Japon değil, Horasan harcı

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler > Güncel Konular (Moderatör: Yonetim) > Japon değil, Horasan harcı
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Japon değil, Horasan harcı  (Okunma Sayısı 159 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
27 Haziran 2008, 01:12:18 ÖS 13
Üye Bilgileri
heska
Aktif Üye
***

Mesaj Sayısı: 353
Nerden:

Offline
« :»


 
İbrahim Tenekeci
Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
 27.06.2008 
 
 
 Yeni Şafak gazetesinin 22 Haziran tarihli pazar ekinde, ünlü koleksiyoncu Sertaç Kayserilioğlu ile güzel bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Söyleşinin altında Kübra ve Büşra kardeşlerin imzası var.

Kendisini kâğıt arkeologu olarak tanımlayan Sayın Kayserilioğlu, koleksiyonundaki bir mektuptan bahsediyor. Dinleyelim:

“Birinci Dünya Savaşı’yla ilgili dokümanları toplarken, bir mektup beni çok etkilemişti. Yeni evlenmiş bir asker, evliliklerinin dördüncü gününde askere alınmış. Eşine Yemen cephesinden mektup yazmış. Diyor ki: ‘Biliyorsun, sana kanamadan gittim bu kutsal görev için, ama gel gör ki sana da özlemim her geçen gün artıyor. Seni görmem mümkün değil, ama görmek istiyorum. Bu ayın 19’u dolunay. Sen oradan mehtaba bak, ben de buradan mehtaba bakayım, birbirimizi görelim’ diyor. Bu beni çok duygulandırmıştı.”


Aynı günlerde, Mustafa Canbey arkadaşımızın Yarımada Yayınları’ndan çıkan Cephede Bir Muallim: Şehit Ethem isimli kitabını da okuyordum. Kitapta çok içli bir mektup var. Ethem Bey’in şehit olmadan evvel annesine yazdığı bir mektup... Mektubu kısa bir şekilde köşemize konuk edelim:

“Valideciğim,

Nasihatamiz mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdiğim, cığıl cığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu. Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

(...)

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de abdest aldım. Cemaat ile namaz kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm.  Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim:

- Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Halikı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.” diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.”


Söyleşiyi kesip arşivime koymuştum. Kitabı da okuyup kütüphaneme...

Sabah gazetesinin 25 Haziran tarihli nüshasında, birazdan anılacak olan haberi görünce; hemen, biri sevgiliye, diğeri anneye yazılmış bu iki mektubu hatırladım.

Sevan Nişanyan, isminden de anlaşılacağı gibi, Ermeni asıllı bir vatandaşımız. Yazar olduğu da söyleniyor. Otellerle ilgili bir iki kitabı varmış.

“Entelektüel rezillik” başlıklı habere göre, Nişanyan çifti boşanıyormuş. Müjde Nişanyan, İzmir Savcılığı’na ifade verip boşanma davası açmış.

Gerekçesi ise çok ilginç: “Eşim, başıma dışkı döktü!”

Sevan Nişanyan, “eşimin başına dışkı dökmedim” demiyor. Şunu diyor: “Bu tür kavgalar her ailede olur.”

İşte bu ifadeyi ya da savunmayı anlamakta güçlük çektim.

Nasıl yani? Böyle bir rezillik, gerçekten de her ailede oluyor mu?


Yukarıdaki mektupları tekrar okuyalım. Böyle güzel insanlar, böyle kötü bir şeyi yapabilir mi? Tabiî ki yapmaz, yapamaz. O halde, “bu tür kavgalar her ailede olur” sözü, en seviyesiz programı yapıp da, “şu anda bizi yetmiş milyon izliyor” diyenler kadar karşılıksız kalıyor. Veya saçma sapan bir şey yapıp da “ne var yani, bunu herkes yapıyor” diyenler kadar budalaca...

Peki, o halde bu çirkin olayı köşemize neden taşıdık?

Yukarıdaki mektupların sahibi olan insanlar, birbirlerine Horasan harcı ile bağlıydı. Sonra Japon yapıştırıcıyı piyasaya sürdüler.

Önce kuvvetliymiş izlenimi veriyor, işinizi görüyor. Ama işte, yirmi yıl önceki yapılar dökülürken; bin yıllık Selçuklu ve Osmanlı eserleri her geçen gün güzelleşiyor!

Böyle bir şey...

Horasan harcı milli olanı, dolayısıyla İslam’ı, Japon yapıştırıcı ise Uzakdoğu kökenli olmasına rağmen, Batı’yı ya da batılı temsil ediyor.

Horasan harcını kullananlar, çağı yakalamak gibi boş ve taklitçilik sayılan işlerle uğraşmaz, bizzat çağı kendi elleriyle kapatıp açarlardı.

Şimdi, 1923’ten beri, biraz daha geriye gidersek, Meşrutiyet ve Tanzimat’tan beri, çağı yakalamaya, yani Batılılar gibi olmaya çalışıyoruz.

Çalıştıkça da, işte böyle, her gün yeni ve garip bir havadisle karşılaşıyoruz: Annelerini doğrayanlar, çocukları kirletenler, şunu ve şunu yapanlar, yukarıda da değindiğimiz gibi, biricik hanımının üstüne dışkı atanlar ve daha neler!

Böylece, insan olmanın basit ve ince özelliklerini her geçen gün biraz daha kaybediyoruz.

Her şey incelikten, insan ise kalınlıktan kırılırmış.

Yani her geçen gün kalınlaşıyoruz.

Fakat bu, İsmet Özel’in Kalın Türk tanımına giren, girecek olan bir kalınlaşma hali değil. İsmet Özel kitabına Kalın Türk adını verdi ama eserini o kadar ince tuttu ki, ortaya ancak 53 sayfalık bir toplam çıktı.


Sözü toparlayacak olursak;

Bu asil milletin evlatlarını, şunca yıldır “herkes yapıyor, herkes gidiyor, herkes giyiniyor” diye öyle yerlere getirdiler ki, geldiğimiz yer, gelmemek için yüzlerce yıl canla başla mücadele ettiğimiz yer oldu.

“Ne var bunda, herkes plaja gidiyor!”

“Biraz açık ama bu sene herkes bunu giyiyor!”

“Bir yudumdan bir şey olmaz, bak, herkes içiyor!”

“Azıcık rüşvetten bir şey olmaz, zaten herkes alıyor!”

Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet tarihine bir bakın. Böyle diyenlerin, yazanların neredeyse hepsinin “bizden” olmadıklarını göreceksiniz...

İlk kadın tiyatrocu...

ilk mayo giyen kadın...

İlk güzellik kraliçesi...

İlk içki imalatçısı...

İlk eşinin üstüne dışkı atan...
 
 
Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.194 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu