Allah Rasûlü'nün Terbiyesinde_Olmak

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V (Moderatör: Yonetim) > Allah Rasûlü'nün Terbiyesinde_Olmak
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: Allah Rasûlü'nün Terbiyesinde_Olmak  (Okunma Sayısı 288 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
03 Ekim 2007, 08:43:17 ÖS 20
Üye Bilgileri
zilzal
Üye
*
Avatar Yok

Mesaj Sayısı: 9
Nerden: sivas

Offline
« :»

Eğer biz, bugün değil de, saadet asrında, Peygamber Efendimiz'in dizi dibinde olsaydık... O'nun terbiyesinden geçip, O'nun nasihatleriyle günümüzü, gönlümüzü ve yönümüzü aydınlatsaydık. Mesela bir sabah vakti kapımız çalınsa ve:
"-Ey Fatıma! Güzel Kızım. Baban peygamber diye güvenme! Kıyâmet günü herkes kendi amelinden hesaba çekilecek! Haydi sabah namazına..." hitabıyla uyansaydık...
Yataktan nasıl kalkar, kendimizi nasıl hesaba çeker ve nasıl bir hesab gününe hazırlanırdık.
Yine bir gün Hazret-i Âişe anamızı ziyaret eden bir kız kardeş olsaydık, Hazret-i Esmâ gibi... Ve biz kendi aramızda sohbet ederken kapıyı çalıp içeriye giren Allah Rasûlü olsaydı. Bizi baş başa sohbet ederken görünce bir anda başını başka yana çevirseydi ve bize:
"-Esmâ Bacım, kızların büluğ vaktine geldikten sonra, elleri ve yüzü dışında bütün vücutlarını örtmeleri gerekir." diye tatlı bir nasihatte bulunsaydı...
Acaba yüzümüz nasıl al al olur, kendimize nasıl çekidüzen verirdik.
Yine bir gün hücre-i saadette, Peygamber Efendimiz'in muhterem zevceleri ile bir arada bulunsaydık... Kapı çalınsa ve kapıda bir âmâ Abdullah ibn-i Ümmi Mektum içeriye girmek için izin isteseydi... Biz de kendi aramızda:
"-Girsin canım, nasıl olsa âmâ, bizi göremez" diye konuşsaydık ve İki Cihan Güneşi biraz tatlı, biraz sert diğer odaya geçmemizi isteyerek şöyle buyursaydı:
"-Onun gözleri âmâ, fakat ya sizinkiler!.."
Bunlar ve daha nice yaşanmış örnekleriyle, biz Peygamber Efendimiz'in terbiyesinden geçseydik, acaba bugünkü yanlışlarımızın ne kadarı kalırdı?
İbâdet hayatındaki gevşekliklerimiz, tesettür konusunda bazen ifrata, bazen tefrite varan tavır ve hareketlerimiz, erkeklerle olan ihtilat ortamlarında bir arada rahatça bulunmamız, hatta onlarla şakalaşma ve sohbetlerimiz?!..
Peygamber Efendimiz'in terbiyesinde olmak imkânsız mı? Bunun için illâ o devirlerde yaşamak, onunla beraber aynı havayı solumak, Medine-i Münevvere'de ikâmet etmek mi gerekiyor? Eğer O, Allâh'ın bir elçisi ise, söyledikleri ve yaşadığı hayat gözler önündeyse, binbir teferruatıyla kitaplara ve hadis mecmualarına geçmişse, onu uzaklarda aramaya gerek yok! Onun terbiyesine girmek için, O'nun devrinde yaşamaya da gerek yok! Sadece niyetimizi düzeltmemiz ve hayatımıza bir çekidüzen vermemiz gerekiyor, onun sünnet-i seniyyesi eşliğinde...

__________________

Logged

Sana Hasretim Efendim...
04 Ekim 2007, 09:52:22 ÖÖ 09
Üye Bilgileri
esen
Süper Aktif Üye
****

Mesaj Sayısı: 934
Nerden:
"lalüebkem"


Offline
« Yanıtla #1 :»

sağol arkadaşım çok güzel yazmışsın
ben bu konuda METİN KARABAŞOĞLU'nun Asl-ı saadet adlı kitabından biraz alıntı yapayım isterim
buyrun okuyun ;

Evet, asr-ı saadet, bir asr-ı saadettir. İnsanlığın bugün ısrarla dillendirdiği, vurguladığı, hayata geçirmek adına mücadele ettiği birçok ‘değer’in o gün hayata geçirildiğini okuyoruz. İnsan düştüğü yerden ayağa kaldırılmıştır. Bilal-i Habeşi, Zeyd, Addas... Kadın, çocuk, ihtiyar... Hayvanlar, ormanlar, doğal zenginlikler... Hemen her şey, Allah’ın yarattığı bir şey olarak algılanmış ve bu yüzden ‘değerli’ görülmüştür. Örfün, âdetin, monarşinin dişlileri arasında ezilen insani değerler iktidara geçmiş, hayat bunların ışığında yaşanmıştır. Allah’ın arzu ettiği, İslam’ın iddiası olan bu durum görülebilir ve dokunulabilir olmuştur. Saadetin nasıl bir şey olduğu, insanı nasıl kanatlandırdığı gösterilmiştir. Bu yüzden o dönem, bir ‘asr-ı saadet’ ve yol gösterici bir örnek olarak algılanmayı hak ediyor.
Bir peygamberle birlikte olmak, vahyin indiğine şahit olmak, Allah’ın hayata müdahale ettiğini görmek (evet tam anlamıyla görmek) elbette ki o dönemi ayrıcalıklı kılıyor. Bunu bilmek, bunu kabullenmek, bunu söylemek de gerekiyor. Ancak! Özelde mü’minlerin, genelde İslam dünyasının tarihi orada durdurmaları, hayatı hep yeniden yaratan Allah’ın sünnetullahına oturmuyor. ‘Asr-ı Saadet güzellemesi’ diyebileceğimiz bir söylemle yetinmenin, en azından naif bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Asr-ı Saadet’te hayata geçirilen değerlerin bütün zaman ve iklimlere ait olduğu gerçeğinden hareketle, o günden bugüne değişen, artık başka bir şey olan hayatın yüzüne niye taşınamadığını sorabiliriz mesela. Bugünü o güne sığdırmak mümkün olmadığına, yani ‘asr-ı saadet’i ‘aynen’ tekrarlamak Allah’ın sünnetullahına mugayir olduğuna göre; yeni bir zamanda yaşadığımızı, başka bir hayatın içine bırakıldığımızı unutmadan, Allah’ın muradı olan ‘iyi’nin yeniden inşası gerektiğini düşünmeli değil miyiz?
Asr-ı Saadet, Hz. Peygamber’in ve arkadaşlarının (hepsine selam olsun) Allah’ın kendilerinden muradı olan bir hayatı yaşadıklarının ifadesidir. Bu onların zamanı, onların asr-ı saadetidir. Bizim saadet zamanımız ise, Allah’ın bizden muradını yaşadığımız zaman içinde gerçekleştirdiğimizde mümkün olacaktır. Ve bizim saadetimiz de, bize verilen insan olmak imkânını kullanarak ‘insan olmamız’dadır. Dememiz o ki, ‘Asr-ı Saadet’e övgü yapmakla yetinmek kendimize hıyanettir. O dönem okunmayı ve anlaşılmayı bekliyor
“Meselâ, öz vatanı da olsa bulunduğu yerde artık ya küfre teslim olma yahut ölüm ikilemiyle yüz yüze gelmiş bir mü’minin müracaat adresi, Hicret günleridir. Kendilerine reva görülen her türlü kötü muameleden sonra zafere ulaşma durumunda olan mü’minlerin zafere ulaşıldığında takınmaları gereken ruh hali, Resûl-i Ekrem’in muazzam bir itidal, sükûnet ve bağışlayıcılık üzere olup asla ‘başa kakma’ ve ‘hınç alma’ tavrına girmediği Fetih gününde sergilenmiştir. Zafer sarhoşluğu türünden bir halet-i ruhiyeye kapılan mü’minlere gerekli ders, Huneyn gününde verilmiştir. Bedir, karşısındaki ehl-i küfrün çokluğu karşısında kendi azlığından dolayı endişe ve ümitsizliğe kapılma durumundaki mü’minlerin adresidir. Galibiyet halet-i ruhiyesi içinde aslî vazifesini terk edip dünya ganimeti peşinde koşan, iman ve ubudiyete dair mevzilerini terke yönelen mü’minlerin ilacı Uhud’dadır.”


Asl-ı Saadet

Metin Karabaşoğlu

Karakalem Yayınları 
Sayı: 3
Bölüm: Din
Logged

cici sözlerine karşılık çıkarıp masalarına koyacağımız bir din taşımıyoruz yüreğimizde
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.16 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.054 Saniyede 19 Sorgu ile Oluşturuldu