Haftanın Konuğu ''M.Kürşat ATALAR''

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > HOŞGELDİNİZ > İDP KONUKLARI > Önceki Konuklar > Haftanın Konuğu ''M.Kürşat ATALAR''
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6 ... 17   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Haftanın Konuğu ''M.Kürşat ATALAR''  (Okunma Sayısı 11219 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
20 Nisan 2009, 04:02:04 ÖS 16
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #45 :»

biz de sorularımızı hazırlaya duralım Kürşat Kardeşim Smiley)
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
20 Nisan 2009, 04:07:21 ÖS 16
Üye Bilgileri
bilgekralaliya
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 52
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #46 :»

j.j. Russou'nun devlet yada cumhuriyet tanımı olacak hatırlamıyorum, diyor ki. Cumhuriyet (yada devlet) halkın ortak anlaşmasıdır. Bu anlamıyla bakıldığı zaman halkın, içeriği ne olursa olsun; ideolojik olsun yada olmasın bir anlaşma çerçevesinde toplanıyor olması, her bireyin eşit ölçüde (herkesin eşit konumda olduğu bir eşitlikten bahsediyorum kadın erkek eşitliği gibi bir saçmalıktan değil. müsavi oldukları hususlarda eşit temsil hakkı ), yaşadığı sınırlar içinde bir temsil hakkının bulunması bir anayasa için yeterli bir durumdur diye düşünüyorum. Bir anayasanın oluşması ister istemez bir ideolojiye bağlılık sonucunu doğurur diye özetleyebileceğimiz bir düşünceyi savunuyorsunuz. Ama tersinin var olma ihtimali de mümkündür. Bu güne kadar mümkün olmamış diye şimdi olamaz diyemeyiz. Zaten ben bu türden bir ortamın ister istemez müslümanların lehine sonuçlanacağı tezini savunuyorum. Biz güneş gibi bir hakikate inanıp dururken, insanlar bu ışığa gözlerini kapatmaya daha ne kadar devam edebilirler, ışığa ne kadar direnebilirler ve daha ne kadar güneşin ortasında mum ışığı yakmaya, mağaralara saklanmaya ve perdelerini kapatmaya ne kadar devam edebilirler ki. yani ideolojik bir sonuç doğacaksa da bu, müslümanların lehine olacaktır diye düşünüyorum. Çünkü bu eşyanın doğasına en uygun olan sonuçtur. Eğer farklı bir sonuç doğuyorsa burada müslümanların kendine dönmesi ve kendi içlerinde kaybettikleri güneşi tekrar aramak için yola koyulmaları gerekir.


dışarı çıkıyorsunuz ama yazım dursun gene de Cheesy
selametle...
« Son Düzenleme: 20 Nisan 2009, 04:08:01 ÖS 16 Gönderen: bilgekralaliya » Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
20 Nisan 2009, 05:03:05 ÖS 17
Üye Bilgileri
Rahmetli
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 655
Nerden: İzmir

Offline
« Yanıtla #47 :»

İslam düşüncesini sağlıklı anlamada özelikle Türkiye müslümanları nezdinde sacayağı konumunda olan
1-Parti/Modernizmin bize sunduğu çözüm yollarını kullanıp/kullanmama
2- Tasavvuf/Geleneğin sorgulanması İslami düşünceye eklemlenen ve kirliliğe neden olan anlayışlara bakış açısı
3- Kaynak sorunu

İlk iki konu ile ilgili soru soran arkadaşlara verdiğiniz cevapları okudum. İsterseniz bir kaç cümle ile özetleyebilirsiniz. Bu iki konuyu doğrudan ilgilendiren üçüncü ve en önemli sorun Kaynak sorunudur.
Kuran dışı vahiy varmıdır? Yoksa Resulullah aleyhissalatu vesselamdan gelen rivayetleri nasıl ayrıştırıcağız? Ayrıştırmayıp yok mu sayacağız? Sünnetin İslam düşüncesindeki yeri nedir?
Bi kitap yazarak cevaplamak daha mı doğru olurdu.  blush
Logged

İyilik su gibidir, içmeyen ölür...
20 Nisan 2009, 05:13:49 ÖS 17
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #48 :»

Geldim:))

Değerli kardeşim bilgekralaliya,

Rousseau'nun kitabının adı Toplum Sözleşmesi'dir. Bu kitabında cumhuriyet rejimini tanımlarken 'genel irade' kavramından hareket eder ancak bu kavramı bence Rousseuau çok net tanımlamamıştır. Doğrudur, bundan 'çoğunluk iradesi' anlamını çıkaranlar olmuştur ve bu yüzden de demokrasilerin % 51 kuralı doğrultusunda işlediği genel olarak kabul görmüştür. Ancak Rousseau bunu niçin net olarak tanımlayamamıştır biliyor musunuz? Bence, aristokrasi rejiminin yıkılışının 'zaruri' gördüğü için, halkın bu yöndeki arzusunu tartışılmaz 'genel irade' olarak tanımlamıştır. Yani Rousseau'ya göre, krallık idaresi (Eski Rejim) varken dahi, genel irade, 3. Sınıf'ın yönetime geçmesi yönündedir. Bunu oya vursanız, belki (hatta kuvvetle muhtemeldir ki) 3. Sınıf'ın idareyi ele almasını savunanların sayısı daha fazla çıkar. Hakeza aynı yaklaşımı John Rawls'un Bir Adalet Kuramı adlı meşhur eserinde, adil toplumu 'fairness' (insaflılık, hakkaniyet) olarak tanımlarken ön şart olarak bu toplumun 'özgür toplum' olması şartını öne sürmesinde de görebiliriz. Yani bazı 'ön şartlar' kimi zaman konuşulmaz; onlar üzerinden bir siyasal sistem önerilir; çünkü bu yeni 'ideoloji' (veya 'paradigma') artık 'genel kabul' görmüştür!
İşte bu yüzden, devletlerin ister-istemez 'ideolojileri' olur demiştim. Kastım bu idi.

İkinci olarak diyorsunuz ki: "böyle bir ortam oluşturulursa, insanlar daha ne kadar ışığa gözlerini kapatabilirler ki!" Doğrudur ama mesele de zaten bu ya. Onlar bu devletleri, anayasaları, ışık görünmesin diye koruyorlar. Yani senin serbestçe davet yapmana izin verirler mi sanıyorsun. Zaten verseler, ben de inanıyorum ki, cihad etmeye bile (belki) gerek kalmayacak. Yani bütün amaç, mesajın önünde durmak, onu bulanıklaştırıp safiyetin bozmak. Bu sorunu halletmek için zaten cihad ediliyor ya! Engelleri kaldırıp, insanların akıllarının serbestçe düşünmesini sağlamak için. Ama bu kafirler, müşrikler, fasidler, zalimler var ya. Senin bildiğini onların bilmediğini mi sanıyorsun. Emin ol kardeşim, onlar da biliyorlar bunu. Ebu Cehil, Ebu Süfyan bilmiyorlar mıydı sanıyorsun. "Kendi oğullarını tanır gibi tanıyorlardı" mesajı getirenin hak söylediğini. Ama bir yandan da Bedir de, Uhud da vs. yüzlerce binlerce kişiden oluşan ordular topluyorlardı etraflarına. Bu nasıl oluyordu. Bu, insanların zihinlerinin doğru düşünmesini engelleyecek önermeleri doğruymuş gibi belletmeleriyle oluyordu. Bunu kırmanın yolu neydi peki? Peygamberimizin Müşriklerlerle oturup 'ortak bir anayasa' hazırlaması mıydı? Hayır, onlar yanaşmıyorlar ki. Yaban eşeğinin aslandan kaçması gibi kaçıyorlardı müslümanları gördüklerinde. Allah da onlar için "kinleriyle gebersinler" dedi kendi kitabında. Yani sorun onlarda. Ayrıca biliyorsun ki, onların 'uzlaşalım' dediği şeyde, zaten mesajın iğdiş edilmesi amacı vardır. Onun için uzlaşırlar. Çünkü çıkarlarının ancak böyle koruyabileceklerini biliyorlardı. O yüzden peygamberimiz de: "bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz; yine bu davadan vazgeçmem" dedi. Başarının yolu, bu uzlaşma tekliflerine karşı: "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayeti gereğince hareket etmekti. Peygamberimiz azıcık temayül gösterdiğinde de, hemen "eğer onların hevaların uyacak olursan, şah damarını koparırız" hitabıyla uyarıldı. Ayrıca şunu da ekleyeyim ki, bu işlerin yolu bellidir. Cesur Yürek filmini izlemişseniz, bu yolu oradaki William Wallace karakteri gayet güzel özetlemiştir. Bu konularla ilgili, mutlaka seyredilmesi gereken bir filimdir. Tavsiye ederim...
Logged
20 Nisan 2009, 05:24:21 ÖS 17
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #49 :»

Rahmetli rümuzlu kardeşime,

İlk iki konuda özet bir şeyler söylemeye çalıştım. Açmak isteyen olursa devam edebiliriz. Üçüncü konuda ise şunları söyleyebilirim: Kur'an dışında vahiy olup-olmaması meselesini yanlış anlamamak gerekir. Burada kast edilen şey, Kur'an dışında, onun gibi, ona benzeyen  bir vahiy yoktur. Yoksa Allah Kur'an'da arıya da, Meryem (as)'a da 'vahy'ettiğini söylüyor. Bunlar bizim bildiğimiz Kur'an, İncil, Tevrat, Zebur, İbrahim'in sahifeleri gibi 'vahiyler' değildir. Bir bilginin 'aktarılması' gibi bakılabilir. Arıya vahyedilmesi, ona yapacağı işin bildirilmesi olduğu gibi, Meryem'e vahyedilmesi de, hakeza Hz. İsa'ya hamile kaldığında vs. ona ne yapacağının haber verilmesi vb. gibi şeylerdir. Bunları, Kur'an vahyi ile karıştırmamak gerekir.

Yani bağlayıcı vahiy Kur'an'dır ve başka bir vahiy de yoktur. Şiilerin inandığı gibi Hz. Ali'ye "ikinci bir Kur'an" filan verilmiş değildir. Buna inanan dinden çıkar.

Hadislere gelince, bunun tenkidi yöntemi de bellidir. Bu ülkenin insanları Ebu Hanife'nin mezhebine bağlı olduğunu söyler ama onun bu konudaki sağlıklı görüşlerini bilmez ve uygulamaz. Ebu Hanife, "İmam-ı Azam'ın Beş Eseri" adlı kitabın "El-Alim ve'l-Müteallim" bölümünde bu konudaki görüşlerini açıklamıştır. Buna göre, bir kişi gelmiş ve rivayeti sağlam (yani Sahih bilinen) bir hadis hakkında görüşünü sormuştur. Hadise göre, bir kişi, "zina ederse, içki içerse vs. sabaha kafir olarak kalkar." Ebu Hanife bu hadisi kabul etmez ve şunları söyler: "Hz. Peygamber Kur'an'a aykırı bir söz söylemez. Bu söz Kur'an'ın falanca ve filanca ayetine terstir. Dolayısıyla bu hadis, Peygamberimizin sözü olamaz." Şimdi görüyor musunuz Ebu Hanife rahimehullah'ın hadis konusundaki yönteminin sadeliğini ve tutarlılığını. Bu yöntemi biz şimdi söylüyoruz, ama bir sürü Hanefi mezhebine bağlı olduğunu söyleyen kişi, bizleri "hadisi inkar ediyorsunuz" diye suçluyor. Cahillik ne kötü!
Logged
20 Nisan 2009, 05:40:16 ÖS 17
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #50 :»

Değerli kardeşler,

10 dakika sonra siteden çıkmak durumundayım. Yarın sabaha kadar tekrar katılmam zor. Akşam bir programım var. O yüzden yarın sabah tekrar görüşmek üzere, şimdilik Allah'a emanet olunuz diyorum...
Logged
20 Nisan 2009, 05:48:55 ÖS 17
Üye Bilgileri
bilgekralaliya
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 52
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #51 :»

Hocam kimse müşriklerle kendi kımızı çizgilerimiz üzerine anlaşmaya oturalım biraz onlar kırmızı çizgilerinden vazgeçsinler biraz da biz, demiyor ki? en nihayetinde biz çok parçalı bir toplumda yaşıyoruz. Bizim için olmasa bile Lübnan gibi bir yerde Hasan Nasrullah bile bu durumu kabul ediyor, diyor ki: bu kadar çok etnik ve dini yapıya sahip bir topluma ben şeriatı getireceğim diyemeyiz.

yani şeriat yada Allahın hükmü, her ne dersek diyelim. Bizi (müslümanları), bağlayan birşeydir. insanların temel insani haklarını görmek zorundayız. Onlar bizimle uzlaşma zemini istedikleri için biz uzlaşma niyetinde olmayacağız ki. Biz onlara insan olarak bizim yanımızda hakları olduğunu ve bu haklarını kullanabileceklerini göstereceğiz. nitekim bana göre necaşi yönetimini Adil olarak tanımlayan peygamber bu sebepten adaletini teslim etmiştir. Zira orada insanların inançlarına baskı yapılmamaktaydı. Düşününüz ki bir zina davasında müslümanlar kendi dinlerinin hükümlerini mi esas alacaklardı. Yoksa: "ilk taşı en günahsız olanınız atsın" sözünü mü esas alacaklardı yoksa Tevratta yada Talmuttaki "zina edenin taşlanmasını" mı esas alacaklardı.

Son zamanlarda, kanada müslümanların kendi şeri hükümlerini uygulaması için bir kaç yargıçın içtihadına sahne oldu. Fakat bu çıkışlar pek etkili olmadı. Ama bu talep sadece müslümanların talebi değildir. adalet kavramını içselleştirmiş insanlar, toplumun bir kesiminin bu ihtiyacını görmezden gelemezler.Bu meyanda bizim yahudi kitaplarına dayalı bir şeri anlayışa teslim olmak yerine kendi hukuk sistemimizi sıfırdan oturtmamız gerekiyor diye düşünüyorum. İşte iş, yine kavramlarda, esas kaynakta ve hukuk literetüründeki maruf ölçüsünde anlaşmaya geliyor. Smiley

selametle kalın.
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
20 Nisan 2009, 05:51:38 ÖS 17
Üye Bilgileri
bilgekralaliya
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 52
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #52 :»

İlginiz için teşekkür ederim. selametle kalın... bence bu konuda fikri olan arkadaşlarla devam edebiliriz.
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
20 Nisan 2009, 06:41:14 ÖS 18
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #53 :»

Cevaplarınız için çok teşekkür ediyorum.Sitemizin yönetici arkadaşlarından Serender'in şehir dışında olması nedeniyle size sorularını aktarmam gerekiyor.Kendisi sormamı rica etti ve selamlarını da gönderdi...

" Kürşat Abi hoşgeldiniz...

 -Sizi ilk önce " Düşüncede Devrim" ile tanıdık.Düşüncede Devrim'de gördüğümüz özgün ve derin düşünen fikir adamı Kürşat Atalar'ı şahsım adına   büyük bir dikkatle takip ettim.Ve kitabın devamını bekledim.Çok yıllar sonra "On Tez" ile karşılaştık.Bu ikinci karşılaşmada açıkçası mutlu olmadım.Benim beklediğim "on tez " in bir kitap değil,on tez'in on kitap olmasıydı ki , siz de kitabınızın bir yerinde böyle söylemiştiniz.Hala beklemek istiyorum.Ne dersiniz?

-Kavramların her zamanı ve şartı kapsayan tek bir  tanımları mı var yoksa güncelin maslahatına uygun olarak kavramlara bazı geçici anlamlar yüklenebilir mi?

-İktibasla ilgili benim de sempati ile yaklaştığım Kur'an ve Sünneti Dosdoğru, bid'atlerden olabildiğince arî yaklaşımından dolayı takip ettiğimiz bir grup zamanın ve gücün bir çoklarını değiştirebildiğini(!) gördük. Elhamdulillah iktibas değişmedi, gelişti. Bunun sebebi nedir sizce?

-Ve Rasulün ashabı arasındaki ihtilaflardaki tutumu malum. Ehli kitabın ihtilaflara karşı Kur'an'ın onları yeren cevabını da biliyoruz. Şu anda, günümüzde müslümanlar arasındaki bizce önemli ihtilaflara nasıl yaklaşmamız gerekiyor.Örnek: Kadir Gecesi..."
« Son Düzenleme: 20 Nisan 2009, 11:07:49 ÖS 23 Gönderen: narcicegi » Logged
21 Nisan 2009, 09:43:12 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #54 :»

Tekrar merhaba,

bilgekral aliya kardeşime,

Bendeniz temelde 'iktidar ilişkileri'nin kaçınılmazlığına inanıyorum. Tarihsel tecrübe de bunu gösteriyor. Dolayısıyla diğer ilişki biçimleri, belki geçiş süreci diyebileceğimiz dönemler için uygulanabilir; ancak bunları 'asl' yerine koymamak gerekir. Örneğin Hz. Ömer'in kıtlık döneminde el kesme cezasını uygulamaması gibi. Burada hükmün iptali değil, imhali ya da askıya alınması söz konusudur. Bu geçici durum ortadan kalkınca, hüküm tekrar uygulanır. Lübnan, Bosna, Sudan, Kanada gibi örnekler, olsa olsa, geçiş döneminde uygulanacak politikanın alanları olarak görülebilirler. Bu konuda, ben de adalet ölçülerine göre davranmanın uygun olduğunu düşünüyorum. Yani Nasrallah'ın sözlerini bir biçimde doğru kabul edebiliriz: ancak bu demek değildir ki, Nasrallah, Lübnan'da 'kamu alanı'nı ilgilendiren konularda İslam hukukunun egemen olmasını istemiyor! Bu mümkün değildir. İslam, her coğrafyada kamusal iradenin belirleyeni olarak egemen olabilir ama 'özel hukuk'u ilgilendiren konularda da serbestiyet tanımakta bir sakınca yoktur. Medine Vesikası'nda da benzeri bir durum söz konusu aslında. Hz. Peygamber, metin dikkatle okunduğunda, orada 'egemenliği' ortak paylaşmadan bahsetmiyor. "Bir sorun olduğunda bana geleceksiniz" diyor. Bu ifade, Medine'de 'hakim irade' sorununun çözüldüğü anlamına gelir. Bugün dahi, 'azınlık hukuku' denilen şey vardır. Azınlıklar, genel siyasi ve hukuki konularda o ülkenin iradesine tabidirler; fakat kendi özel hukuk alanlarında kendi inançlarına, dinlerine vs. göre yaşarlar. Burada 'devlet'lerin tutumları çok farklı da değildir...
Logged
21 Nisan 2009, 10:29:27 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #55 :»

Aleyküm Selam Serender ve narçiçeği kardeşlerim,

Doğru söylüyorsunuz, Düşüncede Devrim'de, tez olarak öne sürdüğüm makaleleri ayrı kitaplar halinde neşretmeyi düşündüğümü söylemiştim. Malumunuz bendeniz bu makaleleri seçerken, bir sistematik çerçevesinde hareket etmeye çalıştım. Yani her makalemi bu kitabın içine almadım. On Tez'de de aynı mantıkla bir seçim yaptım ve okuyucunun içeriğini tartışmaya değer bulacağını düşündüğüm yazılarımı seçtim. Her iki kitapta toplam 22 makale bulunuyor. Bu makalelerin her biri için ayrı birer kitap yazılabilir. Yani konu başlıkları bunu hak ediyor. Ama gel gör ki, insanoğlunun da bir canı var! Ayrıca Düşünce'de Devrim'in önsözünde "bu makaleleri kitaplaştırmayı düşünüyorum" derken, galiba 'inşallah' demeyi unutmuşum!:) Ama yine de Allah izin ve güç verirse, bu fikrimizi gerçekleştirebilirim diye düşünüyorum. Bu vesile ile, ilginiz ve desteğiniz için de teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum.

Kavramlar konusunda şöyle düşünüyorum: kavramlar, 'asli anlam' dediğim ve zamana karşı dayanaklı bir öz manadan türerler. Buna bendeniz 'kök-anlam' diyorum. Arapça söz konusu olduğunda biz bu kök-anlamı kelimenin 'fiil kökü'ne bakarak bulabiliyoruz. Malumunuz Arapça'da kelimeler, büyük ölçüde (özel ve yabancı isimlerin bazıları hariç) fiil kökenlidir. Dolayısıyla Kur'ani kavramları anlamlandırmak için bu fiil kökünden hareketle, her zaman isabetli analiz ve yorumlamalar yapmak mümkündür.

Kavramların içine yeni anlamlar pompalanması ise tarihsel olarak bir vakıadır. Ama bunu baz almak yanlıştır. Zira burada 'subjektif etki' vardır ve bundan kurtulmak da mümkündür. Örneğin tasavvuf terminolojisi nedereyse tamamen böyledir. Bu ekolde her kavramın bir 'zahiri' bir de 'batini' anlamı vardır ve aslolan da batıni anlamdır! Şimdi böyle bir yöntemin baz alınması durumunda, 'öznellik' merkeze oturur; dolayısıyla da ortada, bizim bildiğimiz manada bir 'ilm' kalmaz! Kalan sadece sufinin 'öznel' yorumunun geçerli kabul edilmesidir. Zaten onlar da 'marifet' dedikleri ve 'keşf' yoluyla elde edildiğini söyledikleri 'bilgi'nin bu 'öznel' yönünü vurgularlar. Mesela İbni Arabi, bu bilginin bir 'lütuf' olduğunu, yani Allah tarafından sadece o kulunun kalbine ilka edildiğini ve bunu başkalarının bilmesinin de imkan dahilinde olmadığını söyler. Dolayısıyla, eğer bilgi bu yoldan elde ediliyorsa, dile müdahale kaçınılmaz olacaktır. Nitekim Tezkiret'ül-Evliya'yı okuyanlar bilirler; kitabın lügatçe bölümünde yer alan ve bir kısmı Kur'an'da da geçen kavramların içerisine tamamen sufilerin öznel yorumları pompalanmıştır. Aynı şeyi Kindi, Farabi, İbni Sina gibi filozoflar da yapmışlardır. Onlar da Yunan felsefesinin eril kavramlarını 'islamileştirmeye' çalışmışlardır. Bu, modern dönemde 'modernist' müslümanların yapmaya çalıştıkları şeyin birebir aynısıdır. Modern dönemde de bazı 'müslümanlar', "demokrasi şura demektir", "asıl özgürlük İslam'dadır", "bilim dinle çatışmaz", "müslüman önce birey olmayı öğrenmelidir" türü cümleleri kurarak, modern terminolojiyi 'islamlaştırmaya' çabalamışlardır. Bu çabaların ortak yönü de, kavramların anlam dünyasına müdahale etmektir.

Ancak bu etkiden kurtulmak mümkündür demiştik. Şimdi bu konuda iyi bir örnek olarak 'şehid' kavramını inceleyebiliriz. Malumunuz 80 darbesinden önce sağ ve sol gruplar, kendi saflarından ölenler için 'şehidimiz' derdi. Şimdi de ülkenin güneydoğusundaki çatışmalarda ölenler için gerek devlet makamları gerekse örgüt çevreleri, 'şehid' kelimesini kullanıyor. Bizim müslümanların büyük çoğunluğu ise "bu kişilere şehid denilemez. Şehid Allah yolunda ölen kişidir" görüşünü savunuyor. Bendeniz ise meseleye biraz farklı bakıyorum. Malumunuz 'şehid' kavramı, şe-he-de kökünden türemiştir ve kök-anlamı 'tanıklık etmek'tir. Şimdi bu kök-anlamdan hareketle şu değerlendirmeyi yapmak mümkündür: her bir ideolojinin bağlısı, eğer o ideolojinin yolunda canını veriyorsa, "o ideolojinin şehididir." Buradaki vurguyu iyi anlayınız lütfen. Çünkü bu kişi, o ideoloji yolunda ölmekle, o ideolojinin doğru olduğuna 'tanıklık etmiştir.' Müslüman da, Allah yolunda tanıklık eden kişi olarak 'şehid'tir; yani Allah'ın dininin hak olduğuna tanıklık eden kişi olarak 'şehid'tir. Buradaki fark, diğer ideolojilerin doğru olduğuna dair yapılan 'tanıklığın' Allah nezdinde kabul edilmeyecek olmasıdır. Bunu da "kim İslam'dan başka bir din ile gelirse, bu ondan kabul olmayacaktır" ayetinden çıkarabiliriz. Aynı şeyi diğer Kur'ani kavramlara da uygulayabiliriz. Nitekim en bilinenlerinden biri olarak 'küffar' kelimesini sizler de aynı yöntemle inceleyebilirsiniz. Meallerde bu kelime 'kafirler' olarak tercüme edildiği gibi, Hadid suresindeki ayette "çiftçiler' olarak tercüme edilmektedir ki bu, doğru bir tercümedir. Nedeni de bu kavramın kök-anlamının "birşeyin üzerini örtmek" olan ke-fe-re fiilinden türemiş olmasıdır!

Güç, para, makam, mevki vs. in insanı değiştirmesi, temelde inanılan ilkeler konusunda netleşememekten kaynaklanır. Sıradan bir kişi bile "yüzde yüz" emin olduğu her hangi bir işte, yolundan dönmez; doğru bildiğinden sapmaz. Değişim oluyorsa, inanıldığı söylenen ilkelere 'yüzde yüz' (yani kuşkusuz) bir iman yok demektir. Tabii ki istisnai haller olarak, baskı, unutma, sekr gibi etkileri de sayabiliriz; ama 180 derecelik dönüşlerde istisnai hallerden çok, başka bir etkiyi aramak gerekir diye düşünüyorum. Onun da 'kalp'le ilgili yönünün belirleyici olduğunu sanıyorum.

İhtilaf konusunda ise şunları söyleyebilirim: eğer bir vahdet tesis olmuşsa, burada 'tefrika'dan kaçınmak için, tali hususlardaki 'ihtilaf'ları büyütmemek asıldır. Ancak fikri konularda 'ihtilaf' başka bir şeydir ve bu her zaman olacaktır. Tefrika kavramı daha çok, siyasal ve sosyal alanda 'ayrılıkçılık' yapanlar için kullanılmıştır. İhtilaf kavramı ise daha ziyade fikri tartışmalarda kullanılmıştır ki, bu kullanımlar doğrudur. Nitekim "ihtilafta rahmet vardır" hadisini bu şekilde yorumlamak mümkündür. Bugünkü dilde ifade edecek olursak "eleştiri mekanizması doğru çalışırsa, toplumların diri kalması sağlanır" diyebiliriz. Fıkhi konulardaki ihtilafların çoğunu bu bağlamda ele alabiliriz. Bunlar, fikri tartışma boyutunda kaldığı sürece, bence bir sorun yoktur. Bunları, ayrımcılık için vesile kılanlar varsa, o başkadır. Ona onay verilemez...
Logged
21 Nisan 2009, 11:48:36 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
bilgekralaliya
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 52
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #56 :»

Selamun Aleyküm!

Hocam ben blogumda kavramlar üzerine bir yazı yazmıştım. Belki bakıp değerlendirirsiniz. Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Kavramlar bir takım tarihi süreçler geçirerek sizin tabir ettiğiniz "kök anlamlarının" ötesinde anlamlar kazanabiliyorlar. Bu yüzdendir ki hamidullah "islam'a giriş" kitabında müslüman ve Müslüman ayrımı yapmıştır. Öncelikle her kelimenin kavram olmadığını ama kelimelerin kavramlaştığını gördüğümüz zaman büyük harfle yazılan Müslüman ve küçük harfle yazılan müslüman kelimelerini ayırt edebiliriz. Müslümanlık bizim için bir özel isim midir yoksa Bir yaşam biçimi ve bir duruşun tarihten günümüze kadar gelen kavramsal adı mıdır? Kuranın müslümanlığa yüklediği anlamın bizim yüklediğimiz anlamdan farkı: "yahudiler ibrahim yahudiydi dediler, nasara ibrahim nasraniydi dediler. Hiç akıl erdirmiyor musunuz tevratta incil de ibrahimden sonra inmiştir. İbrahim ne yahudidir ne de hristiyandır o ancak hanif bir müslümandır" ayetinden anlaşılıyor. Bu öyle bir farktır ki. bir kısım insanlar: ya "kuran da ibrahimden sonra inmiştir" deyip afallıyorlar. Halbuki bu ayet bizi Ademe inananlarla, İsa'ya inananlarla ve daha ismini bile bilmediğimiz diğer peygamberlere inananlarla kardeş yapıyor. Bu ayet kavramların kafamızda ne kadar bulanık durduğunu da çok iyi gösteriyor.

Müslümanlık gibi diğer kavramlar da zaman içinde anlamı evrilen ve belki de ilk anlamının çağrışımını bile unutturan anlamlara sahip olabiliyor. Komünizm denildiği zaman kimse communication kelimesini hatırlamıyor (en azından Türkiye için bu böyle). Bir ekonomik ve siyasi düşünce sistemi akla geliyor. İlk anlamından kopuk olsa bile anlaşılabilecek kavramlar var ilk anlamı ve çıkış süreci ile bütünleşik bakıldığı zaman yanlış anlaşılacak kavramlar var. Ben orta çağdan yeni çıkmış olan fransızların yerinde olsaydım tabiki de laik olurdum. İnsanın şartları buna mecbur ediyor çünkü Fransada bir din yok bir zulüm sistemi var. Ama aynı kavram Müslüman insanların yaşadığı bir yerde uygulanırsa ister istemez karşı çıkmak zorundasınızdır. Müslümanlık, Hristiyanlık gibi olmuşsa eğer o zaman da insanları kitabın aslında rücu ettirmek için çalışmak şart olur.

Kavramları oluşturan bağlamları düşünmek zorundayız. Bunun yanında o kavram ilk anlamını hala içinde barındırıyor mu diye de düşünmek gerekir gibime geliyor. Ajitasyon kelimesi ile ilgili bir tartışma oldu. ben: ajitasyon, dugu sömürüsüdür, dedim. arkadaşım ajitasyon fransızca bir kelimedir ve agite diye yazılır kışkırtma anlamındadır dedi. Baktık gerçekten de kışkırtma anlamındaymış. Ama türkiyede belki de acı bağlamında acitasyon ve ajitasyon diye zaman içinde zihinlerimize yerleşmiş bir "duygu sömürüsü" anlamı olduğunu herkes bilir. Bu kavramın anlamını Türk halkının zihninde tekrar ilk anlamına evirmek güç olacaktır gibime geliyor.

selametle kalın...

Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
21 Nisan 2009, 12:45:18 ÖS 12
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #57 :»

Değerli bilgekralaliya kardeşim,

Bu konuyu başka bir örnekle açmaya çalışayım. Kur'an kendisi için malum, farklı ayetlerde farklı tanımlamalarda bulunur. Bir yerde furkan der, diğer yerde nur, diğerinde de zikr. Şimdi benim demem o ki, Kur'an'ın kendisi için furkan dediği yerde nur kelimesini kullanmak anlam kaymasına yol açar. Çünkü Kur'an kendisi için furkan dediği yerde, 'ayırt edici' tabirini kullanmaktadır ki, bu ifadenin seçilmesinin bir manası olmalıdır. Nitekim de vardır. Konunun akışı gereğince, manayı verecek en iyi ifade 'furkan' olduğu için, Kur'an o bahiste o kelimeyi kullanır. Nur ve zikr kelimeleri (ve daha başka tabirler) için de aynı şey geçerlidir. Dolayısıyla Kur'an kendisi için bu tabirleri kullandı diye, bu tabirlerin geçtiği yerlerde değişmeli olarak diğer tabirleri kullanmak doğru olmaz.

Aynı şekilde Kur'an, müslüman ve mümin kelimelerini kullanır ama bizler günlük kullanımda dil yanılgısı olarak bu kelimelerin birini diğeri yerine rahatlıkla kullanarak, mana kaymasına neden oluruz ki, pek çok kimse bunun farkında değildir. Kur'an'ın müslüman kelimesini kullandığı ayetlerde 'teslim olma' kök-anlamı vardır; mü'min kelimesini kullandığı ayetlerde 'inanma' eylemi vardır. İkisi farklı şeydir. Mesela bir ayette, resul: "rabbim benim canımı Müslüman olarak al" diye dua eder. Burada, vurgu teslimiyetedir; imana değil. Bu ayrıma dikkat etmek gerekir. Teslim olanın zaten imanı yok mudur? Vardır ama o ayrı bir konudur. Burada konu inanıp-inanmama olmadığı için, ayette 'müslümanlık' öne çıkarılmıştır. Başka ayetlerde de, konunun akışı gereğince, 'iman etme' öne çıkarılır. Mesela "ey iman edenler!" diye başlayan bir çok ayet vardır ve bu ayetlerde muhatapların 'inanmışlıkları' temelinde emirler, uyarılar vs. dan bahsedilir. Bu ayeti "ey teslim olanlar" diye okumak, en azından anlam kaymasına yol açar! İşte bu ince farkı sağlayan, müslüman ve mümin kelimelerinin fiil kökleri olan inanma ve teslim olma eylemleridir!

Yani, kelimelerin özündeki anlamın "zamana dirençli" olduğunu söylerken bunu kast ediyorum. Bu mana kelime durduğu sürece o kelimenin özünde vardır. İnsanlar zamanla bu anlamı bozmuş, çarpıtmış ya da genişletmiş; bu o kadar önemli değildir. Üstelik Kur'an bozulmadan bize kadar ulaştığına göre, metin korunmuş demektir. Gerisi bizim cehdimize, gayretimize kalıyor. Fakat zaman içerisindeki kavramların içine yeni anlamlar pompalanabileceği tezi, bir bakıma kavramlara 'keyfi olarak' müdahaleyi de meşrulaştırıyor ki, mazallah bu yapıldığında tehlikeli bir kulvara girilmiş olur diye düşünüyorum.
Logged
21 Nisan 2009, 12:59:37 ÖS 12
Üye Bilgileri
FECR
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2416
Nerden:
Selam Hidayete Tabi Olana


WWW Offline
« Yanıtla #58 :»

Kavramlar ile açıklamalarınıza ilaveten şunu sormak istiyorum.
Bildiğimiz gibi Kur'an'ın indiği toplumda kullanılan kavramlar veya Kur'anın kendi literatürünü oluşturduğu kavramlar zaman içerisinde anlam kaymalarına uğramıştır.Bu anlam kaynamaları günümüze gelene kadar daha da farklılaştırılmıştır.Mesela;
Kur'an'ın fasık kavramına yüklediği anlama baktığımızda;geçtiği ayetlerin hepsinde ya müşrikin ya münafığın ya da kafirin veya mücrimlerin özelliği olarak karşımıza çıkarken ,daha sonraki dönemlerde bakıyoruz ki bu fasık kavramını müslümanlara mal edilmiş olmaya başlamış,Fasık müslüman kavramı müslümanlar arasına kavram olarakyerleşmiş ve buna uygun fetvalar verilmeye başlanmıştır.
1-Bu anlam kaymalarının sebebleri nelerdir?Siyasi mi itikadi mi?
2-Bu anlam kaymalarını ortaya çıkarmaya yönelik islam dünyasında çalışmalar var mı?
3-Kavramlar konusunda bizi faydalı olabilecek kaynaklar tavsiye etmek isteseniz hangi eserleri tavsiye edersiniz?(Mesela Müferedat adlı eser )
Logged

Selam Hidayete Tabi Olanlara

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
21 Nisan 2009, 01:49:33 ÖS 13
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #59 :»

Değerli Fecr kardeşim,

Fasık kavramı üzerinden kavramlara nasıl yaklaşmamız gerektiği konusunu biraz daha açalım isterseniz. Sizin de belirttiğiniz gibi 'fasık' kavramı fıkıh literatüründe farklı içeriklerle yeralır. Örneğin "fasık imamın arkasında namaz kılınır" fetvası verilmiştir ve bunu hepimiz biliriz. Öncelikle ifade edeyim ki, bu, bence de yanlış bir fetva değildir. Ancak burada 'fasık' kelimesinin anlamı üzerinde mutabık olmak kaydıyla. Siz Kur'an'da "Allah fasıklar topluluğunu kurtuluşa erdirmez" mealindeki ayetlere atfen, haklı olarak, bu tür kullanımların 'olumlamayı' imkansızlaştırdığı gibi bir tespitten hareket ediyorsunuz; ama burada 'ince' bir fark vardır; galiba orayı atlatığınız için böyle bir sonuca ulaşıyorsunuz. Ama bu sonuca ulaşmak gerekmez. Nedenini şöyle izah etmeye çalışayım: yöntemimizi burada da uyguladımız zaman, fasık kelimesinin fe-se-ka fiil kökünden türediğini ve kök-anlamın "fışkırarak ya da ani ve belirli biçimde sapma" olduğunu görüyoruz. Nitekim Türkçe'deki 'fıskıye' terimi de bu kökten türemiştir. Fıskıye terimine bu anlamı veren şey, suyun, belirli bir boru hattından farklı istikametlere doğru ani ve hızlı biçimde saparak fışkırması eylemidir. Yani 'fasık' dediğimiz kişi de insan eylemi olarak benzer bir şeyi yapmaktadır. Peki bu eylem nedir? Bu, "Allah'ın emrine aykırı olan, ya da Allah'ın yapılmamasını istediği eylemler"dir. Ancak burada 'günah' sorunsalı dediğimiz başka bir konu devreye girmektedir. Günah, malum olduğu üzere, yine Allah'ın yapılmamasını istediği eylemler yapıldığında söz konusu olur. Fakat bir yanlışı mümin işlediğinde bunun adı 'günah' olur ve bu yanlışın 'ameli' alanda olması gereklidir. İtikadi alanda 'yanlış' yapanın akibeti malumdur. Allah'ı, onun sözlerinin hak olduğunu inkar eden yani bu hakikati örten kişi anlamında kafir de benzeri bir eylemi işlerse, onun yaptığı şey de Allah'ın yapılmasını istemediği bir eylem olmasına rağmen, buna 'günah' denmez. Buradaki incelik şundan dolayıdır: mümin, inandığı halde günah işleyebilir. Eğer tevbe ederse, bağışlanma ihtimali vardır; etmezse ceza görme ihtimali vardır. Ama kafir eylemlerinden önce, küfründen dolayı azab göreceği için, eylemlerinin sonuçları küfrü kadar büyük değildir. Bu nedenle, kafirin eylemlerini tartışırken biz öncelikle onun küfretmiş olmasını kınarız ki, bu da hem akla hem de hakkaniyete uygun olandır.

Bu girişten sonra "fasığın arkasında namaz kılınabilir" fetvasının gerekçesini anlamak kolaylaşmaktadır. Burada kast edilen 'fasık' günah işleyen mümin kişi anlamındadır. Yoksa Kur'an'da Allah'ı inkar ederek O'nun emirlerine aykırı işler yapan kişi(ler) anlamında fısk eylemini yapanlar değildir. Kelimenin kök-anlamını 'ameli' alanla sınırladığımız zaman, bu ifadede sorun olmadığı rahatlıkla görülebilir.

Bakınız bu konuyu daha net açıklayan bir başka örnek vereyim: Kur'an 'hatiin' (ya da hatiun) kelimelerini hem iman alanı için hem de ameli alan için kullanır. Bir yandan, Hz. Yusuf'u kuyuya atan kardeşlerinin ağzından: "şüphesiz ki bizler hata işleyenleriz" ifadesini
kullanırken, öte yandan Tevhid'i inkar edenleri de "hata işleyenler" olarak ifade etmiştir. Yani kullanılan kelime aynıdır; ama konu farklı olduğu için, Hz. Yusuf'un kardeşleri bu ameli hata yüzünden günahkar olmuşlardır; ama tevhid noktasında hata işleyenler kafir olmuşlardır! O yüzden 'hata işleme' fiili aynıdır; ama hatanın konusu farklıdır. Bu farka bütün Kur'an ayetlerinde de dikkat edilmelidir. Bu yapıldığında, bendenizin nacizane iddiası odur ki, tefsirde yeni (ve fazla işlenmemiş) bir alan açılacaktır inşaallah!..

İslam dünyasında bu alanda fazla çalışma var mı, doğrusu çok net bilmiyorum. Mısır'da sırf bu alana yönelik bir hanım müfessirin çalışması olduğunu okumuştum; ama ona ulaşamadım. Tefsir tarihinde benim bilebildiğim kadarıyla, dil kullanımlarının farklı versiyonlarını bulmak açısından Zemahşeri'nin Keşşaf adlı tefsiri ile Razi'nin Tefsir-u Kebir'i yararlıdır. Ragıp el-İsfehani'nin Müfredat'ı ise Türkçe'ye çevrildi. Bu konuda yararlı bir eserdir. Ancak bendeniz naçizane bu eseri biraz inceledim. Bu eser de benim önerdiğim yöntemi göremedim. Önsözünde Kur'an'da niçin farklı yerlerde nur, furkan, zikr gibi isimlerin kullanıldığı konusunun "incelenmeye değer" olduğunu vurguluyor ama bu konuyu "başka bir eserde" ele alacağını söylüyor. Bu ifadeler benim dikkatimi çekti; fakat Ragıb'ın bu eseri kaleme alıp almadığını ben bilmiyorum. Eğer böyle bir eser yazmışsa, ilginç olabilir. Onun dışında da bu konuyu, benim tartıştığım boyutlarda ele alan pek kimse bilmiyorum.

Logged
Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6 ... 17   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.138 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu