İRAN İSLAM DEVRİMİ HAKİKATEN BİR DEVRİMDİR

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler > Dünyadan > İRAN İSLAM DEVRİMİ HAKİKATEN BİR DEVRİMDİR
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: İRAN İSLAM DEVRİMİ HAKİKATEN BİR DEVRİMDİR  (Okunma Sayısı 304 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
24 Mart 2009, 02:36:26 ÖÖ 02
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4231
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« :»

İRAN İSLAM DEVRİMİ HAKİKATEN BİR DEVRİMDİR


 
  Yazı Boyutu     
 

 

--------------------------------------------------------------------------------
 
ALİ BULAÇ - ÜMİT AKTAŞ

--------------------------------------------------------------------------------
 
 


Devrimlerin toplumların hayatlarında ne kadar önemli olduğunu Fransız ve Bolşevik devrimlerinin sonuçlarında gördük. Bu etkiler tarih kitaplarına girdi. Yazıldı, çizildi ve analiz edildi. Ancak İran İslam Devrimi, üzerinde çokça durulmadı. Sonuçları ve toplumsal perspektifleri tartışılmadı. Veya yeterli düzeyde tartışılmadı. Halbuki toplumsal ve siyasi sonuçları müslüman halkları diğer iki devrimden daha çok ilgilendirmeliydi. Ancak oligarşik yönetim algısı yüzünden ve iktidarlarını kaybetme dürtüsü, Üniversitelerde, entelektüel hayatta ve kültürel dünyada bu devrimin konuşulması, tartışılması ve anazili yapılmadı. Uzun bir zaman geçtiği halde halen yeterli bir çalışmanın veya üniversitelerde en azından bizim bilmediğimiz bir tez çalışması, doktora çalışması yapılmadı.


Halbuki bu İran İslam Devrimi, müslüman coğrafyanın kaderini değiştiren bir etkiye sahiptir. Müslümanlara kazandırdığı öz güven ve sağladığı cesaretle kendi sorunlarını çözme noktasında ileri adımlar atılabilirdi. Aslında bunun politik meyvelerini topluyoruz. D 8 gibi çok önemli politik bir oluşumu neye borçluyuz? Amerikan emperyalizmi karşıtlığının başat unsuru halkın bu islam devrimini içselleştirmesine borçlu olmayalım!


Otuz yıl aradan sonra bir kez daha İran İslam Devrimini yeniden gündeme almanın yararlı olduğunu düşündük. Bu geçen süre zarfında daha sağduyulu, daha dingin bir kafayla bir değerlendirme yapabilmenin imkanlarını bulabiliriz anlayışıyla bu sayımızın ağırlık noktasını bu İslam Devrimini anlamaya ve yorumlamaya verdik. Ayrıca bu ay ki açık oturumun ana konusunu da İran İslam Devrimi belirledi…


Okumak, anlamak, eleştiri geliştirmek, analiz etmek ve hayatı daha sahih ve doğru bir şekilde anlamlandırmak adına birlikte düşünmeye davet ediyoruz…


Iyi okumalar…

Abdulaziz Tantik: İran Devrimi’nin 30. Yılı doldu. Bu nedenle İran’da da çeşitli kutlamalar yapıldı. Türkiye’ye ciddi yansımaları olan bu devrimin 30. Yılında, o seksenlerdeki, o ilk devrimin oluşumunda meydana getirdiği o heyecan dalgası, ciddi bir şekilde sosyal hareketliliği sağlayan o devrim, süreç içerisinde kendini daha dingin ve daha olgun bir ortama terk etti. Ama bu arada devrim süreç olarak da çok ciddi kırılmalarla karşı karşıya kaldı. Örnek olarak; uluslar arası güçler tarafından Irak ile savaşa tutuşturulması, ki uzun bir süre devam etti. Özellikle önce Rafsancani ardından Muhammed Hatemi ve liberalleşme rüzgârları.. Üniversite gençliğinin özellikle demokratik hak ve taleplerde bulunması. Fakat bu demokratik hak ve taleplerde bulunulması, din dışı bir istekten çok bizzat dinin içinde bir tutumu ve duruşu öne çıkardıklarını gözlemledik. Çünkü gençlerle yapılan söyleşilerde bu duyguları bulduk. Ama sanki Türkiye’de İran İslam Devrimi unutulmaya yüz tuttu. Özellikle İslami camianın dergilerine, gazetelerine, yazarları ve entelektüellerine bu son dönemde baktığımız zaman, ciddi bir unutulmuşlukla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Bulaç: En son İran’a gidip döndüğümde şöyle bir yazı kaleme aldım; İran modern tarih içerisinde İslam dünyası için bir laboratuardır. İslamiyet’in modern zamanda, modern bir ülkede, modern bir toplumda denendiği, sınava tabi olduğu bir laboratuar. Dolayısıyla orada olup bitenlerin tamamına, diğer İslami çevrelerin yakından bakması lazım, oradan çıkarılacak sonuç son derece önemlidir. Bu değerlendirmede İslamiyet’in teorik, politik ve hayatın gerçeklerine dair kısmını ilgilendiren dersler var. Abdulaziz Bey’inde dediği gibi devrimden hemen sonra, uluslararası güçlerin devrimi İran sınırlarında tutmak için bir savaş kışkırtıcılığı yaptığı ortada. ABD, Avrupa ve Rusya’ da dâhil olmak üzere bütün dünya Saddam’ı destekledi. Saddam, İran’a karşı haksız yere saldırı düzenledi. Irak ve İran’dan binlerce genç hayatını kaybetti, kaynakları heba oldu. Sadece Suudi Arabistan’a o savaşın maliyeti 350 milyar dolar oldu. Bu muazzam bir rakam.

Tabi devrim hemen savaşla karşılaşınca başka bir halvete uğradı. Mecburen modern devlet olma refleksini ortaya çıkardı. Devrimin zorunlu sonucu olan yeni bir siyaset modelini ve yeni bir ülke modelini uygulayamadı. Bilinen modern devlet kurumlarının yapılanmasını esas aldı. Çünkü bu saldırıyı püskürtmek ve kendini korumak zorundaydı. Ama her şeye rağmen, dış politika açısından İran’a baktığımız zaman, devrimin başarılı olduğunu görüyoruz. Dış politika, İmam Humeyni’nin 1979’da üç cümle ile çizdiği esasa göre halen devam etmektedir. İmam Humeyni diyordu ki: İslam’ın en büyük düşmanı ABD’dir, İslam güç ve kuvvet sahibi olmak istiyorsa ABD ile çarpışmak zorundadır, ABD’de de Sovyetler Birliği gibi eninde sonunda çökecektir, göründüğü kadar kuvvetli değildir; korkmayın!

Tabi ki sizin dediğiniz gibi devrimden sonra çeşitli akımlar ve eğilimler ortaya çıktı. Fakat sonuç itibari ile o devrimci potansiyel, devrimi gerçekleştirenlerin feraseti, kararlığı bu politikadan sapılmasına mani oldu. Sonuç olarak, İran bölgede patronaj güç durumunda. Bir yandan dünya sistemine meydan okuyor, Amerika ile çatışıyor. Diğer yandan hiç hesapta olmayan 160-200 milyon civarındaki bir Şii nüfusu siyasi olarak dünya tarihi sahnesine çıkartıyor. Bu da az değil. Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Arap yarımadası, Kuveyt, Suriye, Lübnan hatta Yemen dahil bir Şii siyasi nüfus ortaya çıktı. Bundan daha önemli olan ise; bu çok az telaffuz edilmesine rağmen; Sünni kamuoyu da İran’ın yanında yer alıyor. Mesela İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad Türkiye’ye geldiği zaman çok olağanüstü bir ilgi gördü.

Aslında Türkiye - İran tarihte rakip devletler olmuş ve kavga etmişlerdir. Osmanlılar Sünni dünyasının İran ise Şii dünyasının temsilcileri olmuşlardır. İkisi de bölgenin çok güçlü, deneyimli, zengin tarihi mirasları olan devletleridir. Ama buna rağmen Ahmedinejad geldiği zaman herhangi bir Türk liderinden çok daha büyük bir ilgi gördü.

Dış politikada İslam devrimi sonrasında İran politikalarını nasıl buluyorsunuz?

Dış politikada ben İran’ı başarılı buluyorum. Kötü komşu adamı ev sahibi yapar özdeyişinde vurgulandığı gibi, İran’ın bu kadar muhasara altına alınması, ambargo uygulanması, onu kendi ayakları üstüne durmaya yönlendirdi. Çok akıllı davranıp Sovyetlerin dağılmasından sonra, Sovyetlerden bilgi ve teknoloji satın aldı, bilim adamlarını transfer etti ve nükleer programa başladı. Şu an benim kanaatime göre İran nükleer programını tamamlamış durumdadır, nükleer silaha da sahiptir. Uzaya iki tane çok ileri teknoloji ürünü uydu gönderdi. Basra körfezinde Amerikan donanmasını izliyor ve Amerika’nın haberi olmuyor. İnsansız uçak üretimini gerçekleştirdi. İran böylece teknoloji noktasında ileri devletler seviyesine çıkmış bulunmaktadır. İran’ı Türkiye ile mukayese ettiğimizde; Türkiye, hala askeri ve teknolojik olarak İsrail’e bağımlı. İran ve Türkiye’yi ekonomik açıdan değerlendirdiğimiz zaman, Türkiye daha iyi bir durumda. Çünkü Türkiye’nin doğal kaynakları yok, doğal gazı yok, petrolü yok. Fakat Türkiye’de gayrı milli safi hâsıla daha yüksek, 600 milyar doları geçti. Tabi ki ekonominin başka problemleri de var. O kadar derine inmeyelim, ama göstergeler üç aşağı beş yukarı aynı…

İran’ı siyasal açıdan değerlendirir misiniz?

Siyasi açıdan baktığımız zaman İran, bence ilginç bir siyasal tecrübe yaşıyor. Sonuçta demokratik bir rejimi var. Demokrasinin asgari tarifi: iktidarın belirli aralıklarla, şiddet kullanılmadan el değiştirmesi ise, İran siyasal rejimi bu tanıma uyuyor. Ama çok batılı bir siyasal sistem değil! Şart mı? Onu bilmiyoruz! Ama İran bu yeni siyasal sistemi deniyor. Bence siyaset bilimcileri bunun üzerine çokça düşünmeli. Orada bireyler, kendi adlarını, kendi performanslarını kullanarak seçime katılıyorlar. Bu siyaset biçiminde ilginç bir şey ortaya çıkıyor. Seçim sonrası parlamentoda toplandıkları zaman parlamenterler, konuya göre siyasi görüş belirliyorlar. Mesela diyelim ki; özelleştirme konusu gündeme geldiği zaman, liberaller ve muhafazakârlar ikiye bölünüyor. Devletin müdahalesinden yana olanlar ve olmayanlar. Fakat başka bir konu gündeme geldiği zaman, bir önceki oturumda liberal olan milletvekili, karşı tarafa geçebiliyor. Konuya göre siyasi tavır takınabiliyor. Bu şu demektir; liberalizm de, sosyalizm de bir siyasi kimlik değil, bir yöntemdir. Mesela, yoksulların korunmasında, sosyal politikalarla yoksul kesimin korunması lazım. Ama iş adamlarının desteklenmesi gerektiğinde, liberal politikayı takip etmesi lazım. Halbuki dünyada sosyalizm ve liberalizm dogmatik bir paradigma olarak algılanıyor, paket olarak sunuluyor. Ya kabul edeceksin veya ret edeceksin. İran bu tarz davranmıyor, bir teknik yöntem olarak kullanıyor bu politikaları. Bu son derece önemli bence. İran siyasetinin bana en çok cazip gelen tarafı, insanların kendi isim ve şahsiyetlerini öne çıkarıp, yarışa katılması. Burada grup kararı yok, partide lider cuntası yok. Halbuki Türkiye’de parti içi demokrasiden söz edilemez. Bir parti lideri konuşmayın dediği zaman; hiçbir partili konuşamaz, davetli olduğu bir toplantıya dahi gidemez. Burada İran, siyaset sosyolojisi ve psikolojisi açısından hala bir laboratuar ve bu laboratuar ne sınanıyor, ne deneniyor. Ona yakından bakmak lazım. En genelden baktığımız zaman İran İslam devrimi başarılıdır. Devrim toplumsallaştı. Jakobenler her yerde olduğu gibi orada da var. Ama devrimin felsefesi, ruhu toplumsallaşmış durumda. Çok geniş bir toplumsal mutabakat var. Devrimin kabullenilmesi çok önemlidir…

Abdulaziz Tantik: Ümit Bey, aslında devrim nedir? İran İslam Devrimi bir etki oluşturdu. Hem Ortadoğu’yu, hem de Latin Amerika’yı etkilediğini bugün gözlemleyebiliyoruz. Bu devrim ve etki ilişkisi ve şu son 30 yıllık süreçte de sanki bir unutulmuşluk yaşanıyor? Ayrıca İran İslam Devrimi bir Şii devrim olarak mı kabul edilmeli? Bunu nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?

Ümit Aktaş: Tabii ki, İran Devriminin en önemli tarafı bir İslam devrimi olmasıdır. Hakikaten İslam dünyası, 200 yıldır batı karşısında yenik bir pozisyondaydı. Yenikliğini bir kenara koyun, karamsardı ve bir çıkış bulamıyordu. Bu şartlar altında, tam da o karamsarlığın en yoğun olduğu dönemde, İran’da İslam devriminin yapılması, hakikaten İslam mirası açısından bir mucize gibidir. Devrimin olduğu o ilk günlerde, kimse orada İslam devrimi olduğuna inanmamıştı. Uzunca bir süre de inanılmadı. Bu bir komünist devrim denildi, Şii devrimi denildi. Fakat devrim, yapılış itibari ile de ilk başlarda Şii bir karakterde değildi. Irak tarafından sıkıştırılmasından sonra mecburen cidarlarına, savunma mevzilerine çekilmek ve orada belki Şii bir milliyetçi devlet haline gelmek zorunda kaldı. Ama bunu çoğunlukla isteyerek yapmadı. Biraz da çevresindeki bu kuşatma nedeniyle yaptı. Ama bu kuşatmaya rağmen devrim, belki İran’ın sınır olarak genişlemesine yaramasa bile, siyasi olarak bütün İslam dünyasında bir etkisi ve nüfuzu oldu. Hatta İslam dünyasının sınırlarını aşan bir etkisi oldu.

Devrimden hemen sonra Türkiye’de 12 Eylül darbesinin yapılmış olması, daha sonra Afganistan’dan Sovyetlerin çekilmesi ve arkasından SSCB’nin dağılması. Bence bunlar İslam devriminin dolaylı sonuçlarıdır. İslam devriminin hakikaten dünya üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Zira o güne değin Sovyetler ve ABD arasında, Sovyetler tarafından sağlanan bir denge vardı. Ama bu biraz muvazaalı bir dengeydi. İslam devrimi işte bu muvazaalı dengeyi de ortadan kaldırdı. Devrim, bu dengenin merkezini İslam dünyasına kaydırdı. İslam dünyası yavaş yavaş anti-amerikancı bir siyasetin merkezi haline geldi. Bunda İmam Humeyni’nin öncelikle ‘kendine güvene dayalı bir söylem’ üretmesi hakikaten etkili oldu. Sizin de belirttiğiniz gibi Latin Amerika da bile bir etki sağlaması o güvenden dolayı oldu. Dünya’da, Amerika’ya karşı direnen en son önemli güçler olarak İran, Çin ve Kore kalmıştı. Çin ve Kore daha sonra çözüldüler, ama İran çözülmedi. Dünya üzerinde tek başına anti-amerikancı bir barikat yapıyorsun. Her açıdan kuşatılmışsın, ona rağmen dimdik ayakta duruyorsun. Kendi teknolojini üretiyorsun, sanatını üretiyorsun, kültürünü üretiyorsun. Hakikaten bu çok önemli bir şey.

İslam Dünyası da burada kendine ait bir güven duygusu kazandı. Sözgelimi İsrail karşısında perişan olan koskoca Arap dünyasına karşı İran’ın sadece motive ettiği değil, aynı zamanda da teçhiz ettiği Hizbullah ve Hamas’ın İsrail’i perişan etmesi devrimin sonucudur. Baştan dediğim gibi devrimin bizatihi kendisi çok önemli bir şey, devrim lafının bizim terminolojimize girmesi bile İran İslam devriminden sonradır. Biz önce bunu çekinerek ağzımıza aldık. Bizim terminolojimiz bile değişti. Yanı başımızda bir Şii dünyasının olduğunu, bir devrimci potansiyelin olduğunu, bir İmam Humeyni’nin olduğunu, bir Ali Şeriati’nin olduğunu, biz ancak devrimden sonra öğrendik. Devrim hiçbir şey yapmasa dahi bize bunları öğretti. Bu tanışıklık üzerine söylemsel bir değişim oldu. Öbür taraftan devrim kadınlar dünyasını özgürleştirdi. İranlı kadın devrimden sonra çok etkin bir hale geldi. Onunla birlikte bütün İslam dünyasında da kadınlar daha etkin hale geldi. Çünkü devrimle birlikte kadınlar sokaklara çıktılar, okullara girdiler. Kendilerine ait bir alan kazandılar. Tabi Müslüman kadınlardan söz ediyorum. Bu devrimin sağladığı önemli bir etki.

Hakikaten bir devrim, toplumu top yekûn dönüştürür. İşte bu dönüştürmenin bir takım sonuçları olur. Mesela sanat, sinema konusunda; önce Müslümanlar sinemaya karşı garip bir tepki içerisindeydi, hâlbuki devrim, bir devrim sineması oluşturdu. İran sineması diye bir şey ortaya çıktı. Devrimin kendi ruhunu o sinema vasıtası ile dünyaya anlatması çok önemliydi. Fakat İran İslam Devrimi, Müslümanların o batı karşıtlıklarının ve tutuculuklarının yıkılmasını da sağladı. Ne var ki emperyalist kuşatma dolayısı ile olan daralma devrim açısından problemdir. Biz bunu özellikle Kürtler üzerinde test edebiliriz. Bölgede Kürtlere karşı Türkiye, Suriye ve Irak’ın daha insani bir çözüm üretememesi elbette bir problem. Bu problemi keşke İran İslam Devrimi aşabilseydi. Daha farklı bir durum ortaya koyabilseydi. Diğer ülkeler onu örnek alabilseydi. Bu yapılmadı. Bu tabii ki üzerinde durulması gereken bir problemdir.

Abdulaziz Tantik: Devrimin ilk yıllarında Foucault, İran’ı ziyaret ettiğinde şöyle bir betimleme yapıyor; “İran İslam devrimi ruhsuz dünyanın ruhudur.” Buradan kalkarak devrimin bir Müslümanların kişilik, özgüven, kimlik ve siyasal tavırlarını geliştirmesi bağlamında nasıl bir dönüşüm gösterdiğini düşünüyorsunuz?

Ümit Aktaş: Devrimin bizzat kendisi bile çok önemlidir. Devrim dediğimiz şey 19. yüzyıldan itibaren adeta sosyalist ve giderek Marksist devrim anlamına geldi. Ama Marksizm köksüz ve modern bir ideoloji ve kendisini işçi sınıfı üzerinden, üretim üzerinden tanımlayan bir ideolojidir. Hâlbuki İslam devrimi öyle değildir. Foucault’nun tespiti o açıdan önemli. Şunu da söyleyeyim: batı dünyasında da Marksist devrimciliğin potansiyeli kalmamıştır, tükenmiştir. İşçi sınıfı giderek burjuvalaşmıştır. İşte bu aşamada İran’da İslami bir devrimin oluşması, hem “devrim”e yüklenen belli bir sınıf üzerinden devrimcilik anlamını ortadan kaldırdı. Hem de devrimciliği belli bir otantik anlayış ile birleştirdi. Bu otantik anlayış, dini bir gelenek olan İslam’dır. Dini bir geleneğin devrimci bir tutum haline gelmesi , devrim anlayışını tamamı ile farklılaştırdı. Bu da bence Foucault’nun üzerinde durduğu şeydir. Foucault, böyle bir kendiliğinden direnen mekanizmaları önemseyen bir düşünürdür. Küresel emperyalizme karşı böylesine bir yapının ortaya çıkması hakikaten ilginçtir. Sadece Foucault değil, hatırladığım kadarı ile Boudrillard, Zizek gibi düşünürler de buna dikkat çekmiştir. Özellikle Marksist olup da daha sonra Marksizm’den yüz çeviren post modernci düşünürler, emperyalizme karşı bir direniş imkanı olarak İran devrimine olumlu bakmışlardır. Devrimci anlamın yenilenmesi, değiştirilmesi açısından İran devrimi çok önemlidir. Bunun bir üretim üzerinden değil de doğrudan doğruya bir bilinç üzerinden, bir toplum üzerinden ortaya konması, tanımlanması, devrim anlayışında bile devrim yapan bir olaydır.

Abdulaziz Tantik: Peki, bu devrim sokaktaki insanı nasıl etkilemiştir?

Ümit Aktaş: Ulusal bir devrime dönüşmesini bir kenara koyalım. Ama onun dışında devrimin ürettiği söylem; özellikle İmam Humeyni’nin kişiliğinde ki o karizma, bütün İslam dünyasındaki insanları canlandıran, onlara enerji ve ruh sağlayan bir etken olmuştur. Devrimin bence en önemli tarafı budur. İran’da bir İslam devletinin ortaya çıkması çok önemli değil. Asıl önemli olan şey İslam dünyasının genelinde bir yenileşme, özgürleşme ve ruhsal bir dinamizmin ortaya çıkmasını sağlamasıdır. İslam dünyası devrimden önceki o karamsar, yılgın, bezgin, umutsuz havasını devrimden sonra tamamı ile değiştirmiştir. Bugün İslam dünyasında bir kendine güven varsa, bu tamamıyla devrimin sağladığı bir şeydir.

Ali Bulaç: Foucault’nun “ruhsuz dünyanın ruhu” tanımlamasını devrime ilişkin söylemesi çok önemlidir. Çünkü modern dünya; Fransa’nın da içinde yer aldığı, hatta devrim öncesi İran’ın da içinde yer aldığı bütün dünya, insana yabancılaşmıştı, bir çatışma yaşanıyor ve bir sömürü yaşanıyordu. Belki tarih boyunca bu böyledir; İnsan yabancılaşır, çatışır, sömürür bu mümkündür. Fakat modern dünya da bu, içselleşmiş, kurumsallaşmış ve küreselleşmiştir. Bizzat sömürüye maruz kalan sömürüldüğünün farkında değil. Çatışan, çatıştığının farkında değil. Mesela sadece biriyle çatışmıyor, öteki ile çatışmıyor, tabiat ile çatışmıyor, kendisi ile de çatışıyor. Bunun çaresini; psikolojide arar, psikiyatride arar. Yani yanlış yerde arıyor. Fakat o bizatihi kendisinde yaşıyor. Devrim aynı zaman da Guevara’nın da zaman zaman anlattığı gibi; aynı zamanda ‘ruhsal bir arınmadır’, ‘yeniden ahlaki bir direniştir’, ‘insanın kendi özüne dönmesidir’. Tabi İslam’la beslenince bu farklı bir şey olur. Bu bir başkaldırıdır ve aynı zamanda da bir barış getirme çabasıdır. Bu çok mu öne çıktı? Hayır çıkmadı. Ama bunun nüveleri İslam’da vardır, Ali Şeriati’de vardır, İmam Humeyni’de vardır. Onları dikkatli bir gözle okuduğun zaman aslında devrimin ideolojisinin buna dayandığını görürsün.

Mesela İmam Humeyni Amerika’ya karşı kitleleri ayağa kalkmaya çağırdığında, saf politik bir şey söylemiyor. İktidar veya bir çatışmadan söz etmiyor. Aynı zaman da bu küreselleşmiş, kurumsallaşmış sömürünün de bir sorgulamasını yapıyor. Derin bir felsefe ve ahlak da var. Gorbaçov’a gönderdiği mektupda önerdiği referans çerçevesi nedir? İbn-i Sina’dır, İbn-i Arabi’dir, Sühreverdi’dir.. bunlara atıfta bulunuyor. Bunların bugünün gündelik siyaseti ile çok yakın ilişkileri yok. Rusya yeniden ayağa kalkacaksa bunlara dönmesi gerekiyor diyor. Orada bir kozmoloji var, ahlak var, ontoloji var, muazzam bir alem tasavvuru var. Devrimin bu tarafı Türkiye’de çok bilinmedi. Arap alemi de bundan yeterince istifade edemedi. Hatta Arap âlemi ile Türkiye’yi mukayese ettiğimizde biz daha şanslıyız. Çünkü İran’a daha erken kulak kabarttık, yüzümüzü çevirdik. Orada ki yazarları, belli başlı kanaat önderlerinin kitaplarını tercüme ettik. Hatta Mısır’da bile İran yazarlarını tanıyanların sayısı çok azdı.

Ümit Aktaş: Ali Bey, siz devrimden önce İranlı yazarların kitabını tercüme ettiniz mi?

Ali Bulaç: Evet! Devrim henüz gerçekleşmeden tercüme yaptık. Biz daha 1977’de farkına vararak bunun bir İslam devrimi olduğuna karar verdik. İran devrimi önce TUDEH’li komünistler, sosyalistler yapıyor diye anlaşılıyor başlangıçta. Sempatimiz vardı ama bir muhabbetimiz yoktu. Fakat olaylar devam ettikçe daha yakından takip etmeye başladık. Ulaşabildiğimiz tanıdıklara gittik. Onlar bize kitaplar ve dokümanlar vermeye başladılar. Okudukça, ilgilendikçe anladık ki bu devrim çok farklı bir şey. Ama İslam devrimi Ümit beyin dediği gibi bizim de kafamıza çok fazla oturmuyor. Türkiye Müslümanlığı, tarihe dönük muhafazakar bir Müslümanlıktır, statükocu bir Müslümanlıktır. Hiçbir şekilde politik toplum ve devletle çatışmaz. Çünkü Sünni paradigmadan gelen, Gazzali’den gelen, hatta en aykırı olarak İbn-i Teymiyye’den gelen güvenlik, ilkenin önündedir. Devlete karşı devrim yapmak fitnedir. Halen Türkiye’de büyük cemaatlerin devrime iyi gözle bakmamalarının sebebi de budur. Ne olursa olsun devlete baş kaldırılmaz. 78 yaşında yaşlı bir molla, hem yaşlı, hem molla, hem sarıklı bir adam milyonlarca insanı mobilize ediyor. Bu inanılmaz bir şey. Bunu kim besliyor, arkasında kim var? Herhalde bu birden bire ortaya çıkmadı, yerden bitmedi. Arkası var. Biz okudukça İran hakkında ne kadar cahil olduğumuzu anladık. Bu devrim de öyle hemen başlamış falan değil. Geriye gittikçe inanılmaz zengin bir mirastan beslendiğini anlıyorsunuz. O zaman işte hemen Şeriati’nin kitaplarına başladık. ‘Medeniyet ve Modernizm’, Kültür ve İdeoloji’, ‘İslam ve Kapitalizm’ kitapları tercüme edildi.

Ümit Aktaş:Devrimden önce büyük aydınlar, entelektüeller, ilahiyatçılar, yazarlar var. Ama devrimden hemen sonra hemen hemen öne çıkmış bir isim yok. Bunun için ne diyorsunuz?

Ali Bulaç: Bunun üzerine çok düşündüm. İran da muazzam entellektüel bir potansiyel var. Ben bunu bizim Türkiye’deki İslamcı entellektüel potansiyelle mukayese ettim zaman zaman. AKP iktidara geldikten sonra nasıl bizim entellektüellerin ana gövdesi, büyük bir bölümü partiyi desteklemek için asıl işlerini bıraktılarsa, devrimden sonra İranlı entelektüeller de aynısını yaptı. Bence bu çok yanlış oldu. Halbuki Kur’an-i Kerim’de “bir kısmınız savaşa giderken bir kısmınız geride kalsın” ayetini bu durumda daha iyi anladım. Ben bunun farkına vardıktan sonra; ne olursa olsun, Müslüman entelektüeller iktidardan uzak durmalı, zenginlerin sofralarından uzak durmalı, muhalefet etmeli, eleştirel bakmalı, diye yazıyorum. İran’da da sinema alanında çok farklı şeyler yaptılar, ama bir Ali Şeriati yetiştirilemedi!. En parlak zeka olarak kabul edilen Abdulkerim Suruş’un geldiği nokta da şahsen beni heyecanlandırmıyor.

Ümit Aktaş: Eleştirel bir geçmişimiz yok. Ya iktidara tamamen yakınlık duyuyoruz, ya da iktidardan tamamen uzaklaşıp muhalif bir tavır takınıyoruz. Bir tarafta iktidar varken bir taraftan da ona paralel bir eleştiri oluşturamıyoruz galiba.

Ali Bulaç: Çok doğru. Entellektüellerin üç tutumu olur genellikle. Birisi, iktidarın çok gerisinde hareket eder. Bazen konjonktür politik devletleri ve hükümetleri o kadar zorlar ki, ileri adım atarlar. Aydın onu dahi kavrayamaz. Türkiye’den örnek verelim. TRT 6 yayın hayatına başladı. Buna hemen karşı çıkan aydınlar oldu. Bunlar belli ki iktidarın bile çok gerisinde. İkincisi, iktidarla eş zamanlı paralel giden aydınlar var. Onlar iktidara bakarlar ve devletin reflekslerini kavramak isterler. İktidar daha telaffuz etmeden önce onlar telaffuz ederler. İsim vermek istemiyorum. Ama ağırlıklı olarak Türkiye’deki aydınlar bu profildedir. İktidarla beraber hareket ederler. Üçüncüsü ve doğru olanı, iktidarın önünden gidenlerdir. Ali Şeriati, ‘piramit metaforunda’ onlar, ‘gökteki yıldızlardır’ diyor. Geleceğe bakarlar, eleştirel hareket ederler. Piramidin orta ve alt tabakası onları anlamaz, ama onlardır geleceği görenler. Aydının veya Müslüman aydının belirgin özelliği reel politiğe vurgu yapmasıdır. Reel politik göz önüne alınmalı. Devletlerin, hükümetlerin, iktidarların neler yapabileceği göz önüne alınmalı. Ama aydın ve entelektüeller o çıtayı çok yüksek tutmalı. İktidarlar kendilerini o entelektüellere göre ölçmeli. Ben ne kadar gerideyim, ne yapmam lazım demeli. Eğer entelektüeller de iktidar ile hareket ederse, yani ben kendimi başbakanın veya sağlık bakanının yerine koyup hareket edersem, ben görevimi yerine getirmiş olmam. Ben bakan olsam öyle yapacağım zaten, o ayrı bir şey, ben bakan değilim ve olmuyorum zaten. Benim işim ideale vurgu yapmaktır. Çıtayı çok yüksek tutmaktır. Ümit Bey’in dediği gibi, bu iktidarın hoşuna gitmez. Neden hoşuna gitmez? Çünkü iktidar eleştiriliyor. Senin yaptığın azdır, yetersizdir deniyor. Halbuki o başarmak ister, destek görmek ister ve neticede müşterisi vardır, ona mal götürüp satmak ister. Ama entelektüel bunu göze almalı. Gerektiğinde de kamusal alana da çıkmalı. İran’da mollaların, aydınların Sünni dünyadan farklı olarak yaptıkları tek şey, Fransız devrimcileri gibi, sadece aydın olarak kalmadılar, kamusal alana da çıktılar. Bağırdılar çağırdılar, bedel ödediler, işkence gördüler, hapis yattılar. Bu İslam dünyasında az olur. Bunu mesela Mısır’da Seyyid Kutup yapmıştır. Pakistan da Mevdudi yapmıştır. Ama İran alimleri ve Ali Şeriati’nin çizgisinde olanlar kamusal alana da çıktı. Türkiye’de Müslüman entelektüeller kamusal alana çıkmıyor. İktidarın arkasından gidiyor. Mesela Irak’ta bir milyon insan öldü. Müslüman entelektüelin sesi çıkmıyor. Fakat devlet Gazze konusunda bağırın dediği zaman onlar en önden bağırıyorlar. Bu çok yanlış bir şey! Tabi ki Gazze için bağıracağız, ama Irak için de bağıracağız. Afganistan’da sivil öldürüldüğünde de çıkıp kamusal alanlarda bağıracağız. Gerektiğinde kendi iktidarınla bile çatışacaksın…

Abdulaziz Tantik: Devrimin çok somutlaşmış iki projesi var. Biri Lübnan Hizbullah’ı diğeri de Hamas. Hamas ve Hizbullah Gazze ve Lübnan’da devrimin o getirdiği çizgiyi, direniş çizgisine taşıyarak -tabir-i caiz ise- uluslar arası siyasal güce rağmen kendi meşruluğunu ortaya koymuş oldu. Şu an da zaten meşru kabul ediliyorlar. Bu yaklaşımın İslam coğrafyasındaki yönetimleri ve halkı nasıl etkileyeceğini düşünebiliriz?

Ali Bulaç: İran İslam devrimi 1789’daki devrim gibi bir burjuva devrimi değildir. Ya da 1917 de olan bir Bolşevik devrimi gibi işçi sınıfının devrimi değildir. 1917’de devrim oldu mu olmadı mı oda biraz kuşkulu. İran İslam devrimi hakikaten bir devrimdir. Bu devrimin, bu sözünü ettiğin olaylar üzerinde benim kanaatime göre üç önemli etkisi var. Birincisi, eğer mücadele edilecekse; yani küresel kapitalizme karşı, İsrail’e karşı, işgale karşı, zulümlere karşı, her neye karşı mücadele edilecekse referans çerçevesi Müslümanlık olacaktır. Devrim bize bunu öğretti. Arap milliyetçiliği çöktü, Sosyalizm çöktü, Ortadoğu’da liberal bir sınıf yok zaten, toplumu mobilize etsin, ayağa kaldırsın. Liberal düşünce olur, liberal insanlar olur, onlar ayrı, saygı da duyarız. Ama bunlar toplumu mobilize edemiyorlar. Eden kimdir, İslam’dır. Bütün bu mücadelelerde, bütün bu başkaldırılarda, devrimlerde, toplumsal çalkantılarda veya demokratik haklar mücadelesinde bile İslam referans alınırsa; açık ya da üstü örtülü fark etmez, mücadele ancak o zaman kazanılabilinir. Çünkü Hizbullah’tan önce Emel vardı. Emel bir Lübnan milliyetçisiydi. Ama bir şey yapamadı. Uzun zaman boyunca Müslüman solcularla sağcı Hıristiyanların çatışması vardı. Ne zaman ki Hizbullah, İslamî bir mücadele ile ortaya çıktı, işte o zaman İsrail’i püskürttü. Daha önce 1987 yılına kadar El-Fetih vardı, FKÖ vardı, ama ne zamanki Hamas çıktı, derin tarihsel bir dini referanstan hareketle, Davut’u ve Golyat’ı yeniden tanımlayarak, Davut’u kendisine Golyat’ı İsrail’e nispet ederek yeni bir mücadele tarzı ortaya koydu. Davut biziz, Golyat sizsiniz dedi. İşleri tersine çevirdi. Aslında doğruyu da yapıyor. İslam burada referans oluyor. İkincisi; halka dayanmadan hiçbir şey başarılamaz. İmam Humeyni hep bunu söylüyordu: Halka güvenin, halka inanın. Fakat halk kendi başına bir referans değildir. Halkta arz ve talep çok önemlidir. Halkı, ahlaki ve toplumsal bakımdan eğitmek lazımdır. Devrim bize bunun yolunun İslam olduğunu gösterdi. Bu şu demektir; halkın iradesine rağmen bir şey yapılmamalıdır. Müslüman bir toplum yanlış üzerine ittifak etmez. Buna inanıyoruz. Ama neticede eğer yanlış bir karar verirseler de, Allah’ın elçisine dediği gibi: “sen onlara zor kullanacak değilsin”, tek başına yoluna devam edeceksin; İbrahim gibi, sen bununla sorumlusun. Jakobenizmi, otokratlığı, totaliterliği, otoriter baskı rejimlerini zihnimizden çıkarmamız lazım. Bu son derece önemli bir şeydir. Üçüncüsü de, bu karşımızda ki büyük güçler, dünyanın beşinci büyük ordusu İsrail, ABD ya da dünyanın en büyük gücü kabul edilenler, kimlerse; bunlar aslında bu mücadele karşısında çözülürler. Bu mümkündür. Devrim bunu somut olarak ortaya koydu.

İran’da 2500 yıllık bir monarşiyi yıkan İran İslam Devrimi, bütün dünyaya meydan okudu. 30 senedir meydan okunuyor. Hizbullah, İsrail’den toprak aldı, bu çok önemli bir şeydir. Sadece İsrail olarak bakmamak lazım, İsrail orada bütün batı dünyasıdır. Yine son 27 Aralık Gazze saldırısında İsrail tankları şehre giremedi, sadece bombalar atarak sivilleri öldürüyorlar. Bu savaş değil, bu mertlik değil, bu katliamdır.

Bence devrim İslam dünyasına bu üç şeyi verdi.

Abdulaziz Tantik : çok teşekkür ederim. Umarım, okuyucularımız bu oturumdan istifade ederler…

Özgün İrade Dergisi
 
 
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
08 Nisan 2009, 03:19:15 ÖS 15
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

1979 Şubatında  Şahlık geleneğine daha doğrusu 2500 yıllık saltanata dayalı siyaset geleneğine  son vererek dünya literatürüne yeni bir siyaset anlayışı getirdi.

 
25 yıl önce sürgünden İran’a dönen İmam Humeyni, Beheşti Zehra’da yaptığı tarihi konuşmada kuracağı devletin „İslam Cumhuriyeti“ olacağını açıklıyordu. İmam Humeyni gerçekleştirmiş olduğu bu devrimle hem batı dünyasını hayrete düşürmüş hem de İslam aleminde bir ilke imza atmıştı.

İran İslam Devrimi bir taraftan şahlık sistemini tarihin çöplüğüne atarken diğer taraftan şimdiye kadar kimsenin anlayamadığı bir devlet sistemi getiriyordu. Batılılar İslam devleti olarak tanıdıkları İran’daki rejimi asla çözemediler çünkü onların tanıdığı İslam’da böyle bir devlet sistemi yoktu.

Sünni İslam anlayışında bir devlet sisteminin olmayışı, beşeri sistemlerin karşısında alternatif bir İslam devlet modeli ortaya koyamayışları, devamlı mevcut hükumetleri benimsemelerine ve onları meşru bilmelerine sebep olmuştur.

Şii İslam anlayışı tarih boyunca Kur’an kaynaklı olmayan hiç bir devlet sistemine boyun eğmemiş devamlı dönemin sistemlerine karşı kıyamlar ve ayaklanmalar gerçekleştirmiştir.

25 yıldır başlangıcından günümüze kadar ne doğu ne de batı blokuna yaslanmayan ve doğu bloku çöktükten sonra tek güç kalan batıya da boyun eğmeyen İran İslam Cumhuriyeti’nin özünü ve belkemiğini oluşturan VELAYET-İ FAKİH  sistemidir. Şimdiye kadar kimse bunun nasıl bir sistem olduğunu anlama hünerini gösterememiştir. Batı emperyalizmi bu rejimi yıkmak için savaş, ambargo, baskı gibi her türlü yolu denedi ama başarılı olamadı.

1989 yılında İmam Humeyni’nin vefatıyla yıkılacağına inanılan İran İslam Devleti bu sistem sayesinde ayakta kalmayı başarmıştı. İmam Humeyni’nin yerine geçen Ayatullah Hamenei  onu aratmayan siyasetiyle bu sisteme güç kazandırdı. Velayet-i Fakih sisteminde baştaki liderin önemli olmadığını asıl sistemin önemli olduğu görüşünü hakim kıldı. İran İslam Cumhuriyeti’nin ezeli düşmanı olan ABD, İran’nın bu sistemini nasıl yıkıp yerine demokratik bir rejim yerleştirmenin planlarını yapıyordu. Tek yolun Velayet-i Fakih sisteminin dikta bir rejim olduğunu, halkın bunu istemediğini dolayısıyla halka dayalı bir rejimin gelmesi gerektiği görüşünün yayılması olarak görüyordu.

Iran, sekiz yıllık savaş sonrası ekonomik sıkıntı, issizlik, eğitim gibi sorunlara çare bulmaya çalısırken, bunu firsat bilen ABD içerideki dostları aracılığıyla rejim aleyhine faaliyetlerini artırdı.

7 yıl önce Cumhurbaşkanı seçilen Hatemi, halka verdiği vaadler neticesinde yüzde seksenlik bir oy oranıyla halkın ümidi olmuştu. Hatemi, kendisini ve kabinesini yenilikçi, ıslahatçı veya reformcu olarak adlandırması batının dikkatini üzerine toplamasına sebep oldu. Dünya, İran değişiyor hayallerini kurarken Hatemi büyük bir sorunla karşı karşıya kalmıştı; yenilikçiydi ama neyi yenileyecekti? Reformcuydu ama nede reform yapacaktı? Islahatçıydı ama neyi islah edecekti? İşte Hatemi bunu  kamuoyuna açıklamakta zorlanıyordu. Batılılar ise Hatemi’nin sistemi değistirmesini bekliyordu, bu alanda karşılıklı yakınlaşmalar olduysada bir sonuç vermedi. İçdeki devrim muhalifleri Hatemi’nin etrafında toplandılar her alanda Hatemi’nin yanında yer aldılar. Hatemi ikinci defa Cumhurbaskanı seçilince Parlemento desteği de arkasındaydı. Hem halk desteğini hem de Parlemanto desteğini arkasında hisseden  Hatemi başarılı olamamalarının sebebinin Muhafazakarların kendilerini engellemesi olarak göstermeye çalıstı. Ve arkasındaki güce batının da desteği eklenince Hatemi devletin dinamiklerini eleştirmeye başladı. Anayasa Koruma Konseyi’nin (Şura-i Nigehban) yetkilerinin azaltılmasını, bu şuranın kendilerini engellediğini, Velayet-i Fakih’in yetkilerinin çok olduğunu bunun demokratik olmadığını ve kendi yetkilerinin çoğaltılması gerektiğini yüksek sesle dile getirerek bu alanda Parlamento’ya anayasa değisikliği için önerge verdi. Parlemantoda onaylanan bu önergeler Anayasayı Koruma Konseyi tarafından reddedilince milletvekilleri demokrasiden söz etmeye başladılar. İran’da tansiyon yükselmeye başladı öğrenci eylemleri, yürüyüşler, protestolar arttı. İçdeki batı yanlısı basının, rejimi açıkca eleştirmeye başlaması sistem sallanıyor, halk ayaklanıyor söylentilerine yol açtı. Gelişen her olumsuz olaydan sonra sahneye çıkan Velayet-i Fakih makamında oturan Ayatullah Hamenei her konuşması ve problemin kaynağını açıklamasıyla halkın bir kat daha sevgisini kazanıyor, sistemin bir kat daha güçlenmesini sağlıyordu.

Son zamanda meydana gelen siyasi kriz diye adlandırılan olaylar aslında demokrasi isteyenlerin son çırpınıslarıdır. Çünkü 7 yıl boyunca halka verdikleri vaadleri yerine getiremeyen hükümet ve sözde reformcu milletvekilleri arkalarında halk desteğini göremeyince ve bu ay sonunda yapılacak parlemento seçimlerini kazanamayacaklarını anlayınca suni gündem olusturdular. Halkın kendilerine desteğinin ancak Velayet-i Fakih sistemini kabul ettikleri takdirde olacağını anlayamadılar.

 Parlemento seçimleri için adaylıklarını açıklayan 8000 bin kişiden 2400 kişinin adaylık başvurularının  yüksek seçim kurulu görevini de üstlenen Anayasayı Koruma Konseyi tarafindan anayasaya uygun olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi bu kurumu hedef haline getirdi. Önce haftalarca parlementoda oturma eylemi yaptılar ve sonuç vermeyince  topluca istifalarını sunarak yeni bir kriz yaratmak istediler. Bunun, halkın,  Devrimin yıldönümünü kutlamalara hazırlandığı bir zamana denk gelmesi yeni bir imtihan sahnesini doğurdu. Dünya medyası İran’a odaklanmıştı, 22 Behmen (11 Şubat) Devrimin yıldönümü yürüyüşüne halk, ya Velayet-i Fakih sisteminden bıkmış artık demokratikleşmek istiyor görüşüyle katılmayacak ya da 25 yıl her türlü sorun ve problemlere rağmen korudukları İslam devletini desteklemek, Velayet-i Fakih sistemiyle tekrar biat yenilemek için sokaklara dökülecekti. Halk 11 Şubat’ta tercihini yaparak demokrasi ve reform taraftarlarına cevaplarını verdi. Birçok kesim bu yürüyüşün ve ilerideki parlemento seçimlerinin bir tasviye ve gerçek islamı isteyen ve istemeyenlerin safalarının ayrılacağı ve Velayet-i Fakih sisteminin hakimiyetinin güçleneceği kanaatini taşımaktadır.

Halkın görüşünün bir aynası olan bu „Devrim Yürüyüşü“ 20 Şubat’taki seçimlere nasıl yansır hep beraber göreceğiz.

25 yıl boyunca İran’da eksik olmayan bu gibi kısır çekismeler batılıları sevindirip İslam Cumhuriyeti’nin yıkılacağını düşünen batılıların ve İslam aleminin İran’daki “Velayet-i Fakih” sistemini tanımadıkları bir gerçek.

Dünya, İran' ın 2500 yıllık tarihini, kültür ve medeniyetini tanımak için çaba harcıyacaklarına şu henüz tanınamayan 25 yaşındaki “Velayet-i Fakih”sistemini bir araştırsınlar. Çünkü Kur'an' a dayalı Resulullah´ın Medine devletinden ve Hz. Ali’nin 5 yıllık Kufe’deki devlet sisteminden ilham alınarak ve masum İmamların öğretilerinden hareketle kurulan “Velayet-i Fakih” sistemi şu an yeryüzünde en mükemmel yönetim sistemi olarak gösterilen Demokrasiye alternatif bir sistem gibi görünüyor.   

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.198 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu