HaDiS oKuMaLaRı / MeTiN KaRaBaŞoĞLu

Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
anasayfa anasayfa giris kayit
  İslami Düşünce Platformu > PEYGAMBERLER ve Örnek Şahsiyetler (Bilgi Platformu) > Peygamber Efendimiz S.A.V > Hadis-Sünnet > HaDiS oKuMaLaRı / MeTiN KaRaBaŞoĞLu
Kullanıcı Adı: Beni Hatirla?
Şifre:

Sayfa: [1]   Aşağı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gönderen Konu: HaDiS oKuMaLaRı / MeTiN KaRaBaŞoĞLu  (Okunma Sayısı 437 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
27 Eylül 2007, 10:28:01 ÖS 22
Üye Bilgileri
TaLiA
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2483
Nerden:

WWW Offline
« :»

Kimisinden belki hiç haberdar olmadığımız onbinlerce hadisler arasında, defaatle duyduğumuz hadisler de vardır. Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam'ın "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız" buyurduğunu haber veren hadis-i şerif, işte bu ikinci gruba dahil olanlardandır. Bu hadisi, belki onlarca, belki yüzlerce kez görmüş veya duymuşuzdur.

Şahsen, birçok kereler duymuş ve Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) hayatından ve rehberliğinden esintiler taşıyan birçok kitapta da görmüş olmakla birlikte, bu hadisin özellikle ikinci cümlesini uzunca süre pek kavradığımı söyleyemem. Tâ ki, bir ders ortamında, zihnini, fikrini ve kalbini beraberce bir hakikatin anlaşılması için yoran ve yoğunlaştıran arkadaşlar vesilesiyle cümlenin düğümü açılasıya kadar…

İman etmiş olmanın yahut imanın kalbe yerleşmiş olup olmadığının ölçüsü olarak, birbirini, yani mü'min kardeşini sevmeyi zikreden Resûl-i Ekrem (a.s.m.), bu ders ortamında anladık ki, gerçekten muazzam bir hakikate dikkatimizi çekiyordu. Bunu, 'birbirini sevme'nin zıddına, yani 'birbirini sevmeme'nin dayandığızemine bakarak kavrayabilirdik.

Bir mü'mini sevmemenin, değişik gerekçeleri olabilirdi. Bu gerekçeler içinde bize belki en doğru ve esaslı görüneni ise, herhalde, o mü'minde görünen hata ve yanlışlardı. Bu hatalar ise ya bizim mizacımıza uymayan, bizim bakış açımız, görgü ve anlayışımız ile uyuşmayan, yani 'bize göre' (subjektif) hatalar olurdu; yahut, objektif kriterlerle göre, meselâ âyet ve hadisin kıstasına vurulduğunda yanlışlığı ortaya çıkanlar.

Bir kere, Kur'ân ve sünnetin ölçülerine vurulduğunda 'yanlış'lığı ortaya konamayacak olan, yani 'bize göre' yanlış olan şeyler yüzünden bir mü'mine karşı kalbini kapamak, başlıbaşına bir kusur idi. Bunu, başka insanların, mizaçlarına uymadığımız için bize husumet göstermelerine razı olup olmadığımızı vicdanımıza sorarak kolayca anlayabilirdik.

Kalbinde iman olan bir mü'minin, anlayış ve yaşayış olarak sergilediği, Kur'ân ve sünnet mi'yarına uymayan tablolar karşısında yine mü'mini kalbimizden silip atmada ise, vicdanın gene tedirgin olmasına mukabil, aklî savunmalar geliştirebiliyorduk. Yapılanın objektif kritere aykırılığı, bizi bu noktada cesaretlendiriyordu.

Ama burada da, 'empati' denilen ve birbirimize düşman olma gibi bir halin çözülmesinde en fıtrî çözüm araçlarından biri olan muazzam nimeti kullanacak olursak, yapılanın yanlışlığını kavramamız mümkündü. Şöyle bir düşünseydik, "Kalben doğru olanı tasdik etmek ve onunla amel etmeyi istemekle birlikte, nefsimize uyup işlediğimiz günahlar yüzünden mü'min kardeşlerimiz bize kalblerini kapasalar, razı olur muyuz?" Olmazdık; çünkü, imanımızı amel-i salihle süslemenin bir esas olmasının yanında, iman ile amel-i salih arasında bir mesafenin varlığı da vâkıa idi. Kur'ân-ı Hakîm defaatle 'iman edenler ve amel-i salih işleyenler'e hitap ederken, aradaki 've' ile hem iman ile amel-i salih arasındaki ilişkiye, hem de ameline bakarak kişinin imansızlığına kâil olamayacağımıza dikkat çekiyor değil miydi? Kendimiz, kendi hayatımızdan, bunu rahatça çıkarabilirdik. İşlediğimiz günahların yanlışlığını aklen biliyor ve yaptığımız halde kalben ıztırap çekerek içten içe istiğfar ediyor değil miydik? O halde, bir başka mü'mini de, gördüğümüz, Kur'ân ve sünnet gibi 'objektif kriterlere' ters düşen davranışları yüzünden daire dışına atmaya hakkımız yoktu. Nitekim, nefsin bu noktada oynadığı ve oynayacağı tuzaklara binaen, Kur'ân-ı Hakîm ve de Resûl-i Ekrem, "imanını ikrar edene, 'Sen mü'min değilsin' dememeyi" şart koşmuyor muydu?

Gelin görün ki, nefis kendini yüceltmeyi arzu ettiği için, kendini avukat gibi müdafaa ediyor ve karşımıza "hatalı insanlar, hatasız ben" tablosu çıkarma gayretine giriyordu. Bu yolda en büyük silahı, elbette, cerbeze idi. Bir mü'minin binlerce cümlesi, hatta senelerce söylediği o kadar çok söz arasından seçilen yanlış sözlerle tarif edip, sanki bütün söyleyip ettiği bunlardan ibaretmiş gibi görünce; yahut, yine bir mü'minin nice seneler işlediği—ve belki istiğfarı binlerce kez yapılmış ve ihtimal ki önemli kısmı fiilen terkedilmiş olan—günahları sanki her gün ve sürekli yapıyormuş gibi tahayyül etmeye kalksak, elbette 'sevmeyi' veya 'acıma'yı değil, 'nefret'i hak eden insan manzaralarıyla karşılaşırdık. Ama bu adilâne bir değerlendirme miydi? Bir insanın bir ömür boyu çıkardığı balgamı veya yellenmeyi bir günde çıkarmış gibi hayal edip ondan nefret ile kendisinden kaçmak ne kadar çirkin, kerih ve yanlış ise, bu da en az o kadar yanlış olurdu.

Velhasıl, mü'min kardeşimizi sevemediğimiz tabloların altında, iyice eşelersek, 'ene'nin hissesi, 'enaniyet'ten gelen bir asabiyetle nefsin kendini masum, başka mü'minlerin nefislerini ise mahkum etme gayreti yatıyordu. Tâ ki, kendini tezkiye ve tebrie edip yüceltebilsin!

'Ene' ise, özelde Risale-i Nur'un "Otuzuncu Söz"ünde açıklandığı üzere, 'Hüve'ye râm olmadıkça, şirk derelerini besleyen kaynak değil miydi?

Kısacası, mü'min kardeşini sevmemeler, zahirî gerekçesi ne olursa olsun, altında yatan aslî unsur, 'enaniyet' idi ve 'enaniyet,' sahih ve halis bir imanı engelleyen ve bozan en birinci şirk zeminiydi.

Bu çerçeveden bakınca, hadisin verdiği ders, nasıl da insanın içine oturuyor: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe—yani, buna göre, enaniyetinizi aşmadıkça—iman etmiş olmazsınız."

HaDiS oKuMaLaRı/ BiRBiRiNiZi SeVMeDiKÇe
Logged

Ne BeYaN-i HaLe Cu'ReT, Ne FiGaNa TaKaTiM VaR.Ne ReCa Yi VaSLa GaYReT, Ne FiRaHa KuDReTiM VaR...
27 Eylül 2007, 10:32:38 ÖS 22
Üye Bilgileri
TaLiA
Genel Yönetici
*

Mesaj Sayısı: 2483
Nerden:

WWW Offline
« Yanıtla #1 :»

Bir hadis-i kudsîde, Resul-i Ekrem’e hitaben, "Habibim! Ben bu âlemleri senin için yarattım" buyurulur. ‘Her cemal ve kemal sahibinin kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi’ hakikati temelinde izahı gereken, manidar bir kudsî hadistir bu. Gelin görün ki, ne burada hususan bu konuyu ele almayı düşünüyoruz; ne de bu konuya hakkını verecek bir kalbî ve fikrî olgunluğun sahibiyiz.
Hadis-i kudsî ile bize haber verilen bu ilahî hitaba karşı Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) verdiği cevap da manidardır. "Bu âlemleri senin için yarattım" diyen Zât-ı Zülcelâl’e hitaben Resul-i Ekrem (a.s.m.) verdiği cevap, "Ben de bu âlemleri Senin için terkettim" olmuştur. Gerçekten, billur gibi şeffaf ve parlak hayatının belgelediği üzere, o, bu dünyadan O’na giden ve O’nu tanıtan herşeyi almış; ama bu dünyanın posasına asla yatırım yapmamıştır.


Onun ne şöhret olma derdi vardır, ne zengin olma sevdası, ne de iktidar hastalığı. Mekke müşrikleri kendisine "Ne istersen verelim; malsa mal, kadınsa kadın. İstediğin oysa, seni başımıza kral yapalım" teklifiyle geldiğinde, o, "Ben de şu âlemleri Senin için terkettim" sözünü yüreğinin ta derinliklerinden kopup gelerek söyleyen biri olarak cevap vermiştir: "Bir elime güneşi, öbür elime ayı verseniz bile vazgeçmem.


O, Zât-ı Zülcelâl’in mutlak rububiyetine karşı küllî bir ubudiyet çizgisinde, değil küçük kazançlar uğruna küçük tavizler vermek; ‘iktidar’ gibi zahiren en büyük bir kazanç önüne sunulduğu halde zerre miskal taviz vermemiştir o. Rabbinin rızasına aykırı en küçük bir hareketin karşılığı ay ve güneşin sahibi olmak olsa dahi, yolundan zerre miskal şaşmayacağını bildirmiştir. Ama, o eşyanın posasını, dünyanın maddî yüzünü mülk ve melekûtun Mâlik-i Hakikîsi adına öylesine net bir biçimde terkettiği içindir ki, güneş de ona musahhar kılınmıştır, ay da. Ümmî nebî hayatında bir kez ‘elif’ yazmış; o tek elif hatırına koskoca ay iki parçaya ayrılmıştır!


Mekke müşriklerine "Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz bile vazgeçmem" diyen insanın eline, ay da, güneş de verilmiştiróama, onları vermeye gerçekten kâdir olan Zât-ı Zülcelâl tarafından.


"Şu âlemleri Senin için terkettim" diyen insana, mazhar olduğu mucizelerin belgelediği üzere, tüm âlemler musahhar kılınmıştır.


İktidara beş para değer vermeyen; "Melik nebi değil, kul nebi olmak isterim" diyen zâtın dâvâsına az zamanda Mekke’nin kapıları da açılmıştır; Mısır’ın, Bizans’ın ve İran’ın kapıları da.


Şu dünyada yamalı hırkayla yaşamaktan yüksünmeyen zâtın yamalı bir hırkası dahi, tarih boyu, en büyük padişahın en ziyade mücevher işlemeli kaftanından daha fazla değer taşımış; kuşaktan kuşağa altın mahfazalar içinde aktarılmıştır.


En büyük bir zenginin dünyanın en pahalı modaevinden alınmış elbisesi dahi o kişi öldüğünde atılacak çöplük ararken, zira ‘ölü elbisesi’ olarak kimse onu giymeye yanaşmazken; onun değil hırkası ya da şalı, mübarek sakalının her bir teli dahi eşsiz bir hazine olarak saklanmaktadır.


Dünya, dünyayı isteyene değil, dünyayı Rabbi adına terkedene musahhar kılınmıştır.


Elbise meraklılarının en pahalı elbiseleri beş para etmez, bedava bile rağbet görmez hale gelirken, onun en sade kumaştan en gösterişsiz elbisesi, halen dahi yeryüzünün en pahalı, daha doğrusu ‘paha biçilmez’ elbisesi hükmündedir.


O Mekke’de hakarete, Taif’te taşlanmaya, Medine’de nifak ve ihanete şahsı adına üzülmeyip, şahsına gelen her kötülüğe Rabbinin dini adına tahammül ettiği; bir gün dahi ‘şöhret’ime halel gelecek türünden düşüncelere kapılıp gitmediği için de, bindört yüzyıldır en ziyade bilinen, en ziyade anılan, en ziyade tanınan insan odur. Her gün yüz milyonlarca ehl-i salât mü’minin ettiği salât ve selâmlar, bu bilinme ve anılmanın ibretli ve hikmetli bir delilidir.


Bu vâkıa karşısında, bizim alacağımız bir ders yok mudur?


Hadisenin kendisi, hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmaksızın, neyin ne olduğunu ve bizim de nerede durmamız gerektiğini apaçık gösteriyor.


Ayrıca, insan yine ondan rivayet olunup ayrı hadis külliyatlarında farklı versiyonlar ile zikredilen şu mealdeki hadis-i şerife kalbini açınca, olduğumuz yerin hakiki vaziyeti ile olmamız gereken yerin adresi, berrak bir şekilde beliriyor:


"Kimin hicreti Allah’a ve Resulüne ise, onun her işine Allah ve Resulü yeter. Ve kimin hicreti bir dünyalığa veya bir kadına ise, yeryüzünün neresine giderse gitsin, helâk olmaktan kurtulamayacaktır."



YöNeLiŞiN aDReSi
Logged

Ne BeYaN-i HaLe Cu'ReT, Ne FiGaNa TaKaTiM VaR.Ne ReCa Yi VaSLa GaYReT, Ne FiRaHa KuDReTiM VaR...
Sayfa: [1]   Yukarı git
Cevap Yaz Yeni Konu Haberdar Et
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.15 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.044 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu