Hadis üzerine

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa ara giris kayit
   > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V (Moderatör: Yonetim) > Hadis üzerine
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

   > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V (Moderatör: Yonetim) > Hadis üzerine
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Hadis üzerine  (Okunma Sayısı 6370 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5133



WWW
« : 10 Mart 2009, 12:16:40 ÖÖ 00 »

İhsan Eliaçık

Hadis üzerine

Bu yazıyı Diyanet'ten gelen "Uydurma hadisler temizlenecek" başlıklı haber nedeniyle yazıyor değilim.

İkbal'in tabiriyle "İslam'da dini düşüncenin yeniden inşası" işine kendini vakfetmiş birisi olarak, yazdığım yazılara mızraklarının ucuna bir takım uydurma hadisleri takarak saldıranlar oluyor. Kimi hadisleri saldırı aracı olarak kullanıyorlar ve tam bir uydurma hadis terörü estiriyorlar. Bunun için de özellikle üç kitabı bahane edip kalkan olarak kullanıyorlar; Gazzali'nin İhya-u Ulumiddin'i, Said-i Nursi'nin Risale-i Nur'u ve Sahih-i Buhari adlı kitaplar…

Güya ben buralarda geçen hadisleri inkar ediyormuşum veya kale almıyormuşum. Bunlara karşı geliyormuşum. Bu kitaplarda geçen hadislere ve görüşlere aykırı fikirler ileri sürüyormuşum ve hatta bu nedenle dinden bile çıkmışım, kafir ve mürted olmuşum.

Önemine binaen müsaadenizle bu yazıyı bu konuya ayıracağım.

***
Şurası bir gerçek ki Kuran'ı Kerim dışında hiçbir kitap Müslümanları mutlak anlamda bağlayıcı değildir. Yani ben adı geçen kitapların hiç birisine dönüp bakmasam, esas almasam, delil kabul etmesem bile hiçbir şey olmaz. Allah bana "Neden bu kitapları esas almadın?" diye hesap sormaz. Kuran dışında herkesin yazdığı kitap önce kendini, sonra onu gönüllü kabul eden taraftarlarını bağlar. Diğerleri onlardan sorumlu tutulamaz.

"Ama bu kitaplarda Hz. Peygamber'in hadisleri var" diyeceksiniz.

Olsun, Hz. Peygamber'in hadisleri sadece bunlarda mı var? Ben hadisleri bunlardan başka bir kitapta bulamaz mıyım? Sahih-i Buhari Hz. Peygamber'den yaklaşık 250 yıl sonra, İhya yaklaşık 500 yıl sonra, Risale-i Nur da yaklaşık 1400 küsür yıl sonra yazıldı. Onlar yazılıncaya kadar ortada hadis yok muydu? Hz. Peygamber bilinmiyor muydu? Dünyaya Hz. Peygamber'i bunlar mı tanıttı?

Bir hadis sırf şu kitapta veya bu kitapta geçiyor diye sahih olmuş olmaz. Yani bir hadis "Buhari'de geçiyor, Risale-i Nur'da yer alıyor, İhya'da var" diye yunmuş yıkanmış değildir. Onlarda da zayıf hatta uydurma hadisler olabilir. Çünkü hiç birisi Allah'ın kitabı değildir. Bu, onların oturup hadis uydurduğu anlamına da gelmez. Uydurulmuş bir hadis meşhur olunca, güvendikleri hocaları silsilesinden geldiklerini de görünce kitaplarına almakta bir beis görmemiş olabilirler.

Buhari'nin ortalıkta hadis olduğu iddia edilen onbinlerce rivayetin sadece % 5'ini kitabına alarak geri kalan % 95'ini elediği unutulmamalıdır. Peki, bu durumda Buhari'yi kitabına almadığı hadisler nedeniyle Hz. Peygamber'i kale almamakla veya bir çok hadisi inkar etmekle mi suçlayacağız? Tam tersi, iyi yapmıştır, yaptığı çok yerindedir.

Şimdi, İslam'ın ikinci yüzyılının ardından, üçüncü yüzyılda Buhari ve çağdaşlarının yaptığına ikinci eleme dersek, şu an bir üçüncü elemeye daha ihtiyaç vardır. Yani bu çağın Buhari'leri ortaya çıkmalıdır ve aynen onun yaptığını yapmalıdır.

Buhari ve çağdaşlarının, kendinden öncekileri, kriterler oluşturarak süzgeçten geçirmesi gibi, biz de, bizzat Buhari ve adı geçen diğer kitapları üzerlerine "sünger" çekmeden "süzgeçten" geçirmeliyiz.

Bu durum, özelikle Türkiye gibi bir ülkede, söz konusu bu kitapların çok ciddi bir tenkit süzgecinden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bunun henüz doğru dürüst yapılmadığını görüyoruz. Kimi insanlar sanki onları Allah yazdırmış gibi Kuran'dan daha çok onlara inanıyorlar. Oysa Allah'ın "yazdırdığı" yegane (bozulmamış) kitap Kuran'dır.

Şahsen ben yazılmış her kitabı "sözün namusu adına" okumayı görev bilirim. Keşke her yazılanı okuyabilseydim. Ama kimi kitapları okumanın veya esas almanın "dini bir zorunluluk" olmadığını söylemeyi de aynı şekilde sözün namusu adına görev bilirim ve işte söylüyorum; Sahih-i Buhari'yi, İhya-ı Ulumuddin'i veya Risale-i Nur'u okumak dini bir zorunluluk değildir. Bunlar olmasa da olurdu, İslam'a ve ümmete hiçbir şey olmazdı, dimdik yoluna devam ederdi. Yeni nesiller ve kişiler gelirdi. Tıpkı ben, sen veya o olmasak da olacağı gibi. Biz İslam'a şeref katmıyoruz, İslam bize şeref katıyor. İslam'ın akıp gelen tefekkür ırmağı bir dönemde veya bir şahsın kitabında dondurulamaz.

"Buhari olmasaydı bu din yok olurdu, İhya olmasaydı ümmet-i Muhammed yıkılır giderdi, Risale-i Nurlar olmasaydı imansız kalırdık" vs. diyenlere bu söylediklerim.

Bakın, Kuran'ı bir kenara atarsak helak oluruz, ama o kitaplardan hiç birisini okumasak bile bir şey olmaz. İlk 250 yıl boyunca Buhari'yi okumayanların, ilk 500 yıl boyunca İhya'dan haberdar olmayanların, 1400 yıl boyunca da Risale-i Nur'u hiç bilmeyenlerin bulunuyor olması, dahası bunları hiç görmemiş oldukları halde ahirete intikal etmiş olmaları ne demek istediğim hakkında bir fikir verebilir. Yani demem o ki bunlar ümmetin olmazsa olmazları değildir. Yararlanan yararlansın ama kimse onları Kuran yerine koymaya kalkmasın ve bunlarsız olmaz demesin.

Meşhur bir hadiste geçen "Kuran'ı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ifadesi, aslında "Kendi tefsirini Kuran yerine koymak" demektir. Bunu yapan cehennemdeki yerini hazırlamış olur. Hadiste "Kuran'ı tefsir etmek" değil, "Tefsirini Kuran yerine koymak" mahkum ediliyor. Bu ikisi arasındaki farkı iyi düşünün. Tabi hadis uydurma değilse…

***
Hadislere gelince…

Ben meşrep olarak kökten hadis inkarcısı bir tutum içinde değilim. 20 yıla varan yazı hayatım boyunca böyle bir tutum içine girdiğim görülmemiştir. Ancak hadis konusunda tıpkı Ebu Hanife gibi ince eleyip sık dokuyanlar meşrebinden olduğum söylenebilir. Yani öyle kolay kolay hadis kabul etmem. Bir sürü şartlardan geçmesi gerekir. Sırf Buhari'de, İhya'da, Risale-i Nur'da geçiyor diye bir hadisi öpüp başıma koyacak da değilim. Bunların da tenkit süzgecinden geçmesi gerekir.

Keza "Tek kaynak Kuran" diyenlerden de değilim. Hadisin Kuran gibi gelmemesi ve araya 14 asrın girmiş olmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle daha temkinliyim, hepsi bu. Bana göre değil hadis, milletler tarihi, dinler tarihi, sosyoloji, antropoloji, biyoloji, tabiat tarihi, coğrafya, eski mitolojiler vs. bile yeri geldiğinde kullanılmalıdır. Tabi hepsi süzgeçten geçirilerek.

Bu tutum, hadislerin kaynağı olan Hz. Peygambere karşı bir tavır değildir. Eğer onun sağlığında yaşasaydım, sabah kalktığımda gidip kapısını çalarak işin doğrusunu sorabilecek durumda olsaydım hiç sorun yoktu. Ne derse yapardım. Çünkü bana göre hadisler de ayetler gibi doğruluk ve dürüstlük abidesi (el-emin) olan yetim Muhammed'in (s.a.v) dilinden çıkmıştır. O söylemişse doğrudur.

Ancak mesele bu değil.

Mesele, onun ölümünden sonra yüksek karizmasından yararlanarak kendi fikirlerini onun adını kullanarak ümmete yutturmaya kalkışanların bulunmasıdır. Bunlara karşı önlem almak zorundayız. Dinimizi uydurma hadis bezirganlarının en küçük bir sarsıntıda yıkılıp gidecek hurafe çöplüğü üzerine kuramayız. Eleştirel akıl ve mantıktan koparsak ha babam uçarız.

Yukarıda adı geçen kitap müelliflerin bunu yaptığını söylemek istemiyorum. Fakat onlar da farkına varmadan, iyi niyetlerinin kurbanı olarak bu bezirganların oyununa gelmiş olabilirler. Aradan yol bularak kitaplarına girmiş olanlar bulunabilir. Eleştirel analize tabi tutulmaları onların da iyiliğinedir, hepimizin iyiliğinedir. Benim yazdığım kitaplar da aynı muameleye (eleştirel analiz) tabi tutulmalıdır. Aksi halde gelişme olmaz; müsademe-i efkardan barika-i hakikat doğmaz.

Bu, eleştirel akıldır; ümmetin kolektif ruhunun yanlış olanı kim olursa olsun, nerede geçiyorsa geçsin durdurması, ayıklamasıdır. Şu anki yaşayan nesiller olarak bize düşenin bu olduğunu düşünmekteyim.

Bu yapılmadığı taktirde bin sene önce uydurulmuş bir hadis nesilden nesile aktarılıp gelir de kimsenin ruhu duymaz. Çünkü eleştirel akıl olmadan, özeleştiri olmadan, geçmişe körü körüne bağlılık sürüp gidiyorsa, her "Gâle Resullulah (s.a.v)…" sözüne içimizin yağı eriyip uyuyorsak evin yolunu bulamayız. Zira ortalık uydurma hadis kaynıyor. Önlem almak, süzgeçten geçirmek, "Dur bakalım" demek, ince eleyip sık dokumak zorundayız.

Bu anlamda "Hz. Peygamber" ile ona ait "hadis" iddiasını aynı şey olarak görmemek gerekir. Her "hadis" iddiasını duyduğumuzda peygambere olan büyük saygımız ve sevgimiz nedeniyle içimizin yağı eriyip kendimizden geçemeyiz. Aksi halde tam da uydurmacıların beklentisi doğrultusunda hareket etmiş oluruz. Onlar zaten bunu bildikleri için kendi fikirlerini "Gale Seyyid-i Kainat ve Nebiy-i Muhterem Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)…" karizmasının arkasına sığınarak zerketmektedirler…

Oysa Hz. Peygamber işte o bildiğimiz Allah'ın Resülüdür. Hadis ise, sonradan onun tarafından söylendiği iddia edilen sözdür. Zaten hadis kelimesi sözlükte "Sonradan ortaya çıkan, icat edilen" demektir. Dolayısıyla onun tarafından söylendiğinin inandırıcı delillerle ispat edilmesi, kanıtlanması gerekir. Az önce geçtiği gibi, bir hadisin sırf meşhur bir kitapta geçiyor olması yeterli değildir. Bir sürü şarttan daha geçmesi gerekir. Bu tür şartlar sütten dilimiz yandığı için yoğurdu üfleyerek yemek istememizden kaynaklanmaktadır. Şu halde bu şartların geçmişte konması doğruydu, haklıydı, kesinlikle gerekliydi. Şu an daha da geliştirilmeli ve hatta zorlaştırılmalıdır.

***
Şimdi…

Şu an İslam dünyasında dokuzu (Kütüb-ü Tis'a) Sünni dünyanın, dördü de (el-Kafi) Şii dünyanın elinde olmak üzere 13 büyük hadis kitabı var. Bu kitaplarda yarı yarıya olmak üzere yaklaşık 30 bin civarında Hz. Peygambere ( ve Hz. Ali ve imamlara çünkü Şiiler onlardan gelene de hadis diyor) ait olduğu iddia edilen rivayet bulunuyor.

Bunların hepsini Hz. Peygamber söylemiş midir?

Bunları Hz. Peygamber'in gerçekten söylediğine ikna olmamız lazım. Öyle yağma yok.
Hz. Peygamber Kuran dışında hiçbir şey söylemeden, başka hiçbir söz dahi ağzından çıkmadan gitmiş değildir herhalde. Mutlaka çeşitli vesilelerle bir şeyler söylemiştir. Bu söyledikleri etrafındaki sahabeler tarafından duyulmuştur ve değişik yollardan aktarılmıştır. Duyan duymayana söylemiştir. Fakat zaman içinde bunların içine uydurmaları da karışmıştır. Buna önlem olsun diye cerh ve tadil çalışmaları olmuş, ayıklama faaliyetlerine girişilerek değişik dönemlerde mevzuat (uydurma hadisler) kitapları yazılmıştır.

Tarihten günümüze bunların en önemlileri arasında, örneğin İbnu'l-Cevzi'nin Kitabü'l-Mevzuat mine'l-Ehadisi'l-Merfuat'ı, Mecdüddin el-Firuzabadi'nin Hatimetü Sifri's-Saade'si, Celalüddin es-Suyuti'nin el-Leal-Masnua fi'l-Ehadisi'l-Mevzua'sı, İbnu Arrak el-Hicazi'nin Tenzihü'ş Şeriati'l-Merfüani'l-Ahbari'ş Şeriati'l-Mevzua'sı, Şemseddin-i Sehavi'nin Makasıd-ı Hasene'si, Ali b. Sultan el-Kari'nin el-Mevzuat'ı (Türkçe'ye çevrildi), Muhammed b. Ali eş-Şevkani'nin el-Fevaidü 'l Mecmua fi 'l-Ehadisi'l Mevzua'sı (Türkçe'ye çevrildi), Ebü'l-Hasenat Abdu'l-Hayy el-Leknevi'nin el-Asaru'l-Merfuda fi'l Abbari'l-Mevzua'sı ve Türkçe olan M. Yaşar Kandemir'in Mevzû Hadisler, Menşei, Tanıma Yolları ve Tenkidi ile M. Hayri Kırbaşoğlunu'nun Alternatif Hadis Metodolojisi'ni bir çırpıda sayabiliriz.

Bu kitaplarda binlerce hadisin tenkidi yapılır, uydurma olanları tanıma yolları gösterilerek ölçüler, kriterler konur ve her "Gale Resullulah (s.a.v)…" diye başlayan söze hadis denemeyeceği delilleriyle anlatılmaya çalışılır. Bunlar boşuna ortaya çıkmamıştır.

Bu tür kitaplarda çok önemli bazı kriterlerden bahsedilmiştir. Sadece bunlara bakmak bile bir ipucu verebilir. Liste uzayabilir ama bunlardan en önemlilerini birkaç madde halinde şöylece sıralayabiliriz;
1- Hadis, doğrudan doğruya Hz. Peygamber'in dilinden olmalıdır.
2- Hadis, Kuran'a aykırı olmamalıdır.
3- Hadis, aklın ve duyuların apaçık (bedihi) verilerine aykırı olmamalıdır.
4- Hadis, gelecekle ilgili yer, zaman, tarih, kişi, topluluk ismi vermemeli, bunları övgü veya yergi içermemelidir.
5- Hadis, itikatla ilgili olmamalıdır çünkü haber-i vahid itikatta delil olmaz. Bütün hadisler ilim ifade etmesi açısından haber-i vahittirler. Yani Kuran gibi geniş topluluklarca rivayet edilmezler. Her sahebe kendi duyduğunu tek kişi olarak Hz. Peygamberden aktarır. Bunun için ona haber-i vahit denir.
6- Hadis, daha çok bir evrensel ahlaki öğüt içeriyor olmalı veya yaşayan sünnetle gelen bir ibadetin nasıl yapılacağını gösteriyor olmalıdır. Güvenilir hadislerin büyük çoğunluğu da zaten böyledir.

Sadece bu altı kriter bile yukarıda anılan 13 kitaptaki yaklaşık 30 bin rivayete vurulduğunda en az yarısından fazlasının elendiğini görülür. Geriye, büyük çoğunluğu evrensel ahlaki öğütler ve ondan daha az bir kısmı da, şu an yaşanılan ve Kuran'da zaten yer alan namaz, oruç, hac, zekat, abdest gibi ibadetlerin nasıl yapılacağına dair örneklikler anlamına gelen rivayetler kalır ki asıl uyulması gereken hadisler de bunlardır.
***
Evrensel ahlaki öğütlerden maksat iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, erdem, mertlik, söz, namus, vefa, ana babaya saygı, çocuk sevgisi, kadınlara iyi davranma, yoksula yardım, mahrumu, mazlumu ve mağduru koruma, komşu hakkı vb. zaten her toplumda atasözleri, güzel sözler ve deyişler şeklinde beliren temel insanlık hasletleridir.
Asıl sahih hadisler bunlardır. Bu sözlerin bir benzerini bir Çin atasözü, bir Kızılderili şiiri veya bir Rus deyişi olarak da duymuş olabilirsiniz. Konfüçyüs'e, Buda'ya veya bir bilge kişiye ait söz olarak da işitmiş olabilirsiniz. Hepsi aynı kandilden konuşurlar. Bu anlamda milletlerin anonim ruhu olan atasözleri, saf dinlerin ruhu gibi yalan söylemez. Birbirine benzerler, hemen tanırsınız onları.

Demek ki (Şiilerin hadis anlayışı da dahil) genel olarak hadis dediğimiz sözler, sahihiyle zayıfıyla, mevzusuyla meşhuruyla, aslında, örneğin Çin anonim ruhunun Konfüçyüs'de billurlaşarak iyi, güzel ve doğru namına ne varsa ona atfetmesi gibi, İslam milletlerinin anonim ruhunun Hz. Muhammed'te billurlaşmış halidir.

İçinde o anonim ruhun arayışlarını, acılarını, özlemlerini, umutlarını ve aynı zamanda da acizlik ve zayıflıklarını bulursunuz. Sünni kitaplarda bir çok hadis tenkit edilirken "Aslında bu söz Hasan-ı Basri'ye aittir, Arapların şu şiirinden alınmadır, Sırrı Sakati'nin sözüdür…" vs. denilerek eleştirilmesi, Şii kitaplarda da Cefer-i Sadık'ın veya Muhammed Bakır'ın sözleri olarak da aktarılması bunu gösterir.

Yani, İslam milletlerinin, yeryüzünün tozuna toprağına bulanarak, olaylar içinde yoğurularak akıp gelen bilinçaltı, peygamberden gelen rivayet kandiline katılarak kendini onunla ifade etmiştir. Bu nedenle bir taraftan umudu, hasreti, arayışı, diğer taraftan da zaafiyeti, acizliği ve eksikliği bir arada barındırır. İyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, adalet vs. ile ilgili sözler birincisine, İsa, deccal, mehdi, kadını aşağılama, erkek egemen söylemler vs. ikincisine örnektir.

Bu anlamıyla hadis külliyatı, şu an yıkılmış bir uygarlığın, bir zamanlar parlak başarılar elde etmiş bir yaşanmışlığın kayıtlara yansımış söz deposudur. Şu an üzerine sünger çekilmesi değil, süzgeçten geçirilmesi, yeniden ele alınması, yukarıdaki gibi kriterler oluşturularak ayıklanması, buradan diğer milletlerin anonim ruhuyla mukayese edilmesi, böylece de insanlık terazisinde tartılması gerekir. Toptan bir kenara atılamayacağı gibi toptan kabul de edilemezler.
***
Uygulamalı bir örnekle ne demek istediğimi açayım;
Önce yukarıdaki onüç meşhur kitaptan oluşan hadis "deposuna" bakıyoruz. İçlerinden az önceki altı kritere uyanlardan bir demet seçip çıkarıyoruz, örneğin;
"Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanınızdır." (Tırmizi, Muslim)
"İyilik güzel huydur. Günah vicdanını rahatsız eden, içinde sakladığın ve insanların duymasından hoşlanmadığın şeydir." (Muslim, Tırmizi).
"Ya Ebu Zer! Ne tedbir gibi akıl, ne haramdan kaçınmak gibi vera, ne de güzel ahlak gibi müruvvet bulunur." (Nesei)
"Allahım! ayrılık ve bozgunculuktan, ikiyüzlülük ve kötü ahlaktan sana sığınırım." (Ebu Davud, Nesei)
"Üç kimse var ki cennete giremeyecektir: zina eden ihtiyar, yalancı hükümdar ve kibirli fakir." (Muslim, Nesei).
"Kibirli ve kendinde olmayan şeylerle öğünen kimse cennete giremez." (Ebu Davud)
"Bir adam "Ya Resulallah, insanların en erdemlisi (hayırlısı) kimdir?" diye sordu. "Çok yaşayıp ameli güzel olandır" buyurdu. "Peki, İnsanların en kötüsü kimdir?" diye sordu, "Çok yaşayıp ameli kötü olandır" buyurdu. (Tırmizi).
"Bir adam "Ya Resulallah, ben Allah yolunda savaşmak istiyorum" dedi. "Annen sağ mıdır?" diye sordu. Evet deyince "Ayağına sarıl, cennet oradadır" buyurdu. (Tabarani)
"Asıl zenginlik mal çokluğu değil gönül zenginliğidir." (Buhari, Müslim, Tirmizi).
"Hz. Peygamber bir gün "Pehlivan kimdir, bilir misiniz?" diye sordu. "Güreşte yenilmeyendir" dedik. "Hayır dedi, asıl pehlivan öfkesini yenendir." (Müslim, Ebu Davud).
"Müslümanların en faziletlisi kimdir? diye sorulunca "Elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu kimsedir" buyurdular." (Tirmizi)
"Kendin için istediğini mümin kardeşin için de istemedikçe kamil mümin olamazsın." (Buhari)
"Birbinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız, iman etmedikçe de cennete giremezsiniz" (Buhari, Müslim).
"Resulullah bir yere seriyye gönderdi. Seriyye geri döndüğünde onlara şöyle buyurdu. "Afferin küçük cihadı yerine getirip de büyük cihadı baki kalanlara." Denildi ki, "Ya Resulullah! Büyük cihad da neyin nesi! Hazret "nefs ile cihad" buyurdu." (el-Kafi).
***
Şimdi, "iç kriterlerden" geçen bu rivayetleri "dış kriterlere" yani diğer milletlerin anonim ruhu olan atasözleri ve deyişleriyle karşılaştırıyor, insanlık terazisinde tartıyoruz;
"Her şey bir güzelliğe sahiptir fakat bunu herkes görmez. (Konfüçyüs)
"Bir adamdan şüpheleniyorsan onu işe alma, işe alıyorsan ondan şüphelenme" (Çin atasözü)
"Kalbinde yeşil bir dal bulundurursan şakıyan kuşlar gelir. (Çin atasözü)
"Eşek olursan semer vuran çok olur" (Türk atasözü)
"Yiğit harpte, dost dertte, olgun adam öfkelenince belli olur." (Arap atasözü)
"Dünyada üç şey gizlenmez: Duman, aşk, parasızlık." (Arap ötasözü)
"Kadehin içinde, denizde boğulanlardan çok daha fazla insan boğulmuştur. (Alman atasözü)
"Parlayan herşey altın değildir." (Alman atasözü)
"Güzellik, bakan kimsenin gözündedir." (Fransız atasözü)
"Kurt dumanlı havayı sever." (Fransız atasözü)
"Başkasından üstün olmamız önemli değildir. Asıl önemli olan şey, dünkü halimizden üstün olmamızdır." (Hind atasözü)
"Don Kişot olmak için yola çıkan pek çok insan evine Sanco Panco olarak döndü." (İspanyol atasözü)
"Eline, diline, beline sahip ol" (Mani)
"Doğru davranmak için şu beş şeyi yapma; yalan, zina, adam öldürmek, hırsızlık, içki içmek" (Konfüçyüs).
"Sevmek keman çalmak gibidir, bilmeyen kötü sesler çıkarır." (Bolivya atasözü)
"Az kork, çok umut et; az ye, çok çiğne; az homurdan, çok nefes al; az konuş, çok anlat; az nefret et, çok sev ve en güzel şeyler seninle olsun" (İskandinav atasözü)
***
Daha bunlar gibi onlarca, yüzlerce örnek zikredilebilir.
Burada yapılmak istenen şudur: Artık eski hadis alimlerinin kitaplarını yazarken kullandığı hasen, merfu, muttasıl, munkatı vs. kriterlerinin bizim için bir anlamı kalmamıştır. Onlar bir şekilde bunları oluşturarak kitaplarını yazmışlardır. Ve bu kitaplar şu an bizim elimizdedir. Bizim de şimdi bu kitaplarda geçen sözleri birer "depo" olarak görüp süzgeçten geçirmemiz gerekir. Sonra onları oluştuğu tarihsel coğrafya ve iklimden çıkarıp insanlık alemi ile test etmemiz lazım. Onlarınkini bizimki ile bizimkini onlarınki ile karşılaştırmamız lazım. Bu bize çok şey öğretecektir. İnsanlığın ortak bir aklının, akıp gelen ortak bir vicdanının olduğunu göreceğiz. Kuran'ın "ma'ruf" (tanınıp bilinen) dediği tam da bu değilse nedir?

Artık bizim için sahih hadis demek, insanlığa söyleyebilecek hale gelmiş sözümüz demektir. Çünkü çok badirelerden geçmiş, iç savaşlardan çıkmış, cerh ve tadillere uğramış, tenkit edilip süzgeçten geçirilmiş ve bu günlere gelmişlerdir. Şimdi biz artık o tür cerh ve tadillerle uğraşamayız, biz o nesil değiliz. Bizim artık bunlar içinden insanlığa sunmalar yapmamız lazım. Eğer rivayet ettiğiniz söz bir Çinli için, Bir Meksikalı için, bir Rus için bir anlam ifade etmiyorsa, sizin kendi tarihsel coğrafyanızda, oranın şartlarında kalmış demektir. Oradan dışarı çıkınca da bir anlamı yok demektir. Artık onu rivayet edip durmanın ne anlamı var? Elimizdeki "hadis deposundan" öyle sözler seçmeliyiz ki bir Çinli veya Meksikalı bunu duyduğunda "Ne güzel söylenmiş, buna benzer bir söz de bizim atasözlerinde var" diyebilmeli. Yukarıdaki hadis örnekleri bir fikir vermiş olmalıdır.
İşte günümüzün sahih hadisleri bunlardır.

Sahih hadis bu anlamda insanlığın aklına, vicdanına, fıtratına, sağduyusuna hitap eden sözdür. İnsanlığın ortak akıl ve vicdanının, Mekkeli bir öksüzün aklında ve vicdanında dile gelişidir. İnsanlığın anonim ruhunun evrensel bir peygamber olması sebebiyle Hz. Muhammed lisanından ifade edilişidir. Bunu herkes kendi lisanına rahatlıkla tercüme edebilir çünkü onlarda da buna benzer sözler vardır. Edemiyorsa, diğer milletlerin fıtrat ve vicdanında bir karşılığı yoksa bilin ki onu Hz. Muhammed söylememiştir.

Örneğin "Hz. Peygamber mübarek idrarını maşrapayla yatağının altın koymuştu. Ümmü Habibe'nin hizmetçisi Bürke adındaki kadın onu içti. Hz. Peygamber "Bu senin sağlığına iyi gelecektir" dedi ve o kadın bir daha hastalanmadı" (Darakutni ve Tabarani'den naklen Suyuti'nin el-Hasaisu'l-Kübra'sında geçer. c. 1, shf. 193) rivayetini duyan insanlık fıtrat ve vicdanı derhal onu dışına atar, kabul etmez çünkü uydurmadır, böyle bir şey asla olmamıştır.

Öte yandan peygamberin akla ve vicdana hitabeden apaçık sözlerine karşı çıkanlar da tabiki olmuştur. Bunlara yakından bakın, vicdanlarıyla baş başa kaldıklarında onu tasdik etmekten geri duramadıklarını görüsünüz. Ama toplumda üslendikleri rol, menfaat ve çıkarları inkar etmelerini gerektirdiği için körü körüne güneşi balçıkla sıvamaya kalkarlar. Ebu Cehil'in bir gün yalnız kaldığında "Bak Muhammed, söylediklerin güzel şeyler ama biz bu putları terk edersek Kureyş aç kalır" sözü buna en çarpıcı örnektir.
***
Benim kanaatim odur ki herhangi bir peygamber -örnek olsun diye söylüyorum- "Annelerinizle evlenebilirsiniz" deseydi, peygamber olduğuna bakılmaz derhal reddedilirdi. Çünkü insanlık vicdan ve fıtratı öyle sağlam bir dayanaktır ki peygamberleri bile test eder. Peygamberler onun dile gelen soylu sesi (lisan-ı sıdk) oldukları için söyledikleri sonra çağlarda bile olsa özgür vicdanlarda makes bulmuştur…

recepihsan@yahoo.com
KAYNAK
Logged
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 423



« Yanıtla #1 : 10 Mart 2009, 12:20:45 ÖS 12 »

Yazının içeriği yıllardır yabancısı olmadığımız konulardan bahsetmekte. Tipik, klasik geleneği sorgulama örneği.
Geleneği sorgulamak iyi hoş güzel de, bu eleştiriden geleneğin sahih kısımlarını da sahih olmayanlarla aynı kefeye koyma tehlikesi vardır.
Ayrıca şurasını çok iyi düşünmek gerekir.
Hindistanı İngilizlerden kurtaran Gandi, eğer, halkının hurafeleri ile işe başlasa idi, ne İngilizleri Hindistanda kovabilecekti, ne de Birbuçukmilyar inekperestten bir milyon kişisini ineğe tapmaktan vazgeçirebilecekti.
Bizim yaptığımız tıpkı şuna benziyor, evimizi düşman askerinin işgaline terketmiş, çocuklarımızın nezlesini tedavi ile uğraşıyoruz.
Logged
abdulhamit
ALLAH RAHMET EYLESİN
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 2510



« Yanıtla #2 : 10 Mart 2009, 12:26:06 ÖS 12 »

Ellerine sağlık ve Teşekkür ederim Maxpayna kardeşim, Çok güzel bir yazıyı buraya eklemişsin
Logged
KeRRa
Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 28



« Yanıtla #3 : 25 Mayıs 2009, 08:43:08 ÖÖ 08 »

Yazının içeriği yıllardır yabancısı olmadığımız konulardan bahsetmekte. Tipik, klasik geleneği sorgulama örneği.
Geleneği sorgulamak iyi hoş güzel de, bu eleştiriden geleneğin sahih kısımlarını da sahih olmayanlarla aynı kefeye koyma tehlikesi vardır.
Ayrıca şurasını çok iyi düşünmek gerekir.
Hindistanı İngilizlerden kurtaran Gandi, eğer, halkının hurafeleri ile işe başlasa idi, ne İngilizleri Hindistanda kovabilecekti, ne de Birbuçukmilyar inekperestten bir milyon kişisini ineğe tapmaktan vazgeçirebilecekti.
Bizim yaptığımız tıpkı şuna benziyor, evimizi düşman askerinin işgaline terketmiş, çocuklarımızın nezlesini tedavi ile uğraşıyoruz.

Katılıyorum...
Logged
ozanca
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4685



« Yanıtla #4 : 25 Mayıs 2009, 03:23:07 ÖS 15 »

Alıntı
Yazının içeriği yıllardır yabancısı olmadığımız konulardan bahsetmekte. Tipik, klasik geleneği sorgulama örneği.
Geleneği sorgulamak iyi hoş güzel de, bu eleştiriden geleneğin sahih kısımlarını da sahih olmayanlarla aynı kefeye koyma tehlikesi vardır.

Sıtmaya razı olmak bu olsa gerek ...
Allah rasulu yanlışın küçügüne bile razı olmamıştır ..
Yanlışı yanlış dogruyu dogru olarak tanımlayıp herzaman bu ayrımı iyi yapmıştır ..

Gandinin derdi veya niyeti İngiliz işgaline son vermektir ...
Bizim derdimiz İslam çografyasının işgaline son vermek degil ..
Dini yaşanabilir ve dogru kavramlar üzerine oturtmak ..
Bu gerçekleştiginde işgal zaten bitecektir ...
İşgalin bitmesi ana hedef olsa idi , Mekkede Allah resulu muşriklere karşı tavizler verir ve egemen olduktan sonra döner teferruat ile uğraşırdı ..
Sonuçta Dinin egemen olması hedefi, çalışmanın mahiyet ve büyüklügüne baglıdır ..
Hiç bir peygamber gerçek hedefini asla küçültmemiş , tavizler vererek şimdilik bununla idare edelim zamanı geldiginde döner çözeriz dememiştir ..
Ki Kuran bize Hz Nuhu , Hz Zekeriyayı Hz Lutu boşa anlatmamaktadır ..
Onlarki bir elin parmakları kadar bir ummetle bu dunyadan ayrıldılar ..
Başarıları işgalsiz toprakları , ummetlerinin sayıları degil , bu yolda üzerine düşen titizlikle yyürümektir ..
Neticede hak yerine konmadan , hangi batıl ile mucadele edecegiz ?
Batıla bu kadar batmış iken hangi hakkı savunacagız ...
Bir damla necaset namaza manidir ...

Selamlar ....

Hamiş ; Bunları yazan benim arkadaş , döndüm yani ne olmuş , dönemezmiyim ..

Antidemokrat tarafından selamlar ...
Logged

Not font kurbaa
maxpayna
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 5133



WWW
« Yanıtla #5 : 25 Mayıs 2009, 10:14:38 ÖS 22 »

Alıntı
ozanca
Hamiş ; Bunları yazan benim arkadaş , döndüm yani ne olmuş , dönemezmiyim ..
Antidemokrat tarafından selamlar ...

:o  blush Cry evet aynen böyle oldum yazını okurken ozanca Smiley
iyi tamam güzel de
eee ben kiminle boğuşacam şimdi Smiley

işgale karşı tek başımıza değil topyekün karşı koyabiliriz.
o topluluğu da en sağlam temeller üzerine birleştirmeliyiz ki hiçbir fırtına deviremesin...
Logged
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 423



« Yanıtla #6 : 26 Mayıs 2009, 11:24:59 ÖÖ 11 »

Meseleler somutlaştırılmadan slogan tarzında ele alındığında çok süslü görünebilirler. Ama gerçeklere büründüğünde çok farklı şekil alacaktır.

Bir arkadaşımız, mevzu hadisler bahane edilerek sahih hadislerinde yok edilmesi endişemize karşı sıtmaya razı olmak yargısını koyuyor. Ne alakası olduğunu anlamış değilim.

Peygamberin yanlışın ufağına da razı olmadığını söylüyor arkadaşımız. Bu esasta doğru ama bu doğru gerçek hayatta nasıl vücut bulmuş, ona bakmak lazım.

Mesela peygamberimiz Mekkede iken Kabede ibadet ederken, namaz kılarken, Kabe 360 dan fazla put ile dolu idi. Biz biliyoruz ki Rasulullah putçuluğu ortadan kaldırmak için gelmişti, putçuluğa karşı idi, en ufağına bile, ancak putları taa Mekkenin fethine kadar bırakmak zorunda kalmamış mıydı. Bu Mekkenin fethine kadar putların ayakta kalmasına razı olmak anlamına mı geliyor?
Peygamberimiz, Ammara müşrikler işkence ederken, ona yardım edemiyor sadece sabır tavsiye ediyordu. Onu müşriklerin elinden almak için bir girişimde bulunmuyordu, yani Rasulullah zülme rıza mı göstermiş oluyordu. Örnekleri çoğaltabiliriz.
Üstelik ortalık birbirlerini batıllıkla suçlayan en doğrunun kendileri olduğunu haykıran milyonlarca insan ortalıkta dolaşmakta, insanlar doğrunun ne olduğunu bile teşhis edememektedirler.
Herkesin kendi doğrusuna islam dendiği bir ortamda, en ufak bir yanlışa bile izin vermeme arzusu sadece zihinsel bir eylemden öte gitmiş midir. Zihinlerde süren doğruculuk savaşı kime ne kazandırmıştır. Sadece bu savaşı kızıştıran zalim islam düşmanı rejimlerin zulmünün katmerlenmesine yaramamış mıdır?
Biraz düşünülmesi gerekmez mi? Kendi doğrularından bile emin olmayan insanlar nasıl olurda bunu başka insanlara dayatabilirler ve bu doğrularının kabul edilmesi sonucu insanların ancak islama ulaşabileceğini söylerler.
Üzerinde durulan uğraşılan konularda karşımıza kimlerin dikildiği, yaptığımız işin hayırlı mı hayırsız mı olduğuna dair ipuçları vermektedir.
Söylediğimiz sözler, gündem yaptığımız konular kime dokunuyor, kimin ekmeğine yağ sürüyor, bunu bilmemiz gerekmiyor mu?
İslam düşmanı rejimlerin bu gün en büyük şansları müslümanların birbirini bida ile tekfir ile, hurafe ile suçlamaları değil mi?
Yanlışlarla mücadeleye evet ama en büyüğünden başlamak en akıllıcası değil mi?
Bizleri Allahın ahkamı muazzam bir şekilde önümüzde dururken, tağuti meclislerin Allahın ahkamını tatil edip tuğyani yasaları müslümanlara dikte etmesi, bir ziyaret ağacına bağlanan çullardan daha mı az tehlikeli beyler.
Logged
ozanca
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4685



« Yanıtla #7 : 26 Mayıs 2009, 12:12:35 ÖS 12 »

Meseleyi somutlaştırarak verdiginiz iki örnek üzerinden gidersek ...
Peygamberimiz Hicrete kadar Mekkede geçen dönem içinde çatışmadan özellikle kaçınmıştır.. .
Bu doğru ve yerinde bir tespit ...
İşte burada anlatılmak istenende bu aslında ..
Dini ihya etmekten kasıt ..
Peygamberimiz bunu yaparken , kendi çıkarım veya siyasetine göre degil ..
Gelen vahiye göre hareket etmiştir ..
Yani siyasetini belirleyen Vahiydir ...
Kendi çıkarım ve öngörüleri ile degil , savaşa izin vermeyen vahiy yüzünden etrafına sabredeceksiniz demektedir ...
Sümeyye validemiz şehit edildiginde ki cidden insanın kanını donduracak düzeyde bir işkenceye maruz kalmıştı ...
Peygamber kendisine sabredin demekle yetinmişti ...
Sahabeler bizi öldürüyorlar susacakmıyız diye yanlarına geldiklerinde ise evet sabredeceksiniz demiştir ...
Yani peygamberin Mekke dönemindeki sessiz kalışı vahye dayanan bir uygulamadır ve bizlere örnek teşkil etmez ..
Daha sonradan gelen ve savaşa izin veren vahiylede malumunuz kuçucuk ordular ile dünyaya meydan okumuşlardı ...
Aynı şekilde Kabedeki Putlara sessiz kalışın sebebide budur ..

Bugun Musluman çografyanın içinde bulundugu zelil durumun tek bir açıklaması olabilir ..
Oda ne maddi olarak zayıf olmaları , nede siyasal olarak güçsüz konumada olmaları ile izah edilemez ..
Bu sadece Müslümanların yaşanması gereken gerçek dini yaşamamalarından kaynaklanmaktadır ...
Gerçek dini nasıl bulacagız , hangimizinki gerçek din sorusunu ise ..
Elbette Alimlerimizin çalışması sonucu , ve tabanın tavana bu yönde baskısı sonucu bulacagımız ve hayata gecirecegimiz bir gerçektir ...
Alimlerin Peygamber varisi oldugu ilkesinden hareketle ..
Takvasıyla ve Kuranın yaşayan ifadesi olmasıyla kıymetlendirmediğimiz peygamberimizi ..
Ziyadesiyle olağan üstü , insan üstü , beşer üstü sıfatlar ile değerlendirdigimizden ..
Varisi olan alimlerimizide ilmi çalışmaları ile degil , gösterdikleri olağan üstülük ve kerametleri ile değerlerlendirip önümüze lider yapıyoruz ..
Böylece yaşanması gereken dini degil , birilerinin bize din diye dayattığı çelişkiler yumagı ile boğuşmaktan öte geçemiyoruz ...
Elbette böyle bir ortamda birligin ve hakikatın ne oldugunu bulmamız ve bilmemiz imkansız hale geliyor ..
Netice baglar isek ..
Ve olaya sonuçtan bakar isek ..
Eğer bugun zelil bir durumda , birlikten uzak bir karmaşa hakim ise , ve hakikat gerçekten bulunması zor bir şey haline geldi ise ..
Bu yaşanması gereken dini yaşamadıgımızın bir sonucudur ..
Asla sebep olamaz ...
Bu sonucu ortadan kaldıracak ve sizinde sancılarınıza cevap olacak yegane hareket tarzı ..
Allah'ın biz kullarından istedigi ve Kuranda ifade bulan dini yaşama çabasıdır ...

Selamlar ...
Logged

Not font kurbaa
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 423



« Yanıtla #8 : 26 Mayıs 2009, 01:03:21 ÖS 13 »

Mesele özünde doğru, gerçek dini düşünemediğimiz için ve gerçek dini yaşamadığımız için bu haldeyiz Bu doğru. Ancak gerçek dini yaşamadığımız için böyle dediğimiz durumda bile yine gerçek dini düşünce ve gerçek dini anlayıştan uzaklaşıyoruz öyle değil mi?

Güzel kardeşim, mesela sizin şuyukarıda yazdığınız mesaj acaba gerçek dinin kriterlerini yansıtıyor mu?

Bakınız, kendiniz bir şekil vermeye kalkmışsınız, diyorsunuz ki;

"Yani peygamberin Mekke dönemindeki sessiz kalışı vahye dayanan bir uygulamadır ve bizlere örnek teşkil etmez .."

Sizin bu söylediğiniz din hakkında bir yargı bir karardır, ama yanlıştır. Çünkü Sizin bu yargınızı destekleyen ne bir ayet ne bir sahih hadis vardır. Aksine ayetler vardır halbuki;

Usvetün Hasene ayeti ne diyor, Peygamberde sizin için güzel örnekler vardır. Vahyin maksadı sadece Rasulullahın vahye uymasını sağlamak değildi ki, vahyin maksadı bütün insanlığın vahyin ışığında emirleri doğrultusunda hareket etmesi idi. Yani Mekkede Rasulullah nasıl davrandı ise sahabilerde öyle davrandılar ve bunların davranışları bize de emsal teşkil eder güzel kardeşim.
Gerçek din diye insanlar samimide olsa kendi islam anlayışlarını islamın yerine koyarlarsa, olan yine islama ve müslümanlara olur. İslam düşmanı rejimler zaten piyasaya bir sürü müslüman tipi pazarlıyorlar yeterince. Bu kısır döngü sadece rejimlerin bekasına hizmet ediyor. Piyasalarda milyonlarca islamın uzağında gerçek islam anlayışları pazarlanmaktadır biliyorsunuzdur.
Logged
KeRRa
Üye
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 28



« Yanıtla #9 : 26 Mayıs 2009, 07:03:05 ÖS 19 »

Alıntı
Yani peygamberin Mekke dönemindeki sessiz kalışı vahye dayanan bir uygulamadır ve bizlere örnek teşkil etmez .

Ben de bu cümleye takıldım ve bir şeyler söylemeden geçemedim. Tartışmaları olabildiğince okuyarak uzaktan izleyen birisi olarak bu konuda cahilliğimden ötürü çok fazla bir şey söylemeyeceğim ancak bu cümlenin yanlış olduğunu bilmek için de alim olmaya gerek yok... Bizlere örnek teşkil etmez, çok iddialı ve de yanlış m.ufukalp'in de dediği gibi. Özlenen Şafak Serisini okuyan var mıdır aranızda bilmiyorum ama çok güzel bir seridir. Size tavsiye ederim ozanca. O Siyer-i Nebi'de ayetlerin hangi durumlar, olaylar üzerine indiği çok güzel bir dille anlatılır. O zaman o ayetlere bakarsak hepsi birer olay üzerine inmiştir. Hiçbiri bize örnek teşkil etmez, sizin görüşünüze göre. Olur mu öyle şey? Kuran bir mucizedir zaten. Bir olay üzerine inmiştir ama yıllar, yüzyıllar sonra bile siz kendinize o ayetlerden (özel bir durum için inen ayetlerden) kendinize bir şeyler çıkartabilirsiniz. Vahye dayanan uygulama sadece o zamanla kısıtlı olabilir mi? Bize örnek teşkil etmez ile demek istediğinizi biraz daha açar mısınız? Kendinizi yanlış ifade ettiniz kanısındayım. Selamlar.
Logged
ozanca
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4685



« Yanıtla #10 : 26 Mayıs 2009, 07:49:13 ÖS 19 »

Ibn Abbas (r.a.)'dan:Nebi (s.a.v.), Mekke'den (musrikler tarafindan cikarilip (Medine'ye hicret edi)nce, Ebu Bekr (r.a.):

"- (Musrikler, kendilerine gonderilen) Nebilerini (Mekke'den) cikardilar. Biz Allah'in kullariyiz ve yine ona donecegiz. Ama mutlaka helak olacaklar." dedi. Bunun uzerine su ayet nazil oldu: "Dusmanlarin hucumuna ugrayan mu'minlere, ugradiklari o zulumden dolayi, (mudafaa harbine) izin, verildi." Suphesiz Allah onlara yardim etmeye kadirdir.' Ebu Bekr (r.a.) diyor ki:

"- (Bu ayet nazil olunca), artik kafirlerle ileride mutlaka savas olacagini anladim."
Ibn Abbas (r.a.) diyor ki:

"- Savas hakkinda ilk nazil olan ayet budur."

Mekke doneminde savas icin musaade verilmemisti. Hatta, musriklerin cesitli eza ve cefalarina maruz kalan muslumanlar, Resulullah (s.a.v)'a muracaat ederek:

"- Ya Resulallah, nedir bu cektigimiz? izin ver de sunlari gizlice oldurelim." demisler, fakat Resulullah (s.a.v):
"- Henuz harb icin musaade verilmedi." buyurmustu. Nihayet Mekke'den Medine'ye hicretten sonra, Hacc suresinin 39. ayetiyle savasa izin verilmistir. Zaten cihada dair ayetler hep bir tertip ve intizam icinde gelmislerdir. Ilk onceleri, Cenab-i Hakka sirk kosanlardan yuz cevirmekle emrolunmustu. (Hicr-94). Sonra guzel mucadele ile emrolundu (Nahl-125). Daha sonra muharebeye izin verildi (Hac-39). Dusmanlarin hucum ve taarruzuna karsilik mukabeleye izin verildi (Bakara-191). Sonralari Haram aylar gecmek sartiyla cihad kabul edildi (Tevbe-5). Nihayette genel manada cihad farz kilindi. (Bakara-44)(Sunen-i Ibn-i Mace, C.l, H.No: 71)

RESULULLAH (S.A.S), KENDISININ HARP ETMEKLE EMREDILDIGINI BILDIRIYOR:

... Ebu Hureyre (Radiyallahu anh)'den;Soyle demistir: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

"Suphesiz, Allah'tan baska ibadete mustahak ilah olmadigina ve gercekten benim, Allah'in Resulu olduguma sahadet (dilleri ile ikrar) edip namazi dosdogru ve zekati gerektigi sekilde ifa edinceye kadar insanlar ile savasmam bana emredildi.(Sunen-i Nesd, C.6, H.No: 3072)

RESULULLAH (S.A.S.)IN CIHAD EMRI:

".... Ibn-i Abbas (Radiyallahu anhuma)'dan rivayet edildigine gore: Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) soyle buyurmustur:

"(Kafirlerle) cihada cikmaniz cihad emirince istendigi zaman cihada cikiniz."
(Sunen-i tbn-i Mace, C.7, H.No: 2773)


Sanırım şimdi daha net oldu ...
Mekke döneminde savaşa ve çatışmaya girmeyişinin sebebi ayetin nazil olmamasıdır...
Bu açıdan bize vahiy gelmeyecegi için -şu an- bu örneklik teşkil etmez demek istedim ...
Haliyle Mekke dönemindeki uygulamaları degerlendirirken bu hadiseyi göz önüne almak lazım ...
Çatışmayacagından degil , çatışmasına vahiyle izin gelmediginden bilmem anlatabildimmi şimdi ..

Selamlar ...
Logged

Not font kurbaa
m.ufukalp
Mehmet Ufukalp
ÜYELİĞİ SİLİNDİ
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 423



« Yanıtla #11 : 27 Mayıs 2009, 09:50:54 ÖÖ 09 »

Asrı saadet kıyamete kadar kendisinden sonraki dönem için bir model bir örnektir. Rasulullahtan sonra, islami harekettte mekke dönemi benzeri, medine dönemi benzeri durumlar olacaktır. Mekke dönemi sadece Rasulullaha özgü değildir. Müslümanların içinde bulunduğu şartlar Mekke dönemi gibi ise Rasulullahın Mekke döneminde esas aldığı çizgi takip edilecek, her aşamada hangi noktada bulunuluyorsa bunun tesbiti ile vahiy içinde bulunulan duruma göre ele alınacaktır.
Konu mecrasından kaymamalı, konunun aslı, Rasulullahın en ufak bir yanlışa bile karşı çıkması iddiası idi. Evet bu doğrudur, ancak bu karşı çıkmanın şekil ve pratiği sanırım bir çoğunun anladığı gibi değildi. Dedik ki, Rasulullah Mekkede Kabede 360 dan fazla put bulunduğu halde Rabbine ibadet ediyordu. Ve o putları ta Mekkenin fethinde ancak ortadan kaldırabildi. Bu Rasulullahın Mekkenin fethine kadar putların varlığına rıza gösterdiği anlamına gelmez. Günümüzde de buna benzer bir çok olay vardır. Esasta karşı çıkarız ancak o vakıanın ortadan kaldırılmasının bir zamanı vardır ve onu çok iyi tespit etmek gerekir.
Özellikle şuna dikat edilmeli ki, Rasulullahın mesajından hemen ilk elde egemen güçler rahatsızlık duyuyorlardı. Halbuki biz islamı nasıl anlatıyoruz bilmem ama, bizim anlatış tarzımıza egemen güçler değil halk karşı çıkmaktadır. Demek ki uslüpta hatalarımız var demektir. Öyle mesaj iletmeliyiz ki, egemen güçler rahatsız olmalı. Halbuki egemen güçler müslümanlar arasında bolca polemik konusu olsun diye bu konuları iyice kaşımakta ve ortaya binlerce polemik konusu sürmektedir. Bilmem meramımı ifade edebildim mi?
Logged
ozanca
Genel Yönetici
*
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4685



« Yanıtla #12 : 27 Mayıs 2009, 11:00:10 ÖÖ 11 »

Örneginizden hareketle Amerikanın Mekkeyi işgal edip Kabe içine özgürlük anıtının benzerini dikmesini ve bizim buna aşamalı olarak önce sessiz kalıp sonrada güçü elimize alınca karşı çıkmamız şeklinde güncelleme yapmayacgım ...
Ama şunu yapabiliriz ..
İçki konusuda cihad gibidir mesela ..
İlk başlarda içki haram kılınmamıştı ..
Ve Allah Resulu içkiye karşı yumuşak idi ..
Ve Medinede sanırım içki tamamen haram kılındı, ve bu konuda tavizsiz oldu ...
Şimdi bizde Mekke dönemindeyiz deyip ..
İçki içen bir kişiye , içki henuz sana haram degil diyebilirmiyiz ...
Veya içkini iç ama namaza sarhoşken yaklaşma diyebilirmiyiz ?
Sonuçta Din kemale erdi ...
Şu anda bizim hükümlü oldugumuz kısım sonuca baglandı ...
Ve sınırlarımız çizildi ..
Sınırları netleşmemiş bir uygulama ile sınırları netleşmiş uygulama arasında elbette degişiklik olmalı ...
Gene içki örneginden hareketle ...
Bize içkinin hükmünü soran birine verecegimiz cevap içki sağlığa zararlıdır olamaz ...
İçki haram kılınmıştır ve haram kapsam olarak şunu şunu kapsar şeklinde izah etmek zorundayız ...
Aynı şey Hakimiyet , Aynı şey Şirk , Aynı şey Cihad içinde geçerlidir ...
Elbette bunları ifade ederken kullanılacak bir dil , bir yol , bir uslup söz konusudur ...
En son söylenmesi gereken şey en başta söylendiginde muhattabımızın tepkisine maruz kalabiliryoruz ..
Fakat bu son söylenmesi gereken şeyde bir yumuşatma olacagı anlamına gelmez ...
Resulullahın putlara sessiz kalmasından hareketle , bizde günümüzde hükümlere sessiz kalamayız anlatmak istedigim budur ..
Modern çagın putlarına karşı sistemin gücü nispetinde karşılık vermemiz mumkun olmasada , birey olarak günlük hayatımızda modern çagın putlarını asla hayatımıza sokmamalıyız ...
Duruşumuz , çizgimiz, yaşantımız , söylemimiz modern çagın putlarına meydan okur mahiyette olmalı , bu konuda kılıflar , yollar , bahaneler üretmemeliyiz ...
Bunun yoluda elbette AnıtKabire gidip elimizde Kuran putlara tapmayın , buna tapın şeklinde degildir ...
Bunun yolu Kürşat abimizinde üzerinde ısrarla durdugu Modern çagın kavramlarının İslamileştirilmesi degil , İslamın öngördügü kavramlar ile kendimizi ifade etmektir ...

Selamlar ..
Logged

Not font kurbaa
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2015, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.684 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu