TC devletinin kürt politikası ve sonuçları...!!!

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > GÜNDEMDEKİLER > Haberler > Güncel Konular (Moderatör: Yonetim) > TC devletinin kürt politikası ve sonuçları...!!!
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1] 2 3 4   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: TC devletinin kürt politikası ve sonuçları...!!!  (Okunma Sayısı 3318 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
24 Ekim 2007, 12:19:56 ÖÖ 00
Üye Bilgileri
maxpayna
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3638
Nerden: ankara

WWW Offline
« :»

20 soruda PKK GERÇEĞİ
Milli Gazete yazarı M. Şevket Eygi, PKK konusunda '20 soru' soruyor. İşte Eygi'nin çarpıcı soruları.
16 Ekim 2007 / 15:25

Mehmet Şevket Eygi/Milli Gazete


Sayın Baylar!: Aşağıdaki soruların “doğru” cevaplarını açık ve anlaşılır bir şekilde, hiçbir gerçeği gizlemeksizin Türkiye halkına bildirmekle yükümlüsünüz.

BİRİNCİ SORU:
PKK kendi kendine oluşmuş bir hareket midir, yoksa bir takım derin güçler tarafından niyetli, planlı, programlı ve kasıtlı bir şekilde “fabrike” mi edilmiştir?

İKİNCİ SORU:
Abdullah Öcalan’ın başlangıçta MiT’le ilgisi ve ilişiği olmuş mudur? Bu konuda çok güçlü, riyayetler, şehadetler bulunmaktadır.

ÜÇÜNCÜ SORU: PKK terörü zor veya kolay bir şekilde mutlaka bitirilebilecek iken, niçin bir takım derin güçler tarafından kasıtlı olarak uzatılmıştır (Gazeteci Avni Özgürel, Neşe Düzel’in kendisi ile yaptığı röportajda Apo’nun “Avni Bey, bu savaşı bitireni bitirirler...” dediğini naklediyor.) Derin güçler bu kârlı, bu rantlı savaşı niçin bitirtmemişlerdir?

DÖRDÜNCÜ SORU:
1984’ten bu yana PKKterörü resmi rakamlarla Türkiye devletine, ülkesine ve halkına kaç yüz milyar dolara mal olmuştur?

BEŞİNCİ SORU:
Örtülü ödenekten hesapsız, kitapsız, belgesiz bu konuda kaç milyar dolar dağıtılmış ve kimlere verilmiştir?

ALTINCISORU:
PKK savaşının tozu dumanı içinde, dünya çapında yoğun bir uyuşturucu kaçakçılığı, ticareti, trafiği yapılmıştır. Bir takım Kürtler ve Türkler bu yolla dehşetli zengin olmuşlardır. Bu beyaz kaçakçılığının yekun hacmi milyar dolar olarak ne kadardır?

YEDİNCİ SORU: PKK gölgesinde yapılan uyuşturucu ticareti günümüzde devam etmekte midir?: Geçmiş iktidar devrinde birileri buna göz yummuş mudur?

SEKİZİNCİSORU:
PKK gölgesinde yapılan uyuşturucu ticareti ile dolar mültimilyoneri olan birkaç yüz kişinin listesini yayınlayacak cesaretiniz ve gücünüz var mıdır?

DOKUZUNCU SORU: Uyuşturucu kaçakçılığına paralel olarak PKK terörünün gölgesinde silâh, cephane, askeri araç ve gereç kaçakçılığının veya kara ticaretin hacmi kaç yüz milyar dolardır? Teröristler bu silâhları nasıl elde etmişlerdir?

ONUNCU SORU:
Yukarıda bahsedilen Neşe Düzel - Avni Özgürel röportajında, PKK teröristlerinin bir ara Türkiye’nin resmi kuruluşu Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun mermilerini kullandıkları yazılıdır, bunun iç yüzü nedir?

ONBİRİNCİ SORU: 1980’lerden bu yana terör hareketlerinin yoğun olduğu Güneydoğu Bölgesinde kaç bin köy boşaltılmış, tahrip edilmiş, bağları ve bahçeleri harap hale getirilmiştir? Bu köylerden kaç milyon vatandaşımız büyük şehirlere sürülmüştür?

ONİKİNCİ SORU: PKK savaşında hayatlarını kaybeden 30 küsur bin vatandaşımızın hepsini de, yüzde yüz PKK’lılar mı öldürmüştür?

ONÜÇÜNCÜ SORU:
PKK terörünün mahiyeti, bu terörün gölgesinde yapılan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgili dehşetli bilgiler ele geçiren ve bu konuda yayın yapmaya hazırlanan gazeteci Uğur Mumcu’yu, otomobiline patlayıcı koyarak kimler, hangi güçler paramparça ederek havaya uçurmuşlardır?

ONDÖRDÜNCÜ SORU: Uğur Mumcu’nun katilleri niçin hâlâ “bulunamamıştır”?

ONBEŞİNCİ SORU: Ülke içindeki, sayıları nihayet bir-iki bin olan PKK teröristleri imha edilemezken, yabancı bir ülkenin çok engebeli ve sarp bölgesindeki teröristler nasıl imha edilecektir?

ONALTINCI SORU: Devletimizin ve millî istihbaratımızın elinde PKK terörünün ABD, İsrail ve bazı batı devletleri tarafından planlandığına, mânen ve maddeten desteklendiğine dair belgeler ve bilgiler bulunmaktadır. Bunlar Türkiye halkına ve dünyaya niçin açıklanmamaktadır?

ONYEDİNCİ SORU: Tarih boyunca bu coğrafyada Türkler ve Türkleşmişler ile Kürtler İslâm bağı ile birbirlerine perçinleşmiş iken, bu bağın kasıtlı ve planlı bir şekilde darbelenmesi ve kopartılması yüzünden iki unsur arasında vahim bir kopukluk meydana gelmiştir. Bu kopukluk Türkiye’nin varlığını ve bütünlüğünü tehlikeye atmıştır. Yakın tarihte Kürtlerin yoğun oldukları bölgede binlerce medrese vardı. Bunlar niçin kapatılmıştır? Yine o bölgedeki tasavvuf tarikatları darbelenmiştir. Bunları kimler yapmıştır? Bediüzzamanın Türk-Kürt kardeşliği tezi desteklenmiş olsaydı, bu günkü vahim durum ortaya çıkar mıydı?

ONSEKİZİNCİ SORU:
Türkiye’deki birtakım derin, gizli, esrarlı güçler yakın tarihimizde kasıtlı olarak Türk-Kürt kutuplaşması çıkartmışlardır. Devlet, ülke ve halk olarak Türkiye’nin yüksek menfaatlerine son derece zarar veren bu kutuplaşmayı zahiren Türk ve Müslüman görünen, gerçekte ise gizli kimlik sahibi olan bir takım “Kriptolar” mı çıkartmıştır?

ONDOKUZUNCU SORU: Türk Tarih Kurumu Başkanı Profesör Yusuf Halaçoğlu bundan birkaç ay önce, ülkemizde bir takım kriptolar bulunduğunu, bunların, bir kısmının isim listesine sahip olduğunu açıklamıştı. Sonra bu konudaki tartışmalar örtbas edildi. Bu kriptoların PKK terörünü sürdürdükleri, kışkırttıkları, bu yolla Türkiye’yi bölmek ve parçalamak istedikleri iddiası doğru mudur?

YİRMİNCİ SORU: ABD; İsrail, bazı ABülkeleri Türkiye’nin, İran’ın, Suriye’nin bir kısmını da içine alan büyükbir Kürt devleti kurulması için çalışıyorlar. Biz ise onlarla dost ve müttefik olmakta devam ediyoruz. Onlar bizi parçalamak ve bölmek istiyor, biz onlarla dostluğu, ittifakı, işbirliğini sürdürüyoruz. Bu bir intihar politikası değil midir? Bu ittifak ve işbirliğinin, bizim bilmediğimiz hikmetleri ve faydaları varsa, halkımıza anlatılması ve bildirilmesi gerekmez midir?

Politikacılarımız, büyük bürokratlarımız, medyamız Türkiye’yi yirmi küsur yıldan beri sarsan PKK terörü konusunda havanda su dövmeye devam ediyor. Dişe dokunacak, sadra şifa olacak, halkı aydınlatacak, meselenin mahiyetini ortaya koyacak bilgiler verilmiyor.

PKK hareketinin başını yakaladılar, paketleyip Türkiye’ye teslim ettiler... Asılsın, kesilsin, kazığa geçirilsin edebiyatı yapıldı. Sonra Marmara’daki İmralı Adası kendisine ikametgah yapıldı. Ve rivayete göre oradan, dolaylı şekilde hareketi idare ediyor.

Bir takım derin ve gizli güçlerin yanlış siyasetleri, yanlış stratejileri, yanlış ideolojileri yüzünden doğu ye güneydoğudaki vatandaşlarımızın “aidiyet” bağları zedelendi.

PKK terörü hakkında halkımıza, kamuoyuna doğru bilgiler verilmiyor.

Türkiye bu hareketin mahiyetini ve iç yüzünü bilmiyor.

Ermenistan’ın ve Ermeni diasporasının PKK hareketini desteklediği konusunda yeterli aydınlatma ve bilgilendirme yapılmıyor.

Bir takım geri zekalıların ve hainlerin beğendiği ve benimsediği BOP’un maddelerinden birinin de bağımsız Kürdistan devleti olduğu yeteri kadar açıklanmıyor.

Şu anda yüzlerce Türk firması, Kuzey Irak’taki Kürdistan’da yeşil Amerikan dolarları karşılığında bayındırlık ve alt yapı hizmetleri vermektedir. Türkiye’yi parçalamaya yönelik bir hareketi para karşılığında Türkiyeliler destekliyor...

Evet PKK konusunda büyük bir karanlık vardır. Bu karanlık giderilmeli, gerçekler sağlam bilgi ve belgelerle açıklanmalıdır.

Şizofrenik hamaset edebiyatına son verilmelidir.

Paranoyak komplo teorilerine karnımız toktur ama gerçek komploları bilmek ve öğrenmek istiyoruz.

Büyük Millet Meclisi’nde PKK terörü ile ilgili resmi tahkikat dosyaları vardır. Bunlarda uyuşturucu kaçakçılığının helikopterle yapıldığı yazılıdır.

1984’te Ermeni ASALA terörü aniden bitirildi, yerine sözde Kürt PKK terörü ikame edildi.

Ölü olarak ele geçirilen bazı PKK teröristleri sünnetsizmiş. Kürtler ise Müslüman’dır ve sünnetlidir. Bu garabeti kim açıklayacak?

Son söz: PKK terörünün gölgesinde yapılan uyuşturucu ticareti, silâh ve cephane ticareti ve örtülü ödenek harcamaları son bulmadıkça, bu fitne fesat, bu kan, bu gözyaşı sürüp gidecektir.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

kaynak
Logged
24 Ekim 2007, 11:41:16 ÖS 23
Üye Bilgileri
esedullahmurat
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 :»

tşkl  Maxpayna

Mehmet Şevket Eygi güsel sorular sormuş!!!
Logged
12 Kasım 2007, 12:56:39 ÖÖ 00
Üye Bilgileri
maxpayna
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3638
Nerden: ankara

WWW Offline
« Yanıtla #2 :»

hep pkk ya kızarız; hep biz haklıyız onlar suçlu deriz.
başka bir konuda da belirtmiştim; suçu örgütler işleyince TERÖR olur ama aynı ve benzeri suçları devletler işleyince TERÖR olmadığı gibi meşru savunma bile diyebilmektedirler. bu fiilistinde de böyledir ırakta da böyledir türkiyede de böyledir.

ebu gureybi bilirsiniz. pekiyi ya diyarbakır hapishanesini ? bilirmisiniz ikisi arasında fark yoktur.

bilirmisiniz ebu gureyb de firavun askerleri ıraklılara tecavüz ederken yüzlerce TC ordusu askeri bir bayana sırf örgüte yardım yataklık yapma ŞÜPHESİ ile göz altına alındığında tecavüz ediyor.








EMRE AKÖZ

İşkencenin sorumlusu

Hasan Cemal'in ' Kürtler' adlı kitabı ' İşkence' başlıklı bir bölümle başlar.
1928 doğumlu Felat Cemiloğlu, 1982'de Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevine konur.
O sırada 54 yaşında olan Cemiloğlu herhangi bir suç işlememiştir. Zaten sekiz ay sonra serbest bırakılacaktır.
Cemiloğlu o sekiz ayda yaşadıklarından çıkan sonucu Hasan Cemal'e şöyle özetler: " Eğer genç olsaydım, dağa çıkardım ."
Peki ne olmuştu da, 1977'de Adalet Partisi'nden belediye başkanı adayı olacak kadar rejime bağlı Cemiloğlu böyle konuşmuştu?
İşte size o sekiz ayda yaşananlara ilişkin iki olay:
"Cezaevine geldiğimiz günden beri Co isimli köpekle devamlı muhataptık. Mesela sırayla Co'ya tekmil verdiriyorlardı. Co'nun karşısında, ' Felat Cemiloğlu, Diyarbakır, emret komutanım' tekmilini çok yüksek sesle ve topuk sesiyle veriyorduk. Co tekmili beğenmezse havlıyordu. Ve Co'yu memnun edemediğimiz için cezalandırılıyorduk." (s. 26)
"Tek ayaküstünde, duvar dibinde duruyorum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutunamıyorum. Emre itaatsizlik! Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra, ağzımda pislik, hazır ola geçtim. Öylece duruyorum." (s. 33)
Sonra ne mi olur? Cemiloğlu ağzındaki tüm dişleri çeker, iple bir arkadaşına çektirir. Çünkü " temizleyememiştir " dişlerini. O hissi bir türlü atamıştır ağzından.

Bunlar tahammül ötesi işkencelerden sadece ikisi. Normal bir insan kitabın o bölümünü midesi takla atmadan okuyamıyor.
Diyarbakır Askeri Cezaevi gerçekten korkunç bir yerdi. Oradan "geçenlerden" genç olanları dağa çıkıp PKK'ya katıldı. İleri yaştakiler ise öylesine aşağılanmışlardı ki Nazi zulmünden kurtulan Yahudiler gibi uzun süre başlarına geleni anlatmadılar.
Bu suskunluğa aileleri de dahil... O cezaevinde " arkasına cop sokulan " bir adamın bunu eşine anlatması kolay mı sanıyorsunuz?
ABD askerlerinin Ebu Gureyb cezaevinde yaptıkları, fotoğraf çeker hale gelen cep telefonları ve internet sayesinde bütün dünyaya duyuruldu. İşkence yapan askerlerden bir kısmı mahkemeye verilip cezalandırıldı.

Ya Diyarbakır Askeri Cezaevi'ndekiler? Kimi terör örgütleri, işkence yapanlardan birkaçını yıllar sonra öldürerek intikam almaya çalıştı.
Ama " ciddi ve kapsamlı " bir soruşturma ile olayın üstüne gidilmedi. Çünkü bunu yapması gerekenler zaten devletin tepesindeydi.
Bunca yıl sonra bazı doktorlar, akademisyenler, avukatlar, sanatçılar, " Diyarbakır Cezaevi Geçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu "nu oluşturmak üzere bir araya geldiler.

Geçtiğimiz 12 Eylül günü, 1980-1984 arasında o cezaevinde bulunmuş kişilere ya da onları tanıyanlara " gelin yaşadıklarınızı anlatın " diye çağrıda bulundular.
Diyarbakır Cezaevi'nin "dağa adam gönderme" istasyonu haline getirilmesindeki " siyasi sorumlu " 12 Eylül cuntasının başı olan Org.
Kenan Evren'dir.
Evren bu konudaki sorumluluğunu reddediyor ve " Ben mi emir verdim " diyor.
Yani koskoca bir cezaevinin işkence merkezi haline getirilmesinden haberi olmadığını iddia ediyor.
Evren'in söylediklerine inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Ama iş inanmak ya da inanmamakla olmaz. Evren'in ve diğer yöneticilerin "siyasi sorumlu" olmanın ötesinde bundan haberi olduğunu kanıtlamak gerek.
Bu da ancak yukarıda sözünü ettiğim kapsamlı bir soruşturma ile yapılabilir.
Ama Türkiye hangi geçmişiyle yüzleşti ki bununla da yüzleşsin?


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
KAYNAK
Logged
12 Kasım 2007, 01:08:42 ÖÖ 01
Üye Bilgileri
eliflamra
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 1313
Nerden:

Offline
« Yanıtla #3 :»

insan her yerde insan
içine kötülük girdimi türk veya başka milletten olması fark etmez.
somut bir örnek sizlere.komşumuz gardiyan ve sakat neden?hapiste işkence ettiği adamlar çıknca güzelce okşamışlar...
içinizde gözaltına alınan var mı bilmiyorum ama bir bayan için gözaltında üst araması bile korkunç gerisini düşünün artık
içinizde hapse düşen yakını olan var mı? işkence izlerine bakmak gerçekten iğrenç(ben günlerce uyuyamamıştım Allah düşürmesin)
Logged
12 Kasım 2007, 01:17:30 ÖÖ 01
Üye Bilgileri
maxpayna
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3638
Nerden: ankara

WWW Offline
« Yanıtla #4 :»

Üç yılını 'cehennem'de geçirdi


Selim Dindar: Cezaevinde, insanların yüzde 80'ini militan haline getirdiler.
12 Eylül döneminde tutuklanıp Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl kalan işadamı Selim Dindar yaşadığı 'cehennemi' anlatıyor


NEŞE DÜZEL  RÖPORTAJI


NEDEN? Selim Dindar

Hasan Cemal son çıkardığı 'Kürtler' kitabıyla ilgili kendisiyle yaptığım konuşmada, medya adına bir özeleştiride bulunarak 'Eğer biz gazeteciler, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları tam anlatsaydık, bu ülkede belki bazı şeyler değişirdi' demişti. Medya o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde olanları anlatmadı. Ama medya bu dönemde de yaşanan o korkunç vahşetle yüzleşmeye pek yanaşmıyor. Halbuki Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununda büyük dönemeçlerden biri. Bugün Avrupa Birliği'ne üye olabilmek için yeni uyum yasaları çıkarırken, aslında neleri değiştirmeye çalıştığımızı, hangi konularda çağdaş dünyayla uyumlu olmaya uğraştığımızı anlamamız, bunu anlayabilmek için de son 20 yılda yaşamış olduklarımızı iyice görmemiz gerekiyor. Çünkü kendi insanımıza neler yaptığımızı, ne acılar çektirdiğimizi fark ettiğimizde, değişmemiz gerektiğini daha iyi göreceğiz. Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl yatan ve siyasetle hiç ilgisi bulunmayan Selim Dindar ile o hapishaneyi, o
'cehennemi' konuştuk. Bugün bir işadamı olan Selim Dindar anlattıklarıyla beni Dante gibi cehennemde dolaştırdı.

Diyarbakır AskeriCezaevi'nde kaç yıl yattınız?


Üç yıl yattım.

Hangiyıllar arasında?

1981'de girdim, 1984'te tahliye oldum. Diyarbakır Cezaevi'ne girdiğimde 20 yaşındaydım.

Hangi suçtan mahkûmdunuz?


Biz sülale olarak seyitiz ve ben zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Zaten ben yakalanmadan önce de siyasi değildim, yakalandıktan sonra da olmadım. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980'i orada yaşadım, nasibimi aldım. Bizim bölge eskiden beri KDP'liydi. Ailem de öyleydi. Haliyle benim de Barzani'nin partisine sempatim vardı ve 'KDP'liyim' diyordum. KDP nedeniyle arandım, sınırda yakalandım ve ceza yedim. Mardin'de 78 gün sorguda tutuldum. Oradan Diyarbakır'a götürüldüm ve mahkemeye çıkarıldım, tutuklandım.

PKK ile herhangi bir ilişkiniz olmuş muydu?


Olmadı. Ben hiç PKK'lı olmadım ve PKK'lı da değilim. Üç yıl boyunca hep tek başıma mahkemeye çıkarıldım ben.
Hasan Cemal'le 'Kürtler' isimli son kitabı üzerine yaptığımız konuşmada, Hasan Cemal bana 'Eğer biz gazeteciler, Diyarbakır Cezaevi'ni, insanlığa karşı işlenen suçların yaşandığı korkunç bir mekân olarak o dönemde tam sergileyebilmiş olsaydık, Türkiye'de belki bazı şeyler değişirdi. Ama biz orada yaşananları kıyısından köşesinden anlattık' dedi. Aslında o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevi'yle ilgili pek çok söylenti vardı. Siz, Diyarbakır Cezaevi'ni tek bir kelimeyle anlatmak isteseydiniz hangi kelimeyi kullanırdınız?
Cehennem... Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdamadan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadık. Halbuki, yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde ise sorgu işkencehanelerini özledik.


Günlük hayat nasıldı orada?

Akşama kadar eğitim vardı. Sabah koğuşun içinde yüz kişi sıraya tutuluyorduk. Esas duruşta askeri marşlar söylüyorduk. 60'tan fazla marş ezberlemiştik. Eksik ya da yanlış söyledin diye, bu marş söylemeler dayaksız geçmiyordu. Her koğuşta mutlaka muhbirler ve gözetleme delikleri vardı. Birbirimizle konuşamıyorduk, oturamıyorduk. Hep ayaktaydık. 24 saat dayak vardı. Her an, gecenin 12'si, sabahın üçü, dördü, koğuşa bir bölük asker baskın yapabiliyordu. Haydar denilen kalaslarla, coplarla, su borularıyla dövülüyorduk. Öğleden sonraları, gardiyan bize 'Eğitime hazırlanın' komutu veriyordu. İşte o zaman herkeste korkudan tuvalete gitme ihtiyacı doğuyordu.

Niye?

Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu.

Anlamadım...

Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. Bir de avluda sırtüstü yatırılıyorduk. Bacaklarımızı yerden on beş santim yukarıda tutuyorduk. Bacağı düşen dayak yemek için sıraya giriyordu. Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp, ısınmaya çalışıyorduk. Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşının konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk. Hasta biriydi. Yedinci Kolordu Komutanı'nın adamıydı. Oradan kendisine cezaevi için öldüren türden adamlar seçiyordu. Bunlar, bu vahşeti yaptıktan sonra nasıl yemek yediler, akşamları çocuklarını nasıl okşadılar insan bunu asla anlayamıyor.

İşkence görmemiş kimse var mıydı hapishanede?


Yoktu. İtirafçılar dahi işkenceyi gördü. Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp, tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı bir yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini hâlâ kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı. Batmanlı Veli Gürgen adlı bir genci de babasıyla getirdiler ve babasının gözünün önünde işkenceyle öldürdüler. Tayyip Erdoğan'a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan'ın babası Bedii Tan'ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü. Bedii Tan, işadamı Felat Cemiloğlu'nun ortağıydı. İkisi de bizim koğuştaydı.

Bedii Tan nasıl öldürüldü?


O, yüzünde devamlı tebessüm olan biriydi. Yaşlı olmasına rağmen, işkence yapıldığında bağırmıyor, yalvarmıyor, işkence yapanların gözlerinin içine bakıp tebessüm ediyordu. Bu tavrı, onları kızdırdı. Çok dayak yedi ve yatağa düştü. Yatağa düşünce gardiyan, 'Onu bana getirin' dedi. Götürdük. Bedii Tan
ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Bedii Tan öldükten sonra koğuşa bir hâkim yüzbaşıyla asteğmen geldi. Bize, 'Bedii Tan koğuşa gelmeden önce ishale yakalanmıştı. Bağırsak enfeksiyonundan öldü' diye bir ifade imzalattılar. Biz ise aramızda anlaştık. Kim mahkemeye ilk çıkarsa bu cinayetle ilgili suç duyurusunda bulunacaktı. Mahkemeye ilk ben çıkarıldım ve 'Bizim koğuşta cinayet işlendi' dedim. Diğer arkadaşlar da suç duyusunda bulundular. Gestapo lakaplı o gardiyan sonra mahkûm oldu. Ben o ifadeden sonra bayılıncaya kadar dövüldüm.

Sürekli işkence ortamında yaşamanın insan üzerindeki ruhsal etkileri neydi?


İnsanın cezaevi dışındaki yaşamı hafızasından siliniyor. Eskiden tabaklı ve sürahili bir sofrada oturduğundan bile kuşkuya düşüyorsun. Annenin, babanın, kardeşlerinin yüzünü hatırlayamıyorsun. Tamamen cezaevine ait
oluyorsun. Ben bu vahşeti 23 yıl önce yaşadım. Orada insanlar öldü, hayatta kalanların çoğu ise hastalandı. İnsanların duyarsızlığından hâlâ korkuyorum.

Niye hâlâ korkuyorsunuz?


Böyle bir vahşet tekrar yaşandığı takdirde gene sessiz kalacaklarından ürküyorum. Bakın, cezaevinde kendisine tekmil verdiğimiz bir 'Komutan Co' vardı. Benim cezaevindeki ilk aylarımdı ve hücrede kalıyordum. Gündüzleri hücrenin içinde esas duruşta marş söylüyorduk. Nefesim o gün pislikten kesilmişti ve çömelmiştim ki, Komutan Co'nun sesi geldi. Komutan Co hücrelerin önünde geziyor, oturanı görünce havlıyordu. O bir kurt köpeğiydi ve biz ona 'komutanım' diye tekmil veriyorduk. Gardiyan bize onu , 'İşte komutanınız' diye tanıtmıştı. Komutan Co'ya tekmil vermemiz emredilmişti.

Her an işkenceye uğrayabileceğini bilmenin, çevrede sürekli işkence edilenleri görmenin yarattığı dehşet duygusuyla nasıl baş edebiliyordunuz peki?

Bunu, onurlu kalmanın bir bedeli olarak görüyorduk. Çünkü karşındaki kişi, senin insanlığını elinden almak istiyordu. Sen de insanlık onurunu korumak için direniyordun.

Orada, normal hayatın dışında bir hayat sürüyordunuz. Bir insanın algılamakta zorluk çekeceği şartlarda yaşıyordunuz. Bu, gerçeklik duygunuzu nasıl etkiliyordu?

Yaşadıklarımızıngerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, ' Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz...!'

Peki o yaşadığına inandı mı?

Hayır. 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı.

Diyarbakır Cezaevi'ndeki mahkûmlardan dördü kendilerini koğuşta yakmıştı. Kimdi o dört kişi?

Ferhat Kortay, Necmi Önen, Mahmut Zengin, Eşref Anyık. 1981'in sonlarında itirafçılık başladı. İtirafçılar ayrı koğuşa kondu, onlara işkence yapılmadı. Onlar, spor yapıp, televizyon seyrediyorlardı. İtirafçıların sayısı da her gün artıyordu. Bu dört kişi, itirafçılara ve işkenceye karşı eylem yaptılar.

Onlar kendilerini yaktığında siz orada mıydınız?


Aynı koğuştaydım. Ferhat Kortay hemşerimdi, elektrik mühendisiydi, samimiyetimiz vardı. Sabaha karşı saat üç sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. 'Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet' dedi.
Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat Hoca'nın başucuna gittim. Eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle'dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'Bana türküyü söyle' dedi. 'Sevdalım' adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu.

Hapishaneden çıktıktan sonra neler hissettiniz? Hapishanenin sizin üzerinizde bıraktığı etki neydi?


Tahliyeden bir hafta sonra askere alındım. Askerlik psikolojik tedavi oldu. Çünkü orada da elbiseler cezaevindekiyle aynıydı. Fakat muamele farklıydı. İşkence, ölüm, hakaret yoktu. Askerde bana hiç görev verilmedi, hiç baskı yapılmadı. Ama ben yine de kendimden nefret ediyordum, yaşadıklarımı haykırmak istiyordum, haykıramıyordum.

Hapishaneden çıktıktan sonra psikolojik tedavi gördünüz mü?


Maalesef. Neler yaşadığımı bir ben, bir de ailem bilir. Normal insan gibi yürüyebilmek için bir hafta çalıştım. Tuvalete bile nizami adımlarla gidiyordum. Anneme babama emredersiniz diyordum. Sokağa çıktığımda herkesin beni gözlediğini sanıyor, gizlenmeye çalışıyordum. Beni, iki arkadaşım kolumdan girip sokakta yürütüyordu.

Diyarbakır Hapishanesi'nde yaşananlar Güneydoğu'daki olayları nasıl etkiledi sizce?

Ben siyasi biri değilim. Bu konularda birikimim yok. Ama 12 Eylül, Kürt sorununa herkesin dikkatini çekti, bu sorunu dünyaya duyurdu. Cezaevindeki vahşet olmasaydı, Kürt meselesi bu ülkede bu kadar erken açığa çıkmazdı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.

Aradan uzun bir zaman geçti. Hapishanenin izlerini hâlâ içinizde taşıyor musunuz?

Evet. Ama tuhaftır konuşmak, anlatmak da istiyorum. Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum..


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
KAYNAK
Logged
12 Kasım 2007, 09:54:37 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
esen
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 934
Nerden:
"lalüebkem"


Offline
« Yanıtla #5 :»

ben daha öncede yazdım bildiğim tüm doğrular tepe taklak....
bayan olduğum içinmi (hani ilgilenmemek adına Smiley)yoksa fazlasıyla dünya zevkine, okula ,eve bağımlı olmaktan mı nedır hiç ilgilenmedim siyasetle şimdi şimdi işi anlamaya çalışmaksa bana baya bi pahalıya mal oldu...(duyduklarım ve okuduklarıma bakılırsa)
inanmıyorum yada inanmak istemıyorum tüm inandıklarımız sevdıklerımız hep yalan mı çıkcak...
sagol  sayın max paylaşım için biraz daha açıldı gözüm...
Logged

cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde
12 Kasım 2007, 12:42:13 ÖS 12
Üye Bilgileri
LaEdri
Emektar Yönetici
*
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 1031
Nerden: istanbul

WWW Offline
« Yanıtla #6 :»

Ne kadar üzücü bir durum Sad

Ve kişinin yaşadıkları, hayat boyu üzerinden atamayacağı ağır bir psikoloji.

Bu nasıl vicdan dicem dilim varmıyor karşımdakine insan demeye. Kahrolarak diyicem ama o insanlar kendi yurtlarında, aynı kimlik altında yaşadığı insandan bunları görüyorsa o ruh haliyle nereye gitsin? Kabul ediyorum haklı olunacak bir durum yok, sonuçta gitseydi bu röportajı yaptıkları kişide gidebilirdi ama sanırım insanın içinde de olucak.

Rabbim yardımcıları olsun o günleri yaşamış, bu ruh haliyle yaşayanlara ve kahretsin bu kadar acı çektirenlere.
Logged
12 Kasım 2007, 01:24:33 ÖS 13
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4071
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #7 :»

olayları yorumlarken sadece bulunduğu zamana gözlerimizi çevirirsek, net göremeyiz . şöyle biraz uzağa gidelim uzaktan bakalım geçmişle bağlantısını kurmaya çalışalım inş.

tarih boyunca hiç bir müstekbir tahtını tartışanlara fırsat vermemiştir. tağutun zulmünü tartışmaya açanlar bir şekilde işkence ile karşılanmıştır.
bu durumun (mazluma zülmetemenin ) güzel tarafı zalim iktidarların haksızlık yaparak iktidar ömrünü kısalttıklarıdır(zülmile abad olunmaz)..
başka güzel yanı ise mustazaflığı kabullenemeyen ender-cins yürekleri mektebi yusufiyye olarak adlandıracağımız işkencehanelerde eğitimin en alası ile müşerref olmalarıdır....

eliflamra polisler (özelikle terörle mücadele şubesi) zanlılara işledikleri suçlara göre muamele ediyorlar (bu konhuda çaplı bir eser okumuştum ve basından da takip ederim) ..izlenimlerim (bir çok kişi ile de şahsen görüştüm) islamcıların diğer tutuklular gibi misafir edilmedikleri...(fidan güngör gibi yüzlercesine ne oldu bileniniz var mı?

uhdud suresini okuyalım güncelleyelim inş.
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
12 Kasım 2007, 02:22:47 ÖS 14
Üye Bilgileri
haticeguney
Daimi Üye
**

Mesaj Sayısı: 90
Nerden: Trabzon

Offline
« Yanıtla #8 :»

ne diyeceğimi bilemiyorum.
onlara eziyet edenlere ve hala o zihniyette olanlara, bugün bunları yaşamıza sebep olanlara Allah dünyada da ahirette de gün yüzü göstermesin inşallah.
insan değil bunlar....
Logged
13 Kasım 2007, 12:44:52 ÖÖ 00
Üye Bilgileri
maxpayna
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3638
Nerden: ankara

WWW Offline
« Yanıtla #9 :»

bu konuda 2006 yapımı "eve dönüş" isimli filmi de izlemenizi tavsiye ederim (tabii bu yazılanları izleyebiliyor iseniz)
filmin kısa konusu:


Mustafa ve karısı, siyasetten ve toplumsal olaylardan uzak, almış oldukları televizyonun taksidini ödemek için günlerce mesaiye kalmak zorunda oldukları fakir bir yaşam sürmektedirler. Gece yarıları sokaklardan gelen çatışma sesleri ya da fabrikadaki sendikal çalışmalar ile hiçbir alakaları ve ilgileri yoktur.

Bir sabah darbe haberleri ile uyandıklarında, bu haberin onlar için sokaklardaki çatışmaların durmasının ötesinde bir anlamı yoktur. Hatta Mustafa, durumdan memnun bile olmuştur çünkü artık güvenlik sağlanmıştır. Ama bir gece hiç beklemedikleri bir şekilde, Şehmuz kod adlı bir siyasi sorumlu olduğu gerekçesi ile evleri basılıp tutuklanınca Mustafa, hayatın hiç de siyah ve beyaz gibi net ayrımlarla çizilmemiş olduğunu görecektir. "O gün batımında karanlığın bu kadar uzun süreceğini" hiçbiri bilmiyordu.

12 Eylül askeri darbesi üzerine şimdiye kadar yapılmış belki de en 'sert' film olan Eve Dönüş, dönemin acılarını bizzat yaşamış bir yönetmen olan Ömer Uğur imzası taşıyor.
Logged
13 Kasım 2007, 09:15:59 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
LaEdri
Emektar Yönetici
*
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 1031
Nerden: istanbul

WWW Offline
« Yanıtla #10 :»

Teşekkürler max. Almam gereken birkaç filmden biri oldu o zaman.(Eve Dönüş)

Alıntı
12 Eylül askeri darbesi üzerine şimdiye kadar yapılmış belki de en 'sert' film olan Eve Dönüş, dönemin acılarını bizzat yaşamış bir yönetmen olan Ömer Uğur imzası taşıyor.

Eminim her karesinde yaşadığı birçok acıyı yansıtmıştır yönetmen...

Logged
24 Kasım 2007, 09:43:08 ÖS 21
Üye Bilgileri
maxpayna
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3638
Nerden: ankara

WWW Offline
« Yanıtla #11 :»

…yoksa işimiz YAŞ
Sami Hocaoğlu


Önce ordu inançlı subaylardan ve astsubaylardan temizlendi. Namaz kılan ve eşi tesettürlü olan herkes "disiplinsizlik" bahanesiyle ordudan atıldı; sorgusuz sualsiz, mahkemesiz savunmasız. Son yüzyılın en kapsamlı yargısız infazına kurban gitti 3.000'i aşkın YAŞ'zede.

"Disiplinsiz" diye ordudan atılanlar, TSK'nın en disiplinli unsurlarıydı. Bunu, tek tek onları dinleyince, haklarında yazılan başarı hikâyelerini okuyunca, aldıkları üstün hizmet ödüllerini ve başarı sertifikalarını görünce anlıyordunuz. Hele bu insanları tanıyıp onların ahlak, gayret, liyakat ve ehliyetlerine vakıf olunca, kendi kendinize şöyle demeden edemiyordunuz: "Bu yalnızca bu insanlara haksızlık değil, bu ülkenin altını oymaktır".

Ne oldu da halkı Müslüman olan bu ülkenin ordusunda İslam dinini yaşamak sorgusuz sualsiz kapı önüne konulmayı gerektiren bir suç oldu? 28 Şubat müdahalesiyle hızlanan bu yargısız infaz süreci, sistematik bir temizleme operasyonuydu. Pirincin içinden taşı ayıklama değil, taşın içinden pirinci ayıklama operasyonu...

YAŞ'a başkanlık eden Başbakan Gül ve Erdoğan, yargısız infaza karşı çıktıkları için kararların altına muhalefet şerhi düştüler. Bu bile sakil bir görüntüydü. Ortada bir haksızlık vardı, fakat ülkenin başbakanının bu haksız kararları engellemeye gücü yetmiyordu. Dahası, katılmadığı kararların altına imza atmak zorunda bırakılıyordu.

Askeri vesayet rejimi dedikleri tam da bu olsa gerekti. Ve ülke bu sakil durumdan kurtulduğu gün, askeri vesayet rejimi olmaktan da kurtulacaktı anlaşılan.

Yaşzede subay ve astsubaylar, inançlarından dolayı atılmaktan muztar olmadılar. Zira başarılı, ehliyetli ve liyakatli insanlardı zaten. Çoğu birkaç dil bilen, alanında iyi yetişmiş, altın kuyusuna düşse üstüne bir tanesi yapışmayacak kadar dürüst, çalışkan ve başarılı bu insanlar özel sektörde havada kapılırdı. Öyle de oldu. Fakaaat…

Onları yargısız infazla kapı önüne bırakanlar, bununla teskin olmamışlardı anlaşılan. Oysaki yargısız infaza tabi tutulan bu insanlar, o güne kadar verdikleri hizmet karşılığında elde etmeleri gereken sosyal güvenceden mahrum bırakılıyorlardı. Mesela, müzmin hastalığı olan çocuğunu ve eşini tedavi ettiremiyordu. Bunlara öyle bir fatura çıkarılıyordu ki, bunun anlamı "Sizi diri diri gömeceğiz"den başkası değildi.

Bununla da yetinmedi sürek avcıları. Bu insanlar sivil hayatta birer iş buldular. Geldiler, onları işe alan özel ve tüzel kişilere baskı yaptılar. Onları işten çıkarmalarını istediler. İşverenlerin çoğu korktu. Zaten mağdur olan bu insanları bir daha mağdur ettiler. Bu arada ailesini geçindiremediği için ailesi parçalananlar oldu. Tedavi ettiremediği için ailesinin bir ferdini kaybedenler oldu. Hatta cinnet geçirerek intihar edenler oldu.

Bu, insanı öldürmekle teskin olmayıp, cesedinin üzerinde zıplamaya benziyordu.

Örnek mi istiyorsunuz? Örnek çok, cidden çok. Ben sadece Muttalip Binbaşı'ya yapılan zulmün kısa hikâyesini anlatayım:

Muttalip Binbaşı'yı ta üsteğmenliğinden beri tanırdım. Dört dörtlük bir hanımefendi olan eşi ve dünyalar güzeli çocuklarıyla mutlu bir aile reisiydi. Vatanseverlikte ordu içinde onun gibi kaç tane çıkar, bilmiyorum. Mütedeyyin bir Anadolu evladıydı. Namazında niyazında bir insandı. Eşi tesettürlüydü. Tüm suçu buydu. YAŞ kararıyla emekliliğine ramak kala ona bile fırsat vermeden kapı önüne koydular. Bir çırpıda 20 yıla yakın hizmetinin üzerini çizdiler.

Son görev yeri olan ilde önce belediyede kendine bir iş buldu. Onu yargısız infazla kapı önüne bırakanlar, bunu yeterli bulmamışlardı. Belediyeye baskı yaptılar. Yapılan bu baskının hikayesini hem bu baskıların yapıldığı yetkililerden, hem de merhumun kendisinden dinlemiştim. Gerçekten hiçbir insafa, vicdana, izana sığmazdı.

Baskılara dayanamayan belediye, Muttalip Binbaşı'yı ikinci kez kapının önüne koydu. Bu kez de özel sektörde iş buldu. Anlaşılan o ki, birileri onu açlıktan öldürmeden bırakmayacaklardı. Girdiği özel sektörde de rahat vermeyip işverenini 'uyardılar'. İşveren içi kanaya kanaya kapı önüne koymak zorunda kaldı Muttalip Binbaşıyı. Bu kadar zulme kimin psikolojisi dayanırdı ki onunki dayansın. Sonunda cansız cesedini yerde buldular.

YAŞ mağdurlarının her birinin acı bir hikâyesi var. "İrtica" dosyalarıyla karartılan hayatların her biri bir ayrı dram. Bu mağdurların milletin vicdanında ne derin yaralar açtığının çetelesini kim tutabilir?

Asıl soru şu: PKK'yı birinci tehdit olmaktan çıkarıp yerine İslam'ın kod adı gibi kullanılan "irtica"yı koyanlar veya koyduranlar, bunu bu günleri hazırlamak için mi yaptılar? Ordunun savaş kabiliyetini bunun için mi yok ettiler?

YAŞ kararlarıyla açılan yaralar, haber yasaklarıyla tedavi edilir mi dersiniz? Dahası, 24 yıl görev yapmış ilk genelkurmay başkanı beş vakit namazlı biri olan Cumhuriyet ordusunda, namaz kılmayı yargısız infaza tabi bir suç haline getirenler, şimdi kime hizmet etmiş oldular?

Biri bu sorulara cevap versin, yoksa işimiz YAŞ.

Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
KAYNAK
Logged
25 Kasım 2007, 01:43:13 ÖÖ 01
Üye Bilgileri
maxpayna
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 3638
Nerden: ankara

WWW Offline
« Yanıtla #12 :»

Başörtülü öğrenci kürsüden indirildi

Resimlerin Görüntülenmesine İzin Verilmiyor
Resimleri Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap

Birincilik ödülünü almak için kürsüye çıkan İHL öğrencisi ödülünü alamadan indirildi

Adana'nın Kozan ilçesinde düzenlenen öğretmenler günü programında kompozisyon dalında kazandığı ödülü almak için sahneye çıkan imam hatip öğrencisi okul kıyafetinin üstüne başörtüsü taktığı için Kaymakam ve garnizon komutanının uyarıları ile kürsüden indirildi.

24 Kasım Öğretmenler Günü dolayısıyla Kozan Belediye Sinemasında program düzenlendi. Programın sonunda 24 Kasım münasebetiyle yapılan yarışmalarda derece alan öğrenciler hediyelerini almak üzere kürsüye davet edildi. İmam Hatip Lisesi 11-C sınıfı örgencilerinden Tevhide Kütük, "Bir Öğretmen Olmalı" isimli eseriyle kompozisyon dalında kazanmış olduğu birincilik ödülünü almak için kürsüye çıktı.

Birinciliği kazanmanın sevinciyle ödülünü almak için sahneye gelen Kütük, Kaymakam Aydın Tetikoğlu ve Garnizon Komutanı Hüseyin Çopur'un girişimleriyle okul kıyafeti ile salonda olmasına rağmen ödülünü alamadan sahneden indirildi. Kaymakam ve Garnizon Komutanın "İndirin onu" diyerek tepki göstermesi sonrasında öğrenci Kütük gözyaşları arasında kürsüden ödülünü alamadan indirildi. Gözyaşlarına boğulan Kütük, tepkisini Milli Eğitim Müdürü Mutlu Canbolat'ın karşına gelerek "Neden hocam" diyerek gösterdi.

Bu esnada salonda duygulu anlar yaşanırken Belediye Başkanı Kazım Özgan ve AK Parti İlçe Başkanı Abdullah Avcı, öğretmenler ve veliler olayı protesto ederek salondan ayrıldılar. Ak Parti İlçe Başkanı Abdullah Avcı, öğrenciye karşı gösterilen haksız tepkiyi şiddetle kınadığını ve bu tepkisini salonu terk ederek gösterdiğini belirtti.


Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor
Linki Görebilmek İçin Üye Ol veya Giriş Yap
KAYNAK
Logged
25 Kasım 2007, 02:22:35 ÖÖ 02
Üye Bilgileri
Qani
Aktif Üye
***

Mesaj Sayısı: 317
Nerden:

Offline
« Yanıtla #13 :»

askerlik işi kompile YAŞ zaten.

halkın din ve inanç duygularını sömürerek durmadan cepheye "mehmetçik, memed, din, bayrak " ajitasyonu sürerken iyi. sonra iş YAŞ.

türkiye askeri diktatörya.
siyaset herdaim askerin güdümünde olmuştur.
halkın dini, dili, kültürü ne kadar yaşayacağına asker karar verir.
asker de bağımsız değildir.
bize sürekli mavalları okunan "dış mihrak"lara en çok onlar bağlıdır. 80 darbesi dahil dünyanın her yerinde darbeler organize edenlere bağlıdır.

sorun sistem sorunu, kişisel, fikirsel veya münferit bir sorun yok ortada. ne gözaltından öldürülenler, ne tecavüze uğrayanlar, ne torplumun üzerindeki baskı, işkence, işsizlik, tecrt tamamen güdümlü, planlı, organize bir sistemin eseridir...

farkındamısınız hergün polis kontrolünde birileri öldürülüyor.
bu o polislerin münferit davranışlarından değil, polislerin eğitim sisteminden kaynaklanıyor.

askerler mesela, subaylar, boyu posu tutan, geçmişte hiç bir "yasadışı" faaliyeti olmamış, kısacası ot gibi gelmiş ot gibi gidecek olan kişiler alınarak askerde beyinlerri yıkanır. sonra gönder cepheye...

halk mı? halk dediğin verdiğin kadarıyla idare etmek zorunda olan bir insan kalabalığından bşaka ne ki!? bu halkı da "mehmetcik, şehit, vatan, millet, sakarya, terör, dış mihraklar, yobazlar, cumhuriyet, kemalizm, laiklik" mavallarıyla kandırmak çocuk oyuncağı. nede olsa tusiad la beraber işsizliği ve baskıyı dimi kılabiliyorlar...

sonramı?

sonrası akp, chp, dyp, anap işte...
Logged
25 Kasım 2007, 12:13:25 ÖS 12
Üye Bilgileri
serender
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 4071
Nerden: Rize
Dosdoğru ol!


Offline
« Yanıtla #14 :»

Alıntı
Başörtülü öğrenci kürsüden indirildi

teşk. max

dün bu haberi okuduğum zaman aklımdan neler geçmedi ki?
terbiyesizlik başka değil...
ne biz unuturuz ne de tarih.
ben eminim ki yarın öz torunlarınız size bunu soracaktır. bay kaymakam ve bay garnizon komutanı..
sadece kişisel tarihinizde değil bulunduğunuz makama da bir utanç vesilesidir bu iğrenç hareketleriniz!
Logged

'Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz' 5/8
Sayfa: [1] 2 3 4   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.097 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu