Haftanın Konuğu ''M.Kürşat ATALAR''

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > HOŞGELDİNİZ > İDP KONUKLARI > Önceki Konuklar > Haftanın Konuğu ''M.Kürşat ATALAR''
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: 1 ... 14 15 [16] 17   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Haftanın Konuğu ''M.Kürşat ATALAR''  (Okunma Sayısı 9811 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
12 Mayıs 2009, 10:27:40 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #225 :»

Değerli Abdülhamit kardeşim,

Malumunuz, bendeniz, sadece bu konuda değil, genel olarak bütün kavramlar konusunda esas itibarıyla kök-anlam yönteminden hareket ediyorum ve kelime ve kavramların anlam dünyasını, bu sabit/öz anlam çerçevesinde tasvir etme yaklaşımını daha doğru buluyorum. Dolayısıyla, 'Mustafa', 'dallin', 'gafil' vb. kelimelerin anlam içeriklerine ilişkin bir değerlendirme yapılacaksa, 'sabit anlam'ı göz önünde bulundurmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili daha önceki maillerde bazı izahatlar yapmaya çalıştım. Ancak bu vesile ile peygamberlerin farklı vasıflarını tasvir için kullanılan kelimeleri de tahlil edebiliriz elbette.

Öncelikle bu kelimelerin öz/sabit anlamlarına bakacak olursak, Mustafa kelimesi, sa-ta-fe kökünden türeyen ve Türkçe'ye seçilmişlik olarak tercüme edilebilecek bir anlam içeriğine sahiptir. Dalalet kelimesinin ise, "doğru yolda olmama" anlamında sapma, sapıklık, sapkınlık gibi manalara geldiği açıktır. Gaflet ise 'bilincinde veya farkında olmama durumu"na karşılık gelir. Dalalet ve gaflet gibi kelimeleri anlamlandırırken, bir 'değer yargısı' süzgecinden geçirmeden (ki İzutsu ya da biz de Cündioğlu gibi hermenötik kalıplara uygun düşünen yazarlar bu süzgeci sık sık kullanır ve önerirler) bu sabit/öz anlamı dikkat alarak bir tahlil çabası göstermek lazımdır. Dolayısıyla, ayette kullanılan ifadelerin anlam içeriklerine, peygamberlerin 'masum' oldukları yönündeki ön kabulden hareketle fazla müdahale etmemek lazımdır. Daha önceki mailimde de ifade ettiğim gibi, elbette ayetler Allah'ın sözüdür ve bizler beşer olarak daha 'sakınımlı' bir dil kullanmalıyız. Bu bağlamda, peygamberlerin (Allah'ın selamı üzerlerine olsun) üstün vasıflarını öne çıkaran bir üslup kullanılması konusunda elbette dikkatli olmalıyız. Ancak bu dikkatimiz, ayetlerin açık anlamlarını örtecek yorumlar yapmamıza neden olmamalıdır. Malumunuz 'masumiyet' inancı yüzünden, bir çok 'uydurma' rivayet veya haber tefsir tarihinde önemli bir rol oynamıştır ve kimi zaman bu durum, inancın bozulması noktasına kadar gitmiştir. Müslümanlar olarak en çok itikadi sahihliğe dikkat etmemiz gerektiği için, Kur'an ayetlerinin tefsirinde, herbirimiz çok itinalı çabalar göstermeliyiz ve itidali de elden bırakmamalıyız.

Bu bağlamda, bendeniz, önceki mailimde zaten peygamberlerin gençlik dönemlerinde de yaşadıkları ortamın 'pislikleri'ne bulaşmama yönünde bir insani gayretlerinin olduğunu söyledim. Ama ailesi müslüman olanların ise, tıpkı bu dönemdeki müslüman ailelerde yetişen çocuklar gibi bir 'iç eğitim'den geçmiş olacaklarının da (kıyas yöntemiyle) söylenebileceğini de ifade ettim. Tabii ki her peygamberin durumu aynı değildir; zira İsrailoğulları'nın soyundan gelen (Kur'an'ın bize isimlerini bildirdiği) bazı peygamberler zaten baba-oğul (hatta 'evsat' yani torunlar) olarak bir nesep ilişkisine sahiptirler. Ancak bazı peygamberler de vardır ki, "babaları uyarılmamış" bir kavme gönderilmişlerdir ki Yasin suresinde bildirildiğine göre Mekke toplumu böyle bir toplumdur. Bu toplumda da Muvahhitler elbette vardır; ancak toplumun geneli, Kur'an'ın ifadesiyle 'müşrik'tir. Yani bu şu demektir: bu toplumda hakim düzen cahiliyedir ve bu toplumda resmen geçerli din, putperestliktir, şirk dinidir. Bu demek değildir ki, bu toplumda hiç muvahhid, hanif, hatta 'müslüman' yoktur. Malumunuz, Havariler de Kur'an'da kendilerini 'müslüman' olarak tanımlamışlardır (yani Hz. İsa'nın getirdiği vahye teslim olduklarını beyan etmişlerdir). Dolayısıyla, Hz. İsa'nın davetini kabul edip de hala sahih inancı koruyan kişiler o dönemde de (muhtemelen) vardı ancak bunlar bir topluluk veya ümmet olarak mevcut değildi. En azından, etkin bir topluluk değillerdi. Nitekim Ehl-i Kitab'ın içinde de Kur'an'ı duyduklarında kalpleri titreyenler olduğunu vs. biliyoruz. Şimdi bu konu başka bir şeydir, bir toplumun vahye muhatap olması başka birşeydir. Yani Kur'an nazil olduğu zaman önce Arap müşrik toplumu tabii ki daha sonra da bütün insanlık 'uyarılmış' ve 'tebşir' edilmiştir. Kur'an, bir ferde, küçük bir kavme vs. inmiş değildir. Dolayısıyla burada 'muhatab'ın konumunu iyi değerlendirmemiz gerekir. Kur'an bize, bu toplumun "atalarının uyarılmadığını" ve 'cahili' bir toplum olduğunu söylüyor. Yani artık bu toplumda samimi olarak 'inanmak' isteyen bir kişinin önünde bir çok engel vardır ve bu kişi yolunu 'şaşırsa' (yani sapıtsa) mazur görülebilir. İşte vahiy böylesi durumlarda gelir ve insanların muhtemel mazeretlerinin önünü alır. O bakımdan, Hz. Peygamber'in Mekke'deki konumu da çok farklı değildir. Soy itibarıyla iyi bir aileden gelmektedir; Abdülmuttalib'in torunudur; soy bağı Hz. İsmail'e kadar götürülebilir; ancak bunlar O'nun 'hidayet'e ermiş olduğu anlamına gelmez. Çünkü hidayet ancak vahy ile mümkündür. Ayette kullanılan 'dallin' ifadesi de, "kitap nedir, iman nedir bilmezdin" ifadesi de, kanımca bunu anlatmaktadır. Vahy olmadan bilinebilecek hiç mi bir şey yoktur. Vardır elbette. Mesela hanif olarak kalmak mümkündür (Bu arada hatırlatayım; bu tabirin 'ateistlikle' alakası yoktur). Ancak hanif olarak kalmak, 'mümin' olmaya yeter mi? Bence yetmez. Çünkü mümin olmak için, 'iman edilecek' bir vahyin (ya da peygamberin) olması (ya da bu vahyin veya peygamberin mesajının bozulmaması) gerekir. Bu yoksa, o zaman insanların doğru yolu bulamaması da, sapması da, hatta sapkınlaşması da mümkündür (tabii bu mümkünlüğü, illa herkes sapacak ya da sapıtacaktır şeklinde anlamamak gerekir). Burada bir risk vardır ve bu risk, insanların Allah'a karşı öne sürebileceği bir mazeret olarak düşünülmelidir. Bunu tıpkı insanın (vahy olmadan da) aklıyla bütün kainatı yaratan bir varlığın olabileceğine inanmasına benzetebiliriz. Evet, insan aklıyla bu sonuca ulaşabilir; ancak bu varlığın vasıfları, bu varlığın emirleri, hesap günü, melekler, cennet-cehennem vs. gibi bir çok hususta insan aklının tek başına yapabileceği bir şey yoktur. O nedenle, vahy olmasa, insana bu konularda 'şaşkın şaşkın dolaşmaktan' başka bir seçenek kalmaz! Söylemek istediğim esas itibarıyla budur.

Yoksa peygamberlerin vahye muhatap olmadan önce de saygın ve şerefli kişiler oldukları zaten bellidir ve buna akıl yoluyla da ulaşabiliriz. Yani şöyle: Allah, elbette davet görevini, saygın olmayan, güvenilmeyen kişilere tevdi etmez. Bu aklın gereğidir. O halde, peygamberler(den bazıları), vahy meleği gelmeden de iyi, dürüst, güvenilir insanlardır. Ama şu farkı da görelim; bu başka bir şeydir; vahy geldikten sonra peygamberlik görevi başka bir şeydir. Benim söylemek istediğim özetle budur...
Logged
12 Mayıs 2009, 02:14:15 ÖS 14
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #226 :»

 
Alıntı
M.kürşat ATALAR
Dalalet kelimesinin ise, "doğru yolda olmama" anlamında sapma, sapıklık, sapkınlık gibi manalara geldiği açıktır. Gaflet ise 'bilincinde veya farkında olmama durumu"na karşılık gelir

Duha Suresi 7 : Sen şaşırıp ne yapacağın bilemez bir durumda iken, sana yol göstererek ne yapman gerektiğini öğretmedi mi ?

PEYGAMBERİMİZİN Kendisi ALLAH'a iman etmiş olmasına ve ALLAHa hiç şirk koşmamasına rağmen, insanların ALLAH hakkında, melekler, peygamberler, kitaplar ve ahiret hakkında DETAYLI nasıl bir akideye sahip olmaları gerektiğini şuurla ve ayrıntılarıyla bilmiyordu.

BENİM AYETTEN ANLADIĞIM MANA BUDUR
 
HALBUKİ MEAL KİTAPLARDA ÇOĞUNLUKLA GEÇEN İFADE ŞAŞIRMIŞ, YOL BİLMEMEK ANLAMINDADIR VE BAZI MEALLERDE DE TAMAMEN SAPMIŞ VE SAPITMIŞ ANLAMINDA DELALETTE OLARAK VERİLMİŞTİR

Kuran’da Peygamberimiz’in Peygamberlikten önceki durumu şöyle anlatılır.
 
Duha Suresi 7 : Sen şaşırıp ne yapacağın bilemez bir durumda iken, sana yol göstererek ne yapman gerektiğini öğretmedi mi ?

Şura Suresi 52 : İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir , iman nedir bilmezdin?

DİKKAT ! Ayeti kerimede sapıtmış denilmiyor 'Seni yol bilmez iken(en doğru)yola iletmedimi?' deniyor ve bu iki ifade arasında büyük bir anlam farkı vardır. Dikkatinizi çekerim.

AYETİN MEALİ YANLIŞ OLURSA, TEFSİRİ DE YANLIŞ OLUR

SAPMAK:Gidiş yönünden ayrılarak başkabir doğrultuya yönelmek.(Önceden belirlenmiş,tesbit edilmiş ve benimsenmiş görüş ,düşünüş,amaç ve davranışlardan ayrılmak:Amacından sapmak.Doğruluktan ayrılarak kötü ve yanlış yola girmek: Sapıtmak delalate düşmek .

YOL BİLMEMEK:Davranış kurallarından haberi olmamak.Gerektiği gibi davranamamak

ŞURA-52: SEN KİTAP NEDİR, İMAN NEDİR BİLMEZDİN

Bu Âyet-i Kerime'de Sözkonusu Edilen "Kitab" ve "İman'ın Mahiyeti nedir ?

Şunu belirtmem gerekir  ki; ilim adamları yü­ce Allah'ın: "Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin." buyruğunun tevili hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Bir kesim bu âyet-i kerimede iman, imanın şeraii ve alametleridir, demişlerdir. Bu görüşü es-Sa'lebî nak­letmektedir. Bunun bu şeriatın tafsili hükümleri olduğu da söylenmiştir. Yani sen bu tafsilatı bilmeyen birisi idin. Çünkü iman lafzının şeriatın tafsi­li hükümleri hakkında kullanılması mümkündür. Bu görüşü de el-Kuşeyrî zik­retmiştir.

EVET BENDE BU GÖRÜŞTE OLDUĞUMU BU GÖRÜŞE KATILDIĞIMI İFADE EDEBİLİRİM

Bir diğer görüşe göre: Sen vahiyden önce Kur'ân-ı Kerimi okuyacağını bi­lemediğin gibi, insanları imana nasıl davet edeceğini de bilemiyordun. Ben­zeri bir görüş de Ebu'l-Aliye'den nakledilmiştir.

Yoksa peygamberlerin vahye muhatap olmadan önce de saygın ve şerefli kişiler oldukları zaten bellidir ve buna akıl yoluyla da ulaşabiliriz. Yani şöyle: Allah, elbette davet görevini, saygın olmayan, güvenilmeyen kişilere tevdi etmez. Bu aklın gereğidir. O halde, peygamberler(den bazıları), vahy meleği gelmeden de iyi, dürüst, güvenilir insanlardır. Ama şu farkı da görelim; bu başka bir şeydir; vahy geldikten sonra peygamberlik görevi başka bir şeydir. Benim söylemek istediğim özetle budur...

demişsiniz. EVETGÖRÜŞÜNÜZE TAMAMEN KATILIR, VAHİY GLDİKTEN SONRA PEYGAMBERLİK GÖREVİ FARKLI HEM DE ÇOK FARKLIDIR

SAYGILARIMLA



« Son Düzenleme: 12 Mayıs 2009, 02:17:15 ÖS 14 Gönderen: abdulhamit » Logged
13 Mayıs 2009, 09:28:39 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #227 :»

Değerli kardeşim Abdülhamit,

Mesele böylece anlaşılmış oluyor. Ben de zaten peygamberlerden bazıları, vahiy gelmeden önce 'sapıktı' demiyorum. Bu tür bir ifadeyi kullanmaktan Allah'a sığınırım. Bu ifadeyi "doğru yolda değillerdi" anlamında 'sapma' eylemine karşılık olarak kullanıyorum ki, bu kullanım kök-anlam yöntemine uygundur. Siz "şaşırıp ne yapacağını bilmez durumda iken" anlamı vermişsiniz; esas itibarıyla bu anlamın benim söylediğim anlamdan farkı yok zaten. Peygamber niçin 'şaşırır'? Vahiy olmadığı için. Vahiyle muhatap olsa zaten "ne yapacağını bilmez durumdan" kurtulur, değil mi? O nedenle, bu ayetteki 'dalalet' kelimesi 'huda'nın karşılığı olarak kullanılmıştır ki, hüda vahyi temsil eder, dalalet ise, vahy olmadığı zaman geriye kalan bütün durumları karşılar. İfadeyi bu manada kullanıyoruz ve yine söylüyorum ki, bizler beşer olduğumuz için Allah'ın (tabir-i caizse) 'çekinmeden' kullandığı ifadeleri, had bilmezlik yaparak kullanmamalıyız. Yani daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursam, "biraz yumuşatarak" kullanmalıyız; ancak bunu anlamı bozacak veya saptıracak şekilde de yapmamalıyız. Çünkü Kur'an Allah'ın kelamıdır ve bu gibi konularda orjinal metin ne diyorsa, ona bağlı kalacak şekilde tefsir/yorum yapmalıyız...
Logged
13 Mayıs 2009, 11:17:21 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #228 :»

Okunuş   Ve vecedeke dallen feheda.
Diyanet Çevirisi   Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?
Diyanet Vakfı   Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
Elmalılı Orijinal   ve seni yol bilmez iken yola koymadı mı?
Elmalılı Sade. 1   Seni, yol bilmez iken (doğru) yola koymadı mı?
Elmalılı Sade. 2   Seni yol bilmez bulup yola iletmedi mi?
Ö. N. Bilmen   Ve seni bir şaşırmış halde buldu da doğru yolu göstermedi mi?
S. Ateş   Seni şaşırmış bulup yola iletmedi mi?
A. Bulaç   Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi?
Muhammed Esed   Ve yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı?
Y.N. Öztürk   Seni şaşırmış olarak bulup da kılavuzluğunu üstlenmedi mi?
S. Yıldırım   Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?
Tefhimü-l Kuran   Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?
Fizilalil Kuran   Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
A. Gölpınarlı   Ve seni, yol yitirmiş bulup da yol göstermedi mi sana?
H. S. Yeter   Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
A. Uğur   Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?
G. Onan   Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?
Ş. Piriş   Seni dalalette bulup, doğru yolu göstermedi mi?


Alıntı
Mesele böylece anlaşılmış oluyor. Ben de zaten peygamberlerden bazıları, vahiy gelmeden önce 'sapıktı' demiyorum. Bu tür bir ifadeyi kullanmaktan Allah'a sığınırım. Bu ifadeyi "doğru yolda değillerdi" anlamında 'sapma' eylemine karşılık olarak kullanıyorum ki, bu kullanım kök-anlam yöntemine uygundur.

DOĞRU YOLDA DEĞİLLERDİ KARŞILIĞI SAPMA EYLEMİDİR.

O HALDE

SORU: Peygamber efendimiz nasıl olabilir ki, vahiy gelmeden önce de doğru yolda değildi. Doğru yolda değil ididen maksat kuran ve onun davranış ilkelerinden haberi olmamak ise evet katılırım size. Ama aksini iddia ise asla ve haşa. Bunu kanıtlayan bir ifade bulabilir misiniz ?

O nebi olmadan öncede Sapık ve sapkın değildi. Haşa Allahı tanımayan küffar biri de değildi.


Alıntı
Bu ifadeyi "doğru yolda değillerdi" anlamında 'sapma' eylemine karşılık olarak kullanıyorum ki, bu kullanım kök-anlam yöntemine uygundur. Siz "şaşırıp ne yapacağını bilmez durumda iken" anlamı vermişsiniz; esas itibarıyla bu anlamın benim söylediğim anlamdan farkı yok zaten. Peygamber niçin 'şaşırır'? Vahiy olmadığı için. Vahiyle muhatap olsa zaten "ne yapacağını bilmez durumdan" kurtulur, değil mi? O nedenle, bu ayetteki 'dalalet' kelimesi 'huda'nın karşılığı olarak kullanılmıştır ki, hüda vahyi temsil eder, dalalet ise, vahy olmadığı zaman geriye kalan bütün durumları karşılar. İfadeyi bu manada kullanıyoruz.

İŞTE BENİM DE İZAH ETMEK İSTEDİĞİ CÜMLELER BUNLARDI VE SİZ DE AYNISINI SÖYLEMEKTESİNİZ

Alıntı
Yani daha açık bir ifadeyle söyleyecek olursam, "biraz yumuşatarak" kullanmalıyız; ancak bunu anlamı bozacak veya saptıracak şekilde de yapmamalıyız. Çünkü Kur'an Allah'ın kelamıdır ve bu gibi konularda orjinal metin ne diyorsa, ona bağlı kalacak şekilde tefsir/yorum yapmalıyız...

Bilginiz olmak üzere arapçada bir kelimenin kök itibari ile birkaç anlamı mevcuttur. Ayette geçen kelimenin ayete uygun hangi anlamda olduğunu ortaya çıkarmak kelamcıların ihtisas işidir . Şayet bu böyle yapılmaz ise yani sizin ifade ettiğiniz yöntem ile meale  tüm manalar verilerek bir kuran tefsiri yapılacak olsa bir değil birkaç kuran tefsiri çıkar hem de biribirinin zıddı ile

Böyle bir kuran tefsiri beyinleri darmadağın eder mi etmez mi ?
« Son Düzenleme: 13 Mayıs 2009, 11:25:15 ÖÖ 11 Gönderen: abdulhamit » Logged
13 Mayıs 2009, 12:22:30 ÖS 12
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #229 :»

Değerli kardeşim Abdülhamit,

Hüda ve dalalet arasındaki fark konusundaki görüşlerimi ifade ettim. Bendeniz bu ve benzeri konularda kök-anlama bağlı kalma yöntemini uyguluyorum (ya da uygulamaya çalışıyorum). O nedenle "kelimelerin kök itibarıyla bir kaç anlamı bulunduğu" sözünüzün yanlış olduğunu düşünüyorum. Bana göre, kök-anlam tektir; ama o anlamdan neşet eden başka (yani tali) anlamlar mevcuttur. Fakat bütün bu anlamların, mutlaka kök-anlam ile bağlantısı olmalıdır. Bu bağlantının bulunmadığı ya da koparıldığı anlamları, o kelimenin ikinci, üçüncü... vs. anlamı olarak anmanın doğru bir yaklaşım olmadığını ileri sürüyorum. Bu konu, dil bilim alanına giriyor ve tabii ki benim görüşümden farklı yaklaşımlar da var. Ama bendeniz kendi görüşümde ısrarcıyım. Bana göre kavramlar ve kelimeler konusunda, tali anlamları kök-anlam düzeyine çıkarmak yanlıştır. Mutlaka bir 'anlam hiyerarşisi' kurulmalıdır. Yani kök-anlam diğer anlamları belirlemelidir. Bu konuyu 'zikr' kavramını incelerken anlatmaya çalışmıştım. On Tez adlı kitabımda da bu hususu işlemeye çalıştım. Tabii elimizdeki bütün lügat ve tefsir çalışmalarında sizin ifade ettiğiniz görüş hakim. Ama ben bunu yanlış buluyorum. Bence böyle yapılırsa, asıl o zaman anlam kargaşası ortaya çıkıyor ve dileyen dilediği manayı o kelimenin anlamı olarak alıyor. Hatırlarsınız Yaşar Nuri ile Hüseyin Hatemi 'darb' kelimesini 'vurmak' olarak değil, 'sert dokunmak', 'çizmek' vs. gibi anlamlar verirken aynı şeyi söylemişlerdi. Yani demişlerdi ki: "bu manalar da lügatte var; o zaman ben de kendi namıma bu manalardan birini seçiyorum!" İşte kafa karışıklığına asıl bu yöntem sebep oluyor, yoksa benim yöntemim değil. Benim uygulamaya çalıştığım yöntemin zor tarafı, kök-anlama ulaşmakta yaşanabilir. Ama bu da sonuçta bir sa'y işidir. Çalışıp bulacağız. Kök-anlam yok diyemeyiz; var ve biz onu araştırıp bulacağız. Bulmak biraz zaman alabilir; burada da farklı görüşler ortaya çıkabilir; ancak bunlar, bir kelimenin kök-anlamı olmadığına hamledilemez. Arapça da fiil kökenli bir dil olduğu için, kelimelerin kökünde "sabit bir fiil"in olduğu yönündeki düşüncemin yanlış olmadığını düşünüyorum. Bu konuda yakın-anlamlı kelimelerin birbirine karıştırılması riski vardır, doğrudur. Ancak bu da çözümlenebilir. Bunu da atlamak, hoplamak,  zıplamak fiileri için farklı kelimelerin kullanıldığı örneğiyle daha önce izah etmeye çalışmıştım. Aynı şeyi, Arapça'da fe-a-le, sa-na-a ve a-me-le fiilleri için de örnek olarak işlemeye çalışmıştım. Bu çaba, daha sistematik bir mahiyet kazandığında, bence tefsir alanında yeni bir ufuk açılacaktır. Bendeniz bu konuyu işlemeye çalışıyorum. Ama tabii ki, bu yöntemi Kur'an'ın bütünü için uyguladığımız zaman, işte o zaman, "Kök-Anlam Yöntemi ile Kur'an Tefsiri" başlıklı bir eser ortaya çıkabilecektir. Benim ömrüm buna yeter mi bilemiyorum ama bu tezin 'fikir babası' olarak, bu hususu Müslüman kamuoyunun dikkatlerine sunmuş bulunuyorum. Böylesi bir tefsir yazıldığında, en azından 'farklı' bir yaklaşıma göre yeni görüşler ortaya atılabileceğini de umuyorum...
Logged
13 Mayıs 2009, 01:12:53 ÖS 13
Üye Bilgileri
bilgekralaliya
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 52
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #230 :»

Hocam ben bir kelimenin literatür anlamının, kök anlamının önüne geçebileceğini düşünüyorum. nitekim kullandığımız kelimelerin çoğu kültürel dokuya göre çeşitli anlamlar kazanmıştır. kuran ise bir mekana inen, bir zemini olan bir kitaptır sözlükten fırlamamıştır. bir kelimenin toplumdaki çağrışımı o kelimenin kök anlamından daha önemli hale gelebilmiştir. kafir kelimesi aslında birşeyin üstünü örtmek anlamında kullanıldığı halde çağrışımından dolayı çiftçilere de kafir denilmiştir fakat islamın gelişi ile beraber artık kafir ilk anlamından daha çok literatürel anlamı ile bilinmeye başlanmış ve "hakkı bile bile yalanlayan, gerçeğin üstünü örten" şeklinde çağrışımlar bu kelimeden neşet etmiştir. artık kök anlamı literatür anlamını desteklemek dışında bir önceliğe sahip değildir ve kelime islam anlayış dünyasının bir parçası olmuştur. kimse kelimenin kök anlamını bile düşünmez birine kafir dediğin zaman sinirlenir, birine kafir dediğin zaman ona çiftçi demiş olmazsın (bu da kelimenin bir önceki çağrışımıdır), kök anlam elbette önemlidir ama bir kelimeden kuranın kendisine indiği toplumun ne anladığı daha önemlidir.
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
13 Mayıs 2009, 01:47:57 ÖS 13
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #231 :»

Değerli bilgekral kardeşim,

Bendeniz savunduğunuz tezi doğru görmüyorum. Bana göre, bir kavramın anlam dünyasının zaman içerisinde genişlemesi olgusu, subjektif etkilere açık bir konudur ve tarih boyunca da bu etkinin olumsuz yansımaları görülmüştür. Mesela tasavvuf ekolü Kur'ani kavramlara kendi ekolünün uygun gördüğü anlamları verirken, felsefeciler de aynı şeyi yapmışlar; hatta özellikle partizan siyasi gruplar bu işi daha da ileri boyutlara götürmüşlerdir. Hepimizin bildiği gibi Hariciler 'küfr' kavramının anlam alanını kendilerince yorumlamışlar ve bu yüzden de Hz. Ali'yi bile 'kafir 'ilan etmişlerdir. Bu ve benzeri durumlarda, sizin tezinizi kabul edersek, o zaman herkesin kendine göre bir 'yol' tutturmasını meşru görmemiz gerekir ki, bu olamaz. Olamıyorsa, elimizde 'sabit' bir tutamağımızın olması gerekir. Bana göre kök-anlam yöntemi bu konuda 'işlevsel'dir ve sonuçları açısından da bana göre hata yapmaya daha az meyyal bir yaklaşımdır...
Logged
14 Mayıs 2009, 02:20:53 ÖS 14
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #232 :»

 
Alıntı
Bana göre, kök-anlam tektir; ama o anlamdan neşet eden başka (yani tali) anlamlar mevcuttur. Fakat bütün bu anlamların, mutlaka kök-anlam ile bağlantısı olmalıdır. Bu bağlantının bulunmadığı ya da koparıldığı anlamları, o kelimenin ikinci, üçüncü... vs. anlamı olarak anmanın doğru bir yaklaşım olmadığını ileri sürüyorum. Bu konu, dil bilim alanına giriyor ve tabii ki benim görüşümden farklı yaklaşımlar da var. Ama bendeniz kendi görüşümde ısrarcıyım. Bana göre kavramlar ve kelimeler konusunda, tali anlamları kök-anlam düzeyine çıkarmak yanlıştır. Mutlaka bir 'anlam hiyerarşisi' kurulmalıdır. Yani kök-anlam diğer anlamları belirlemelidir

Evet belittiğiniz gibi konu dil bilim alanına giriyor.

Alıntı
Abdulhamit
Bilginiz olmak üzere arapçada bir kelimenin kök itibari ile birkaç anlamı mevcuttur. Ayette geçen kelimenin ayete uygun hangi anlamda olduğunu ortaya çıkarmak kelamcıların ihtisas işidir

MUTLAKA KÖK ANLAMINI YALIN HALİYLE KURAN TEFSİRİNE YANSITMAK NE DERECE AYETİN MEALİNE KATKISI OLUR. ZİHİNLERDE FARKLI DÜŞÜNCELERE SEBEBİYET VERİR Mİ VERMEZ Mİ BENCE BU BİR TARTIŞMA SORUSUDUR.

Örneğinize örnek ile Bir cevab verecek olursak

Nisa 34 : Er ricalü kavvamune alen nisai bi ma faddalellahü ba'dahüm ala ba'div ve bi ma enfeku min emvalihim fes salihatü kanitatün hafizatül lil ğaybi bi ma hafizAllah vellati tehafune nüşüzehünne fe izuhünne vehcüruhünne fil medacii vadribuhünn fe in eta'neküm fe la tebğu aleyhinne sebila innellahe kane aliyyen kebira

Bu ayetteki asil sorun nüşüzehünne (nüşüz) (baskaldiri), öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve dövün (vadribuhünn) (adribu). Kelimelerinin yalis cevirisinden kaynaklanmadadir. Bu iki kelimenin baska hangi anlamlara geldigine dikkat edelim ;

Nüşüz: Dusmanlik, huysuzluk, İffetsizlik, baskaldiri, kotu davranmak, kadin veya erkegin Evlilik gorevlerini yerine getirilmemesi

Adribe: (Darebe Kokunden Gelir) Vurmak, dokundurmak, ayirmak, iki seyi ayri yere koymak

Nisa 128. ayete bakalim. Burda konu olan erkekdir ve ayni kelime Nüşüz kelimesi kullanilmis. Burda huysuzluk diye cevrilirken, Kadinin durumunda bas kaldirmak olarak Nisa 34 de cevriliyor. "Bir kadın kocasının huysuzluğundan,.." suphe ediyorsa ne yapacamis, "Uzlaşma daha iyidir". :

Nisa 128 Ve inimraetün hafet mim ba'liha nüşuzen ev i'radan fe la cünaha aleyhima ey yusliha beynehüma sulha ves sulhu hayr ve uhdiratil enfüsüş şuhh ve in tuhsinu ve tetteku fe innellahe kane bi ma ta'melune habira

Nisa 128 Meal : Bir kadın kocasının huysuzluğundan, yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ediyorsa uzlaşmayla tekrar aralarını düzeltmeleri daha uygun. Uzlaşma daha iyidir. Kişi bencil ve kıskanç davranmağa eğilimlidir. İyilik yapar ve erdemli davranırsanız, elbette ALLAH yaptıklarınızı haber alır.

Iste Çifte standart ( Kelime ayni kelime : kadin ve erkege gore meal ).

 Bu iki ayetin anlamina bir arada dusunmek durmundayiz. Adribu ayrilmak , ayri yasamak anlami iki ayetde aynidir.
 
Toplumdan gelen onyargilar ve ilk tefsircilerin Adribe kelimesine verdikleri DOVME anlaminin etkisiyle. Adribenin DOVME anlamina geldigi sonraki mealciler tarafindan sorgulanmadan kabul edilmistir..

Zaten benimde ifade etmek istediğim

Alıntı
Ayette geçen kelimenin ayete uygun hangi anlamda olduğunu ortaya çıkarmak kelamcıların ihtisas işidir . Şayet bu böyle yapılmaz ise yani sizin ifade ettiğiniz yöntem ile meale  tüm manalar verilerek bir kuran tefsiri yapılacak olsa bir değil birkaç kuran tefsiri çıkar hem de biribirinin zıddı ile

Böyle bir kuran tefsiri beyinleri darmadağın eder mi etmez mi ?

Ayette geçen kelimenin ayete uygun hangi anlamda olduğunu ortaya çıkarmak KURANIN ANLAŞILMASI BAKIMINDAN ELZEMDİR

Alıntı
Bu konuda yakın-anlamlı kelimelerin birbirine karıştırılması riski vardır, doğrudur. Ancak bu da çözümlenebilir. Bunu da atlamak, hoplamak,  zıplamak fiileri için farklı kelimelerin kullanıldığı örneğiyle daha önce izah etmeye çalışmıştım. Aynı şeyi, Arapça'da fe-a-le, sa-na-a ve a-me-le fiilleri için de örnek olarak işlemeye çalışmıştım. Bu çaba, daha sistematik bir mahiyet kazandığında, bence tefsir alanında yeni bir ufuk açılacaktır. Bendeniz bu konuyu işlemeye çalışıyorum. Ama tabii ki, bu yöntemi Kur'an'ın bütünü için uyguladığımız zaman, işte o zaman, "Kök-Anlam Yöntemi ile Kur'an Tefsiri" başlıklı bir eser ortaya çıkabilecektir. Benim ömrüm buna yeter mi bilemiyorum ama bu tezin 'fikir babası' olarak, bu hususu Müslüman kamuoyunun dikkatlerine sunmuş bulunuyorum. Böylesi bir tefsir yazıldığında, en azından 'farklı' bir yaklaşıma göre yeni görüşler ortaya atılabileceğini de umuyorum

İŞTE O ZAMAN KÖK-ANLAM YÖNTEMİ İLE KURAN TEFSİRİ BAŞLIKLI ESERİN ORTAYA ÇIKMASI BENİ OLDUKÇA HEYCANLANDIRDI. KURANI ANLAMAYA TEFSİR ETMEYE YARDIMCI OLACAK HER GİRİŞİMİ DESTEKLERİZ

İNŞALLAH ÖMRÜNÜZ KAFİ GELİR VE BÖYLECE ESERİNİZİ OKUYUP YARARLANMIŞ OLURUZ.
Logged
14 Mayıs 2009, 02:33:29 ÖS 14
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #233 :»

Ayetteki fadribuhünne ifadesi, Arapça'da yirmiye yakın manası bulunan darb kelimesinden türeyen bir emirdir. Kur'ân'da darbkelimesi aşağıdaki ayetlerde kullanılmıştır. Darb: Örnek verme, örneklerle anlatma. (Örnek olarak bk. İbrahim 24, Nahl 75 - 76, Rûm28) Gezip dolaşma, seyahat etme(bk. Nisa 94, Maide 106). Yol açma(bk. Tâhâ 77). Uzaklaştırma, uzakta tutma(bk. Zühruf 5). Mühürleme, damgalama, tıkama(bk. Bakara 61, Kehf 11). Yüze ve sırta vurma(bk. Enfal 50, Muhammed 24). Elle vurma (bk. Saffat 93). Boyun ve parmakları vurup uçurma (bk. Enfal 12). Bir aletle (sopa v.s.) vurma (bk. Bakara 60, Araf 160, Şuara 63, Sad 44).

İşte görüldüğü gibi birçok manası bulunan darb kelimesi, bu ayette ( Nisa- 34 )  uzaklaştırma anlamında kullanılmıştır

Ayette geçen kelimenin ayete uygun hangi anlamda olduğunu ortaya çıkarmak KURANIN ANLAŞILMASI BAKIMINDAN ELZEMDİR

İŞTE O ZAMAN KÖK-ANLAM YÖNTEMİ İLE KURAN TEFSİRİ BAŞLIKLI ESERİN ORTAYA ÇIKACAK DEMENİZ

BENİ OLDUKÇA HEYCANLANDIRDI. KURANI ANLAMAYA TEFSİR ETMEYE YARDIMCI OLACAK HER GİRİŞİMİ DESTEKLERİZ

İNŞALLAH ÖMRÜNÜZ KAFİ GELİR VE BÖYLECE ESERİNİZİ OKUYUP YARARLANMIŞ OLURUZ.
« Son Düzenleme: 14 Mayıs 2009, 02:39:30 ÖS 14 Gönderen: abdulhamit » Logged
14 Mayıs 2009, 02:57:17 ÖS 14
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #234 :»

Değerli Abdülhamit Kardeşim,

Da-ra-be fiilinin geçtiği ayetlere Kur'an meallerinin (Türkçe olanlarının yani) farklı anlamlar verdiklerini elbette ben de biliyorum. Fakat burada benim altını çizmeye çalıştığım husus, bu anlamların 'subjektif'çoğunlukla' 'yalın' anlamının sabit/öz bir eyleme karşılık geldiği yönündeki düşünce
Logged
14 Mayıs 2009, 03:22:12 ÖS 15
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #235 :»

Yanlışlıkla gönder tuşuna basınca yazı eksik geldi:) Kaldığım yerden devam edeyim:

Da-ra-be fiilinin geçtiği ayetlere Kur'an meallerinin (Türkçe olanlarının yani) farklı anlamlar verdiklerini elbette ben de biliyorum. Fakat burada benim altını çizmeye çalıştığım husus şudur: bu anlamlar belirli bir 'yöntem'e bağlı kalınmadan verilmektedir ve bu da 'keyfi' yorumlara neden olmaktadır. Mesela siz diyorsunuz ki, "bu işin ehli olanlar bu manaları vermek için çalışacaklardır." İyi ama bu işin 'ehli' olmak, yanlış yorumlamaya engel değil ki. Hem o kişinin 'ehil' olduğuna dair hangi karineye güveneceğiz?! Dolayısıyla, bu türden soruları yeterince cevaplamak için, her zaman 'yöntem' kriterinden hareket etmeliyiz. O nedenle, her ilim dalında 'usül' öncelikli konu olarak görülür ve bu doğrudur da. Hatta güncel bir tartışma olarak Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına bakacak olursanız, onlar bile, önce bir davayı 'usül' yönünden incelerler; eğer usül yönünden eksik varsa, 'esas'a geçmezler bile... Burada amaç, herkesin mutabık olduğu kurallara uyulmasının, devletin varlık nedeni olan ilkelerin devamındaki hayati önemini vurgulamaktır. Yoksa usüller de elbette yanlış olabilir. Ancak tanım gereği, usül, bir çok düşüncenin artık sistematikleşmiş haline karşılık gelir ve bu yüzden de, usül eleştirisi çok daha zor bir eleştiridir. Yoksa siz benim bir ayete verdiğim meali kabul etmezsiniz, ben de sizin bir ayete verdiğiniz meali kabul etmeyebilirim. Bunlar hep olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Fakat bir usulün kabulu veya reddi, o kadar basit bir şey değildir. Zaten, usülün oluşması zorlu bir iştir. Ha deyince usül oluşmaz. Koca İslam tarihinde veya Avrupa tarihinde, kaç tane usül vardır, saysanız 3'ü, 5'i geçmez. En basit ifadesiyle, tez-antitez-sentez şeklinde ifade edebilirsiniz ki, bunun da sayısı zaten üçtür. Bu yüzden, tek tek ayet meallerine farklı anlamlar verilmesini çok yadırgamam; ancak buradaki sorun, bu meallerin 'keyfi' yapılmasıdır. "Bana göre bu ayetin doğru meali budur" ifadesi, kanımca pek bir değer ifade etmez. Ama "benim yöntemime göre, bu ayetin doğru meali budur" diyebiliyor muyuz, işte o zaman o yorumu, meali, tefsiri, dikkate değer bulurum.

Bu genel girizgahtan sonra 'da-ra-be' fiiline verilen farklı manaları da aynı şekilde değerlendirdiğimi bilmenizi isterim. Yani farklı mealleri biliyorum ama bunların belirli bir yönteme göre yapılmadıklarını biliyorum. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili ta başta söylediğim şeyi tekrarlamam gerekirse, lügatlerde yer alan ve belirli bir anlam hiyerarşisi bulunmayan anlamların her hangi birini ayetlerin meallendirilmesinde keyfi olarak tercih etme yaklaşımını yanlış buluyorum. Bence da-ra-be fiilinin belirli bir anlamı vardır ve bu fiil, Arapça'da tek bir eylemi karşılar. Başkası mümkün değildir. Ancak malumunuz harf-i cer'ler de vardır ve bunlar bir fiilin önüne geldiğinde o zaman mana farklılaşabilir. Fakat bu farklılık dahi, kelimenin kök-anlamından çok uzak olamaz. Bu konu, 'deyimler' meselesinde de geçerlidir ve bendeniz aynı kuralın deyimler için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Mesela göze gelmek ile göze girmek iki farklı deyimdir ve iki deyimde göz kelimesinin yanına gelmek ve girmek fiilleri eklenmiştir. Burada fiil tekten ikiye çıktığı (ve ek fiiller değiştiği) için anlam farklılaşmıştır fakat daha titiz bir bakışla bu deyimleri incelediğimizde "göz" kelimesinin bu deyimlerde bile 'etkili' bir kelime olduğunu görürüz. Yani bu deyimlerde 'göz' kelimesinin yerine başka bir kelime eklediğimizde (örneğin kalp veya burun), deyim anlamının değiştiğini görürüz ki, buradan da bu deyimlerde gözün eyleminin belirleyici olduğu sonucuna ulaşırız. Dolayısıyla, Zuhruf suresindeki ayette 'uzaklaşma' anlamı verilirken 'an' (yani -den ekinin) kullanıldığına veya 'darb-i mesel' terkibinin de bir 'deyim' olduğuna dikkatinizi çekiyorum ama yine de bu kullanımlarda bile 'da-ra-be' fiilinin etkisinin olduğunu da unutmayalım diyorum.

Aynı yaklaşımı rahatlıkla 'nüşuz' kelimesi için de geçerli sayabiliriz. "Kadın için 'nüşuz' denildiğinde şu anlama gelir, erkek için 'nüşuz' denildiğinde şu anlama gelir" yaklaşımı yanlıştır. Nüşuz her ikisi için de aynıdır. Çünkü kelime aynıdır; fiil kökü aynıdır; fakat 'sonuçları' aynı olmayabilir. Bu konuyu daha öne 'hatiin' kelimesini örnek verirken işlemiştim. Kur'an'da bu kelime Hz. Yusuf'u kuyuya atan kardeşlerin dilinden "biz hata yapanlarız" şeklinde kullanılırken cehennemlik bir eyleme karşılık kullanılmadığı halde, Allah'ın birliğini tasdik anlamında "hata yapanlar"ın hatasının onları cehenneme götüreceği sonucunu biz çıkarabiliriz. Fakat dikkat edelim, her iki ayette de kelime 'hatiin'dir (yani "hata yapanlar"dır). Sorun, bu hataların ne olduğundadır, yoksa yapılan eylemin 'hata' oluşunda değildir. Bilemiyorum anlatabiliyor muyum? Hatanın ne olduğunu bilirsek, manayı da doğru vermekte zorlanmayız. Fakat kalkıpta Allah'ın birliğini tanıma konusunda hata yapanlar için kullanılan 'hatiin' ifadesini, "hayır, burada kasıt küfürdür, o yüzden bu ayeti "onlar kafirlerdir" şeklinde manalandırmak gerekir" diyemeyiz...

Tabii burada, 'mota mot' tercüme veya 'tam meal' yapılabilir mi? sorusu da anlamlı hale geliyor. Bu sıkıntı, zaten bütün Türkçe meallerde var. Muhtemelen diğer dillerde de aynı sorun vardır. Fakat bu, ayrı bir tartışmanın konusu olduğu için şimdilik buna girmeyelim derim...
Logged
14 Mayıs 2009, 04:00:03 ÖS 16
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #236 :»

KONU HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRTİP, YAZIP BİLGİLENDİRDİĞİNİZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

Ayette geçen kelimenin ayete uygun hangi anlamda olduğunu ortaya çıkarmak KURANIN ANLAŞILMASI BAKIMINDAN ELZEMDİR

İŞTE O ZAMAN KÖK-ANLAM YÖNTEMİ İLE KURAN TEFSİRİ BAŞLIKLI ESERİN ORTAYA ÇIKACAK DEMENİZ

BENİ OLDUKÇA HEYCANLANDIRDI. KURANI ANLAMAYA TEFSİR ETMEYE YARDIMCI OLACAK HER GİRİŞİMİ DESTEKLERİZ

İNŞALLAH ÖMRÜNÜZ KAFİ GELİR VE BÖYLECE ESERİNİZİ OKUYUP YARARLANMIŞ OLURUZ


İNŞALLAH HEM SİZİN VE HEM DE BİZİM ÖMRÜMÜZ KAFİ GELİR. BU YAPACAĞINIZ HİZMETİN İSLAMA, KURANA YAPACAĞINIZ HİZMET OLACAK OLMASI BAKIMDAN SİZİ ŞİMDİDEN KUTLARIM
« Son Düzenleme: 14 Mayıs 2009, 04:00:59 ÖS 16 Gönderen: abdulhamit » Logged
15 Mayıs 2009, 09:25:31 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #237 :»

Değerli Abdülhamit kardeşim,

Hayır temennileriniz için teşekkür ederim; inşallah Rabbimiz hepimize hayır umduğumuz işleri gerçekleştirebilme gücü ve imkanı verir. Bu konuda bendenizin bir şeyler yapmasından çok, bu işin yapılması önemli olduğu için, ben de, kim yaparsa yapsın yeter ki yapılsın diye temenni ediyorum. İşin tamamı, bugünden baktığımda 'bitmeyecekmiş' gibi görünüyor. Ama Rabbimiz nelere kadirdir, değil mi?! Bakarsın, içimizden birilerine bu hayırlı görevi tamamlamayı nasib eder!
Logged
15 Mayıs 2009, 03:00:01 ÖS 15
Üye Bilgileri
bilgekralaliya
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 52
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #238 :»

kürşat hocam kök anlam anlayışına göre kafir kelimesinin tekabul ettiği ver herkesin kabul ettiği sabit anlam ne olabilir? Ben bir kelimenin literatürel anlam kazanmasının bir zorlama ile değil doğal süreçte gerçekleştiğini söylüyorum. tıpkı deyimlerin ortaya çıkması gibi... kök anlam ile literatürel anlam arasında bir bağlam ortaya çıktığı zaman bu süreci engellemek bir insan için pek mümkün değildir. İlk anlamı, tekrar başka daha güçlü bir bağlam ile güçlendireceksin ki literatür anlamın çağrışımı ortadan kalksın.

mesela "mahalle baskısı" deyimini ortaya çıkaran Şerif Mardin, bu deyimi öyle kritik bir zamanda kullanımıştır ki var olan süreci ifade etmek için kelime bulunamamış ve bir deyimle insanlar kendilerini ifade etmeye başlamışlardır. halbuki bu deyim içerisinde kullanılan "mahalle"  kelimesi bölge anlamında kullanılıyor, "mahalli" dediğimiz zaman o şeyin "yerel" olduğunu anlaıyoruz, yani gavurcada "local" kelimesine tekabul ediyor. fakat şerif mardin neyi anlatmak isterse istesin, hangi düşüncenin yanında yada hangi düşüncenin karşısında olursa olsun literatüre yeni bir deyim kazanmıştır. bu öyle bir deyimdir ki içinde kullanılan iki kelimenin, sonuçta anlaşılan anlamla hiçbir bağlantısı yoktur. "mahalle" ve "baskı" kelimeleri ortaya çıkan yeni anlamla uzaktan yakından ilgisi olmayan iki kelimedir. bu deyimi bir müslüman da kullanabilir, bir islamcı  da kullanabilir, solcu da kullanabilir, sağcı da, ülkücü de, komünistte...

bakın yukarıda kullandığım kelimelerin bir çoğu asıl anlamın dışında ortaya çıkmış kelimelerdir. literatür anlamı asıl anlamlarının önüne geçmiştir. bu kelimeleri telaffuz ettiğinizde insanlar aslında neyi kastettiğinizi çok iyi anlarlar: "solcu" dediğiniz zaman insanlar sol fraksiyonların tamamını bir küme içinde düşünebilecek kadar anlıyor bu kelimenin ne anlama geldiğini. öyle ki bu kelime tarihsel bir film şeridi gibi insanların gözünün önünden bir çok şeyi geçiriyor. solcu dediğin zaman benim aklıma 68 kuşağı geliyor, 6. filo geliyor, fransız parlementosunun sol kısmına düşen insanlar geliyor. sağcı dediğin zaman benim aklıma adnan menderes geliyor, liberal demokratlar geliyor, muhafazakarlar geliyor. bakın hepsi benim kafamdaki yerel çağrışımlar. ben avrupalı birine "solcu"luktan bahsetsem onun aklına 6. filo gelmez. solcu kelimesinin bir yerel bir de genel anlamı oluşmuş insanların kafasında.

ha bu kelimeler kafa karıştırmak için kullanılabilir mi? tabi ki kullanılabilir. insanları yönetmek için, onları yönlendirmek için kullanılabilir mi? tabi ki kullanılabilir. toplum mühendisliği için kullanılabilir mi? tabiki kullanılır. hemen onlar için de örnekler verebiliriz:

 "kamusal alan" deyimi ilk olarak kim tarafından kullanılmıştır bilmiyorum. fakat insanlar bu alanın sınırlarını bilmiyorlar, bu sınırları anlamsız buluyorlar, aslında sistemin kamusal alan derken neyi kastettiğini  de anlıyorlar. kamusal alan dediğin zaman bilinçli bir insanın aklına suyun üstündeki kurt ve suyun aşağısındaki kuzu hikayesi geliyor. kurt suyun üst kısmından "suyumu kirletiyorsun" diyor. kuzu: "ama bu mümkün değil siz suyun üstündesiniz, eğer birinin suyu kirleniyorsa o, benim" diyor. kurt: "olsun ben gene de seni yiyeceğim" diyor.

"Terör" kelimesi ilk olarak kim tarafından kullanılmış bilmiyorum. fakat devlet yada küresel sistem bu kelimeyi yok etmek istediği bir oluşumu yaftalamak için kullanıyor. bu kavramın da açık bir tanımı, sınırları, yolu, yordamı, yöntemi belli değildir.

"irtica" kelimesi bildiğim kadarıyla osmanlının son dönemlerinde ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde kullanılıyor. dindar insanları yaftalamak için kullanılan bu kelimenin de sınırları belli değil, kimi kapsadığı ve neden kötü olduğu belli değil. sistem yok etmek istediği inanmış insanları öteklileştirmek için kullanıyor ve başarılı da oluyor.

sistem bir renge çeşitli bağlamlar yoluyla bir analam yükleyip o rengi birilerinin ilan edip, o birilerini ötekileştirebiliyor. Bir dönem küresel sistemin hedefinde olan "Komünizm"i yok etmek için "kırmızı" renk "Kızıl" diye telaffuz edilmiş ve bir yafta olarak solcuların boynuna bırakmıştı. "kızıl komünist" denildiği zaman insanlar onları dinlemeye bile yanaşmıyorlardı. doktrinleri nedir? hedefleri nedir? ne için çalışıyorlar? niçin komünist olmuşlar? kimse onları dinlemezdi. Müslümanlar için de "yeşil" kelimesini bir ötekileştirme ifadesi olarak kullandılar, çarşaf giyinen kadınlara "siyah çarşaf" giyenler değil "kara çarşaflılar" dediler. renkleri en itici tonda telaffuz ederek insanların çağrışım dünyalarını etkilediler ve başarılı da oldular.

fakat dikkat ederseniz sistemin aleyte kullandığı kelimelerin sınırı, yolu, yordamı, yöntemi belli değildir. delidumrul köprüsü gibidir, helvadan yapılan put gibidir, aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık gibidir, iki ucu pis değnek gibidir. Burada kelimelere yahudice bakmamak, anlamları hevasına göre eyip bükmemek misyonuna sahip insanlara ne kadar ihtiyaç olduğu görülüyor. yani insanların samimi bir bir biçimde kelimelere bakması gerekir. yoksa kavram hilkat garibesi bir hal alıyor. Demokrasi kavramına bakar mısınız ne hale gelmiş durumda. ona işliyor, ötekine işlemiyor, berikini hoş görüyor, ötekini cezalandırıyor... insanların kuranla muhattap olmayı bilmeleri meseleyi önemli ölçüde çözecektir, bunun için de kurana temiz bir akılla yaklaşmaları şarttır -ki daha önce bunun takva kavramı ile örtüşük bir durum olduğunu söylemiştim- bunları yaparken de din kavramının asıl mahiyeti ile ilgili yanılgıların ortadan kalkması gerekiyor.

selam ve dua ile....
Logged

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
18 Mayıs 2009, 09:58:45 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
mkatalar
idp yazarı
*

Mesaj Sayısı: 150
Nerden:

Offline
« Yanıtla #239 :»

Değerli kardeşim bilgekralaliya,

Aslında sizin vurgularınıza ilişkin düşüncemi, 'yakın anlamlı kelimeler'le ilgili görüşümü açıklamaya çalışırken ifade etmeye çalışmıştım. Bu konuyu biraz daha açarak, sizin yaklaşımınıza ilişkin değerlendirmelerimi tekrarlamaya çalışayım o zaman. Şimdi benim esas itibarıyla söylemek istediğim şey şudur: Kur'an, kendisi için mesela hüda, furkan, şifa vs. diyor değil mi? (Hatta 'Kur'an' ifadesi bile bir 'isim'den çok, 'sıfat' olarak görülebilir. Yani 'çok okunan' anlamında). Kur'an, o pasajda bu kelimelerden hangisini kullanıyorsa, konu, o kelimenin kök-anlamıyla doğrudan bağlantılı bir konudur. Yani Kur'an, kendisi için hüda kelimesini kullanıyorsa, konu, hidayetle, doğru yola girmekle alakalı bir konudur. Eğer furkan kelimesini kullanıyorsa, konu, 'doğru ile eğrinin ayırt edilmesi' ile ilgilidir, şifa kelimesini kullanıyorsa, "şirk, küfür vs. gibi hastalıkların tedavisi ile' alakalıdır. Şimdi buradaki mesele şudur: siz Kur'an'ın hüda dediği yere, "Kur'an nasıl olsa kendisi için 'furkan' kelimesini de kullanıyor; o zaman ben bu ayetteki hüda kelimesi yerine furkan kelimesini koyuyorum" diyemezsiniz. Derseniz, en azından 'anlam kayması' olur. Anlam kayması, belki beşer için bir 'zül' olarak görülebilir; ancak söz konusu kitap, Kelamullah olunca, 'anlam kayması' bir 'eksiklik' olarak algılanır ki, bu da Allah'ın "her türlü eksiklikten münezzeh olduğu" gerçeğine ters düşer. O halde Kur'an bir kelimeyi bir yerde kullanıyorsa, o kelimenin en doğru yeri orasıdır. O halde bizim yapmamız gereken, Kur'an'ın niçin farklı ayetlerde kendisini farklı kelimelerle tanımladığı sorusuna cevap bulmaktır. Bunun da tek yolu, bu kelimelerin özünde bulunan 'sabit anlam'ı yakalamaktır diye düşünüyorum naçizane. Aksi halde kelimelerin zaman içerisinde kazandığı 'literatürel anlam'ı belirleyici kabul etmek gibi bir duruma düşeriz ki, bu doğru olmaz.

Bendeniz kelimelerin zaman içerisinde bazı etkiler yüzünden yeni anlamlar kazandığını inkar etmiyorum; sadece bu vakıayı tahlil edip, subjektif etkilerin vahyin anlaşılmasının önüne çıkarabileceği engellere dikkat çekmeye çalışıyorum. Evet, kelimeler zaman içerisinde 'yeni' anlamlar kazanıyor; ama bu, çoğunlukla, düşünce ekollerinin, partizan grupların, ayrılıkçıların, hiziplerin, fırkaların vs. kendi anlamlarını kelimenin üzerine bocalama gayreti yüzünden oluyor. Nitekim tasavvuf, felsefe ve kelam ekollerinin 'terminoloji' farklılığının temel nedeni budur. Bu ekoller, Kur'an kelimelere kendi düşünce sistematikleri çerçevesinde anlam 'vermişlerdir' ve bu da zaman içerisinde, gerçekten bir 'zihni teşevvüş'e yol açmıştır. Buradan kurtulmamız lazımdır; bu da ancak 'orjinal anlamlar'a vakıf olmakla mümkündür. Diyebilirsiniz ki, aradan 1400 yıl geçmişken orjinal anlamlara nasıl ulaşacağız? Belki bu soruya cevap vermek zor olabilir, ancak bu, en azından 'mümkün'dür. Öyle değil mi? Çünkü Kur'an nazil olmuş, anlaşılmış ve yaşanmış bir kitaptır. Üstelik bu konuda materyal de vardır. Tabii ki zorlu bir uğraştır ama ben bu çabanın sonuç vereceğine dair ümitvarım. Tek yapılması gereken, bu zorlu uğraşa ciddi bir şekilde girişmektir. Bu noktada da, "dilin imkanları"ndan yararlanmayı faydalı buluyorum. Bu bağlamda da 'kök-anlam' yönteminin işe yarayacağını düşünüyorum. Çünkü Arapça'nın fiil-kökenli bir dil olması, burada kolaylık sağlıyor. Dolayısıyla kelimelerin özündeki fiillerin yakalanması durumunda, bu tefsir faaliyetinin yeni bir yaklaşım getireceğini düşünüyorum.

Şimdi sizin verdiğiniz örnekler üzerinde konuyu biraz daha açmaya çalışayım. "Mahalle baskısı" terkibinin içinde kullanılan her iki kelimenin de anlaşılan anlamla hiç bir bağlantası yoktur ifadeniz bence doğru değildir. Çünkü "mahalle baskısı" terkibinde, tartışmanın dolayımlarını bilmeyen insanlar dahi, "bir mahallede birilerine baskı uygulandığı" anlamını çıkarabilirler. Şimdi bu 'yalın' anlamla, terkipte kast edilen anlam arasındaki farkı nereden çıkaracağız? Tabii ki tartışmanın içeriğinden. Bu konuyu daha önce Kur'an'da 'hata edenler' kelimesini tartışırken açıklamaya çalışmıştım. Hata edenlerin, günah mı işlediklerini yoksa cehennemlik bir yanlış mı yaptıklarını nereden anlıyoruz? Bahsin akışından tabii ki. Fakat bahsin akışından anladığımız şeyler, bizim 'hatiin' kelimesinden 'şirke düşenler' gibi bir mana çıkarmamıza imkan vermez. Çünkü kullanılan kelime açıkça 'hata edenler'dir ve burada bir 'hata'nın altı çizilmektedir, şirk eyleminin değil. Yani konu, 'hata' ile ilgilidir, şirkle değil. Şirkle ilgili olsaydı, o zaman 'müşrikin' ifadesi kullanılırdı. Dolayısıyla, literatür anlamındaki dolayımları öne çıkarırken, bu temel noktayı es geçmemek gerekir. Çünkü mananın kendisi de, mananın açılımları da kelimenin kök-anlamıyla ilişkilidir. Bu ilişkiyi kopardığımız anda, o zaman bence kavram kargaşası dediğimiz şey doğar. Çünkü bu durumda, her kelimeye her anlamı pompalamak mümkün hale gelir.

Solcu (leftist) dediğimiz  zaman da, belki Türkiye'deki insanlarla örneğin Fransa'daki insanların zihninde kimi farklı manalar çağrışım yapabilir; ancak her iki ülkedeki insanların zihinlerinde 'solcu' denilince çağrışım yapan 'ortak' manalar da vardır ve asıl bunlar zaten solculuğun tanımında belirleyicidir. Türkiye'de veya dünyanın her hangi bir yerinde, solcu denildiğinde, ilerlemeci, aydınlanmacı, kamuyu bireye tercih eden, dine karşı soğuk, hümanist, rasyonalist bir kişilik anlaşılır ve bu özellikler üç-aşağı beş yukarı bütün 'solculuk' tanımlarında vardır. Örneğin 'ilerleme' kavramı, solculukta öylesine belirleyicidir ki, Türkiye'deki 'irtica' (gericilik) tartışmalarında, solcular istisnasız bir şekilde 'dini eğilimler'e karşı dudak büker bir duruş sergilerken, örneğin Amerika'daki kamu okullarında 'evrim' teorisinin yanında Hıristiyan ilahiyatının öngördüğü yaratılış kavramı çerçevesinde bazı düşüncelerin de okutulması teklifine karşı çıkarlar. Bu böyledir; çünkü solculuğun ilerleme anlayışı, dine karşı böylesi bir 'ortak' duruşu gerekli kılar. O halde, solculuk kelimesini manalandırırken, her lokal durumun kelimeye kendi tarafından kattığı manayı öncelemek yerine, kelimenin 'özünde' bulunan anlamları baz almak daha isabetli bir yaklaşım olsa gerektir diye düşünüyorum.

Kamusal alan, terör, irtica vb. kelimeler için de benzer şeyleri söyleyebilirim. Bu kelimelerde bir 'yalın' anlam vardır; fakat bağlam değiştiğinde 'kasıt' belki değişebilir ama 'kelimenin içindeki anlam' sabittir. Bu anlamın eğilip bükülmesi 'niyet'le ilgilidir ve orada bizim yapabileceğimiz fazla bir şey yoktur. Kötü niyetli kişiyi iflah edemezsiniz; onun ancak tehlikelerine karşı kendinizi gücünüz nispetinde de korumaya çalışırsınız. Adam ayetin anlamını eğip bükmeyi kafasına koymuşsa, ona yapabileceğiniz hiç bir şey yoktur. Fakat o, kelimenin anlamını eğip büktü diye, biz de ona tabi olacak değiliz. Kelime orada duruyor. Kök anlamı da duruyor. Kur'an bütünlüğünden hareketle ve elimizdeki diğer materyalleri (dil, hadis, siyer vs.) kullanarak, kelimenin orjinal anlamını bulabilir ve doğru anlamı yakalayabiliriz. Burada iş bize düşüyor.

Ayrıca insanların samimiyetine güvenmek de her zaman işe yaramayabilir. Çünkü bazan samiyiyet ciddi yanlışlara da neden olabilir. Samimiyet evet gereklidir; ancak onun yanında 'ilim' de gereklidir ve bir çok bakımdan ilim, samimiyetten daha önemli ve önceliklidir. Çünkü samimi ama cahil insan, başkalarını uçurumdan aşağı atabilir; bundan kurtulmanın yolu, bilmekten geçer. Bize bilgili (yani alim) insanlar lazım. Samimiyetin çünkü belli bir ölçüsü yok. Kalpleri yarıp da bir ölçüm de yapamıyoruz. Fakat ilim somut bir şeydir. Düzeyi vs. ölçülebilir. O noktada bir iyileşme kaydedebilirsek, bu ve başka konulardaki meselelerimizi çözebiliriz diye düşünüyorum...
Logged
Sayfa: 1 ... 14 15 [16] 17   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.278 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu