İslâm’da Vahdet ve İttihâd

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > KUR´AN-I KERİM (Bilgi Platformu) > Kur'an-i Kavramlar > İslâm’da Vahdet ve İttihâd
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: İslâm’da Vahdet ve İttihâd  (Okunma Sayısı 532 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
11 Mart 2009, 09:45:12 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« :»

İslâm’da Vahdet ve İttihâd - Hizbullah HAKVERDİ
İSLÂM’DA VAHDET VE İTTİHÂD

Yüce İslâm dini, bütünüyle ‘TEVHİD’ dinidir. ‘TEK’ olan İlah’a (ALLAH-U TEÂLÂ’ya) ‘YÂKîN İMAN’ı, mutlak ‘TESLİMİYET’i ve ‘UBÛDİYET’i ifade eden; ve, hayatın her alanında ve bütün boyutlarında yalnız ve yalnız O’nun (cc) ‘EŞSİZ HAKİMİYETİNİ’ / ‘EGEMENLİĞİNİ’ gerektiren ‘TEVHİD’, tüm mü’minlerin ‘AKİDE BİRLİĞİ’ni, ‘AKIL-FİKİR’ / ‘DÜŞÜNCE ve KÜLTÜR BİRLİĞİ’ni, ‘KALP ve GÖNÜL BİRLİĞİ’ni, ‘GAYE ve HEDEF BİRLİĞİ’ni, bunların tümünde de, ‘SÖZ, FİİL-AMEL ve HAREKET BİRLİĞİ’ni iktizâ ve istilzâm etmektedir. Ki, bu ilâhi ve nurâni oluşuma, İslâmi literatür’de ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ (birlik, birliktelik ve beraberlik) denmektedir. Zaten, ‘TEVHİD’ kelimesiyle aynı ‘KÖK’ten gelen ‘VAHDET’ kelimesi dahi, ‘ALLAH-U TEÂLÂ’nın (cc) ‘VÂHİD’-Ü ‘EHAD’ ilâhi isim ve sıfatı’nın ‘LÜĞÂVî İŞTİKÂKLARI’ndan olduğu ehli olanlarca bilinmektedir… Bu da; ‘VAHDET’in, Din-i İslâm’da ne kadar dakik/ince önemli konu ve imâni bir vecibe olduğunu göstermektedir…

Bu ilâhi ve hayâti ‘VECİBE’ ve ‘VÂKIA’ dan dolayıdır ki; İslâm Dini’nin ‘ESASI’/‘TEMELİ’ ve ‘SEMBOLÜ’ olan ‘TEVHİD İNANCI ve NİZÂMI’, bu ‘AKİDE’ ve ‘HAYAT’ üzere bulunan mü’minlerin ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂDI’ sayesinde korunup muhafaza edilebilir…

Müslümanlar, bu ‘TEVHİDî’/‘İSLÂMî’ incelik/bilinç ve hayat tarzından gâfil bulununca, yani “İSLÂMİ VAHDET ve İTTİHÂD” içersinde bulunmayıp da ‘BÖLÜK-BÖLÜK’ ve ‘PARÇA-PARÇA’ olunca; aziz Din-i İslâm’ı ve Ümmet-i İslâm’ı, her taraftan ve tüm yönlerden ‘KUŞATMA’ ve ‘ABLUKA’ altına almış bulunan ‘AZGIN’/‘KUDURGAN’ ve ‘SALDIRGAN’ kâfir, müşrik, mürted ve münafık düşman güçler karşısında, tabiâtıyla (‘SÜNNETULLAH’ gereği) mağlûb ve perişân olacaklardır. Tarihin muhtelif devirlerinden nakledilen nice olaylar ve günümüz dünyasında vâki’ olan ve olmaya devam eden vâk’âlar ve hadisât, bunun açık örneği ve ibret levhası olarak (ne hâzindir ki) müşâhede edilmektedir…
Bu riyâzî hakikattendir ki; “BİR ELİN NESİ VAR, İKİ ELİN SESİ VAR”, “BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR!…” gibi, nice ‘KİBÂR-I KELÂM’, tarihî ‘ATA SÖZLERİ’ olarak bizlere intikal edilmiş bulunmaktadır. “CEMÂÂTTE RAHMET, AYRILIKTA AZÂB VARDIR!”, “KİM CEMÂÂTTEN AYRILARAK ÖLÜRSE, CAHİLİYYE ÖLÜMÜYLE ÖLMÜŞ (GİBİ) ÖLÜR!” anlamındaki Hadis-i Şeriflerle vurgulanan ‘CEMÂÂT’in, yani müslümanların ‘BİRLİK’/‘BERABERLİK’ içerisinde bulunmalarının önemini göstermektedir. (Benzerleri için de, bakınız: Riyaz’us Sâlihîn:458-462; vb…)

Allah-u Teâlâ dahi, Yüce Kitabında şöyle buyurmaktadır: “EY İMAN EDENLER! ALLAH’DAN GERÇEK BİR TAKVÂ/İTTİKÂ İLE SAKINIP-KORUNUN! VE SİZ, BAŞKA DEĞİL ANCAK MÜSLÜMAN OLARAK ÖLÜN! (VE; BÖYLE ÖLEBİLMEK İÇİN DE) ‘KUR’AN’A’/‘İSLÂM’A’ CEMÂÂT HALİNDE (ELBİRLİĞİYLE-TOPYEKÜN) YAPIŞIN!…VE, SAKIN FIRKALAŞIP-BÖLÜNMEYİN!…” (Al-i İmran:102-103); “KENDİLERİNE APAÇIK BELGELER GELDİKTEN SONRA, PARÇALANIP-AYRILAN VE ANLAŞMAZLIĞA DÜŞENLER GİBİ OLMAYIN! İŞTE, ONLAR İÇİN BÜYÜK BİR AZÂB VARDIR!” (Al-i İmran:105); “ALLAH’A VE RASÛLÜ’NE İTÂÂT EDİN VE ÇEKİŞİP BİRBİRİNİZE DÜŞMEYİN! (ÇÜNKÜ) ÇÖZÜLÜP-YILGINLAŞIRSINIZ DA GÜCÜNÜZ GİDER. VE, (ONUN İÇİN DE, İTÂÂT VE VAHDET ÜZERE) SABREDİN! MUHAKKAK Kİ ALLAH, SABREDENLERLE BERABERDİR!” (Enfâl:46) Ve, böylece; bu ve sâir Âyet-i Kerîmelerle; İslâm’da ‘VAHDET’in ve ‘İTTİHÂD’ın, imânî/ilâhî bir vecibe olduğu, İslâm’ın ve müslümanların güç ve kudretinin, hayât ve bekâsının onunla ‘KÂİM’ olacağı, dolayısıyla da ‘İHTİLÂF’ ve ‘TEFRİKA’nın da tüm yönüyle ‘ZA’FİYET’/‘ZİLLET’ ve ‘HASÂRET’/‘ESARET’ doğuracağı beyân ve ifâde edilmiş bulunmaktadır…

“BİRLİK VE BERABERLİKDEKİ FAYDAYI BENİM BİLDİĞİM GİBİ İNSANLAR DA BİLMİŞ OLSALARDI, HİÇBİR SÜVARİ GECELEYİN YOLA (BİLE, ‘TEK BAŞINA’) ÇIKMAZDI!” (Zübdet’ül-Buharî:502; Tecrid-i Sarih:8/370); “MÜ’MİNİN (DİĞER) MÜ’MİN(LER)E NİSBETLE DURUMU, BİRBİRİNE KENETLENMİŞ/KAYNAŞMIŞ BİR BİNÂ (‘NIN TUĞLALARI) GİBİDİR.” (Zübdet’ül-Buharî:89, 958; Tecrid-i Sarih:2/425-426; 12/134-135); “MUHAKKAK Kİ ALLAH, KENDİ YOLUNDA SANKİ BİRBİRLERİNE KENETLENMİŞ BİR BİNÂ GİBİ SAF BAĞLAYARAK SAVAŞANLARI SEVER.” (Sâff Sûresi, ayet:4) “BÜTÜN MÜ’MİNLERİ BİRBİRİNE MERHAMET ETME VE SEVGİ GÖSTERİP YARDIMDA BULUNMA HUSUSUNDA ‘TEK VÜCUT GİBİ’ GÖRÜRSÜN! O VÜCUDUN BİR UZVU (ORGANI/FERDİ) ŞİKÂYETÇİ OLDUĞU (RAHATSIZLANIP-SIZLANDIĞI) ZAMAN, DİĞER ORGANLARI (O ACIYI KALDIRMAK İÇİN) ORTAKLAŞA AĞRIŞIR/KOŞUŞURLAR. (Böylece; mü’minler, TEK VÜCUT GİBİ olduklarını bil-fiil gösterirler/göstermelidirler.)” (Zübdet’ül-Buharî:955; Tecrid-i Sarih:12/128);

“HİÇ ŞÜPHESİZ SİZİN BU ÜMMETİNİZ ‘ÜMMET-İ VÂHİDE’ (BİR-TEK ÜMMET) DİR. BEN DE, SİZİN RABBİNİZİM! ÖYLEYSE, SİZ DE (YALNIZ) BANA İBÂDET EDİN! (VE; “YALNIZ BENDEN SAKININ!”)” (Enbiyâ Sûresi, ayet:92; Mu’minûn Sûresi, ayet:52) Gibi, daha nice/pek çok Âyet-i Kerimeler ve Hadis-i Şerifler; kezâ, ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ın ne kadar elzem ve zaruri, ilâhî ve hayatî bir ‘UNSUR’ olduğunu ders vermektedir. Ki; bunun da ‘İLÂHî VAHİY’ kültürü ile oluşacağı, bu oluşumun da ‘BİL-FİİL’ merkezî ve idârî/canlı bir ‘OTORİTE’ ile tahakkuk edeceği.. (dolaylı ve dolaysız olarak) ‘TEBYİN’ edilmiş olmaktadır. Zirâ; ‘BİNÂ’ yapımında ‘TUĞLALARI’ (yâni ‘tek’-‘tek fertleri) bir araya getirecek, onlarla ‘DUVAR’ ve ‘BİNÂ’ vücuda getirecek bir ‘USTA’nın bulunması;.. Yine, bir ‘VÜCUD’un organlarını ‘İDÂRE’ edecek, ‘MUÂYYEN HEDEFE’ sevk edecek ve birbirlerinin ‘YARDIMINA’ koşturacak bir ‘BAŞ’ın aktif rol oynaması;.. Halk yığınlarını, ‘DÜZENLİ’ ve ‘TEK SÂF’da toplayacak/toparlayacak ve ‘SEVK-Ü İDÂRE’sini yapacak bir ‘ÖNCÜ’nün ‘VAR’ olması ve ‘BİRLEŞTİRİCİ’/‘TOPARLAYICI’ fonksiyonunu icrâ etmesi;.. aklî/ilmî ve şer’î bir ‘ZARÛRET’ olduğu, izâh’dan vârestedir…

İşte; bu riyâzî hakikate/zarûrete ve hayâtî/içtimâî/siyâsî gerçeğe, İslâmî literatürde ‘İMAM’/‘HALİFE’/‘ULÛ’L-EMR’ (veya, ‘VELİYY’ÜL-EMR’) denilmektedir. Ümmetin, ‘NAMAZ’ ibâdetinde ‘EKSEN’ alıp-uyduğu ‘İMAM’a ‘İTTİBÂ’/‘İKTİDÂ’ etmek sûretiyle vücuda getirdiği ‘CEMÂÂT’ (‘VAHDET’/‘İTTİHÂD’); ‘SİYÂSî’/‘İÇTİMÂî’/‘HUKUKî’/‘ASKERî’ ‘İDÂRî’ vb.. konularda, emrinde bulunduğu/bulunması lâzım geldiği ‘İMAM’a/‘HALİFE’ye ‘İTÂÂT’ ve ‘BİÂT’ etmek sûretiyle (‘TEK CEMÂÂT’) vücuda gelmektedir. Ki; Kur’ân-ı Kerim bunu, ‘TEK ÜMMET’ olarak ifâde etmektedir. Ve bu da; ancak, ‘TEK İMAM’/‘TEK HALİFE’ ve ‘TEK ÖNDERLİK’ ile gerçekleşme imkânına sahip olacaktır… Ve; ümmetin ‘ALLAH’A VE RESÜLULLAHA’ gerçek ‘İTÂÂT’ üzere bulunabilmesi, her türlü ‘İHTİLÂF’ ve ‘TEFRİKÂ’dan ‘HAK ÜZERE’ arınabilmesi, ‘KUR’ANî ÇİZGİYİ’ ve ‘İSTİKÂMETİ’ koruyabilmesi, ‘TEVHİD AKİDESİ’ni ‘SOSYAL-SİYASAL’ vb.. alanlarda yansıtabilmesi, yani; ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ı müşahhaslaştırabilmesi, ancak ve ancak ‘TEK İMAM’ ve ‘TEK HAKİFE’ ile, yani ‘TEK İSLÂMİ OTOTRİTE’ ile mümkündür. Ki; Kur’an-ı Kerim, BAKARA:246-247; AL-İ İMRAN:102-103; NİSÂ:58-59 ve 89. Ayet-i Kerimeleriyle, bunu ‘ALKL-I SELİM’ sahiplerine beyân etmektedir. “MUHAKKAK Kİ MÜ’MİNLER ‘KARDEŞ’DİR. O HALDE; KARDEŞLERİNİZİN ARASINI ‘SULH’ EDİN Kİ, MERHÂMET OLUNASINIZ!” (Hucurât Sûresi, Ayet:10) ilâhi fermâniyle de, konumuzla (yani; ‘TEK İMAM/TEK ÖNDERLE’le) ilgili önemli bir hususa, yani “MÜ’MİNLERİN KARDEŞ OLDUKLARI”na, yani “TEK EBEVEYN/TEK VÂLİDEYN”de gelmiş ve onlara ‘BAĞLI’/‘MUTİ’’ olmaları lâzım geldiği konusuna dikkat çeken ALLAH-U TEÂLÂ (cc), böylece; ‘İSLÂMİ VAHDET ve İİTİHÂD’ın, ‘TEK ÜMMET OLMA’ fârizâsının ve vâkıâsının, ancak ‘TEK İMAM’ ve ‘TEK LİDER’ ile olabileceğini ‘TASRİH’ etmiş; şer’î ve aklî, her yönden bunun kesin ‘ŞART’ ve ‘GEREKLİ’ olduğuna (ayân-beyân) ‘TELMİH’ de bulunmuş olmaktadır. Ki, bunun; ‘TEVHîDî’ bir vecibe olduğu;.. “BİR ‘İMAM’/‘HALİFE’ ÇIKARSA, O’NA BİÂT EDİN. ONDAN SONRA BAŞKASI ÇIKIP, AYRI BAŞ ÇEKER-İMAMLIK İDDİÂSINDA BULUNUR VE BÖYLECE MÜSLÜMANLARIN BÜTÜNLÜĞÜNÜ BOZMAYA ÇALIŞIRSA, ONU TUTUP ÖLDÜRÜN!” anlamında vârid olan, güçlü-sahih Hadis-i Şerif ile tasrih edilmektedir. (Hadis için, bakınız; İbn-i Mâce:10/168; Müslim:9/9,25; Taç:3/85; Neseî:7/211; ilâahir…) Ve kezâ..; Allah-u Teâlâ (cc), böyle meşrû/âdil ‘TEK İMAMA’ ‘BİÂT’ edenlerin “ELİNİN ÜZERİNDE KENDİSİNİN ELİ (NURU/YARDIMI VE RAHMETİ) BULUNDUĞUNU..” vurgulamaktadır. (Bakınız: Fetih Sûresi, Ayet:10) ve hâkezâ.. ilââhir… (‘İMAMET’/‘BİÂT’ ve ‘CEMÂÂT’ konusunu, müstakil bir sohbet konusu olarak, ileride incelemeye çalışacağız.. inşallah…)

Evet;.. ‘TEK İMAM’ın/‘VELİYY’ÜL-EMR’in yönlendiriciliği/sevk-ü idâresi altında ‘İLÂHî VAHY’in (KİTÂB VE SÜNNET’in) eğitim ve öğretisi ile oluşan ‘İSLÂMİ VAHDET’, yani müslümanların ‘BİRLİĞİ’/‘BERABERLİĞİ’ ve ‘TEK ÜMMET’ haline bil-fiil gelmeleri, en azından bu doğrultuda bir ‘CEHD-Ü GAYRET’ ve ‘YAKîNî BİR İNANÇ’ içerisinde bulunup-çalışmaları şarttır. İslâm’ın ve ümmetin ‘HAYATI’ ve ‘BEKÂSI’, büyük ölçüde bu ilâhî vecibenin tahakkukuna ve toplum hayatına geçirilmesine bağlıdır. Gerçek ‘İMAN’ ve ‘TEVHİD’, bunu (bu uğurda çalışmayı) gerektirir. Din-i Tevhid olan İSLÂM’I ve ‘ŞER’î NİZAM’ı insanlık hayâtına ‘HÂKİM’ kılmanın, ‘BATIL’/‘MÜŞRİK’ düzenleri ‘YOK’ etmenin ‘İLÂHİ VESİLESİ’ ve ‘KUDRET-İ KÂMİLESİ’ olan ve ‘VAHİD-Ü EHÂD’ın (Allah-u Teâlâ’nın) ‘İÇTİMÂî CİLVESİ VE TECELLİSİ’ durumunda bulunan ‘VAHDET’ ve ‘İİTİHÂD’, ‘HAK’ ve ‘HAKİKÂT’ın, ilâhî ‘ADALET’ ve ‘SÂÂDET’in can damarı ve hayat kaynağıdır. Ve; tabiâtıyla ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’, yalnız ve yalnız ‘TEVHİD’in ve ‘DİN-İ HAKK’ın gerektirdiği ‘TEVHİDî ÇİZGİDE’, mutlak ‘HAK’ olan ‘İSLÂM’ın ve ‘ŞER’î NİZAM’ın hükümranlığı yolunda olur!… ‘BÂTIL’ yollarda, Gayr-i İslâmî görüş ve sistemlerde olmaz!… (Olsa da, buna ‘VAHDET’ değil; ‘RİDDET’ ve ‘TUĞYÂN’ denir. Zirâ; ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ –daha önceleri de dediğimiz gibi- ‘TEVHİD’le alâkalı ve ‘İÇ İÇ’E’ olan ‘’İMÂNî/‘İSLÂMî’-‘DİNî VE AKİDEVî’ kavram ve kurumlardır. Tabiî ki; ‘DİN-İ HAKKI’ ve ‘AHKÂM-I İLÂHİ’yi ve ‘ŞERİÂTI’ ifâde ederler; lâik-demokratik ve benzeri ‘BEŞERî’ görüş/sistem ve tağûtîlikleri değil!… Bu husus, iyice bilinmeli ve hiçbir zaman akıldan çıkarılmamalı/hâfızâdan silinmemelidir…)
Kezâ;.. her mü’min ve akl-ı selim sahibi olanlar, takdir eder ki; İslâm’ın âmir bulunduğu ve muktâzi kıldığı ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ için gerekli olan ‘ALT YAPI’ ve ‘TEMEL UNSUR’, sadece ‘İMAN BİRLİĞİ’ ve ‘İSLÂMİ TEVHİD’ inancı ve anlayışıdır. ‘MEZHEB’/‘MEŞREB’-‘MESLEK’/ ‘IRK’-‘KAVİM’/ ‘YURD’-‘VATAN’ ve ‘COĞRAFYA’ vs. gibi unsurların ‘İSLÂMİ VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ için hiçbir ‘BELİRLEYİCİ’ ‘ETKİLEYİCİ’.. vb. fonksiyonu asla söz konusu değildir, olamaz da!… Zirâ; müslümanları birleştiren ve ‘TEK ÜMMMET’ haline getiren tek ve mutlak ‘UNSUR’ ve ‘RÂBITÂ’nın ‘İMAN’/‘TEVHİD’-‘DİN’/‘İSLÂM’ olduğu, bunun dışında hiçbir inanç/anlayış, bağ ve unsurun müessir olmadığı/olamadığı, ‘KUR’AN-I KERİM’in ve ‘NÜBÜVVET’in ders verdiği ve ta’lim ettiği ‘KESİN’ ilâhi bir hakikat olarak ‘TEBEYYÜN’ ve ‘TEBELLÜR’ etmiş ve ‘HAK’ ile ‘BATIL’ın tarihî savaşı ve seyir çizgisi bunu bil-fiil ‘EYN’EL-YAKİN’ ve ‘HAKK’AL-YAKİN’ derecesinde göstermiştir. (Ki; bütün peygamberlerin, ‘KENDİ KAVİMLERİ’/‘KENDİ YÖNETİMLERİ’–‘VATANDAŞLARI’ ve ‘YAKIN ÇEVRELERİNE’ karşı ‘MÜCADELE’ etmiş oldukları… Ve; O ilâhi elçilere karşı, en şiddetli tepkiyi ‘KENDİ TOPLUMLARI’/‘YAKIN AKRABALARI’ göstermiş oldukları, -RİYÂZî BİR HAKİKAT VE VÂKIÂ OLDUĞUNDAN- izâhdan vârestedir…)

İşte; bu serdedilen mezkür hakikatler müvâcehesinde, biz tüm mü’min, Muvahhîd/Ehl-i Tevhid müslümanlar olarak;.. İslâmi TEVHİD inancını, en kutsal bir ‘BAYRAK’ ve ‘SANCAK’ olarak selim kalp’lere yerleştirmek ve dünyânın en ücrâ köşelerine ‘HAKİM’ kılıp dalgalandırmak için harekete geçmeli ve bu hususta eşsiz bir ‘YARIŞ’ içerisine girmeli;.. böylece; İlâhi rızâ’ya ve sââdet-i dâreyn’e erebilmenin kapısını aramalıyız… Ki; gerçek mü’min ve müslüman, ancak bu yolla ve bu yolda çalışmakla mümkün olacaktır…

Evet;.. “LÂİLÂHE İLLÂLLAH-MUHAMMED’ÜR-RASÛLÜLLAH!” Tevhid kelimesi ve “ALLAH-U EKBER!” İlâhi sâdâsı, ferdî ve içtimâî hayatımızı bütünüyle yönlendiren mukaddes bir ‘ŞİÂR’; İslâmî ‘VAHDET’/‘İTTİHÂD’–‘KIYÂM’/‘CİHÂD’ ve ‘ŞEHÂDETİ’ ve ‘ŞER’î NİZÂM’ ve ‘HÜKÜMRÂNLIĞI’ mündemiç bulunan ilâhî bir ‘Mİ’YÂR’ ve ‘TEMEL DİNAMİK’ olduğu bilinmeli;.. bu ilâhî nûrun ve ‘KELİMÂT-I ULYÂ’nın tüm yeryüzünde (bütün cepheleriyle) temevvüç-sâz kılınması için sefer-ber olunmalıdır. İslâmî izzet/şehâmet, gerçek hürriyet ve adâlet ancak o zaman sağlanabilir… Bu da, tabiâtıyla; tüm mü’minlerin ve gerçek müslümanların (TEVHİDî ve KUR’Ânî çizgi ve akîde üzerinde) ‘BİRLİK’ ve ‘BERABERLİK’ içerisinde olmaları, ‘TEK İMAM’ın (‘TEK LİDER’in) etrâfında ve idâresi altında ‘TEK ÜMMET’ (ve ‘TEK GÜÇ’) hâline gelmeleri, ‘MEZHEBî’/‘KAVMî’/‘COĞRÂFî’ vb.. ayrıcalıklardan-grupçuluklardan arınmaları, ‘KALP BİRLİĞİ’/‘FİKİR-GÖNÜL-KÜLTÜR BİRLİĞİ’ ve ‘FİİL’/‘HAREKET’ yâni ‘EYLEM BİRLİĞİ’ durumunda bulunmaları ile gerçekleşecek, böylece; günümüzün bedbaht dünyâsı, ‘İSLÂMî NÛR-HUZÛR VE NİZÂMIN’ ilâhî neşvesiyle gül ve gülistâna dönecektir, inşaallah…

Zâten;.. ‘TEK ALLAH’a olan inancımız; ‘AYNI PEYGAMBER’e (as) bağlı oluşumuz; ‘AYNI KUR’ÂN’a uyuşumuz; ‘AYNI TEK KIBLE’ye yönelişimiz; ‘AYNI DİN’ ve ‘AYNI ŞERİÂT’ı düstûr-u hayât edişimiz; ‘AYNI NAMAZ’/‘AYNI ORUÇ’/‘AYNI HAC’/‘AYNI FÂRİZÂ VE HÜKÜMLER’ ile âmil bulunuşumuz..da, bunu, yâni ‘TEK ÜMMET’/‘TEK GÜÇ’/‘TEK VÜCUT’/‘TEK YUMRUK’ ve ‘BİRLİK’ olmamızı gerektirir. Vesselâm…

‘İSLÂMİ VAHDET’, GERÇEK ‘TEVHİD’İN GEREĞİDİR!

İslâm dini, ‘TEVHİD DİNİ’dir. ‘TEK İLÂH’a (ALLAH-U TÂLÂ’ya) ibâdet etmek ve her hususta, yalnız O’nun (cc) ‘HAKİMİYET’ini kabul ederek ‘TESLİM’ olmak, ‘TEVHİD’ inancının gereğidir. İşte; bu ‘TEVHİD İNANCI’, kesin olarak ‘ÂKİDE’/‘İNAÇ BİRLİĞİ’, bu da; ‘AKIL’/‘FİKİR’ VE DÜŞÜNCE BİRLİĞİNİ’, ‘KALP’ VE ‘GÖNÜL BİRLİĞİNİ’, ‘GÂYE VE HEDEF BİRLİĞİNİ’ ve bütün bunlar da; ‘SÖZ’/‘FİİL’-‘AMEL’ VE HAREKET BİRLİĞİNİ’ gerektirir. Ki, işte bu yüce ‘OLGU’ ve ‘OLUŞUMA’ İslâmî terminolojide ‘VAHDET’ VE ‘İTTİHÂD’ denir. Zâten, ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ın sözlük ve ıstılâh anlamları yönünden, ‘TEVHİD’ kelimesiyle aynı kökten (yani, ESMÂ-İ İLÂHİYE’den olan ‘VÂHİD’ ve ‘EHAD’in iştikakından) gelmesi, bu inceliğin hassâsiyetle bilinmesi ve kavranması içindir… Evet;
İslâm Dini’nin ‘TEMELİ’/‘ESÂSI’ ve sembolü olan ‘TEVHİD KELİMESİ’, yâni “LÂİLÂHE İLLÂLLAH” cümlesi ve onun ders verdiği/gösterdiği ‘TEVHİD’ inancı ve nizâmı; bu inanç ve âkide üzere bulunanların, yâni tüm ‘MÜ’MİN’ ve ‘MÜSLÜMANLARIN’ bu İlâhi/Tevhidî çizgide ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ (yâni, BİRLİK ve BERÂBERLİK) üzere bulunmaları sâyesinde ‘MUHÂFAZA’ ve her türlü düşmanların saldırılarına/yıkıcılıklarına karşı ‘MÜDÂFÂÂ’ edilebilir. Müslümanlar, ‘VAHDET’ ve ‘İTTİHÂD’ içerisinde bulunmayıp da, ‘AYRI-AYRI’/‘GURUP-GURUP’ ve ‘PARÇA-PARÇA’ olurlarsa; Yüce İslâm’ı, her taraftan ‘ÇEMBER İÇERİSİNE’ almış ve ‘KUŞATMIŞ’ olan azgın ve kudurgan ‘KÂFİR GÜÇLER’in ve şeytanlaşmış ‘DÜŞMANLAR’ın ‘ÖOK YÖNLÜ’ ve ‘ÇOK BOYUTLU’ saldırıları karşısında, elbette ‘MAĞLÛB’ ve ‘PERİŞÂN’ olacaklardır. Geçmiş tarihimizdeki ‘HÂZİN TABLOLAR’ ve günümüz dünyâsındaki ‘KAHRDİCİ’/‘CANLI OLAYLAR’ ve ‘GELİŞMELER’, ‘SÜNNETULLAH’ denen bu İlâhî ve riyâzî hakikatin çok açık/bâriz örneğidir…
İşte, bundan dolayıdır ki; geçmiş ecdâdımız: “BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR!..”, “BİR ELİN NESİ VAR; İKİ ELİN SESİ VAR!..” demişlerdir. Yüce Peygamberimiz (AS) dâhi; “MÜ’MİNİN (DİĞER) ‘MÜ’MİN’(LER)E NİSBETLE DURUMU, BİRBİRİNE KENETLENMİŞ/KAYNAŞMIŞ BİR BİNÂ(NIN TUĞLALARI) GİBİDİR.” (Zübdet’ül-Buhâri:89,958; Tecrid-i Sârih:8/370); “BÜTÜN MÜ’MİNLERİ, BİRBİRİNE MERHÂMET ETME VE ‘SEVGİ’ GÖSTERİP YARDIMDA BULUNMA HUSUSUNDA ‘TEK VÜCÛD’ GİBİ GÖRÜRSÜN!…” (Zübdet’ül-Buhâri:955; Tecrid-i Sârih:12/128); “BİRLİK VE BERÂBERLİKTEKİ FAYDAYI BENİM BİİDİĞİM GİBİ İNSANLAR DA BİLMİŞ OLSALARDI, HİÇBİR SÜVÂRİ GECELEYİN YOLA (BİLE TEK BAŞINA) ÇIKAMAZDI!” (Zübdet’ül-Buhâri:502; Tecrid-i Sârih:8/370) gibi… bir çok Hadis-i Şerif ile, konunun ‘ÖNEMİNİ’ dile getirmiş bulunmakta.; “CEMÂÂTEN AYRILAN ‘CÂHİLİYYE ÜZERİNE’ ÖLÜR!” (yaklaşık; Riyâz’us-Sâlihin:458-462) anlamındaki ifâdeleriyle de, ‘VÂHİM’ âkibetine dikkat çekmiş olmaktadır…
Zâten; Allah-u Teâlâ’nın (cc); “MUHAKKAK Kİ MÜ’MİNLER KARDEŞTİR…” (Hucurât/10); “HEPİNİZ ‘ELBİRLİK’ (CEMÂÂT HÂLİNDE/TOPLUCA) ALLAH’IN İPİNE (İSLÂM’A/KUR’ÂN’A) SIMSIKI YAPIŞIN VE SAKIN FIRKALAŞIP-PARÇALANMAYIN!..” (Âl-i İmrân/103); “HİÇ ŞÜPHESİZ, SİZİN BU ÜMMETİNİZ ‘TEK ÜMMET’DİR. BEN DE, SİZİN RABBİNİZİM! ÖYLEYSE, SİZ DE (YALNIZ) BANA İBÂDET EDİN!” (Enbiyâ/92; yaklaşık; Mü’minûn/52) Ayet-i Kerimeleri ve benzerleriyle, ‘İSLÂMî VAHDET’/‘İTTİHÂD’ ve ‘KARDEŞLİĞİN’ aklî/ dinî ve ilmî bir ‘OLGU’/‘YAPI’ ve ‘VECİBE’ olduğunu beyân ve ifâde etmiş olduğu, izâh’dan vâreste’dir…
Evet;.. ‘VAHDET’/‘İTTİHÂD’, yâni ‘MÜSLÜMANLARIN BİRLİĞİ”/“BERÂBERLİĞİ’ ve ‘TEK YUMRUK’/‘TEK GÜÇ’/‘TEK ORDU’ hâline gelip-‘TEK VÜCÛT’ olmaları, imânî/dinî ve aklî bir zarûret olarak şarttır. Bu, gerçek mü’min ve muvâhhid olmanın ilâhî ve tabiî gereğidir. Gerçek ‘TEVHİD’ ve ‘İMAN’, ancak bununla vücut bulur; ‘TEVHİD NİZÂMI’, yani ‘İSLÂM HÜKÜMLERİ’ ancak bu yolla, fiillî bir güce ve dolayısıyla da ‘İÇTİMÂî’/‘SİYÂSî’‘HUKÛKî’‘SİYÂSî’ ve ‘ASKERî HÜKÜMRANLIĞA’ ulaşarak, insanlık hayâtını ilâhi nûr ve ışıklarla aydınlatabilir. (Tabii ki; ‘VAHDET’/‘İTTİHÂD’ın, yanlış-hatalı ve hele de ‘BÂTIL’ yol/fikir ve çizgilerde değil, ‘MUTLAK HAK’ olan ‘İSLÂM’da / ‘ŞER’î AHKÂM’da, ‘TEVHİDî YOL VE ÇİZGİ’de olacağı;.. bunun dışında bir görüş ve düşüncenin ‘ŞEYTANLARI’ dâhi, inandırması imkansız bir ‘KÂZİYE-İ MUHKEME’ bir ‘RİYÂZî KAKİKAT’ olduğundan, izâhı ve beyânı ‘ZÂİD’ olacağı açıktır…).
O halde..; İlâhî ve İslâmî ‘TEVHİD SANCAĞI’nı, cihânın en ücrâ köşelerine kadar tüm yeryüzünde ‘HÂKİMÂNE’/‘FÂTİHÂNE’ bir tarzda dalgalandırarak, ‘KOMÜNİST’-‘KAPİTALİST’-‘FÂŞİST’ VE ‘DEMOKRAT’ diktatörlerin/tâğutların hâbis ‘SİSTEM’/‘REJİM’ ve ‘İDEOLOJİLERİ’ ile kararttıkları şu bahtsız dünyâmızı ‘İLÂHİ NİZÂM’ın (DİN-İ İSLÂM’ın) nûr ve hayat saçan ‘KURTARICI’ ışık/çağrı ve hükümleriyle, yeniden ‘AYDINLATMAYA’; insanlık hayâtını aslî hüviyetine (FITRÂTINA) kavuşturarak ‘GÜL VE GÜLİSTÂNA’ çevirmeye; ona ‘HÂİL’ (engel) olan/olmaya çalışan tüm ‘TÂĞÛTî PERDELERİ’ yırtmaya; ‘ŞEYTÂNî KAL’A VE DUVARLARI/SURLARI’ da kökünden ‘YIKMAYA’ çalışmalı, bu yolda bütün varlığımızı ‘SEFERBER’ etmeliyiz!…
“ELESTÜ BİRABBİKÜM?..” (A’râf/172) ‘BEZMİN’DEN’, “‘BELÂ!’ (EVET!) YÂ RABBENÂ!..” mîsâkına ‘BAĞLI’/‘GERÇEK MÜ’MİNLER’ olarak, üstlendiğimiz İlâhî ‘MİSYON’u, izzet ve şehâmetle ifâ etmeli, bunu engelleyecek veya saptıracak/gevşetecek olan her türlü ‘NEFSî’/‘HİSSî’/‘KAVMî’/‘MEZHEBî’/‘COĞRÂFî’ ve ‘MEŞREBî GAYRET’ ve ‘TÂÂSSÛBLAR’dan kendimizi bütünüyle ‘ARINDIRMALI’, Yüce Rasûl-ü Ekrem Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya (s.a.v.) lâyık bir ‘ER’/‘YİĞİT’ ve ‘ASKER’, yâni ‘HİZBULLAH’ olmalı; bize emânet olan aziz ‘VATANIMIZIN’ ve ‘SEYYÂR DÜNYÂMIZIN’ yılmaz ‘BEKÇİSİ’/‘NÖBETÇİSİ’ olarak, ‘YÜCE MİLLETİMİZ’ ile el ele/kol kola ve omuz omuza verip ‘ALLAH’IN YÜCE NİZÂMINI’ ülkemize ve tüm yeryüzüne ‘HÂKİM KILMA’, ‘ŞİRK’/‘KÜFÜR’/‘ZULÜM’/‘FISK-Û FÜCÛR’ ve ‘TUĞYÂN’ pisliklerini ‘TEMİZLEYİP ÇÖPLÜĞE ATMA’/‘YAKIP YOK ETME’.. Fıtrî ‘FONKSİYONUMUZU’ en üst seviyede ve mükemmel bir surette yerine getirmeliyiz…
Tabiî ki; bu kutsâl ve evrensel güç/misyon ve fonksiyon ‘TEK İMAM’/‘TEK ÖNDER’/‘TEK HÂLİFE’ ve ‘TEK BAŞKOMUTAN’ ile ve onun ‘EMRİ’ ve ‘KOMUTASI’ altında bulunup-hareket etmekle mümkün olacaktır. Zirâ; ‘TEVHİDî İNANÇ’, ‘TEK İMAMI’; ‘TEK ÜMMET’, ‘TEK LİDERİ’; ‘TEK VÜCUT’/‘TEK YUMRUK’, ‘TEK BAŞ’ ve tek yönlendiriciyi ‘İKTİZÂ’ eder-gerekli kılar. Böylece; ‘ÜMMET-İ VÂHİDE’ olan müslümanlar, ‘BÜTÜN CEPHELERİYLE’ bütünleşmiş ve ‘TEK GÜÇ’ ve ‘TEK ORDU’ hâline gelmiş olur, inşaallah… VE’S-SELÂMÜ ALEYKÜM VE RAHMETULLAH…

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
www.islamidavet.com
Logged
15 Mart 2009, 03:38:06 ÖS 15
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #1 :»

Alıntı
fonksiyon ‘TEK İMAM’/‘TEK ÖNDER’/‘TEK HÂLİFE’ ve ‘TEK BAŞKOMUTAN’ ile ve onun ‘EMRİ’ ve ‘KOMUTASI’ altında bulunup-hareket etmekle mümkün olacaktır. Zirâ; ‘TEVHİDî İNANÇ’, ‘TEK İMAMI’; ‘TEK ÜMMET’, ‘TEK LİDERİ’; ‘TEK VÜCUT’/‘TEK YUMRUK’, ‘TEK BAŞ’ ve tek yönlendiriciyi ‘İKTİZÂ’ eder-gerekli kılar

GÜNÜMÜZDE TEK İMAM VE TEK ÖNDER KİM ? KİM OLABİLİR ?
Logged
16 Mart 2009, 03:44:58 ÖS 15
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« Yanıtla #2 :»

İslam Ümmetinin tek imam etrafında yekvucut olması gerekiyor mu? gerek miyor mu? Önce siz ona cevap verin ondan sonrasını konuşalım?
Logged
16 Mart 2009, 04:35:24 ÖS 16
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4231
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #3 :»

kesinlikle gerekiyor.

bende soruya katılıyorum.
tek imam diye önereceğiniz kişinin VaHDETİ  sağlama kapasitesi.
- müslüman toplumu kucaklaya bilme feraseti.
bütün müslümanları temsil edeceği için (halife gibi) onlar tarafından ön kabulle kabul edebilecek düzeyde olması  gerekecek..

yukardaki yazıda vurgulanan o  birliğin sağlanabilmesi için elbette imama ihtiyaç var.
lakin artık insanlık orçağı yaşamıyor, daha olgun - ve özgür düşünebiliyor
imam alinin dedemden ileri torunumdan geriiym sözüne dikaktinizi çekmek isterim.
orta çağı küçümsemiyorum. demek istediğim; insanlık olgunlaştı: sorgulamadan otur denince oturan kalk denilince kalkan bir kitle yok karşımızda.
bu arada kalabalığı değil şu an islami harekette bulunan kesimi anlatıyorum.
bu kesimi tek imam altınd abirleştirebilecek bir adam Huh?Huh?

Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
17 Mart 2009, 09:00:07 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« Yanıtla #4 :»

Alıntı
Bakara Suresi :13. Onlara, "İnsanların inandıkları gibi siz de inanın" denildiğinde ise, "Biz de akılsızlar gibi iman mı edelim?" derler. İyi bilin ki, asıl akılsızlar kendileridir, fakat bilmezler. 


Hak ve batıl mücadelesinin tarihi ilginçtir. Bir peygamber gelir, insanlar önce inanmazlar, sonra inanlan olur, peygamberin mesajı egemen olur, aynı mesaj yine peygamberin takipçileri olduklarını söyleyenler tarafından tahrif edilir, ancak bu tahrifçiler kendilerini peygamberin gerçek takipçileri olarak görmeye devam eder, peygamberin asli mesajını özüne döndürecek devrimci hareketlere karşı mücadele eder, yeni gönderilen peygamberleri önceki peygamberin yolundan sapmış olarak değerlendirirler.
Yahudi ulemasının Hazreti Musadan sonra gönderilen her peygambere karşı çıkmışlar onlarla savaşmışlar hatta öldürmüşlerdir.
Aynı durum peygamberimizden sonra da olmuş ve olmaya devam etmektedir. Peygamberimizden sonra hile ve entrikalarla egemenliği ele geçiren emeviler, peygamberimizin asli mesajını insanlara sunmaya çalışan Ehli Beytini sapkın olarak göstermeye çalışmışlar ve bu gün bile hala bu anlayış devam etmektedir.
Yukarıdaki ayet insanın bu yönüne işaret etmektedir. Ellerinde tevrat bulunduğu halde yahudi alimleri saptığı gibi ellerinde Kuran bulunduğu halde Kuranın yolundan sapan alimler veya kendilerini alim zannedenler de milyonlarla bulunmaktadır.
Özellikle de islama yeni bir nefha, yeni bir soluk, devrimci bir diriliş mesajıyla gelen mücedditlere de yine karşı çıkacaka olan Nas, Halk değil, bu ulema kılıklı sefillerin olacağı muhakkaktır.
Bu insanlar böyle bir psikoloji içerisinde iken, bunlara müslümanların imamının kim olduğunu söylemenin manası olmayacağı ortadadır. Ki bunlar, imamı kabullenmeme noktasında kendilerini reddetmeye hazırlamış bulunmaktadırlar. Ama halk kitlelerinin imamı kabulü bunları selin önündeki çer çöp gibi tarihin çöplüğüne atacaktır. Dünyada olup biten olaylar, gelişmeler hep bunu açıkça gösteriyor.
Güneş,  ufukta belirdi mi insanların gözlerini açıp nurundan faydalanması gerekiyor. Güneşin çapaklı gözleri gelip eliyle açmasını beklenemez herhalde. Hele de insanların körlüğe inadına tutunmaya tutunmaya çalıştıkları bir zaman diliminde.
Logged
17 Mart 2009, 12:21:43 ÖS 12
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #5 :»

Alıntı
İslam Ümmetinin tek imam etrafında yekvucut olması gerekiyor mu? gerek miyor mu? Önce siz ona cevap verin ondan sonrasını konuşalım?

Gerekip gerekmediğini daha önce Kuran bölümünde yaptığım Tefsir çalışmalarımdan Rad 7 ayetinin tefsir açılımından anlaşılmadı mı ? Bu nedenle 

Alıntı
GÜNÜMÜZDE TEK İMAM VE TEK ÖNDER KİM ? KİM OLABİLİR ?

Demişim.
Logged
17 Mart 2009, 01:26:22 ÖS 13
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« Yanıtla #6 :»

Bir konunun bilinmemesi, bilinipte reddedilmesinden daha hayırlıdır. Bizim İslamdan Kurandan İslam tarihi ve literatüründen anladığımız manada şu an müslümanların önderi konumunda Allahın kuları var, buna rağmen hala soruyorsanız, bu önderleri önder kabul etmediğiniz anlamına geliyor ki soruyorsunuz? Öyle zannediyorum, yanılıyorsam ne mutlu.
Logged
18 Mart 2009, 11:17:24 ÖÖ 11
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« Yanıtla #7 :»

kesinlikle gerekiyor.

bende soruya katılıyorum.
tek imam diye önereceğiniz kişinin VaHDETİ  sağlama kapasitesi.
- müslüman toplumu kucaklaya bilme feraseti.
bütün müslümanları temsil edeceği için (halife gibi) onlar tarafından ön kabulle kabul edebilecek düzeyde olması  gerekecek..

yukardaki yazıda vurgulanan o  birliğin sağlanabilmesi için elbette imama ihtiyaç var.
lakin artık insanlık orçağı yaşamıyor, daha olgun - ve özgür düşünebiliyor
imam alinin dedemden ileri torunumdan geriiym sözüne dikaktinizi çekmek isterim.
orta çağı küçümsemiyorum. demek istediğim; insanlık olgunlaştı: sorgulamadan otur denince oturan kalk denilince kalkan bir kitle yok karşımızda.
bu arada kalabalığı değil şu an islami harekette bulunan kesimi anlatıyorum.
bu kesimi tek imam altınd abirleştirebilecek bir adam Huh?Huh?



Müslümanlar için bir önderin seçilme tekniklerini peygamberimizden sonra dört halife devrinde görebiliyoruz. Gerçi bu ideal olmasa bile mevcudun en iyi gibi bir hizmet ifa etmiştir.
Birinci şekil, müslümanların yönetim merkezi Ümmül Kura hükmündaki Medine de müslümanlara hilafet liyakatini taşıyabilecek özellikle görülen Hazreti Ebu Bekirin bir kısım sahabe tarafından seçilmesi, diğerlerinin ise islami vahdetin zarureti gereği buna razı olması ile yapılan seçimdir ki, bu seçimde sadece toplumun önde gelenlerinin yaptığı bir seçim olmuştur. Hazreti Ebu Bekir seçilirken ne Medine de bir halk oylaması yapılmış, ne de Arabistanın diğer bölge ve şehirlerine sorulmuştur.

İkinci şekil Hazreti Ebu Bekirin Hazreti Ömeri ataması ile olmuştur. Mevcut halife yeterli gördüğü bir kişiyi yerine seçmiştir.
Üçüncü şekil, hilafet liyakatinde olduğu varsayılan 6 kişilik Şuranın halife seçimi. Hazreti Osman bu şekilde seçilmiştir. Burada da sadece 6 kişi söz konusudur. Diğer insanlara buna tabi olmaktan başka bir iş düşmemiştir.
Dördüncü Şekil Hazreti Alinin seçimi. Burada halkın rolü öne çıkmaktadır. İnsanlar en büyük katılımlarla ve istekle Hazreti Aliyi halife yapmışlardır. Böyle olmakla birlikte yine de, o zamanın insanlarının tamamının seçimine sunulmuş bir vaka olmamıştır.
Tüm bunlardan anlaşılıyor ki, müminlerden hilafet liyakatine layık 6 kişilik bir şura bir mümini müminlerin veliyyi emri olarak tayin edebilir.
Şimdi gelelim günümüzü, düşünelim, hangi ülkede 6 tane ehil, lider ve liyakatli alim, müminlerin veliyyi emrini seçecek güce sahiptir. Bakalım ki bu zemine en uygun yer neresidir. Acaba kralların, yönettiği, yönetimin saltanat halinde babadan oğula ya da kardeşten kardeşe geçtiği ülkelerde altı alimin böyle bir işe kalkışması mümkünmüdür? Ya da Türkiyede altı alimin rejimi bir kenara bırakıp islam ahkamı ile hükmetmek üzere bir alimi müslümanların veliyyi emri seçebilecek kudretleri var mıdır? Bunun mümkün olmayacağı aşikardır. Çünkü mevcut rejimler bu altı kişiyi yeryüzünden silerler.
Ama bunun mümkün olduğu bir coğrafya vardır. İran İslam Cumhuriyeti. Ayetullah Humeyni, İranda tıpkı Hazreti Alinin konumu gibi halkın yardımı ile bir devrimle müslümanların veliyyi emri oldu ve islam ahkamını uygulayacak islam cumhuriyetini kurdu. Ondan sonra ise Hubregan Meclisi onun yerine Ayetullah Seyyid Ali Hamaneyi seçti.
Bir coğrafyada islam ahkamı uygulanıyorsa, müslümanların veliyyi emrini seçme özgürlüğüne oranın alimleri sahipse, egemenlik güçleri, orduları varsa, bu bütün müslümanların velyyi emri olmaları için yeterli kabiliyete sahip olduklarını gösterir.
İslamın hakim olmadığı ülkelerde müslümanlara seçme özgürlüğü verilmemiş ki onlarda halife seçiminde yer alsınlar. Çünkü egemenliği altındaki ülkeler o alimleri sorgular, buna izin vermezler.
Buna rağmen başka coğrafyalarda da olsa İslam Alimlerinin İslam İnkılabını desteklemeleri müslümanların veliyyi emrinin kim olduğunu gösterir.
Bunun ötesinde bu otoriteyi tanımayacak, adına alimde düşünürde aydında deneilecek insanlar olabilir. Ancak bunlar sadece müslümanların veliyi emrine isyan eden, islami vahdeti bölen, islamın zaafa uğramasına sebep olup küfrün güçlenmesine neden olan talihsiz insanlar olarak kalırlar.
Logged
18 Mart 2009, 03:13:02 ÖS 15
Üye Bilgileri
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*

Mesaj Sayısı: 2522
Nerden:

Offline
« Yanıtla #8 :»

Alıntı
buna rağmen hala soruyorsanız, bu önderleri önder kabul etmediğiniz anlamına geliyor ki soruyorsunuz? Öyle zannediyorum, yanılıyorsam ne mutlu.

Alıntı
Tefsir çalışmalarımdan Rad 7 ayetinin tefsir açılımından anlaşılmadı mı ?

Bu paragraf Rad 7 ayetini tefsir çalışmamdan son cümle olarak alıntıdır.

Onlar ki, Hikmet ve ilim sahipleri olarak çevrelerindeki toplumlarına en iyi rehber olan kuranın rehberliği ve peygamberin sünneti ile rehberlik etmektedirler
Logged
18 Mart 2009, 03:29:43 ÖS 15
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4231
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #9 :»

Alıntı
Birinci şekil, müslümanların yönetim merkezi Ümmül Kura hükmündaki Medine de müslümanlara hilafet liyakatini taşıyabilecek özellikle görülen Hazreti Ebu Bekirin bir kısım sahabe tarafından seçilmesi, diğerlerinin ise islami vahdetin zarureti gereği buna razı olması ile yapılan seçimdir ki, bu seçimde sadece toplumun önde gelenlerinin yaptığı bir seçim olmuştur. Hazreti Ebu Bekir seçilirken ne Medine de bir halk oylaması yapılmış, ne de Arabistanın diğer bölge ve şehirlerine sorulmuştur.

İkinci şekil Hazreti Ebu Bekirin Hazreti Ömeri ataması ile olmuştur. Mevcut halife yeterli gördüğü bir kişiyi yerine seçmiştir.
Üçüncü şekil, hilafet liyakatinde olduğu varsayılan 6 kişilik Şuranın halife seçimi. Hazreti Osman bu şekilde seçilmiştir. Burada da sadece 6 kişi söz konusudur. Diğer insanlara buna tabi olmaktan başka bir iş düşmemiştir.
Dördüncü Şekil Hazreti Alinin seçimi. Burada halkın rolü öne çıkmaktadır. İnsanlar en büyük katılımlarla ve istekle Hazreti Aliyi halife yapmışlardır. Böyle olmakla birlikte yine de, o zamanın insanlarının tamamının seçimine sunulmuş bir vaka olmamıştır.


-eğer usul vahyin sonrasında değişiklik arzediyorsa, dahası islamın statiklerinden değilse (önder seçme usulü)
"bunun 4 şekli vardır başkası olamaz" demek bi kere yanlış olur.

- başka bir yanlış da illaki altı kişiyi göstermeniz. şartlar çok değişti. eğer islamın bir konuda statik hükmü yoksa, istişare ile yeni yol-yordam araştırılabilir. tabi ki bu arada uzun uzun şu şu çerceveler içerisin de istişareler edilmeli açıklamasına gerek yok.

- yine başka bir konu ise İran İslam cumhuriyetinin dinde ki hükmi bağlayıcılığı acaba bölgesel mi? evrensel mi?
örneğin benim  İmam Hamaneye biat etmem sadece bende değil onda da bir takım sorumlulukları yerine getirme noktasında sıkıntılar olmaz mı?

yani şöyle İmam dediğimiz halk sadece ona biat edecek değil. değil mi?
onun da biat edenlere karşı sorumluluklarını yerine getirebilme ihtimali olmalı değil mi?

anlatabildim mi acaba?
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
18 Mart 2009, 04:06:41 ÖS 16
Üye Bilgileri
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*

Mesaj Sayısı: 424
Nerden:

Offline
« Yanıtla #10 :»

Bizim anlattıklarımız, İslam tarihinde örneği yaşanmış halife seçimleridir. yaşanmış vakıalardır.
İslam mezheplerine göre halife tayin ve seçimi farklılıklar arzetmektedir.
Vahiy sonrasında bir usul değişikliği olmuşsa bunu Rasulullahın seçkin sahabesi yapmıştır. Uusule uygunluğu ya da değilliği onları bağlamaktadır.
Altı kişiyi göstermemizin yanlışlığına dair bir deliliniz var mıdır? Seçkin sahabe tarafından böyle bir metodun uygulanabilmiş olması, metodun doğruluğu hakkında fikir verirken, yanlış olabileceğine dari bu güne kadar hiç bir idda bile görmüş değiliz. Ayrıca liderlikle ilgili genel anlamda evrensel planda altı kişilik konsey bir çok yerde uygulanagelmiştir. Dünyanın bir çok yerinde ve farklı kültür, din, iş konusu ve değişik konularda. Günümüzün modern dünyasında bile konseylerde altı rakamı önemsenmekte, bir çok yapılanmada bu rakam esas alınmaktadır.
Şartların değiştiği muhakkak ancak şartlar değişti diye Kuran ikliminin insanları seçkin sahabileri Kurandan bizden daha az anlıyor görmek herhalde insaflı bir ölçü olmayacaktır.
İran İslam Cumhuriyetinden ziyade Ayetullah Seyyid Ali Hamaneyin Makamı ve bu makamda islam ümmeti için öngördüğü emirler bütün müslümanları bağlayıcıdır.
Zaten Veliyyi Fakih Hamaneinin bütün mesaisi dünya müslümanlarının sorunlarının söçülmesi üzerine ve İslamın cihanşumul bir şekilde dünyayı zalimlerin elinde kurtarmak üzerine kuruludur. Veliyyi fakihin müslümanlar için emri geneldir, özel değildir. Zaten onun emirleri de İslamın emirlerinden başka bir şey değildir. Müslümanların veliyyi emri olduğu için, İslamın maslahatının, nerede, nre zaman nasıl ve ne şekilde olduğunu en iyi tespit edebilecek konumda ve yetenekte bulunmaktadır.
Kitlelere yön veren ve kendilerine müslüman adını verenler veliyyi fakihin emrinde birleşmeleri bütün islam ümmetinin Veliyifakihe biati anlamına gelir ki, yapılmaya çalışılan budur ve dünya istikbarının da engellemeye çalıştığı bundan başka bir şey değildir.
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.568 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu