Ropörtajlar ....

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler > Ülkemizden > Ropörtajlar ....
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: 1 2 [3]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Ropörtajlar ....  (Okunma Sayısı 2095 defa)
0 Üye ve 3 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
05 Kasım 2008, 11:35:18 ÖS 23
Üye Bilgileri
erbaiin
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 868
Nerden: Bursa

Offline
« Yanıtla #30 :»

içi dolu,son derece doyurucu bir yazı okudum,atasoy hocanın tespitleri kesinlikle dikate alınmalı ve gündelik hayatta pratize edilmelidir..

şu sözü bir çok nedamet duygusunun ana sebebi gibi;


Ömrüm boyunca bilinçli olmayan her tercihin büyük bir aldanışla sonuçlandığını gördüm...



röpörtaj için teşekür ederim.
Logged
11 Kasım 2008, 09:46:03 ÖS 21
Üye Bilgileri
eliflamra
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1315
Nerden:

Offline
« Yanıtla #31 :»

Cihan Aktaş ile Her Şeyi Konuştuk

Cihan Aktaş'la Şöyle kısa zevkli değişik bir söyleşi yapalım dedik ama pek de kısa olmadı.. E, buyrun.

 

Cihan hanım, sizin yaş ve durumunzdaki diğer yazarlarımızın pek bilemeyeceği türden müzikler ve müzisyenlerin adlarına rastlıyorum sık sık yazılarınızda. Nedir bu yüce bilgilerinizin kaynağı?
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Doğrusu, müziğe açık bir kulağım vardı, oldum olası. Çocukken, evimizin yakınındaki bir inşaatın önünde yığılı briketleri bir sahne gibi kullanarak  arkadaşlarıma şarkılar söylediğimi hatırlıyorum. Daha ziyade "Türkçe sözlü hafif müzik" denilen türde şarkılar olurdu, söylediklerim.

 

Yatılı okul yıllarında alaturka musikiye merak sardım. Bunun bir nedeni, Tophane"de büyük halamların alt katında yaşamakta olan  bir Osmanlı hanımefendisidir. Klasik Türk musikisi parçaları söyler, dersler verirdi. Üniversite yıllarında mesela Jose Feliciano kadar Orhan Gencebay da dinlerdim. Son yıllarda Türk halk musikisine daha fazla ilgi duymaya başladım sanki. 

 

Ne dinlersiniz? Yoksa hep "Sizi Dinleyen Biri"leriyle mi birliktesiniz?
 

İşte, çalışırken dinlediğim parçalardan bazıları:

 

Elvis Presley: Are you lonesome tonight...

Ahmet Kaya: Ağladıkça

Areta Franklin: Killing me softly

Boyzone: Words

Cem Karaca: Resimdeki Gözyaşları

Gökhan Kırdar: Yerine Sevemem

Kıraç: Karahisar Deresi...

Mary Hopkins: Those were the days my friend

Selda Bağcan: Gesi Bağları

Zerrin Özer: Bir Gülü Sevdim...

Zeki Müren: Zahidem.

Mahsun Kırmızıgül: Nemrut"un kızı

 

Diğer sorunuza gelince.. Beni dinleyen birileri olup olmamasına bakmaksızın sürekli konuşurum evde, yazmıyorsam, okumuyorsam eğer. Eksik söylenmiş ya da tutulmamış bir söze, göz atılmış bir filme bir reklama, bir habere, bir öykü etrafında geliştirdiğim buluşlara ilişkin olarak konuşur, konuşurum. Buna karşılık topluluk içinde kolaylıkla konuşan, hemen konuşmaya başlayan, öncelikle konuşmaya hevesli   biri olamam.  Konuşabilmek için içtenlikli bir dinleme ortamının varlığına ihtiyaç duyarım.

 

Ne yersiniz ne içersiniz? Meleksi solgun yüzünüzden vejeteryanlık  seziyorum ama tam emin olamadım?
 

Yarı vejetaryen sayılabilirim, doğru.  Etle fazla aram yok. Aslında yemekle çok aram yok. Haşlanmış sebzeyle ve yoğurtla yaşayıp gidebilirdim. Etli yemekler yapmayı zor bir görev olarak benimsedim, çocuklarım için. Küçük kızım beni bu nedenle hep eleştiriyor: Zevk alarak yemek yapmıyorsun, yeni bir tarif bulayım da deneyeyim demiyorsun, şeklinde konuşmalar yapıyor. Tabii söylediği kremalı soslu yemek ve tatlı tarifleri. Hiç sevmem öylesi yemekleri, şerbetli kremalı tatlılar.

 

Ketçap sokmak istemem eve, sosis salam sokmak istemem. Bunlar küçük kızımı rahatsız ediyor. Bir de çok ağırlaşıyor hareketlerim mutfakta. Başkalarının yarım saatte yaptığını, iki saatte yapıyorum sanki. İşleri kolaylaştıran gereçler kullanmıyorum, o nedenle belki.

 

Ne okursunuz? Ya da şöyle diyelim, şu anda ne okuyorsunuz ve de en sevdiğiniz kitaplardan birini adını rica edelim.
 

Bu günlerde geçen yaz başladığım ama bitiremediğim Thomas Mann"ın Yusuf ve Kardeşleri"ni okumaya devam ediyorum. Yanı sıra İsmail Kara"nın Cumhuriyet Türkiyesi"nde Bir Mesele Olarak İslam"ını da okuyorum. Elmalılı Tefsiri"nden de hemen her gün bir bölüm okumaya çalışıyorum. Bu arada Sezai Karakoç üzerine bir sempozyum sunumu hazırladım, o bağlamda okumalar girdi araya.

 

Ne yazarsınız? Gittikçe manasızlaşıyor bu sorluar da, yani bu günlerde nelerin üzerinde çalışıyorsunuz?
 

Yazmayı tasarladığım romanla aramda aşılması icab eden alçaklı yüksekli tepeler var. İran üzerine en geç Kasım başında çıkacak YAKIN YABANCI İRAN başlıklı denemeler kitabı, bunlardan biri. Kitabı Asım Öz"le birlikte hazırlıyoruz.

 

Sadece son düzeltmeler üzerinde çalışıyoruz halihazırda. Ekim 14"'e Frankfurt Kitap Fuarı"nda bir panele katıldım. "Kadınlar Birbirini Dinler mi?” başlıklı bir panel. O konuşma metnini ve yukarıda değindiğim Sezai Karakoç üzerine yapılacak sempozyum metnini hazırlamam neredeyse birbuçuk ayımı aldı. Haftada iki Taraf yazısı,  yine bazen sayısı haftada ikiyi bulan  Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yapıları var. 

 

Sahi, niye Taraf? Sizi o gazeteye çeken ne oldu? Bu nedenle tepkiyle karşılaştınız mı?
 

Taraf"ta neredeyse bir yıl olacak, heyecanımı hiç yitirmeden yazmaya devam ediyorum; çünkü, bana sayfalarını açtılar. Bunu muhafazakar gazeteler yapmadılar bana ama... En fazla bir yazı isterler düşünce sayfalarına, keserler biçerler sormadan, başlığını değiştirirler hatta...

 

Taraf sansürsüzce yazılarımı yayınlıyor. Bu nedenle bazen tuhaf eleştiriler alıyorum. Okuyucu sizin hangi şartlar altında yazdığınızdan, yazma mücadelesi sürdürdüğünüzden bihaber. Başörtüsü haberlerini manşetten veren gazetelerin, başörtülü yazarlara kontenjan tanıdığının farkına varmıyor okuyucu ve hesap soruyor, yazara, niye orada değil de burada yazıyorsun, diye.

 

Taraf"taki yazılarıma ise iki yanlı eleştirel mesajlar geliyor. Başörtülü olmam nedeniyle,  İslam"la ilgili sıkıntıları olan okuyucular mesajlar atıyorlar. Kimisi gerçekten bilgilenmek, kimisi ise sorgulamak hatta akıl vermek üzere yazıyor. Bazen aynı çevrelerden çok dostane, yeni bir tanımanın sevincini, bir paylaşma ihtiyacını yansıtan mesajlar da alıyorum.

 

Taraf"ta tabii sadece yazılarımı sansürsüz yayınlayan bir gazete olduğu için yazmıyorum. Taraf, ezilenler ve madunlar konusunda empati yapabilen, seslerini duyuramayanların sözcüsü olmayı önemseyen bir gazete.

 

Aynı zamanda Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
www.dunyabulteni.net
' de de yazıyorsunuz,

İkisini birlikte yürütmek zor olmuyor mu?
 

Bazen zorlandığım oluyor, doğru. Fakat iki tarafta da yazmak istiyorum, götürebildiğim kadarıyla, Allah kısmet ederse. Bir internet sitesinde interaktif şartlarda yazıyor olmak bana çekici geliyor. Belki adressiz bir yazar olduğum için, bu şartlar altında yazıyor olmaktan memnunum.

 

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
www.dunyabulteni.net
'in  internet yayıncılığında okuyucunun görüş ufkunu açmaya dönük bir yayıncılık hizmeti vermeyi amaçlıyor olması, benim için çok önemli.

 

Sizce yetenek mi daha önemli çalışkanlık mı?
Dehanın yüzde 90"ı çalışmaktır, demişti bir düşünür; şimdi adını hatırlamıyorum. Allah insana eyleyecek yeteneği veriyor. Onu keşfetmek, kuvveden fiiliyata dökmek, geliştirip güçlendirmek kişinin çabasına kalmış.

 

Ben çok küçükken annemde sizin bir kitabınız vardı, "Sistem İçinde Kadın" diye, kapağında da o zamanlar "Sistem" sandığım dört duvarın arasında sıkışmış ve çarpılmış bir kadının suratı vardı. Kitabı hiç okumadım ama o kapağın şu andaki asi kişiliğimin oluşmasında büyük etkisi vardır.  Neyse, napıyor o kadın ya hala öyle sistem içinde mi öldü mü kaldı mı?

Evet, o kitabın kapağı biraz soğuk, kadının duruşu ise yoruma açıktı. Yukarıdan bir kadın modeli dayatmasına maruz kalan ülkemizde bu alanda mevcut olan bir kilitlenmeyi, tıkanmayı göstermek istemiş olabilir tasarımcılar. Kendilerine kurulu yapılar tarafından sunulan veya dayatılan kadınlıkla ilgili kimlikleri hiç sorgulamadan üstlenen kadınları eleştirdiğim bir kitaptı, Sistem İçinde Kadın. İlk dönem yazarlığımın ürünlerinden biridir.

 

Yazarlığınızı dönemlere ayırıyor musunuz?
 

Tabiatıyla. Üç dönemi vardır yazarlığımın. 80"ler, 90"lar ve 2000"li yıllar... Her dönem bir sonrakini hazırlıyor. 

 

Pek sakin duruyorsunuz da ben kanmam, çılgın bir yanınız var bence. En son yaptığınız çılgınlığı söyleyin de okuyucuların ağzı açık kalsın.
 

Çok keskin gözleriniz var, ya da sezgileriniz güçlü. Çılgın bir yanım olmasaydı, şu anda benle bu röportajı yapıyor olmazdınız. Burcum olan, sebatı ve sabrı temsil eden oğlakla, yükselen burcum olan terazinin yenilik arayışlarıyla,  ani sıçramalara  zorlayan iteklemeleri arasındaki çatışmayı uzun yıllar yaşadığımı söyleyebilirim. Belli dönemlerde kendimi bir yeni çalışmayla veya girişimle yenilemeyi önemsiyorum. Aksi takdirde kireçlendiğimi duyuyorum. 

 

İki kızınızın da sanatçı kişilikler olduğunu öğrendik, onların seçimlerinde son sözü söyleme hakkını kendinizde bulur musunuz yoksa fikrinizi söyler kendi kararlarını kendilerinin vermelerini mi istersiniz?

Tabii ki ikinci şıkkı işaretliyorum. Çocuklarımızın hayatına bir yere kadar karışabiliriz. Fakat onlara uygun ortam sağlama gibi bir sorumluluğumuz olduğu çok açık. Yalandan ve riyadan uzak, çocukların fikirlerini ve inançlarını böylelikle güçlendirebileceği bir ortamdan söz ediyorum. 

 

Güzel şallarınız var, İran"dan mı Türkiye"den mi?

 

Genellikle İran"dan. Bazıları Cuma Pazarı"ndan.

 

Cuma Pazarı, geçenlerde Taraf"ta "Kuruş"un dünyaya Açık Eli” başlığıyla anlattığınız pazar yeri olmalı. Sık gider misiniz? Alışverişle aranız nasıl?

 

Evet, aynı pazar. İlginç bir bit pazarı. Fakat sık gittiğimi söyleyemem. Genellikle Türkiye"den gelen arkadaşlarımla gidiyorum. Gündelik mutfak alışverişi bir yana, alışverişle çok ilgili değilim. Eşim ve kızlarım bu açığımı kapatıyorlar. Onlar olmasa,  yeni bir eşya almaya güçlükle karar veririm. Mutfak robotu kullanmam mesela, rende kullanmaya devam ederim veya limonu eski usul sıkacakla sıkmayı yeğlerim.

 

Var mıydı başka diyeceğiniz...?

 

Çok rahat bir röportaj oldu bu. Sizin sorularınızın sadeliği, samimiyeti nedeniyle olmalı. Siteniz yeni açıldı sanırım. Başarı dileklerimi iletiyorum. İnşallah Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
www.dunyabizim.com
hak sözü bildiren sahnelere açık yeni bir penceresi olur, yalanı dolanı eksik olmayan sanal alemin.
 

Yakın Yabancı'nın kapağı:
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Yakın  Yabancı'nın arka kapağı:
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
kaynak


 




 
Logged
11 Kasım 2008, 11:47:30 ÖS 23
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4225
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #32 :»

ropörtaj harikaydı teşekkürler elifim

ve sevgili cihan abla
başörtülüler sadece müslüman yayın sahiplerinin değil hemen tüm müslüman kesimin sırtında kambur Sad yük malesef..
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
13 Kasım 2008, 11:30:13 ÖS 23
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4225
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #33 :»

Kutsaldan Kopuk Edebiyat Olmaz 
 
 
Mustafa İslamoğlu, 15 yıllık emeğin ürünü meal ve tefsir çalışması Hayat Kitabı Kur'an'da edebiyatı bırakmadığını, yaptığının sesi çevirmek olduğunu söylüyor. 


 
 
 

 
Sibel Eraslan'ın röportajı

Mustafa İslamoğlu, “Hayat Kitabı Kur'an” adını verdiği, 6000'in üzerinde gerekçeli notlarla kaleme aldığı meal ve tefsirini okuruyla buluşturdu. Bu yeni yayın vesilesiyle görüştüğümüz İslamoğlu bize, edebiyat ve ilahiyat kavşaklarını buluşturan çalışmasını anlattı.

Muhterem efendim, "Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal-Tefsir" ismini taşıyan son çalışmanızı okurken, aynı günlere denk gelen okumalarımda fark ettim ki, Dr.Seyyid Kutup'un üniversite bitirme tezlerinden birisinin başlığı da; "Şairin Topluma karşı Vazifeleri"ydi. Sanatçının böylesi bir görevi var mıdır? Sizin diğer eserlerinizde de çok sık atıf yaptığınız "tasavvur inşa süreci" kavramsallaştırmasını da göz önünde tutarak soruyorum müsadenizle...

Efendim, Vahiy; sadece iyi insan inşa etmeyi hedeflemez. Vahiy "aktif iyi"yi inşa eder. "Aktif iyi" ile "pasif iyi" arasındaki fark şudur: Pasif iyi, iyiliği taşımayan, iyiliği yaymayan, iyi etmeyendir. İyiliğin öznesi değil, nesnesidir. Allah Resulüne vahiy gelmezden evvel de iyi bir kimseydi o, Kur'an'ın şahitliğiyle muhteşem bir ahlak üzereydi. Peki, vahiy gelmeden önce onu baş üstünde taşıyanlar, vahiy geldikten sonra neden onu ayakaltına almak istedi? Neden onu "el-emin" diye çağıranlar, vahiyden sonra varlığına düşman oldular? Ne değişmişti? Onların iyiye itirazı yoktu, itirazları "aktif iyi"yeydi. Daha ilk inen üçüncü suresinde, "ey yatan iyi, kalk ve uyar" dedi Kuran. Yani hem sen kalk, hem de iyiliği kaldır... Zımnen: Ey pasif iyi, aktif iyi ol dedi Kur'an...

Sanatçının böylesi bir sorumluluğu var mı?

Alimin veya sanatçının, üçüncü şahsa değer üreten herkesin, temelde, bilincinin gerisinde, bir iyiyi başkalarına aktarma niyeti söz konusudur. Kimse görmeyecekse, kimse dinlemeyecekse, kimse okumayacaksa, o sanatı üretmeye ne gerek var? Bütün bu sanat ve ilim uğraşları üçüncü kişiye ulaşınca anlam kazanır. Bu, iyiliği ulaştırmak demektir. Sanatkar ve alimin iyiliği inşa etmek gibi bir görevi vardır...

Bu inşa görevi ile lirik edebi dilinizi nasıl birleştiriyorsunuz? Edebiyat ve Din dili, bugün bize söylendiği gibi iki karşıt dil midir? Edebiyat tanrıya rağmen inşa edilmiş bir yeryüzü miti olarak konumlandırılıyor modern zamanlarda. Şairler Suresi'ni de göz önünde tutarak, sizin bir yandan şair diliniz diğer yandan Kuran'a dair ilim gayretiniz zaman zaman çatışıyor mu?

Modern sanat tasavvuru ile cahili sanat tasavvurunun burada kesiştiğini görüyoruz. Şuara Suresinde yerilen şairler, o dönemin Şamanları mesabesinde olan 'arrâfların ve kahinlerin koltuğuna göz dikmiş şairlerdi. Bugün seküler bir zihniyetle şiir yazanlarla cahili dönemde yazanların durumu aynıydı. İslamın inşa ettiği zihnin şiiri değildi o... Çok garip bir şekilde modern sanat tasavvuru, cahili sanat tasavvuru ile eklemlenmiş gibidir. Tanrı ile yarışma , "mimesis", özünde tanrıyla boy ölçüşmek için tanrıyı taklit, bir tür "promete" misali tanrının ateşini çalarak, tanrıya rağmen varoluştu bu... Cahili sanat imge dünyası ve cahiliye şairi imajı ile modernizmin seküler sanat edebiyat anlayışı örtüşüyor. İstitraden söylemek isterim ki, bendeniz yazı hayatıma sanat ve edebiyatla başladım...

Aslında sanat ve edebiyatla da devam ediyorsunuz, son yazdığınız mealin edebi dokusu, lirik dili ve alliterasyonal rikkati bu soruyu sordurtuyor bana...

Teşekkür ederim. Aslında bana edebiyatı niçin bıraktınız diye sorulduğunda zoruma gidiyor. Şiiri hiç bırakmadım ki ben. Bakınız sözü tercüme etmek zordur. Çevirdiğiniz metin kutsal metinse hele, daha da zordur. Sesi çevirmek ise neredeyse imkansıza yakındır. Hayat Kitabı Kur'an'da sesi çevirmeye çalıştım. Bunu sesi tanıyanlar, edebiyatın dokusunu anlayanlar, sesin tınısına aşina olanlar, bir dip akıntısı gibi o muhteşem şiirselliği bilenler anlayabilir ancak...

Alliterasyon özellikle, dikkat çekici...

O kasıtlı bir gayretti efendim. Sesleri çevirebilmek için nasıl ömür tükettiğimi siz bilemezsiniz ama anlarsınız. Edebiyatla uğraşmayanlar, mealde sesi çevirme uğraşısının ne demek olduğunu anlayamaz.

Efendim, Türkçemizdeki meal çalışmalarını affınıza sığınarak, çok özenli bulamadığımı söylerim. Bir edebiyatçı olarak baktığımda, meallerimizde ilahi lirizmi kendi dilimize taşıyamadığımızı acı çekerek fark ediyorum...

Tercüme ve çeviri kelimeleri ilk bakışta eşanlamlı zannedilir. Bence değil, eşanlamlı değil. Tercüme çeviriden daha büyük bir şey olsa gerektir. Çeviride manayı "çevirirsiniz". Bu, kaynak metne kazan, manaya çorba işlevi yüklemektir. Eh, çevirmene de "kepçe" olmak düşmektedir. Fakat tercümede kaynak metnin üretildiği ortama mümkün olduğunca sokularak orada ve o anda üretilen manayı elde edip, yolda bir yol kazasına kurban götürmeden, mümkün olan en az zayiatla hedef dile, yani kendi "şimdi ve burada"nıza taşırsınız. İbn Abbas'a "Kur'an'ın Tercümanı" denilmesi, tercüme ettiği için değil manayı taşıdığı için verilmiştir. Meal çalışmalarında dil ve din bilgisinin yanında üçüncü şart bence edebiyattır. Ben sanat ve edebiyatla başladım yazım hayatıma. Ama şiirden ve salt edebi metinlerden uzaklaşmamın temelinde, edebiyatla uğraşmanın benden bir hayat istemediğini fark etmem ve benden bir değişiklik talep etmediğine olan tepkimdi. Genelde edebiyat dünyasının idollerinde de bu zaafı gördüm. Edebiyat, "edebiyat yapmak" için değil, muhatabını "edib" ve "edebli" kılmak için olmalı diye düşünüyorum. Edebiyata gömüldükçe söylediklerinizle eyleminiz, kelimelerinizle hayatınız arasında açılan bir mesafe var. Bu mesele, beni hayli yordu. Edebiyat camiasında gördüğüm söz ve eylem ayrılığı da beni edebi ürünlerden soğuttu. Edebiyattan değil, edebi üründen soğudum. Söylemimle eylemim arasına mesafe koymayacak, yazdıklarımı yaşadıklarım kılacak bir edebi forma kavuşmak istedim. Bu edebiyatı en yüksek düzeyde Kuran'da buldum. Kuran benim hem edebi ihtiyacımı karşılıyordu hem de yazdıklarımla yaşadıklarım arasında mesafe bırakmıyordu. Hayatıma müdahildi. Sadece zihinde tasarlanmış ve hep zihinde kalmış şeylerden değildi. Bundan dolayı şiirimi de nesrimi de vahye taşımaya karar verdim...

Sözü ve sanatı, pasif iyiden aktif iyiye taşımak yani...

Evet, şiirimi nesrime taşıdım. Edebiyatı bu manada hiç bırakmadım. Edebiyat bırakılacak bir şey değil, edebiyat dışarıdan gelen bir şey değil ki gömlek gibi bir giyilsin bir çıkarılsın. Eğer "edîb" iseniz, bu kelimenin türetildiği kalıbın özelliği gereği hem edebiyat size inşa eder, hem siz edebiyatı.

Ama modern edebiyat bir yeryüzü miti gibi tanımlanıyor, kutsaldan dışta ve kopuk, Varlığa rağmen varoluş gibi... Seküler bir ayrışma...

Müslüman için edebiyat bir ameldir, hayattır. Şiir şairin amelidir, yazı muharririn amelidir. Her amel Salih de, fasık da, fasit de olabilir. Sanat sanatkarın, şiir şairin amelidir. Sanatkâra düşen şey, sanatını salih amel kılmaktır. Edebi bir duyarlılıkla, bir şair hassasiyetiyle Kur'an'ı çevirmeye çalışırken, edebiyat da mealin bir parçası oldu bu çalışma özelinde. Bendeniz edebiyatı ve şiiri bırakmadım. Sadece Kur'anı görünce dilim tutuldu. Ondaki şiiri aşan şiiriyet, edebiyatı aşan edebiyat beni çarptı. Bu metnin hayatımı yönlendirmesine evet demeliyim, teslim olmalıyım, bu metnin bana açtığı çığırda eserlerimi vermeliyim dedim. Edebiyatta seküler mantık maalesef Müslüman edebiyatçılara da hakim olmaya başladı. Allah'tan kopuk bir edebiyat mümkünmüş gibi düşünüyoruz, feci bir hata. Sanatta ve edebiyatta sekülarizm, sanat ve edebiyatı Allah'tan koparır. Allah'tan kopmuş bir sanatı içgüdüler ve günah sektörü yönlendirir. Kutsaldan kopuk edebiyat ve edeb olmaz. Rabdan kopuk edep olmaz.

Niçin Hayat Kitabı diyorsunuz mealinizin ismine?

Hayatımız bizden çalınıyor. Farkında olarak veya olmayarak. Hayatımız, kaçırılmış, çalınmış, çığırından çıkarılmış, hayat haramilerinin elinde... Bu aşamada, "Hayatı kim inşa etmelidir?" sorusu önem kazanıyor. Hayatı Allah, yani vahiy inşa etmelidir. Kur'anda; "Sizi hayat veren bir mesaja çağırdıkları zaman, Allah'ın ve Resulünün davetine icabet edin!" deniyor. Demek ki vahiy aslında hayat veren bir mesajmış. Günümüzde hayatın gâsipların elinden kurtarılarak, Sahib-i Hakikisine tevdi edilmesi problemi vardır. Hayatın sahibi Allah'tır. Vahim olan şu ki, hayat Allah'tan kıskanılıyor. Modernizm, hayatı Allah'tan esirgiyor. Allah'tan kopan hayat anlamdan kopuyor. Anlamsız kalan hayatsa, elimizden kayıp gidiyor.

Ülkemizdeki meal çalışmalarının sosyolojik serüvenine baktığımızda cumhuriyetin ilk dönemlerinde meal çalışmalarının mesafeyle karşılandığını görüyoruz, Ezan'ın Türkçeleştirilmesine olan tepki ve moral bozukluğu bağlamında biraz bu sosyoloji üzerinde konuşsak...

Meallere yönelik kaygı, o dönemlerde yersiz değildi. Ülkemizde tepeden inme bir mühendislik projesi vardı o dönemlerde. Yani yepyeni bir halk inşa edilecekti. Ruh kökeninden koparılarak başka bir yöne taşınacak kitle olarak görülüyordu halk. Devlet eliyle kotarılan bu modernleşme projesine bir tepkiydi o dönemdeki meal karşıtlığı. Mehmet Akif'in ömrünün en değerli yıllarını verdikten sonra mealini yakmak isteyip, sonra da elleri varmayarak kendisinden sonrakilere yakılmasını vasiyet etmesinin altında da bu sebep yatar. Biz Akif'i Kuran şairini ve o dönemdeki haleti ruhiyesini elbette anlıyoruz. Biz o gün Kur'an'ı tercüme işine karşı çıkanları da anlıyoruz. Fakat o dönemde karşı çıkmak ne kadar yerindeyse, bugünden bakınca meal çalışmalarına karşı çıkmak o kadar ters... Yani ilk dönemlerdeki meal tepkisini insani bulmakla birlikte şunu da hatırlatmakta fayda var; Vahyi koruyan biz değiliz, vahyin koruyucusu Allah'tır. Bir de unutmamak lazım ki, o mahut ve meş'um dönemde Protestanlaştırma projesi gündemdeydi.

Dünyevileştirme projesi mi?

İslam'ı Hristiyanlığa, İmamı Papaza, Kur'anı İncil'e, Camiyi Kiliseye benzetme operasyonuydu... 16.yyda Lutherle başlayan reformist hareketin kiliseye karşı açtığı savaş, sonuçta kiliseye kan kaybettirdi ve nihai tahlilde sekülarizme hizmet etti. Bizde de bu sürecin insanları dinden soğutacağı sonucuna inanılıyordu. Bu kıyas yanlıştı aslında. Zira İslam Hıristiyanlık, Kur'an İncil değildi. İslam'daki "risalet" müessesesinin Hıristiyanlıktaki karşılığı tam olarak "kilise"dir. Fakat risalet Müslümanları korurken, kilise Hıristiyanları koruyamadı. Fark bu ve bu fark çok temel bir fark.

Ama halen dahi meal çalışmalarını reformist bulan guruplar var...

Efendim, Kur'anı anlamak farzdır. Buna itiraz edecek Müslüman olamaz. Zira Kur'an anlaşılamazsa yaşanamaz. Yeryüzünde canlıların en şerlisinin aklını kullanmadığı için hakikate karşı sağır ve dilsiz davrananlar olduğunu söyleyen başka bir dini metin var mıdır? Fudayl b. Iyaz öyle der: "Allah Kur'an'ı insanlar onu anlayıp da amel etsinler diye gönderdi, insanlarsa onu anlamadan okumayı amel edindiler." Kur'an anlaşılmazsa, indiriliş amacı gerçekleşmez.

Bu bağlamda edebiyata büyük görev düşüyor...

Kur'anı kaynak dilden hedef dile tercüme edecek kişinin salt dil ve din bilgisi olması yetmez. Edebiyat bilmesi ve edebiyatçı olması da şarttır diyorum. Yani edip olmalıdır. Kuran edebi bir şaheserdir. Kur'an'ın ebedi oluşu, edebi oluşundan kaynaklanmaz elbette, ama onun ebediliği, edebiliğini de içerir. Kuran kendisi için, "Kuran şiir değildir, ona (Nebi'ye) şiir gerekmez" derken, zımnen, kendisinin kıyaslanmaya kalkılsa, ancak şiirle kıyaslanabileceğini söylemiş olur. Şiir edebiyatın zirvesidir, sözün ufkunu temsil eder. Kuran aynı zamanda bu kıyaslanmazlık vurgusunda şiire bir mevki de vermiş olmuyor mu? Kur'an'ın meal çalışmalarında her iki dili de çok iyi bilmenin ve islami bilimleri bilmenin yanı sıra, edebiyatı ve şiirin rafine dilini de bilme şartı vardır benim nazarımda.

Tercümelerde yaşanacak yabancılaşma sorunu kutsal metin mütercimlerinin en büyük meselesidir sanırım... Sizin tercüme bahsinden lafız, mana, maksat şeklinde çizdiğiniz bir yol haritanız var, bundan bahsetsek...

Efendim, öncelikle belirtmek gerekir ki, hiç bir çeviri aslının yerini tutamaz. Hele bu çeviri kaynağı kutsal kitap olan bir hitapsa... Hele bu çevirinin kaynak metni, Arapça gibi dünyanın en kapsamlı zengin dillerinden birine aitse, daha da zordur. Çevirmene düşen, kaynak dilden hedef dile manaları taşırken, okuru yol kazasına kurban götürmemektir. Aslında bahsettiğim şey, tam olarak çeviri de değil. İtalyanların "traduttore, traditore" diye ünlü bir sözleri varmış. Yaklaşık "döndüren dönektir, çevirmen haindir" manasına gelirmiş. Ben "çeviri"den çok "tercüme" kelimesini tercih ederim. Esas olan kaynak dildeki anlamı yolda zayiat vermeden hedef dile taşımaktır.

Tercümelerdeki anlam kayıplarını nasıl geri kazanacağız?

Niçin "gerekçeli meal" sorusunun da cevabı budur zaten. Çünkü Kur'an çoğu kez bize bir tek mana sunmuyor. Lafızdan, manadan, maksattan, iştikaktan, zamir ve cümle yapısından, ilk kayıt sırasında Arap yazısının noktalama ve harekeleme sistemine sahip olmamasından ve buna binaen ortaya çıkan okuma farklılıklarından kaynaklanan bir sürü alternatif mana var... Eğer bu manalardan birini tercih eder, diğerini atarsanız, siz aslında mana zayi etmiş oluyorsunuz. Siz meal okurundan mana saklamış oluyorsunuz. Sizin buna hakkınız yok. Bunu yapmak manayı zayi etmektir. Mütercimin böyle bir yetkisi yok. Ne yaparsınız? Alternatifli manalardan birini meale taşırsınız, gerisini nota alırsınız ve tercih ettiklerinizin ve etmediklerinizin de gerekçesini izah edersiniz. İşte mealimizin bu kadar not içermesinin nedeni de budur. Bu bağlamda notsuz meal olamaz.

Fakat notlu meal alışkanlığımız da yok. Zannederim Muhammed Esed'e kadar notlu meal yoktu elimizde...

Bir de Hasan Basri Çantay'ı ve kısmen de Ö. Rıza Doğrul'u saymak lazım. Evet yanlış yöntemdi notsuz meal ve pek çok kişi bu sebeple meal okumaktan soğudu. Hatta meallerin zaafını, metnin zaafı zannetmeye başladı. Mütercimlik sorumluluk ister...

Cemil Meriç'in son zamanlarında kendisiyle yaptığımız bir mülakatta; "tercüme haysiyet gerektirir" demişti. Maalesef edebiyatımızda tercüme konusunda böylesi bir haysiyet hassasiyetimiz olmadığından yakınmıştı kendileri...

Ayniyle katılıyorum. Efendim Tercüme aynı zamanda sadakat gerektirir. Saygı gerektirir. Siz metni yeniden yazmayacaksınız. Kendinizi kaynak metinle okur arasıdan mümkün olduğunca çekip okuru manayla karşı karşıya bırakacaksınız. Mutlak objektivite bu konuda imkansızdır, neticede birden fazla anlam arasından mütercimin tercih ettiği mana gerekçelendirilmelidir.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
 
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
14 Ocak 2009, 04:25:47 ÖS 16
Üye Bilgileri
eliflamra
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1315
Nerden:

Offline
« Yanıtla #34 :»

Bülent Yıldırım HALİD MEŞAL'i anlattı

İnsanı Hak ve Hürriyetler Vakfı Genel Başkanı Bülent Yıldırım, Halid Meşal'le yaptığı görüşmeyi anlattı. İşte Bülent Yıldırım'ın gözüyle HALİD MEŞAL...

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Meşal'in 'Aç ölmekle tok ölmek arasında sadece zaman farkı vardır' dediğini belirten Yıldırım, Hamas liderinin, "Bu savaşın olmasını biz istemiyoruz. Bu savaş bitmeli çünkü şu ana kadar İsrail sadece kadınlarımızı ve çocuklarımızı öldürdü. Hamas savaşçılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 8 veya 10'dur. Başka bir şey değildir. 265 tane çocuk öldü, 100 tane kadın öldü. Yani yarıdan fazlası kadın çocuk yaşlı ölenlerin. O nedenle buna biz de çok üzülüyoruz. Ama bu ambargo kalkmadan, bütün Filistin halkı kararlı, yani çocuklarıyla beraber kararlı, savaşı, yani ateşkesi kabul etmeyecekler. Çünkü aç ölmekle tok ölmek arasında kısa bir mesafe var. Yani ambargo kalkmadıktan sonra bu ateşkesi kabul etmek onursuzluktur" dediğini söyledi.

Meşal'in Türkiye ciddi ve güzel mesajları olduğunu belirten Yıldırım, HAMAS liderinin 'Üçüncü Abdülhamid' benzetmesini de aktardı. Bülent Yıldırım şöyle konuştu: "Halid Meşal, bize, Türkiye tekrar Osmanlı oldu, Osmanlı'yı hatırlattı, Üçüncü Abdülhamid'in görevini yerine getiriyor. Kendisiyle görüştüğümüz sırada El-Cezire'de Mazlum-Der'in Konya'da yapmış olduğu eylem vardı. Görüşmemizi devam ettirirken, zaman zaman o mitinge baktık, Türkiye'nin bu faaliyetlerinden çok memnunlar. Türkiye'nin kendi yanlarında olmalarından dolayı çok memnunlar. Türkiye'nin görüşmelerde, çok önemli görev aldığını kabul ediyorlar. Bunun devam etmesi gerektiğini söylüyorlar" şeklinde konuştu.


Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Yıldırım, Meşal'in "Bizim kazanımımız bütün Müslümanların kazanımı, bütün insanlığın kazanımı, eğer Gazze'deki bu mücadele kaybedilirse, merhamet, adalet, insanlık, her şey yok olur ve kaybedilir" dediğini de belirtti.

Meşal'in, sadece Müslümanların değil, adalet ve merhamet ölçeğinde buluşabilen herkesin Gazze'deki bu direnişe, bu mücadeleye destek vermesi gerektiğini söylediğini anlatan Bülent Yıldırım, "Marjinalleşmemiş gösterilerin, halka mal olmuş gösterilerin daha faydalı olduğunu söyledi. Bu mücadelenin uzun soluklu olduğunu söylüyor. Bu savaştaki sıcak ortamın, bugün, yarın, belki bir ay sonra bitebileceğini söylüyor. Onun için Filistin dostlarının artması gerektiğini ifade ediyor. O nedenle gösterileri marjinalleştirmeden, toplumun her kademesine yayılacak usullerin bulunması gerektiğini söylüyor. Hatta insanlar bir yere toplanıp dağılsa, ama kalabalık olsa bu bile yeterli. Çünkü, bütün dünya ölçeğinde insanlar biliyorlar ki, Ortadoğu'da İsrail'in en büyük müttefiki Türkiye. İsrail gazetelerinde de bu çıkıyor ve İsrail gazetelerinde, 'İsrail en büyük müttefikini bu bölgede kaybediyor' diye yorumlar yapılıyor. O nedenle, eğer bu mitingler marjinalleşirse, insanlar bu gösterilere katılmaz ve Türkiye ile ilgili İsrail'in oyunları daha da derinleşir ve netleşir. Onun için gösteriler önemli, ama bu gösteriler toplumun her kesimine yayılmalı" şeklinde konuştu.

İHH Başkanı, 'Halid Meşal'in psikolojisi nasıldı?' sorumuza ise şöyle cevap verdi:

"20 yıldır hemen bütün savaş bölgelerinde yardım çalışmaları yapıyoruz. Bu çalışmaları yaparken her iki tarafın da liderleriyle, önderleriyle karşı karşıya gelme imkânlarımız oldu. Yani çok ilginç insanlarla tanıştık, hatıralarımız oldu. Çünkü yardım malzemesini bir yerden bir yere götürürken bazen, birbiriyle savaşan tarafların içerisinden geçmek gerekiyor. Orada kuracağın iyi ilişkiler, bu malzemelerin gitmesi için önem arz ediyor. Mesela savaş bölgelerinde aslında yenilmek üzere olan, ama etrafa psikolojik olarak 'biz iyiyiz, zaferi kazanacağız' diyen 'Evet, bu böyle diyor ama yenilgiye doğru gidiyor' dediğim birçok komutanla, liderlerle tanıştım. Artık savaşçıların yüz ifadesinden neleri anlatmak istediğini anlıyoruz. Onun için Halid Meşal'in gözlerine dikkat ettim, mimiklerine dikkat ettim, cümle aralarına çok dikkat ettim. Kesinlikle böyle bir şey yok. Ciddi manada bu savaşı kazanacaklarına inanıyor. İsrail'in açıklamadığı kayıplarının olduğunu, eğer açıklarsa İsrail kamuoyunun bunu kaldıramayacağını söylüyor. Kendilerinin yeterli güçte olduğunu söylüyor. Tek üzüntüsünün çocuklar olduğunu söylüyor. Ama anneler ve babaların kararlı olduğunu da ifade ediyor."

Yıldırım, Hamas'a getirilen 'ateşkesi bozdu' eleştirilerini Meşal'e de sorduğunu, onun da, "Ateşkesi bozan İsrail'dir. İsrail yeraltı tünellerini vurdu, kapıları bombaladı. Biz ambargonun kaldırılması şartıyla ateşkesin uzaması için çalıştık' dediğini ifade etti.

Bülent Yıldırım, İHH'nın Gazze'deki faaliyetlerinin devam ettiğini de hatırlatarak, şunları söyledi:

"Gazze ambargo altına alınmış bir toprak parçası, çok küçük bir yer. Boydan boya 40 km., enine 10 km. Yani boydan geçerseniz en fazla yarım saat, enine geçerseniz 5-10 dk.da geçebilirsiniz. Böyle bir yerin etrafı tamamen çevrilmiş durumda. İçeriye hiçbir şeyin girmesine izin vermiyorlar. İsrail ve çevre ülkeleri bu konuda çok sert bir tutum içerisinde. Daha önce, deniz yoluyla bu ambargoyu delmek için birkaç tane girişim oldu. Bir kısmı başarılı oldu. Fakat en son giden arkadaşlar, İsrail savaş gemileri tarafından taciz edildiler, vuruldular. Ambargonun kaldırılabilmesi için iki yıldır uğraşılıyor. Avrupa'dan bazen sıcak mesajlar gelmesine rağmen sonuç alıcı adımlar çıkmadı. Gazze'deki insanların açlıkla imtihanı, artık 'yer demir gök bakır' misali, çok zor bir hale geldi. Bizim bir şansımız vardı. Biz, bu savaşın olabileceğini 7-8 aydır tahmin ediyorduk. O nedenle Gazze'nin içerisine, savaş sırasında değerlendirebileceğimiz yardım malzemeleri ve nakit birikimi yapmıştık. Savaş başlar başlamaz hemen bu nakit yardımları dağıttık, diğer yardımları dağıttık, battaniye, çadır.

Bu dağıtım görüntüleri dünyaya, Gazze'ye ilk yardım dağıtım görüntüsü olarak verildi. Bunlardan bir tanesi de beş kızını birden kaybeden Filistinli kardeşimize yardımdı. Biz bu nakdi şu sebepten verdik; Evet, ambargodan dolayı Filistin'e yardım yolları kapatılıyor, ama insanlar isterse her türlü ambargoyu delip yardım götürülebilir. Filistin'e bu yardımların gitmesi lazım. Onun arkasından ayni yardımları organize etmeye başladık. Şu anda 150 tona yakın yardımı içeriye göndermiş durumdayız. Dün itibariyle yine bir uçak dolusu yardımımız buradan kalktı ve şu anda Gazze'ye girmek üzere. Ayrıca Perşembe günü bir kargo uçağımız daha gidecek. Cumartesi günü 1400 tonluk bir gemimiz yola çıkıyor, yardım götürmek üzere. Ondan sonraki hafta bir gemi daha organize edeceğiz. Yani o insani yardımların oraya gitmesi, ambulans yardımlarının oraya gitmesi önemli. Dün gönderdiğimiz kargo uçağında, bir hastaneyi donatacak kadar tıbbi malzeme vardı, çünkü İsrail tıbbi malzemelerin bulunduğu depoyu vurdu. Ameliyat malzemeleri tamamen yok edildi. Bunu haber alır almaz hemen onları organize ettik."

İHH Başkanı, ayni ve nakdi yardımların Gazze'ye artarak devam edeceğini de sözlerine ekledi.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
kaynak

Logged
22 Ocak 2009, 10:10:48 ÖÖ 10
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #35 :»

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş YapIsparta Son Söz Gazetesi’nden Ayşegül Sağlam’ın, 10 Ocak Cumartesi günü Isparta’da bir konferans veren İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı -İLKAV Genel Başkanı Mehmet Pamak ile gerçekleştirdiği röportaj:

Kendisiyle bu röportajı gerçekleştirdiğimiz Mehmet Pamak'ı kitaplarındaki bilgilere dayanarak tanıtacak olursak: Üniversite yıllarında Ankara SBF'de ilk Ülkü Ocağı'nın kurucuları arasında bulunmuş. Üniversiteden sonraki hayatında önce bürokrasi içinde görev aldı. Maliye Bakanlığında Gelirler Genel Müdür Yardımcısı olduğu 1980'den sonraki süreçte TBMM'nin lağvedildiği darbe döneminde kurulan Danışma Meclisinde Çanakkale temsilcisi olarak yer aldı. Ülkücü döneminde Tercüman, Hergün, Ortadoğu ve Yeni Düşünce gazetelerinde yazılar yazdı. Danışma Meclisi üyeliğinden sonra başta Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan olmak üzere "milliyetçi-muhafazakar" kesimlerin teşviki ve desteğiyle, sonradan bugünkü MHP'ye dönüşen Muhafazakar Parti'yi kurdu ve kurucu genel başkanlığını üstlendi. M. Pamak'ın, bundan sonraki gelişimi şu şekilde gerçekleşti; yaklaşık olarak 1986 yılından sonra, rahmetli şehidimiz Seyyit Kutup'un "Yoldaki İşaretler" adlı kitabından etkilenerek, ölü kitabı haline getirilen Kur'an'ı, ilk defa anlamak üzere okumaya başladı. Bu okuma sonucunda Allah'ın lütfuyla tevhidi İslam ile şereflendi ve cahili geçmişini sorgulayarak tevbe etti, kavmiyetçilik dahil bütün cahili geçmişini reddetti. M. Pamak, İslami kimliği net olarak benimsedikten sonra, bu yeni tevhidi kimlikli döneminde, Mazlum-Der'in kuruluşunda görev aldı. Ve daha sonra İslami kimliği bırakarak liberalleşen bu derneğin ilk İslami kimlikli döneminde kurucu genel başkanlığını yaptı. Zaman, Yeryüzü, Selam ve Haksöz başta olmak üzere değişik İslami yayın organlarında yazılar yazdı. Halen Genel Merkezi Ankara'da bulunan, İslami ilmi araştırmalar, tebliğ, eğitim faaliyetleri ile adalet ve özgürlük mücadelesi içinde bulunan İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı (İLKAV)'ın Genel Başkanlığını sürdürmektedir. (Ayşegül Sağlam)

Filistin probleminin özünde yatan nedir? Yıllarca acılı bir şekilde sürüp gitmesi nasıl izah edilir?

Bismillahirrahmanirrahim. İslam ümmeti, saltanata geçişle başlayan ve yozlaşmaya yol açan uzun tarihsel süreçte Kur'an'ı terk edilmiş bırakmış, hayat kitabını ölü kitabı haline dönüştürerek varis kılındığı kitaba ihanet etmiş, Resulullah (s)in sahih sünnetinden uzaklaşmış ve sonuçta tevhidi kimlik ve zindeliğini kaybederek zillete sürüklenmiştir. Kur'an'ın ayetlerinde zikredildiği üzere, izzet ve şerefin tamamı Allah'ın yanındadır. Bu sebeple İslam ümmeti, "hablullah" (Allah'ın ipi) olan Kur'an'a topluca sarılarak tevhidi bilincini diri tuttuğu, "Allah taraftarı" olma vasfını koruduğu süreçlerde izzetli ve galip bir konumda bulunmasına rağmen, Kur'an'dan ve Resulden uzaklaştığı, tevhidi ilkelerini terk ettiği yozlaşma sürecinde ise bu izzetini kaybederek mağlup konuma sürüklenmiş ve sömürge olmaya müsait hale gelmiştir. İşte bu yozlaşma sürecinde onurunu yitirip zillete sürüklenen ümmet, onurunu temsil eden Mescid-i Aksa ve Kudüs'ü de kaybetmiştir. Mescid-i Aksa'nın İslam ümmetinin ilk kıblesi ve İsra mekanı olması, çevresinin mübarek kılındığının Kur'an'da beyan edilmesi, Kudüs'ün İbrahim, Musa, İsa (as) başta olmak üzere bir çok Peygamber'in şehri olması sebepleriyle, Filistin, İslam ümmeti için önemli, mübarek ve ümmetin onuruyla özdeş bir beldedir. Ümmet coğrafyasını işgal eden emperyalist Batılı devletler, bir yandan bölge halklarını, neredeyse her kabileye bir devlet kurduracak şekilde, suni sınırlarla küçük "ulus devlet"lere bölmüşler, aralarında sürekli çatışmalarını sağlayacak fitne tohumları ekmişlerdir. Diğer yandan da, Filistin'i Yahudilere tahsis etmişler ve Siyonist İsrail terör devletini bir bıçak gibi Müslüman halkların böğrüne saplamışlardır. İstemişlerdir ki, İslam ümmetinin kalbinde sürekli bir kanayan yara var olsun ve ümmet bir daha hiç belini doğrultamasın. İstemişlerdir ki, ümmet yeniden Kur'an'a ve Resule sarılarak, tevhid akıdesi ortak paydasında bütünleşip kardeşleşerek o izzetli günlerine dönemesin. İşte böylece Hakka dönüşü, yeniden izzetli günlere götürecek dirilişi, bu fitne odaklarının faaliyetiyle, kavmiyetçilik, ulusçuluk çatışmasıyla ve İsrail terör devletinin bölgeyi kan ve gözyaşına boğacak fitnesini sürekli destekleyerek engellemeye çalışmışlardır. Bu zilletin ve çok boyutlu fitnenin arkasında, öncelikle bizim kendi tercihimizle Kur'an'ı terk edilmiş bırakarak sömürge olmaya müsait hale gelmemize yol açan yozlaşma serüvenimiz ve ondan sonra da hep Batılı emperyalist devletler ve bölgedeki işbirlikçileri olan despot yönetimler vardır.

Günümüzde herhangi bir insanın ya da toplumun sıkıntı yaşadığı zaman "onlar bunu hak etmiştir" şeklinde değerlendirmeler yapılır. Filistin içinde zaman zaman bu tür değerlendirmeler dillendiriliyor. Deniliyor ki "Filistinliler kim bilir hangi suçları hangi hataları yaptılar ki bunlar başına geliyor yoksa durduk yerde musibetler gelmez" benzeri ifadelere tanık oluyoruz. Bunların haklılık payı var mı? Bu tarz tabirler ne kadar doğru?

Filistin halkı için bu tür ifadeler, çirkin olduğu kadar, asılsız ve insafsız bir iftiradan ibarettir. Ancak, Kur'an'ı ve Resulün güzel örnekliğini terk ederek sömürge olmaya müsait olma konumuna sürüklenen bizler de dâhil ümmetin bütünü için böyle bir şey söylenebilir. Daha önce söylediğim gibi, biz elimizdeki korunmuş Kur'an'a rağmen, onu hakkıyla okuyup anlamayı, öğüt alıp hayata hakim kılmayı terk ettiğimiz için, kitabı ve dini parçalayarak, din algı ve anlayışını tahrif ederek, bid'at ve hurafeleri dine katarak, geleneksel ve modern cahiliyeyi üreterek, maalesef Yahudileşmenin bütün boyutlarını yaşadık ve bu zillete topluca sürüklendik. Sömürge olmaya müsait hale geldiğimiz için de, işgal ve istilaya muhatap olduk ve onurumuzu, Filistin'imizi, Aksa ve Kudüs'ümüzü bu süreçte kaybettik. O halde bu vebal ve sorumluluk ümmet olarak hepimizin omuzlarındadır. Türkçü İttihat Terakki (İT) çetesi, Batılı güçlerle ve özellikle Siyonist Yahudilerle işbirliği halinde yaptıkları darbeyle Osmanlı yönetimini ele geçirip, Siyonistlerin Filistin'i ele geçirmesinin önünde önemli bir engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamid'i zorbalıkla görevden uzaklaştırdılar. Devleti ele geçiren bu İttihat Terakki (İT) çetesi, koca imparatorluğu 5-10 yıl içinde tasfiye edip dağıtmayı da başardı. Filistin'de bulunan Cemal Paşa, Ermeni tehcirinin tersine bir başka tehciri de dayatarak, Filistinli binlerce aileyi Anadolu'ya göçe zorlamıştır. Göçe yanaşmayanlar hakkında yargısız infazla idam cezası verip uygulatmış ve bu amaçla çok cana kıymıştır. Böylece bir yandan Osmanlıyı batı işbirliğiyle tasfiye eden İT'çi Türkçü kadrolar, aynı zamanda Filistin'li Müslüman aileleri tehcir etme zulmü ile bölgeyi boşaltma ahmaklığını da gerçekleştirmişlerdir. Yani hem Batılı devletlerin ve Siyonistlerin işbirliğiyle Abdulhamit'i yönetimden uzaklaştırarak ve böylece bölgenin Batılı emperyalistlerce işgal edilmesine giden yolu açarak, hem de Müslüman halkı tehcir edip bölgedeki Müslüman varlığını zayıflatarak Siyonistlerin önünü açanlar bizzat İT'çi Türkçü Batıcı kadrolardır. Bundan sonraki süreçte ise, I. Dünya savaşını müteakip bölgeyi işgal eden emperyalist İngilizler, Batılı Yahudileri Filistin'e yerleştirerek ilk fitne tohumlarını ektiler.
Yani Türkiye'yi kuran kadroların da içinden çıktığı İT çetesinin ulusalcı politikaları ve ümmetin topluca yaşadığı vahiyden kopuş ve yozlaşma süreci sonunda bölge insanının içine sürüklendiği ıstırabın faturasını bu direnişçi halka kesmek düpedüz bir ahlaksızlık oluyor öyle değil mi?

Evet çok doğru. Bölgenin işgali ve daha sonra Yahudilerin emperyalist devletlerce bölgeye yerleştirilmelerinin sonucunda bu halkın hepimiz yüzünden ve hepimiz adına çektikleri acılardan dolayı büyük vebal ve sorumluluklarımızın olduğunu unutmamalı ve onlara yardım için seferber olmalıyız. Bölgeye işgalci emperyalistlerce yerleştirilen Yahudiler, önce terör örgütleri haline geldiler ve Batı desteğinde mazlum Filistin halkına karşı büyük katliamlara giriştiler. Buna rağmen bölgede yaşayan Filistinli halk sonuna kadar bu Siyonist teröre ve işgale karşı direndi ve yaklaşık bir asra yakın bir zamandan beri de bu onurlu direnişi sürdürüyor. Bu mazlum ve güçsüz halk, hepimizin onurunu (Mescid-i Aksa'mızı, Kudüs'ümüzü) korumak için cansiperane bir mücadeleyi her şeye rağmen ısrarla sürdürmektedir. Aslında bu onurlu direnişle, sorumluluklarını yeterince yerine getirmedikleri halde, üstelik bir de onurlu direnişçilerin aleyhinde dedikodu üretmekten utanmayanların başını yere eğdirecek bir kahramanlığı ortaya koymaktadırlar. Kanaatimce, bizler Filistinli-Gazze'li kardeşlerimize nazaran daha zelil şartlarda bulunuyoruz. Onlar, acınacak insanlar ve "yaptıkları hatalar" sebebiyle "hak ettikleri musibetlere muhatap olmuş" mücrimler topluluğu değil, onurlu İslami direnişçilerdir. En azından onlar, başörtülü oldukları için okullarından kovulmuyorlar. Filistinli başörtülü hanımlar askeri birliklerin kapılarından aşağılanarak geri çevrilmiyorlar. Gazzelilerin, askeri birlikleri de, okulları da, halkla birlikte aynı İslami kimlik ve değerleri canları pahasına savunup hayata hâkim kılmaya çalışıyorlar. Onlar bu vahyi değerleri hayata hakim kılma uğrunda ve Allah yolunda can feda ederek şehid olup cennete uçuyorlar. Bütün bunlar, onların ne kadar izzetli ve onurlu bir hayat ve şerefli bir mücadele içinde olduklarını ortaya koyarken, bizim tam tersi şartlar altında, İslami kimliğin horlandığı, tehdit ve düşman ilan edildiği, İslami kimlik ve değerlerin, başörtüsünün garnizon ve okul kapılarından aşağılanarak kovulduğu bir ülkede, nasıl zelil şartlarda bulunduğumuzu ortaya koymaktadır. Üstelik onlar, böylesine onurlu ve ilkeli bir İslami direniş sürecinde bütün ümmetin ve insanlığın onurunu savunarak şehadet bilinciyle cennete uçmak suretiyle onurlu bir zafer kazanırken, bizler daha zelil şartlarda, çoğunlukla hak ve özgürlüklerimizi savunma bilincinden bile çok uzakta, zulme ve zalimlere meyleden bir hayatı zelil bir biçimde yaşarken ölüp gidiyoruz.

Onlara dua ve yardım edelim, ama hor görüp eleştirmeyelim. Yoksa şehid Şeyh Ahmet Yasin'in Allah'a şikayet ettiklerinin içine katılıp altından kalkamayacağımız ve Rabbimize hesabını veremeyeceğimiz konumlara düşeriz. Aziz şehidimiz, "bari aleyhimize olmayın" diyordu. Aslında eleştiriyi, hor görülmeyi hak edenler, hepimizin sorumluluklarını zayıf omuzlarıyla yüklenmiş bu onurlu İslami direnişçilerin kadrini bilmeyenlerdir. Utanması, başını yere eğmesi ve eleştirilmesi gerekenler, hepimizi eğiten bu muhteşem direnişin idrakinde olmayıp, kendini iyi ve haklı, Filistinli İslami direnişçileri ise hatalı ve suçlu konumda gören ahmaklardır.


Filistin sorununun köklü ve kapsamlı çözümü nasıl olabilir?

Filistin sorunu ümmetin sorunlarının merkezinde yer alan en temel sorundur. Çünkü daha önce ifade ettiğim gibi, Mescid- Aksa, Kudüs ve Filistin ümmetin onurunu temsil etmektedir. Bu sebeple de köklü, kalıcı ve adil bir çözüm, yani bölgeye Kur'an'ın hükümleriyle adaletle hükmedecek İslami bir sistemin hâkim kılınması, ancak, ümmetin terk ettiği Kur'an ve sünnete yeniden dönmesiyle, ümmetin vahiy ekseninde yeniden inşa edilmesi ve ümmetin tevhid akıdesinde bütünleşerek birlik oluşturmasıyla ulaşılabilecek bir sonuçtur. Bu sonuç da, ancak ümmetin Allah'ın yardımını hak edecek Kur'ani, tevhidi bir nitelik kazanmasıyla mümkün olabilecektir. Çünkü ancak Allah'ın yardımıyla galibiyet söz konusu olabilecektir. Ümmet, Allah'ın yardımına müstahak olmaktan henüz çok uzakta bulunduğu için, bu yardım ümmet çapında gelmemekte ve zillet sürmektedir. Filistinli kardeşlerimiz ise, bu mübarek yardımı hak edecek Kur'ani bir nitelik kazandıkları ve Allah'ı razı edecek onurlu bir İslami direnişle üzerlerine düşen sorumluluğu sonuna kadar yerine getirdikleri ve Allah yolunda bedel ödemekten kaçınmadıkları için Allah'ın yardımı sadece onlara kadar gelmektedir. Bu sebeple onlar 60 yılı aşkın bir direnişi onurlu bir biçimde ve çok uzun soluklu olarak ve ısrarla, bıkmadan, yılmadan, yorulmadan, büyük bir azimle sürdürme iradesini kuşanmış bulunmaktadırlar. Her türlü imkandan, silahtan ve zaruri ihtiyaç maddelerinden bile yoksun bir avuç mücahid, silah bakımından dünyanın 3. güçlü ordusuna hem de başta ABD olmak üzere bütün Batılı emperyalistlerin de desteğine rağmen, Allah'ın yardımıyla 2 haftadır direnmekte ve Gazze'ye sokmamaktadır. Ayrıca canlarını Allah yolunda feda edenler de cennetle ödüllendirilecekleri şehadet mertebesine ulaşmaktadırlar. İşte bütün bunlar onlar için önemli bir galibiyet ve zaferdir. Ümmetin vahiy ve sünnet eksenli ıslah ve inşa çabalarıyla yeniden tevhidi niteliğini kazanması halinde, kaybettiği izzete kavuşması ve vahdeti sağlaması mümkün olabilecek ve işte o zaman gelecek Allah'ın yardımıyla küresel galibiyet ve zafer söz konusu olabilecektir. Ancak böylece sağlanabilecek köklü ve kapsamlı çözümde ise, bütün bölge adaletle yönetilecek bir İslami sisteme kavuşacak, İsrail terör devletinin sonu gelecek, Siyonistler ise, hamileri ABD ve AB'ye sığınacaklardır. Zaten onların yeri orasıdır, işgal ve zulümle girdikleri bölgemizden defolmak zorundadırlar. Böylece, Müslümanların mübarek beldesi Kur'an'ın gölgesinde gerçek özgürlüğe kavuşacaktır inşallah. İslam hâkimiyeti altında, sadece Müslümanlar değil bütün dinlere müntesip insanlar, Allah'ın bütün kulları, insanca, özgürce yaşama ve adaletle muamele görme imkanını kavuşacak, bütün insanlara bu imtihan dünyasında kendilerini özgürce gerçekleştirebilecekleri adalet ve özgürlük vasatı Müslümanlarca sağlanacaktır.

İslam dünyasının Filistin'e ilişkin duyarlılığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam coğrafyasında, emperyalistlerin çizdiği suni sınırlarla bölünmüş ulus devletler, despot yönetimler, çoğunlukla emperyalist devletlerin işbirlikçisi konumundaki kadroların elinde bulunmaktadır. Bu sebeple, bu ülkelerin halkları meydanları doldurarak Filistin İslami direnişini desteklerken, yönetimler çoğunlukla, İsrail'in ve ABD'nin işbirlikçisi konumunda utanmaz bir suskunluğu, hatta HAMAS'ı eleştiren bir konumu tercih etmektedirler. Çünkü onlar halklarına dayanmak yerine, ABD ve diğer emperyalist devletlere sırtlarını dayamakta ve halklarına rağmen sürdürdükleri despot iktidarlarını bu emperyalist devletlere borçlu bulunmaktadırlar. ABD-İsrail işbirlikçisi olan, emperyalist devletlerin arzu ve isteklerini esas alan ve bu konumunu sorgulamayan, halkın taleplerine kulak vermeyen yönetimlerin, Filistin halkına hiçbir yarar sağlama ihtimali de ve Siyonist terörü engelleme imkânı da yoktur. Müslüman halkların duyarlılığı ise, bu son katliam karşısında geçmişe göre elhamdülillah daha ileri bir seviyeye ulaşmış bulunmaktadır. Ancak yine de olması gerekene göre yetersiz olduğunu bilmeliyiz. Yaptığımız eylemlerde, sadece İsrail terör devletini ve Batılı destekçilerini değil, onlardan daha fazla kendi ülkelerimizdeki işbirlikçileri hedef almalı ve onları Siyonist katillerle kurdukları bu utandırıcı ilişkileri ve katillere verdikleri desteği kesmeye zorlamalıyız.

Bizler Filistin halkını desteklerken bu büyük zulme karşı çıkarken, yaptığımız faaliyetlerle neyi amaçlıyoruz?

Öncelikle Allah'ı, sonra da Filistinli kardeşlerimizi, şehitlerimizi razı etmeye çalışıyoruz. İslami, ibadi ve insani sorumluluklarımızı yerine getirmek istiyoruz. Rabbimizin huzuruna gidince, hesap gününde, hiç olmazsa O'nun koyduğu hudutları ve ilkeleri dikkate alarak yapmaya çalıştıklarımızı, yetersiz de olsa bir mazeret olarak sunabilmeye yüzümüz olsun istiyoruz. O halde Allah'ın koyduğu hudutları aşarak, tevhid akidesine aykırı davranarak Allah'ı razı edemeyeceğimizi bilmeliyiz. Filistin İslami Direnişini sürdüren kardeşlerimizin, uğrunda can feda ettikleri halde, büyük kuşatma ve zulme rağmen taviz vermedikleri İslami kimlik ve ilkelerden hem de onlara destek amacıyla taviz vererek, onları razı edemeyeceğimizi, bu değerler uğrunda can veren Şehid Şeyh Ahmet Yasin'in şikayetinin muhatabı olmaktan kurtulamayacağımızı unutmamalıyız.

Sadece Müslümanların değil, bütün erdemli insanların da Gazze direnişini desteklemesi gerekmiyor mu?

Evet bütün Müslümanlar ve tüm erdemli insanlar olarak, İslami ve insani/fıtri bir sorumlulukla, hepimizin İslami ve insani onurumuz için direnen mazlum Filistin halkının şanlı direnişine çok boyutlu destek vermek üzere seferber olmamız gerekiyor. Çünkü Gazze'de ve Filistin'de yalnızca İslami kimlik ve Müslüman bir halk saldırıya uğramış olmuyor. Aslında bölgede bütün bir insanlık aşağılanıyor. İnsani değerler, fıtri erdemler yok ediliyor. İnsanlık onuru çiğneniyor. İnsanın tükendiği, fesadın küreselleştiği günlerden geçiliyor. Dünyanın insan yanı katlediliyor. Bu sebeple, bu büyük katliam ve çürümeye karşı bütün insanlık ve Müslümanlar topluca ayağa kalkmalıdır. Hepimiz topluca meydanları, salonları doldurarak Siyonist terör devletine karşı kardeşlerimizin safında yer aldığımızı göstermeli, onların direnişlerini ve davalarını gündemleştirip kamuoyu oluşturmalıyız. Bütün imkânlarımızla ve dualarımızla yardımlarına koşmalıyız. Ve en önemlisi, sahici, kalıcı ve adil çözüm için gerekli olan ümmeti vahiy ekseninde yeniden inşa etme projemizi ısrarla uygulamalı, terk ederek zillete sürüklendiğimiz Kur'an ve sünnete yeniden sarılarak izzete kavuşmanın yoluna yönelmeliyiz. İlk Kur'an neslinin örnekliğinde çağımızın Kur'an neslini, günümüzün Kur'an toplumunu oluşturmaya be bu neslin öncülüğünde ümmeti yeniden vahiy ekseninde inşa ederek İslam birliğine giden yolun taşlarını döşemeliyiz. Nuh (as) misali kurtuluşa taşıyacak tevhid gemimizi inşayı ısrarla ve tavizsiz bir biçimde sürdürerek, Rabbimizin yardımına müstahak hali kazanmalıyız. Sonuçta izzete ve galibiyete taşıyacak tek yol olan bu Kur'an yolunda ve Kur'an nesli öncülüğünde emin, adil, güvenilir bir örneklikle/şahidlikle, uzun soluklu ve stratejik bir tevhidi yürüyüşü istikrarlı ve sürekli kılarak, küresel küfre karşı küresel intifadanın ateşini yakmalıyız.

Sizi kitaplarınızdan tanıyoruz şu anda üzerinde çalıştığınız kitap var mı?

Yıllara sâri araştırmalarım, yazılarım birikerek yeni kitapların alt yapısını oluşturuyor. Bu birikim sonucunda bugün yaklaşık on ayrı konuda belli bölümleri tamamlanmış kitap alt yapısının oluştuğunu söyleyebilirim. Fakat tebliğ, eğitim çalışmalarımız ve zulme karşı adalet ve özgürlük mücadelemiz o kadar çok vaktimizi alıyor ki, bu kitapları sonlandırıp yayınlamak gecikiyor. İnşallah uygun bir zaman bulduğumda bu çalışmalarımı yayına sunmaya çalışacağım.

Teşekkür ediyorum.. Allah yar ve yardımcınız olsun inşallah. Hayırlı günler.

Filistin konusundaki görüşlerimi Isparta halkına ulaştırmama aracılık yaptığınız için ben de size teşekkür ediyorum. Isparta halkına selamlarımı iletiyorum.

Röportaj: Ayşegül Sağlam
Isparta Sonsöz Gazetesi 14 Ocak 2009

Haksoz Haber
Logged
14 Şubat 2009, 07:29:21 ÖS 19
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4225
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #36 :»

Bülent Akyürek: Kişisel gelişim Yahudi´dir
Gülbahar Aytekin / gülbaharaytekin@gmail.com


Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Edebiyat dünyasına "Ve Tanrı Ağladı" romanıyla adım atan yazar Bülent Akyürek yazma serüvenine çok genç yaşlarda başladı. Bağımsız ve özgün yazarlığı, sert eleştirileri, samimi ve agresif dili, O´nu Türkiye´nin önemli yeraltı yazarlarından yaparken modernizm karşıtı olarak ün yapmasına da vesile oldu. Son dönemlerde kaleme aldığı deneme-eleştiri türündeki kitaplarıyla “roman” yazmaya ara veren antimodernist yazar, şimdilerde “Kişisel gelişim” kitaplarını derinlemesine inceleyen ve toplumun dinamiklerine göre çözümleyen bir kitapla karşımızda: “İçinizdeki öküze oha deyin!”…

Kişisel gelişim kitaplarının anlattıklarını “Bir şeytani din” olarak gören yazar,“Şeytanın ilmihal kitapları” dediği bu kitaplara “Tersinden yazılmış bir Kur´an” benzetmesi yapıyor. Yazarla son kitabına dair başladığımız söyleşide zamanı ve mekânı aşarak, yazarlık kriterlerinden ümmetin haline, Yahudileşen Müslümanlığa varıncaya dek pek çok konuyu konuştuk.


n İlginç bir ismi var kitabınızın. “İçinizdeki öküze dur deyin”. Nereden geldi aklınıza bu isim?
“İçinizdeki devi uyandırın” adında kült bir kitap vardır, batıdan çevrilen, Türkiye´de ve bütün dünyada satılan bir kitap bu. Kişisel gelişim sektörüne tekme atarken, bunların ikonası olsun dedim. Bir büyük tutumu baz alarak karşılık verirsem daha iyi olur diye düşündüm. “İçinizdeki öküze oha deyin” , “içinizdeki devi uyandıran” a karşı söylenmiş bir cümledir. Tabi bu arada öküzü hemen bir takdim edeyim ben size. Nefsimizin, isteme, arzu ve her şeyi yapabileceğine inanan varlığının karşılığıdır. Tasavvufun, Kuran-ı Kerim´in, dinimizin söndürdüğü, üstüne basıp çiğnediği nefsi, ayağa kaldırmak, diriltmek ve onu cici bici göstermek isteyen kişisel gelişime dur demek, gönderme yapmak için bu ismi uygun gördük.   

 Kişisel gelişim kitaplarının anlattıkları bu kadar vahim mi gerçekten?
Modern dünyada bir çok şey iptal edilirken, bir çok şey inkar edilirken, o tamamen yok edilmez. Yok ettikleri şeyin karşılığında, paralelinde yapmacık, plastik başka bir şey yaratır onun yerine koyarlar. Mesela meditasyon bir paralel dindir. Yoga paralel bir dindir, orada da belli ritüeller vardır, hareketler vardır. Namaza karşı koyarlar ama namazda yapılan hareketlere paralel, benzer hareketler uydururlar. O nefes alım satımları, bilmem neler! Aerobik yaparken mesela altlarına serdikleri yeşilimsi bir çuha vardır, seccadeye benzer bir bakıma. Şu anlamda da çok önemsememiz lazım, Mü´minin çok önemli bazı kriterleri var. Bir tanesi kadere inanmaktır. Kişisel gelişim kitaplarında ve sektörün yarattığı bütün dallarda, kader yok! Kadere inanç yok. Her şeyi yaparımcılık, bencillik ve bireycilik söz konusu. Mesela bizde cemaat inancı vardır. Cemaat toplumu olmamız gerekir. Fakat kişisel gelişimden geçmiş bir insan bireyci olur, egoist olur, megaloman olur. Kendi nefsine hitap eder. Hep istemeye yöneliktir, başarıya, kazanmaya yöneliktir.  Bizde cennet fikri vardır, mükafatımız cennettir. Bizde helal haram vardır. Başarı veya başarısızlık yoktur.

Mahut kitabı yazmak için okuduğunuz yüzlerce kişisel gelişim kitabına nasıl tahammül ettiniz?
Çok ciddi okumalardan geçmiş biriyim. Buna mecbur kaldım. Çünkü komik bir insan türü yaratılmıştı. Şeytan hareketleriyle etrafta dolanan, kendine inanan, diksiyon kursuna giden, İngilizce öğrenmeye çalışan, lafına sözüne dikkat eden. Bu kitaplardan bütün aklı almış, tonlarca gençle tanışıyorsun bir yerde. Televizyonlara bakıyorsun, gazetelere bakıyorsun hepsi bunları anlatıyor sana.

Bu insanlar bir şekilde başarılı olmuyorlar mı?
“Dost kazanma sanatı” diye bir kitap var. Bu da yine kült kitaplar arasında bu anlamda. İnsani anlamda dost kazanmaktan bahsedilmiyor bu kitapta, Allah yaratmış ben de seveyim, bu benim kardeşim, dostum olsun diye bir şey anlatılmıyor. Batıda dost kazanma sanatı demek, dostu bile biriktirme sanatı anlamı taşır. Dostu biriktirme sanatıdır dost kazanma sanatı. Mantık şudur. Kimseyi kaybetmeyelim, herkesten faydalanalım. Her insanı bir şekilde bir kenara atalım, telefon numarasını alalım, adresini alalım. Onu bir köşeye bırakalım. Bir gün çorap satacaksak çorap satalım, kaset satacaksak kaset satalım. Yani biriktirme var. Biriktirme bir Yahudi özelliğidir. Kişisel gelişim Yahudi´dir bu anlamda. Biriktiren bir bilimdir. Her şeyi biriktiriyorlar. Hareketleri, davranışları, öğretileri, bir sürü kural, formül, dost, para, sermaye, her şeyi biriktiren bir bilim dalı. İslam´da bu da yok!

MEDYAYA ÇIKINCA KAYBEDİYOR MEDYAYA ÇIKMAYINCA KAZANIYOR!
 Kitaplarınız çok başarılı ve çok okunuyorsunuz, yeterince medya desteği alıyor musunuz?

Medya desteğim yok. Ben çok küçük yayın evleriyle çalıştım hep ama kitaplarım çok sattı. Bunu sosyolojik olarak birileri incelemeli! Bir adam var Bülent Akyürek diye. Medyaya çıkınca kaybediyor, medyaya çıkmayınca kazanıyor. Bu çok sosyolojik bir vak´a. Her şey medya değil. Siz samimi bir dille içinizden geldiği gibi doğruları yazdığınız zaman insanlar sizin medyada ne kadar boy gösterip, göstermediğinize bakmıyorlar. Benim tezim şudur, kahvede bir şeyi nasıl açık açık üç kişiyle konuşuyorsanız, Türkiye´nin en büyük televizyonunda da aynı laflarla konuşmanız gerek. Ben ateistken de münafık olmadım. Allah´ın rahmetine sığınıyorum. Birde yazarken ne kendime acıdım, ne de insanlarıma acıdım. Bizi kandıran, maskeleyen, bizi kendimize bağışlattıran tarafımızı deşifre ettim. Çünkü modern insan kendisini sürekli bağışlıyor. Bir suç işliyor, suçu işlemeden önce bağışlıyor, suçu işlerken bağışlıyor, suçu işledikten sonra yine bağışlıyor. Vicdan azabı çekmeyen bir adam modern insan. Kendisine sürekli haklılık payı buluyor. Suçluluk hissetmeyen, kendisini sürekli bağışlayabilen bir insan rahmani bir atmosfer altında mıdır yoksa şeytani bir atmosfer altında mıdır?!

Tekniğiyle, diliyle, şaşırtan, güldüren, düşündüren cümleleriyle amaçladığı nedir peki?
Yaptığım şey şudur, modern dünyada klişeleri yıkmak. Gündelik hayatta kullandığımız basit cümleler, deyimler ve klişelerin peşindeyim ve o klişelerin altını kazımakla mükellefim. Kendimizi kandırdığımız ruh hallerimizden tutun, davranış biçimlerine kadar onları iptal etmeye yönelik kitaplar yazdım. Daha samimi bir insan tipi istedim. İkincisi son beş yıla tekabül edecek ama “Kul olmaya çalışmaktır” derdim. Hani kul hakkı yemek diyorlar, sen de çıkıp diyorsun ki kul hakkı diye bir şey kalmadı. Kul hakkı yemek diye bir şey yok. Niye hocam diye soruyorlar. Sen tekrar ekliyorsun “Kul kalmadı ki hakkı olsun.”  Tekniğim budur benim yazar olarak. Sen iyi bir kul musun ki hakkını da başkası yesin. Yada senin hakkın yenildiğinde her şeyin karşılığını Allah´tan alabileceğini mi zannediyorsun şuan. Sen kul değilsin ki hakkın olsun. Hakkın da yenildiğinde Allah sana onun mükafatını öbür tarafta versin. Önce senin kulluğuna bakılır. Kul kaldı mı?  Bir başka kriterim de şudur, boş yere bir cümle kurmak değil, bir cümle kurduğum zaman sanki dünya paramparça olacakmış hissi uyanır bende. Bununla bu gece beş milyar insan değişecek yada değişmeli hissine kapılırım. Bu benim hasta tarafım. Ama hedef bu kadar büyük olduğu için bir zararım olmuyor. Maksat sayfa doldurmak değil. Boş yere bir milyon laf etmek değil. Profesyonel bir yazar olarak zaten onu yaparım. Her gece bir kitap yazabilirim. Bir başka özelliğim okuyucunun benden istediği şeyi vermek değil, onun istemediği şeyi, onun aslında duymaktan imtina edeceği şeyi söylemek. İnsanları tanıyorum, beklentilerin ne olduğunu biliyorum. Gündemi takip ederim, ona göre cümleler kurar kitaplarımı satar giderim ama bu değil derdim. Bana en çok kızan insan benim fanatik okuyucum oluyor. Önce kendisiyle didişiyor, savunma mekanizmasını kullanıyor sonra kendisiyle yüzleşmeyi beceriyor, daha sonra senin fanatiğin olmaya başlıyor. Kurduğumuz bir cümleyle hayırlı bir iş yapmamız lazım. Kurduğumuz bir cümleyle birilerinin maskesinin düşmesi lazım. Modern dünyanın maskelerinden arındırmamız lazım insanları. Modern dünyanın yalanlarını çökertmemiz lazım. Ve insanı kendisini affeden bütün cümlelerinden kurtarmamız lazım.

MÜSLÜMAN ERKEKLER KADIN GİBİ OTURUYOR!
 İsrail vahşeti hakkında neler söylersiniz?

Bizim karşımızda Kuran-ı Kerim´de Allah´ın lanetlediği bir din var Yahudiler var. Allah zaten lanetlemiş, ayrıca bizim kınamamıza gerek yok. Kınasak ne olur ki! İsrail iki yaşındaki çocukları bile bombalayan bir memleket. Siz bunlara şiirle şarkıyla, mitingle modern eylemlerle giderseniz kaybedersiniz. Burada bizi kurtarabilecek tek şey cihattır. Vuruyorlar kırıyorlar, fazlasını yapıyorlar. Siz kınıyorsunuz, çocuk öldürüyorlar siz kınıyorsunuz, Birleşmiş Milletler çadırını vuruyorlar, siz kınıyorsunuz. Müslüman erkekler kadın gibi oturuyor. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Senin kardeşin orada bombalanıyor, sen burada çiçek böcek gözleme filan diyorsun. Filistinli olmak ölmeyi becerebilmektir. Biz onu da beceremiyoruz. Beceremedik. Bizim artık erkekçe, zulmünü yapan İsrail´e karşı çıkmamız gerekiyor. En çok kızdığım şey şu, sürekli Kuran-ı Kerimi açıp sabır ayetlerini gösteriyorlar. Hocam ama bizde sabır var. Ama hocam işte Allah nurunu tamamlayacak falan. Sürekli benim gözüme sabır ayetlerini sokuşturuyorlar. Kuran-ı Kerimdeki cihat ayetlerinin neden kimse altını çizemiyor bu dönem.


Bir başka eleştirim ise bizim Müslümanlar şu anda Yahudi karakteri taşıyorlar. Konuşmalarında diyorlar ki, Ama hocam kendimizi ekonomik olarak güçlendirmeden, silah olarak, bilim teknik olarak güçlendirmeden bunlarla savaşamayız. O zaman ben de diyorum ki, bizim mübarek dinimizi -Peygamber Efendimizden başka- kuran dört tane mübarek hayvandır. Örümcek, güvercin, deve, ebabil. Bu örnekler niye var; bir örümcek olmasaydı bu din kurulamıyordu, başarılı olamıyordu, şimdi bizim güç algılayışımız Yahudi gibi olursa, topumuz tüfeğimiz olsun, teknolojik gücümüz olsun, biz ekonomimizi bir düzeltelim sonra onlarla savaşacağız. Bizim Müslüman olmamız için önce Yahudi mi olmamız gerekiyor? İnanın şu an İsrail erkekçe delikanlıca kılıcını çekmiş üstümüze yürüyor ve biz kaçmanın yollarını sabır ayetleriyle arıyor ve güce inanıyoruz. 

 Bütün bunların arasında dua nerede duracak?
Öncelikle sen elinden gelen her şeyi yapacaksın. Zulme karşı olacaksın. Zalim sultana zalim demeden Müslüman olamazsın. Müslüman kardeşin orada zulüm altındayken sen burada oturamazsın. Çok somut bir şey var karşınızda. Uhuda bakın, hendeğe bakın, bedire bakın, Hz. Muhammed´e  bakın. Onlar o zaman güce mi inanıyorlardı? Çok az insandı sahabe. Kurana göre oku atan sen değilsin, sen imanla oku atarsan okun sahibi de benim diyor Allah.  Sen oku at ben tuttururum diyor.

ALLAH´TAN BAŞKA İLAH YOK!  AMA SSK´N OLMAYINCA KAFAYI ÜŞÜTÜYORSUN!
 Müslümanlar “La İlahe İllallah” diyebiliyor mu?

Bizim okuduğumuz kaynaklarda, hayatı boyunca bir kere “La İlahe İllallah” diyebilmiş insanın ebedi cehennemden kurtulacağı yazar ama Müslümanlar şöyle bir çıkarım yapıyor, bu bir zikirdir, yorganın altında hayatım boyunca bin kere “La İlahe İllallah” dersem kurtulurum ebedi cehennemden. Oysa bu değil. Hayatı boyunca bir kere “La İlahe illallah” diyebilmiş insan ebedi cehennemden kurtulur. Bir kere “La İlahe İllalah” diyorsun yani Allah´tan başka ilah yok ama, SSK ‘n olmayınca kafayı üşütüyorsun. Allah´tan başka ilah yok! Ama İsrail´in çok silahı var, başarısız oluruz. Allah´tan başka ilah yok! Ama şu kravatı takmazsam oradaki ihaleyi kaybederim. Bir düşünün. “La İlahe İllallah´ı” bir kere dediğiniz vakit kontrata imza atmış olursunuz.  Çok sıkı bir cümle. Ama farkında değilsin. Hz . Ömer gibi, Ebu Zer Gıffari gibi, Peygamber Efendimiz gibi. Bir kereye mahsus zulmün karşısında La İlahe İllallah dediğinizde kurtulursunuz. Bütün sıkıntıları, olumsuz düşünceleri, yenik taraflarınızı, geriye atıp La İlahe İllallah deyip askeri güçleri hesaplamadan, ekonomik hesaplar yapmadan İsrail´e gidip taş attığınızda, Allah´a güvendiğinizde kurtulursunuz. Yorganın altında değil. Çok önemli binalar vardır Ankara´da mesela, bir kereye mahsus o binanın önünde derseniz kurtulursunuz. Ebedi cehennemden kurtulursunuz. Ha bu arada dünyadan da kurtulursunuz. Oda ikinci mükafatı. Bizdeki bir çok şey örtülmüş  bu anlamda. Zikre çevrilmiş. Bu zikir değil, çok sert bir kırmızı çizgidir.Allah´tan başka kimseye güvenmemiş ve inanmamış olursunuz.

Bütün kutsal kitaplarda şu vardır. Allah görür, işitir, bilir. Bunlardan korkmuyorsun ama uydu diye bir şey çıkınca Amerikanın seni izleyeceğinden, Amerikanın seni duyacağından, fotoğrafını çekeceğinden korkuyorsun, panik oluyorsun. Allah´ın (Tövbe Haşa) teknolojik tarafından korkuyorsun da gerçek varlığından korkmuyorsun. Olay buraya kadar geldi.

 Türkiye Filistin için somut bir şeyler yapabilir mi?
Hükümet bağırıp çağırıyor, ültimatom veriyor, sesini yükseltiyor İsrail´e karşı ama bunlar yetersiz. Sonunu düşünmeden, çok somut bir şekilde savaş açılması gerekir. En fazla yeniliriz ve ölmüş oluruz, zaten bu toplum ölmüş! En fazla yenilirsek esir düşeriz, zaten bu toplum kapitalizme esir! Gözle görülür bir şekilde, eli bağlı esir oluruz. Ama kazanırsak, güzel yarınlar bizi bekliyor olacak, farklı şeyler olacak. Ben bu anlamda savaş istiyorum ki bahane hazır. Bahane aramaya gerek yok, zulüm var.

İNSAN TAM İNSAN OLACAKKEN PSİKOLOĞA GÖTÜRÜLÜYOR!
 Son olarak şunu sorayım “İçimizdeki tarifsiz hüzünden” kişisel gelişimcilerin, psikologların haberi olursa ne olur?

Modern dünyada bir insan ben mutsuzum der, onu psikologa götürürler, psikolog ona sorar, niye mutsuzsun, maddi durumum iyi değil, sevdiğimi alamadım, işimde başarısızım der, güçle ilgili çeşitli problemleri vardır. Fakat modern dünyada bir insan çıkıp da “Ben mutsuzum ama niye olduğunu bilmiyorum” dediğinde işler karışır. Bizim aşina olduğumuz insan tipi budur. Mutsuz ama nedenini bilmiyor. Hani insan dünyaya kovuldu ya bu sebepten Hz Adem´ den getirdiği bir hüznü var. Mahcubiyet var, bir kovulma var. Evi var, arabası var, her şeyi var ama mutsuz. Çünkü insan…”İçimde bir hüzün var ama tarifi yok” dediği bir zaman diliminde psikologa götürülüyor kişi. İnsan tam insan olacakken psikologa götürülüyor.
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
24 Mart 2009, 07:07:49 ÖS 19
Üye Bilgileri
narcicegi
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1767
Nerden:

Offline
« Yanıtla #37 :»

Deniz Feneri e.V İle ilgili dava sıradan bir ´yolsuzluk´ davası değil!Türkiye’de yardım denildiğinde ilk akla gelen kurum Deniz Feneri idi taki adı Almanya Deniz Feneri e.V davasına birdenbire medya yolu ile dâhil oluncaya kadar. Birkaç aydan bu yana zorlu bir süreç yaşayan Deniz Feneri Derneği Genel Başkanı Engin Yılmaz ile yaptığımız röportaj sayesinde bu süreci ve yaşananları biraz daha yakından anlama fırsatı bulduk. Biz merak edilenleri sorduk Sayın Engin Yılmaz samimiyetle yanıtladı sorularımızı…

 
Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
 

Deniz Feneri Derneği hakkında yapılan suçlamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Suçlamalar haksız, temelsiz ve maksatlıdır. Derneğimiz hakkında açılmış bir dava yoktur. Almanya’da yöneticileri yargılanan ve derneğimizle isim benzerliği olan Deniz Feneri e.V adlı kuruluş, bizimle organik bağı bulunmayan ve hukuken ayrı bir yardım kuruluşudur.

Türkiye’deki kimi çevreler isim benzerliğini bahane ederek derneğimize haksız itham ve suçlamalarda bulunmuşlardır. Uyarılarımızı dikkate almayan medya mensupları ve yöneticileri ile ilgili hukuki takiplerimiz devam etmektedir.

 

Alman mahkemelerinin bu dava sürecinde art niyet taşıdıklarını düşünüyormusunuz?
 

Türkiye’nin tecrübeli istihbarat uzmanları Almanya Deniz Feneri e. V. İle ilgili davanın sıradan bir “yolsuzluk” ya da “usulsüzlük” davası olmadığı görüşündedirler. “İşin içinde Alman istihbaratının bulunduğu ve bölgede yıldızı parlayan Türkiye’nin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, geniş kitleler tarafından haberlerinin çok izlendiği ve güven duyulduğu bilinen Kanal 7 televizyonunun yıpratılması, gözden düşürülmesi hedeflenmiştir” yorumları yapılmıştır.

 

Deniz Feneri e.V ile ilişkiniz oldu mu, olduysa ne gibi ilişkilerdi bunlar biraz açar mısınız?

Çalışmalarıyla pek çok sivil toplum kuruluşuna örnek olan Deniz Feneri Derneği yurtdışındaki sivil toplum kuruluşlarından İçişleri Bakanlığı’nın izinleri çerçevesinde bağış kabul etmekte olup; bu çerçevede Almanya’da kurulu bulunan Almanya Deniz Feneri e.V.’den de aynı prosedürler çerçevesinde destek almıştır. Almanya Deniz Feneri e.V.’den Derneğimize yapılan bağışların tamamı banka üzerinden hesaplarımıza gelmiş ve İçişleri Bakanlığına gerekli bildirimler yapılmıştır.

Bildiğimiz kadarıyla Almanya Deniz Feneri e.V’yi isminizi kullanmalarından ötürü uyarmıştınız, bu uyarılar dikkate alınmadı mı, yoksa siz olayın üzerine fazla gitmediniz mi?
 

Sözlü uyarılar oldu fakat isim değiştirilmesi konusunda bir sonuç elde edilemedi. Keşke Almanya’daki dernek başka bir isimle kurulsa idi. Yönetmediğimiz bir derneğin yaşadığı hukuki sürecin zararını görüyoruz. Hiçbir kuruluş bu duruma düşmek istemez.

 

Deniz Feneri Derneği olarak hakkınızdaki iddialara dönüp baktığınızda “Biz de burada hata yaptık” diyebileceğiniz herhangi bir nokta oldu mu?
 

Keşke, ismimizin kullanılmasına engel olabilseydik.

 

Gösterilen tepkileri kategori etmeniz gerekirse tepkileri ve gösteren kişileri nasıl kategorize edersiniz?
 

Türkiye içinde bir medya grubu ve o grupla paralel hareket eden küçük gruplar bu işi maalesef siyasi bir konu gibi ele alıyorlar. Bunlardan bir kısmının hükümetle “iş”lerinin olduğu ve “halledemedikleri” için hırçınlaştıkları anlaşılıyor.

“Filler tepişirken, çimler ezilir” hesabı biz zarar gördük.

Seçim yaklaşırken başta CHP olmak üzere bazı siyasi partiler de bu haberlerden nemalanma gayretinde. Ama sonunda zarar görenler, yardımları azalan ya da kesilen dullar, yetimler, kimsesiz ve çaresiz vatandaşlarımızdır.

 

Bu iddiaların altında yatan en önemli sebep sizce nedir?
 

Biz halk olarak son yıllarda -maalesef- her konuyu siyasileştirmeye, sapla samanı rahatlıkla karıştırmaya yatkın hale geldik. En ulvi konularımızı bile belden aşağı vuruşlarla tartışma malzemesi yapabiliyoruz. Ve de kolaycı bir gazetecilik, yazarlık anlayışımız var. Türkiye Deniz Feneri dünya çapında yardım çalışmaları yapan, ülkemiz için yüz akı bir sivil toplum kuruluşu. Bu kuruluş hakkında yazmaya karar veren kişilerin çoğu, web sitemizi incelemek ya da çağrı merkezimizi arayarak bir yetkiliye soru yöneltmek inceliğini bile göstermiyorlar.

 

Çıkan haberlerin içinde o kadar maddi, teknik ya da bilgi hatası var ki, doğrusunu öğrendiğinizde şaşırır kalırsınız. Doğrusunu öğrenmek zor değil. Ama kendilerini bir medya grubu içinde sadece verilmiş bir görevi yerine getirmekle yükümlü hisseden, doğruları yazmak gibi bir derdi olmayan “yazar” ya da “muhabirler” için gerçeklerin bir önemi yok. Yalan yanlış verilen bilgi ile zarar görecek kişilerin, kurumların bir değeri yok. Acı ama gerçek.

 

Biz çoğu köşe yazısı ve haberle ilgili birebir bilgilendirme ve düzeltme çalışması yapıyoruz. Tamamını düzeltmek için yardım çalışmalarımızı bütünüyle tatil edip sadece tekrarlanan yanlışları düzeltmekle meşgul olmamız gerekir!

 

Basının ve özelliklede Vatan gazetesinin derneğinize karşı yürüttüğü yıpratma çabası için ne düşünüyorsunuz yargıya başvurdunuz mu?
 

Basının bir kısmının bu konuyu siyasi bir dava gibi algıladığını, derneğimizin herhangi bir siyasi yönü olmamasına rağmen bizi de muhayyel bir siyasi konuma yerleştirmeye çalıştıklarını düşünüyoruz.

 

Vatan Gazetesi Doğan grubunun bir yayın organıdır. Grup içinde Deniz Feneri konusu ile ilgili özel takip görevi Vatan’a verilmiş olabilir. Vatan’dan bazı köşe yazarlarının bu konuyu gündemde tutmak üzere özel bir çaba içinde oldukları gözden kaçmıyor.

 

Bazı medya mensupları ile ilgili hukuki takiplerimiz devam etmektedir.

 

Deniz Feneri’nin ışığını artırmak için çabalamış insanların gözlerinde herhangi bir şüphe hissettiniz mi, bu iddialardan sonra yardımlarınız sekteye uğradı mı?
 

Biz yöneticilerimiz, personelimiz, bağışçı ve gönüllülerimizle birlikte büyük bir aileyiz. Bu aile, dünyanın en değerli çabasının “insana hizmet” olduğunu bilir. İnsana hizmetin de en kıymetli kısmı güçsüz, zayıf, kimsesizlerin yanında olmak, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmektir.

 

Bir insanın mutluluğuna vesile olmak, onun gülen yüzünü görebilmek ve gözlerindeki sevinç ışığını yakalayabilmek bizler için en büyük ödüldür.

Mutluluklara şahit olmak insana büyük haz veriyor. Bu hazzı yaşayanlarda şüphe olmaz, onlar hep aynı kutsal çapanın içinde yer alabilmeyi hayatlarının en büyük fırsatı sayarlar.

 

Yardımlarımızın miktarı azalabilir, ulaşabildiğimiz aile sayısı eskisi kadar olmayabilir ama geniş bir bağışçı kitlesi bizim yanımızda olmaya devam ediyor. Onların destekleri devam ettiği müddetçe biz iyilik yolunda koşmayı sürdüreceğiz.

 

Başbakan Erdoğan Ankara’da fuar da dolaşırken Deniz Feneri ile aynı karede kendisini görüntülemek isteyen basına tepki göstermişti. Bu tepki hakkında ne düşündünüz?

 

Medyanın bir kısmının bu konuyu istismar ettiği biliniyor. Onlara malzeme vermek istememiş olabilir.

 

CHP, Deniz Feneri e.V ile ilgili bir iddia gündeme gelmeden evvel sizinle bir bağ kurmuş muydu ya da herhangi bir yardım faaliyetinde size yardımları oldumu?
 

Bundan 4-5 yıl önce bazı siyasi parti liderlerini ve kanaat önderlerini ziyaret ederek bilgilendirmeler yapmıştık. Bu çerçevede CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ı da ziyaret ettik. İşlerimizin çapını anlatmış, bütün bölgelerimize, tüm ihtiyaçlı ailelerimize, ayrım yapmaksızın yardım ettiğimiz bilgisini verdik. Etkilenmiş, bu işin zorluğunu kendilerinin de çeşitli vesilelerle gördüklerini ifade ederek, bazı tavsiyelerde bulunmuştu.

 

Peki, CHP Almanya Deniz Feneri e.V davası gündeme geldikten sonra derneğiniz bilgilerini kontrol talebinde bulundu mu?  

Almanya Deniz Feneri e.V ile ilgili hukuki süreç başladıktan sonra herhangi bir görüşme olmadı.

 

Biz 1 Eylül 2008 sonrası dönemde CHP yetkililerinin aleyhimizde kesintisiz ve yoğun bir propaganda yürüttüklerini görünce CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’i ziyaret ederek bilgilendirdik, konu ile ilgili doküman verdik. Almanya’daki dernekle bizim derneğimizin iki ayrı kuruluş olduğunu anlattık.

 

Yargı sürecinde nasıl bir tutum izlemeyi düşünüyorsunuz, davanın sonucuna dair bir fikriniz varmı?
 

Derneğimiz hakkında SHP ve İşçi Partisi tarafından yapılmış iki ayrı suç duyurusu var. Her iki başvuru da birer dilekçeden ibaret olup, büyük ölçüde Almanya’daki davanın iddianamesinden alıntılarla hazırlanmış.

 

Adalet Bakanlığı’nın Alman makamlarından talep ettiği ve geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye ulaşan dosyanın çevirisi ve incelenmesi sonunda görevli savcı, hangi kişi ya da kuruluşlarla ilgili dava açılması gerektiğine karar verecek.

 

Derneğimiz defalarca resmi mercilerce denetlenmiş, sürekli iç denetim yapan ve uluslar arası bağımsız bir denetim kuruluşu tarafından hesapları bir yardım kuruluşu. Biz yargı mercilerinin vereceği kararı saygı ile bekleyeceğiz.

Yaptığımız bütün faaliyetleri sağlam bir kayıt sistemi ile izlenebilir, hesap verilebilir yöntemlerle ve hukuki zeminlerde gerçekleştirdik.

 

Bizi, ihtiyaçlı ailelerimizi, bağışçı ve gönüllülerimizi endişelendirecek bir sonuç beklemiyoruz.

 

Bizi kırmayıp zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

 


Tekilhaber / Z. Bozboğa
« Son Düzenleme: 24 Mart 2009, 07:08:58 ÖS 19 Gönderen: narcicegi » Logged
19 Haziran 2010, 09:46:44 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
eliflamra
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1315
Nerden:

Offline
« Yanıtla #38 :»

'Gülen'de CESARET ve İSYAN RUHU YOK'


KURAN`DA HIRİSTİYANLIKTAKİ GİBİ MUCİZE, YAHUDİLİKTEKİ GİBİ KEHANET ANLAYIŞI YOKTUR

Sizi yazılarınızdan ve kitaplarınızdan takip edenler genelde İhsan Eliaçık’ı dinin ve Kuran’ın anlaşılması konusunda yaptığı çalışmalarla tanıyordu. Ama son dönemlerde siyasi konularda yaptığınız açıklamalarla daha çok gündeme geldiniz. Öncelikle sizin Kur’an araştırmalarınız ile ilgili olarak birkaç soru yöneltmek istiyorum.
 

Geçtiğimiz yıl “Yaşayan Kuran” isimli bir meal-tefsir yayınladığınız. Büyük ilgi gören bu çalışma İslamcı çevrelerin küçük bir kısmı tarafından da eleştirildi. Bu eleştirilerin başında da Kuran’ı “materyalist” bir bakış açısıyla yorumladığınız, mucizeleri ise “rasyonel” bir mantıkla değerlendirdiğiniz yer alıyor. Bu konu ile ilgili ne söylemek istersiniz?


 

İ. ELİAÇIK: Tefsirin girişinde izlediğim yöntemi şöyle açıklamıştım: Kur’an’ın tarih, hayat ve tabiat ile tefsiri… Yani Kur’an’da geçen tarihi olaylar tarihsel verilerle, hayat ve tabiat ile ilgili olaylar da hayatın ve tabiatın varlık ve oluş kanunlarıyla açıklanır…  Kur’an ayetleri ile varlık ve oluş kanunları arasında çelişki olmaz. Çünkü her ikisi de Allah’ın ayetleridir.   Kavlî ve kevnî ayetler… Eğer bu ikisi arasında çelişki var gibi görünüyorsa ya ayeti yanlış okuyoruz, ya da bilgi eksikliğimiz var demektir. Ben bu uyumu göstermeye, kavlî ayetleri kevnî ayetler ile tefsir etmeye çalışıyorum…

Materyale dayalı açıklama, test edilebilir,  somut verilere, maddî bulgu ve belgelere dayalı açıklama demektir. Materyalizm ise test edilebilir, somut veriler,  maddî bulgu ve belgeler dışında bir şeye inanmamak demektir.  Biri epistemolojiye diğeri ontolojiye girer. Materyale dayalı bulgu ve belgeler bilgi kaynağı olabilir. Ama materyalist bakış tüm varoloşu açıklamaya yetmez.  Bu şu demektir: Bir Müslümanın epistemolojisi (bilgi kaynakları) materyale dayalı olabilir ama ontolojisi (varlık tasavvuru) materyalist olamaz…

Rasyonel açıklama ise akla uygun açıklama demektir. Bir şeyin akla uygun olması ise “sebebi sonuca, sonucu sebebe bağlayabilme” ile olur.  Bunu emreden ise Kur’an’ın bizzat kendisidir. Kur’an’da mucize kavramı geçmez. Ayet, burhan, beyine, sultan gibi kavramlar geçer.  Mucize aciz bırakan demektir. İnsanı aciz bırakan ise bizzat evrenin kendisi, varlık ve oluş kanunları yani evrenin gidiş yasalarıdır. Bu durumda ayın yarılması değil; kendisi mucizedir. Kur’an sürekli varlık ve oluşa dikkat çeker ve Allah’ın ayetlerinin yani mucizelerinin bunlar olduğunu söyler. Kanımca Kur’an’da Yahudilikteki gibi mucize, Hristıyanlıktaki gibi de kehanet anlayışı yoktur. Kur’an bunları aşmış, dönüşüme uğratmıştır.

 

DİNİN ASIL KAYNAĞI KUR’AN’DIR…DİĞER KAYNAKLARIN SOSYOLOJİK DEĞERİ VARDIR

 

Günümüzde yaşayan İslam’ın birçok yorumu var. Bu ekollerin takipçilerinin bazıları 1400 yıl öncesinden bu güne kadar süregelen Sünni geleneği, fıkıh, siyer, hadis kitaplarını tartışmasız kabul ederken, bazıları ise bu geleneği tamamen reddederek sadece Kuran’a dayalı bir İslam anlayışını savunuyor. Bu ekoller arasında siz nerede duruyorsunuz?

 

İ. ELİAÇIK: Dinî değeri olan yegâne kaynak Kur’an’dır. Diğerlerinin dinî değil; sosyolojik değeri vardır. Dinî değer şu demektir: Hesap Kur’an’an’dan sorulacak, bundan hesaba çekileceğiz. Allah sadece Kur’an’a bakarak hesap soracak. İnsanların yazdığını değil; kendi kitabını esas alacak.

 
İhsan Bey sizce hadisler dinin bir kaynağı mıdır? Dini yaşama ve anlama
gayretinde olan Müslümanların hadislerden ve peygamberimizin sünnetinden hurafelerden arınmış bir şekilde nasıl faydalanmasını önerirsiniz?

 

İ. ELİAÇIK: Hadisler dinin (İslam’ın) kaynağı değil; yorumudur. Yorumun dinî değil; tarihsel ve sosyolojik değeri vardır. Dinin anlaşılmasında bize yardımcı olurlar. Kur’an’ın indiği dil, tarih, kültür ve coğrafya evrenini tanımamızı sağlarlar. İmam Buharî altıyüz bin rivayetten 7145 küsür hadis seçmiştir ve büyük bir eleme yapmıştır. Bu çok büyük bir çalışmadır. Bunların içinden de bugün yapılacak bir eleme de aşağı yukarı 500 kadar hadis sahih çıkar. Bunlar da Kur’an ile bir şekilde irtibatlıdır. Kur’an’ı peygamberin dilinden yorumlar. Bir Müslüman için yorum ihtiyacı hasıl olunca kendi fikrinden önce bunları esas alması gerekir. Esasında en güzel hadis (ahsenu’l-hadis) Kur’an’dır. Bizzat Kur’an kendisini böyle açıklar. Bu konuda “Hadis üzerine” başlıklı makalemize bakılmalıdır.

 

SÖYLEDİKLERİM, İÇİNDE YANLIŞLAR OLMA İHTİMALİ OLAN DOĞRULARDIR

 

 Yazdığınız “Yaşayan Kuran” meal-tefsirinde geleneği zorlayan bazı yorumlara yer vermişsiniz. Okuyucularınızın bu eseri okurken nelere dikkat etmesini önerirsiniz?

 

İ. ELİAÇIK: Öncekilerin tekrar ettiğini tekrar edip durmanın bir anlamı yok kanımca. Ben akıp giden zaman içinde durduğumuz ve baktığımız yeri değiştirerek Kur’an’a yaklaşım sergilenebileceği görüşündeyim. Bunu yapmaya çalıştım. Eseri okurken yaptığımız yorumların mutlak doğrular olmadığının, tehdit değil; teklif olduğunun bilinmesi yeterlidir. Gerisi insanların aklına ve vicdanına kalmıştır. Şöyle düşünürüm; Söylediklerim, içinde yanlış olma ihtimali olan doğrulardır. Katılmadığım görüşler ise içinde doğru ihtimali bulunan yanlışlardır.

 

 İhsan bey dini konularda çok örtüşmese de Liberalizm eleştirilerinizde Ali Bulaç ile ortak bir noktada buluştunuz. Ancak Liberal çevreler sizin bu eleştirilerinizde biraz haksızlık ettiğinizi düşünüyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

 

İ. ELİAÇIK: Ben daha çok kapitalizm eleştirisi yapıyorum. Kur’an’ın içeriğinden bir kapitalizm hele de abdestli kapitalizm çıkamayacağını savunuyorum. Liberalizm özgürlükçülük demektir. Bir toplumda özgürlükler toplumun tahammül gücüyle doğru orantılıdır. Bu alabildiğine genişletilebilir. Dinî, siyasî ve sosyal özgürlükler son sınırına kadar vardırılabilir. Fakat Kur’an’ın mülkiyet özgürlüğü noktasında sınırlamalar getirdiğini görüyoruz. Örneğin “İsteyen inansın isteyen inkar etsin” (Kehf; 29) diyor ama mülkiyete iş gelince “Mallarınız konusunda dilediğiniz gibi hareket edemezseniz” (Hud; 87) diyor, sınır getiriyor.

 

İHTİYAÇTAN FAZLA MAL BİRİKTİREMEZSİNİZ, İNFAK EDECEKSİNİZ

 

Siz bazı ayetlerden yola çıkarak sosyalizmin İslam’a yakın olduğunu belirtmiştiniz. Ancak Mustafa Akyol, Berat Özipek gibi bazı  Müslüman aydınlar yine Kuran’dan yola çıkarak düşünce özgürlüğü ve serbest piyasa ekonomisi açısından liberalizmin İslam’a çok yakın olduğunu iddia ediyorlar. Bu konuda kendini liberal olarak tanımlayan Müslüman aydınlara ne söylemek istersiniz?

 

İ. ELİAÇIK: Düşünce özgürlüğünü savunuyorum zaten. Bu sorun değil. Ortaklaşacı üretim ve paylaşım düzeninin olduğu bir piyasa mekanizması da sorun değil. Fakat kapitalizm sorundur. Eğer özgürlükçülükten liberal kapitalizm kastediliyorsa ben buna karşıyım. Esas sorun kapitalizmdir. Kapitalizm özgürlükçülük, serbest piyasa veya serbest ticaret demek değildir. Bilakis kapitalizm bunların düşmanıdır. Piyasa ve özgürlük istemez. Tekele almak, kendisine yarayacak özgürlük ister. Ticaret beş bin yıllık bir insanlık kültürüdür. Kapitalizm ticareti kullanarak bireye sınırsız mülkiyet hakkı veren düzendir. Eğer sınır çizmeye kalkarsanız kapitalizmin doğasına müdahele etmiş olursunuz. İşte Kur’an bunu yapıyor, sınır çiziyor, müdahele ediyor. İhtiyaçtan fazla mal biriktiremezsiniz, infak edeceksiniz (Bakara; 219) diyor. Kenzi (biriktirmeyi) haram kılıyor, ateşle tehdit ediyor (Tövbe; 34).  Kişi elindeki fazlalığı ya infak edecek ya da bir işe yatıracak, bu iş de ortaklaşacı üretim ve paylaşım düzeni içinde yürüyecek. Taş, toprak, kağıt gibi duran metaya yatırarak üzerinden rant veya faiz olmak yok. İhtiyaçtan fazla mal biriktirmek yok. Bunları kapitalizmin kabul etmesi mümkün değil, doğasına, ruhuna aykırı.

 

FETHULLAH GÜLEN`DE PEYGAMBERİ CESARET VE İSYAN RUHU YOK!

 

Biraz günümüze gelelim istersiniz. Geçtiğimiz günlerde Haber10.com’da Gazze’ye giden insani yardım gemisini ve Fethullah Gülen’in son çıkışını yorumlamışsınız. Gülen’e yakınlığı ile bilinen isimler bu konunun gereksiz yere büyütüldüğünü düşünüyor. Sizce de kamuoyu Gülen’in bu çıkışını çok mu büyüttü? Bu açıklamaları nasıl yorumlamak gerekir?

 

İ. ELİAÇIK: Tipik muhafazakâr bir açıklamadır. Hiç şaşırmadım. Zaten Fethullah Gülen bunu hep yapıyor. Sanırım mantığı şöyle işliyor: Bir olay mı oldu. Önce “Egemen güç” buna ne der diye bakıyor. Egemen güç kim şu an dünyada? ABD. O zaman onun iyi bakmayacağını düşünerek bu yanlış diyor. Muhafazakâr mantığın işleyişi böyledir. Daime en güçlü kimse onunla iş tutmaya bakar. Benim hiç katılmadığım bir mantıktır. Tam tersi esas mesele egemen gücü eleştirebilmektir. Bir ülkede aydın halkın vicdanıdır ve egemeni eleştirebilene aydın denir. Eğer otoritelerden izin alınsaydı hiç bir peygamber, peygamberliğini bile ilan edemezdi. Bu kafa İbrahim’e Nemrud’dan, Musa’ya Firavun’dan, İsa’ya Bizans’tan, Muhammed’e Kureyş’ten izin alınması gerektiğini söylerdi. Peygamberî cesaret ve isyan ruhundun uzaktır. Muhafakârlık tarihin ilerleten değil; durduran, donduran, köhneten gücüdür. Tarih, otoritelere devrimci çıkışlarla ilerler. Kaldı ki Lailehe illallah otoritelere isyanı ifade eder. İtiraz etmeden ve hayır demeden bu dine giremezsiniz bile. Filistinlilerin iki işareti aslında Arapça “La” harfini gösterir. İtirazı, kabul etmemeyi, hayır demeyi ifade eder.

 

Fethullah Gülen grubu ile AK Parti’nin yol ayrımına geldiği söyleniyor. Size AK Parti ile Gülen cemaati arasındaki bu “Zımni ittifak” bozulabilir mi?

 

İ. ELİAÇIK: Her ikisi de muhafazakârlıktan beslendiği için tutumları güç ilişkilerinin değişmesine göre değişir. Birisi şu an muhafazakârlığın siyasi diğeri dinî boyutunu temsil ediyor. Her ikisi birden dünyanın egemen gücünün rotasında hareket etmekteler. Egemen gücün merkezinde iki eğilim var: Beyaz saray ve Pentagon. Beyaz saray ABD Merkez Bankası’nın temsil ettiği İngiliz finans kapitalinin gücüdür. Pentegon ise Askeri Endüstriyel Kopleks dediğimiz konvansiyonel ABD kara gücünü temsil ediyor. Bu ikisi farklı politikalarla dünyaya ve Ortadoğunun güç kaynaklarına egemen olmak istiyor. Obama finans kapitalin temsilcisi. Bölgede savaş,  etnik kavga, din savaşları istemiyor. Yeni bir düzen getirerek ticaretin canlanmasını, herkesin kredi kartı kullanmasını, Afganistan’ın, Irak’ın, Kuzey Irak’ın, Filistin’in, İsrail’in hatta İran’ın her yerinde bankalar, yatırımlar, AVM’ler açılmasını ve böylece finans kapitalin abdest aldırılarak bölgeye iyice yerleşmesini istiyor. Diğer klik eski çatışmacı, savaşçı yöntemi sürdürmekten yana. Şimdi, Türkiye’nin dinî ve siyasî muhafazakârları Obama’nın temsil ettiği kliğin rotasında hareket ediyor. İran’ın uranyum takasından, one munite, İsrail’i karşı ses çıkarmalardan, komşularla sıfır sorun politikasına, vizelerin kaldırılması ile entegrasyon çalışmalarına kadar şu ana kadarki tüm politikalar finans kapitalin isteklerine uygun seyrediyor. Rotanın dışına çıkan bir şey yok.

 

Ahmed Davutoğlu’nun Dışışleri Bakanı olması ile başlayan ve Gazze’de İsrail’in yaptığı operasyonla zirve yapan dış politikadaki değişim, bir eksen kayması olarak yorumlanıyor. Sizce Türk dış politikası nereye gidiyor?

 

İ. ELİAÇIK: Az önce söyledim. Türk dış politikası tamamen kontrol altında. Egemen güç içindeki finans kapital kliğin rotası doğrultusunda Türkiye’nin dinî ve siyasî muhafazakârlarının “eş başkanlığı” ve “otoriteye uyumu” marifetiyle icra ediliyor.

 

  İSLAMİ KÖKENLİ BİR SİYASİ MUHALEFET HAREKETİNE İHTİYAÇ VAR

 

 Saadet Partisi Lideri Numan Kurtulmuş’a kongre öncesi söylediğiniz “Harun gibi gelip Karun gibi gitmeyin” sözünü söylediğiniz akşam ben de o toplantıdaydım. Daha sonra sizin bu söyleminiz Saadet Partisi’nin sloganı oldu. Saadet Partisi’nin ve Milli Görüş hareketinin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

İ. ELİAÇIK: Mevcut muhafazakâr iktidara, aynı dinî ve kültürel iklimden gelen bir muhalefete ihtiyaç var. Bu muhalefet sosyal adaletçi, emekten, işçiden, hak ve özgürlüklerden yana olan bir söylem olmalıdır. Üsttekilere karşı alttakilerin, ezenlere karşı ezilenlerin, yolsuzluklara karşı dürüstlügün, otoriterleşmelere karşı özgürlüklerin, tuzu kurulara karşı garibanların sesi olacak bir muhalefet olmalıdır. “Harun gibi gelip Karun gibi olmamak” bir kamu anlayışını ve siyaset yapma biçimini anlatıyor. Saadet Partisi’nin kültürel kodlarına gayet uygundur. Tam da bunu yapacak bir İslamî kökenli siyasi harekete ihtiyaç var. Saadet Partisi bunu yapabilir mi? Yapabilir ama dönüşüm geçirmesi gerekir. Milli Görüş’ün içinden nasıl abdestli kapitalist bir anlayış çıkmışsa, SP’de ters yönde evrilmelidir. Milli Görüş, atak yapmazsa durduğu yerden rahatlıkla kapitalizme evrilecek genlere sahip. AK-Parti’de olan budur. Bunun olmaması için kültürel bir aşı gerekiyor. Bu da tabanı etkilen din anlayışının soysal adaletçi doğrultuda dönüşmesinden geçiyor. Bu işler tepeden inme olmuyor.

 

İSLAMİ DEVLET TALEBİ BAŞTAN BERİ SORUNLUYDU

 

AK Parti iktidarı ile birlikte Türkiye’deki İslamcı çevrelerin “temel hak ve özgürlüklere saygılı demokratik-laik sistemi” kabullendiği ve İslami bir devlet talebinin Türkiye’de etkisini yitirdiği söyleniyor. Sizce Müslümanların mutlaka İslami bir devlet talebi olmalı mıdır?

 

İ. ELİAÇIK: “İslam devleti” talebi zaten sorunluydu. Öte yandan Türkiye sanıldığının aksine laik bir ülke değil. Her iki yaklaşımı da sorunlu buluyorum. Türkiye’de İslam devleti olmaz fakat laik devlet de olmaz, olmuyor. Türkiye’de din devletin güdümündedir. Bizantist din-devlet ilişkisi hüküm sürmektedir. Dinin ahkâmını dışlayıp, ritüllerini (namaz, hacc, oruc, bayram, cami, cenaze) devlet bünyesine almakla laik olunmuyor. Laiklik bu değil. Bu, Bizantizmdir. “Adalet Devleti; Ortak iyinin iktidarı” adlı 2003 yılında çıkan kitabımda bu konuyu derinlemesine ele aldım. İslam devleti olmayan fakat laik de olmayan Türkiye’ye özgü bir din-devlet ilişkisinin nasıl olabileceğini orada anlattım. Şu kadarını söyleyeyim ki bu anlayış yılların gerilimini çözecek bir anlayıştır.

İslam’ın devletten talebi adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat ilke ve değerleridir. Adaletin ete kemiğe bürünmesi için en azından biçimsel eşitliğin sağlanması gerekir. Sermaye-Emek, Türk-Kürt, Alevî-Sunnî, Asker-Sivil eşitliği… Emanet ve ehliyetin ete kemiğe bürünmesi için devlet ve hükümet makamlarının halkın emaneti olarak görülmesi ve işbaşına liyakat sahiplerinin getirilmesi gerekir… Meşveretin ete kemiğe bürünmesi için demokrasinin derinleştirilmesi, açıklık, şeffaflık ve katılımcılığın artırılması, otoriteryen ve hegomonik ilişkilerin terk edilmesi gerekir... Maslahatın ete kemiğe bürünmesi için de üsttekilerin hırsının değil; alttakilerin vicdanının siyasi merkeze yansıması, iyiliğin, adaletin ve merhametin devlet aklı haline gelmesi gerekir.  Her kim bunları ete kemiğe büründürüyorsa ve sahici bir siyasete döküyorsa İslam’ın siyasi, sosyal ve ikitisadî amaçlarını yerine getiriyor demektir. Buna illa İslam devleti demek gerekmez

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
KAYNAK

« Son Düzenleme: 19 Haziran 2010, 09:59:31 ÖÖ 09 Gönderen: FECR » Logged
Sayfa: 1 2 [3]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 1.798 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu