Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174

Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
İslami Düşünce Platformu (Arsiv Ana sayfa) => Sorular ve Cevaplar

Konu: MÜRŞİD NASIL BULUNUR?

Sayfa: [ 1 ]
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
2
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
3
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
4
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
5
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
6
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
7
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
8
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
9
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
10
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
11

07.10.2007 17:52:39
MÜRŞİD NASIL BULUNUR?

Görevli kıldığı kişileri biz nasıl buluruz?
Görevli kıldığı kişileri Allâhû Tealâ tayin ettiğine göre mutlaka O bilecektir. Rabbimiz Nahl Sûresi'nin 9 âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki,

16/ NAHL-9: Ve alallahi kasdüssebiyli ve minhâ cair, ve lev şâe lehedâküm ecma'ıyn.
Sebiyllerin (dergâhlardan Sırat-ı Müstakiym'e ulaşan bütün yolların, yani mürşidlerin) kastedilmesi (tâyin ve tespit edilmesi) yalnız Allah'ın üzerine (vazife) dir. Ve ondan sapanlar da var. Eğer Allah dileseydi herkesi (sebiyller ve Sırat-ı Müstakiym üzerinden) hidayete erdirirdi.

Allahû Tealâ tayin etti ise ve Allahû Tealâ yolun doğrusunu gösterecekse, bizim için tayin edilen bu çeşmeleri, bu önderleri bize göstermesini Rabbimizden talep edeceğiz. Zaten her namaz kılan kişi kıldığı namazın her rekatında, Fatiha Sûresini okurken böyle bir talebin sahibidir. Ancak henüz bunun idrakinde olmadığı için talebi var ama henüz bir gayretin sahibi olmamıştır. Talep yetmez bir de gayret gerekiyor.
Fatiha Sûresini yeniden gözden geçirirsek göreceğiz ki;

1/ FATİHA-2: Elhamdülillahi rabbil alemin.
Hamd; âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.
1/ FATİHA-3: Errahmanirrahim.
Rahmân'dır, Rahîm'dir.
1/ FATİHA-4: Maliki yevmiddin.
Din günü'nün MALİK' idir.
1/ FATİHA-5: İyyake na'büdü ve iyyake nestain.
Allah'ım! Yalnız Sana kulluk eder, ve yalnız Sen'den İSTİANE isteriz.
1/ FATİHA-6: İhdinassıratalmüstakım.
(Bu istianen ile) bizi: SIRAT-I MÜSTAKİYM'e hidayet et (ulaştır).
1/ FATİHA-7: Sıratellezine en'amte aleyhim ğayril mağdubi aleyhim veleddâllin.
O (SIRAT-I MÜSTAKİYM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (mürşidlerine ulaşamayanların) yolu değil.

Zaten biz o kişileri arıyoruz. O kişilerden olmak istiyoruz. Çünkü Al-i İmran Sûresi'nin 164. âyet-i kerîmesinde Rabbimiz bu kişilerden bahsetmişti. O mü'minlerin üzerine olan nimetini tamamlamak üzere Allah tarafından görevli kılınanlardan bahsetmişti. Şimdi bunun farkına vardık, talebimizi kuvveden fiile çıkarma zamanı geldi. Ve bu talebimizi nasıl gerçekleştireceğimize dair Kur'ân-ı Kerîm boyunca yine araştırmalarımız devam ediyor. Biz ne istiyorduk, istiâne (yardım) istiyorduk. Rabbimiz de Allah'a ulaştıracak bu istiânenin nasıl isteneceğini Bakara Sûresi'nin 45. âyeti kerîmesinde şöyle açıklıyor;
2/ BAKARA-45: Veste'ınu bissabri vessalât. Ve inneha lekebiratün illâ alel haşi'ın.
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin. Fakat muhakkak ki bu, (hacet namazı ile kişiyi Allah'a ulaştıran mürşidi sormak ) huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Ve Bakara Sûresi'nin 46. âyeti kerîmesinde de böyle bir yardım sahiblerinin nasıl düşündüklerini, nasıl bir imâna sahip olduklarını Rabbimiz buyuruyor;

2/ BAKARA-46: Ellezine yezunnune ennehüm mülâku rabbihim ve ennehüm ileyhi raci'un.
O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O'na döneceklerini bilirler (yakîn derecesinde inanırlar).

Ve işte o zaman imân sahipleridirler. O kişiler ki artık Rablerine döneceklerini idrak etmişlerdir. Çünkü nefslerini tezkiye edip ruhlarını Allah'a bu dünya hayatında iken ulaştırmaya imân ettikleri, inandıkları an böyle bir idrake ulaşabilirler.
Sonra bu kişilerin Rab'lerine ulaşmak üzere yola çıktığı anda, irşad kademesine ulaşıp tövbe ettiği anda kalblerine imânın yazıldığını göreceğiz. Sabır ve namazla nasıl istiane isteneceğini Peygamber Efendimiz (SAV)'in hadislerinden anlıyoruz. Bu âyet-i kerîme inzal olunduğunda (SAV) Efendimize sahabe diyor ki; "Ya Rasûlallâh! biz nasıl sabır ve namazla yardım isteriz Rabbimizden?" Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; "Siz daha önce cahiliyet devrinin adetlerini yapıyordunuz. İblisden soruyordunuz. Artık Rabbim buyurdu ki; "iblisden değil, benden sorsunlar" ve Cebrâil kardeşim bana iki namaz öğretti. Birincisi istihare namazı. Bir şey hakkında hayırlı veya şerli olduğunu bilmek için Rabbimizden isteyeceğimiz yardım Perşembeyi Cuma'ya bağlayan gece boy abdestiyle kılacağımız iki rekatlı bir namaz. İkincisi hacet namazı ki, bir ihtiyacımızın giderilmesi hususunda kılacağımız namazdır. Ve eğer istiane için kılacaksak, bu istiane sadece Allah'dan bizim nefsimizi tezkiye edecek bir mürşidin sorulmasıdır. Allahû Teala'nın ayrıca bu hususta sözü var. Bakara Sûresi'nin 186. âyet-i kerîmesinde:

2/ BAKARA-186: Ve izâ se'eleke ıbâdi anni feinni karibü. Ücibü da'veteddâ'ı izâ de'âni, felyestecibüli velyü'minü bi le'allehüm yerşüdün.
Ve kullarım, sana benden sorduğu zaman, Ben muhakkak ki (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlarda benim (davetime) icabet etsinler ve bana imân etsinler (Mü'min olsunlar). Böylece irşada ulaşsınlar (irşad olsunlar).
Demek ki; Allahû Tealâ, irşad olunma hususunda mutlaka bize yardımcı olacağını ve dualarımızı kabul edeceğini, taleplerimizi geri çevirmeyeceğini buyuruyor.
İşte Peygamber (SAV) Efendimiz'in hadisi şerifine göre, perşembeyi cumaya bağlayan gece veya mübarek gecelerden birinde boy abdestiyle kılacağınız dört rekatlık bir namazın sonunda mürşidimizin gösterilmesi için dua ederiz. Yatağımızı kıbleyi sağa alacak şekilde kurarız. Yatmadan evvel üç defa Âyetel Kürsiyi okuyup, kimseyle konuşmadan sağ yana kıbleye dönük vaziyette yatarız. Bu namazda okuyacağımız sûreler şöyle;
Birinci rekatında Fatiha'dan sonra üç defa Âyetel Kürsî, ikinci, üçüncü, dördüncü rekatlarda Fatiha'dan sonra, İhlas, Felâk, Nas Sûreleri okunur.
Eğer En'am Sûresi'nin 125. âyet-i kerîmesine göre kalbimiz teslimlere açılmışsa, Rabbimiz bize, bizim nefsimizi tezkiye edecek, Rabbimizin görevli kıldığı birini mutlaka gösterecektir.



abdulhamit 10.10.2007 17:48:32
Size Hz Muhammed (sav) gibi bir mürşid yetmiyor mu ? Yetmiyor da başka mürşitlerin peşine mi düştünüz.
Üstelik ayetlerdeki mealler çarpıtma dikkatli olun Allah için
 aldanmayın ve aldatılmayın

10.10.2007 18:11:06
Size Hz Muhammed (sav) gibi bir mürşid yetmiyor mu ? Yetmiyor da başka mürşitlerin peşine mi düştünüz.
Üstelik ayetlerdeki mealler çarpıtma dikkatli olun Allah için
 aldanmayın ve aldatılmayın
         
        Mürşidin ne anlama geldiğini ve mürşidin ne olduğunu bilmediğiniz için bu soruyu somanız çok doğal ve normal.öncelikle mürşid nedir bunu bilirsek bu sorunuzun cevabını öğrenmiş oluruz.
    Sizin kendi kişisel fikriniz kendi fikrinizle insanları KURAN ayetlerinden uzaklaştırmaya çaba harcamayınız inşallah.Türkiye de en az 73 mealli KURAN var hangisi çarpıtma değil sizce.En doğrusunu ALLAH bilir şüphesiz.Sorun RABBİMİZE o size bunu bildirir inşallah.Kılın hacet namazını inşallah size doğruyu göstersin kim doğru kim yanlış ama doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt etmek için ALLAH tan yardım isterseniz.Kendi kişisel fikrinizle ayetleri yalanlamayınız inşallah .Bu müdahelelerle farkında olmadan vebal yüklenmektesiniz.

abdulhamit 10.10.2007 18:21:22
Değerli kardeşim, benimle iddia ve inada mı giriyorsun ? Seni bak mahcup ederim sonra ve bu alıntı cümlelrini de sana kabul attirririm inşallah

Alıntı
Türkiye de en az 73 mealli KURAN var hangisi çarpıtma değil sizce.En doğrusunu ALLAH bilir şüphesiz

Hadi, bakalım kuran tefsirlerine  HODRİ MEYDAN
kendi kişisel fikrimle aYETLERİN yorumu bana ait değildir. Ama sizi MİHR İSKENDER yönlendiriyorsa  onu bilemem

10.10.2007 18:52:31
İRŞAD ve MÜRŞİD
11-15-1- İRŞAD
İrşad olunma, aydınlanma olgunlaşma demektir.
Rabbimiz Bakara sûresi'nin 186. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor, ve kendi davetini açıklıyor.

2/ BAKARA-186: Ve izâ se'eleke ıbâdi anni feinni karibü. Ücibü da'veteddâ'ı izâ de'âni, felyestecibüli velyü'minü bi le'allehüm yerşüdün.
Ve kullarım, sana benden sorduğu zaman, Ben muhakkak ki (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlarda benim (davetime) icabet etsinler ve bana iman etsinler. Böylece irşada ulaşsınlar (irşad olsunlar).

Buradan "İRŞAD"ın Allah'ın daveti olduğu ortaya çıkıyor. Ve bütün Allah'ın dostlarının daveti irşaddır, ve bu irşadın kurtuluş olduğu açıktır.

40/ MÜ'MİN -38: Ve kaâlelleziy âmene yâ kavmittebi'ûni ehdiküm sebiylerreşâd.
O emin olan kişi (Mürşid) dedi ki, "Ey kavmim! Bana tâbî olun ki sizi (Sebiler Reşad'a) irşad yoluna ulaştırayım."
40/MÜ'MİN-39:Yâ kavmi innemâ hâzihilhayâtüddünyâ metâ'un ve innel'âhırete hiye dârülkarâr.
Ey kavmim! Muhakkak ki bu dünya hayatı (geçici) bir maldır. Ve muhakkak ki ahiret karar (devamlı kalınacak) yeridir.
40/ MÜ'MİN-40: Men amile seyyieten felâ yüczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev ünsâ ve hüve mü'minün feülâike yedhulûnelcennete yürzekuûne fiyhâ bigayri hisâb.
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar mü'minlerdir. Onlar cennete konulacak ve orada hesapsız rızıklandırılacaklardır.
MÜ'MİN-41: Ve yâ kavmi mâ li ed-ûküm ilennecâti ve ted-ûnenî ilannâr.
Ey kavmim, ben sizi necat'a kurtuluşa çağırıyorum siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz".

Buradan bir gerçek ortaya çıkıyor. NECAT'ın ancak irşad'la mümkün olduğu. Allah'ın düşmanları ise tam tersini yani ateşi emreder.

HUD-97: İlâ fir-avne ve melâihi fettebeû emre fir'avne ve mâ emrü fir'avne biraşîd.
Firavun ve ileri gelenlerine emre tâbî olmaları bildirildiği halde Firavunun emri irşad değildi.


11-15-2- İRŞADA ULAŞMA
İrşad emri veren Mürşidler ise insanları Allah'a ulaştırır.

18/ KEHF-17 : Men yehdillâhü fehüvelmühted, ve men yudlil felen tecide lehü veliyyen mürşidâ.
Allah kimi kendisine hidayet etmişse (kimin ruhunu kendisine ulaştırmışsa) o muhakkak ki hidayete ermiştir. Kim de dalâlete düşmüşse onun için bir velî mürşid bulunmaz.

Görülüyor ki, dalâlet mürşidin yokluğundan kaynaklanıyor. Diğer taraftan Peygamber Efendimiz (SAV) zamanını düşünecek olursak hepsinin irşad olduğunu görüyoruz.

49/ HUCURAT-7: Va'lemû enne fiyküm resûlallah, lev yütıy'uküm fiy kesiyrin minel'emri le'anittüm, ve lâkinnallahe habbebe ileykümül'iymâne ve zeyyenehü fiy kulûbiküm, ve kerrehe ileykümülküfre velfüsûka vel'ısyân, ülâike hümürrâşidûn.
Bilin ki, içinizde Allah'ın Resûlü var, şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah size îmanı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size küfrü, fıskı, ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar İRŞAD'a ulaşanlardır.
49/ HUCURAT-8: Fadlan minallahi ve ni'meh, vallahü aliymün hakiym.
Bu Allah'tan bir fazl ve nimettir. Ve Allah bilir ve hikmet sahibidir.
Âyet-i kerîmede beyan olunduğu gibi bütün sahabe irşad olunarak Cennet ehli olmuştur. Mürşidleri de Peygamber Efendimiz (SAV)'dir. Onlara âyetleri tilâvet etmiş onları tezkiye etmiş ve onlara kitap ve hikmet ve daha bilmediklerini öğretmiştir.


11-16- EN GÜZEL (AHSEN)
SIĞINAĞA ULAŞMAK

11-16-1- ALLAH'IN İNDİ AHSEN SIĞINAKTIR
AL-İ İMRÂN-14: Züyyine linnâsi hübbüşşehevâti minennnisâi velbenîne velkanâtîril mükantarati minezzehebi vel fiddati vel haylil müsevvemeti veleen'âmi vel hars, zâlike metâül hayâtiddünyâ, vellâhü ındehû hüsnül meâb.
İnsanların kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma ve güzel atlara, davarlara ve ekinlere olan düşkünlükleri, onların hırsını artırır. İşte bunlar dünya hayatının meta'larıdır. Halbuki Allah'ın indi en güzel sığınaktır.

Bu kâinattaki en güzel sığınak (hüsnül meab) Allah'ın indi'dir. Ve insanın en güzel sığınak olan Rabbine ulaşabilmesi için nefsini tezkiye etmesi gerekiyor. İnsan nefsini ise (ahsen kelimesi kullanılıyor) ahsen olabilecek, en güzele dönüşebilecek bir yapıda yaratmış yüce Rabbimiz.

95/ TİN-4: Lekad halaknel' insâne fiy ahseni takviymin.
Andolsun ki, biz insanı (insanın nefsini) en güzele (ahsene) ulaşabilecek bir takvim içinde yarattık .
95/ TİN-5: Sümme redednâhü esfele sâfiliyn.
Sonra onu esfel-i sâfiline reddettik.

Esfeli Sâfilin, cehennem'in en aşağı, en korkunç katıdır. İnsanlar oraya da gidebilecek bir fıtratta yaratılmış. Çünkü nefsimiz 19 kötü afetten oluşuyor. Rabbimiz nefsimizi 19 kötü afetle dizayn etmiş ve bunlardan kurtulması için gerekli reçeteyi Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurmuş.


11-16-2- FELÂH (KURTULUŞ)
Haşr Sûresi'nin 9.âyet-i kerîmesinde ve Tegabün Sûresi 16.âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor;
TEGABÜN-16, HAŞR-9: Ve men yûka şühha nefsihî fe ülâike hümül müflihûn.
Ve kim nefsinin hırsından korunursa işte onlar kurtulanlardır.

Bunun için de Rabbimiz Şems Sûresi'nin 7, 8, 9, 10. âyet-i kerîmelerinde buyurmaktadır ki;

91/ ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.
Yemin ederim ki o nefs sevva edildi (7 kademede).
91/ ŞEMS-8: Fe'elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ.
O'na (o nefse) (Allah'ın) takvası ve (şeytanın) fücuru ilham edilir.
91/ ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Andolsun ki nefsini tezkiye eden felâha erer (cennete girer).
ŞEMS- 10: Kad hâbe men dessâhâ.
Tezkiye olmayan nefs hüsrana uğrayacaktır.

O zaman nefsimizin bu hırsından kurtulmanın tek yolu tezkiyedir. Anlaşılmaktadır ki, hırstan kurtulup, huzurlu hale gelmek için tezkiye olmak, yani takva sahibi olmak gerekmektedir.

3/ ÂL-İ İMRAN-15: Kul e ünebbi'üküm bihayrın min zaliküm. Lillezinettekav ınde rabbihim cennatün tecrî min tahtıhel enharu halidine fîha ve ezvacün mutahharatün ve rıdvanün minallah. Vallâhü basirun bil'ıbad.
De ki "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rab'lerinin katında içinde devamlı kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler ve tertemiz eşler ve Allah'tan rıza (makamı) vardır." Allah kullarını BASİR'dir (görendir, görücüdür).

Takvaya ulaşmak ise veli olmakla mümkündür.

10/ YUNUS-62: Elâ inne evliyâallâhi lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.
O Allah'ın evliyası var ya onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.
10/ YUNUS-63: Elleziyne âmenû ve kânû yettekuûn.
Onlar âmenûdurlar ve takva sahibi olmuşlardır.
10/ YUNUS-64: Lehümül büşra fiylhayâtiddünyâ fiylâhıreh.
Onlara cennette de, dünyada da müjdeler (mutluluklar) vardır.


11-17- RIZAYA ULAŞMAK
Karia sûresinin 6, 7, 8, 9. âyet-i kerîmelerinde;
KARİA-6, 7, 8, 9 : Fe' emmâ men sakûlet mevâzinühû fe hüve fî îşetin raziyeh. Ve emma men haffet mevâzînühû fe ümmuhü hâviyeh.
O zaman kimin sevap tartıları ağır gelirse o takdirde o razı olacağı bir hayattadır. Kimin de sevap tartıları hafif gelirse mekânı ateştir.
Cennete gidecek olanlar razı olanlar, rızaya ulaşanlardır. Kıyametten bir kesit veren Rabbimiz şöyle buyurmaktadır;
ENBİYA-28: Ya'lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm ve lâ yeşfeûne illâ limenirtedâ.
Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de bilir, kimseye şefaat edilmez. Ancak rızaya ulaşanlar müstesna.

Rızaya erenden başkasına şefaat edilmediğine göre rızaya ulaşmadıkça tartıların ağır gelmesi de mümkün değildir. Peygamber Efendimiz (S.AV) buyuruyor ki;
- "Hiç kimse kendi kazandığıyla cennet'e giremez", sahabe soruyor;
- Siz de mi?
- Evet, diyor, ben de.
Nur sûresinin 21. âyet-i kerîmesinde de;
NUR-21: Ve levIâ fadlullâhi aleyküm ve rahmetühû mâ zeka minküm min ehadin ebeden.
Eğer üzerinizde Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, içinizden hiç biriniz ebediyen tezkiye olamazdınız.
ŞEMS-9: Kad eflâha men zekkâha.
Andolsun ki nefsini tezkiye edenler felâha ulaşırlar (cennete girerler).
İnsan Allah'a ulaşmayı dileyerek âmenû olduğu zaman Allah'ın ön rızasına tâbi oluyor.
5/ MAİDE-16: Yehdiy bihillâhü menittebe'a rıdvânehü sübülesselâmi ve yuhricühüm minezzulümâti ilennûri bi'iznihî ve yehdiyhim ilâ sırâtın müstekiym
Allah rızasına tâbî olanları (Allah'a ulaşmayı dileyenleri) bununla (Allah'a) teslim yollarına (mürşidlere) ulaştırır ve izniyle onları zulmetten nura çıkarır ve onları Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırır.

Ve daha sonra ruhlarını Allah'a ulaştırdıkları zaman ilk rızaya ulaşırlar. Tezkiye olan kişi ise Allah'a ulaşmayı dileyen ve Allah'a ulaşan kişidir. Bu kişilerin rızaya ulaşacakları Leyl Sûresi'nin 20. ve 21. âyet-i kerîmelerinde anlatılmaktadır.

LEYL-21: İllebtigâe vechi Rabbihil alâ. Vele sevfe yerdâ.
Onlar sadece Rablerinin vechini (zatını) dilerler. Ve onlar yakında rızaya ulaşacaklardır.
Görülüyor ki rızaya ulaşanlar felâha ulaşanlar, yani cennete girecek olanlardır. Bu Allah'ın ilk rızasıdır.


11-18- iMTiHAN VE TÖVBE
Yüce Rabbimiz başlangıçtan itibaren olaylarla insanları imtihan eder.
2/ BAKARA-216: Kütibe aleykümülkıtâlü ve hüve kürhün leküm, ve asâ en tekrehû şey'en ve hüve hayrün leküm, ve asâ en tühıbbû şey'en ve hüve şerrün leküm. Vallahü ya'lemü ve entüm lâ ta'lemûn
Ve savaş; o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Hoşlanmayacağınız birşey, olur ki, o sizin için bir hayırdır. Seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları ) Allah bilir, siz bilmezsiniz.

Bu olaylar insanların iç dünyalarında meyil oluşturur. Bu meyil Allah'a doğru ise o kişi pozitif meyil sahibidir. Eğer negatif meyil oluşmuşsa şeytanın adımlarına tabi olmuştur. Dünya hayatını füccardan, şeytandan aldığı telkinlerle nefsine tâbi olarak yaşar. Allah onlardan razı değildir. Onlar kâfirdir.

ZÜMER-7: İn tekfürû feinnallahe ganiyyün anküm ve lâ yerdâ li'ibadihilküfr ve in teşkürû yerdahü leküm.
Eğer küfrederseniz bilin ki, Allah sizden müstağnidir, kulların küfrüne razı olmaz. Eğer şükr ederseniz sizden razı olur.

Bu kişiler onları kurtuluşa ulaşıracak tövbeyi yapmazlar. Ve cehenneme gideceklerdir.

BURUC - 10, 11:İnnellezîne fetenûl mü'minîne vel mü'minâti sümme lem yetûbû felehüm azâbü cehenneme ve lehüm azâbülharik innellezîne âmenû ve âmilüssâlihâti lehüm cennâtün tecrî min tahtihel enhâr. Zalikel fevzül kerim.
Şüphesiz ki mü'min erkekleri de mü'min kadınları da imtihan edeceğiz. Sonra tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır. Ancak İman sahibi olup sâlih amel işleyenler için altından ırmaklar akan cennet vardır. İşte bu en büyük fevzdir.
25/ FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan feülâike yübeddilullahü seyyiâtihim hasenât, ve kânallahü gafûren rahıymâ.
Ama (mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle kalbine îmân yazıldığı için) mü'min olan ve (aynı sebeple) nefsi ıslâh edici ameller işleyen kişinin Allah günahlarını sevaba çevirir. Ve Allah günahları sevaba çeviren ve rahmet gönderendir.
25/ FURKAN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan feinnehü yetûbü ilallahi metâbâ.
Kim tövbe eder ve ıslâh edici amel (nefs tezkiyesi) işlerse muhakkak ki o Allah'a tövbeleri kabul edilmiş olarak ulaşır.

Kişinin Allah'a meyli ise o kişiyi tövbeye ulaştırır. İnsanlar için 3 çeşit tövbe vardır.
1-Birinci tövbe; İnsanın Allah ile arasında, insanın her an gerçekleştirebileceği tövbedir. Kişi gönlünce Allah'a yalvarır, af diler. Allah günahlarını affeder ama tekrar aynı günah defalarca işlenir.
2-İkinci tövbe; Allah'ın tayin ettiği mürşit, devrin halifesi, arşı tutan meleklerin ve Allah'ın huzurunda yapılır.
78/ NEBE-38: Yevme yekuûmürrûhu velmelâiketü saffâ lâ yetekellemûne illâ men ezine lehürrahmânü ve kaâle sevâbâ.
Melekler (arşı tutan melekler) saf saf olarak ve ruh (zamanın halifesinin ruhu) oradadırlar. Kendisine Rahmanın izin verdiklerinden (mürşidden ve müridden) başka kimse konuşamaz. Ve doğruyu (kelime-i şehadet) söylerler.
40/ MÜ'MİN-7: Elleziyne yahmilûnel'arşe ve men havlehü yüsebbihûne bihamdi rabbihim ve yü'minûne bih, ve yestagfirûne lilleziyne âmenû, rabbenâ ve si'te külle şey'in rahmeten ve ilmen fagfir lilleziyne tâbû vettebe'û sebiyleke vekıhim azâbelcahiym.
Arşı tutan melekler ve oradaki kişi (arşta bulunan zamanın halifesinin ruhu) Rablerini hamd ile tespih ederler (zikrederler) ve ona îmân ederler ve âmenû olanlar için Allah'tan mağfiret (onların günahlarını sevaba çevirmesini) dilerler. "Rabbimiz" derler, "Senin rahmetin ve ilmin herşeyi kuşatmıştır. Kim tövbe eder de (Mürşidin önünde tövbe eder de) senin yoluna (Sırat-ı Müstakiym'e, sana ulaştıran yola) tâbî olursa o taktirde onlara mağfiret eyle (onların günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru. "

Bu tövbe Mevlana Celaleddin Rumi'nin "Gel, 100 defa tövbeni bozsan da gel" diyerek davet ettiği tövbedir. Mürşidin sözleri tekrarlanarak Allah'a ulaşmayı, Allah'a teslim olmayı dileyerek yapılan tövbedir.
- Günahlar sevaba çevrilir. (Mağfiret)
- Başımızın üzerine ni'met gelir.
- Kalbimize imân yazılır. Mü'min oluruz.
- Bu tövbe ile Sırat-ı Müstakiym'e çıkılır.
- Dalâletten kurtulunur.
- Hidayete adım atılır.
- Amilüssalihata başlanır.
Bu tövbenin bozulması halinde kişi fıska düşer. Fasık olur. Tövbe 3 kez bozulduğu taktirde o kişinin kalbine küfür tab edilir. Ve o kişinin tövbesi kabul olunmaz.

48/ FETİH-10: İnnelleziyne yübâyi'ûneke innemâ yübâyi'ûnallah, yedüllahi fevka eydiyhim, femen nekese feinnemâ yenküsü alâ nefsih, ve men evfâ bimâ âhede aleyhullahe feseyü'tiyhi ecren azıymâ.
Muhakkak ki onlar sana biat ettikleri zaman Allah'a biat etmiş oldular, onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah'ın eli vardı Kim (derecesini nakısa) düşürürse, muhakkakki o nefsi sebebiyle (Allah'a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için) derecesini nakısa düşürmüştür. Kim de Allah'a olan ahdlerini (yeminini, misakını ve ahdini) yerine getirirse ona büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
25/ FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan feülâike yübeddilullahü seyyiâtihim hasenât, ve kânallahü gafûren rahıymâ.
Ama (mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle kalbine îmân yazıldığı için) mü'min olan ve (aynı sebeple) nefsi ıslâh edici ameller işleyen kişinin Allah günahlarını sevaba çevirir. Ve Allah günahları sevaba çeviren ve rahmet gönderendir.
25/ FURKAN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan feinnehü yetûbü ilallahi metâbâ.
Kim tövbe eder ve ıslâh edici amel (nefs tezkiyesi) işlerse muhakkak ki o Allah'a tövbeleri kabul edilmiş olarak ulaşır.

3- Üçüncü tövbe; Bir daha dönüşü, bozulması söz konusu olmayan tövbedir. Bu tövbeye "Tövbe-i Nasuh" denir. Allah'ın huzurunda yapılan bir tövbedir.
İkinci şekil, mürşidin önünde yapılan tövbeden sonra nefsin ıslahı tamamlanıncaya kadar işlenen günahlar örtülür. Salâh nuru verilir. Tövbe bir daha bozulmaz. Bu tövbeyle 28. basamak olan salâh makamına geçilir. İrşada ulaşılır. Sabrın sahibi olunur. Külli zikre geçilir.

66/ TAHRİM-8: Yâ eyyühelleziyne âmenû tûbû ilallahi tevbeten nasûhâ, asâ rabbüküm en yükeffire anküm seyyiâtiküm ve yüdhıleküm cennâtin tecriy min tahtihel'enhâr, yevme lâ yuhziyllahünnebiyye velleziyne âmenû ma'ah, nûrühüm yes'â beyne eydiyhim ve bieymânihim yekuûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfirlenâ, inneke alâ külli şey'in kadiyr.
Ey âmenû olanlar! Allah'a nasuh tövbesiyle tövbe edin ki Allah sizin günahlarınızı örtsün ve sizi altından nehirler akan cennetlere koysun. O gün Allah, Nebîleri ve Onlarla birlikte âmenû olanları utandırmayacaktır. (o gün) Onlar nurları önlerinde ve sağlarında olarak yürürler ve (nasuh tövbesini yaptıkları gün) "Rabbimiz nurumuzu tamamla bizleri bağışla, muhakkak ki sen herşeye kaadirsin." derler.

Bu tövbeden dönmek mümkün değildir. Rabbimiz Tövbe-i Nasuh'da insanı garanti altına alıyor. Bu tövbeyle salâh makamına geçilir. Salâh makamı 7 kademeden meydana gelir. (1. kademe, Tövbe-i Nasuh)
Allah Nasuh Tövbesinde o kişinin başının üzerine sâlah nurunu verir. (2. kademe) Mürşidine tabi olduktan sonra nefsin ıslahına kadar geçen sürede işlediği günahları örter. (3. kademe)

66/ TAHRİM-8: Yâ eyyühelleziyne âmenû tûbû ilallahi tevbeten nasûhâ, asâ rabbüküm en yükeffire anküm seyyiâtiküm ve yüdhıleküm cennâtin tecriy min tahtihel'enhâr, yevme lâ yuhziyllahünnebiyye velleziyne âmenû ma'ah, nûrühüm yes'â beyne eydiyhim ve bieymânihim yekuûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfirlenâ, inneke alâ külli şey'in kadiyr.
Ey âmenû olanlar! Allah'a nasuh tövbesiyle tövbe edin ki Allah sizin günahlarınızı örtsün ve sizi altından nehirler akan cennetlere koysun. O gün Allah, Nebîleri ve Onlarla birlikte âmenû olanları utandırmayacaktır. (o gün) Onlar nurları önlerinde ve sağlarında olarak yürürler ve (nasuh tövbesini yaptıkları gün) "Rabbimiz nurumuzu tamamla bizleri bağışla, muhakkak ki sen herşeye kaadirsin." derler.

Dördüncü kademede kişi irşada ulaşır. Ve külli zikrin sahibi olur.

49/ HUCURAT-7: Va'lemû enne fiyküm resûlallah, lev yütıy'uküm fiy kesiyrin minel'emri le'anittüm, ve lâkinnallahe habbebe ileykümül'iymâne ve zeyyenehü fiy kulûbiküm, ve kerrehe ileykümülküfre velfüsûka vel'ısyân, ülâike hümürrâşidûn.
Bilin ki, içinizde Allah'ın Resûlü var, şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah size îmanı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size küfrü, fıskı, ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar İRŞAD'a ulaşanlardır.
2/ BAKARA -256: Lâ ikrâhe fiddini kad tebeyyenerrüşdü minelgayyi, femen yekfür bittâğûti ve yü'min billâhi fe kadistemseke bil'urvetilvuskâ, lenfisame lehâ. Vallahü semi'un alîm
Dinde zorlama yoktur. Andolsun ki irşad (hidayet yolu, Allah'a ulaştıran yol), gayy (dalâlet yolu, şeytana, cehenneme ulaştıran yol) dan açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. O zaman; kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah'a îmân ederse (âmenû olursa) (Allah'a ulaştıran yolu tercih ederse), artık andolsun ki o, (Allah'tan) kopması mümkün olmayan (sağlam bir kulba) urvet-ül vuskaya (mürşidin eline) (tutunup) yapışmıştır. Allah SEMİ'un ALİM'dir.

Beşinci, altıncı ve yedinci kademeler kölelik makamlarıdır. Allah'ı tesbih ederler. Peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle haşr olunurlar. En üst kademedeki cennetin sahibidirler.
4/ NİSA-69: Ve men yutı'illahe verresûle feulâike ma'alleziyne en'amallahü aleyhim minennebiyyiyne vessıddıkıyne veşşühedâi vessâlihıyn ve hasüne ulâike refiykaâ.
Ve kim Allah'a ve Resûl'e itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği Nebîlerle (Peygamberlerle) ve sıddiyklerle ve şehitlerle ve salihlerle ve (Allah'ın) has kullarıyla beraberdirler. Onlar (ne iyi) arkadaştırlar.
5. kademede irade Allah'a bağlanır,
6. kademede iradenin ref'i yaşanır.
5. ve 6. kademelerde külli irade hakim olur.
7. makamda her devirde sadece bir kişi bulunur. Allah'ın ilâhi iradesi söz konusudur. Allah'ın tecellisi devamlılık arz eder.
7/ ARAF -128: Kaâle mûsâ likavmihiste'ıynû billâhi vasbirû, innel'arda lillah yûrisüha men yeşâü min ibâdih, vel'âkıbetü lilmüttakıyn.
Ey Musa! Kavmine de ki: "Allah'tan sabır dilesinler. Sonunda kurtuluş takva sahipleri içindir. Yeryüzü muhakkak ki Allah içindir. Kullarından dilediği kişiyi ona varis kılar. Ve güzel sonuç sakınanlar içindir.


10.10.2007 18:53:15
11-19- TAGUTA (şEYTANA)
KUL OLMAMAK ALLAH'A KUL OLMAK
11-19-1- TAGUTTAN İÇTİNAP ETMEK (KAÇINMAK)
ZÜMER-15, 16, 17: Kul innel hâsirînellezine hasırû enfüsehüm ve ehlîhim yevmel kıyâmeti elâ zâlike hüvelhüsrânülmübîn. Lehüm min fevkıhim zülelün minennâri ve min tahtihim zülel zâlike yühavvifüllâhi bihî ibâdehû yâ ibadi fettekûn. Vellezinectenebûttagute en ya'bûdûha ve enâbû ilallâhi le hümül büşra fe beşşir ibâdi.
De ki; şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününü kendilerini de kendilerine bağlı olanları da hüsrana uğratanlardır. Dikkat edin işte apaçık hüsran budur. Onlara üstlerinden de altlarından da ateş kat kattır. Allah kullarına böyle ikaz eder. Ey kullarım takva sahibi olun. Ve onlarki tağuta (şeytana) kul olmaktan içtinap (kaçınırlar) ederler ve Allah'a dönerler. (ulaşırlar) onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele.

Rabbimiz Nahl Sûresi'nin 36. âyet-i kerîmesinde şöyle buyuruyor:
NAHL-36 :Ve lekad beasna fî külli ümmetin rasûlen eni'büdüllâhe vectenibuttagute.
Ve and olsun ki, biz her ümmet için taguttan (şeytandan) içtinap edip (kaçınıp) Allah'a kul olsunlar diye resûller görevli kıldık.
24/NUR-21: Yâ eyyühelleziyne âmenû lâ tettebi'û hutuvâtişşeytân, ve men yettebi' hutuvâtişşeytâni feinnehü ye'mürü bilfahşâi velmünker ve lev lâ fadlullahi aleyküm ve rahmetühü mâ zekâ minküm min ehadin ebeden ve lâkinnallahe yüzekkiy men yeşâ', vallahü semiy'un aliym.
Ey âmenû olanlar! Şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o muhakkakki (nefsi ve şeytan tarafından) fuhuşla ve münkerle emredilmiştir. Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti üzerinize olmazsa (nefsinizin kalbine giremezse) içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz. Ve lâkin Allah (nurlarını kalbine göndererek) dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah işitir ve bilir.
2/ BAKARA-208: Yâ eyyühellezine amenûdhulû fissilmi kâffeten, ve lâtettebi'û hutuvâtişşeytan. İnnehü leküm adüvvün mübin
Ey âmenû olan (îmân eden) kimseler! Hepiniz birden SİLM (teslim olma dairesi) içine girin. Şeytanın adımlarına (izlerine) tâbî olmayın. Hiç şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.


11-19-2- ŞEYTANA KUL OLMAMAK
Yine Rabbimiz Araf Sûresi'nin 172. âyeti kerîmesinde (kalu belâ günü) bizden aldığı ahdi yerine getirmemiz için Yasin Sûresi'nin 60. ve 61. âyet-i kerîmesinde hatırlatıyor.
36/ YASİN-60: Elem a'had ileyküm yâ beniy âdeme en lâ ta'büdüşşeytân, innehü leküm adüvvün mübiynün.
Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı, muhakkak ki o (şeytan) size apaçık bir düşmandır.
36/ YASİN-61: Ve eni'büdûniy, hâzâ sırâtun müstekıym.
Ve ben sizden bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı) bu da Sırat-ı Müstakiym (üzerinde bulunmak) tır.

Rabbimiz bizim hüsrana düşmememiz için bu âyet-i kerîmelerle hatırlatarak gerekli reçeteyi veriyor. O zaman ne yapalım ki, taguttan kurtulalım?
Bakara sûresinin 256. âyet-i kerîmesinde;
2/ BAKARA -256: Lâ ikrâhe fiddini kad tebeyyenerrüşdü minelgayyi, femen yekfür bittâğûti ve yü'min billâhi fe kadistemseke bil'urvetilvuskâ, lenfisame lehâ. Vallahü semi'un alîm
Dinde zorlama yoktur. Andolsun ki irşad (hidayet yolu, Allah'a ulaştıran yol), gayy (dalâlet yolu, şeytana, cehenneme ulaştıran yol) dan açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. O zaman; kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah'a îmân ederse (âmenû olursa) (Allah'a ulaştıran yolu tercih ederse), artık andolsun ki o, (Allah'tan) kopması mümkün olmayan (sağlam bir kulba) urvet-ül vuskaya (mürşidin eline) (tutunup) yapışmıştır. Allah SEMİ'un ALİM'dir.


11-19-3- ALLAH'A KUL OLMAK
Demek ki irşad olunmak üzere tağutu inkâr ederek Allah'a âmenu olmak yani Allah'a ulaşmayı dilemek, Allah'ın rızasını kazanmak üzere yola çıkmayı dilemekle mümkündür.
Zariyat suresi 56. ayetinde Allah insanlara kendisine kul olmalarını emrediyor. İnsan Allah'a kul olmayı dilerse, bu basamak başlangıçtaki kulluktur. Kulluk kişinin talebiyle başlar. Bu sebepten başlangıçtaki kulluk âmenû olunduğu zaman gerçekleşir. Daha sonra bu talep, istek o kişiyi Sırat-ı Müstakiym'e çıkmasını sağlayacak, mürşide ulaştıracaktır. Mürşide tâbî olduğu gün ise ön kulluğa ulaşılır. Kulluğa adım atılmış olur. Sırat-ı Müstakiym'e çıkılmıştır. Kul olmaya gerçek namzettir.
Fatiha suresi 5. âyetinde Allah'tan istediğimiz kul olmak ancak Sırat-ı Müstakiym üzerine çıkmakla gerçekleşir.

1/ FATİHA-5: İyyake na'büdü ve iyyake nestain.
Allah'ım! Yalnız Sana kulluk eder, ve yalnız Sen'den İSTİANE isteriz.
1/ FATİHA-6: İhdinassıratalmüstakım.
(Bu istianen ile) bizi: SIRAT-I MÜSTAKİYM'e hidayet et (ulaştır).

O halde insanın Allah'a kul olması Sırat-ı Müstakiym üzerine çıkması ile gerçekleşir. Peygamber Efendimiz;

3/ ÂL-İ İMRAN-51 : İnnallahe rabbi ve rabbiküm fa'büdûh. Hâzâ sırâtun müstakîm.
"Allah; hiç şüphesiz benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O halde (öyleyse) O'na kul olun. İşte bu SIRAT-I MÜSTAKİYM'dir."

İbrahim A.S babasına Meryem 43. âyetinde kulluğa, onu Allah'ın kulu yapacak Sırat-ı Müstakiym'e davet ediyor.
Sırat-ı Müstakiym'e çıkmak kulluğun başlangıcıdır. Bir insanın Sırat-ı Müstakiym'e çıkabilmesi için başının üzerine ni'met verilmesi gerekir. Sırat-ı Müstakiym, başlarının üzerine ni'met verilenlerin yoludur.
1/ FATİHA-7: Sıratellezine en'amte aleyhim ğayril mağdubi aleyhim veleddâllin.
O (SIRAT-I MÜSTAKİYM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (mürşidlerine ulaşamayanların) yolu değil.
Bu ni'met nedir?
3/ ÂL-İ İMRAN-164: Lekad mennallahü alel mü'minîne iz be'ase fîhim resûlen min enfüsihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkihim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablü lefî dalâlin mübîn.
Andolsun ki mü'minlerin (başlarının) üzerine (Resûllerin ruhları) bir nimet olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinden bir Resûl be'as ederiz, onların aralarında (her kavmin içinde) onlara Allah'ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu Mürşid Resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

Âyet-i kerimede görüldüğü gibi bu ni'met insanların arasında yaşayan Allah'ın resûlüne aittir. (Devrin imamının)

40/ MÜ'MİN-15: Refiy'udderecâti zül'arş, yülkıyrrûha min emrihî alâ men yeşâü min ıbâdihî liyünzire yevmettelâak.
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh ulaştırır.

Allah bu ni'metin resûle ait ruh olduğunu ve kişiyi Sırat-ı Müstakiym'e çıkardığını ifade etmektedir. Bu ruhun başımızın üzerine gelmesi bizim ruhumuzun Sırat-ı Müstakiym'e çıkmasını sağlar. Rabbimizden bize ulaşan bu ni'met olmaksızın bir insanın ruhunun Sırat-ı Müstakiym'e çıkarak seyr-i süluk yapması ve Allah'ın Zat'ına bu dünya hayatında yaşarken ulaşması mümkün değildir. Bu sebeple Rahman 33'de "Göklerin kutrunu aşamazsınız." ifadesi ile gerçeği Rabbimiz açıkça belirtiyor.

55/ RAHMAN- 33: Yâ ma'şerelcinni vel'insi inisteta'tüm en tenfüzû min aktârissemâvâti vel' ardı fenfüzû , lâ tenfüzûne illâ bisultân.
Ey insan ve cin topluluğu! İçinizden hanginiz şu göklerin çapını aşabilir (de Allah'a ulaşabilir)? Hiçbiriniz yapamazsınız; ancak bir sultanla.

Bu sultana tabi olmak istemeyen gurur ve kibir sahibi insanlar, Allah'ın ayetlerini yalanlayıp inkar ederler. Allah onların durumunu Ahzab 40'da anlatmaktadır.

33/ AHZAB-40: Mâ kâne muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm, ve lâkin resûlallahi ve hâtemennebiyyin , ve kânallahü bikülli şey'in aliymâ.
Muhammed aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat O, Allah'ın Resûl'ü ve Nebîlerin hatemidir, sonuncusudur. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.

Görülüyor ki insanın Sırat-ı Müstakiym üzerine çıkmasına sebep, Allah'ın emrinden başının üzerine gönderdiği resûlün ruhudur. Bu ruh o insan için bir ni'mettir. Sırat-ı Müstakiym üzerinde kalmasını sağlayan bir muhafızdır.

13/ RAD-11: Lehü muakkıbâtün min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehü min emrillâh , innallahe lâ yugayyirü mâ bikavmin hattâ yugayyirû mâ bienfüsihim, ve izâ erâdallahü bikavmin sûen felâ meredde leh , ve mâlehüm min dûnihî min vâl.
Önünden ve ardından (önünden ardına doğru uzanan) onu takip eden (mürşidin ruhu) vardır. Allah'ın emrinden olup onu muhafaza eder. Onlar nefslerini bozmadıkça, Allah muhakkak ki onların durumlarını bozmaz. Bir kavme Allah azap diledimi artık onun geri çevrilmesine çare yoktur. Onlar için Allah'tan başka bir yardımcı da yoktur.

Ruhumuz açısından kulluk, resûlün ruhu başımızın üzerine gelip Sırat-ı Müstakiym'e çıktığımız zaman başlar. Ruh seyr-i sülukunu tamamlayıp Sırat-ı Müstakiym'in sonuna ulaşır. Sıdretül Münteha'yı geçerek Adem'e (boşluğa) ulaşır ve bir süre sonra Allah'a ulaşır. Allah, o kulun ruhuna meab olmuştur. Ve ruh Allah'ta yok olur. Bu ruhun Allah'a teslimidir. Kişi ilk kulluğa ulaşmıştır. Allah ile kul arasındaki 28 basamağın 22. basamağı 1. kulluğa ulaşılan basamaktır.
Rabbimiz bütün insan ruhlarının üzerine, teslimi, 11 defa farz kılmıştır.

13/ RAD-21 : Velleziyne yasılûne mâ emerallahü bihî en yûsale ve yahşevne rabbehüm ve yehâfûne sûelhisâb.
Ve onlar Allah'ın (ölümden evvel) Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşu duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.
30/ RUM-31: Müniybiyne ileyhi vettekuûhü ve ekıymussalâte ve lâ tekûnû minelmüşrikiynç
O'na (Allah'a) dön (Allah'a ulaş) ve takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.
51/ ZARİYAT-50 : Fefirrû ilallah, inniy leküm minhü neziyrün mübiyn.
Öyleyse Allah'a kaç (Allah'a ulaş, Allah'a sığın). Muhakkak ki ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.
39/ ZÜMER-54 : Ve eniybû ilâ rabbiküm ve eslimû lehü min kabli en ye'tiyekümül'azâbü sümme lâ tünsarûn.
Allah'a dön (ruhunu Allah'a ulaştır) ve (böylece) Allah'a teslim ol, üzerine azab (kabir azabı) gelmeden önce (ölümden önce). Yoksa sonra yardım olunmazsın.
73/ MÜZEMMİL-8: Vezkürisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtiylâ
Rabbinin (Allah'ın) ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O'na (Allah'a) dön (ulaş, vasıl ol).
89/ FECR-28: İrci'ıy ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh.
Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. (Ey ruh) Allah'a (Rabbine) geri dönerek ulaş.
42/ ŞURA- 47: Isteciybû lirabbiküm min kabli en ye'tiye yevmün lâ meredde lehü minallâh, mâ leküm min melcein yevme izin ve mâ leküm min nekiyr.
Allah tarafından geri çevrilmesine çare olmayan (ölüm) günü gelmeden evvel Rabbinizin davetine icabet edin. Ecel günü (geldiği zaman) sizin için başka (kaçıp sığınacağınız) bir sığınak yoktur ve onu inkâr da edemezsiniz.
10/ YUNUS-25: Vallahü yed'û ilâ dârisselâm, ve yehdiy men yeşâü ilâ sırâtın müstekıym.
Ve Allah teslim yurduna (ruhu teslim alacak olan kendi Zat'ına) davet eder. Ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kişiyi Sırat-ı Müstakiym'e (Allah'a ulaştıran yola) ulaştırır, vasıl eder.
31/ LOKMAN-15: Ve in câhedâke alâ en tüşrike biy mâ leyse leke bihî ilmün felâ tütı'hümâ ve sahıbhümâ fiyddünyâ mağrûfen vettebi' sebiyle men enâbe ileyy, sümme ileyye merci'uküm feünebbiüküm bimâ küntüm ta'melûn
Ve eğer annen, baban bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Kim bana dönmüşse (ruhu ölümden evvel bana ulaşmışsa) sen de onun yoluna tâbî ol (aynı yolu takip ederek sen de Bana ulaş), sonra (ölümden sonra) hepiniz bana döneceksiniz (Azrail AS. sizi Bana getirecek) size yaptıklarınızı haber vereceğim.
5/ MAİDE-7: Vezkürû ni'metallahi aleyküm ve miysâkahülleziy ve esekaküm bihî iz kültüm semi'nâ ve eta'nâ vettekullah, innallahe aliymün bizâtissudûr
Allah'ın üzerinizdeki nimetini zikredin ki ve O'na verdiğiniz misakinizi zikredin ki O, misakinizle sizleri bağlamıştı (yeminlerinizi üzerinize farz kılmıştı) o zaman (elestü bi rabbiküm günü) işittik ve itaat ettik demiştiniz. Ve Allah'a takva sahibi olun, muhakkak ki Allah sinelerdekini bilir.
6/ EN'AM-152: Ve lâ takrebû mâlelyetiymi illâ billetiy hiye ahsenü hattâ yeblüga eşüddeh, ve evfûlkeyle velmiyzâne bilkıst, lâ nükellifü nefsen illâ vüs'ahâ ve izâ kultüm fa'dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi'ahdillâhi evfû, zâliküm vassâküm bihî le'alleküm tezekkerûn.
Yetimin malına ahsen olanın dışında bulûğa erinceye kadar yaklaşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. Hiç kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz. Şahitlik ettiğiniz zaman akrabanız olsa dahi adaleti yerine getirin. Allah ile olan ahdlerinizi (Allah'a verdiğiniz nefsinizin yeminini, ruhunuzun misakini, vechinizin ahdini) yerine getirin. İşte bu Allah'ın sizi bağladığı (taahhüt altına koyduğu) şeydir. Umulur ki böyle tezekkür edersiniz.

Fizik vücut için ise kulluğun başlangıcı aynıdır. Sırat-ı Müstakiym'e çıkıldığı gün, o günden itibaren fizik vücut şeytanın adımlarına tabi olmaktan sakınıp, Allah'a kul olmaya başlar. Bu vazifeyi Rabbimiz gene resûlüne vermiştir. Bu resûlün görevi yerine getirmesi halinde kişi fizik vücudu açısından da Allah'a kul olacaktır.

16/NAHL-36: Ve lekad be'asnâ fiy külli ümmetin resûlen eni'büdullahe vectenibûttâguût, feminhüm men hedallahü ve minhüm men hakkat aleyhiddalâleh, fesiyrû fiyl'ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetülmükezzibiyn.
Ve andolsun ki biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde Resûller be'as ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah'a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.

Ancak bu kulluk (fizik vücudun kulluğu) ruh Allah'a teslim olduğu zaman gerçekleşmez. Fizik vücudun Allah'a teslimi 25. basamakta gerçekleşir.

4/ NİSA-125 : Ve men ahsenü diynen mimmen esleme vechehü lillâhi ve hüve muhsinün vettebe'a millete ibrâhiyme haniyfâ, vettehazallahü ibrâhime haliylâ.
O kişiden vechi, (fizik vücudu) dinde daha ahsen kim vardır? O kişi ki vechini (fizik vücudunu) Allah'a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur. Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm'in dînine tâbî olmuştur. Ve Allah Hz. İbrâhîm'i dost ittihaz etmiştir.

Onlar muhsinlerden olmuşlardır.
İkinci kulluk Ekber kulluktur.

3/ ÂL-İ İMRAN-134: Ellezine yünfikûne fisserrâi veddarrâi velkâzıminel gayza vel'âfîne aninnâs. Vallâhü yuhibbül muhsinîn.
O (takva sahipleri) ki bollukta da, darlıkta da (Allah için) infâk ederler (ihtiyaç sahiplerine verirler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler, Allah muhsinleri sever.

Ve son kulluk nefsin Allah'a teslimi ile gerçekleşecektir. Başlangıcı diğerlerinde olduğu gibi Sırat-ı Müstakiym üzerine çıkıldığı gündür, 14. basamak.
Nefsin Allah'a teslimi için kendisinde bulunan 19 tane afetten kurtulması ile mümkündür. Bu da amilüssalihat ile gerçekleşir. Mürşidin önünde yapılan tövbe insanı Sırat-ı Müstakiym üzerine çıkardığı gibi amilüssalihata da başlamasını sağlar.

25/ FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan feülâike yübeddilullahü seyyiâtihim hasenât, ve kânallahü gafûren rahıymâ.
Ama (mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle kalbine îmân yazıldığı için) mü'min olan ve (aynı sebeple) nefsi ıslâh edici ameller işleyen kişinin Allah günahlarını sevaba çevirir. Ve Allah günahları sevaba çeviren ve rahmet gönderendir.

Amilüssalihat, zikir ile gercekleşir. Zikir, Allah'ın nurlarının ikişer ikişer (Fazla-rahmet) (rahmet salavat) kalbin içine gelmesine sebep olur. Bu nurlar kalbi temizler.
Bu ıslah olma işi ancak Allah'ın hidayetçisine tâbî olduğumuz zaman başlayabilir. Hidayetçinin önünde yapılan tövbe ile Allah mühürlü olan kalbin mührünü açar, kalbin içindeki küfrü alır ve yerine imânı yazar. Yapılan zikir ile gelen nurlar sebebiyle kalbin içinde ıslah-ı nefs başlar.

39/ ZÜMER-23 : Allahü nezzele ahsenelhadîys, kitâben müteşâbihen mesâniy, takşa'ırru minhü cülûdülleziyne yahşevne rabbehüm, sümme teliynü cülûdühüm ve kulûbühüm ilâ zikrillâh, zâlike hüdallahi yehdiy bihi men yeşâ , ve men yudlilillâhü femâ lehü min hâd.
Allah ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât) kitaba müteşabih (benzer) olarak indirir. Bu (nurlar)dan insanların derileri (tüyleri) ürperir ve Rablerine karşı huşu sahibi olurlar, sonra Allah'ın zikri ile (bu nurlar) kişinin derilerini (vücudunu) ve (nefsinin) kalbini yumuşatır (titretir, aydınlatır, tezkiye eder ve böylece kişinin ruhunu Allah'a ulaştırır ve onu hidayete erdirir). İşte bu Allah'ın hidayetidir ki, Allah dilediği kişiyi (nefsini Allah'ın nurlarıyla tezkiye ederek ve böylece Zat'ına ulaştırarak) hidayete erdirir. Kimi de dalâlette bırakırsa onun için bir hidayetçi yoktur.

Buradaki hidayetçi Allah'ın resulleridir. İnsanların nefslerini tezkiye etmekle, ıslah etmekle görevlendirilmişlerdir.

3/ ÂL-İ İMRAN-164: Lekad mennallahü alel mü'minîne iz be'ase fîhim resûlen min enfüsihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkihim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablü lefî dalâlin mübîn.
Andolsun ki mü'minlerin (başlarının) üzerine (Resûllerin ruhları) bir nimet olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinden bir Resûl be'as ederiz, onların aralarında (her kavmin içinde) onlara Allah'ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu Mürşid Resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
62/ CUMA-2: Hüvelleziy be'ase fiyl'ümmiyyiyne resûlen minhüm yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkiyhim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmete ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn
Onlara onların içinde Allah'ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından Resûl be'as eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah'tır. Ondan evvel (bu Resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
2/ BAKARA-129 : Rabbena veb'as fihim resülen minhüm yetlü aleyhim ayatike ve yü'allimühümül kitabe velhıkmete ve yüzekkihim inneke entel'azizülhakim.
Rabbimiz, onların içinden (birini), onların içinde (arasında) onlara senin ayetlerini tilâvet edecek (okuyup açıklayacak), onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve onların (nefslerini) tezkiye (ve tasfiye) edecek Resûl (olarak) be'as et (hayata getir). Muhakkak ki sen (evet) sen; AZİZ'ül HAKİM'sin.
7/ ARAF -35 : Yâ beniy âdeme immâ ye'tiyenneküm rüsülün minküm yekussûne aleyküm âyâtiy femenittekaâ ve esleha felâ havfün aleyhim ve lâ hüm yehzenûn.
Ey Âdemoğulları! Sizin içinizden size âyetlerimi kıssa (açıklayan, beyan) eden Resûller gelince her kim ki takva sahibi olup nefsini ıslah ederse onlar için korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.

Nefsin teslimi, nefsin kalbi % 100 aydınlandığı zaman gerçekleşir. 26. basamak nefs tesliminin yapıldığı basamaktır. Kişi daimi zikre ulaşmıştır.

3/ ÂL-İ İMRAN-190: İnne fi halkıssemâvâti velardı vahtilâfilleyli vennehâri leâyâtin liûlilelbâb.
Hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, elbette ulûl'elbab için nice deliller vardır.

3/ ÂL-İ İMRAN-191: Ellezine yezkürûnallahe kıyâmen ve ku'ûden ve alâ cünûbihim, ve yetefekkerûne fi halkıssemâvâti vel'ardı, rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ, sübhâneke fekınâ azâbennâr.
O (ulûl'elbab) ki (lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri) onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki); " Ey Rabbimiz! Sen bunları batıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tespih (tenzih) ederiz. Bizi ateş azabından koru."
Daima zikretmesi sebebiyle kalbi daima % 100 aydınlıktır. Hiç bir afet kalmamıştır. Böylece kişi nefs açısından da Allah'a kul olmuştur. Üçüncü ve son kulluğa (Azim kulluk) ulaşmıştır.

10.10.2007 18:58:23
HER PEYGAMBER RESÛLDÜR AMA
HER RESÛL PEYGAMBER DEĞİLDİR

Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'de Taha Sûresi'nin 123. âyet-i kerîmesinde (Bütün Âdemoğullarından yemin aldıktan sonra) şöyle buyurmaktadır ;

20/ TAHA-123: Kaâlehbitâ minhâ cemiy'an ba'duküm liba'dın adüvv, feimmâ ye'tiyenneküm minniy hüden femennittebe'a hüdâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ
Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin. Bizden size yaşadığınız devrede hidayetimiz geldiği zaman, kim hidayetçimize tâbî olursa o dalâlette kalmaz ve şâkî de olmaz.
2/ BAKARA -38: Kulnahbitu minha cemi'an, fe imma ye'ti yenneküm minni hüden femen tebi'a hüdaye felâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenun.
Biz dedik ki: " Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Ben'den size; (hangi zamanda yaşarsanız yaşayın) bir hidayetçi gelecektir. O zaman kim o hidayetçiye tâbî olursa, artık onların üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar"

Kimdir bu hidâyetçiler? Bu hidâyetçiler, insanları Allah'ın emriyle Allah'a ulaştırmaya (Hidâyet etmeye) yetkili kılınanlardır. Bunların bir kısmı peygamberler bir kısmı da Rabbimizin adına, RESÛL, İMAM, MÜRŞİD, SULTAN ve HİDAYETÇİ dediği vazifelilerdir. Bunlar hem peygamberler zamanında hem de peygamberlerin olmadığı devirlerde yaşayan ve görevleri kıyamete kadar devam edecek olan önderlerdir.


7-1- PEYGAMBER OLAN VE PEYGAMBER OLMAYAN, ALLAH'A ULAŞTIRAN İMAMLAR
Peygamberlerin Allah'a ulaştıran (Hidâyet eden) İMAMLAR olduğunu Enbiya Sûresi'nin 72 ve 73. âyet-i kerîmelerinde görmekteyiz.

21/ ENBİYA-72: Ve vehebnâ lehü ishâak ve ya'kuûbe nâfile ve küllen ce'alnâ sâlihiyn.
İbrâhîme, İshak ve istemeksizin Yakub'u ihsan ettik. Onların hepsini salihlerden kıldık.
21/ ENBİYA-73: Ve ce'alnâhüm eimmeten yehdûne biemrinâ ve evhaynâ ileyhim fi'lelhayrâti ve ikaâmessalâti ve iytâezzekât ve kânû lenâ âbidiyn.
Ve Biz onları emrimizle hidayete erdiren (ruhlarını Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Onlara hayırlar işlemeyi, namazı kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar bize kul oldular.

Görülüyor ki söz konusu imamlar peygamberlerdir. Peygamberlerin dışındaki huzur namazının imamları için de Secde Sûresi'nin 24. âyet-i kerîmesinde şöyle buyrulmaktadır.

32/ SECDE-24 : Ve ce'alnâ minhüm eimmeten yehdûne biemrinâ lemmâ saberû ve kânû biâyâtinâ yûkınûn.
Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidâyete erdirsinler (Allah'a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye, sabırlarından dolayı ve âyetlerimize (Allah'ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için.

Âyet-i kerîmelerin metni birbirine çok benzemektedir. Ama Secde-24 de Allah'ın âyetlerine sabırla uzun çalışmalardan sonra yakîn hasıl edebilen Mürşidlerden bahsedilmektedir. Allah'dan aldıkları vahiyle başkalarının bilmediklerini biliyor (Enbiya-7) ve Kur'ân-ı Kerim'in müteşabih âyetlerini tezekkür edebiliyorlar (Al-i İmran-7) Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim âyetlerine yakîn olma vasfını taşıyorlar.

21/ ENBİYA-7 : Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhiy ileyhim fes'elû ehlezzikri in küntüm lâ ta'lemûn.
Senden önce sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekler gönderdik (vazifeli kıldık). Bilmiyorsanız zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine, ulûl'elbab'a) sorun.
3/ÂL-İ İMRAN-7 : Hüvellezî enzele aleykel kitâbe minhü âyâtün muhkemâtün hünne ümmül kitâbi ve uharu müteşâbihât. Fe emmellezine fî kulûbihim zeygun feyettebi'ûne mâ teşâbehe minhübtigâel fitneti vebtigâe te'vîlihi, ve mâ ya'lemü te'vîlehü illâllahü, verrâsihûne fîl'ılmi yekûlüne âmenna bihi, küllün min ındi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illa ülülelbâbi
O (Allah) ki; Kitab'ı sana O indirdi. O'nda bir kısmı muhkem (manâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar (Levh-i Mahfuz'daki) Ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşâbih (manâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) teviylde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab'ın) müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların teviylini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan RASİHUN (rüsuh sahipleri) ise derler ki; "O'na îmân ettik, hepsi de Rabb'imiz katından (indirilme) dir." Bunu kimse tezekkür edemez, ancak ulûl'elbâb tezekkür edebilir.


7-2- PEYGAMBERLERİN VAZİFELERİ
Peygamberlerin insanları hidâyete erdirmelerinin nasıl gerçekleştiğini Bakara Sûresi'nin 150. ve 151. âyet-i kerimelerinde Rabbimiz şöyle açıklamıştır.
2/ BAKARA-150: Ve min haysü harecte fevelli vecheke şetralmescidilharâm. Ve haysü mâ küntüm fevellü vücüheküm şetrahü liellâ yeküne linnâsi aleyküm huccetün, illellezine zalemû minhüm felâtahşevhüm vahşevni ve liütimme nı'meti aleyküm ve lealleküm tehtedün.
Nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yöne çevirin ki; insanların sizin aleyhinizde (kullanabilecekleri) delil olmasın. Onlardan zulmedenler hariç. Öyleyse onlardan korkmayın, Ben'den (sizin üzerinizdeki sevgimin azalacağından) korkun ki; sizin üzerinizdeki ni'metimi tamamlayayım da böylece hidayete eresiniz.
2/ BAKARA-151: Kemâ erselnâ fiküm resûlen minküm yetlü aleyküm ayatina ve yüzekkiküm ve yü'allimükümülkitâbe velhıkmete ve yüallimüküm mâ lemtekünü ta'lemun.
Nitekim size; içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup, açıklasın) ve sizi (nefslerinizi) tezkiye etsin, size Kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Zaten Fatır Sûresi'nin 18. Âyet-i Kerîmesinde de Rabbimiz; "Allah'a ulaşmanın ancak nefsin tezkiyesiyle mümkün olabileceğini buyuruyor."
35/ FATIR-18 : Ve lâ tezirû vâziretün vizre uhrâ, ve in tet'u müskaletün ilâ hımlihâ lâ yuhmel minhü şey'ün velev kâne zâ kurbâ, innemâ tünzirülleziyne yahşevne rabbehüm bilgaybi ve ekaâmûssalât, ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ linefsih, ve ilallâhilmasıyr.
Hiç kimse başkasının günahını yüklenmez. Eğer (başkasını) çağırırsa yüklensinler diye, hiçbiri yüklenilmez. Akrabası olsa bile. Muhakkak ki sen ancak Rablerine gaybta huşû duyanlar ve namaz kılanları uyarırsın. Kim nefsini tezkiye ederse bunu kendi nefsi için yapmış olur ve (ruhu) Allah'a doğru yola çıkar (Allah'a ulaşır).
Hidâyete ulaşmayı da Rabbimiz Bakara Sûresi'nin 120. ve Enam Sûresi'nin 71. âyet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:
6/ EN'AM-71: Kul ened'u min dûnillâhi mâ lâ yenfe'unâ ve lâ yadurrunâ, ve nüreddü alâ a'kaâbinâ ba'de izhedânallâh, kelleziystehvethüşşeyâtıynü fiyl'ardı hayrâne lehû ashâbün yed'ûnehû ilelhüde'tinâ, kul inne hüdallâhi hüvelhüdâ ve ümirnâ linüslime lirabil'âlemiyn.
De ki; "Allah'ı bırakıp da bize ne fayda ne de zarar vermeyen şeylere mi tapalım? Allah bizi doğru yola ilettikten sonra şeytanların şaşırtıp sersem bir halde çöle düşürmek istedikleri adam gibi geriye mi dönelim? Halbuki arkadaşları onu "bize gel" diye hidayete çağırıyorlar. De ki, "Allah'a ulaşmak işte o hidayettir. Biz kendimizi âlemlerin Rabbine teslim etmekle emrolunduk."
2/ BAKARA-120 : Ve lenterda ankelyehüdü ve lannasara hatta tettebi'a milletehüm. Kul inne hüdallahi hüvelhüdâ. Ve leinitteba'te ehvaehüm ba'dellezi caeke minel ılmi, ma leke minallahi min veliyyin ve lanasir.
Sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar senden (asla) razı olmazlar. De ki; "Muhakkak ki Allah'a ulaşmak (var ya); işte o, hidayettir." Sana gelen bunca ilimden sonra eğer onların hevalarına uyarsan; andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ve ne de bir yardımcı olmaz.
3/ ÂL-İ İMRAN-73 : Velâ tü'minü illâ limen tebi'a dineküm. Kul innel hüdâ hüdallah, en yü'tâ ehadün misle mâ ûtîtüm ev yuhaccûküm ınde rabbiküm. Kul innel fadla biyedillâh, yü'tihi men yeşâü. Vallahü vâsi'un alîm.
Ve sizin dininize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki "Hiç şüphesiz hidayet, Allah'a ulaşmaktır." (İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi), veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)? De ki; " Hiç şüphesiz fazl, Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah, VÂSİ'un ALÎM'dir (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir).

Demek ki Resûller (burada peygamberler):
1- İnsanları hidâyete ulaştırmak için gönderiliyor.
2- İnsanların üzerine bir ni'met olarak gönderiliyor.
3-Nefs tezkiyesi yaparak insanları önce hidâyete ulaştırıyorlar (Allah'a ulaştırıyorlar)
Demek ki peygamberlerin 5 görevi şunlar oluyor.
1- Önce Kur'ân-ı Kerîm âyetlerini tilâvet ediyorlar. (Başkalarına okuyorlar) Kur'an'n lafzı - İlk 14 basamak.
2- Onların nefslerini yedi kademede tezkiye ediyorlar.
Bu kademeler şunlardır:
1. Nefs-i Emmare
2. Nefs-i Levvame
3. Nefs-i Mülhime
4. Nefs-i Mutmainne
5. Nefs-i Radiye
6. Nefs-i Mardiye
7. Nefs-i Tezkiye
(15 ve 21. basamaklar - Kur'an'n Lafzı)
3- Onlara kitap (Kur'ân-ı Kerîm) öğretiyorlar. Burada Kur'ân-ı Kerîmin 4 ruhunu öğretiyorlar.
1. Fena kademesinde 1. ruh
2. Beka kademesinde 2. ruh
3. Zühd kademesinde 3.ruh
4. Teslim kademesinde 4.ruh
(22 - 25.basamaklar )
4- Onlara hikmet öğretiyorlar.
5. Ulûl Elbab kademesinde 5. ruh (26. basamak)
6. İhlas kademesinde 6. ruh (27. basamak)
5- Onlara hikmetin ötesinde daha bilmedikleri şeyleri öğretiyorlar.
7. Salâh kademesinde 7. ruh (28. basamak)


7-3- PEYGAMBER OLMAYAN RESÛLLERİN VAZİFELERİ
Peygamber olmayan hidâyetçilerin vazifelerini 2 âyet-i kerîmede net olarak görüyoruz.

62/CUMA-2: Hüvelleziy be'ase fiyl'ümmiyyiyne resûlen minhüm yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkiyhim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmete ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn
Onlara onların içinde Allah'ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından Resûl be'as eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah'tır. Ondan evvel (bu Resûle tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

Bu Resûl,
1- Onların üzerine Allah'ın âyetlerini tilavet eder.
2- Onların nefislerini tezkiye eder.
3- Onlara kitap öğretir.
4- Onlara hikmet öğretir.
Onlar daha önce (bu hidâyetçilere tâbi olmadan evvel) açık bir dalâlet içinde idiler.
Al-i İmran Sûresi'nin 164. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmaktadır.
3/ ÂL-İ İMRAN-164: Lekad mennallahü alel mü'minîne iz be'ase fîhim resûlen min enfüsihim yetlû aleyhim âyâtihi ve yüzekkihim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablü lefî dalâlin mübîn.
Andolsun ki mü'minlerin (başlarının) üzerine (Resûllerin ruhları) bir ni'met olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinden bir Resûl be'as ederiz, onların aralarında (her kavmin içinde) onlara Allah'ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu Mürşid Resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.

Bu Resûl:
1- Onlara Allah'ın âyetlerini tilavet eder (anlatır),
2- Onların nefislerini tezkiye eder,
3- Onlara kitap öğretir,
4- Onlara hikmet öğretir,
Daha önce onlar, açık bir dalâlet içinde idiler.
Görülüyor ki, peygamber olmayan resûllerin dört görevi vardır. Bunlar peygamber olmadıkları için, peygamberlere has olan hikmetin ötesini öğretmeye ehil ve yetkili kılınmamışlardır.
Bu resûllerin her devirdeki insanlar için vazifeli oldukları bellidir. Çünkü:
1- Bu resûller her devirde, yaşayan insanların arasında yaşamakta olmalıdır ki onlara fiilen âyetleri okuyabilsin.
2- Onun için yüce Rabbimiz onların arasında fiilen görev yaptığını anlatmak üzere (Filümmiyyiyne kelimelerini Cuma 2'de) (Fiyhim kelimesini de Al-i İmran 164`de) kullanmıştır. Bu 2 kelime ümmilerin içinde, onların içinde anlamlarına gelmektedir.
3- Yüce Rabbimiz her 2 âyet-i kerimede de (Resûlen minhüm) kullanmaktadır. "Onlardan, o kavimden bir resûl" demektir. Yani yaşayan insanların arasında bir resûl oluyor her devirde.
4- Resûl olan peygamberin 5 görevi vardır.
Buna karşılık peygamber olmayan resûllerin dört görevi vardır.
1- Kur'ân-ı Kerim'i tilavet etmek,
2- Nefsleri tezkiye etmek,
3- Kitap öğretmek,
4- Hikmet öğretmek,
Görülüyor ki peygamberlerin,
5- Hikmetin ötesinde bilinmeyen şeyleri öğretmek, görevi peygamber olmayan Resûllere verilmemiştir. Çünkü onlar bu konuda yetkili değillerdir.
6- Bu Resûllerin görevinin her devirde yaşayan insanları hidâyete ulaştırma olduğu açıktır. Çünkü Allahû Zülcelal Hz. buyuruyor:
Ondan önce (Resûl'e tâbi olmadan önce) onlar açık bir dalâlet içinde idiler. Resûle (Mürşide) tâbi olabilmeleri için resûl'un mevcut olması, var olması gerekir.
7- Yüce Rabbimizin burada mürşidler için kullandığı "bease" ba's etmek hayata getirmek (hay etmek) demektir. Onların (her devirde yaşayan insanların) devrinde doğan resûller olduğu anlaşılmaktadır.
8- Allahû Zülcelâl Hz., Peygamber Efendimiz (S.A.V.) zamanında yaşayanlara hitap ettiği zaman "küm" (siz) kelimesini kullanıyor. Bu âyetlerde ise "hüm" (onlar) kelimesini kullanıyor. Âyet-i kerimelerin Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinden evvelki ve özellikle sonraki dönemleri kapsadığı açıktır. Öyleyse bu açıdan da bunlar peygamber olamazlar.
Görülüyor ki; Yüce Rabbimiz resûl adını kullanmakla peygamberleri değil, peygamber olmayan Allaha ulaştırıcı resûlleri kastetmektedir.


10.10.2007 18:58:57
7-4- BÜTÜN NEBİLER KENDİLERİNE KİTAP VERİLEN PEYGAMBERLERDİR
Rabbimiz bütün peygamberler için hem "Nebi" hem de "Resûl" kelimelerini kullanmıştır. Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem için Araf Sûresi'nin 158. âyet-i kerîmesinde:
- Ve Resûlen-nebiyyel-ümmiyyi buyurmaktadır.
Bugün yanlış değerlendirilmiş olan bir konu nebilerin kendilerine kitap verilmeyen peygamberler olduğu ve resûllere verilen kitaplardaki şeriatla amel ettikleri konusudur.
Aslında bu görüşte peygamberler ikiye ayrılmaktadır.
1- Nebîler (Kitap verilmeyen)
2- Resûller (Kitap verilen)
Oysa ki yüce Allah bütün nebîlerine diğer bir ifadeyle bütün peygamberlerine kitap verdiğini Al-i İmran 81'de açıklıyor.

3/ ÂL-İ İMRAN-81 : Ve iz ehazallahü mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytüküm min kitâbin ve hikmetin sümme câ'eküm rasûlün musaddikun limâ me'aküm letü'minünne bihî ve letensurunneh. Kâle eakrartüm ve ehaztüm alâ zâliküm isrî. Kâlû ekrarnâ. Kâle feşhedû ve ena me'aküm mineşşahidîne.
Hani o zaman ki, Allah Nebîlerin (Peygamberlerin) MİSAKini (yeminini) almıştı: " Andolsun ki size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah'ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, ona mutlaka imân edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi, bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" "İkrar ettik" dediler. "Öyle ise şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim" buyurdu.

Şu sonuca ulaşıyoruz ki bütün nebîler kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.
Ayrıca yukarıda açıkladığmız yanlış ifade insanların "bütün resûllerin peygamber olduğu" gibi büyük bir yanlışa daha sürüklemektedir.
Bütün peygamberlerin hepsi resûl olduğu halde, her devirde yaşamakta olan Allah'ın peygamberi olmayan resûlleri vardır.


7-5- HER DEVİRDE HİDÂYETÇİLER MUTLAKA VARDIR
Bütün insanlar nefslerini tezkiye edeceklerine dair Allah'a yemin vermişlerdir.

74/ MÜDESSİR-38: Küllü nefsin bimâ kesebet rehiynetün .
Bütün nefsler iktisap ettikleri dereceler itibariyle rehinedirler.
74/ MÜDESSİR-39: İllâ ashâbel yemiyn .
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.
74/ MÜDESSİR-40: Fiy cennât.
Onlar cennette olacaklar.

Allah'da bu görevi bütün insanlara farz kılmıştır.

5/ MAİDE-105: Yâ eyyühelleziyne âmenû aleyküm enfüseküm, lâ yadurruküm men dalle izehtedeytüm, ilallâhi merci'uküm cemi'an feyünebbiüküm bimâ küntüm ta'melûn.
Ey âmenû olanlar! (ilk 7 basamağı aşanlar, Allah'a ulaşmayı dileyenler) nefslerinizin sorumluluğu, (nefslerinizi tezkiye etmek) üzerinizedir (üzerinize borçtur) siz (nefsinizi tezkiye ederek) hidayete erdiğiniz zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler. Hepiniz Allah'a döndürüleceksiniz. Böylece size yaptıklarınız bildirilecektir.

Bu yemine ve farza rağmen insanların kendi kendilerine nefslerini tezkiye etmeleri mümkün değildir.

4/ NİSA-49 : Elem tere ilelleziyne yüzekkûne enfüsehüm, belillâhü yüzekkiy men yeşâü ve lâ yuzlemûne fetiylâ.
(Habibim) nefslerini tezkiye ettiklerini söyleyenleri görmedin mi? Hayır öyle değil (nefsini tezkiye ettiğini söyledi diye kimsenin nefsi tezkiye olmaz) ancak Allah dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve onlara kıl kadar zulmedilmez
53/ NECM-32: Elleziyne yectenibûne kebâirelismi velfevâhışe illellemem, inne rabbeke vâsi'ulmagfireh, hüve a'lemü biküm iz enşe'eküm minel'ardı ve iz entüm ecinnetün fiy butûni ümmehâtiküm, felâ tüzekkû enfüseküm, hüve a'lemü bimenittekaâ.
Onlar küçük hatalar hariç büyük günahlardan ve hayasızlıktan kaçınırlar. Muhakkak ki senin Rabbinin mağfireti boldur. Sizi (Âdem A.S) topraktan var ettiği zaman ve anne karnında size şekil verdiği zaman O sizi biliyordu. (boşuna) nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi boşuna iddia etmeyin) (çünkü) Allah, Takva sahibi olanı bilir.
24/NUR-21: Yâ eyyühelleziyne âmenû lâ tettebi'û hutuvâtişşeytân, ve men yettebi' hutuvâtişşeytâni feinnehü ye'mürü bilfahşâi velmünker ve lev lâ fadlullahi aleyküm ve rahmetühü mâ zekâ minküm min ehadin ebeden ve lâkinnallahe yüzekkiy men yeşâ', vallahü semiy'un aliym.
Ey âmenû olanlar! Şeytanın adımlarına tâbî olmayın. Kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o muhakkakki (nefsi ve şeytan tarafından) fuhuşla ve münkerle emredilmiştir. Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti üzerinize olmazsa (nefsinizin kalbine giremezse) içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz. Ve lâkin Allah (nurlarını kalbine göndererek) dilediği kişinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah işitir ve bilir.

İnsanların nefslerini tezkiye etmekle görevli kılınanlar öncelikle peygamberlerdir.

2/ BAKARA-151: Kemâ erselnâ fiküm resûlen minküm yetlü aleyküm ayatina ve yüzekkiküm ve yü'allimükümülkitâbe velhıkmete ve yüallimüküm mâ lemtekünü ta'lemun.
Nitekim size; içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup, açıklasın) ve sizi (nefslerinizi) tezkiye etsin, size Kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

Fakat peygambersiz geçen devrelerde ne olacaktır? Peygamber Efendimiz (SAV) Hz. İsa'dan 600 sene sonra yaşamıştır. O'ndan sonra da 1400 sene peygambersiz geçmiştir. Bu devrede yaşayanlar da Allah'a nefslerini tezkiye yemini vermişlerdir. Yetmez, Allah bu devrede yaşayanlara da nefs tezkiyesini farz kılmıştır.
Ayrıca nefs tezkiyesini yapmayanların felaha ulaşamayacakları da (yani cennete giremeyecekleri) hükme bağlanmıştır, Kur'ân-ı Kerimimiz'de.

91/ ŞEMS-9: Kad efleha men zekkâhâ.
Andolsun ki nefsini tezkiye eden felâha erer (cennete girer).

Peygambersiz devrede yaşayan insanların, peygamber mevcut olmadığı için peygambere tâbi olmaları ve nefs tezkiyesine ulaşmaları mümkün olmayacaktı. Böylece bu insanlardan liyakat sahibi olanlar, liyakatlerine rağmen felâha ulaşamayacaklar ve cennete giremeyeceklerdi.
Elbette Yüce Rabbimizin böyle bir haksızlık yapması mümkün değildir. Allahû Teâlâ Hz.nin bir ismi El Hakk, diğer bir ismi de El Adl'dir. Hakkın ta kendisi olan ve Adaletin en yüce mercii olan Allahû Zülcelal Hz. buyuruyor ki "Kimseye kıl kadar haksızlık yapılmaz". Öyleyse peygambersiz devrelerde mutlaka hidâyetçiler mevcut olacaktır.

17/ İSRA-15 : Menihtedâ feinnemâ yehtediy linefsih, ve men dalle feinnemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ tezirü vâziretün vizre uhrâ, ve mâ künnâ mu'azzibiyne hattâ neb'ase resûlâ
Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer, kim de dalâlette ise dalâlette olmak onun aleyhinedir. Nezirin (ikaz edenin, resûlün) nezrettiğini (ikazını, uyarısını) yerine getirmeyenlerin (bu sebeple günah yüklenenlerin) günahlarını başkaları yüklenmez. Bir Resûl göndermedikçe (hiçbir kavme, hiç kimseye) azap etmeyiz.

Öyleyse her devirde bir nezir (resûl) mutlaka vardır. Her devirdeki insanların bir kısmı mutlaka cehenneme gireceğine göre her devirde bu insanları uyaracak resûllerin yaşamış olması gerekir.

13/ RAD-7: Ve yekuûlülleziyne keferû lev lâ ünzile aleyhi âyetün min rabbih, innemâ ente münzirün ve likülli kavmin hâd.
Ve kâfirler derler ki "Onun üzerine Rabbin'den bir mucize indirilmeli değil miydi?" Sen sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).

Görülüyor ki tarih boyunca yaşayacak her kavim için hidâyetçi mutlaka vardır. Bütün kavimlere peygamber gönderilmediğine göre bunlar peygamber değil mürşiddirler.

35/ FATIR-24 : İnnâ erselnâke bilhakkı beşiyren ve neziyrâ, ve in min ümmetin illâ halâ fiyhâ neziyr.
Muhakkak ki Biz seni hakla müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki orada (içlerinde) nezir (hidayetçi, uyarıcı, resul) bulunmasın.

Görülüyor ki ne kadar ümmet geçmişse tarih boyunca hepsinin içerisinde kendilerinden bir uyarıcı mutlaka olmuştur. Her devirde mutlaka var olan bu hidâyetçiler için Yüce Rabbimiz İmam-Mürşid-Hidâyetçi-Nezir ve Resûl isimlerini kullanıyor.
Resûl ismi hem peygamber için, hem de peygamberler dışındaki bütün kavimlerde her devirde mutlaka var olan resuller için kullanılmaktadır.


7-6- PEYGAMBER OLMAYAN RESÛLLER
Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim'inde her kavme kendi dilleri ile açıklama yapacak resûller gönderdiğini beyan ediyor.
İbrahim Sûresi'nin 4. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurulmaktadır :

14/ İBRAHİM-4 : Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bilisani kavmihî liyübeyyine lehüm, feyudillullahü men yeşâü ve yehdiy men yeşâ', ve hüvel aziyzülhakiym.
Hiçbir Resûlümüz yoktur ki Biz onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye.
Öyleyse Allah dilediğini (Resûllere tâbî olmayanları) dalâlette bırakır. Dilediğini (Resûllere tâbî olanları) hidayete erdirir. Ve o azîzdir, hikmet sahibidir.

Her kavme peygamber gönderilmemiştir. Meselâ Türk kavmi için Türkçe açıklama yapacak peygamber gönderilmemiştir.
Buradan kesin bir noktaya ulaşıyoruz. Allahû Teâlâ burada resûl kelimesini kullanmıştır ama bu resûl kesin olarak peygamber değildir.

39/ ZÜMER-71 : Ve siykalleziyne keferû ilâ cehenneme zümerâ, hattâ izâ câühâ fütihat ebvâbüha, ve kaâle lehüm hazenetühâ elem ye'tiküm rüsülün minküm yetlûne aleyküm âyâti rabbiküm ve yünzirûneküm likaâe yevmiküm hâzâ, kaâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetül'azâbi alelkâfiriyn.
Kâfirler zümre zümre cehenneme sürülürler, kapılara geldikleri zaman kapılar açılır. Cehennem bekçileri onlara derler ki, "Size sizden (sizin aranızdan) olan Resûller gelmedimi ki size (üzerinize) Allah'ın âyetlerini okusun (anlatsın izah etsin) ve sizi bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın, ikaz etsin. (Cehenneme girenler) dediler ki "Evet (geldiler). Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu."

Demek ki kıyametten sonraki hayatımızdan bize bir uyarma yapan Rabbimiz cehenneme gidenlerin kendi içlerinde yaşayan resûllere tâbi olmadıkları için cehenneme gittiklerini açıklıyor.
Cehenneme şüphesiz her devirde yaşayan insanlar gidecektir. Hepsine "Rüsulan minküm" (sizin içinizden resûller) gelmedi mi? diye sorulduğuna göre bu resûllerin her devrede yaşadığı muhakkaktır.
Her devirde peygamberler yaşamadığına göre ve buradaki resûllerin peygamberlerin yaşamadığı devrelerde de yaşadıkları muhakkak olduğuna göre peygamber olmadıkları kesinlik kazanmaktadır.
Aşağıdaki âyet-i kerimede cinler de devreye girmektedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

6/ EN'AM- 130: Yâ ma'şerelcinni vel'insi elem ye'tiküm rüsülün minküm yakussûne aleyküm âyâtiy ve yünzirûneküm likaâe yevmiküm hâzâ, kaâlû şehidnâ alâ enfüsinâ ve garrethümülhayâtüddünyâ ve şehidû alâ enfüsihim ennehüm kânû kâfiriyn.
Ey cin ve insan topluluğu! Sizlere âyetlerimi kıssa etmek (anlatmak) üzere sizlerden Resûller gelmedi mi? Ve sizleri buraya (cehenneme) geleceğiniz günlerle uyarmadı mı? Dediler ki "Biz nefslerimize şahidiz." Dünya hayatı onları aldattı. Nefsleri üzerine şahit oldular ki şüphesiz onlar kâfirdirler.

Bu âyet-i kerimede gene "Resûl" kelimesi kullanılmakta ve cinlere de kendi içlerinden resûller (Rüsulun minküm) gelmedi mi? diye sorulmaktadır.
Cinlerden hiçbir devrede hiçbir peygamber çıkmadığına göre, burada geçen resûl kelimesinin peygamber olmadığı muhakkaktır.

72/ CİN-26: Âlimülgaybi felâ yuzhirü alâ gaybihî ehaden
Gaybı bilen Allah, gaybı kimseye açıklamaz.

Allah'ın gaybı bildirdiği resûller, resûllerden sadece rızaya ulaşanlardır. Öyleyse bu âyet-i kerime 2 çeşit resûlden bahsediyor. Allah'ın rızasına ulaşan ve ulaşamayan resûller. Hiçbir peygamberin Allah'ın rızasına ulaşmaması düşünülemez. Bu sebeple Allah'ın rızasına ulaşamayan resûllerin peygamber olması mümkün değildir.
Bu durumda resûl kelimesinin peygamber olmayan resûlleri de kapsadığı sonucu ortaya çıkmaktadır.
Demek oluyor ki her peygamber resûldür ama her resûl peygamber değildir.


7-7- HER PEYGAMBER İMAM (Halife) VE RESÛLDÜR,
HER İMAM (Halife) VE RESÛL
PEYGAMBER DEĞİLDİR
Her peygamber, Allah'ın yeryüzünde tayin ettiği bir halifedir. Kısaca her peygamber kendi döneminin Allah tarafından tayin edilen halifesidir.

2/ BAKARA -30: Ve iz kale rabbüke, lilmelaiketi inni ca'ılün fil ardı halifeh. Kalu etec'alü fiha men yüfsidu fiha ve yesfiküddimae, ve nahnü nüsebbihu bihamdike ve nukaddısü lek. Kale inni e'lemü ma lâ tâ'lemun.
(Hani) o zaman Rabbin meleklere: "Ben muhakkak ki yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler de): "Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle tesbih ve takdis ediyoruz" demişlerdi. (Rabbin de) "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" buyurdu.

Âyet-i kerîmede sözü geçen halife Allahû Zülcelâl Hz.lerinin ahkâmını icra ve kâinatın idaresine dair iradesini yerine getirme hususunda Allah tarafından seçilen resûl ile izah edilebilir. Allah tarafından seçilen her peygamber yeryüzünde Allah'ın ahkâmını hakim kılmak ve kâinatta Allah'ın emirlerini yerine getirmek konusunda görevlendirildiği için zamanın halifesidir. Aşağıda açıklanan âyet-i kerime bunun en sağlam delilidir.

7/ ARAF -128 : Kaâle mûsâ likavmihiste'ıynû billâhi vasbirû, innel'arda lillah yûrisüha men yeşâü min ibâdih, vel'âkıbetü lilmüttakıyn.
Ey Musa! Kavmine de ki: "Allah'tan sabır dilesinler. Sonunda kurtuluş takva sahipleri içindir. Yeryüzü muhakkak ki Allah içindir. Kullarından dilediği kişiyi ona varis kılar. Ve akibet (güzel sonuç) takva sahipleri içindir.

Araf suresinin 128. ayetindeki yüce Rabbimiz'in varisi her devir için geçerlidir. Peygamberler devrinde bu varis peygamberlerdir. Onların olmadığı devirde ise Allah'ın tayin ettiği o devrin imamıdır.

38/ SAD-26: Yâ dâvûdü innâ ce'alnâke haliyfeten fiyl'ardı fahküm beynennâsi bilhakkı ve lâ tettebi'ılhevâ feyudılleke an sebiylillâh, innelleziyne yadıllûne an sebiylillâhi lehüm azâbün şediydün bimâ nesû yevmelhisâb.
Ey Davud! Seni yeryüzünün halifesi kıldık. İnsanlar arasında hakla hükmet ve hevaya (nefse) tâbî olma, hevaya tâbî olmak seni Allah yolundan dalâlete düşürür. Muhakkak Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için şiddetli azap vardır.

Âyet-i kerimede ismi geçen Dâvut (AS)'ı Allah'ın kendisine kutsal kitap Zebur'u verdiği peygamberidir. Allah, bir peygamber olan Dâvut (AS) yeryüzünde halife olarak tayin ettiğini beyan ediyor. Kur'ân-ı Kerim'in her âyet-i kerimesi zaman ve mekân itibari ile evrenseldir. Bu sebeple halife olarak beyan ettiği bu makam kâinatın idaresine memur edilen her peygamber için geçerlidir.
O halde her peygamber aynı zamanda yaşadığı zamanın halifesidir. Her halife aynı zamanda Allah'ın insanlara gönderdiği resûlüdür (elçisidir).
Bu nedenle Peygamber Efendimiz (SAV) "Kim devrinin halifesine biat etmediyse o cahiliyet hükmü ile ölmüştür ya da küfür üzere ölmüştür." buyurmaktadır.

3/ ÂL-İ İMRAN-81 : Ve iz ehazallahü mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytüküm min kitâbin ve hikmetin sümme câ'eküm rasûlün musaddikun limâ me'aküm letü'minünne bihî ve letensurunneh. Kâle eakrartüm ve ehaztüm alâ zâliküm isrî. Kâlû ekrarnâ. Kâle feşhedû ve ena me'aküm mineşşahidîne.
Hani o zaman ki, Allah Nebîlerin (Peygamberlerin) MİSAKini (yeminini) almıştı: " Andolsun ki size Kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah'ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, ona mutlaka imân edecek ve ona mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi, bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?" "İkrar ettik" dediler. "Öyle ise şahit olun, ben de sizinle beraber şahitlerdenim" buyurdu.

Burada bahsi geçen resûl Peygamber Efendimiz (S.A.V) olarak düşünülebilirdi. Ancak Ahzab 7'de Rabbimiz o sonra gelecek resûle yardım için Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den de misak aldığını söylemektedir. O halde bu resûlün peygamber olmadığı ve bütün peygamberlerden sonra geleceği kesindir.
Bütün peygamberlerden sonra peygamberlerin bütün mirasına sahip olan resûl (halifeye) peygamberlerin îmân ve yardım etmeleri konusunda Allah onlardan misak almıştır

10.10.2007 19:02:01
RESÛLLER

Nebî ve resûl kavramlarının üzerinde pekçok ihtilâflar vardır. Allahû Tealâ’ya hamdeder şükrederiz ki; bir tek Kur'ân-ı Kerim var. Eğer insanlar biraraya gelseler, Kur'ân-ı Kerim’i açsalar ve onun üzerinde anlaşmaya varmaya çalışsalar birbirlerinden ayrı hiçbir fikirleri olmayacak. Çünkü bir tane Kur'ân-ı Kerim var.
Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de “nebî” kelimesini sadece peygamberler için kullanmıştır. Resûl kelimesini ise hem peygamber resûller için hem de peygamber olmayan velî resûller için kullanmıştır.
Ne var ki; Kur'ân-ı Kerim’de Allah’ın anlattığı kavramlarla insanların insanlara öğrettiği kavramlar birbirinden farklı. Bu ilim sahipleri Kur'ân-ı Kerim’deki kavramların gerçek manalarını Kur'ân-ı Kerim’e dayalı olarak değil, emaniyye kitaplarının kendilerine öğrettiği şekliyle insanlara öğretiyorlar.

Resûller ve nebîler için akaidin dört temel kaidesi vardır:
1. Bütün nebîler resûldür.
2. Bütün resûller nebîdir.
3. Resûller kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.
4. Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.
Bu kaidelerden sadece birincisi Kur'ân-ı Kerim’e göre doğrudur. Geri kalan 3’ünün Kur'ân-ı Kerim’e göre ne kadar hatalı olduğunu ve bu küçük gibi görünen hatanın ne kadar büyük yanlışlıklara sebebiyet verdiğini açıklamalarımızda siz de göreceksiniz.
Önce Kur'ân-ı Kerim’de sık sık geçen resûl konusunu aydınlığa kavuşturalım.
“Her resûl peygamber midir?” sorusuna Kur'ân-ı Kerim’le cevap verelim.
Kur'ân-ı Kerim’de resûl kelimesinin geçtiği âyetler incelendiğinde görüyoruz ki temelde resûller, görevleri itibariyle iki ana grupta toplanıyor.


3-1- RİSALETLE GÖREVLİ
OLMAYAN RESÛLLER

Allahû Tealâ’nın Kur'ân-ı Kerim’de sadece alelâde haber ulaştırmakla görevli olan kişilere resûl dediğini görüyoruz.
12/YUSUF-50: “Ve kâlel meliku’tûnî bih(î), fe lemmâ câehur resûlu kâlerci’ ilâ rabbike fes’elhu mâ bâlun nisvetilletî katta’ne eydiyehunn(e), inne rabbî bi keydihinne alîm(un).”
Ve melik (firavun) dedi ki: “Onu bana getirin.” Resûl (haberci, ulak) (Yusuf’a) geldiği zaman dedi ki; “Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kestiler.” diye sor. Muhakkak ki Allah onların hilelerini bilir.
Buradaki resûl Allah tarafından görevlendirilen, Allah’ın bir evliyası değil, firavunun gönderdiği bir habercidir.
Peygamberlik şöyle dursun, Bu âyet-i kerimeye göre Allah’ın görevlendirmediği alelâde elçilere de Kur'ân-ı Kerim’de resûl denebîliyor.


3-2- RİSALETLE GÖREVLİ
OLAN RESÛLLER

Bu bölümde alelâde sadece elçilik görevini yapan resûlleri konumuzun dışında tutalım ve biz Allah’ın risaletle görevlendirdiği resûlleri inceleyelim.
Risaletle görevli olan, Allah’ın emirlerini tebliğ eden resûllerin en önemli özelliği; onların Allah tarafından görevlendirilmesidir. Onlar bu dünya üzerinde Allah’ın elçileridir.
Ancak Allah’ın risaletle görevli kıldığı Allah’ın resûllerinin hepsini aynı kategoriye koymak da çok yanlış olur. Resûllerin, risalet görevlerinin kapsamı ve sorumlulukları itibariyle aralarında farklılıklar vardır. Meselâ Allah’ın bütün peygamberleri en üst seviyede resûllerdir. Ama onların dışında onların zamanında da Allah başka ülkelerde daha birçok resûlleri görevli kılmıştır.
Bugün İslâm dünyasındaki yanlış bir anlayış; bütün resûllerin peygamber olduğudur. Bu, küçük gibi görünen saptırılmış gerçek, insanoğlunun hayatında hayal bile edemeyeceği büyüklükte tahribat yapmıştır. Her resûlün peygamber olarak değerlendirilmesi, meallerde her resûl için peygamber denmesi, Allah’ın âyet-i kerimelerde verdiği mesajı değiştirmiş, Allah’ın aramızda yaşamakta olan resûlleri gizlenmiştir. Birçok âyet-i kerime peygamber olmayan resûllerden, onların görevlerinden bahsederken bu, meallerde peygamberlere atanarak peygamber olmayan resûllerin insanlarla ilişkisi engellenmiştir.
Kur'ân-ı Kerim’deki risaletle görevli resûller başlıca ikiye ayrılır:
1. Nebî resûller.
2. Velî resûller.
Her iki grup resûl de Allah tarafından görevlendirilmiştir.
Belki de resûller bölümünde size verebileceğimiz en önemli bilgi insanın kurtuluşunu direkt olarak ilgilendiren “her resûlün peygamber olmadığı” gerçeğidir. Ehemmiyet derecesinin büyüklüğü göz önünde tutularak bu konuyu aydınlığa kavuşturacak Kur'ân-ı Kerim âyetlerini detaylarıyla sunmak, gerçeği yine Allah’ın gerçekleriyle (âyetleriyle) ispatlamak gereğini duyuyoruz.
Rabbimize bu istikamette gösterdiğimiz gayretlerimizde bizlere ve sizlere yardımcı olması için dua ederiz.
Bu konu yukarıda kısaca bahsetmiş olduğumuz gibi günümüzde çok yanlış değerlendirilen bir konudur. Kur'ân-ı Kerim’deki peygamber olmayan Allah’ın elçilerine ait âyetlerin değiştirilmesi insanların Allah’ın hidayetçilerine ulaşmalarına engel olmaktadır. Günümüzde hiç kimse Allah’ın bir resûlüne ihtiyacı olduğunu düşünmemektedir. Tam aksi insanlar artık aralarında Allah’ın evliyalarının dahi yaşamadıklarını düşünüyorlar, hatta bundan eminler. Yardıma muhtaç olan ve Allah’ın bir evliyasına ulaşmak isteyen, buna ihtiyaç duyan insanlar bugün aramızda yaşamayan, rahmetli olmuş evliyalardan meded ummaktadırlar. Çünkü okunmakta olan Kur'ân mealleri Allah’ın aramızda yaşayan evliyalarından, onların vazifelerinden bahsetmemektedir. Meallerde Allah’ın evliyaları gizlenmiş, örtülmüştür. Bütün resûl âyetleri onlara göre peygamberler devrine aittir. Bu kaide üzerine meal vermektedirler. Daha da acısı bugün Allah’ın aramızdaki sevgililerinin inkâr edildiği, onlarla alay edildiği bir dünyada yaşıyor olmamızdır.
İblis şu gerçek üzerine tuzağını kurmuştur: “Peygamber Efendimiz (S.A.V) Son Peygamber'dir.” Ve “O'ndan sonra Peygamber gelmeyecektir.” İnsanlar için başka bir peygamber beklentisi olmayacaktır. Kıyâmet kopana kadar, bu devre insanların peygamber beklemediği bir devredir. İblis burada devreye giriyor. Peygamberin gelmeyeceği gerçeğini tüm Allah’ın resûllerine mal ediyor. “Madem artık hiç peygamber gelmeyecek, onlar her resûl peygamberdir.” diye düşündükleri için: “Bu durumda dünyaya artık resûl de gelmeyecektir.” diyorlar.
Peki Allah’ın risaletini insanlara kim tebliğ edecek? Kim insanlara dîni öğretecek, Kur'ân-ı öğretecek, Kur'ân’ın 7 ruhunu öğretecek, onları hidayete erdirecek?
Rabbimizin Secde Suresi 24. âyet-i kerime ve Enbiya Suresi 23. âyet-i kerimede bahsettiği imam resûller olmadan insanlar nasıl hidayete erecekler?
32/SECDE-24: “Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû, ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(e).”
Onlardan (insanlardan) imamlar (mürşidler) kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler (Allah’a insanların ruhlarını ulaştırsınlar) diye, sabırlarından dolayı ve âyetlerimize (Allah’ın âyetlerine) yakîn hasıl ettikleri için.
21/ENBİYA-23: “Lâ yus’elu ammâ yef’alu ve hum yus’elûn(e).”
O, yaptığından sorumlu değildir. Onlar ise sorumludurlar.
İblis diyor ki: “Kur'ân, insanı hidayete erdiren imamdır. İnsan Kur'ân-ı açıp okuyarak anlayacak, hidayete erecek.” Bu yalana, zanna tâbî olanlar Al-i İmran Suresi 7. âyet-i kerimedeki Kur'ân-ı Kerim gerçeğine küfretmiş, onu yalanlamış oluyorlar.
Al-i İmran Suresi 7. âyet-i kerimede Rabbimiz: “İlimde kökleşmiş rasihun da Kur'ân-ı Kerim’in tevîlini yapamaz.” Diyorsa:
3/AL-İ İMRAN-7: “Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhub tigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ılmi yekûlune âmennâ bihî, kullun min ındi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).”
O (Allah) ki; Kitab’ı sana O indirdi. O'ndan bir kısmı muhkem (mânâsı açık, yorum götürmez, şüphe kabul etmez) âyetlerdir ki; bunlar (Levhi Mahfuz’daki) ümmülkitapta (yer alan açık ve kesin âyetler)dir. Diğerleri ise müteşabih (mânâsı kapalı, açıklama isteyen) âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik (ve döneklik) bulunanlar, fitne çıkarmak ve (kendi yararına uygun) tevîlde (yorumda) bulunmak istedikleri için o (Kitab’)ın müteşabih olan kısmına uyarlar. Halbuki onların tevîlini, kimse bilmez ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olan RASİHUN (rüsuh sahipleri) ise derler ki: “O’na îmân ettik, hepsi de Rabbimiz katından (indirilme) dir.” Bunu kimse tezekkür edemez ancak ulûl'elbab tezekkür edebilir.
Al-i İmran Suresi 7. âyet-i kerimede ilim sahibi kimselerin ilimlerinin, Allah’ın Kur'ân-ı Kerim’ini açıklamak için yeterli olmadığını söylüyorsa,
Hac Suresi 3. âyet-i kerimede Allah’ın dîni, Allah’ın ilmini bu dünya ilminden kesinlikle ayırıyorsa,
22/HAC-3: “Ve minen nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ılmin ve yettebiu kulle şeytânin merîd(merîdin).”
İnsanların kimi, ilmi olmadığı halde Allah konusunda mücâdele eder ve her azgın şeytana tâbî olur.
O zaman hâlâ bu konuda ısrarla konuşan: “Biz bu dînin ilmini aldık yıllarca okuduk, öğrendik.” diyen rasihun için Allahû Tealâ diyor ki: “Onların gönüllerinde ulaşamayacakları bir kibir vardır.”
40/MU'MİN-56: “İnnellezîne yucâdilûne fi âyâtillâhi bigayri sultânin etâhum in fî sudûrihim illâ kibrun mâ hum bi bâligîh(i), festeiz billâh(i), innehu huves semîul basîr(u).”
Muhakkak ki Allah’ın âyetleri üzerinde kendilerine gelen bir sultan olmadan tartışanların gönüllerinde (o sultana) ulaşamayacakları bir kibir vardır. Öyleyse Allah’a sığın. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.
“Allah’ın âyetleri üzerine kendilerine Allah’ın ilmi Allah tarafından verilmediği halde tartışırlar.” Yüce Rabbimiz bu insanların zanna tâbî olduklarını söylüyor.
53/NECM-28: “Ve mâ lehum bihî min ilm(in), in yettebiûne illaz zann(e), ve innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey’â(şey’en).”
Onların bu sözler hakkında hiçbir bilgileri yok. Onlar sadece zanna ittiba ederler. Muhakkak ki zan, hakkı bilmek mecburiyetinden hariç tutamaz (müstağni kılamaz).
Ve Allahû Tealâ zanna tâbî olan gurur ve kibirleriyle kendi ilimlerinin yeterli olmadığı sahada konuşan bu insanlara âyetlerini açıklamıyor.
7/A’RAF-146: “Seasrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fîl ardı bi gayril hak(hakkı), ve in yerev kulle âyetin lâ yu'minu bihâ, ve in yerev sebîler ruşdi lâ yettehızûhu sebîlen ve in yerev sebilel gayyi yettehızûhu sebîl(sebîlen), zâlike bi ennehum kezzebû bi âyâtinâ ve kânû anhâ gâfilîn(gâfilîne).”
Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler onu yol edinirler. Bu onların âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.
Onlar yeryüzünde âyetleri bilmedikleri halde bildiklerini söyleyerek bu konuda kendilerini yetkili görerek (Allah’ın vermediği bir yetki) yeryüzünde haksız yere dolaşıyorlar.
Ve insanları sahip oldukları faydasız ilimle Allah’ın yolundan, Allah’ın âyetlerinin gerçek manalarını gizleyerek saptırıyorlar.
18/KEHF-103: “Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a’mâlâ(n).”
De ki: “Sizlere amellerini hasara uğratanları haber vereyim mi?”
18/KEHF-104: “Ellezîne dalle sa’yuhum fîl hayâtid dunyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun’â.”
Onların dünya hayatındaki amelleri sapmıştır ve onlar amellerin en iyisini yaptıklarını hesap ediyorlardı.
Bakınız değerli okuyucular Allahû Tealâ bu dînde ileri gelenler için, yaşadıkları devirlerde onları destekleyen devrin büyükleri için Ahzap Suresi 66, 67, 68. âyet-i kerimelerde ne buyuruyor:
33/AHZAB-66: “Yevme tukallebu vucûhuhum fîn nâri yekûlûne yâ leytenâ eta’nallâhe ve eta’ner resûlâ.”
O gün fizik vücutları ateş içinde çevrilirken: “Vah biz de, keşke Allah’a ve resûlüne itaat etseydik!” derler.
Dikkat ediniz; o gün fizik vücutları ateşte çevrilen insanlar sadece peygamberler devrinde yaşayan değildir. Onlar her devirde yaşayan insanlardır. Ve aralarında onlarla birlikte yaşamakta olan Allah’ın görevli resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyle pişman olanlardır.
33/AHZAB-67: “Ve kâlû rabbenâ innâ eta’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnes sebîl(sebîlâ).”
Cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz devrin sâdatlarına (dînde ileri gidenlerine) ve küberasına (büyüklerine) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîm’inden) saptık.”
33/AHZAB-68: “Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).”
Rabbimiz onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lânetle lânetle.”
Bu insanlar gurur ve kibirleri sebebiyle Al-i İmran Suresi 7. âyet-i kerimede Allah’ın Kur'ân-ı Kerim’i açıklama yetkisini verdiği ulûl’elbab kullarını, Allah’ın resûllerini (peygamber olmayan), Allah’ın imamlarını gizlemişler ve gizlemeye devam etmektedirler. O resûllerle alay etmişlerdir ve alay etmeye devam etmektedirler.
18/KEHF-106: “Zâlike cezâuhum cehennemu bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(n).”
Onların cezaları cehennemdedir ki onlar Allah’ın âyetlerini küfretmişler (örtmüşler, bilerek gizlemişler) ve Allah’ın âyetleriyle ve resûlleriyle alay etmişlerdir.
4/NİSA-150: “İnnellezîne yekfurûne billâhi ve rusulihî ve yurîdûne en yuferrikû beynellâhi ve rusulihî ve yekûlûne nu’minu biba’dın ve nekfuru biba’din yurîdûne en yettehızû beyne zâlike sebilâ(sebîlen).”
Muhakkak ki; Allah’ı resûlünü inkâr eden kişiler, Allah ve O’nun resûlleri arasında ayırım yapmak isterler. Ve de: “Bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz.” derler. Ve bunların (küfürle îmânın) arasında bir yol ittihaz etmek isterler.
4/NİSA-151: “Ulâike humul kâfirûne hakkâ(hakkan), ve a‘tednâ lil kâfirîne azâben muhînâ(muhînen).”
İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Ve Biz de kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.
Allah’ın Yüce Kitabı Kur'ân, Allah’ın sırlarını muhafaza etmektedir. Allah, Kur'ân-ı Kerim’deki sırlarını insanların arasından seçtiği kişilere bırakıyor. Sırların sahibi anlamına gelen “lübb”lerin sahibi ulûl’elbaba bırakıyor.
35/FATIR-32: “Summe evresnel kitâbellezînastafeynâ min ıbâdinâ, fe minhum zâlimun li nefsih(i), ve minhum muktesıd(un), ve minhum sâbikun bil hayrâti bi iznillâh(i), zâlike huvel fadlul kebîr(u).”
Sonra kullarımızdan seçtiklerimize kitabı miras bıraktık. Onların bir kısmı nefslerine zulmeder, bir kısmı muktesittir (yemin sahibidir). Bir kısmı ise Allah’ın izniyle hayırlarda yarışanlardır. İşte büyük fazl budur.
Bunun manası; Kur'ân-ı anlama ve anlatma yetkisinin ancak Allah’tan alınması demektir. Eğer insan bu yetkiyi Allah’tan almamışsa isterse yüzlerce din üniversitesini bitirsin, binlerce emaniyye dîn kitabı okusun, hergün Kur'ân-ı Kerim’i hatim etsin, o kişinin ilminin ne kendisine, ne de bir başkasına hiçbir faydası yoktur. Bu ilim onları ancak cehenneme götürür.
Kur'ân-ı Kerim geçmişten geleceğe bütün devirlerden örneklere sahiptir. Bu örneklerin verilmesinin sebebi insanların düşünmelerini ve ders almalarını sağlamak içindir.
O halde anlatmaya çalıştığımız bu fevkalâde ehemmiyetli konunun Kur'ân-ı Kerim’de yaşanmış örneklerine bakalım:
16/NAHL-36: “Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budullâhe vectenibût tâgût(e), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(tu), fesîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(e).”
Ve andolsun ki Biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller beas ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah’a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.
Allahû Tealâ bütün ümmetlerde (geçmiş, gelecek) onların içinden resûl beas ediyor. Risaletle yetkili kılıyor. Ama o resûlü inkâr edenlerin durumunu, yalanlayanların akıbetini gezin görün diyor.
57/HADİD-16: “Elem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(e).”
Âmenû olanların kalplerinde Allah’ın zikri ile (ve bu zikirle) Hakk’tan inen şeyle (nurla) huşûya ulaşmak (huşû sahibi olmak) zamanı gelmedi mi? Kendilerine kitap verilen ve sonra aradan uzun zaman geçen (ve bu zaman zarfında Allah’ı zikretmedikleri için) kalpleri kasiyet bağlayan (kalpleri zikirsizlikten kararan ve sertleşen ve hastalanan) kimseler gibi olmasınlar (zikretsinler ki kalpleri kararmasın). Onların çoğu fasıklardır (hidayete erdikten sonra yoldan çıkanlardır).
Birinci âyet-i kerime, insanları Allah’ın kulu yapmakla vazifeli resûllere tâbî olmayarak dalâlette kalanların akıbetlerini göstermektedir.
İkinci âyet-i kerimede de Allah’ın kutsal kitabı olduğu halde o kitaptan doğruları alamayan ve bu sebepten dolayı kalpleri kararanlar yer alıyor. Bütün kutsal kitaplar, Kur'ân-ı Kerim hariç, iblis tarafından değiştirilmiştir. Ve insanların artık o kitaplardan Allah’ın emirlerini öğrenmeleri mümkün değildir. Bugün İslâm dünyasında bizim durumumuz da onlara benzemektedir. Allah’ın korumasında olan Kur'ân’a iblis yaklaşamamıştır ama insanları kullanarak Kur'ân meallerinde Allah’ın birçok gerçeğini saklamayı başarmıştır. İşte saklanan gerçeklerden bir tanesi resûller konusudur. Allah her devirde, her kavmin içinde resûller vücuda getirirken o, resûllerin peygamber olduğu söylenerek insanların Allah’ın hidayetçilerine ulaşmaları engellenmektedir. Resûllerin görevlerini yapmalarına mâni olunmaktadır.
Bu dîn; son peygamber, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den sonra sahâbe tarafından, daha sonra sahâbeye tâbî olanlar tarafından ve herkesin bildiği Mevlâna Celâleddin Rumi, Emir Sultan, Akşemseddin, Yahya Efendi, Hacı Bektaş Velî, Yunus Emre ve daha binlercesi gibi Allah’ın resûllerince öğretildi.
Onlar insanları Hakk’a davet ettiler. Onlar insanları hidayete ulaştırdılar, irşad ettiler. Peygamber değillerdi. Ama Allah’ın tayin ettiği, yetki verdiği, risaletle görevli resûlleriydi. Bütün insanlar için mutlaka Allah’ın tayin ettiği bir hidayetçi vardır. Ve toplumlardaki adaleti yerine getiren, bütün resûllerin de tâbî olduğu her devrin imamı vardır. Dünya durdukça bu düzen bozulmayacaktır. Bu düzeni kuran Allah’tır. Bu düzeni bozmak isteyenler Allah’ı aciz bırakamazlar.
46/AHKÂF-32: “Ve men lâ yucib dâıyallahi feleyse bimu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâ’(u),ulâike fî dalâlin mubîn(in).”
Allah’a davet edene icabet etmeyen (tâbî olmayan) kişi dünya üzerinde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostu da yoktur. Onlar (Allah’ın davetçisine tâbî olmayanlar) açık bir dalâlet içindedirler.
Bugün dünya yine Allah’ın başka isimlerdeki evliyalarıyla aydınlanmaktadır. Ancak insanlar dînlerini onlardan değil, bu dünya ilmiyle ilimlenmiş dîn öğreticilerinden öğreneceklerini zannetmektedirler. Allah’ın dostlarının unutulmuş olmasının sonucunu hepimiz görmekteyiz; adaletsizlik, zulüm, kin, nefret, huzursuzluk, mutsuzluk.
10/YUNUS-47: “Ve likulli ummetin resûl(resûlun), fe izâ câe resûluhum kudıye beynehum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).”
Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez.
İnsanlar dînlerini Allah’ın evliyalarından, mürşidlerinden, resûllerinden, öğrenemedikleri için bugün dünya üzerinde İslâmiyet yaşanmaz olmuş. Kur'ân terkedilmiş.
25/FURKAN-30: “Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmît tehazû hâzel kur’âne mehcûrâ(mehcûren).”
Resûl dedi ki: “Yarab, kavmim Kur’ân’ı terkettiler.”
Resûl kavramının neden bu kadar üstünde durduğumuz diğer kavramlar açıklandıkça, konular anlatıldıkça daha iyi anlaşılacak, yerli yerine oturacaktır.
Kur'ân-ı Kerim’deki her resûl peygamber kabul edilince, insanlar zannediyorlar ki: “Peygamber Efendimiz'den sonra artık resûl de gelmeyecek. O halde Kur'ân’daki resûllerle ilgili olan âyet-i kerimeler hep peygamberleri anlatıyor. Hepsi bundan 14 asır önce ve daha önceki devirlere ait bilgilerdir. Allah’ın insan ve resûl arasındaki ilişkileri anlattığı âyetler 14 asır öncesine ait, bizleri ilgilendirmiyor. Çünkü zamanımızda Allah’ın resûlleri olan hidayetçileri, elçileri yaşamıyor. O halde resûle tâbiiyet, itaat konuları bize bir sorumluluk getirmiyor.” diye düşünüyorlar. Allah’ın insanları kurtuluşa ulaştıracak âyetleri hiçe sayılıyor, yok farzediliyor.
Bu bilgiler bid’attir. Allah’ın bütün devirlerde tayin ettiği resûller saklanarak, gizlenerek insanların bu resûllere ulaşması engellenmektedir. Ve insanları yoldan saptıran bu kimseler küfürdedirler.
Kur'ân, bu insanları yalanlamaktadır.

4/NİSA-167: “İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).”
Onlar ki kâfirlerdir ve Allah’ın yolundan saptırırlar (kendileri de Allah’ın yolunda değillerdir). Andolsun ki; onlar uzak bir dalâlet içindedirler (mürşidlerine ulaşmamış ve yola girmemiş oldukları için).
4/NİSA-168: “İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfire lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).”
Muhakkak ki; onlar küfür üzeredirler ve zalimdirler (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptırdıkları için). Allah onlara asla mağfiret etmez (günahlarını sevaba çevirmez) ve yola (Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e) ulaştırmaz.
4/NİSA-169: “İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), ve kâne zâlike alallâhi yesîrâ(yesîren).”
Sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. Ve bu Allah için kolaydır.
Kur'ân-ı Kerim’de resûl sözü ne zaman geçse peygamber olarak açıklama getiriliyor. Kur'ân meallerinin hepsinde istisnasız “resûl ­= peygamber” olarak geçmiştir. İşte bu acımasızca ortaya konan büyük bir yalandır. Konular ilerledikçe ve âyet-i kerimeler açıklandıkça, âyetler diğer Kur'ân mealleriyle karşılaştırıldıkça mananın nasıl gizlendiğini ve farzların yerine getirilmesine nasıl engel olunduğunu göreceksiniz
Atılan ok büyük, çok büyük yaralar açmıştır.
Bu yanlışın zihinlerden silinmesi, Kur'ân-ı Kerim’in, bu yanlış düzeltildikten sonra tekrar gözden geçirilmesi neticesinde, İslâm’ın tatbikatında çok şeylerin değişmesi gerektiği gerçeği ile karşılaşacağız.
Allah’ın dîni tektir. Allah bütün insanlar için bu dîni seçmiştir. Bütün kitaplar, bütün resûller (peygamber olan ve peygamber olmayan) İslâm’ı anlatır, İslâm’a davet eder, İslâm’ı yaşatır. Bu din “hidayet”i, “takva”yı, “teslim”i, kul olmayı, âmenû olmayı, Allah’ın rızasını kazanmayı, felâha ulaşmayı, Allah’ın bize olan bu vasiyetlerini emreder. Öğrenebilmek, yaşayabilmek için kitaba sahip çıkmak gerekir. Kendimize mal etmek gerekir. Bunu başarmak mümkün müdür? Hem mümkündür, hem mümkün değildir. Allahû Tealâ: “Kâinatı emrinize musahhar kıldım.” diyor. Allah’ın bu sözüne göre kâinata ne kadar sahipsek, her yerde kolayca bulabildiğimiz Kur'ân-ı Kerim’e de o kadar sahibiz, malikiz. Ne dersiniz, kâinatı emrinizde hissediyor musunuz?
Sevgili okuyucular, “Her resûl peygamberdir” dediğimiz zaman insanın Kur'ân-ı Kerim ile bağlarını tamamen koparmış oluyoruz. Resûl olmadan Kur'ân-ı Kerim insanlar için nedir? Tıpkı malik olamadığımız emrimizdeki kâinat gibi, sırrını muhafaza eden, asla hayatımıza tatbik edemeyeceğimiz, ama kütüphanelerin en üst raflarını süsleyen bir kitaptır. Âlimler Kur'ân’ı değil, el yazması kitapları, emaniyyeyi anlatmaya devam etsinler .
Bakın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in bugünleri işaret ettiği hadîs-i şerifi acı gerçeği bir defa daha nasıl yüzümüze vuruyor!…
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki; İslâm’ın yalnız ismi, Kur'ân’ın ise resmi kalacaktır. Mescidler dış görünüşleri ile mamur fakat hidayetten mahrum kalacaktır. Onların âlimleri, gök kubbe altındakilerin en şerrlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir.”
Bu şerrli insanlar, insanlara yaptıkları büyük kötülük sebebiyle lânetlenmişlerdir:
2/BAKARA-79: “Fe veylun lillezîne yektubûnel kitâbe bi eydîhim summe yekûlune hâzâ min ındillâhi li yeşterû bihî semenen kalîlâ(kalîlen). Fe veylun lehum mimmâ ketebet eydîhim ve veylun lehum mimmâ yeksibûn(yeksibûne).”
Yazıklar olsun onlara ki; elleriyle kitap yazıp, sonra da (emaniyye bilgiler içeren) bu yazdıklarını az bir bedel (para) karşılığında satmak için: “Bu Allah'ın indindendir.” derler. Yazıklar olsun onlara, elleriyle (böyle şeyler) yazdıklarından dolayı... Yazıklar olsun onlara, kazandıkları şeylerden dolayı…
2/BAKARA-159: “İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fil kitâbi ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâınûn(e).”
İndirdiğimiz o beyyinelerden olan şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaştırılmasını) kitapta Allah insanlara açıkladıktan sonra gizleyenler (var ya); onlara, hem Allah lânet eder, hem de lânet ediciler lânet eder.
2/BAKARA-161: “İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun ulâike aleyhim la’netullâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn(e).” Muhakkak ki (Allah’a ruhun ölmeden ulaşmasını, yani hidayeti) küfredip de (örtüp de, gizleyip de) kâfir olarak ölenler var ya: İşte Allah’ın, meleklerin ve insanların hepsinin lâneti onların üstünedir.
2/BAKARA-175: “Ulâikellezîneşteravud dalâlete bil hudâ vel azâbe bil magfirati, femâ esberahum alen nâr(ı).”
İşte onlar; onlar ki, hidayet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında da azabı satın almışlardır. Bunlar ateşe karşı ne kadar sabırlıdırlar!




10.10.2007 19:02:24
3-2-1- NEBÎ RESÛLLERLE, VELÎ
RESÛLLER ARASINDAKİ
FARKLAR.

Allah’ın Kur'ân’daki dîn öğretimi, insanların bugünkü dîn öğretiminden çok farklı hatta bir kısmı taban tabana zıttır. Bugün insanlar başka insanların yazdığı kitaplardan dîni öğrenmeye başlamışlar. Bunu tabii neticesi olarak da Kur'ân’daki gerçeklerden uzaklaşmışlar.
Öyleyse emaniyye kitaplarının (insanların el yazması kitaplarının) yazdığı gibi iddia ettiği gibi bütün resûller peygamber midir?
Kur'ân-ı Kerim’e göre bir kısım resûller peygamber hüviyetindedir. Bir kısım resûller, peygamber hüviyetinde değillerdir. Hatta Allah’tan bir emir alacak durumda olmayan insanlara da bazen Kur'ân-ı Kerim “resûl” kelimesini kullanarak hitap etmiştir. (Konumuzun başında bu ayırım yapılmıştı.)
Bütün resûller peygamber değildir.
Bütün nebîler peygamber midir? Evet, bütün nebîler peygamberdir. Kur'ân-ı Kerim’de nerede “nebî” kelimesi geçiyorsa, “nebî” kelimesinin geçtiği her âyeti teker teker taradık. Gördük ki; kesinlikle nerede “nebî” kelimesi geçiyorsa onların hepsi mutlaka peygamberdir.
İşte Allahû Tealâ’nın Al-i İmran Suresi 81. âyet-i kerimedeki ifadesi nebîlerin peygamber olduğu konusunu, ama kendilerine kitap verilmeyen değil tam aksine kendilerine kitap verilen peygamberler olduğunu kesinleştiriyor.
3/AL-İ İMRAN-81: “Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurun neh(nehu), kâle e akrertum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû ekrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).”
Hani o zaman ki; Allah Nebîlerin (Peygamberlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O'na mutlaka îmân edecek ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi, bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
Akaidin: “Nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” demesine rağmen, demek ki Allahû Tealâ bütün nebîlerine kitap vermiş.
Herşeyden önce risaletle görevlendirilmiş Allah’ın resûllerinin hepsine peygamber demekten vazgeçmeliyiz. Bu bir açıdan bütün resûlleri aynı seviyeye getirmek anlamına geliyor ki; Allah’ın hiyerarşi kanununa ve bu kanuna göre düzenlenmiş Kur'ân’daki âyetlere ters düşüyor. Bütün resûllere “peygamber” demek ikinci açıdan; peygamber olan resûlleri kabul edip, peygamber olmayan resûllere inanmamak ve onları yok saymak, reddetmek anlamına geliyor ki; bu da Nisa Suresi 150. ve 151. âyet-i kerimelere göre o kişileri kâfir durumuna sokuyor:
4/NİSA-150: “İnnellezîne yekfurûne billâhi ve rusulihî ve yurîdûne en yuferrikû beynellâhi ve rusulihî ve yekûlûne nu’minu biba’dın ve nekfuru biba’din yurîdûne en yettehızû beyne zâlike sebilâ(sebîlen).”
Muhakkak ki; Allah’ı resûlünü inkâr eden kişiler, Allah ve O’nun resûlleri arasında ayırım yapmak isterler. Ve de: “Bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz.” derler. Ve bunların (küfürle îmânın) arasında bir yol ittihaz etmek isterler.
4/NİSA-151: “Ulâike humul kâfirûne hakkâ(hakkan), ve a‘tednâ lil kâfirîne azâben muhînâ(muhînen).”
İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Ve Biz de kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırladık.
Nebîler, peygamberler Allah’ın tayin ettiği en üst seviyedeki resûllerdir. Peygamber olmayan diğer bütün resûllerden farklılıkları vardır. Bu farklılıkları Kur'ân-ı Kerim âyetlerine göre 10 grupta toplayabiliriz.



3-2-1-1- PEYGAMBERLER BELİRLİ KAVİMLERDE YAŞAMIŞLARDIR. PEYGAMBER OLMAYAN RESÛLLER DÜNYADA BULUNAN BÜTÜN KAVİMLERDE YAŞAMIŞLARDIR.

3-2-1-2- PEYGAMBERLER BÜTÜN DÜNYA HATTA KÂİNAT İÇİN VAZİFELİDİRLER.
PEYGAMBER OLMAYAN RESÛLLER SADECE KENDİ KAVİMLERİ İÇİN VAZİFELİDİRLER.

Yukarıda belirttiğimiz 2 farkla ilgili Kur'ân-ı Kerim âyetlerini inceleyelim:
16/NAHL-36: “Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budullâhe vectenibût tâgût(e), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(tu), fesîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(e).”
Ve andolsun ki Biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller beas ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah’a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.
Bahsedilen resûller, peygamberler olsaydı “bütün ümmetlerin içinden” ifadesi kullanılmazdı. Peygamberler zamanında da peygamberlerin olmadığı zamanlarda da her ümmette, her kavimde bir resûl o kavim içinde tebliğ ile görevlidir. Bu resûller peygamber olamaz. Çünkü peygamberler kavimlerin bir kısmından çıkmışlardır. Bütün dünyaya hatta kâinata dîni öğretmekle ve yaşatmakla görev almışlardır.
2/BAKARA-129: “Rabbenâ veb'as fîhim resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtike ve yuallimuhumul kitâbe vel hıkmete ve yuzekkîhim inneke entel azîzul hakîm(hakîmu).”
Rabbimiz, onların içinden (birini), onların içinde (arasında) onlara Senin âyetlerini tilâvet edecek (okuyup açıklayacak), onlara kitabı ve hikmeti öğretecek ve onların (nefslerini), tezkiye (ve tasfiye) edecek resûl (olarak) beas et (hayata getir). Muhakkak ki Sen (evet) Sen; AZÎZ’ul HAKİM’sin.
Bu âyet-i kerimede de her kavmin içinden onların aralarında görev yapacak ve sadece o kavimlere âyetleri öğretecek resûller deniliyor. Peygamberlerin görevi bütün kavimler için, dünya içindir. Hatta kâinat içindir. Bu sebeple bu resûller peygamber resûller olamazlar. Burada bahsi geçen resûller, peygamber olmayan, her kavimde görevli olan resûllerdir.
13/RAD-7: “Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(i), innemâ ente munzirun ve likulli kavmin hâd(in).”
Ve kâfirler derler ki: “O’nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).
Yukarıdaki âyet-i kerimede Peygamber Efendimiz’e Allahû Tealâ bütün dünya için, daha doğru bir ifadeyle kâinat için görevli olduğunu söylüyor. Ama her kavmin içinde onların arasında görevli olan resûllerin de ayrıca bulunduğunu açıklıyor. Her kavmin içinde bulunan ve sadece içinde bulundukları kavme öğretmekle görevli olan bu resûller, peygamber resûller değildir.
39/ZUMER-71: “Vesîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(zumeren), hattâ izâ câuhâ futihat ebvâbuhâ, ve kâle lehum hazenetuhâ elem ye’tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alel kâfirîn(kâfirîne).”
Kâfirler zümre zümre cehenneme sürülürler, kapılara geldikleri zaman kapılar açılır. Cehennem bekçileri onlara derler ki, “Size sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki size (üzerinize) Allah'ın âyetlerini okusun (anlatsın izah etsin) ve sizi bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın, ikaz etsin. (Cehenneme girenler) dediler ki; “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.
Cehenneme ºüphesiz her devirde yaºayan insanlar gidecektir. Hepsine “Rüsulan minküm”, “sizin içinizden resûller gelmedi mi?” diye soruldu?una göre bu resûllerin her devirde yaºad??? ve her kavimde yaşadığı muhakkaktır.
Oysa peygamberler, Lut, Semut, Ad, Arap, İsrail gibi belirli kavimlerden çıkmışlardır.
Her devirde peygamberler yaºamad???na göre ve buradaki resûllerin peygamberlerin yaºamad??? devirlerde de her kavimde yaşad?klar? muhakkak olduğuna göre, peygamber olmadıklar? kesinlik kazanmaktad?r.
10/YUNUS-47: “Ve likulli ummetin resûl(resûlun), fe izâ câe resûluhum kudıye beyne hum bil kıstı ve hum lâ yuzlamûn(yuzlamûne).”
Her ümmetin bir resûlü vardır. Onlara resûlleri geldiği zaman onların aralarında adaletle hükmolundu. Onlara zulmedilmez.
İşte Allahû Tealâ: “Her ümmetin resûlü vardır.” dediği halde insanlar kendi içlerinde yaşayan resûlü görmez, yalanlar, reddederse, o toplumda adaletsizlik hüküm sürer.
Bugün adaletsizlik ve zulüm varsa bu, Allah’ın resûllerinin gizli tutulmasındandır. Onların inkâr edilmesindendir. Öyleyse bütün kavimlere resûller gönderiliyor. Halbuki peygamberler bir tek kavmin içinden gelir. Tek bir kavimdendir. O, bütün dünyanın peygamberidir. Ama resûller ait oldukları kavmin resûlleridirler. Ve peygamber varken bütün diğer kavimlerde de resûller vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) peygamberken gene aynı devirde başka kavimlerde de resûller vardı.
Allahû Tealâ’nın Kur'ân-ı Kerim’deki ifadesi budur.
Peygamberler bir tek kavimden çıkarlar veya herhangibir kavimden çıkarlar. Ama bütün kavimlerin peygamberidir.
Peygamber olmayan resûller, her kavme gönderilir. Sadece içinde bulunduğu kavim için resûldür.


3-2-1-3- NEBÎ OLAN RESÛLLER ARASINDA UZUN FETRET DEVRELERİ VARDIR. (PEYGAMBERLER ARDARDA GELMEZLER.)
NEBÎ OLMAYAN RESÛLLERDE İSE DEVAMLILIK SÖZ KONUSUDUR. BU VELÎ RESÛLLER ARDARDA GELİRLER.

57/HADİD-27: “Summe kaffeynâ alâ âsârihim bi rusulinâ ve kaffeynâ bi îsebni meryeme ve âteynâhul incîle ve cealnâ fî kulûbillezînettebeûhu re’feten ve rahmeh(rahmeten), ve rehbâniyyetenibtedeûhâ mâ ketebnâhâ aleyhim illebtigâe rıdvânillâhi femâ reavhâ hakka riâyetihâ, fe âteynellezîne âmenû minhum ecrehum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).”
Onların arkalarından da resûllerimizi ardarda gönderdik. Meryemoğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona tâbî olanların kalplerine refet ve rahmet kıldık. Ve üzerlerine farz kıldığımız, fakat kendilerinin güya Allah’ın rızasını kazanmak için icat ettikleri ruhbanlığa bile hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden âmenû olanlara (yaptıklarına karşılık olarak) mükâfatlarını verdik. Çoğu ise fasıklardı.
Bu âyette resûllerin ardarda (arası kesilmeden, devamlı olarak birbirinin ardından) gönderildiği, resûller arasında fetret devri bulunmadığı anlatılıyor.
17/İSRA-15: “Menihtedâ fe innemâ yehtedî linefsih(i), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(n).”
Kim hidayete ererse kendi nefsi için hidayete erer, kim de dalâlette ise dalâlette olmak onun aleyhinedir. Nezirin (ikaz edenin) nezrettiğini (ikazını, uyarısını) yerine getirmeyenlerin (bu sebeple günah yüklenenlerin) günahlarını başkaları yüklenmez. Bir resûl göndermedikçe (hiçbir kavme, hiç kimseye) azap etmeyiz.
Allahû Tealâ: “Resûl göndermedikçe Allah’ın insanlara azap etmesi söz konusu değildir.” buyuruyor. Rabbimiz her toplumun içine, bütün zamanlarda yaşayan resûller göndererek onları ikaz ediyor, uyarıyor.
13/RAD-7: “Ve yekûlullezîne keferû lev lâ unzile aleyhi âyetun min rabbih(i), innemâ ente munzirun ve likulli kavmin hâd(in).”
Ve kâfirler derler ki: “O’nun üzerine Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” Sen sadece bir uyarıcısın ve bütün kavimler için hidayetçi vardır (zamanın her parçasında ve bütün kavimlerde).

Her kavime gelen bu resûller, aralıksız olarak gelirler. Hiçbir kavim resûlsüz bir devre geçirmez. Çünkü Allah: “Resûl göndermedikçe azap etmeyiz.” diyor. İşte aşağıdaki âyetler de bu konuya tam bir açıklık getirmektedir:
2/ BAKARA-87: “Ve le kad âteynâ mûsal kitâbe ve kaffeynâ min ba'dihî bir rusuli ve âteynâ îsabne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi ûhil kudus(kudusi). E fe kullemâ câekum rasûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumus tekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferikan taktulûn(taktulûne).”
Andolsun ki; Biz, Musa'ya kitap verdik ve ondan sonra da, birbiri ardından (araları kesilmeksizin, peşpeşe) resûller gönderdik. Ve Meryem'in oğlu İsa'ya beyyineler (açık kanıtlar) verdik ve onu RUH'ÛL KUDÜS ile destekledik. Her ne zaman size bir resûl, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle (emirle) geldiyse, hemen kibirlendiniz. Bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürdünüz.
23/MU’MİNUN-44: “Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etba’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(e), febu’den likavmin lâ yu’minûn(e).”
Sonra Biz resûllerimizi ardarda (arası kesilmeden, peşpeşe) gönderdik. Hangi kavme resûlü gelse hepsi onu tekzip ettiler (yalanladılar, reddettiler). O zaman Biz birbiri ardından onları yok ettik ve onları efsane kıldık. Mü’min olmayan kavim artık uzak olsun.
Tıpkı bugün insanların içinde görevlerini yapmaya çalışan resûllerin yalanlandığı gibi, o zamanlardan ibret olaylar vererek Allahû Tealâ bizleri ikaz etmektedir.
O halde konumuzu tamamlayalım; peygamberler zamanın bütün parçalarında yokturlar. Peygamberlerin arasında fetret devreleri vardır. İşte Hz. Musa, ondan kimbilir kaç yüz sene sonra Hz. Davud, arkasından birçok asırlık bir zaman aralığı ve Hz. İsa, Hz. İsa’dan 600 sene sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V). O'nun vefat etmesiyle beraber 1400 seneden beri dünyada peygamber yok. Olması da mümkün değildir. Demek ki peygamberler arasında fetret devirleri var. Ama Allah’ın âyet-i kerimelerde söylediği resûllerin birbiri ardından gönderildikleri, arada boşluk olmadığı, bu boşluk olmaması sebebiyle de fetret devirlerinin mevcut olmadığını görüyoruz. Öyleyse bunlar peygamberler gibi fetret devirleri olmayan resûllerdir. Bu sebeple peygamber olmaları mümkün değil.
Öyleyse bütün kavimlere resûller gönderiliyor. Halbuki peygamberler bir kavmin içinden gelir. Tek bir kavimdendir. O bütün dünyanın peygamberidir. Ama resûller ait oldukları kavmin resûlleridirler. Ve peygamber varken bütün diğer kavimlerde de resûller vardır.
Allahû Tealâ’nın Kur'ân-ı Kerim’deki ifadesi budur.
Peygamberler bir tek kavimden çıkarlar. Ama bütün kavimlerin peygamberidir.
Peygamber olmayan resûller her kavme gönderilir. Sadece içinde bulunduğu kavim için resûldür.




10.10.2007 19:02:58
3-2-1-4- ALLAHÛ TEALÂ CİNLERE VE MELEKLERE, CİN PEYGAMBERLER MELEK PEYGAMBERLER GÖNDERMEMİŞTİR.
AMA KUR’ÂN-I KERİM’DE CİN VE MELEK RESÛLLERDEN BAHSEDİLMEKTEDİR.

CİN RESÛLLER:

6/EN’AM-130: “Yâ ma’şerel cinni vel insi e lem ye’tikum rusulun minkum yakussûne aleykum âyâtî ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû şehidnâ alâ enfusinâ ve garrethumul hayâtud dunyâ ve şehidû alâ enfusihim ennehum kânû kâfirîn(kâfirîne).”
Ey insan ve cin topluluğu! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze ulaşacağınız konusunda sizi uyaran içinizden resûller (elçiler) gelmedi mi? “Kendi nefslerimize şahit olduk” dediler. Dünya hayatı onları aldattı. Ve kendilerinin kâfir olduğuna, kendileri şahit oldular.
Bu âyet-i kerimede gene resûl kelimesi kullan?lmakta ve cinlere de “kendi içlerinden resûller (Rüsulun minküm) gelmedi mi?” diye sorulmaktad?r.
Cinler için peygamber olmayacağına göre, burada geçen resûl kelimesinin peygamber olmadı?? muhakkaktır. Cinlere tebliğ yapan resûllerdir. Öyleyse insanlardan resûller olduğu gibi cinlerden de resûller olduğunu görüyoruz. Bu cinlerden olan resûllerin elbette peygamber olması mümkün değildir. Bir cin peygamberin, Kur'ân-ı Kerim’e göre peygamber olarak görev yapması hiçbir zaman mümkün değildir. Öyleyse cinlerin arasında da resûller var. Kendi kavimlerine Allah’ın hakikatlerini tebliğ etmek için vazifelidirler. Ama hiçbirisi peygamber hüviyetinde değildir.

MELEK RESÛLLER:

22/HAC-75: “Allahu yastafî minel melâiketi rusulen ve minen nâs(nâsi), innallahe semîun basîr(basîrun).”
Allah meleklerden ve insanlardan resûller seçer. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.
Görülüyor ki;; Allah meleklerden de, insanlardan da, cinlerden de resûller seçiyor. Ancak peygamberleri, yalnız insanlardan seçiyor. Bu yüzden de her resûlün peygamber olması mümkün değildir.

3-2-1-5- NEBÎ RESÛLLER HANGİ KAVMİN İÇİNDEN ÇIKMIŞSA SADECE O KAVMİN LİSANINI KONUŞARAK
BÜTÜN DÜNYAYA HİTAP EDERLER.
AMA NEBÎ OLMAYAN RESÛLLER
HER KAVMİN İÇİNDEN ÇIKTIĞI İÇİN
HER KAVİMDE O KAVMİN LİSANIYLA KONUŞAN RESÛLLER VARDIR.

Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim'inde her kavme kendi dilleri ile aç?klama yapacak resûller gönderdi?ini beyan ediyor.
İbrâhîm Suresi 4. âyet-i kerimede ºöyle buyrulmaktadır:
14/İBRAHİM-4: “Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bilisâni kavmihî li yubeyyine lehum, fe yudillullâhu men yeşâu ve yehdî men yeşâ’(u), ve huvel azîzul hakîm(u).”
Hiçbir resûlümüz yoktur ki Biz onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah dilediğini (resûllere tâbî olmayanları) dalâlette bırakır. Dilediğini (resûllere tâbî olanları) hidayete erdirir. Ve O Azîz’dir, hikmet sahibidir.
Peygamberler tarihi boyunca konuşulan lisan İbranice ve Arapça olmuştur. Her kavme peygamber gönderilmemiºtir. Meselâ Türk kavmi için Türkçe aç?klama yapacak peygamber gönderilmemiştir. Buradan kesin bir noktaya ulaº?yoruz. Allahû Tealâ, bu âyet-i kerimede resûl kelimesini kullanm?ştır ama bu resûl peygamber değildir.


3-2-1-6- KUR'ÂN-I KERİM; NEBÎ RESÛLLERİN GÖREVLERİNİ 5 GRUP OLARAK, NEBî OLMAYAN RESÛLLERİN GÖREVLERİNİ İSE 4 GRUP OLARAK AÇIKLAMIŞTIR.

Nebî Olan Resûllerin Görevleri
2/BAKARA-150: “Ve min haysu harecte fevelli vecheke şetral mescidil harâm(i), ve haysu mâ kuntum fevellû vucûhekum şetrahu liellâ yekûne lin nâsi aleykum huccetun, illellezîne zalemû minhum fe lâ tahşevhum vahşevnî ve li utimme nı’metî aleykum ve leallekum tehtedûn(e).”
Nereden (yola) çıkarsan çık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olun, yüzlerinizi o yöne çevirin ki; insanların sizin aleyhinizde (kullanabilecekleri) delil olmasın. Onlardan zulmedenler hariç. Öyleyse onlardan korkmayın, Benden (sizin üzerinizdeki sevgimin azalacağından) korkun ki; sizin üzerinizdeki ni’metimi tamamlayım da böylece hidayete eresiniz.
2/BAKARA-151: “Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hıkmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(e).”
Nitekim size; içinizde (görev yapmak üzere) sizden bir resûl (peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup, açıklasın) ve sizi (nefslerinizi) tezkiye etsin, size kitap ve hikmet öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

Bu resûl;
1- Onlar?n üzerine Allah’ın âyetlerini tilâvet eder.
2- Onlar?n nefslerini tezkiye eder.
3- Onlara kitap öğretir.
4- Onlara hikmet öğretir.
5- Hikmetin ötesini onlara öğretir.
Görülüyor ki; peygamber resûllerin 5 görevi vardır.
Nebî olmayan resûllerin görevleri ise:
62/CUMA-2: “Huvellezî bease fîl ummiyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(te), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(in).”
Onlara onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu Resûl’e tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
Al-i ?mran Suresinin 164. âyet-i kerimesinde ise ºöyle buyrulmaktadır:
3/AL-İ İMRAN-164: “Lekad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).”
Andolsun ki; mü’minlerin (başlarının) üzerine bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz. Onların aralarında (her kavmin içinde) onlara âyetleri tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu mürşid resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
Görülüyor ki; peygamber olmayan resûllerin dört görevi vard?r. Bunlar peygamber olmadıklar? için, peygamberlere has olan hikmetin ötesini ö?retmeye ehil ve yetkili k?l?nmam?ºlard?r.
Bu resûllerin her devirdeki insanların içinde vazifeli olduklar? bellidir. Çünkü:
1- Bu resûller her devirde yaşayan insanların arasında yaşamakta olmal?d?r ki onlara fiilen âyetleri okuyabilsin.
2- Onun için Yüce Rabbimiz onlar?n arasında fiilen görev yap?ld???n? anlatmak üzere “Filümmiyyîne” kelimelerini Cuma Suresi 2. âyet-i kerimede “Fîhim” kelimesini de Al-i ?mran Suresi 164. âyet-i kerimede kullanm?ºt?r. Bu iki kelime ümmîlerin içinde, onlar?n içinde anlamlar?na gelmektedir.
3- Yüce Rabbimiz her iki âyet-i kerimede de “resûlen minhüm” kullanmaktad?r. Onlardan, o kavimden bir resûl demektir. Her devirde yaºayan insanların arasında bir resûl vardır.
4- Resûl olan peygamberin 5 görevi vard?r.
Buna karşılık peygamber olmayan resûllerin dört görevi vard?r:
1- Kur'ân-? Kerim'i tilâvet etmek.
2- Nefsleri tezkiye etmek.
3- Kitap öğretmek.
4- Hikmet ö?retmek.
Görülüyor ki; peygamberlerin,
5-Hikmetin ötesinde bilinmeyen şeyleri öğretmek görevi, peygamber olmayan resûllere verilmemiºtir. Çünkü onlar bu konuda yetkili değillerdir.
Bu resûllerin görevinin her devirde yaşayan insanlar? hidayete ulaºtırmak olduğu aç?ktır. Çünkü Allahû Tealâ buyuruyor:
“Ondan önce (resûle tâbî olmadan önce) onlar aç?k bir dalâlet içinde idiler.” Resûle (mürºide) tâbî olabilmeleri için resûlün mevcut olması, var olması gerekir.
Yüce Rabbimizin burada mürºidler için kulland??? “bease”, beas etmek hayata getirmek (hayy etmek) demektir. Onlar?n (her devirde yaşayan insanların) devrinde do?an resûller olduğu anlaº?lmaktad?r.
Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V). zaman?nda yaºayanlara hitap etti?i zaman “küm” (siz) kelimesini kullan?yor. Bu âyetlerde ise “hüm” (onlar) kelimesini kullan?yor. Âyet-i kerimelerin Peygamber Efendimiz (S.A.V) devrinden evvelki ve özellikle sonraki dönemleri kapsad??? aç?ktır. Öyleyse bu aç?dan da bunlar peygamber olamazlar.
Görülüyor ki; Yüce Rabbimiz Cuma Suresi 2. âyet-i kerimede ve Al-i İmran Suresi 164. âyet-i kerimede “resûl” adını kullanmakla peygamberleri değil, peygamber olmayan Allah’a ulaºt?r?c? resûlleri kastetmektedir. O halde görevleri itibariyle de resûller; peygamber resûller ve peygamber olmayan resûller olarak ayrılıyor.
Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde resûl olarak adı geçiyor ama Allahû Tealâ görevlerini sıraladığı zaman bu görevlerin 5 tane olduğunu görüyoruz.
Öyleyse 28 basamakta olayları yerli yerine koyarsak farklılığı hemen göreceğiz. Bütün resûllerin görevleri 28. basamağın 6'ncı mertebesine kadardır. Peygamber resûllerin görevi ise 7'nci mertebeyi “tasarruf mertebesini” ihata eder.
Bu açıdan meseleye bakalım:


1. görev : Allah’ın âyetlerinin tilâveti
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ve bütün peygamber olmayan resûllerin Allah’ın âyetlerini tilâvet etmesi tam 14 basamak sürüyor.
1. basamakta olaylar yaşanır.
2. basamakta Allah insanların arasında hayır gördüklerini seçer.
3. basamakta kişi, Allah’a ulaşmayı diler.
4. basamakta kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah da onu Kendisine ulaştırmayı diler ve 4. basmakta onun üzerine Rahîm esması ile tecelli eder.
5. basamakta Allah, o kişi ile irşad makamı arasındaki hicab-ı mestureyi alır.
6. basamakta Allah, o kişinin kulaklarındaki vakrayı alır.
7. basamakta nefsinin kalbindeki ekinneti alır. Kişi âmenû olur, ilk yedi basamağı aşar. Bütün bu safhalar Allah’ın âyetlerinin tilâvetidir. Allah’ın âyetlerinin okunması ve anlatılmasıdır.
8. basamakta Allah, o insanın kalbine hidayeti koyar.
9. basamakta Allah’ın bu hidayeti o kişinin kalbinin nur kapısını Allah’a çevirir.
10. basamakta Allah o kişinin göğsünden kalbine bir nur kapısı açar ( nur yolu, nur tüneli) .
11. basamakta bu kişi zikir yapar. Ve Allah’tan gelen rahmetle fazl isimli iki tane nur göğsüne, göğsünden kalbine ulaşır. Kalbinde mühür olduğu için o kalpten içeriye sadece rahmet sızabilir. Onuncu basamağa kadar hiç kimsenin kalbine bir damla bile nur giremiyor. Hâlâ tilâvet devam ediyor. Kur'ân-ı Kerim’in ruhuna geçmek, Allahû Tealâ’nın evliyası olmadan mümkün değildir. Kişinin kalbinde %2 nur birikiyor ve huşû sahibi oluyor.
12. basamakta tilâvet devam ediyor.
13. basamakta hacet namazı kılıp mürşidini Allah’tan soruyor. Mürşidini görüyor.
14. basamakta mürşidine ulaşıyor, önünde diz çöküp tövbe ediyor. Ve Allah’ın yoluna; Sıratı Mustakîm’e giriyor.
Başının üzerine ni’met veriliyor (devrin imam resûlünün ruhu). Ruhu vücudundan ayrılıyor. Kalbindeki mühür açılıyor, içindeki küfür alınıyor. Yerine îmân yazılıyor.

2. görev : Nefsleri tezkiye etmek
Bu kişi nefs tezkiyesine başlıyor. Dalâletten kurtulmuş, hidayete adım atmıştır. Nefsi tezkiye olmuş mudur? Hayır. Henüz sıfır tezkiye noktasındadır. Lâfz müessesesi itibariyle tilâvet, nefs tezkiyesiyle birlikte devam ediyor.
1. basamak Nefs-i Emmare
2. basamak Nefs-i Levvame
3. basamak Nefs-i Mülhime
4. basamak Nefs-i Mutmainne
5. basamak Nefs-i Radiye
6. basamak Nefs-i Mardiyye
7. basamak Nefs-i Tezkiye
Her kademe kalpte %7 nur birikimini sağlıyor. Nefsini tezkiye eden kişinin kalbinde başlangıçtaki %2 nurla birlikte %51 nurlanma gerçekleşiyor.
Resûller peygamber olsunlar veya olmasınlar, onların ikinci görevi nefsi tezkiye etmektir. Nefsin tezkiye olduğu basamağa kadar Kur'ân-ı Kerim’in lâfzı öğretilmeye devam eder. Ama nefs de yavaş yavaş afetlerden kurtulmaya başlar. 21. basamakta 2 görev tamamlanmış olur. Burada artık Allah’ın nurları hakim duruma geçmiştir. O kişinin ruhu Allah’a ulaştı, nefsi tezkiye oldu. Fizik vücudu Allah’a kul oldu. Ve kişi Allah’ın cennetine ehil oldu. Allah’ın evliyası oldu. Peki resûl ne yaptı? Peygamberse 5 görevden ikisini yaptı. Peygamber olmayan bir resûl ise 4 görevden ikisini yaptı.

3. görev : Kitap öğretmek
1. Fenâ Makamı: Kişi Allah’ın evliyası oldu. Fenâ makamının sahibi. Ruhu Allah’a teslim oldu. Kitap öğretiliyor. Kitabın öğretilmeye başlanması 21. basamaktan sonra gelen 7 velâyet makamının 1. (fenâ) makamındadır. Artık o kişi Allah’ın evliyası olmuştur. Kur'ân-ı Kerim’in ruhunu anlayabilecek boyuta ulaşmıştır. Velâyetle birlikte Kur'ân-ı Kerim’in ruhuna geçiş başlamıştır.
Bu, velâyetin tamamlanmasıyla beraber kitap öğretilmesi adı altında ruhun birinci basamağı tahakkuk eder. Fenâ makamı kitabın öğretilmesinin 1. makamıdır.
2. Beka Makamı : Sonra bu kişiye Allahû Tealâ taht ihsan eder. Ruhu sonsuza o kadar o tahtta olacağı için ikinci makamın sahibi olacaktır. Beka makamı, kitabın öğretilmesinin ikinci basamağı, ikinci makamıdır.
3. Zühd Makamı : Kitabın öğretilmesinin üçüncü makamı zühd makamıdır. Ne zaman o kişinin zikri günün yarısını aşarsa önemli bir yere gelmiştir. O kişi artık zahiddir. Zikirsizliğe karşı zahid olmuştur. Ve Allah’a zühd sahibi olduğunu ispat etmiştir.
4. Muhsinler Makamı : Daha sonra o kişi fizik vücudunu Allah’a teslim edip fizik vücudu Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özellik kazanmıştır.
İşte burası kitabın öğretilmesinin sonudur. 4. ruha girilir. Hikmetten evvelki Kur'ân-ı Kerim’in ruhunun öğretildiği 4 tane makam; fenâ, beka, zühd ve teslim makamlarıdır.
Burası kitap öğretmek görevinin sonudur.

4. görev : Hikmet öğretmek
Bundan sonra o kişi artık hikmet sahibidir. Çünkü daimî zikre ulaşmıştır.
Ulûl’elbab makamı, velâyetin 5. makamıdır. Kişi burada daimî zikrin sahibidir. Allah derhal hediyelerini verir:
Kalp gözünüzü açar. Artık siz sadece baş gözünüzle şu fizik âlemi değil kalp gözünüzle, Allah’ın size gösterdiği fiziğin ötesini de görmeye başlarsınız. Ve bu görüntüler, zemin kattan 7. katın sonuna kadar devam edecektir.
1-Ulûl’elbab olduğunuz zaman kalp gözünüz açılır.
2-Hemen arkasından hikmet sahibi olursunuz.
İşte hikmetin birinci makamı burasıdır: Ulûl’elbab makamı, daimî zikre ulaştığınız makam.
3/AL-İ İMRAN-191: “Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılen), subhâneke fe kınâ azâben nâr(nârı).”
O (ulûl’elbab) ki; (lübblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), onlar ayakta iken, otururken ve yan üstü yatarken (hep) Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki); “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Seni tesbih (tenzih) ederiz. Bizi ateş azabından koru.”
Ve kalp gözü ve kalp kulağı açıldığı için, hayır sahibi olduğu için, hüküm sahibi olduğu için ve tezekkür sahibi olduğu için kişi hikmet sahibi oluyor. Allah’ın söylediklerini işitiyor. Ve gösterdiklerini de görüyor. Bu makamın ötesi “ihlâs”tır. İhlâs makamı, hikmetin üst tarafı, hikmetin ikinci bölümüdür. Ulûl’elbab da hikmet sahibidir, muhlis de hikmet sahibidir. Ama muhlisler hikmetin aslî unsurlarını görürler. Zemin kattan itibaren 7 kata kadar olan bütün katları görürler. Ulûl’elbab makamına geldiği anda kişi, sadece zemin katı görebilir. Ama ihlâs makamına geçen birisi artık ondan sonra 7 tane kat görecektir. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci gök katlarında Sıratı Mustakîm boyunca ruhlara hangi işlemlerin yaptırıldığını birer birer görecektir. Burada hikmet müessesesi devam ediyor. Sonra kişi bu ihlâsta yedi tane gök katının hepsini görecektir. Nereye kadar? Sidret-ül Münteha’ya kadar.
Bir insan daimî zikre ulaşmadığı sürece ilmin bütününe vakıf olsa bile o sadece ilm’el yakînin sahibi olabilir, hikmet sahibi olamaz.
Kim hikmet sahibidir?
Hayır, hüküm ve tezekkür sahibi olan kişi.
Kalp gözü açılan ve kalp kulağı açılan kişi. İşte onlar ilm’el yakîni aşmışlardır, ayn’el yakînin sahibi olmuşlardır. Ayn’el yakîn nereye kadar devam eder? 7. gök katının 7. âlemine, Sidret-ül Münteha’ya kadar bütün âlemlerin görülmesiyle kişi ayn’el yakîni tamamlar.
Dikkat edin! Ulûl’elbab makamı da hikmet makamıdır, ihlâs makamı da hikmet makamıdır. İkisi de hikmetin ötesi değildir. Hikmetin muhtevası içindedirler. Ve hikmetin öğretilmesi de burada bitiyor.
Demek ki fenâ makamı, beka makamı, zühd makamı, muhsinler makamı dört makamdır ki; bunlar “kitabın öğretilmesi”dir. Kur'ân-ı Kerim’in ruhunun öğretilmesidir. Beşinci ve altıncı makamlar, ulûl’elbab ve ihlâs makamı hikmet makamlarıdır. Kitabın öğretilmesini kişi geçti ve burada hikmete geldi. Ve burada hikmetin öğretilmesi ile peygamber olmayan resûllerin görevleri tamamlanıyor. Hikmet makamının sonu peygamber olmayan resûllerin görevlerinin tamamlandığı yerdir. Bundan hariç olan, peygamber olmayan resûller var mı? Sadece devrin imamları.
Öyleyse Kur'ân-ı Kerim’in muhtevası içinde sonuca gittiğimiz zaman ne görüyoruz? Allahû Tealâ’nın, öğretimine tâbî tuttuğu insanların irşad makamları tarafından irşadlarında hep bu basamaklar söz konusudur. Şu geldiğimiz son nokta, hikmetin öğretilmesi noktası, peygamber olmayan resûllerin görevlerini tamamladı.
Peygamber olmayan resûllerin görevleri burada tamamlanıyor. Geriye bir basamak kalıyor. İşte orası hikmetin de ötesidir. Peygamber resûllerin görevi oradadır.

5. görev : Hikmetin ötesinin öğretilmesi
O ilmi öğrenen ama öğretmek yetkisine sahip olmayan, peygamber olmayan resûller hikmetin ötesini öğretemezler. Ama kendileri hikmetin bittiği yerden öteye geçecektir. Kim Allah’ın tayin ettiği bir mürşid olacaksa, o mutlaka bu hikmetin ötesine geçecektir ki; başkalarına hikmeti öğretebilsin.
Bir seher vakti, Allahû Tealâ onları Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Tahrim Suresi 8. âyet-i kerimede Allahû Tealâ’nın söylediklerini tek tek tekrar eden insan ihlâs makamını aşar.
Salâh makamına kadar Yunus Emre’nin ifadesi şöyle: “İim nurla doldu.” Salâh makamını yaşarken: “İçim dışım pür nur oldu.” diyor. Burada insan daire şeklinde bir nurun sahibi oluyor. Ne zaman Tövbe-i Nasuh’u gerçekleştirir de salihlerden olursanız, o zaman Allahû Tealâ başınızın üzerinde oluşturduğu o nurla dışınızı da nurlandırıyor. Bu nur salâh nurudur. Ulûl’elbab ve ihlâs makamlarında kişinin nefsinin kalbi; 1 kademe ulûl’elbab makamında, 7 kademe ihlâs makamında ve 4 mertebe salâh makamında olmak üzere müzeyyen olur. Allah’a köle olmaya kişi hazır olur. 5. mertebede Allah kişinin iradesini Kendi ilâhi iradesine bağlar. Burası hikmetin ötesidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün peygamberler insanlara hikmetin de ötesini öğretmişlerdir. Peygamber olmayan devirlerde yalnız zamanın halifeleri gene hikmetin ötesini öğretmeye devam etmişlerdir ve 28. basamak burada tamamlanmaktadır.
Öyleyse Kur'ân-ı Kerim açıklamalarını Allah’ın öğrettiği Kur'ân-ı Kerim muhtevası içinde dizayn etmek lâzımdır.


3-2-1-7- KUR'ÂN-I KERİM’DE RIZAYA ULAŞMIŞ VE ULAŞMAMIŞ RESÛLLER VARDIR.

72/CİN-26: “Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden).”
Gaybı bilen Allah, gaybı kimseye açıklamaz.
72/CİN-27: “İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî reşadâ(reşaden).”
Ancak resûllerden rızaya (Tasarruf rızası) ulaşanlar müstesna. Öyleyse muhakkak ki; O (Allah) onların önünden ve ardından muhafız gönderir.
Allah'?n gayb? bildirdi?i resûller, resûllerden sadece tasarruf r?zasına ulaºanlard?r. Öyleyse bu âyet-i kerime iki çeºit resûlden bahsediyor. Allahû Tealâ’nın gaybı bildirdiği en üst seviyedeki resûlleri var: Allah’ın en üst seviyedeki rızasını kazanmış olanlar; tasarruf rızasını kazanmış olanlar. Bir de aynı devirde yaşayan Allah’ın bihakkın rızasına ulaşmış ama tasarruf rızasına ulaşamamış resûlleri vardır. Her devirde sadece bir tek resûl, tasarruf rızasına ulaşabilir. Bütün peygamberler, Allah’ın tasarruf rızasına ulaşmışlardır. Ama aynı devirde bütün kavimlerde yaşayan diğer resûller, o rızaya ulaşamamış resûllerdir.
Allah’ın risaletle görevli kıldığı bütün resûller mutlaka Allah’ın rızasına (bihakkın) ulaşmıştır. Buradaki işaret edilen rıza, tasarruf rızasıdır.
Allah'?n tasarruf r?zas?na ulaºan ve ulaºamayan resûller. Bu sebeple Allah'?n tasarruf r?zas?na ulaºamayan resûllerin peygamber olması mümkün değildir.
Allah’ın bütün peygamberleri Allah’ın tasarruf rızasına ulaşmış olduğu halde Allah’ın tasarruf rızasına ulaşamamış resûlleri de vardır. Onlar peygamber olmayan resûllerdir.


3-2-1-8- ALLAH BÜTÜN NEBÎLERE ŞERİAT KİTAPLARI İNDİRMİŞTİR. OYSA NEBÎ OLMAYAN RESÛLLERİN SADECE BİR KISMINA SOHBET NİTELİĞİNDE KİTAPLAR GELMİŞTİR.

3/AL-İ İMRAN-81: “Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurun neh(nehu), kâle e akrertum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû ekrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).”
Hani o zaman ki; Allah Nebîlerin (Peygamberlerin) MİSAK’ini (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size kitap ve hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O'na mutlaka îmân edecek ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi, bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
Görülüyor ki; bütün nebîlere Allah şeriat kitapları vermiştir. Oysa nebî olmayan birçok resûlüne ve evliyasına sohbet niteliğinde kitaplar sayfa veya sözler vermiştir.
İşte yakın geçmişten bir örnek verelim.
Mevlâna Celâleddin Rumi’nin Mesnevisi’nin TAKDİM yazısı şöyle başlar. “Âlemlerin Rabbinden inmiştir. Bâtıl ne önünden gelebilir ne ardından.” Ve Mesnevi, Celâleddin Rumi 'ye Allah tarafından yazdırılmış sohbet niteliğinde bir kitaptır.
13/RAD-38: “Ve lekad erselnâ rusulen min kablike ve cealnâ lehum ezvâcen ve zurriyyeh(ten), ve mâ kâne li resûlin en ye’tiye biâyetin illâ bi iznillâh(i), likulli ecelin kitâb(un).”
Andolsun ki senden önce resûller gönderdik. Ve onlar için eşler ve zürriyet kıldık. Hiçbir resûl yoktur ki kendisine Allah’ın izni olmadıkça âyet verilmiş olsun, bütün vakitler (zamanlar, süreler) için kitap vardır.
Görüldüğü gibi Rabbimiz bütün zamanlarda âyetlerini gönderiyor. Bu âyetlerin peygamberlere gönderilenden farkı ise şeriati içermemesidir.
Birçok kişi zanneder ki Allah, peygamberlerden başkasına âyet indirmez.

7/A’RAF-175: “Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn(gâvîne).’’
Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.
Yukarıdaki âyette Allah’ın âyetlerinin sonradan şeytana tâbî olanlara bile verildiği ifade ediliyor.
Allah’ın Mevlâna Celâleddin Rumi’ye yazdırdığı gibi birçok evliyasına sohbet niteliğinde kitaplar yazdırdığı kesin olarak biliniyor.
EŞREF RUMİ divanından bir örnek:
“Ol dost sultandır ben ona kul,
Her dem yeni yeni nüzul”

YUNUS EMRE
“Çalabtır (Allah'tır) söyletirir,
Yunus bilmez kendi hal.”

AHMET YESEVİ
“Hakk'tan işitip, bu sözleri dedim işte.”
Demek oluyor ki; her peygamber, resûldür ama her resûl, peygamber değildir.


10.10.2007 19:03:18
-2-1-9- NEBÎ RESÛLLER ALLAH’IN VEHBÎ YARDIMINI ALIRLAR. VELÎ RESÛLLER KESBÎ OLARAK GÖREVLERİNİ ALIRLAR.

29/ANKEBUT-27: “Ve vehebnâ lehû ishâka ve ya’kûbe ve cealnâ fî zurriyyetihin nubuvvete vel kitâbe ve âteynâhu ecrehu fid dunyâ, ve innehu fîl âhıreti le mines sâlihîn(e).”
Biz ona İshak’ı, Yakub’u vehbî olarak verdik. Onun zürriyetine peygamberlik ve kitap verdik. Dünyada onun ücretini verdik. O ahirette şüphesiz salihlerden olacaktır.


3-2-1-10- NEBÎ RESÛLLER ASALETEN GÖREV YAPARLAR. VELÎ RESÛLLERDEN DEVRİN İMAMLARI VEKÂLETEN GÖREV YAPARLAR.

Hadîs: “Allah ümmetinin içerisinde her yüz senede bir, dîni yenilemekle bir kişiyi vazifeli kılar.”
Hadîs: “Allah’ın insanların işini görmeleri için ayırdığı seçkin kulları vardır. İnsanlar onlara müracaat ederler. İşte onlar Allah’ın azabından kurtulanların ta kendileridir.”
Hadîs: “Benden sonra nebî gelmeyecek. Benden sonra imamlar gelecek. Allah’ın vekiline tâbî olan, şakilerden olmaz.”
Bütün insanlar başlangıçta dalâlettedir. Dalâletten kurtulmanın yolu Allah’ın tayin ettiği resûle biat etmektir. Aksi taktirde insanlar dalâlette kalmaya mahkûm olacaklardır.
Nisa Suresi 118, 119. âyet-i kerimelerde iblis: “ Elbette senin kullarından fazla nasip edinmeyeceğim ve onları dalâlette bırakacağım” diyor.

4/NİSA-118: “Leanehullâh(leanehullâhu), ve kâle le ettehızenne min ıbâdike nasîben mefrûdâ(mefrûdan).”
Allah ona (şeytana) lânet etti. O da dedi ki: “Elbette ben, Senin kullarından belirli bir pay edineceğim.”
4/NİSA-119: “Ve le udıllennehum ve le umenniyennehum ve le âmurennehum fe le yubettikunne âzânel en’âmi, ve le âmurennehum fe le yugayyirunne halkallâh(halkallâhi), ve men yettehıziş şeytâne veliyyen min dûnillâhi fe kad hasire husrânen mubînâ(mubînen).”
Onları elbette dalâlette bırakacağım ve onları emaniyyeyi emrederek kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak emredeceğim. Ve onlar davarların kulaklarını kesecekler. Ve onlara emredeceğim, Allah’ın yarattıklarını değiştirecekler. Ve kim Allah’tan gayrısını, şeytanı dost edinirse şüphesiz o, apaçık bir hüsranla hüsrana uğramıştır.
Allahû Tealâ: “Biz seni dalâlette bulup da hidayete erdirmedik mi? “ diye Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den bahsediyor.
Başlangıçta neden insanlar dalâlettedirler? (Dalâlet kavramında bu konuya geniş olarak yer verilmiştir.) Dalâlette olan insanların kurtuluşa ulaşmalarını sağlayacak olan resûllerin görevlerini yapmalarına mani olunması halinde dalâlette kalınacaktır.
10 âyet-i kerimede velî resûllerin her devirde ve her kavimde kesin olarak yaşadığı belirtilmiştir. Allahû Tealâ’nın Kur'ân-ı Kerim’de resûllerle ilgili bu önemli gerçeği 10 âyet-i kerimede net olarak açıkladığını görüyoruz.
Her devirde Allah’ın görevli kıldığı hidayete erdiren hidayetçisi, imamı vardır. Ona tâbî olan dalâlette kalmaz. Ona tâbî olmayanlar dalâletten kurtulamazlar.


1) 28/KASAS-50: “Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bigayri huden minallâh(i), innallâhe lâ yehdîl kavmez zâlimîn(e).”
Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet etmezlerse (uymazlarsa), o zaman bil ki onlar hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allah’tan (Allah’ın tayin ettiği) hidayetçiye değil de hevasına (nefsine) tâbî olan kişiden daha çok dalâlette olan kim vardır? Muhakkak ki Allah zalim kavimleri hidayete erdirmez.
2) 20/TAHA-123: “Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum liba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tîyennekum minnî huden fe mennittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.”
Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin. Benden size yaşadığınız devrede hidayetim geldiği zaman, kim hidayetçime tâbî olursa o dalâlette kalmaz ve şâkî de olmaz.
3) 46/AHKÂF-32: “Ve men lâ yucib dâıyallahi feleyse bimu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâ’(u), ulâike fî dalâlin mubîn(in).”
Allah’a davet edene icabet etmeyen (tâbî olmayan) kişi dünya üzerinde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostu da yoktur. Onlar (Allah’ın davetçisine tâbî olmayanlar) açık bir dalâlet içindedirler.
4) 7/ A'RAF-186: “Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye leh (lehu), ve yezeruhum fî tugyânihim ya'mehûn (ya'mehûne).”
Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).
5) 18/KEHF-17: “Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillah(âyâtillahi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil felen tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).”
(Ey resûlüm! Orada olsaydın) görürdün ki; güneş doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına ulaşır. Battığı zaman ise onları sol taraftan terkederdi. Onlar mağaranın geniş bir yerindeydiler. Bu Allah’ın âyetlerindendir. Allah Kendine ulaştırırsa o hidayete erer. Ve kim dalâlette ise onun için velî mürşid bulunmaz.
6) 45/CASİYE-23: “Efereeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ıhî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(ten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(i), e fe lâ tezekkerûn(e).”
Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim), Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakır, onların kalplerindeki sem’i (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah’tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
7) 39/ZUMER-23: “Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşa’(yeşau), ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).”
Allah ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât) Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirir. Bu (nurlar)dan insanların derileri (tüyleri) ürperir ve Rab’lerine karşı huşû sahibi olurlar, sonra Allah’ın zikri ile (bu nurlar) kişinin derilerini (vücudunu) ve (nefsinin) kalbini yumuşatır (titretir, aydınlatır, tezkiye eder ve böylece kişinin ruhunu Allah’a ulaştırır ve onu hidayete erdirir). İşte bu Allah’ın hidayetidir ki; Allah dilediği kişiyi (nefsini Allah’ın nurlarıyla tezkiye ederek ve böylece Zat’ına ulaştırarak) hidayete erdirir (3 hidayete de erdirir). Kimi de dalâlette bırakırsa, onun için bir hidayetçi yoktur.
Cool 16/NAHL-36: “Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budullâhe vectenibût tâgût(e), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(tu), fesîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(e).”
Ve andolsun ki Biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller beas ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah’a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin, yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.
9) 3/AL-İ İMRAN-164: “Lekad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).”
Andolsun ki; mü’minlerin (başlarının) üzerine bir ni’met olmak üzere kendi zamanlarında, kendi içlerinden bir resûl beas ederiz. Onların aralarında (her kavmin içinde) onlara âyetleri tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (bu mürşid resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
10) 62/CUMA-2: “Huvellezî bease fîl ummiyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(te), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(in).”
Onlara onların içinde Allah’ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından resûl beas eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah’tır. Ondan evvel (bu Resûl’e tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
Bütün bu âyet-i kerimelerde, peygamberlerin olmadığı zamanlarda insanların mutlaka Allah’ın velî resûllerine tâbî olması gerektiğini ve bunun Allah’ın farzı olduğunu görüyoruz. Çünkü insanlar yaşadıkları devirlerde Allah’ın bir hidayetçisine tâbî olmazlarsa dalâlette kalıyorlar. Eğer her devirde yaşayan Allah’ın resûlleri olmasaydı Allahû Tealâ 10 âyet-i kerimede Allah’tan bir resûle, hidayetçiye tâbî olmayanın dalâlette kalacağını söylemezdi. İnsanların dalâletten kurtulmasını sağlayan, insanların hidayete ermesine vasıta olan veya hidayete erdiren Allah’ın peygamber olmayan velî resûlleri, dünya kurulduğundan bu yana her devirde ve her kavmin içinde yaşamışlardır ve kıyâmete kadar da yaşayacaklardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in Kur'ân-ı Kerim âyetlerini destekleyen hadîsini hatırlayalım:
“İnsanlar arasında hayrın anahtarı ve şerrin kilidi olan kişiler vardır. Allah’ın hayrın anahtarını ve şerrin kilidini eline verdiği kişiye ne mutlu.”
Resûller, insanların arasındaki Allah’ın ehliyet sahibi kıldığı kişilerdir. Ona tâbî olmadıkça insanın dalâletten kurtulması, şerrden kurtulması mümkün değildir. Çünkü Allah bu görevi, bu anahtarı resûllerinin eline vermiştir.

abdulhamit 11.10.2007 13:36:13
Değerli kardeşim, açıklamaların ve verdiğin bilgilerin için teşekkür ediyorum. Yalnız merakımı yenemediğim için size soruyorum.
Ben bu açıklamaları hiç bir tefsir kitabında bulamadım.
siz hangi kitaptan bu tefsirleri bulup , yazdınız.
Açıklar ve bilgi verirseniz, memnun olurum. İnşallah

11.10.2007 16:59:35
               Canım kardeşim gönül dostum ALLAH sizden Razı olsun inşallah.Özel mesaj olarak size bilgi vereyim inşallah canım kardeşim.

abdulhamit 11.10.2007 20:24:27
Özel mesajınızı aldım. Teşekkür ederim. Özel mesajda bana ilettiklerinizi bu formda da yazabilirdiniz.
Üstelik benim sorduğum sorunun cevabını merak edenler çok sanırım.


Sayfa: [ 1 ]
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
2
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
3
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
4
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
5
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
6
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
7
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
8
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
9
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
10
Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/islamid/public_html/forum/arsiv.php on line 174
11