kendilerini savunacak seçkin şahsiyetler olduğunu’ belirterek, konuyu savuşturuyordu..  Ama, Ahmedînejad, tarafdarlarının gözünde, ’Refsencanî’ye 30 yıldır bu kadar ağır suçlamalar yapabilen ilk yüksek yetkili makam sahibi’ diye bir kahraman gibi karşılanıyordu.. Ama, bunun zehirli etkisi, ’30 yıl içinde, Rehber ve kendisi hariç, herkesin sanki hep bir şeylere bulaştığı ve sadece kendilerinin temiz olduğu’ gibi bir mesaj verilmesi şeklinde oluyordu.. Refsencanî ise, 7 Haziran günü, İnkılab Rehberi’ne hitaben yayınladığı ‘Açık Mektub’da, kendisinin ve ailesinin şerefine yapılan bu saldırıların derhal tahkik edilmesini ve gerekenin yapılmasını istiyor ve ama, herhangi bir cevab alamıyordu..

Seçim atmosferini zehirleyen ve gerilimleri yükselten bu tavrın da, seçim sonrasındaki kırgınlık ve şiddeti körüklediği ortadaydı..  Ve şimdi ise, İnkılab Rehberi, özellikle de  Refsencanî’ye yapılan bu saldırı ve iftiraların kabul edilemiyeceğini, bir hafta sonra da olsa açıkça dile getiriyordu.. Ve ilginçtir, bir cümle önce, ‘Cumhurbaşkanı’na yalancılık suçlaması yapılmasının kabul edilemiyeceğini’ belirten İnkılab Rehberi, birkaç cümle sonrasında ise, o cumhurbaşkanının, Hâşimî Refsencanî ve Nâtıq Nurî’ye yaptığı ağır saldırıları reddediyor ve Ahmedînejad da hemen karşısında, bu sözleri dinliyordu..

Ne var ki, İnkılab Rehberi, kendisi ile Refsencanî arasında görüş farklılıkları bulunduğunu da belirtiyor ve bunu ‘tabiî’ olarak değerlendiriyordu.. Bu durum, gerçekten tabiî idi.. Çünkü,  düşünen iki insanın, her konuda birbirinin tıpatıp aynı şekilde düşünmesi, tabiî olamazdı..

Ama, ilginç olan şu ki, İnqılab Rehberi, hutbesinin devamında,  ‘Refsencanî’nin cumhurbaşkanı (Ahmedînejad) ile de iç ve dış konularda görüş farkılığı ve ihtilaf halinde olduğunu  ve o konularda, kendisine, cumhurbaşkanı’nın daha yakın olduğunu’  açıkça belirtiyordu.. Yani, Rehber’in esasen, taa başından beri Cumhurbaşkanı’nı desteklediği biliniyordu, ama, bu konularda, bu ihtilaf konularında bu kadar net bir beyanı olmamıştı..

İnkılab Rehberi, bu arada, 11 milyon oy farkının seçim hile ve yolsuzluğuyla lekelenemiyeceğini de belirtiyor ve ‘asla yolsuzluk yapılmamıştır..’ diye açık bir beyanda bulunuyordu.. Ama, bu söz, o zaman da, yolsuzluk  iddialarının araştırılması için, ‘Şûrâ’y-ı Nigehban’a verdiği emrin sonucunu da ortaya koymuş oluyordu.. Çünkü, İnkılab Rehberi bu kadar açık bir beyanda bulunduktan sonra,  sistemin içindeki herhangi resmî bir makamın, Rehber’in asla varolamıyacağını açıkça beyan ettiği bir konuda, aykırı görüş açıklayabilmesi imkansız olur.. Nitekim, bu hutbeden sonra, ‘Şûrâ’y-ı Nigehban’, ‘oyların yüzde 10’nun, yani 4 milyon oy’un, muhtelif yerlerdeki sandıklardan gelişigüzel biri şekilde yeniden sayılacağını’ açıklamıştır, ama, İnkılab Rehberi’nin kesin beyanına aykırı bir tablo -varsa- bile, onun açıklanamıyacağı da ortadadır..

Bunların, konunun bir takım tutarsızlıklar içermesi açısından gözönünde bulunması gerekiyor.. Konu, ortaya iyi konulamamış ve bir takım iddiaların sağlıklı şekilde araştırılmasının üzerine gölge düşmüştür.. Bu satırların sahibi, kesin olarak yolsuzluk olduğunu veya asla olmadığını söyleyebilecek durumda değildir.. Ama, ‘asla...’ gibi bir beyanın da sağlıklı araştırmayı engelleyeceği de açıktır.. 

Bundan sonra, Mîr Huseyn Mûsevî, seçimde yolsuzluklar olduğu şeklindeki iddialarından geri çekilse bile, kamuoyu, bu konuda ciddî bir yara almıştır ve bundan sonraki gelişmelerin nasıl bir yön alacağını kestirmek kolay olmasa gerekir.. Çünkü, sosyal hadiseler, bir kez yol almaya başladı mı, nasıl bir yol izliyeceğini kimse baştan kestiremez..

Dileyelim ki, en az zararla ve yıpranmayla atlatılsın bu gaile.. İslam İnqılabı, bu zamana kadar çok çetin merhalelerden geçmiştir.. Ama, bu kez, 4 adayın herbirisi de -İnkılab Rehberi’nin de Cuma Hutbesi’nde belirttiği üzere,- bu İnkılab’ın insanları oldukları ve hele Ahmedînejad’ın dışındakiler, inkılabın başından beri en üst sorumluluk makamlarında bulundukları halde, ortaya çok ağır bir durum çıkmıştır.. İslam İnkılabı’nın kendi inanç çerçevesi dışından gelenlere karşı mukavemeti tartışılamaz; ama, kendi içinden yara alırsa..

Ki, İslam İnkılabı, daha önce, bu hareketin İmam Khomeynî’den sonraki en seçkin isimlerinden olan Âyetullah Muntezerî’nin, İmam Khomeynî’nin Vekilliği’nden  azliyle sonuçlanan acı dönem sırasında yaşamıştı böylesine bir derin iç çatışmayı; bir de şimdi...

Ve şimdi ortaya çıkan buhranlar şahıslar etrafında şekilleniyor gibi gözükse bile, bazı kurumların hukukî ve itiqadî çerçevesinin yeniden ve daha sağlıklı bir temele oturtulması zarûretini de ortaya koymaktadır..

İslam İnkılabı Hareketi’ni ve onun gerektirdiği çetin mücadeleyi yönlendiren aslî kadroların kendi içlerinde bu kadar derin görüş farklılıklarını açıkça ortaya koymaları, İslam İnqılabı’nın hasımlarını elbette iştahlandıracaktır..

Temennimiz, bütün bu şahsî ve ‘kurumsal’ yanlış ve hataların belli bir çizgide tutulmasıdır..

Ve, bu gibi büyük buhranlar sadece güç gösterisiyle değil, kalbleri ve duyguları ve yatıştıracak ve beyinleri hak ve adâlet mihverinde birleştirecek ârifâne tedbirlerle daha sağlıklı aşılabilir..

İran toplumu, itiqadî ve kültürel yapısıyla, bu buhranı atlatabilecek potansiyele sahibdir..  Ve, İran İslam Cumhuriyeti uygulaması, dünyadaki bütün müslümanlar için ilginç bir laboratuar  mahiyetinde olduğundan, bu laboratuarın, itiqadî ve aklî  bakımdan sağlıklı bir zemin üzerinde, kalbleri tatmin ederek yükselmesi, dünya müslümanlarını da sevindirecek ve İslam düşmanlarının umutlarını da karartacaktır..

İnşaallah öyle olur, akl-ı selîm gaalib gelir..
 Selahaddin E. Çakırgil
Logged
25 Haziran 2009, 09:32:24 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #6 :»


İran'daki siyasi yapıyı anlamadan orada yaşanan olayları doğru analiz edebilmek mümkün değil...Bu açıdan çok faydalı bir yazı olmuş.Teşekkür ederim Erbain...

Velayet-i Fakih , Fakihler Meclisi, Cumhurbaşkanı...

Dini lider :Ali Hamaney(Velayet-i Fakih)

Alıntı
Ve, unutulmamalıdır ki, İİC sisteminde, iç hukuk açısından, ‘Veli’yy-i Faqih’ en üst makamdır ve çok geniş yetkilerle donatılmıştır.. Ve, herşeyden önce, hattâ Anayasa’nın da üzerinde telakkî edilir.. Ordu’nun ve diğer bütün silahlı güçlerin (Emniyet güçleri ve İnqılab Muhafızları’nın) başıdır; Yargı gücünün başını bizzat kendisi tayin eder.. Radyo-televizyon doğrudan kendisine bağlıdır.. (Kanunların İslam’a uygunluğunu kontrol eden ve seçimlerde adayların  İslamî açıdan salih insanlar olup olmadıklarını teyid veya reddetmekte son sözü söyleyen) Şûrâ’y-ı Nigehban’ı (İslam Cumhuriyetini Gözetleme Şûrâsı’nı) o belirler..  Vakıfların yönetimi doğrudan elindedir.. İslamî Şûrâ Meclisi, onun ‘dokunulmasın’ dediği bir kanunu değiştiremez.. Dışsiyaseti ve İstihbarat’ı doğrudan kendisi belirler.. Vs..


Fakihler Meclisi Başkanı: Haşimi Rafsancani
Alıntı
Ve ilk ‘Veli’yy-i Faqîh’, İmam Rûhullah Khomeynî idi..  Onun ilk 10 yıllık ‘velayet’ini müteakib vefatıyla, yerine Seyyîd Ali Khameneî getirildi, ‘Faqihler Meclisi’ (Meclis-i Khubregân) kararıyla ve 20 yıldır da o bu makamda bulunmaktadır.. Bu (halkın seçimiyle ve 86 faqihten oluşarak şekillenen) ‘Faqîhler Meclisi’  (Meclis-i Khubregân) elbette, ‘Veli’yy-i Faqîh’in icraatını da gözetlemektedir.. (Ki, halihazırda, Hâşimî Refsencanî bu Meclis’in de Başkanıdır..)



Cumhurbaşkanı: Ahmaedinejad
Alıntı
Cumhurbaşkanı ise, uluslararası hukuk bakımından ülkenin dışardaki en yüksek temsilcisi ise de, iç hukuk düzeninde, ‘Veli’yy-i Faqih’in emrinde ve halk tarafından seçilmiş ‘ikinci mertebe’de bir kimsedir..


Muhalefet Lideri: Mir Hüseyin Musavi




Logged
25 Haziran 2009, 10:39:51 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #7 :»

Hamaney ile Rafsancani'nin iktidar kavgası kızıştı. Cuma hutbesinde 'kan dökülür' tehdidi savurmuş dini lider, ulema desteğiyle hile itirazları için süreyi beş gün uzatan muhalefete ikinci kez rest çekti: Seçimle ilgili baskılara boyun eğmeyeceğim. Musavi ile Kerrubi beyler anlasın ki, yasalar her zaman için geçerli!

İran’da 12 Haziran’daki cumhurbaşkanlığı seçiminin ertesinde sonucu protesto için başlayan gösteriler güvenlik güçlerinin kan dökmesi karşısında durma noktasına gelse de baskılar artıyor. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney gösteriler sürerse kan döküleceği tehdidini içeren geçen cumaki hutbesinin ardından bu kez de İran sisteminin seçimle ilgili baskılara boyun eğmeyeceği restini çekti. Hamaney, dün de vekillere hitabında muhaliflerle uzlaşılmayacağını belirtti:

“Seçim meselesiyle ilgili yasaların uygulanmasında ısrarcıyım ve ısrara devam edeceğim. Sistem de ulus da ne pahasına olursa olsun baskıya boyun eğmeyecek.” Dini lider, reformcu muhalefetin lideri Mir Hüseyin Musavi’nin hile iddialarını sıraladığı raporundaki sonuçları inceleyecek bağımsız komisyon talebini de “İslami cumhuriyette yürürlükteki yasaların bir adım ötesine geçmeyeceğiz. Çünkü aksi halde bütün meseleler düğüm olur. Musavi ile Mehdi Kerrubi (ikinci reformcu aday) beyler anlamalı ki, yasalar sadece iyi günler için değil tüm günler içindir” diye reddetti.

Rafsancani didiniyor

Eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani ile Hamaney’in iktidar savaşı ise kızışıyor. El Arabiya, aynı zamanda dini lideri atamak ve gerekirse görevden almakla görevli Uzmanlar Meclisi’nin başkanı olan Rafsancani’nin, 86 üye arasında Hamaney’i görevden almak için yeterli sayıda destek topladığını, ama dini liderliği tümüyle kaldırıp yerine ayetullahlar komisyonu kurma önerisine destek alamadığını iddia etti. Meclisin adalet komisyonu tarafından yakalanıp yargılanması gündeme getirilen Musavi’ye bağlı Yeşil Kelime gazetesinin 10 gündür basılmasının engellendiği gibi dün 25 çalışanı gözaltına alındı. İstihbarat polisi, bir adayın kampanya bürosunda ‘ulusal güvenliğe karşı komplo için kullanılan psikolojik savaş malzemesi’ bulduğunu öne sürdü. İstihbarat Bakanı Gulamhüseyin Muhsini Ecei, şiddeti kışkırtan Britanya pasaportlu kişiler yakaladıklarını söyleyip, bunlardan birinin gazeteci kılığında düşmanlar için bilgi topladığını iddia etti. İçişleri Bakanı Sadık Mahsuli de, olayların gerisinde ABD, Britanya, İsrail’in olduğu, CIA’in göstericilere maddi kaynak sağladığını savundu.

Yüzde 10 sayıldı ama...

Seçim Komisyonu itirazlar üzerine AKK’nın rastgele belirlediği sandıklardan yüzde 10’unun yeniden sayımının sonucunun ilk sayımla aynı çıktığını duyurdu. Dün akşam meclis yakınındaki Baharistan Meydanı’nda 200 kadar muhalif ‘Diktatöre ölüm’ sloganlarıyla gösteri yapmaya kalkışsa da polis tarafından kıyasıya dövüldüğü, gözyaşartıcı gaz ve tayzikli suyla püskürtüldüğü haberi geldi. Göstericiler kendilerinden kat kat fazla sayıda olan polis ve Besiçler karşısında 2 kilometre kuzeydeki Sepah meydanına çekildi.

Rahnavard direnişte

Tutuklamaların çapı Musavi’ye yaklaşınca akademisyen eşi Zehra Rahnavard web sitesinden hükümeti sıkıyönetim hali yaratmakla suçlayıp gözaltındakilerin barakılmasını istedi. Rahnavard, “İranlıların hakkını korumak için yasal protestoları sürdürmek görevim.” Öncesinde Musavi, üç sayfalık rapor yayımladı. Seçimde hükümet imkânlarının Ahmedinecad lehine kullanıldığı, seçim komisyonu üyelerinin özellikle seçildiği, diğer adayların gözlemcilerinin engellendiği, usulsüzlüklerin parti merkezine iletilmemesi için SMS servislerinin kapatıldığını sıralayan rapor, “Seri numarası taşımayan oy pusulaları basıldı. 2.5 kat fazladan mühür vardı, bu da hileyi kolaylaştırdı” dedi. Raporda bağımsız bir araştırma komisyonu kurulması gerektiği de vurgulandı.

Musavi’yle seçimin iptali için başvurmuş reformcu aday Mehdi Kerrubi, “Sonuçları kabul etmiyorum, kurulacak hükümeti gayrımeşru görüyorum” derken, diğer muhafazakâr aday Muhsin Rızai rejimin hayrına şikâyetlerini geri çektiğini duyurdu.

radikal
Logged
28 Haziran 2009, 02:35:55 ÖS 14
Üye Bilgileri
iktibas
Daimi Üye
**
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 205
Nerden:

Offline
« Yanıtla #8 :»

iranda ne karışıklık varsa bunu suçunu yabancılara atmak yanlıştır.herkes kendine yapar.orda çalışan bir müslüman kardeşim var.
devlet bankalarında faiz işletiliyormuş.açıkça tağutluktur bu.daha faizin haram olduğunu bi,lmeyenler var.oradada burdaki gibi geleneksel islam hakim.anlamak amaçlı kuran okunmuyor.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.068 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu